ŞEYHÜLİSLÂM ÂRİF HİKMET BEY

Mir’ata bakma bir iki gün eyle tecrübe
Sabreylemek firâkına müşkil değil midir

Ey sevgilim, bir iki gün aynaya bakmamayı dene de seni görmeden durabilmenin ne kadar zor olduğunu gör.
Güzellerin ayna ile dostluğu herkes tarafından bilinir. Gidip gelir aynada cemâlini, endâmını seyreder. Kendini görmeden duramaz. Şair burada bir açık yakalamış, bunu koz olarak kullanmak istemiş. Şu gerçek de vardır ki âşıklar da sevdiklerini görmeden duramaz. Onların güzel yüzlerini, onun bulunduğu yeri, üzerin bastığı toprağı bile öpüp koklamak ister. Sevgili naz madenidir. Naz yapmadan duramaz. Kendisine bakılmasından hoşlanmasına rağmen "Ben senin bildiğin kızlardan değilim, hı'! " diyerek âşığı azarlar. Yahu insafsız! Sen kendine bir iki dakika bakmadan durabiliyor musun ki benden sana bakmamamı istiyorsun...



ŞEYHÜLİSLÂM ÂRİF HİKMET BEY


Edebiyat Türkiye Kültür ve Sanat Sitesi

 

Edebiyat Türkiye’ye hoşgeldiniz.Sitemize kendi şiir/denemelerinizi ve edebiyatla alakalı dökümanlar yollayabilirsiniz.Şiir ve denemeleriniz ‘Erbab-ı Kalem’ bölümünden yayınlanacaktır.

Yukarıda yer alan beyitler ve kısa açıklamaları Meşveret Divanımızdaki Klasik Türk Edebiyatıbölümünden alınmaktadır.Beyitlerin  açıklamaları üyelerimiz tarafından yapılmaktadır. İlgili bölüme katılarak beyitler üzerinde daha geniş bilgilere ulaşabilir ve siz de beyitler üzerinde düşüncelerinizi paylaşabilirsiniz.

TÜRKOLOGLARIMIZ : REŞİD RAHMETİ ARAT

Türkologlarımız ana başlığı ile başlamış olduğum yazı dizisinin üçüncü büyük ismi ise Ord. Prof. Reşid Rahmeti Arat’tır. Ömrünü Türkçe üzerine yaptığı çalışmalarla geçiren özgün bir araştırmacıdır diyebilirim.

Reşid Rahmeti Arat, aslen Kazanlıdır. 15 Mayıs 1900 yılında Eski Ücüm’de doğmuştur. Babasının adı İsmetullah annesinin adı ise Mahbeder’dir. Arat, Kazakistan’ın Kızılyar şehrine gider ve ilk olarak Türk-Tatar mektebinde okur. Daha sonra özel bir gayret ile Rusça öğrenir ve Rus Gimnazyasında (Günümüzde lise düzeyinde bir okul) okur.1922 yılında yüksek öğrenimini yapmak için Almanya’ya gider. Gençlik teşkilatlarında birlikte çalıştığı Hüseyin Abdüş Bey Arat’ın en yakın dostlarındandır. Reşid Rahmeti Arat’ın türkoloji sahasına çıkışı ise Lehistan Tatarlarından Yakup Bey Şinkeviç tarafından olur.

Reşid Rahmeti Arat’ın Almanya’da okuduğu sıralarda W.Bang(Türkoloji üzerine önemli araştırmaları olan bir araştırmacı)’de Berlin’e gelir. Reşid Rahmeti Arat için bu büyük bir olaydır. Berlin İlimler Akademisi’nde Türk kültürüne dair birçok Uygur, Mani ve diğer alfabelerle yazılmış yazmaların tasnifi göreviyle görevlendirilir. 1927 yılında ise Berlin Üniversitesi’ni bitirir. Berlin Üniversitesi Şark Dilleri Kazan Lehçesi rektörlüğüne alınır. Dönemin Maarif vekili Arat’ı yanına çağırdığında Arat, Turkishe Turfantexte Vl, Oğuz Kağan gibi önemli eserleri meydana getirmiş, bilinen bir türkologtur.

Reşid Rahmeti Arat tıp öğrenimi gören Rabia Hanım ile evlenir. Evlilikten iki kızları dünyaya gelir. Bu noktada daha önce tanıttığım türkologlarda pek değinmediğim bir noktaya değinmek istiyorum: huy ve mizaç. Arat, çekingen, mahcup bir insandır. Ciddiyet, hassasiyet ve ketumluk onun karakterinin ayrılmaz bir parçasıdır. İlginç bir dikkati belirtmek istiyorum ki anılarından ve yakınlarının anlattıklarına göz attıklarımdan şunu da söyleyebilirim ki Arat bir soru sorulduğu zaman asla anında cevap vermezmiş. Bir soru sorulduğunda uzun bir müddet düşünürmüş. Uzun bir konuşmanın ardından da asıl söyleyeceğine geçermiş.

Reşid Rahmeti Arat’ın en çok konuşulan olayı ise “şive” tabiridir. Türk Şivelerinin Tasnifi adlı çalışmasında, şive tabirinin yanlış olduğunu söylerler ve bunun üzerine tartışmalar yaşanır. Bu tabir Kırımlı Bekir Çobanzade’nin kullandığı bir tabirdir. Mutlaka bir etkilenme sonucu bu tabiri kullanmıştır.

Reşid Rahmeti Arat, 1964 yılında vefat etmiştir. İşte bazı eserleri: Kutadgu Bilig, Atabetü’l-Hakayık, Eski Türk Şiiri. Eserlerin künyelerini vermek yerine basit bir şekilde isimlerini yazmayı tercih ettim. Çünkü bu yazı dizisinin sonunda türkologlarımızın eserlerinin listesini vermeyi düşünüyorum.

Görüldüğü gibi Reşid Rahmeti Arat’ı tam anlamıyla anlatmak mümkün değildir. Bu aslında tüm türkologlarımız için geçerli bir tabirdir diyebilirim. Nitekim bunu, yapmış olduklarına baktığımız zaman anlamamız mümkündür.

HAFTANIN SÖZÜ: “Dil, bir bahçedir. Bahçıvanı ise halktır.”(R.Bayındır

RÜŞTÜ BAYINDIR

Cihânın içinde bir “ârâ”yış…(Ayşenur ÇÖMLEKÇİ)

Sükûnetli bir Selamun aleyküm mekanı değil meskeni divan olan divanımız sakinlerine..

Vira Bismillah deyü başlayagelelim demirimizi almaya engin edebiyat denizinde sürüklenen bir gemicik olarak

“Deniz”… Sınırlarını “Hayâlî”miz ile çizemediğimiz, sonsuzluk, ferahlık, derinlik… duyumsatan o yer.. İnsanın hayal gücünün de sınırı olmayışı gibi.. Bundan değil midir ya yazılagelen bir beyt kaç yüzyıl evvel hayalden hayata geçmiş olursa olsun hala daha başka hayallerde hayat buluyor..

Amma da denizden ve hayalden bahs olunmuş ya hu… ne dersiniz sevgili Hayâlî’nin, bize derya içre mâhîler oluşumuzu tefekkür ettiren bir gazeliyle atmış olalım mı bunlar üzerine demirimizi ilk kez Bismillah diyerek…

1.

Cihân-ârâ cihân içindedür arayı bilmezler

O mâhîler ki deryâ içredür deryâyı bilmezler

Nesir: Cihanı süsleyen <Allah cc.> cihanın içindedir: ama kişiler O’nu cc. aramayı bilmezler, tıpkı denizin içinde olduğu halde denizden bî-haber balıklar gibi..

Allah cc. kainatta.. yarattığı her şeyde görünür; Allah’ı görmek ve bilmek için kainata bakmak kâfidir; her şey ama her şey.. O’nun varlığına bir ayettir… Gizli Bir Hazine Olan’ın bilinmek isteyişi, bize; mabudumuz olanı bilmek ve bulmak yükümlülüğü yükler. Bir deniz içre saklı lâkin gözün gönlün duyabileceği her mikronkarede aşikâr O, Cisimden.Mekandan Münezzeh Ululuk’u “gönülgözü” ile dalgıççasına keşfe çıkmaktır bu yük.. Dalınan bir Sonu Olmayan <Evvel-Ahir Esmalarına istinâden> ise.. bir Deniz.. Sen hem O Deniz’de barınan balıkçık.. hem Deniz’e keşfe giden gavvas olursun… Yaratan cc. , sadece görürü ve görünür gözlerimizle değil bir de gönül gözümüzle yaratmıştır bizi; her yanını kuşatan denizin içine o kadar girmiştir ki balık.. içinde olduğunun Deniz oluşunu fark etmez; insan da kebndine ait olmayan bu yaratımın o kadar içindedir ki tıpkı o balıkça nerede olduğunu bilememektedir.. bu açıdan tefekkür, tıpkı uzak bir yamaca çıkıp kalanları yukarıdan izlemek gibi görüş açımızı merkezden alıp yükseğe çıkardıkça Esas Merkez’i görmemiz vuku’ bulacaktır.. Sagopa Kajmer bir şarkısında..

Sağım-solum-önüm-arkam gafil,
Hüzün kuyusuna gark olur aciz
içim acı sahibi meçhul herkess,
Bu sahibinin sesi MERKEZ

Buyurur… telmih edilen geçmiş zaman mı yoksa ilerisi mi bilinmiş

Devam edeyim

Cihân-ârâ: Cihanı süsleyen mânâsına gelir, elbette bu cihânı bir yoktan var eden Yaratıcı cc. kast edilir istiareli bir kullanımla

Arayı bilmezler: 1.Gerçek süsü bilmezler 2.Cihanı Süsleyen’i aramayı bilmezler à beyit manasını ziyadeleştirecek kullanım mugalata-i maneviyeye götürür bizi.

  1. Kainatı tanzim eden; Allah cc. bu varlık âlemindedir, âlemi var eden O’dur; ama âlemi esas var edeni… Yemyeşil Ormanlardan Gür Saçlar Eyleyip Tabiatın Tatlı Kahve Yüzüne İnci Mercan Denizlerden Kolyeler Dizen “Süs”leyici’yi bilmezler
  2. Kainatı tanzim eden; Allah cc. bu varlık âlemindedşr; ama “ara”mayı bilmezler

Cihan Okuyucu Hoca’nın bir yazısına istinâden;

Sufîlerin, Vahdet-i Vücut prensiblerini Kur’an-ı Kerim’deki mevcut Ayet-i Kerimeler’e dayandırdıklarını öğreniyoruz.

“Biz ona insana şah damarından daha yakınız.” <Kaf  Suresi / 16. Ayet>

Yüzünüzü nereye çevirirseniz Alah’ın vechi oradadır.” <Bakara Suresi/ 115. Ayet>

Allah’ın kendi eserinde müşahedesinin mümkün olduğu kastedilir ve sufîler, Alemlerin Rabbi’nin her şeyden münezzeh olduğunu kabul etmekle beraber esma ve sıfatları ile varlık âlemine tecelli ettiğine inanırlar.

İlahî isimlerle varlık âleminin bir araya gelişi:

“Yaratılmış olan her şeyin yokluktan varlığa adım atması, daha sonra da kendilerine has özellikleriyle varlıklarını sürdürmeleri ilahî isimlerin onlardaki tecellileriyle mümkündür. Allah cc. ‘ın kend, eserindeki tecellisinden kasıt budur” der hoca ve 1nun acizane şöyle tefekkür eder; Kainat, ilahî tecelli olmadan bir an bile var olamaz, bu ayna konumundaki evrende Esas Zuhur bir an görünmek istemese tüm yansımalar yok olacaktır; lâkin kişi bunu göremez, tıpkı denizdeki balıklar gibidir bu durumu; o kadar içindedir fakat bir o kadar da bilincinde değildir.

.. içinde oluşu, alışmış oluşu vechile varlığı fark etmekle arasına siyah, kalın perdeler… çekmiştir sanki..

.. bir bebek..dört bir yanını saran kundaktan haberli midir?? İnsan da  algı eksikliği ile bebek konumundadır ve kuşatılan oluşu itibariyle Kuşatan’ını hakkıyla bilememektedşr.

.. balık, suyun farkına ona muhtaçlığından dolayı dışına çıktığında varabilecektir; bu ise balığın sonu demektir

.. insanlar da deniz gibi Kendilerini Kuşatan, Hayat Veren, Yaşamalarının Sebebi Olan o O Tecellilerin Kaynağı’nı arayıp bulmasını, kundaktaki bebek idrâksizliği ve yetersizliğiyle beceremezler. Bu dünyada var olan her şeyi ilahî Varlık’ın görüntüsü kabul edip varlığın birliği inancına varamayanlar yüzdükleri denizin ne olduğunun bilincine varamayan balıklar gibidir. Enam Suresi 103. Ayet-i Kerime’de “Gözler onu kuşatamaz ama o gözleri kuşatır.” buyurulmuştur; veçhile; deniz-kainat; balık-insan teşbihleri kuşatılmışlığın perdelediği anlamamazlık ekseninde birleşir.

Yunus Emre Hz., Allah cc. ‘ın kendi eserinde hem gizli hem aşikâr oluşunu şöyle ifade ediyor;

Hak cihana toludur kimsene Hakk’ı bilmez

Anı sen senden iste o senden ayru olmaz

// Hak olan,gerçek cihandadır fakat kimse Hakk’ı bilmez; O’nu sen y,ne senden iste kendi içinde ara ki O senden ayrı bir varlık değildir..

..

İy dün gün Hakk’ı isteyen bilmez misin Hak kandadır

Her kandasam anda hazır kanda bakarsam andadır

// Ey gece gündüz durmadan Hakk’ı isteyen kişi bilmez misin O’nun sende olduğunu.. her nerede ararsam oradadır…

Çevirilerimin mâzurunu görmeyiniz..

..

Âlem.. zıtlıklardan müteşekkil değil midir..Aşikâr ve Gizli’nin aynı anda 1 oluşunca..

Bir kutu varmış dışı da hoş içinden gelen kokuda.. kokuyu görmüyoruz diye onu inkar etmiş kimileri burunlarını o misk-i ambere o bu-yı rânâya tıkayarak..cevizin o lezzetli ve şifalı iç yerini yemek  yerine kabuğunu dişlemeyi maharet sanmış kimileri dişlerini kırarken çetin cevizden içre, bu ettikleriyle kendilerini çetin sanagelmişler hala da geledururlar kim bilir devam eylenecek mi bu hal-i bedbaht.. öze inilmedikçe vakıf olunamamış neden? lere niçin? lere.. Rabbim Sen bizi layıkıyla, doğruca Sen’i bilenlerden eyle duamız ilmimizle böbürlenmek değil ilminden ilmin katre-yi şahanesine talib olmaya cüret etmektir.. İlminden olmayan ilimden sevmediğin her türlü meziyet, mevki ve kişiden sana sığınırım. Amin amin amin…

cihaının içinde bir “ârâ”yış bu.. bir yolculuk.. kulun arayışı.. kulun yolculuğu.. kul ne arıyorsun?? yol ne yana?? bu yolculuk metaforu açılacak gibi..

Rabbim O’na varan yollarda buluştursun…

Nakış nakış giden hayal örgüsü saçlarını bu yazıda açmayalım gazelimizin hemen ki aşık yoluna serilip ona tuzak kurmasınlar..

Mübarek Ramazan Bayram’ı ahiri görüşmek üzere Allah’a emanet olun Bayramımız hayr olsun Rabbim tuttuğunuz oruçları, ettiğiniz taatları makbul kılsın.

selametle…

Nûrusiyah

Ayşenur Çömlekçi

Ganîdir aşk ile gönlüm …

Ganîdir aşk ile gönlüm ne mülküm ne menâlim var
Ne vasl-ı yâra handânam ne hicrândan melâlim var

Ne sağ olmak murâdımdır ne ölmekten kaçar cânım
Cihânda hasta-i aşk olalı bir hoşça hâlim var


Ben ol hayrân-ı aşkım ki yitirdim akl u idrâki
Ne âlemden haberdâram ne kendimden hayâlim var

Ne meyl-i külbe-i ahzân ne seyr-i sohbet-i yârân
Ne ta’n-ı zâhid-i nâdân ne ceng ü ne cidâlim var

Cihân fânidir ey Yahyâ Hüvel-Hayyü Hüvel-Bâkî
Değişmem atlas-ı çarha benim bir köhne şâlım var

Taşlıcalı Yahyâ

[Mal-mülk sahibi değilim; gönlüm aşk ile zengin. Yâra kavuşma arzusu da taşımıyorum, ayrılıktan gam çektiğim de yok.]

[Sağ olmak arzum da yok, ölmekten korkum da. Şu dünyada aşk hastası olduğumdan beri bir hoş haldeyim.]

[Aşkın hasıl ettiği hayranlıkla öylesine yitirdim ki aklı ve idrâki; âlemden de kendimden de haberim yok.]

[Hüzünler kulübesinde bulunma arzum olmadığı gibi; ham softa-kaba yobaz tipindeki sığ ve mürâî dindarı eleştirmeye de bakmam; kavga-gürültü içinde de değilim.]

[Her şey fânî; Bâkî olan yalnız Allah. Dilenci kıyafetini andıran elbisemi, paha biçilmez kumaşlara vermem ben. Rıza makamındayım.]

NABIZ-4 (Serter SAFA)

Kurallardan aldığımız kuvvetle yeni kurallar ortaya çıkarırız, sonra bu kurallardan kurtulmak için başka bir kural koyucu ararız, bu paradokslar zinciri, son yüz yılda kapıdığımız KTH’nın artıçlarıydı. Büyük deprem kapıda. Felaket tellalığı yaptığım sanılmasın; eğitimimiz ve yaşantımız neticesinde karşılaştığımız olay/olguları incelerken aşağı yukarı sonrasını da tahmin etmeye başladık. Eğer tahmin edemezsek bilimin amacı öğrenilip geçiştirmekle sınırlı kalırdı. Bilmek, olabileceği önlemektir.

Toplumsal anksiyetelerimiz arasına ilişmiş olan huzursuzluk, oturduğumuz koltuktan başladıysa dışarıdaki tehlikenin boyutunu görmek için filozof olmak gerekmez. Dedik ya parçaları birleştirirken pozitivizm ve determinizmden faydalanacağız. Demek ki sorunun nedenleri keşf edilmek üzere ve kıyas teşkil eden kayıtlara baktığımızda aynı nedenler aynı sonucu (determinizm) doğuracağı kaçınılmaz sona doğru (pozitivite) hızla gidiyoruz.

Şimdide bu çocukluğun ve gençliğin yetiştirildiği yetişkinler alemine bir göz atalım. Mevzu bahis yetişkinler tabiri 25 yaş ve üstü (üst sınır belirtilmemiştir). Olmayan, sonradan meydana gelen varoş mahalle kültürü, devlet imkanlarının yetersizliği, bir kısmı da macera olsun diye köyden kente göç edilerek oluşturulurken, bir dönem köy kültürü adaptasyonu yaşanmış sonraki kuşaklara doğruda “kente karşı kentli” modelinin oluşturulmasında ön ayak olmuştur. Hepsinde bir memleket özlemi vs… Bu yüzden “nereli olduğumuz” adımızdan daha önemlidir. (Ülkemiz kültür demografisinin en belirgin yoğunluğu doğu ve batı olmak üzere iki türdür. Bu kültürler temelde aynı, sahada farklı motifler arzeder. Folklorik danslara kadar işler bu fakat üzüntünün, sevincin, kinin, nefretin, sevginin ve birlikteliğin kaynağı aynı, dışa vurumu farklıdır. Ekonomik olarak daha çok yatırımın yapıldığı batı vilayetlerimizde kent modeline geçip, alışan batılı bir vatandaşımız örf ve adetlerini farklı yaşarken, kentte yaşayan ama henüz alışamamış ya da kendi yorumladığı bir sentez kültür ortaya çıkartmış doğulu vatandaşımız örf ve adetlerini farklı yaşayabilir. Eğer bu kentleşme ayağı tam tersinde olsaydı yani doğuda başlayıp gelişseydi bu sefer batılı adamın ayak uydurması zorlaşacaktı çünkü kentleşme modelini kendi kültür çerçevesinde genişletecek olan taraf doğulu tiplemesi olacaktı. -Burada yalnış yada kusur yok, kentleşmek iyidir yada kırsallaşmak kötüdür tarzında herhangibir yaftalama anlaşılmasın. Bizim amacımız tipleri ortaya çıkarmak ve neden ve sonuçlarını tespit etmek-.

Orta direkte ise durum dram boyutundadır. Kentleşmiş tempoya ayak uydururken verilen insani tavizler, kuşağını yaratmış; bir dönem ağızlara sakız olan “biz onlara 300 lira veriyoruz ama nasıl geçinebildikleri dünya ekonomistlerini şaşırtıyor” faciavari cümleciğinin kahramanları yapmıştır. Herkes şikayetçidir fakat kurulmuş saatler gibi her sabah kalkıp işie gider ya da dükkan açarlar. Denilmiştirki: “Başka çare yoktur”.

Nüfusun yoğun olduğu ve farklı vilayetlerden göç alan kentlerimizde meydana gelen bu farklılık bugün kendini dahada belirgin bir şekilde ortaya çıkartacağı -ek etkenler vasıtası ile- bir ortam yakalamıştır. Ekonomik buhran cana tak etmiştir, sosyal adaletsizlik toplumun gözü önündedir, yazılı ya da sözlü enformasyon kaynakları durumu gözler önüne sermiştir, politik ve siyasi her türlü olaydan anında haberdar olunurken farklı ülkelerin ne şartlarda olduğunu görebiliyor ve kendi yaşantımızla mukayese edebiliyoruz, kapalı ve gizli birşey kalmamıştır. İnsanımız yetişme koşulları ve yukarıda bahsettiğimiz kültürel açığa vurma farklılığı ile tahammülsüz hale gelmiştir. Köşe yazarı -aydın kültürlü kabul ettiğimiz- köşesinden ver yansın ederek tepkisini gösterecek, okulda öğretmenimiz tebeşir fırlatacak, vatandaş x yolda çarptığı bir adamın arkasından gırtlaklayacakmış gibi süzecektir. Biri cinnet geçirecek, diğeri intihar edecektir. Manav ,bakkal ve yahut parktaki mısırcı “bu mısır soğuk” diyen adamı öldürebilecek kadar tahammülsüzleşecektir. Aslında tepkinin gösterileceği mercii farklıdır fakat gücünün yetebileceği ve yahut o anda karşılaşacağı objeye yönelmesi meşhur “eşşeğe kızıp,palana seyirtme” ata sözünün ta kendisidir. Babasına kızan arkadaşını bıçaklayacak, patronuna ya da müdürüne kızan evde çoluğuna çocuğuna saldıracaktır.

Peki patronlar ve meşhur “baronlar” aleminde durum nasıl? Farksız mı? Bunlar zincirin en paslı tarafıdır. Neden mi? Zenginin, zenginliğinin olgunluğuna erişmesi ülkemiz zenginleri için başlıca bir problemdir. Dedik ya bu adamların bir çoğu paranın gücünü karakterlerinin önüne çocukluk yaşlarından itibaren geçirerek büyür, gençleşir ve bu günkü merhalelerine ulaşırlar. Hep daha fazlası için acımasızlaşırlar, çalarlar (büyük çapta) çünkü biliyorlarki para biterse karakter kalmayacak. Parasız bir hiç olacaklar. Dikkat buyurun paranın varlığı ve yokluğu aynı tahrip gücüne sahip.

**(İstanbul Taksim İstiklal caddesi daracık ara sokaklarında kocaman kocaman ciplerle küçük küçük kadınların fink atması görgüsüzlük değilde nedir? Altında resmen bir traktör var ve kentleştiğini zannediyor. Dedim ya bizim zenginimiz olgunluğu kavrayamadığı gibi görgüsüzde) Kişiyi bindiği arabanın markasına göre ağırlamak ye kürküm ye değilde nedir? Elbetteki cemiyyet uslubunca giyinmek adap ölçütlerine göre hareket etmek kentleşmenin bir mecburiyetidir fakat sana benzemeyeni ötelemek, itelemekte neyin nesi? Bende artık bir ön yargı oluşturdu bu görgüsüzlük göstergeleri, bir masada otururken marlbro, araba anahtarı, diyet cola ve şimdilerde amacı dışında kullanılan Black berry cep telefonu -Korkunç dörtlü- bende KTH virüsü olabileceği sinyallerini vermekte. Halbuki tamamen özgürüz kullanmak ve içmek istediklerimizde. Adam benim “Sokrat” hayranlığım hakkında önyargı beslermi bilmem ama kendimden bile korkmaya başladım.)

Sonuçlar ve nedenler aşağı yukarı belirginleştirildi nabız-5 dizimin son yazısı olacak eğer yazabilecek yaşama süremiz elverirse. Haftaya çözümü sunmaya çalışacağız.

**Hür iradem

Bir devirde geldik ki azîzân unutulmuş

Bir devirde geldik ki azîzân unutulmuş

Tutmuş yerini hurd u büzürgân unutulmuş


Gitmiş nemeki mâide-i hân-ı vefânın

Alemde hukûk-ı nemek ü nân unutulmuş


Nâdanlık olup mu’teber ebnâ-yı zamandan

Hattı bozulup nüsha-i irfân unutulmuş


Hikmet taleb-i mâlda Kârûn gibi şimdi

Hâhişgârî-i lokmada Lokmân unutulmuş

Olmuş o kadar halk-ı cihân mekrde üstâd

Kim sâbıka-i şöhret-i şeytân unutulmuş


Halk açmadadır birbirine pençe-i târâc

Ahkâm-ı Hudâ ma’nî-i Kur’an unutulmuş


Nâbî kimi görsen yürüdür hükmünü nefsin

Hakk’ın bize gönderdiği fermân unutulmuş


Nâbî

(nemek: tuz; nân: ekmek; mekr: hile; azizan: azizler,

büyükler; mâide-i hân-ı vefa: vefa evinin yemeği(sofrası)

hukuk-ı nemek ü nan: tüz ve ekmek hakkı; halk-ı cihan: dünya halkı;

ahkam-ı Kur’an: Kur’an hükümleri; ma’ni-i Kur’an: Kur’an manası

hurd u büzürgan:        ebnâ-yı zaman:zamanın insanları            taleb-i mal:mal isteği

hahişger-i lokma: Lokma istemek      pence-i taraç:

Bir Hücrede…

‘Yüreğim sorguya alındı bu gece,
Bir hücrede.
Soruları cevapsız kaldı,
Âcizane.

Dinlemediler yüreğimin iniltilerini.
Sormadılar iniltilerin sebeplerini
Yüreğim sorguya alındı bu gece
Bir hücrede.

Dinlemeden, sebep sormadan,
Mühür vurdular.
Hiç acımadan,
Yüreğime,
Suçlusun diye…’

(23,08,2009/pzr/13:48)

 Emine YILMAZ

TÜRKOLOGLARIMIZ : 1-KAŞGARLI MAHMUT

Türkologlarımız, başlığı altında uzun soluklu bir yazı dizisine başladığımı belirtmek istiyorum. Bu yazı dizisi ile amacım, Türkçe üzerine çalışmalar yapmış, Türkçeyi uluslar arası bir ortamda söz sahibi yapmaya gayret etmiş, Türkçeye gönül vermiş, kısacası Türkçe üzerine büyük küçük katkıları olan isimleri ayrıntılı olarak tanımanızı sağlamak. Bu yazı dizisinde de ilk isim olarak Kaşgarlı Mahmut’u tanıtma ihtiyacı hissettim.

Çoğumuzun lise yıllarında yalnızca yazar eser karşılaştırmalarında “Divan-ı Lügati’t-Türk – Kaşgarlı Mahmut” olarak tek bir satırda adını duyduğumuz bu büyük ismi gelin bir de hayatını ayrıntılı bir şekilde irdeleyerek tanıyalım.

Kaşgarlı Mahmut 11.yüzyılda yaşamış bir dil bilginidir. Divan-ı Lügat’it-Türk adlı eseri ile tanınmıştır.Kaşgarlı Mahmut’un soyu Karahanlılara dayanır.Kaşgarlı Mahmut’un doğum tarihi tam olarak bilinmemekle birlikte yaygın bir kanaate göre 1025 olduğu düşünülmektedir.Kaşgarlı Mahmut’un babası Barsaganlı bir beydir.Kaşgarlı Mahmut 1071–1077 yılları arasında Bağdat’ta bulunur. Türk kültürünün Araplara tanıtılmasında büyük bir görev üstlenir. İbn-i Faldan, Gerdizi, Muhammed Avfi, Beyhaki gibi kendi döneminin Türk hayatı üzerine kafa yoran isimleriyle Türk illerini adım adım dolaşır.

Karahanlı devleti Kaşgarlı Mahmut’un en büyük destekçisi olmuştur. Kaşgarlı Mahmut hem Karahanlı devletinin desteği hem de yine kendisi gibi büyük bir âlim olan Yusuf Has Hacib’in de çalışmalarıyla Türk dilinin serpilip gelişmesinde büyük bir rol oynamıştır. Aynı zamanda filolog, etnolog, ilk Türk haritacısı da olan Kaşgarlı Mahmut Divan-ı Lügat’it-Türk adlı eseriyle Türk illerinin ve boylarının kullandığı ağızların zenginliğini de ortaya koymuştur.24 boya sahip Oğuzlarla ilgili bir şemayı da verdiği eseri Türk dilinin Arapça ve Farsçaya üstünlüğünü, dönemin hâkim gücü olan Türklerin varlığını göstermesi bakımından büyük bir öneme sahiptir diyebiliriz.

Kaşgarlı Mahmut Araplara Türkçeyi öğretmek amacıyla Kitabu Cevahirü’n-Nahvi Lügat’it-Türk adlı eserini yazmıştır. Eserde Türk dilinin grameri yanında Türk yer adları ve Türk damgalarına da yer vermiştir. Kaşgarlı Mahmut ömrünün sonlarına doğru Kaşgara dönerek 1090’da burada vefat etmiştir.

Doğu Türkistan’da bulunan Kaşgar şehrine 35 kilometre uzaklıktaki Azak köyünde olan kabri, 1983 yılı Temmuz ayında bulunmuştur. Kaşgarlı Mahmut’a göre Türk lehçelerinin en kolayı Oğuz lehçesi, en kullanışlısı Yağma ve Tuhsi şivesi, en edebisi ise Kaşgar şivesidir.

Divan-ı Lügat’it-Türk adlı eserinden kısaca bahsedip tekrar hayatı hakkında bilgi vermek istiyorum ki bu eserinde, Türk dilinin lehçelerini sayar ve özelliklerini belirtir. Arapçadakilerle karşılaştırır. Eser Arapça yazılmış bir Türkçe sözlüktür.7500’den fazla kelimeyi kapsadığı bilinmektedir. Eserin sonunda bir de harita vardır ki bu harita Kaşgarlı Mahmut’un soylu bir aileye mensup olduğunu gösterir. Eserlerin sonuna harita koyma âdeti, dönemin yalnızca soylu ailelerine mensup bir harekettir. Eser yalnızca Türk dili hakkında bilgiler içermez, bir sosyoloji kitabıdır da diyebiliriz.

Eserin bulunuşu çok dikkat çekicidir. Hemen hemen hiçbir edebiyat kitabında mevcut olmayan bu ayrıntıyı da vermek istiyorum ki eseri ilk gören kişi Vanizade Nazif Paşa’nın yakınlarından bir hanımdır.1910 yılında İstanbul’da bir sahafta kitabı görür fakat kitapçı kitabın değerini 25 altın olarak belirler, kadın pahalı olduğu için alamaz. Ali Emiri Efendi bu durumu öğrenir. Nasıl mı? Hanım kitabı alamaz fakat Maarif Nezaretine durumu bildirir. Maarif Nezareti 25 altını bu kitap için çok fazla bulur ve kitabı almaz. İşte bu andan sonra Ali Emiri Efendi araya girer ve kitabı alır. Şu an elimizde bulunan yazma ise Şamlı Mehmet adında bir hattatın yazmasıdır.

Kaşgarlı Mahmut’un hayatını şöyle bir toparlayacak olursak; doğum tarihi tam olarak bilinmeyip 1090 yılında öldüğü bilinen, büyük eserlere imza atmış olan, bugün dahi adından söz ettirebilen, Türkoloji adına büyük emekleri olan bir isim olduğunu söyleyebiliriz.Ne mutlu ki böyle dil bilginlerine sahibiz.

HAFTANIN SÖZÜ : “Bir millet, her alanda varlığını duyurmak istiyorsa işe önce diline sahip çıkmakla başlamalıdır.” (R.Bayındır)

RÜŞTÜ BAYINDIR

TÜRKÇE

Yazdığım gibi okuyayım , diyorsan eğer….

Bütün dünya biliyor , yok Türkçeden başkası

Diyorsan her yerde verilsin değer…

Boşuna arama, “TÜRKÇE” dillerin hası

Eğer arıyorsan bir bilim dili

Dünyayı dolaşma , Türkçemiz yeter

Yök başkanı demişse de olmaz bu bilim dili

Çinceyi savunan var , bu daha beter…..

Olmasa da elinde bir makam mevki….

Savun sen Türkçeni elbet duyulur

Bırak sen Acemi , asıl dil TürkÎ

Tarihler diyor ki gerçek dil budur…

Elbet öğren birçok dil , sen kendini geliştir

Sözünü , tutumunu ayrı koyma Türkçe’den

Diline söz edeni en sert dille eleştir….

Tarihte cevabını bulur sana laf eden….

Çince’den Japonca’dan dem vurup da gezenler….

Bilmiyor ki savunduğu kaç yıllık bir dil….

Türkçe’yi görüp de laf edenler , ezenler

Bilsinler ki gelmez bir daha böyle bir dil…..

Rüştü BAYINDIR


kayatasarim