REMZÎ

Gönlüm akar su gibi sen serv-i dil-cûdan yana
Yaşuma bak seyre çık cânâ leb-i cûdan yana

Nesir: “Ey gönül çeken servi boylu sevgili, gönlüm su gibi sana doğru akar; (akan) yaşlarıma bak da nehrin kıyısına doğru gezintiye çık.
Şair, servi boylu sevgilisinin gözünden akan gözyaşlarına merhamet edip nehre doğru gezintiye çıkmasını ister. Akarsu şairin gözünden akan yaşlardır. Onu nehrin dudağı denilen kıyısına çağırır. Yani dudağından öpmek ister. Tabi ki âşığın isteği yine olmaz.Servi, sadece sevgilinin boyu ile ilişkilendirilmez. Evet, daha çok sevgilinin boyunu ifade eder. Öyle ki servi istiare yoluyla sevgili anlamında kullanılır. Ancak sevgili hiçbir zaman âşığa yüz vermez. Bu yönüyle de servi, sevgili ile ilişkilendirilir. Servi ince uzun boyludur, ama meyve vermez. Sevgili de âşığa yüz vermez. Servi, dikine uzar. Dik başlıdır. Sevgili gibi... Servi ile akarsu ilişkisi beyitlerde hep kullanılır. Şairin gönlü su olup serviye doğru akar. Ancak servi dikine büyüyen bir ağaçtır, suya, aşığa eğilmez.



REMZÎ


Edebiyat Türkiye Kültür ve Sanat Sitesi

 

Edebiyat Türkiye’ye hoşgeldiniz.Sitemize kendi şiir/denemelerinizi ve edebiyatla alakalı dökümanlar yollayabilirsiniz.Şiir ve denemeleriniz ‘Erbab-ı Kalem’ bölümünden yayınlanacaktır.

Yukarıda yer alan beyitler ve kısa açıklamaları Meşveret Divanımızdaki Klasik Türk Edebiyatıbölümünden alınmaktadır.Beyitlerin  açıklamaları üyelerimiz tarafından yapılmaktadır. İlgili bölüme katılarak beyitler üzerinde daha geniş bilgilere ulaşabilir ve siz de beyitler üzerinde düşüncelerinizi paylaşabilirsiniz.

N’oldun inlersin felek hercai cânânun mı var

N’oldun inlersin felek hercai cânânun mı var
Seyr ider her menzili bir mâh-i tâbânun mı var

Benzuni ey bustan fasl-i hazan mi itdi zerd
Yoksa basi tasra bir serv-i hiramanun mı var

Aglayub feryad idersin her nefes ey andelib
Har ile hem-saye olmis verd-i handanun mı var

Yoluna canum revan itsem gerek cana didum
Yuzume bin hisim ile bakdi didi canun mı var

Zulf-i di-ber gibi ey Zati perisansin yine
Cevri bi-had yohsa bir yar-i perisanun mı var

Zâti

TÜRK DİLİNİN GÜCÜ-2

“Ey, Arap, Acem ve Türk milletlerine feyiz veren Tanrım! Sen, Arap kavmini dünyanın en fasih konuşan milleti yaptın! Acem fasihlerinin ise sözlerini, İsa nefesi gibi, cana can katan bir güzelliğe ulaştırdın! Ben Türk’üm ve Türkçe söylemek istiyorum! Tanrım, benden iltifatını esirgeme!” diye sesleniyor duasında Fuzuli.

Nihat Sami Banarlı, “Türkçenin Sırları” adlı kitabında Fuzuli’nin bu duasına yer verir ve Fuzuli’nin bu dua ile Türkçeyi Arap ve Farslardan daha güzel ve üstün kullanmak istediğini vurgular. Bu dua üzerinde durmamın en önemli sebebi, Nihat Sami Banarlı’nın bu noktadaki müthiş dikkati ve ardından söylediği harikulade mısralardır. Türk Dilinin en önemli savunucularından biri olan Banarlı kitabında bu duayı verir ve ardından şu açıklamayı yapar : “Esasen, büyük Türk şairlerini Türk çocuklarına tanıtmamız daha Tanzimat döneminden beri yanlış bir tutum içindedir. Güya Avrupai edebiyatı tutundurmak için, eski Türk edebiyatını lekelemek hatası Tanzimat devrinde başlamıştır. Her türlü ciddi bilgi ve tetkik değerlerinden mahrum bu Tanzimat yıkıcılığı, bugün daha başka maksatlarla devam edip gitmektedir. İçinde bulunduğumuz, derin ve milli kültür buhranının kökü, bu eski hatalardadır.”

Görüldüğü gibi Banarlı, günümüz Türkçesinin içine düşmüş olduğu durumu, kitabı yazmış olduğu daha o yıllardan işaret etmektedir. Bu ileri görüşlü bakış açısı, nitekim günümüzde aynı şekilde karşımıza çıkmaktadır. Türk dilinin içine düştüğü durumu, işte bu bakış açısıyla ele aldığımızda aslında günümüzdeki birçok yanlışın temelinin tarihimizde nasıl yer almakta olduğunu görmemiz mümkündür.

Tarihimize dönüp şöyle bir baktığımızda, elbette ki dilimiz adına oldukça güzel gelişmelerin yer aldığını görmek de kaçınılmazdır. Bir, Anadolu Beylikler Dönemini ele aldığımızda, bu dönemle birlikte bir “Türkçeye Dönüş” hareketinin başladığını söylememiz mümkündür. Nitekim böyle de olmuştur. O dönemle birlikte Türkçe eserlerin artış göstermesi ise bu durumun açık bir kanıtıdır. Zaten Osmanlı dönemine de şöyle bir göz attığımızda Türkçenin önce tekkelerde sonra saraylarda bir edebiyat dili olma yolunda hızla ilerlemesi de şüphesiz tarihi devir içerisinde Türkçenin nasıl bir gelişme gösterdiğini görmemiz bakımından dikkat çekici bir durumdur.

Bakın size çok önemli bir noktayı belirtmek istiyorum ki Sultan Abdülaziz, 1894 yılında halk dilinde yaşayan kelimelerin toplatılması emrini vermiştir. Evet, bu tarihi bir gerçekliktir. Nitekim bu tarz faaliyetlerin örneklerini yine aynı dönemlerde görmek mümkündür. İşte bu tarz çalışmalarla yavaş yavaş hız kazanan derleme çalışmaları da büyük bir öneme sahiptir.

1894’ten şöyle 1900’lü yıllara uzandığımızda, Türkçe adına yoğun çalışmaların devam ettiğini görmekteyiz. Banarlı’nın yine adı geçen kitabında, öyle ilginç bir diyaloğa rastladım ki bu diyalog o dönemin Türkçe adına yapılan çalışmalarının, gündelik hayata nasıl yansıdığının çok açık bir kanıtıdır. Yıl 1903…Abdullah Cevdet, Abdülhalim Memduh ve Yahya Kemal arasında bir mısra söyleşmesi olur. Abdullah Cevdet “İsterim ölmek derağuş eyleyüb bir makberi” der. Bu mısranın Abdülhalim Memduh daha Türkçe söylenişinin şu şekilde olacağını ifade eder :” Bir kabri derağuş ederek isterim ölmek”. Yahya Kemal dayanamaz ve “ Bir kabri ben kucaklayarak ölmek isterim” diyerek asıl doğruyu bulmuş olur. İşte bu örnekte de görüldüğü üzere dönemin Türkçe üzerine yönelişi kişiler arasındaki doğal sohbetlere bile yansımış bir durum haline gelmiştir. Aslında bir dil üzerinde yapılacak olan denemeler bu tarz bir içe sindirme durumuyla mümkün olacaktır. Aksi takdirde yüzeysel kalan denemeler boş bir uğraşıdan ibaret kalacaktır. Ziya Gökalp’in de “Türkçülüğün Esasları” adlı kitabına baktığımızda “Tasfiye”cilerin nasıl boş bir uğraşıya giriştiklerini ve başarısız bir sonuç aldıklarını görmemiz mümkündür. İşte bu durum öze sindirememe ve uygulaması mümkün olmayan çeşitli denemelerin bir sonucudur.

Türk dili üzerine tarihi sayfaları şöyle bir kurcaladığımızda birçok şey bulmamız mümkündür. Özellikle Karahanlılar dönemiyle Osmanlı dönemini harmanladığımızda Türk dili adına elle tutulur çalışmaların varlığı bilinmektedir.

Görüldüğü gibi Türk dilinin gücü dendi mi kelimeler bu gücü anlatmakta yetersiz kalmaktadır. Bu durum, ne tarihi kılı kırk yararak anlatılabilir ne de günümüzü inceleyerek. Türk dilinin gücü denince şöyle bir geçmiş gelecek birleşimi yapıp uzun uzadıya düşünmek gerekmektedir.

HAFTANIN SÖZÜ : “Türk dili, beylikten imparatorluğa uzanmış bir milletin dilidir. Bu dil üzerinde köklü değişiklikler yapmaya çalışmak, yüksek bir karakter ve seciyenin varlığını gerektirir.” (R.Bayındır)

RÜŞTÜ BAYINDIR

Tefekkür (Serter SAFA)

Evvela kelime manasına sonra neden bu başlığı seçtiğimize ve ne demek istediğimize, neye hizmet ettiğimize değinmek suretiyle bazılarımızın bilmediği belki de ilgi alanı olmadığından ön yargı ile yaklaştığı konu başlığımızı inceleyelim.
Tefekkür’ün daha Türkçe karşılığı “düşünmek” tir. Fakat mana kapsamında tam karşılayan tanımı düşünülen “şey” in idrakına ve şuuruna varma çabasıdır. Teffekkür yani düşünmek fiili ; düşünülen şeyin idarakına hizmet etmesi gerekir, bunun dışındakiler hüsnü kuruntudan ibarettir yada “paronaya”.

Sosyoloji bilmi için paçalarımı sıvadığım anda elime tutuşturulan ve her defasında dua ve şükranlarımı sunduğum hocam vasıtası ile keşf ettiğim ve “Türk Teffekkürü Tarihi” ni sistem ve sıraya koyan düşünü tarihimize yön veren merhum Prof.Dr Hilmi Ziya Ülken (1901-1974)’in dev eseri Türk Teffekkürü Tarihi hakkında sizlerle birşeyler paylaşmak istedim. Bilindiği gibi Türk dünyası tarih sahnesinde boy gösteren imparatorlarımıza karşın Düşünce tarihimizde dünyayı her manada etkileyecek bir fikir bir düşünü örneği yoktur. Fakat bunun yanında batı felsefesinin sentezleştrilmesi yada çıkan bir fikri akımın fikrin sahibinde bile daha iyi tarifleyip açıklayabilen gelişimini sağlaya bilen isimler mevcuttur. Modern manada felsefe hatta sosyoloji dahil düşünü dünyamızın 19.yüzyıla kadar başı boştur. Bir düşüncenin ekolu bile kurulmuş sayılamaz. Bunun Emevi dininin İslam diye yutturulmasıyla alakalı olduğunun kanısındayım. Felsefeyi “şeytaniyat” olarak nitelemelerin sonucu olarak görüyorum.

Eser aslında 2 cilttir fakat sonradan ilave edilen “Türkiye’de Çağdaş Düşünce Tarihi” bu eserin üçüncüsü olarak adl edilir son cildi bir kıyas tarihidir şiddetle tavsiye ediyorum “satın alın”. İçinde özellikle edebiyatçılarımı ilgilendirecek tahlillerde mevcuttur.(Atabetül hakayık-Kutadgu bilig) Prof.Dr Hilmi Ziya Ülken hakkında felsefi terimleri es geçmeden tanıtım yazamayacağımdan onu tanımayı size birakıyorum “Tefekkürdeki” bu doruk isim ve eseri ile ilgili internetten de ulaşabileceğiniz Din sosyolojisi uzmanı Prof.Dr Ünver Günay Bey’in bahsi geçen kitabın tanıtım ve tahlilini okuyabilirsiniz(pdf formatlı).

Şimdi o eserden kolay ulaşabildiğim(kopyala yapıştır) birkaç pazajı sizlere sunmak istiyorum.

“Mekteplerimizde bir edebiyat tarihi okutulmaktadır. Fakat onunla muvazi olarak giden bir fikir hayatı bu dersin içinde yer almamıştır. Talebe efendi-ler, Bakî’yi okurken İbn Kemal’i veya Namık Kemal’i okurken İshak Hoca veya Salih Zeki’yi bilmiyorlar. Halbuki bugünkü Türk dili ve Türk hassasiyetini tanımak için onun tarihini, tekâmülünü bilmek ne kadar zaruri ise; bugünkü Türk düşünüşünü anlamak için de onun geçirdiği istihaleleri bilmek o kadar zaruridir…”

“Türk tarihinde, garp mütefekkirleriyle kıyas edilebilecek orijinal büyük bir feylesof yoktur. Binaenaleyh yalnızca felsefe veya ilim tarihi yapmak imkânsız olacaktır. Feylesof ismiyle tanınanların nihayet yüksek birer mütercim veya şarih olmalarına mukabil; felsefe haricindeki birçok bahislerde çok daha orijinal ve kıymetli fikir hareketleriyle karşılaşmaktayız. Bu nokta da, bizi sistemli tefekkür cereyanlarına bağlanmayarak -alelumum- tefekkürün tarihini vücuda getirmeye sevk etmiştir.”

Bize önce şöyle dediler “Göklerin ve yerin yaratılışında, gecenin ve gündüzün gidip gelişinde elbette aklıselim sahipleri için ibret verici deliller vardır” (Âl-i İmrân190)
“Gördükleri halde görmezler.Duydukları halde duymaz ve anlamazlar.”(incil markus 13.bölüm)

Nigârım dilberim yârim…

Nigârım dilberim yârim nedîmim munîsim cânım
Refîkim hem-demim ömrüm revânım derde dermânım

Şehim mâhım dil-ârâmım hayâtım dirliğim ruhum
Penâhım maksadım meylim medârım fikrim u cânım

Kamer-çehre perî-rûyum zarîfim şûhum u şengim
Semen-bûyum gül-endâmım zihî serv-i gülistânım

Zarîfim nâziğim hûbum habîbim turfa mahbûbum
Hicâz’ım Ka’be vü Tûr’um behiştim hûr u rıdvânım

Gülüm reyhânım eşcârım abîrim anberim ‘udum
Dürrüm mürvâridim kânım akîkim la’l u mercânım

Dil-efrûzum vefâ-dârım ciğer-sûzum cefâ-kârım
Hüdâvendim cihân-dârım emîrim beğim u hânım

Çerâğım şem’im ü nûrum ziyâ’ım yıldızım şemsim
Hezârım bülbülüm kebkim Nesîmî-i hoş-elhânım


NESİMİ

Anlamadığınız bölümleri Meşveret Divanı mızın ilgili bölümünden sorabilirsiniz.

Bir Hücrede…

‘Yüreğim sorguya alındı bu gece,
Bir hücrede.
Soruları cevapsız kaldı,
Âcizane.

Dinlemediler yüreğimin iniltilerini.
Sormadılar iniltilerin sebeplerini
Yüreğim sorguya alındı bu gece
Bir hücrede.

Dinlemeden, sebep sormadan,
Mühür vurdular.
Hiç acımadan,
Yüreğime,
Suçlusun diye…’

(23,08,2009/pzr/13:48)

 Emine YILMAZ

Hattım hisabın bil dedin …

Hattım hisabın bil dedin gavgalara saldın beni
Zülfüm hayalin kıl dedin sevdalara saldın beni

Geh ebr veş giryan edip geh bad veş püyan edip
Mecnun-ı sergerdan edip sahralara saldın beni


Vaslım dilersin çün dedin lutf edeyin olsun dedin
Yarın dedin birgün dedin ferdalara saldın beni

Yusuf gibi izzette sen Yakub veş mihnette ben
Dil sakin-i beytül hazen tenhalara saldın beni

Baki sıfat verdin elem ettin gözüm yaşını yem
Kıldın garik-i bahr-ı gam deryalara saldın beni

Baki

Aşk

Bu gece cebimdeki kırık dökük; kağıt para gibi buruk ve eskimeye yüz tutmuş harfleri çıkarıp Seni hatırlatan yazılar yazmalıyım. Esrik harflerle ne kadar anlatılırsın bilmemekle beraber, denemeliyim. Çünkü unuttuğum bağbozumu zamanların anımsanması ve gözyaşı dökülmesi gerek. Yorgun ateşböcekleri gibiyim.

Bu gece kelebeklerle geçmeli izafi dakikalar. Onlar kanat çırpmalı ateşe ben elimi uzatmalıyım. Aşk ateşten gömleği giymek demektir. yakar. yanmaya razıysan giyebilirsin ancak.

– Sevda derdim aşkın yoludur ki aşkın yolunu mu istersin yoksa Aşk’ımı?
– Aşk için yaratılmışım. Razıyım…ben aşkı isterim. Ya Aşk ister mi beni?

Bu gece ney eşliğinde güneş ekseninde dönen galaksiler gibi dönmek istiyorum. Beni gören semazenlerden sanmalı (ama değilim). Beni gören Şems talebeliğe alır mı? Bir elimi semaya çevirip gökteki meleklerle elimi birleştirmek; Bir elimi toprağa çevirip (tez zamanda gelip) Seninle kavuşmak istediğimi söylemek istiyorum. Döne döne aşkı gökyüzünden alıp toprak tenime yerleştirmeliyim. Gayretli olmalıyım. Teslim olmalıyım. Kemiklerim terlediği gibi terlemeli bastığım toprak.

Benim göçüm dudaktan kalbedir. Asıl yuvam gönüldür. Memleketim, sılam. Hasretim, nefesim… Melekler, açın kapılarını mekanımın. Sen gir ve seninle bütün güzellikler girsin. Rahiyalar koksun. Güller, laleler açsın. Seni tanıtan her imge bayram etsin. Hazadide sarayım şenlensin. Dilim bülbül gibi söylesin. Beyhude, sarmaş dolaş, kekre yüzümde gonca çiçekler açsın.

Ağlamalıyım bu gece. Sadece Senin için. Sırf İbrahim’in büyük baltasıyla parçaladığı, peygamberimiz(s.a.v.)’in elindeki değnekle kabe’den attığı ve sonra insanlığımızın içinde şekil değiştirip tekrar yerleşen çıplak ve soyut putlara inat, Senin için ağlamalıyım. Ellerim semaya bakmasa da içim titreye titreye Seninle olmalı.

Haydi kabul et beni, bana aşk(ım) de… Seni aşk bildim her saniye…

01.45
mehmet türkmen

Gönderen İsim/Mail: mehmet türkmen/mehmetturkmen28@hotmail.com

Kusursuz Şiir

Genelde sanat yapıtlarının, özelde şiirin kusursuzluğu hedeflediği açıktır. İlk bakışta sıkı sıkıya bağlanılacak bir düşünce tarzıdır çünkü. Ama bir kişilik sanatı olan şiirin, kantarın topuzunu kaçırmamak koşuluyla, şairinin farklı özelliklerini de taşıması, bir bakıma kusurlu olma cesaretini göstermesi gerekir. Şiirde kusurdan ne anlaşılması gerektiği üstünde, ölçüleri üstünde, başarılamaması halinde şairini yeteneksiz gösterebileceği üstünde epey kafa yormuştum. Kusurlu şiirin, şairine ilişkin temel, ayırıcı kişilik özelliklerini taşımayı başardığında kusurlu olmaktan çıkacağına, başka bir şey olacağına inanalı çok oldu. “İlkelliğim özelliğimdir, ayırıcı yanımdır” dediği söylenir önemli bir şairimizin. Kusursuzluğu ilkellik noktasına vardırmak istemiyorum kuşkusuz. Çapından büyük görünmeme ilkesine sarılmasından tutun da, sahiciliği, içtenliği yansıtabilmek, okuruna aktarabilmek için güzel acemilik sürecini bir bakıma yaşamı boyunca sürdürme eğiliminden söz etmeye çalışıyorum elbette.

İlgi alanımdan hiç çıkmayan bu konuya ilişkin yazısını merakla ve dikkatle okudum şair Adnan Satıcı’nın (Evrensel, 20.02.1996). Bu başlıkla yayımlanan yazısındaki yerinde saptamasıyla söyleyecek olursam, has şair “yapay görkem”in değil, doğal olanın, sahici olanın peşinde olmalıdır. Ete-kemiğe bürünen, şairi olarak görünen bir şiir, kusurlu olmayı kusurdan saymaz elbette. Güzel şiir yazmanın insanı şair etme konusunda yeterli olamayacağını kimi yazılarımda (Yeni Biçem, Düşler, Cumhuriyet Kitap), kimi konuşmalarımda yinelemiştim. Başkalarının ağzıyla usta görüneceğine, kendi ağzıyla çırak kalmayı göze alabilmeliydi şair. Yazdığı, duruşunu, bakışını, ilgi alanlarını, algı ortalamasını verebilmeliydi. Şiir en başta şairini veremiyorsa, ötekileri nasıl verebilir gibi bir soruya yanıt aramak gerekiyordu. “Komşularını kendinden fazla sevmek sahtekârlığını” göstermemeliydi şair; “bendeki sen”e ulaşabilmeliydi. “Sendeki ben”i aramaktan çok, “bendeki sen”e ulaşma macerasıdır şairlik ya da bana hep öyle gelmiştir. Kendini beğenmişlik, kendine tapınma hâli, benmerkezcilik değildir bu, başka bir şeydir.

Kusursuzluk kaygısının “yapay görkem”le çakıştığı yerde şiirin şairini ara ki bulasın! Bu tür bir görkemliliğin cücelikle eşanlamlı olabileceğini görmek o kadar da zor olmasa gerektir. Şiirin, şairini estetik boyutta disipline etmesi gerektiği, şairini onarmak ya da temize çekmek gibi bir işlevi üstlenebileceği, yaşananı değil de yaşanması gerekeni vermek isteyeceği savları ileri sürebilir, şair böyle bir hakka da sahiptir denilebilir. Bu tür itirazlara benim de itirazım olamaz. Yine de bütün bu tercihler, kaygılar sonuçta şairin kişilik özelliklerinden tümüyle koparamaz şiiri. Cürmü kadar yer yakmalıdır şair, inandırıcı olmalıdır. İçtenlikli olmalıdır. Kusursuzluk çabası yapaylığa düşüldüğünde şairini zavallı eder, gülünç duruma düşürebilir. Böylesi bir kusursuzluk kusurluluğun ta kendisidir.

Yaşamında yaprağı kımıldamayan bir şairin fırtınalar estirmeye kalkması bir kişilik sanatı olan şiirin kaldıracağı bir şey değildir. Tepe bile olamayan, bu konuda en küçük umut vermeyen insanın sıradağlar gibi görünme eğilimi hangi okura, ne ölçüde gösterilebilir? Aşksızın Kerem olma hâli olamaz şiir; korkağın cesur. Yaşamla kan bağı olmayan, yaldızlı ama içi boş dizeler toplamı da değildir şiir. Şairine özgü yapı/kurgu tekniğini de hissettiren, ısısını aktaran, rengini gösteren, kokusunu duyuran şiirdir esas olan. Şiirlerden değil de şairlerden konuşmak durumu bence önemlidir. Şairi şiir yazandan ayıran temel belirteç, altından imzası çekildiğinde bilinir, bulunur oluşudur. Böyle bir ölçütün çağını kapattığını, modası geçmiş bir eğilim tarzı olduğunu iddia etmek ise başarılamayan bir şeye kılıf aramaktan öte bir anlam taşımaz kanımca. İçinde şairinin gezinmediği bir şiirle okurun yeterince buluşacağı konusunda kuşkularım var. Şiirleri şairinin şiddetinden, baskısından, ipotek altına almasından kurtarmak düşüncesi ise bir şaka değeri taşır olsa olsa. Etle tırnak gibi olmalıdır şair ve şiir. Şairinin aynası olmaktan öte yüzü olmalıdır. Hadi diyelim aynası olsun; ama yüzünde sivilce varsa şairin, ayna da (şiir) göstersin sivilceyi. Köse bir şair yüzüne sık sakallı bir şiir yakışmaz.

Abdülkadir Budak

(Dize, Mayıs 1996)


kayatasarim