Fuzuli

Dehr bir bâzârdır her kim metâın arz eder
Ehl-i dünya sîm ü zer ehl-i hüner fazl u kemal

Dünya herkesin varını yoğunu sergileyeceği bir pazar yeridir. Bu zeminde hüner ehli, yani bilgili zâtlar faziletlerini ve maarifetlerini, dünya düşkünleri (yani dünyaya değer verenler)ise altın ve gümüş gibi somut varlıklarını sergilerler. Fuzuli'nin hayat görüşünü en iyi yansıtan beyitlerden biri de budur.



Fuzuli


Edebiyat Türkiye Kültür ve Sanat Sitesi

 

Edebiyat Türkiye’ye hoşgeldiniz.Sitemize kendi şiir/denemelerinizi ve edebiyatla alakalı dökümanlar yollayabilirsiniz.Şiir ve denemeleriniz ‘Erbab-ı Kalem’ bölümünden yayınlanacaktır.

Yukarıda yer alan beyitler ve kısa açıklamaları Meşveret Divanımızdaki Klasik Türk Edebiyatıbölümünden alınmaktadır.Beyitlerin  açıklamaları üyelerimiz tarafından yapılmaktadır. İlgili bölüme katılarak beyitler üzerinde daha geniş bilgilere ulaşabilir ve siz de beyitler üzerinde düşüncelerinizi paylaşabilirsiniz.

Divan Şiir Dilindeki Mana….

Divan Şiir Dilindeki Mana, Mazmun, Nükte Kelimeleri Üzerine Bir Değerlendirme
Mana, mazmun, nükte; aralarında anlam ilişkisi olan divan şiir dilindeki üç kelime; konumuzla bağlantıları bakımından üç terim… Her üçü de şiirin iç yapısıyla bağlantılı olup; eski şiirimizdeki kullanımları birbirine benzemektedir. Anlam, gizli anlam, sembolik anlam, ince anlam gibi kavramları çağrıştırırlar. Divan şiirinde; benzer, yakın hatta birinin ötekinin yerine kullanıldığı görülür.

Mana, mazmun ve nüktenin şiir içinde, anlam bakımından biri ötekine benzer ya da biri ötekinin yerinde kullanımları, çoğu zaman tek başına olabildiği gibi bazen de birkaçı bir arada verilerek olmaktadır. Birlikte kullanıldıklarında aralarındaki anlam ilişkisini daha açık görmek mümkündür. Söz konusu kelimelerin tek başına kullanımlarını, konunun akışı içerisinde zaman zaman verilecek beyitlerle örnekleyeceğiz. Aşağıdaki beyitlerde ise, mana, mazmun ve nükteden birinin bir diğeriyle, anlam ilişkisi içinde birlikte yer aldığını görüyoruz. Bunlardan ilk ve sonuncu beyitlerde; mana, mazmun; ikincisinde mazmun, nükte, üçüncüsünde ise mana ve nükte bir arada kullanılmışlardır.


Lisanım terceman-ı sırr-ı gaybu’l-gayb-ı Lisânım tercemân-ı sırr-ı gaybu’l-gayb-ı lâhûtî
Kitâbım nüsha-i dîvân-ı pür-mazmûn u ma’nâdır[1]

Çeke mazmûnunu fehm etmede bir nükte-şinâs
Ne kadar dikkat ederse o kadar renc-i elîm[2]

Dehen kim sırr-ı hâmûşu anın îmâlarındandır
Suhan ol nükte-i ser-beste-i ma’nâlarındandır[3

Nakd-i mazmûn-ı ma’ânî heves-i vasfı ile
Gûşe-i kîse-i endîşede etmez ârâm[4]

Verilen örnek beyitlere bakıldığında; ilk beyitteki “nüsha-i dîvân-ı pür-mazmûn u ma’nâ” terkibi içinde geçen mazmun ve mana, ilk dizedeki lisan, terceman, sır, gayb ve lâhuti sözcükleriyle birlikte düşünüldüğünde gizli, sembolik anlam olarak benzer anlamlı kullanılırken; sonuncu beyitteki “nakd-i mazmûn-ı ma’ânî” terkibi içindeki mazmun, mananın bir parçası ya da niteleyicisi durumunda olup değer ölçüsü paraya benzetilmiştir. Beyit tenazürünü yani simetriyi oluşturan leff ü neşre dayalı; ma’aninin endişe, nakdin guşe ile olan ilişkileri düşünülürse, mazmunun da kise ile olan bağlantısından yola çıkılarak burada mazmunun değerliliği ile birlikte gizliliğine işaret edilmiştir. Buradaki mazmun- mana ilişkisinde mazmun, manayı içinde gizleyen, saklayan anlamını çağrıştırmaktadır. Söz konusu kelimelerin, benzer ya da biri ötekini karşılayan anlam bağlantısı içinde tek başına kullanımlarına ise daha sık rastlanmaktadır.

Bilindiği gibi, şiirde anlam-bağlam ilişkisi önemlidir ya da anlam, bağlamla yakından ilgilidir. Bir edebiyat terimi olarak bağlam; divan şiiri açısından düşünüldüğünde, şiirin bütününden çok mısra ya da beyitte kullanılan kelimelerin tek başlarına değil; birbirleriyle ilişkileri içinde, yaptıkları çağrışımlar, ifade ettikleri anlamlar, üstlendikleri işlevler açısından değerlendirilmeleri demektir. Başka bir ifadeyle; mısra ya da beyti kuran kelimeler; mısra ve beyit içinde yer aldıkları genel bağlamda anlam kazanırlar. Bildiri konumuzla ilgili olarak biz de mana, mazmun ve nüktenin eski şairlerimizin divanlarındaki kullanımlarına bu açıdan bakarak; onların ifade ettikleri anlamlar açısından bir değerlendirmeye gitmek istedik. Bu amaçla 15.-18. yüzyıllar arası dönemin divanlarını gözden geçirerek; değişik divanlardan konumuza ilişkin beyitleri taradık ve elde ettiğimiz malzemeyi; söz konusu terimler ve bunlarla birlikte kullanılmış olan kelimeler bakımından inceledik. Kuşkusuz eski şairlerimizin divanlarının şiir bilgisi veren şiir teorisi kitapları olmadıklarının bilincindeyiz. Elbette onlarda, konuya ilişkin tanım ya da aydınlatıcı açıklamalara rastlayamayız. Üstelik, divan şairlerimizin divanlarında, sanat gösterme istek ve çabalarının ön plana geçtiğini; divanlarda eski sanatçılarımızın kendi kurmaca dünyaları içinde bulunduğumuzu da biliyoruz… Bununla birlikte, üzerinde durduğumuz terimlerin, şiir dilinde öteki sözcüklerle birlikte kullanılışları, kullanım nedenleri ya da vesileleri bize konuya ilişkin bazı ipuçları verebilir diye düşündük. Bu düşünceden hareketle önce, söz konusu terimler arasında divanlarda en çok kullanılan, en sık geçen terim olduğu için mana üzerinde durmayı uygun bulduk.

Mana, eski şiirimizde söz konusu ettiğimiz şiir terimi olarak kullanımının dışında; ruh, can, öz, cevher, sır, amaç, gerçek, neden, hüküm, karar, gerçekte, vb. anlamlarda da kullanılmaktadır. Bütün bu anlamlarını dikkate aldığımızda sözcüğün esas olarak içe yönelik, içle, asılla, özle bağlantılı olduğunu görürüz.

Şimdi, mananın anlam-bağlam çerçevesinde gerek terkip; gerekse tenasüp, leff ü neşr, tezat, teşbih vb. dayalı olarak ilişki içinde bulunduğu sözcüklerle birlikte kullanımına bakalım ve böylece eski şairin şiirde manadan ne beklediğini, ne anladığını değerlendirmeye çalışalım. Önce, mana ile kurulmuş terkipler üzerinde duralım: Divanlarda geçen ve mana kelimesi ile yapılan terkiplerin bir kısmının terkib-i tavsifi, bir kısmının da terkib-i izafi olarak kullanılmış olduklarını; ayrıca izafet-i teşbihiyye yani benzetme ilişkisi içinde verilen terkiplerin sayısının kabarık olduğunu görüyoruz. Bunlar arasında “genc-i ma’nâ, bahr-ı ma’nâ, iklîm-i ma’nâ, meydân-ı ma’nâ, vâdî-i ma’nâ, arsa-i ma’nâ, seccâde-i ma’nâ, sanem-hâne-i ma’nâ, şâhid-i ma’nâ, arûs-ı ma’nâ, büt-i ma’nâ, dûşîze-i ma’nâ ve bikr-i ma’nâ” gibi teşbih-i beliğ olan terkipleri burada örnek olarak verebiliriz.

Divan şairinin şiirde benzerlik ilişkisinden yararlanarak benzetme yoluyla bir durum, bir nesneyi açıklamak ya da vurgulamak istemesi gelenektendir. Bununla şair, okuyucusunu nesneler arasında belli ilişkiler, bağlantılar kurmaya çağırmaktadır. Bu görüşten hareketle biz de söz konusu izafet-i teşbihiyyelerde mana ile ilgili şairin bize ima etmek istedikleri üzerinde durmak istiyoruz. Söz konusu terkiplere baktığımızda, seccâde-i ma’nâ ve sanem-hâne-i ma’nâ gibi alışılmamış bir iki kullanımı bir yana bırakırsak divan şiirinde daha önceki ve daha sonraki dönemlerde de rastlanmakla birlikte; özellikle on yedinci yüzyılda başta Nef’î ve daha sonra da Nâbî ‘de karşılaştığımız yukarıdaki terkipleri başlıca iki grupta toplayabiliriz. Bizce, bunlardan “bahr-ı ma’nâ, iklîm-i ma’nâ, arsa-i ma’nâ, vâdî-i ma’nâ, meydân-ı ma’nâ” bir grubu, “şâhid-i ma’nâ, dûşîze-i ma’nâ, büt-i ma’nâ, arûs-ı ma’nâ ile bikr-i ma’nâ” ise başka bir grubu oluşturmaktadır. İlk grup görüldüğü gibi mekânla bağlantılıdır. Anlam ülkesi, anlam meydanı, anlam vadisi, anlam denizi gibi… Bunlar bizde genişlik, uzunluk, derinlik vb. kavramları çağrıştırırlar. İkinci grupta yer alan, “şâhid-i ma’nâ, dûşîze-i ma’nâ, büt-i ma’nâ, arûs-ı ma’nâ” terkipleri ise güzelliği, zarafeti, tazeliği, heyecanı, hazzı, etkileyiciliği, hayranlık uyandırmayı ve bikr-i ma’nayı da birlikte aldığımızda alışılmamışı yani orijinalliği, özgün olmayı çağrıştırmaktadır. Bu çağrışımlar, divan şairinin mecazi ya da dolaylı yoldan manaya bakışı hakkında bize fikir vermektedir. Söz konusu terkiplere bakarak, şiir-anlam ilişkisi düşünüldüğünde, eski şairlerimiz şiirde anlamdan ne beklemektedirler ya da şiirde anlam nasıl olmalıdır sorularını bir nebze yanıtlayabiliriz. Nasıl mı? Mekân çağrıştıran kavramlarla mananın benzerlik ilişkisine sokulması, mananın şiirde kendine özgü bir alanı, bir evreni vardır anlamına gelmektedir. Çünkü mekân bir bakıma soyut bir kavram olan manayı somutlaştırarak görmemizi, manaya nitelik kazandırmamızı sağlar. Söz konusu ilk grup terkiplerden “bahr-ı ma’nâ”; manânın şiirdeki derinliğini, yoruma açık olan iç bağlantıları nedeniyle zenginliğini ya da daha doğrusu olması gerektiğini ima ederken; “iklîm-i ma’nâ, arsa-i ma’nâ, vâdî-i ma’nâ, meydân-ı ma’nâ” gibi benzetme yoluyla kurulmuş öteki terkipler de divan şairinin şiirdeki mananın kendine özgü olmasını, ayrı dünyasının olduğunu ve manadan zenginlik beklediğini ima etmektedir diye düşünülebilir. Yani mana değişik çağrışımlara yol açmalıdır. Şiirde, daha doğrusu beyitte çok anlamlılık, anlam çeşitliliği aranır. Daha açık bir ifadeyle, divan şairi için “tedai “nin yani değişik anlam çağrışımları yaratmanın anlam-bağlam ilişkisinde beyte katkısı önemlidir; diye düşünebiliriz. Yukarıda söz konusu edilen ikinci gruptaki terkiplerde ise; divan şairinin manaya ilişkin estetik kaygısı öne çıkmaktadır. “Büt-i ma’nâ, şâhid-i ma’nâ, arûs-ı ma’nâ” birlikteliği ile işin içine teşhis girmiş; mana canlandırılmıştır. Mana, bu terkiplerle, genci, güzeli, sevgiliyi, dolayısıyla arzu edileni çağrıştırmaktadır. Yani, şiirin anlamının güzellikle, güzelle bağlantısı vardır. Anlam güzelliğinden beklenen ya da istenen; heyecan verme, etkileyiciliktir. Etkileyicilik söz konusu olduğunda da etkileyicilikten beklenenin divan şairinin “i’câz” ya da “sihr ü i’câz” arayışının yani şiiri dinleyenin şaşkınlık gösterecek kadar söylenene hayranlık duyması isteğinin varlığını ya da divan şiiri açısından böyle bir gelenek olduğunu hatırlamamıza vesile olmasıdır. Ayrıca, söz konusu terkipler bize şiirde duygusallığın esas olduğu görüşünü hatırlatır. Bu terkiplere bakarak, şiirin genel olarak anlam bakımından lirizme yaslandığını ve şiirin duygu temeli üzerine kurulan lirik anlamlara açık olduğu düşüncesine varırız. Divan şiirinin anlam tabanında da heyecan, duygu yoğunluğu yani lirizm bulunmaktadır. Anılan terkiplerden yola çıkarak şiir-mana birlikteliğine ilişkin, bulduğumuz başka bir özellik de mana ile ibda’ yani divan şairinin şiirde; yeni söz, farklı söz söyleme isteği arasında bağlantı bulunduğudur. Böylece divan şiirinde manaya ilişkin önemli bir amacın varlığını, bikr-i mana yani şiirde alışılmamış, söylenmemiş, duyulmamış olanın; özgün anlam ortaya koymanın istendiğini daha doğrusu beklendiğini anlarız.

Daha önce, mana ile kurulmuş terkiplerin bir kısmının da sıfat tamlaması biçiminde olduğuna değinmiştik. “Ma’nâ-yı tâze, ma’nâ-yı nâ-güfte, ma’nâ-yı pâkîze, ma’nâ-yı rengîn, ma’nâ-yı güzîde, ma’nâ-yı mükerrem, ma’nâ-yı has, ma’nâ-yı hâyîde” gibi örneklerini verebileceğimiz bu terkiplerin de manayı niteleyici olduğu ortadadır. Ancak bu terkipler de, manayı tanıtıcı olarak ifade ettikleri çağrışımlar bakımından öncekilerden farklı değildir. Çünkü bu terkiplerden anlaşıldığına göre, şiirdeki manadan, yenilik, farklılık, güzellik, seçkinlik beklenmektedir.

Tıfldan münkatı’ olmuş zene benzer gûyâ

Ma’ni-i tâze dogurmazsa eger şakk-ı kalem[5]

Sevâd-ı hatt u ma’nâ-yı mükerrem
Kucaklamış yatar İsâ yı Meryem [6]

Ayrıca yukarıdan beri değindiğimiz anlam-bağlam ilişkisi, mana ile terkip dışı başka bağlantılar kuran sözcüklerle de sağlanmaktadır. Kısaca bunlara da bakalım: Mana ile birlikte, tenasüp ya da tezada dayalı olan tenazur yani kurulan simetri içinde ” suret “ve “lafz” kullanımına rastlanır. “Suret ” ve “lafz” yani biçim ve söz, mana ile birlikte düşünüldüğünde, biçim ve içerik tezadını çağrıştırır. Ancak lafz genelde mananın tamamlayıcısı konumundadır. Çünkü divan şairine göre mana öz, asıl, lafz ise onu ortaya koyucu, niteleyici, güzelleştiricidir. Şiirde bu nedenle mana ile lafz birbirlerinin ayrılmaz parçaları olarak birlikte düşünülmektedir. Aşağıdaki beyitler, mana-lafz arasındaki bu tür ilişkiye örnektir: Ahmed-i Dâ’î,

Söz kim ma’ânî gevherinin hoş mehekkidir.

Sözün var ise işde mehekk gel ‘ayâr kıl [7]

beytinde mananın sözle olan birlikteliğine, manayı mücevhere, sözü ise mananın değerli olup olmadığını ölçen mihekke benzeterek değinmiştir. Burada anlam değerle birlikte düşünülmüş; ancak söz, onun değerini ölçen, tartan yani mananın tamamlayıcısı olarak verilmiştir. Mananın asıl, öz olarak kabul edilip lafzın ona, güzellik, nitelik katarak onun tamamlayıcısı olduğu görüşü divan şairleri arasında yaygındır. Divan şiirinin gelişimine paralel olarak, mana ve lafzın birlikte kullanımını ve şiir açısından ilişkisini ortaya koyan veciz örneklere divanlarda rastlarız.

Tâ ki ma’nâ-yı latîf ü lafz-ı reng-âmîz ile
Rûzgârın bir dil-ârâ dâstânıdır sözüm[8]

Her nazm-ı dil-firîb ki benden sudûr eder
Lafzı cemâl-i şâhid-i ma’nâya ân verir[9]

Lafzsız eyleyemez mürg-i ma’ânî pervâz
İki mısra’ tarafeynindeki bâl ü perdir[10]

Zîr-i ta’bîrdedir âb-ı hayât-ı ma’nâ

Nâbiyâ yok yire evrâkı siyâh eylemedik[11]

Görüldüğü gibi yukarıdaki örnek beyitlerde geçen mana-lafz ikilisinde anlamın estetik amaçlı varlığı ile sözün o estetik amacın ortaya çıkmasındaki yeri ya da gereği ve görünümündeki önemi vurgulanmaktadır. Sonuncu beyitte ise Nâbî , anlam ile ifadenin birlikteliğine değinirken; ab-ı hayata benzettiği anlamın gizliliğine, şiirin derininde bulunuşuna da dikkat çeker.

Gene Nef’î ‘nin,

Ben turfe rind-i şu’bede-bâz-ı tahayyülüm

Ma’nâ-yı sihr ü sûret-i i’câzdır sözüm [12]

beytinde de mana-suret ve sözün ya da şiirin birlikte kullanıldığını ve mana ile suretin sihr ü i’caz ile tamamlandığını görüyoruz. Bu birliktelikle, mananın okuyanı ya da dinleyeni etkilemesine ve mana ile sağlanan etkilemenin suretle şaşırtma, hayran bırakmaya dönüşümüne dikkat çekilmek istenmiştir. Böylece, buradaki mana-suret bağlantısında da biri ötekinin tamamlayıcısı durumunda verilmiştir.

Mana-suret ya da mana-lafz ilişkisinde suretin ya da lafzın yerini eski şiirimizde beyan, eda, hüsn-i tabir vb. üslûp ile ilgili sözcüklerin aldığı da görülür. Ancak söz konusu kullanımlarda da beyan ya da edanın işlevleri suret ve lafzın işlevlerinin benzeridir. Yani beyan da eda da anlamın ortaya çıkmasında anlamın tamamlayıcısı konumundadır. Örneğin Bâkî Dîvânı’ndan aldığımız aşağıdaki beyte bakalım:
Ma’ni-i pâkîze ey Bâkî edâ-yı hûb ile

Sîm-ten dil-dâra benzer kim libâsı yaraşa [13]

Görüldüğü gibi burada Bâkî , manayı güzele, güzelin bedenine edayı yani güzel anlatımı da güzelin elbisesine benzetir. Mananın güzel, eda ya da sözün de o güzelin giydiği elbise olarak verildiği örnek beyitlere başka divanlarda da rastlanır. Mana ve güzel ilişkisinin kurulduğu bu tarz örnekler divanlarda sonraki yüzyıllarda daha sık görülür. Örneğin;

Meşşâta-i tab’ımdan eder kesb-i tezeyyün

Ma’nâ ki arûs-ı tutuk-ârâ-yı edâdır[14]

beytinde de mana edanın duvaklı gelinidir. O gelini şairin şairlik gücü süsler. Ama eda o güzelliği gizleyerek çekici kılar. Eda burada güzeli gizleyerek çekici kılan örtüdür, duvaktır. Yani eda, anlamı perdeleyerek onu çekici kılan bir unsur olarak verilmiştir. Böylece edadan beklenenin de, kısmen örtülü yani anlamı hemen açığa çıkarmayan, hayal ettirici, düşündürücü anlatım olduğu düşünülebilir.

Beyân ki bülbül-i destân-serâ-yı ma’nâdır

Fezâ-yı vâdi-i tab’ımdadır gülistânı[15

Yukarıdaki beyte göre beyan, yani anlatım; mananın destan söyleyen bülbülüdür. O bülbül, şairlik gül bahçesinin göğünde uçar. Buradaki mana- beyan ilişkisinde de gene mana-lafz ilişkisi hatırlatılarak mananın ortaya konmasında beyanın önemine değinilmiş hatta beyan daha ön plana geçirilmiştir. Bununla birlikte önemleri dikkate alındığında eski şiirimizde söz, anlatım ya da biçimin; bazen mananın gerisinde, yedeğinde bırakıldığı görülür… Bu durumu destekleyen aşağıdaki örneklere bakalım.

Olsa te’vîl-i ‘ibâretle mü’evvel ma’nâ
Hatıra gelmez idi lafzdan evvel ma’nâ

Lub e’azzdır ne kadar olsa bile kışr ‘azîz
Sûretin mertebesinden olur efdâl ma’nâ [16]

Nâbî yukarıdaki beyitlerde mana-lafz, mana-suret birlikteliğine değinmiş; ancak görüldüğü gibi bu beraberlikte, lafz ya da suret önem itibariyle manadan sonra, onun gerisinde yer almıştır.

Ma’ni-i tâze ciger-gûşe-i sulbî gibidir

Olur evlâd gibi besleme hüsn-i ta’bîr[17]

Yukarıdaki ilginç beyitte de Nâbî, özgün anlamı doğmamış çocuğa benzetirken; onun ortaya çıkarılması için gereken anlatımı da- ki burada hüsn-i ta’bir olarak geçmektedir- tevriyeli kullanarak beslemeye benzetmektedir. Beyitte, şiirden beklenenin özgün anlam olduğu düşüncesine yer verildikten sonra; mananın sözden önce geldiğine kısacası daha önemli olduğuna da işaret edilmiştir. Beytin bu ikinci anlamı, hüsn-i ta’birin beslemeye yani evlatlığa benzetilmesiyle ortaya çıkmaktadır.

Gene mana-lafz ilişkisinde, mananın lafz ile karşılaştırıldığı aşağıdaki beyit bize; lafzın âşikâr, belli olduğunu; şiirin manasının ise muhayyel yani hayal ürünü olduğunu söylemekte ve onun güzelliğinin görünmesinde; lafzın gereğine değinmektedir.
Bâtının hüsnü olur zâhir ile cilve-nümâ

Lafz mahsûsdur ammâ ki muhayyel ma’nâ [18]

Yar-bigâne, aşina-garib tezatı üzerine kurulan başka bir beyitte ise manada ibda yani özgünlük, orijinallik arandığı veciz bir ifadeyle söylenmiştir.

Yâr u bîgâne müsellem tutsa ey Nef’î nola

Şi’rimin hep âşinâdır lafzı ma’nâsı garîb[19]

Mana ile ilgili divanlarda rastladığımız bazı beyitlerde de mana-gönül beraberliği dolayısıyla mana-sezgi ilişkisine yer verilir. Endişe ve fikr de mana ile birlikte zaman zaman geçmekle birlikte genelde mana gönülle ilişkilidir. İlhamla doğar; manaya düşünceyle ulaşılmaz. Manaya ulaşmanın yolu sezgiden geçer.

Gönül dürcünde derc olan ma’ânî
O âdemdir ki seyr eyler cihânı[20]

Dâmen-i şâhid-i ma’nâya biri dest uramaz

Çoğ olur gerçi ser-i fikri giribâna çeker [21]

Örnek beyitlerden yola çıkarak, mana-şiir ilişkisi hakkında buraya kadar söylediklerimizi özetleyecek olursak; mana divan şiirinde şiirin aslıdır; esasıdır… Şiirde iç yapı dendiğinde mana anlaşılır. Şiirde mana-suret, mana-lafz beraberliği şiirin bütünlüğü için gereklidir. Çünkü mana, dil içinde ortaya çıkar. Bununla birlikte, şiirde bazen, mananın lafzdan, şekilden ya da dış yapıdan daha üstün tutulduğu da görülmektedir. Mananın eski şiirde, daha çok duygulandırma, etkileme, beğendirme, hayran bırakma amacına yönelik olması manayı şiirde estetik yapının temel taşı kılar. Daha açıkçası, şiirin estetik yapısı, mana temeli üstüne oturur. Şiirden lirizm beklenmesi ile şiirin manasında etkileme, duygulandırma, şaşırtma vb. niteliklerin bulunması isteği arasında bağlantı vardır. Ayrıca şiirin manası dinleyeni birbirinden farklı değişik çağrışımlara götürmelidir. Eski şiirde manadan tedai beklenir. Tedai ile birlikte, şiirin manasında aranan başka bir nitelik de bikr-i mana yani farklılık, daha önce işitilmemişlik, özgünlüktür. Şiirin anlamı özgün olduğu ölçüde değer kazanır. Mana ilhamla vardır. Anlaşılması da sezgiyle olur.

Mazmun ve nükteye gelince; her ikisinin mana ile olan bağlantılarına yukarıda değinmiş; benzer anlamlı ya da biri ötekinin yerine kullanıldıklarını belirtmiştik. Bu bağlamda manayı bir tarafa bırakıp, mazmun ve nükte üzerinde durduğumuzda; her ikisi için de mananın nasıl olanı ya da hangi mana mazmundur; hangisi nüktedir sorusunu sormamız gerekmektedir. Aşağıdaki örnek beyitler aracılığı ile önce mazmuna bakalım.

Kılıp deryâ-yı irfân mevc-i mevzûn

Dogar mânend-i gevher tıfl-ı mazmûn [22]

Gâlib’in bu beytinde geçen irfan, mazmun, doğmak; mazmunun ilhamla, sezgiyle bağlantısını, gevher şiir için değerini, gene doğmak ve tıfl ise mazmunun gizliliğini ve özgünlüğünü ima etmektedir.

Çeke mazmûnunu fehm etmede bir nükte-şinâs
Ne kadar dikkat ederse o kadar renc-i elîm[23]

Mazmun ile nüktenin birlikte kullanılması dolayısıyla ikisi arasında kıyaslamaya gidebildiğimiz bu beyitte ise; mazmunun daha gizli, daha ince anlamlı olduğu, ya da daha doğrusu incelik istediği vurgulanmakta; mazmunun şairden ya da okuyandan daha yoğun; daha ince bir muhayyele istediği izlenimi verilmektedir. Gene aşağıdaki beyitte de mazmun ile reng u bû terkibi birlikte kullanılarak mazmunun zarif, ince anlamlı olduğuna işaret edilmiştir.

Lebin vasfında bir mazmûn demişdim reng u bû sanma

Anı ceybinde güller bülbülün ikrâm içün saklar [24]

Nef’î ise aşağıdaki beyitte, gene mazmunun ince, güzel olması gereğine değinmiş; aynı zamanda mazmunun gizli ve yeni olması gerektiğini de ifade etmiştir.

Eder ebkâr-ı mazmûnu ihâtâ şi’r-i rengînim

Kızıl vâlâ tutuk gibi ‘arûs-ı dil-sitân üzre[25]

Şiirle, şiirin anlamıyla bağlantılı olarak mazmunun geçtiği yukarıdaki beyitlerde, mazmunun, şiir içindeki gizli, özgün, zekice ve güzel yerleştirilmiş anlam olduğu; dolayısıyla o anlamın sembolik bir ifadesinin bulunduğu; ayrıca o gizli anlamın ilhamla varlığı ve ancak sezilerek anlaşılabileceği ima edilmektedir.

Nükteye gelince; nükteyle birlikte kullanılan, “nükte-dân, nükte-senc, nükte-şinâs, nükte-pîrâ” gibi terkiplere bakarak, nüktenin eski şiirimizde, şiirden çok, şairi niteleyen kullanımlarının olduğunu belirtelim. Ayrıca, bu terkiplerden, nükte-perdâz, nükte-senc, nükte-pîrâ vb. aklımıza, nükte- zekâ ilişkisini getiriyor. Bu durum bize, eski şiirimizde şairlikle nüktedanlığın birlikte düşünüldüğü izlenimini vermektedir. Nitekim aşağıdaki beyitler de bu görüşümüzü doğrulamaktadır.

Gayr idemez nükteyi biz şâ’iriz

Nükte-serâlıkda ‘aceb mâhiriz [26]

Erişe keyfler gele bir yere nükte-sencler

Okuna nazm u nesr ola mebhas-ı şâ’irâneler[27]

Bir düzd-i nâ-bekâr-ı ma’ânî-tırâş iken

Yârân sözüyle şâ’ir olur nükte-dân olur[28]

Öte yandan divanlarda, “nükte-i gayb, nühüfte nükte, saf u rengin nükte, pür-nükte ma’ani” gibi nükteyi ya da manayı niteleyen tasarruflara da rastlarız. Bu terkiplere bakarak, nüktenin de tıpkı mana ya da daha çok mazmunda olduğu gibi gizli olanının, görülmeyenin, özgün olanın istendiği görüşüne vararak, nükte mananın gizli ve özgün olanıdır ya da istenenidir diye düşünebiliriz. Nüktenin ayrıca aşağıdaki örneklerde görüleceği gibi eski metinlerde anlama ilişkin, iğneleyici, alaycı anlamı olan ya da ima eden söz olarak kullanımı da vardır.

Türlü nüktesin çekerem ben rakîbin dostum

Mûrdan olur zebûn olursa ejderhâ garîb[29]

Bu beyitte geçen nükte imalı, iğneleyici, alaycı söz olarak düşünülebilir. Ahmed-i Dâ’î’ye ait başka bir ilginç beyitte de gene nüktenin söz konusu olumsuz anlamı öne geçmektedir.

Almanın yüzin kızartdı nükteden bâd-ı hazân
İlle nâzük gussa birle bagrını kan eyledi[30]

Burada elmanın kızarması değişik bir hüsn-i ta’lil ile anlatılıyor. Sonbahar rüzgarı, iğneleyici, utandırıcı sözle elmanın yüzünü kızarttı. Herhalde içten içe dert çektirerek bağrını kanattı; elmayı üzdü; incitti! deniyor. Görüldüğü gibi buradaki nükte içinde incitme, üzme olan anlam çağrışımı ile dikkat çekmektedir.

Ancak konuyla bağlantısı daha doğrusu anlamla bağlantısı bakımından biz esas olarak, eski şairin hurde nükte dediği; nüktenin ince anlam, zekice verilmiş anlam biçiminde kullanıldığı beyitler üzerinde durmak istiyoruz.

Ol dil-güşâ makaller ol hurde nükteler

Mümkîn midir bula ‘Arabistân’da sûreti[31]

Ben ne Keşşâfım ne sâhib-keşf ammâ ma’nide

Mû-şikâf-ı nüktehâ-yı âsmânîdir sözüm[32]

Ol ki bir nüktesi bin cân u dili mest eyler

Ma’ni-i râz-ı İlâhî suhan-ı mülhemdir[33]

Yukarıdaki beyitlerden ilkinde nüktenin titizlik isteyen ince anlam oluşu belirtildiği gibi; ötekilerde de ilhamla bağlantısına, sezgiyle anlaşılabileceğine imada bulunuluyor. Gene Nef’î’nin aşağıdaki bir beytinde geçen “müşkil-i pür-nükte me’ânî” terkibi; nüktenin anlamla ilişkisini, nüktenin anlamının zor anlaşılırlığını, yani inceliğini söylerken, ilhamla bağlantısına da işaret etmekte; aynı şekilde Nâbî de bir beytinde nüktenin özel anlayış gerektirdiğini, yani güçlüğünü ifade etmektedir.

Sensin ol kim dil-i dânâna olur bir demde

Nice bin müşkil-i pür-nükte me’ânî mülhem[34]

Nükte-fehm-i kelâm-ı ehl-i suhen

Sâhib-i imtiyâza ‘ aşk olsun[35]

Buraya kadar, mana, mazmun ve nüktenin eski şairlerimize şiirle ilgili neler düşündürdükleri, neler hayal ettirdikleri ve bunların eski şiir geleneğimizle olan bağlantıları üzerinde durduk. Konunun işlenişinde, çoğunu Nef’î ve Nâbî Dîvânları’ndan aldığımız örnek beyitlerden yararlandık. Konunun akışı içinde söylediklerimizden sonra; şimdi, mana, mazmun ve nüktenin şiirdeki ortak ve dikkat çeken özellikleri üzerinde topluca tekrar duracak olursak; öncelikle üçünün de anlam kavramını çağrıştırmaları bakımından, şiirin iç yapısıyla, içeriğiyle bağlantılı olduklarını söylememiz gerekir. Söz konusu üçlüden mana, şiir estetiğinin dayanak noktasıdır; esasıdır. Onunla bağlantılı olan mazmun ve nükte de eski şair için önemlidir. Her üçü de özellikle mazmun ve nükte; şiirin derinliğine gizlendikçe önem kazanır. Bu durum bizim, divan şiir estetiğinin aslını İslâm estetiğinden alan bir özelliğiyle bağlantı kurmamıza vesile olmaktadır. İslâm estetiğinde de sanatçı gizli olana; soyuta yöneliktir. Soyuta yönelişte, bir estetik kategori olarak yüce olana İlahi güce yönelişinin ifadesi aranmalıdır. Yüce olana yöneliş; figürden, şekilden kaçmayı ya da figürü, şekli önemsememeyi getirmiştir. Bu dünya görüşünün ve estetik anlayışın etkisinde divan şairi de mana-lafz ilişkisi söz konusu olduğunda manayı öne alır; lafzı ise arkada, geride bırakır. Mutlak güzel ve mutlak güzellik İslâm estetiğinin başlıca konusudur. Şiirin estetik yapısında da mana, güzellikle, güzelle doğrudan bağlantılıdır. Bu nedenle de mana, mazmun ya da nükte şiirin esas hedefidir. Şiirin asıl hedefi, esas amacı olan mana, mazmun ve nükteye sezgiyle ulaşılır. Çünkü estetiğin ve esas konumuzla bağlantısı bakımından İslâm estetiğinin esas konusu olan güzellik de keşfedilir. Güzele ve güzelliğe sezgiyle ulaşılır. Bu bağlamda mana ilhamla vardır. Şiirdeki mana, mazmun ve nükte öncelikle şairin muhayyilesinin ürünüdür. Muhayyile ürünü olan mana, mazmun ve nükte gizlidir. Şairine özgüdür, orijinaldir. Öyle olması beklenir. Mazmun ve nükte ima edilir; sezgiyle anlaşılabilir. Sezgi gönül işidir; ifade olarak ortaya çıkar. İfade ise lafza dayanır. O zaman da şiirde lafz, mana, mazmun ve nüktenin ortaya koyucusu, açığa çıkarıcısı olarak önem kazanır…

Sözlerimizi eski şairlerimizin divanlarına dil felsefesi penceresinden bakmanın gereğine değinerek bitiriyoruz. Dil felsefesi penceresinden eski şiirimize bakış; divan şiirinin tanınmasına ve anlaşılmasına katkı sağlayacaktır. Çünkü, dil, dilin sözcükleri, gerçek bir şair için, dünya görüşünü yansıtma, daha doğrusu kazandığı kültür tecrübesini anlatma aracıdır… Mana, mazmun ve nükte ise; o dünya görüşünü, o kültür tecrübesini yansıtan pek çok sözcükten yalnızca üçüdür.

Osmanlı Dünyasında Şiir Uluslararası Sempozyumu,

İstanbul, Kasım 1999

Prof.Dr. Mine Mengi
[1] Nef‘î Dîvânı , haz. Metin Akkuş , Akçağ Yay., Ank. 1993, s. 206

[2] age., s. 66

[3] Şeyh Gâlib Dîvânı , haz. Muhsin Kalkışım, Akçağ Yay., Ank. 1994, s. 297

[4] Nâbî Dîvânı, haz. Ali Fuat Bilkan, MEB Yay., İst. 1997, s. 83

[5] Nâbî Dîvânı, s. 837

[6] Necâtî Beg Dîvânı , haz. Ali Nihat Tarlan, Akçağ Yay., Ank. 1992, s. 35

[7] Ahmed-i Dâ‘î Dîvânı , haz. Mehmet Özmen bas. dok. t., Konya 1984, s. 6

[8] Nef‘î Dîvânı , s. 47

[9] age., s. 55

[10] Nâbî Dîvânı , s. 92

[11] age., s. 769

[12] Nef‘î Dîvânı , s. 318

[13] Bâkî Dîvânı , haz. Sabahattin Küçük, TDK Yay., Ank. 1994, s. 368

[14] Nef‘î Dîvânı , s. 160

[15] age., s. 149

[16] Nâbî Dîvânı , s. 1106

[17] age., s. 513

[18] age., s. 1106

[19] Nef‘î Dîvânı , s. 287

[20] Necâtî Beg Dîvânı , s. 35

[21] Bâkî Dîvânı , s. 31

[22] Şeyh Gâlîb Dîvânı , s. 142

[23] Nef‘î Dîvânı , s. 66

[24] Nedîm Dîvânı , Abdülbâki Gölpınarlı , İnkılap ve Aka Kitabevleri, İst. 1972, s. 267

[25] Nef‘î Dîvânı , s. 62

[26] Külliyât-ı Eş‘âr-ı Rûhî-i Bağdâdî , İst. 1287, s. 236

[27] age., s. 193

[28] Nef‘î Dîvânı, s. 140

[29] Necâtî Beg Dîvânı , s. 162

[30] Ahmed-i Dâ‘î Dîvânı , s. 17

[31] Nâbî Dîvânı , s. 120

[32] Nef‘î Dîvânı , s. 46

[33] age., s. 48

[34] age., s. 221

[35] Nâbî Dîvânı , s. 933

Kaynak: Divan Şiiri Yazıları, 1.Baskı, Akçağ Yay., Ankara 2000, s.30-44

Misli var mı kaddünün …

Misli var mı kaddünün didüm didi Tûbâ meğer
Yâ yüzün mânendi dir mihr-i cihân-ârâ meğer

Ölmüş iken bir nefesden yini cân virdi bana
Kimse cân-bahş olmaya la’lün gibi Îsâ meğer

Dün gice deryâya düşdüm düşde gark oldum sanup
Uyanup gördüm gözüm yaşı imiş deryâ meğer

Bûse umsam lutf ile ferdâ diyü virür cevâb
Bildüm âhir kim kıyâmet imiş ol ferdâ meğer

Nağme-i efgân-ı Cem’den her seher ta’lim olur
Nâlişimden hâlet aldı bülbül-i gûyâ meğer

Cem Sultan
Not: Anlamadığınız bölümleri Meşveret Divanı mızın ilgili bölümünden sorabilirsiniz.

Üstad, Ben ve Şehir (Mehmet BAKİ)

Türk irfanın iki büyük ve büyük olduğu kadar da meşhur temsilcisi vardır: Keloğlan ve Nasreddin hoca. Bu iki isimden Keloğlan köylü irfanını, Nasreddin Hoca ise şehirli irfanını temsil eder. Her iki isimin de müşterek vasfı -ilk bakışta- keskin bir zekâdır! Mesela Nasreddin Hoca bir seferinde tepenin başına çıkıp ovaya rüzgâr dağıtırken Keloğlan ise avucunun içinde peynirin suyunu çıkararak devlerin yüreklerinde fırtınalar estirmiştir. Nasreddin Hoca rüzgârı dağıtışiyle ve Keloğlan peynirin suyunu çıkararak ta uzaklarda, batıdaki Don Kişota selam etmişlerdir. Muhtemelen Don Kişot’un muharririnin bu isimlerden haberi olsaydı Don Kişot’u yel değirmenlerine saldırtmaz aksine rüzgârın ne’liğine dair düşündürürdü!

Üstad bu iki isimden Nasreddin Hoca’nın tarafındadır. Yani üstad şehirli Türk irfanının son devirdeki nadide şahsiyetlerindendir! Hayır! Bu hükmü Üstad’ın ince ve kıvrak zekâsından ötürü vermiyorum. Üstad’ın ben’i –ilk ve ikinci devir beraber olarak- her zaman şehirli bir ben’di. Üstadın dünyaya geldiği tarih hasebiyle bu ben elbette bir takım marazlarla uğraşmak zorundaydı ve uğraştı da. Bâkî gibi zirvede olunan bir zamanda değil; zirveden yuvarlana, yuvarlana dağın eteklerine varılan bir zamanda dünyaya gelen Üstad için ben, o yuvarlanış akabinde ayakta kalmak demekti. Elbette “seziş”in mübarek sıfatına layık görülmesi ve “irfan”a istihalesi kolay olmamıştır.

Bir yıkılışın ve “yeni” bir oluşun arifesinde dünyaya gelen Üstad için şehir, önceleri, insanı tabiattan uzaklaştıran, bir vechesi ile tabiata varmaya mânî olan bir yerin ismiyken, sonraları bir boşluğun ismi olmuştur. Üstad’ın şehir ve tabiat fasıllarına dahil ettiği şiirleri tetkik edilirse ilk devir ben için şehir, insanda “ayrılık” hissi hasıl edecek çapta rahatsızlık sebebidir. Mesela Kaldırımlar’ın ardından “Şehirlerin Dışından” okunursa -veya tam tersi “Kaldırımlar” evvel- Üstad’ın ilk devir beni için bir evvelki yazımda ifade ettiğim “kifayetsizlik” ve “telafi” meselesi daha iyi anlaşılabilir. Tarihi olarak “Kaldırımlar”dan bir sene evvel yazılmış olan “Şehirlerin Dışından” isimli şiirde kendisine ve “arkadaşa” gitmeyi telkin eden genç adam, üzerinden bir sene geçmesine rağmen henüz şehirdedir ve artık şehirden o çapta musdaribtir ki kendisini şehirden çıkaracak yolun sonunu karanlığa saplanmış olarak görmektedir. Elbette iman ile neticelenen bir şiirdir “Şehirlerin Dışından”. “Kalk arkadaş gidelim” diyen Üstad şiirin en sonunda “Gül ve sümbül hırkamız/Sular kuşlar halkamız”  diyerek şehirde bulamayacağı bir mânâyı tabiatın “bozulmamış” dünyasında bulmaktadır. İlk devir için “kaldırımlar” ne kadar acı ve elem dolu ise “tabiat” bu bozulmuşlukla makusen mütenasibtir. Öyledir çün ki insan eli henüz değmemiştir! Dolayısıyla şehirden bizar Üstad için asıl mesele insandır! Bu, iki ayağının üzerinde durabilen mahlukun bir yerde kümelenmesi ve o vaziyette mutlu olabilmesi genç şairi fazlası ile hırpalayan bir meseledir! İnsan ne için elinin değdiğini bozmakta ve ne için insan her seferinde elini gözünün gördüğü her şeye değmektedir?! Şehirlerin dışında bir hayatı özleyen bu genç adam bu kaideden beri olmadığının farkında değil midir? İşin inceliği de burada işte! Çile gibi sair şiirlerine de daha sonradan müdahale eden Üstad için her unsur gibi şehir de maddi değil manevi bir kümelenişin remzi olmalıydı: İmanın! Önceleri şehirde bulamadığı o mânâyı sonraları “Canım İstanbul” isimli şiirinde şöyle ifade der:

O mânâyı bul da bul!

İlle İstanbul’da bul!

İstanbul,

İstanbul…

(Düşünmekten zarar gelmeyeceğine inandığım bir mesele:“Şehirlerin Dışından” şiiri üzerinden gidilecek olursa eğer; Üstad şehirin içinden şehirin dışına mı sesleniyordu yoksa şehirin dışından mı şehire bakıyordu? Öyle ya “Şehirlerin Dışından” denilmiş “Şehirlerin Dışında” değil…  Bu suali sizlerin irfanına havale ediyorum.)

Üstad için şehrin acı dolu ve insanı hırpalıyor olmasında “şehrin haricinde bir güzelliğin var olduğuna dair bir düşünce” de tesir sahibidir. Bu genç adam için şehirde şahit olduğu eksik, yanlış, çirkin, kusur ve sair gibi ne kadar menfi unsur varsa bunların hiç birinin olmadığı bir yer elbet olmalıydı! Zira karanlık varsa aydınlık da vardı! Yani ilk devir Üstad için şehir demek tabiatın zıttı demekti. Şehir ne kadar boğucu ise tabiat o kadar ferahlatıcı, şehir ne kadar zorlayıcı ise tabiat o kadar kolaylaştırıcı ve şehir ne kadar hareketli ise tabiat o kadar sakindi. Bir de buna “makine” ile tanışan insanın kendi kendine, kendini maddeye esir kılmasını ilave ederseniz şehrin karanlıklarının bu hassas bünyeyi ne çapta rahatsız ettiğini görmek çok zor olmayacaktır.

Tabiat ve şehir tasnifi ister istemez bir yabancılık hissi hâsıl edecektir ve etmiştir de! Mesela kaldırımlar isimli şiirde “Sanıyorum, her sokak başını kesmiş devler” derken şairin içinde bulunduğu mekân ile ünsiyet kuramamasını soluklamak mümkün! İşte “mekânda mekânsızlık” hissi, ister istemez aid olduğu yerin neresi olduğunu kendi kendisine sual ettirmiştir. Otel Odaları isimli şiire nazar edilecek olursa bu genç adamın, bir otel odasında gördükleri yoliyle mekânını garibseyen ve bulunduğu mekân ile ünsiyet kurmak için çabalayan bir portreyi resmettiği görülecektir. Öte yandan otel, bir şehrin misafirleri için geçici ev hükmündedir. Dolayısıyle otelde konaklayanlar için içinde bulunduğu şehir yabancıdır. Yani yabancılık, yabancı için “zât”en değil “itibaren”dir. Tıpkı şairin şehirden kaçmak ve el değmemiş topraklara vasıl olmak hayali gibi! Tıpkı makineye yabancı kalan insan gibi…

Başta ifade ettiğim Keloğlan ve Nasreddin Hoca isimleri etrafında düşünülecek olursa Üstad, bir yıkılışın arifesinde –nasibi icabı- el yordamı ile Nasreddin Hocanın irfanını arıyordu! Keloğlan gibi karşısına çıkan “dev”lerden ürküyordu ama Keloğlanca bir tavır sergileyebilmesi yani peyniri taş gibi göstererek avucunun içinde sıkıp, devlere “Sizin bile toz edemediğiniz taşları ben toz ediyorum!” hitabını yapması ve devlerin gözünü korkutması bir şehirli olarak fazlası ile basitti ve ayrıca bu tarz bir hareket meseleyi ihata edecek bir yol değildi. Bir şehirli olarak taş ve dev arasındaki irtibatı biliyordu ama içinde esen rüzgarları devlere göstermek peyniri ufalamaktan daha makbuldu…

NABIZ-5 (Serter SAFA)

Eğitim ve öğretim iki farklı kavramlardır öğrenmeye eğitilmiş bir aslanın ateşli bir çemberden nasıl geçeceğini öğreten -terbiyeci-nin başarısı o aslanı küçük yaşta öğrenmeye eğitmesi ile başlar ve o aslanın çemberden geçişi terbiyecinin iyibir eğitmen aslanınsa iyibir öğrencil olduğunu gösterir. Demmek ki öğrenmeye eğitmek her bünye için geçerli bir yol izler.Doğru yerde- doğru zamanda – doğru kaynak tarafından (anne, baba,terbiyeci vs…). Eğitimin pahalı olduğunu fakat cehaletin daha pahalı olduğunu söyleyerek ülke eğitim ve öğretim sisteminde paralı (parçalı manası olarak da algılanabilir) hizmet veren -şirketlerin- kaçamak yaptıkları bu veczin kabul görülen manasından münezzeh olarak algılanışı ve dikta edilişi parasal kaygıdan ibarettir. Ortada cehaletin zararına yapılmış önemli bir vurgu göremiyorum. Ülkemizde son yıllarda ortaya atılan cehaletin tarifi ne yazık ki tam manasını karşılmaktan öte hatta “o” değildir. Cehaletin kelime manasından başka vurgulamak istediğim farklı bir tarifi vardır cehalet; bilmek yada bilmemek ile tariflenemez ,bilmemek sadece bilmenin olumsuzudur. Cehalet daha büyük bir tehlikedir. Bilmeyene bir şeyi öğretebilirsiniz fakat cehalet yukarıda izah etmeğe çalıştığımız öğrenmeye eğitmenin olumsuzudur. Cehalet ; öğrenmemeye eğitilmiş bünyenin öğrenmek istememesidir. Cehalet bilmek istememektir dolayısı ile cehalette bilmekle bilmemenin farkı yoktur. Öğretmen, hamal, hakim, kapıcı fark etmez. Öğrenmek istemeyen kadar cahil, anlamak istemeyen kadar aptal hiçkimse yoktur.

Eğitimin aile ile başlayacağı hepimizin malumu ama önemi yukarıda tariflemeye çalıştığımız cehalet tehlikesinin bilinmesiyle ortya çıkmaktadır. İnsan belirli bir merakla doğar. Küçük bir çocuğu gözlemlemişseniz bunu görebilirsiniz karşılaştığı objeye olan merakını önce ağzıyla, dokunarak, koklayarak gidermeye çalışır daha sonraları sormaya başlar daha daha sonra araştırmaya yani bilmek için temelde merakını tatmin etmek için belirli aşamalardan geçer. Sonuç olarak sosyal bilimlerin temel sorularını sorar -nedir- ne değildir-nedendir-.

Yazımızın ilk bölümlerinde insanımızı ve yetiştiği sosyal çevresini 3 aşamada ve 3 sosyal çevre modelinde incelemiştik. Sosyal çevre modelleri farklılık gösterdiği için öğrenmeye eğitim sürecide farklılık gösterecektir.
Yaşadığı ve -merak modelleri- ile karşılaştığı sosyal çevresinde öğrenmeye eğitim aldığı bireylerin elinde yetişmek zorunda kalan “varoş” mahalle çocukları ailesinin ona vereceği eğitim aşamasında karşılaştığı boşluğu bu tiplerin elinde dolduracaktır.

Orta direğin çocukları ise Anne ve babanın egolarında şekil almaya kıt imkanlarla yöneltilecek
olmayacağı yahut olmaktan mutlu olamayacağı tiplere dönüştürüleceklerdir. Bu şekillenme modelini üniversite sınavlarında yaptığımız 24 tercih modeline benzete biliriz “Bu olmazsam bu olurum” modeli sakat idealistler ortaya çıkartmıştır. “Ben şunu okumak istiyordumda bunu okudum” diyen kişi yada kişi grubundan uzak durun. Bilmek, öğrenmek ayrı tahsil ve sertifika ayrı şeylerdir. Patronların çocukları genelde aile ve baba eğitiminden pek nasiplenemezler. Ona dadılık eden ya da kreşlerde ders veren kişilerin yansıttığı sosyal çevre modeli ile ailesinin mevcudiyet bulduğu sosyal çevre modeli arasında kalacaktır. Sonra bunalımdan çıkış için kendine kişilik -satın alacaktır-.

Sorun nasıl aşılır? Başarı sağlanacağına inandığımız -imdat freni- Ebeveyn Eğitim Merkezleri kurulmalıdır. Devletin ilgili bakanlıkları hastalığı domuz gribi, aids hatta AB ye giriş müzakereleri gibi ciddiye almaları gerekmekteir.Nedir bu Ebeveyn Eğitim Merkezleri (EEM). Gelecek nesli yatiştirmenin kaygısında olan devletlerin uygulamak zorunda olduğu sistemli, bilinçli, değişen dünya koşulları bakımından güncel metotlarla Aile olabilme eğitimidir. Bölgesel bazda eğitim verecek olan kurum (kentsel yaşam, kırsal yaşam ) bölge gereksinimleri bölge kültür özeliklerini modern bir biçimde yaşatılmasını hedefleyecek. Hatta evlenme adaylarına bu kurumlardan alınacak sertifikaları olmak zorunluluğu getirilicek -daha sornraki yıllarda toplum bilinç düzeyinin kontrol ve gözlemi sonucuna göre sertifika zaruriyeti kalkabilir-, ama ilk 50 yıl için bu EEM kurumlarının varlığı 8 yıllık eğitim ve askerlik hizmeti gibi zornulu olmalıdır. Eğitim tamamen parasız olacak yaş sınırı olmayacak yaş ve cinse göre uzmanların belirlediği bir eğitim verilecektir. Köyden/kentten göçüp köy/kentte yaşamak isteyenler kırsal/kentsel yaşam oryantasyonuna tabi tutlmak kaydı ile buralara yerleşeceklerdir. Pedogoji, pisikoloji, sosyoloji, ekonomi, sağlık, Halk bilimi (ders programı genişletilebilir) çerçevesinde eğitimler verilmelidir. (Belirtilen EEM’e sadece özetle değinilmiştir. Tartışmaya açık bir konudur ilgili kurumla ilgili tartışma başlığı -divana- eklenecektir)

Şuan için suç oranın artış gösterdiği kentlerde (sopalı bekçi maliyeti yerine) acil psikolojik destek birimlerinin devreye girmesi -zaruri- 10-20-30 seanslık devletin öngördüğü birimlerde NLP tarzında yaş ve cinsiyete göre psikolojik destek birimlerinin oluşturulması.
Nüfuz cüzdan numaralarından tespit edilebilme kolaylığı sağlanarak herkesin psikolojik karnesinin çıkartılması ve seanslara olan devamlılığının kontrol edilmesi.
Yazılı ve görsel iletişim araçlarında (özel kanalarda dahil) günün birkaç saatinde bu tarz eğitimlerin verildiği program şartı getirilmesi.
Atlar itler vadisi ya da grup sex fanta(zit)lerinin Türk edebiyatından aşırdıkları çakma -şey-lerin bir an evel ortadan kaldırılması.
Ceza ve ödül sistemi açısından ceza kanunun ilgli maddeleri yeniden düzenlenmesi ve caydırıcı özelliğe dikkat çekilerek şehirlerde ilgili kanun ve müeyyidesi Bilbordlarda , afişetlerde lanse edilmesi bir an önce uygulanması gereken acil başlıklardır.

Dizimizin sonuncu yazısını yayınlarken konuyla alakalı beğenisi yada eleştrisi olan arkadaşların -divanda- açtığım nabız başlığında diledikleri beyanatı yapabilirler.

Aşk

Bu gece cebimdeki kırık dökük; kağıt para gibi buruk ve eskimeye yüz tutmuş harfleri çıkarıp Seni hatırlatan yazılar yazmalıyım. Esrik harflerle ne kadar anlatılırsın bilmemekle beraber, denemeliyim. Çünkü unuttuğum bağbozumu zamanların anımsanması ve gözyaşı dökülmesi gerek. Yorgun ateşböcekleri gibiyim.

Bu gece kelebeklerle geçmeli izafi dakikalar. Onlar kanat çırpmalı ateşe ben elimi uzatmalıyım. Aşk ateşten gömleği giymek demektir. yakar. yanmaya razıysan giyebilirsin ancak.

– Sevda derdim aşkın yoludur ki aşkın yolunu mu istersin yoksa Aşk’ımı?
– Aşk için yaratılmışım. Razıyım…ben aşkı isterim. Ya Aşk ister mi beni?

Bu gece ney eşliğinde güneş ekseninde dönen galaksiler gibi dönmek istiyorum. Beni gören semazenlerden sanmalı (ama değilim). Beni gören Şems talebeliğe alır mı? Bir elimi semaya çevirip gökteki meleklerle elimi birleştirmek; Bir elimi toprağa çevirip (tez zamanda gelip) Seninle kavuşmak istediğimi söylemek istiyorum. Döne döne aşkı gökyüzünden alıp toprak tenime yerleştirmeliyim. Gayretli olmalıyım. Teslim olmalıyım. Kemiklerim terlediği gibi terlemeli bastığım toprak.

Benim göçüm dudaktan kalbedir. Asıl yuvam gönüldür. Memleketim, sılam. Hasretim, nefesim… Melekler, açın kapılarını mekanımın. Sen gir ve seninle bütün güzellikler girsin. Rahiyalar koksun. Güller, laleler açsın. Seni tanıtan her imge bayram etsin. Hazadide sarayım şenlensin. Dilim bülbül gibi söylesin. Beyhude, sarmaş dolaş, kekre yüzümde gonca çiçekler açsın.

Ağlamalıyım bu gece. Sadece Senin için. Sırf İbrahim’in büyük baltasıyla parçaladığı, peygamberimiz(s.a.v.)’in elindeki değnekle kabe’den attığı ve sonra insanlığımızın içinde şekil değiştirip tekrar yerleşen çıplak ve soyut putlara inat, Senin için ağlamalıyım. Ellerim semaya bakmasa da içim titreye titreye Seninle olmalı.

Haydi kabul et beni, bana aşk(ım) de… Seni aşk bildim her saniye…

01.45
mehmet türkmen

Gönderen İsim/Mail: mehmet türkmen/mehmetturkmen28@hotmail.com

Kusursuz Şiir

Genelde sanat yapıtlarının, özelde şiirin kusursuzluğu hedeflediği açıktır. İlk bakışta sıkı sıkıya bağlanılacak bir düşünce tarzıdır çünkü. Ama bir kişilik sanatı olan şiirin, kantarın topuzunu kaçırmamak koşuluyla, şairinin farklı özelliklerini de taşıması, bir bakıma kusurlu olma cesaretini göstermesi gerekir. Şiirde kusurdan ne anlaşılması gerektiği üstünde, ölçüleri üstünde, başarılamaması halinde şairini yeteneksiz gösterebileceği üstünde epey kafa yormuştum. Kusurlu şiirin, şairine ilişkin temel, ayırıcı kişilik özelliklerini taşımayı başardığında kusurlu olmaktan çıkacağına, başka bir şey olacağına inanalı çok oldu. “İlkelliğim özelliğimdir, ayırıcı yanımdır” dediği söylenir önemli bir şairimizin. Kusursuzluğu ilkellik noktasına vardırmak istemiyorum kuşkusuz. Çapından büyük görünmeme ilkesine sarılmasından tutun da, sahiciliği, içtenliği yansıtabilmek, okuruna aktarabilmek için güzel acemilik sürecini bir bakıma yaşamı boyunca sürdürme eğiliminden söz etmeye çalışıyorum elbette.

İlgi alanımdan hiç çıkmayan bu konuya ilişkin yazısını merakla ve dikkatle okudum şair Adnan Satıcı’nın (Evrensel, 20.02.1996). Bu başlıkla yayımlanan yazısındaki yerinde saptamasıyla söyleyecek olursam, has şair “yapay görkem”in değil, doğal olanın, sahici olanın peşinde olmalıdır. Ete-kemiğe bürünen, şairi olarak görünen bir şiir, kusurlu olmayı kusurdan saymaz elbette. Güzel şiir yazmanın insanı şair etme konusunda yeterli olamayacağını kimi yazılarımda (Yeni Biçem, Düşler, Cumhuriyet Kitap), kimi konuşmalarımda yinelemiştim. Başkalarının ağzıyla usta görüneceğine, kendi ağzıyla çırak kalmayı göze alabilmeliydi şair. Yazdığı, duruşunu, bakışını, ilgi alanlarını, algı ortalamasını verebilmeliydi. Şiir en başta şairini veremiyorsa, ötekileri nasıl verebilir gibi bir soruya yanıt aramak gerekiyordu. “Komşularını kendinden fazla sevmek sahtekârlığını” göstermemeliydi şair; “bendeki sen”e ulaşabilmeliydi. “Sendeki ben”i aramaktan çok, “bendeki sen”e ulaşma macerasıdır şairlik ya da bana hep öyle gelmiştir. Kendini beğenmişlik, kendine tapınma hâli, benmerkezcilik değildir bu, başka bir şeydir.

Kusursuzluk kaygısının “yapay görkem”le çakıştığı yerde şiirin şairini ara ki bulasın! Bu tür bir görkemliliğin cücelikle eşanlamlı olabileceğini görmek o kadar da zor olmasa gerektir. Şiirin, şairini estetik boyutta disipline etmesi gerektiği, şairini onarmak ya da temize çekmek gibi bir işlevi üstlenebileceği, yaşananı değil de yaşanması gerekeni vermek isteyeceği savları ileri sürebilir, şair böyle bir hakka da sahiptir denilebilir. Bu tür itirazlara benim de itirazım olamaz. Yine de bütün bu tercihler, kaygılar sonuçta şairin kişilik özelliklerinden tümüyle koparamaz şiiri. Cürmü kadar yer yakmalıdır şair, inandırıcı olmalıdır. İçtenlikli olmalıdır. Kusursuzluk çabası yapaylığa düşüldüğünde şairini zavallı eder, gülünç duruma düşürebilir. Böylesi bir kusursuzluk kusurluluğun ta kendisidir.

Yaşamında yaprağı kımıldamayan bir şairin fırtınalar estirmeye kalkması bir kişilik sanatı olan şiirin kaldıracağı bir şey değildir. Tepe bile olamayan, bu konuda en küçük umut vermeyen insanın sıradağlar gibi görünme eğilimi hangi okura, ne ölçüde gösterilebilir? Aşksızın Kerem olma hâli olamaz şiir; korkağın cesur. Yaşamla kan bağı olmayan, yaldızlı ama içi boş dizeler toplamı da değildir şiir. Şairine özgü yapı/kurgu tekniğini de hissettiren, ısısını aktaran, rengini gösteren, kokusunu duyuran şiirdir esas olan. Şiirlerden değil de şairlerden konuşmak durumu bence önemlidir. Şairi şiir yazandan ayıran temel belirteç, altından imzası çekildiğinde bilinir, bulunur oluşudur. Böyle bir ölçütün çağını kapattığını, modası geçmiş bir eğilim tarzı olduğunu iddia etmek ise başarılamayan bir şeye kılıf aramaktan öte bir anlam taşımaz kanımca. İçinde şairinin gezinmediği bir şiirle okurun yeterince buluşacağı konusunda kuşkularım var. Şiirleri şairinin şiddetinden, baskısından, ipotek altına almasından kurtarmak düşüncesi ise bir şaka değeri taşır olsa olsa. Etle tırnak gibi olmalıdır şair ve şiir. Şairinin aynası olmaktan öte yüzü olmalıdır. Hadi diyelim aynası olsun; ama yüzünde sivilce varsa şairin, ayna da (şiir) göstersin sivilceyi. Köse bir şair yüzüne sık sakallı bir şiir yakışmaz.

Abdülkadir Budak

(Dize, Mayıs 1996)

Cânı mı var kimsenün eyleye cânân ile bahs

Cânı mı var kimsenün eyleye cânân ile bahs
Bendeye lâyık mıdur kim ide sultân ile bahs

İtdügi cevr ü cefâ bana vefadan yeg gelür
Kıymet-i derdi bilen ider mi dermân ile bahs

Ben de yakdum meclis-i gamda bu gönlüm şem’ini
Eyledüm tâ subha dek şem’-i şebistân ile bahs

Ruhlarını bâg-arâ gördükde didüm misli yok
Oldı mülzem itdügümde ben gülistân ile bahs

Şi’r-i pür-sûzun görüp tahsîn ide Husrev dahi
Ey Muhibbî eyle şimdengirü Selmân ile bahs

Gönderen İsim/Mail: ha****.erim@hotmail.com


kayatasarim