Şeyhî

Hem hırmen-i şefâ'atinün hûşe-çinidür
Adem ki dâne hırsı ile eyledi hatâ

Peygamber Efendimizin şefaatine nail olmak her insanın elde edebileceği şeylerden değildir. Ayrıcalıktır. Onun şefaatinin büyüklüğünü göstermek için harman kelimesine yer veren şair, beytin genelinde Peygamber Efendimizin Şefaatine muhtaçlığımızı anlatmıştır. Her insan hata yapabilir. Bunlardan ders çıkarmak önemli. İnsanoğlu beşer, şaşar demişler. Allah'ın yaratmış olduğu ve sayısız nimetler verdiği Adem bile yasağa el uzatmıştır. Allah ne kadar affedici ise Peygamber Efendimiz de onun kadar affedicidir. Şefaatini biz insanlardan esirgemeyecektir.



Şeyhî


Edebiyat Türkiye Kültür ve Sanat Sitesi

 

Edebiyat Türkiye’ye hoşgeldiniz.Sitemize kendi şiir/denemelerinizi ve edebiyatla alakalı dökümanlar yollayabilirsiniz.Şiir ve denemeleriniz ‘Erbab-ı Kalem’ bölümünden yayınlanacaktır.

Yukarıda yer alan beyitler ve kısa açıklamaları Meşveret Divanımızdaki Klasik Türk Edebiyatıbölümünden alınmaktadır.Beyitlerin  açıklamaları üyelerimiz tarafından yapılmaktadır. İlgili bölüme katılarak beyitler üzerinde daha geniş bilgilere ulaşabilir ve siz de beyitler üzerinde düşüncelerinizi paylaşabilirsiniz.

Hele îd oldu ol gül-gonce handân olduğun gördük

Hele îd oldu ol gül-gonce handân olduğun gördük

Demâg-ı telh-kâmın şekkeristan olduğun gördük

O sîm endâmı aldık halka-î ağûuşa bir kerre
O elmâsın hele zîb-i nigin-dân olduğun gördük

Meh ü mihrin senin olsun felek biz îd-gehlerde
Hilâl ebrûların hurşîd-i tâbân olduğun gördük

O kâfir-beççe bir peymâne sahbâ sundu kim alıp
Derûn-i lâleden âteş fürûzân olduğun gördük

Niyâz ü nâz ü nûş ü bahş ü ibrâm-ı kenâr ü bûs…
Bugün meclisde zevkin böyle tûfân olduğun gördük

Yalan olmaz o şûhun görmedik mey içtiğin ammâ
Bir iki kerrecik hem-bezm-i mestân olduğun gördük

Gülistân görmedik gül kokmadık ammâ ruhün meyden
Gül-ender-gül gülistân-der-gülistân olduğun gördük

Bi-hamdillâh yine kilk-i Nedîmâ-yı sühân-sâzın
Gazel-perdâz-ı bezm-i sadr-ı zî-şân olduğun gördük

Nedim

Fâriğ olmam eylesen yüz bin cefâ sevdim seni

Fâriğ olmam eylesen yüz bin cefâ sevdim seni
Böyle yazmış alnıma kilk-i kazâ sevdim seni
Ben bu sözden dönmezem devr eyledikçe nüh felek
Şâhid olsun aşkıma arz u semâ sevdim seni

Bend-i peyvend-i dilim ebrû-yı gaddârındadır
Rişte-i cem’iyyetim zülf-i siyeh-kârındadır
Hastayım ümmîd-i sıhhat çeşm-i bîmârındadır
Bir devâsız derde oldum mübtelâ sevdim seni

Ey hilâl-ebrû dilin meyli sanadır doğrusu
Sûy-i mihrâba nigâhım kec-edâdır doğrusu
Râ kaşından inhirâf etsem riyâdır doğrusu
Yâ savâb olmuş veya olmuş hatâ sevdim seni

Bî-gubârım hasret-i hattınla hâk olsam yine
Sıhhatim rûh-i lebindendir helâk olsam yine
Tîğ-i gamzenden kesilmem çâk çâk olsam yine
Hâsılı beyhûde cevr etme bana sevdim seni

Gâlib-i dîvâneyim Ferhâd u Mecnûn’a salâ
Yüz çevirmem olsa dünya bir yana ben bir yana
Şem’ine pervâneyim pervâ ne lâzımdır bana
Anlasın bîgâne bilsin âşinâ sevdim seni


Şeyh Galip

ESKİ BİR GRAMOFON

Eski bir gramofondu onu hayata bağlayan
Tüm sevdikleri terk etmişti onu , yoktu ağlayan,
Tek isteği , olmasıydı onu tek bir anlayan
Eski bir gramofondu onu hayata bağlayan

Plağın cızırtısı ölen eşini hatırlatıyordu…
Gelen tüm o sesleri bu ayrılığa yordu,
Durdu , düşündü ve sordu
Onu hayata bağlayan eski bir gramofondu…

Yatağından doğruldu suyunu almak için…
İçmeli mi ölmeli mi yapamıyordu seçim,
Bir yudum aldı sonra , yanıyor , dedi içim
Bir gramofonu vardı , sağlamalıydı geçim…

Ne zaman plak çalsa gözünden yaş akardı
Kırık , çatlak camından dünyasına bakardı…
Bir de cızırtı yok mu içini çok yakardı
Yaşaması gerekti , eski bir gramofonu vardı

Bir gün plaklar sustu , gramofon sessizdi…
Bardakta bir damla su oda , salon ıssızdı…
Üç beş kişi gelmişti cenazesi yalnızdı…
Yaşaması gerekti , eski bir gramofonu vardı…

RÜŞTÜ BAYINDIR

Bir devirde geldik ki azîzân unutulmuş

Bir devirde geldik ki azîzân unutulmuş

Tutmuş yerini hurd u büzürgân unutulmuş


Gitmiş nemeki mâide-i hân-ı vefânın

Alemde hukûk-ı nemek ü nân unutulmuş


Nâdanlık olup mu’teber ebnâ-yı zamandan

Hattı bozulup nüsha-i irfân unutulmuş


Hikmet taleb-i mâlda Kârûn gibi şimdi

Hâhişgârî-i lokmada Lokmân unutulmuş

Olmuş o kadar halk-ı cihân mekrde üstâd

Kim sâbıka-i şöhret-i şeytân unutulmuş


Halk açmadadır birbirine pençe-i târâc

Ahkâm-ı Hudâ ma’nî-i Kur’an unutulmuş


Nâbî kimi görsen yürüdür hükmünü nefsin

Hakk’ın bize gönderdiği fermân unutulmuş


Nâbî

(nemek: tuz; nân: ekmek; mekr: hile; azizan: azizler,

büyükler; mâide-i hân-ı vefa: vefa evinin yemeği(sofrası)

hukuk-ı nemek ü nan: tüz ve ekmek hakkı; halk-ı cihan: dünya halkı;

ahkam-ı Kur’an: Kur’an hükümleri; ma’ni-i Kur’an: Kur’an manası

hurd u büzürgan:        ebnâ-yı zaman:zamanın insanları            taleb-i mal:mal isteği

hahişger-i lokma: Lokma istemek      pence-i taraç:

fuzuli ve şiirlerinin nesre çevrilişleri

Gönderen İsim/Mail: kadir kurnaz kadir__5555@hotmail.com

Bir Osmanlı Efendisi’nin Çizdiği Çelebi Tipi

Günümüzde de görgülü, kibar, zarif insan, bey, beyefendi karşılığı kullanılan çelebi kelimesinin dilimizde kullanımı oldukça eskilere gitmektedir. 14. yüzyıldan itibaren şehzadeler, padişah nedimleri, Divan-ı Hümayun katipleri, şair ve müellifler vb. gibi daha çok okumuş yazmış, bilgili, kültürlü kimseler için “çelebi”nin unvan olarak kullanıldığını kaynaklar kaydediyorlar[1]. Nitekim I.Murad ile Fatih dönemleri arasında Osmanlı şehzadelerinin çelebi unvanını taşıdıklarını biliyoruz. Ayrıca, Mevlânâ soyundan gelenlere, Mevlevi şeyhlerine Mevlevilik geleneği içerisinde çelebi denildiği gibi Bektaşilikte de Hacı Bektaş-ı Veli soyundan olan erkeklere çelebi dendiği bilinmektedir. Hatta kaynaklarda belirtildiğine göre özellikle Osmanlılar’ın son dönemlerinde soylu Hristiyanlar da bu unvanla anılmışlardır.


Zaman içerisinde molla, seyyid, bey, efendi, beyefendi vb. unvanları karşılayan kelime, unvan olarak kullanımının yanısıra geçmişten günümüze toplumda aranan, istenen bazı ortak değerlere sahip örnek insan tipi olarak kültür tarihimizdeki yerini almıştır. Tarih içerisinde daha çok Osmanlı toplumundaki sosyal statüyle bağlantılı kullanımının yanısıra çelebi, edebiyatta da aşina olduğumuz bir kelimedir. Eski edebiyatımızda, şuara tezkirelerinin kendilerinden çoğu zaman “şi’r ü inşâda sâhib-i iktidâr”, “şi’r ü inşâya pür-iktidâr” ve “tırâzende-i safha-i itibâr”, “beyne’l-emsâl şöhret-şi’âr” vb. kalıp ifadeleriyle söz ettikleri çelebi unvanlı epeyce kalem erbabı vardır. Âşık Çelebi, Kınalızade Hasan Çelebi , Kâtip Çelebi, Evliya Çelebi, Çelebizade Âsım, Ahi Çelebi bunlardan hemen aklımıza gelenleri… Kaynak eserlerde özellikle tezkirelerde haklarında bilgi verilen çelebi unvanlı söz konusu kişilerin ortak özellikleri şair ve müellifliklerinden, âlimliklerinden başka dönemlerinde saygın kişilikleriyle itibar kazanmış olmalarıdır. Bu yazımıza konu olan aşağıdaki beyitlere gelince: Sâlim Efendi’ye ait söz konusu aşağıdaki beyitlerde ise çelebi, daha genel anlamda, dönemin örnek insan tipi olarak çizilmektedir.

Beyitlerin sahibi 18. yüzyılın tanınmış tezkirecisi Mirzâzade Mehmed Sâlim ’dir. Sâlim , tezkireciliğinin yanısıra, aynı zamanda divan sahibi bir şairdir. Dîvân’ında bulunan “Fahriyye” başlıklı mesnevi şeklinde yazdığı manzumenin bir bölümünü döneminin çelebi tipinin tanıtımına ayırır. Sâlim, anılan bölümde döneminin toplumunda olan bazı sosyal değişimlere ve bu değişimler doğrultusunda ortaya çıkan değer yargılarına da ışık tutarak çelebi insan nasıl olmalıdır? sorusuna cevap arar. Şair anılan bölümde söze, şehirli ile taşralı karşılaştırması yaparak başlar.

Döneminde toplumu meydana getiren sosyal sınıflar arasında fark kalmadığını, seçkin insanla, sıradan insanın birbirine karıştığını, sıradan insanın da soylu gibi görünmeye özendiğini dile getirerek konuya girer.

Öyle bir hâle girdi kim dünyâ

Fark olunmaz e’âli vü ednâ

Dün gelen taşradan yeni türkler
Eski mahdûm-ı şehre dahl eyler

Erguvânî giyip libâs-ı cedîd

Hep mehâdîme etmede taklîd

Hara etmekle pûşiş-i dîbâ

Anı hâşâ ki eylemez zîbâ

Hele ne hâl ise gam-ı etrâk
Âh illâ ki ba’zı bî-idrâk

Bilmeyip haddini yine hâşâ

Çelebiyim deyü eder da’vâ

Kendi dîv-i sefîde benzer iken

Cehl ile böyle dûn-ahter iken

Bilmeyip kendini yine bâtıl

Çelebi denmege olur mâ’il[2]

Sâlim Efendi’nin buraya kadar söylediklerinden, dönemin Osmanlı toplumunda Anadolu’dan İstanbul’a olan göç sonucu, İstanbullu ile taşralının, daha doğrusu şehirli ile köylünün karşı karşıya geldiğini, taşralının şehirli gibi olma, onu taklit etme yoluna gittiğini ve bu gelişmeden şehirlinin rahatsız olduğunu öğreniyoruz. İstanbul’da doğup büyümüş bir Osmanlı bürokratı olan Sâlim, taşralı yerine, taşralı anlamında kullandığı Türklerin, İstanbul efendilerini giyim kuşamlarıyla taklit ederek, şehrin eski efendileriyle karışmalarından hatta onların yerine geçmelerinden yakınmaktadır. Ancak, şairi rahatsız eden en önemli husus taşralının şehir insanının giyim kuşamını taklit etmesinden çok çelebi olmaya özenmesidir. Çünkü çelebilik şehre, şehirliye özgüdür. Hatta çelebi olmanın belki de ön koşulu şehirli olmaktır. Şair, beyitlerin devamında gerçek çelebinin tasvirini ise şöyle yapar:
Çelebi lâgar u latîf ister

Tab’ı âyînesi nazîf ister

‘An’aneyle olup kibâr-zâde

Söylene hep zekâsı dünyâda

‘İlm ü fazl u fünûn-ı vâlâya

Hatt u imlâ vü şi’r ü inşâya

Kudreti zâhir ola ser-tâ-pâ

Eyligin söyleye bütün dünyâ

‘İlm ü tedrîse eyleyip gûşiş

Hakkı dâmenle etmeye pûşiş

Yukarıdaki beyitlerde, öteden beri Osmanlı toplumunun çelebi olmanın gereği saydığı temel değerlere dikkat çekildiği görülmektedir. Çelebilik soylu olmayı gerektirir; gelenekle kazanılır; ince, nazik, zeki, iyi eğitilmiş, kalem erbabından, olmasının yanı sıra, çelebi insan dürüstlüğü ve iyiliği ile tanınmıştır. Mirzâzade Mehmed Sâlim , ayrıca değişen toplum şartlarının getirdiği yeni değerleri de çelebiliğin hasletleri arasına katmıştır. Örneğin, çelebi har vurup harman savurmamalı tutumlu olmalıdır; eğlenceye, zevke fazla düşkün olmamalı, borç yapmamalıdır. Memuriyeti sırasında adil davranmalı; haktan, haklıdan yana olmalıdır. Eğitimsizlik, hele cehaletle şöhret kazanmak Sâlim Efendi’nin dönemindeki sahte çelebilerde kınadığı en kötü vasıftır.

Olmaya her hevâsına meftûn

Tâ sefâhatla olmaya medyûn

Var iken bir libâs-ı müstesnâ

Borc ile iki etmeye ammâ

Halt edip ol ziyâde haddinden

Borca batar dahı müderris iken

Sonra mansıb alunca ol azlem

Gele dâd u şikâyete ‘âlem

Dâda dîvâna geldiginde bular

İsmini kim bilir nice derler

…………..

Hazm ederdim bunu ne hâl ise ben

Dâd ammâ ki ba’zı câhilden

Belli olmuş iken ‘ayârı anın

Câhil ü cehl iftihârı anın

Söz böylece uzayıp gitmektedir. Ancak görüldüğü gibi beyitler, yeni toplum şartlarına göre yeniden yapılanması istenen çelebi insanın tanıtımıyla birlikte dönemin toplum yapısındaki bazı sorunlara da ışık tutmaktadır. Ekonomik sorunların yaşandığı, adalet mekanizmasının gerektiği gibi çalışmadığı, cehaleti şiar edinmiş sahte çelebilerin türediği bir dönemdir. Sâlim Efendi’nin yaşadığı dönem…Sosyal ve ahlâki değerlerin isteneniyle istenmeyeni birbirine karışmıştır. Anadolu’dan İstanbul’a olan insan göçüne dolaylı olarak dikkat çekilmiş ve göçle birlikte değerler karmaşasının ön plana geçtiği, bir bakıma dönemin örnek aydın tipi olan çelebinin tanıtımı sırasında dile getirilmiştir.

Öte yandan, hemen her toplumda ve her devirde görülen şehirlinin köylüye tepeden bakması, onu küçümsemesi, taklitçilikle suçlaması Sâlim Dîvânı’nda da karşımıza çıkar. Ancak burada, verilen beyitlerde de açıkça görüldüğü gibi şairin kınamasının taşralı, köylü anlamında kullandığı “türk”e yönelik olduğunu bir kez daha belirtelim… Sâlim Dîvânı ’ndaki beyitler dikkate alındığında günümüz aydınlarından bir kısmının düşündüğü gibi “Etrâk-i bî-idrâk” sözünün Osmanlı’nın Türk ırkı için kullandığı bir tavsif olmadığı, bu tavsifin farklı anlaşılması gerektiği ortaya çıkar.

Prof.Dr. Mine Mengi
Dergâh, Kasım 1995

[1] W. Barthold , Çelebi mad., İsl.Ans., III, İst.1988,s. 369 vd.

Mehmet İpşirli, Çelebi mad., T.Diy.Vak.İsl.Ans. ,VIII, İst.1993,s.259

Mehmet Zeki Pakalın, Çelebi mad., Tarih Deyimleri ve Terimleri Sözlüğü , I, İst.1993 s.342 vd.

[2] Çelebi insan tipinin tanıtıldığı beyitler, Mîrzâzade Mehmed Sâlim Dîvânı , haz. Adnan İnce, Ank. 1994, (Tetimme Der-Beyân-ı Nefsü’l-Emr,s.176-178)den alınmıştır.

hâliya feyz-i hazret-i Gâlib

hâliya feyz-i hazret-i Gâlib
cân-ı Esrâr nâ be-sâmândır

bana her bir nigâh-ı merhameti
hastaya tâb, mürdeye cândır


dem be dem iltifat ü eltafı
başka in’am, başka ihsândır

sergüzeştim o şâh ile gûyâ
kıssa-i mûr bâ Süleymân’dır
Mehmet Esrar Dede

(şimdiki halde hazreti galib’in feyzi olmasa esrar’ın canı perişandır)
(bana her merhametli bakışı, hastaya güç, ölüye candır)
(daima iltifatları ve lütufları başka nimet, başka ihsandır)
(o şah ile maceram, sanki süleyman ile karınca hikayesidir)

(çeviri için ebced çelebi’ye teşekkürler)


Hosting Sponsoru

sponsor