istanbul escort - escort ataşehir elif türkyılmaz müzikleri indir ebru gündeş müzikleri indir cüneyt turan müzikleri indir
Edebiyat Türkiye
Yenişehirli Beliğ

Dünyâyı tuttu güfte-i Nâbî terânesi
Bilmem ne hazzider bu Ruhâvîden ehl-i Rûm

1-Tekrar tekrar okunmasından ötürü bıkkınlık veren Nâbî'nin sözleri her yere yayıldı, bu Urfalıdan Osmanlı halkı ne zevk alır bilmiyorum. 2- Güftesini Nâbî'nin yazdığı şarkı her yere yayıldı, Osmanlı halkı bu Ruhâvî makâmındaki şarkıdan ne zevk alır anlamıyorum. Edebî sanatlar: Dünyâyı tuttu: Mübalağa. Terâne: Bu kelime hem gerçek hem mecâz anlamda kullanılmıştır. Hem şarkı, nağme hem de bıktıran söz anlamında kullanılmıştır. Güzel bir kinâye örneği teşkil etmiştir. Ruhâvî: Kelilme iki gerçek anlamında kullanılmıştır. Fakat burada makam anlamı değil de Urfalı manası kast edilmiş gibi duruyor. Yani uzak anlam. Tevriye. Fakat terâne ve Ruhâvî kelimeleri içinde bulundukları beyitin anlamakta okuyucuyu şaşırttığı için Mugalata-yı mâneviyeden de söz edebiliriz. Sanatkârlar arasında ezelden beridir kıskançlıklar yaşanmaktadır. Eğer birisi sivrilirse diğerleri onu kıskanır, gözden düşürmek için ellerinden geleni artlarına komazlar. Anlaşılan o ki Belîğ, Nâbî'ye gösterilen ilgiden, ona duyulan hayranlıktan rahatsız. Hayâlî'nin Hâletî'yi gözden düşürmek için neler yaptığı ve başarılı olduğu meşhurdur. Bâkî'den nefret eden şairlerin sayısı hiç de az değildir. Itrî'yi çekemeyenler onun için : " Sesi çok çirkindi." derler. Şakir Ağa, Dede Efendi'yi küçük düşürmek için kullanılmamış makamlarla yeni besteler yapmıştır. Beliğ de Nâbî'yi kıskanmış, insanların ona olan ilgisine şaşkınlığını dile getirmek için söz sanatlarıyla bezediği bu güzel beyiti söylemiştir. Sözlerine hayran oldum, fakat Nâbî'yi terâneleştirmesine katılmak mümkün değil.



Yenişehirli Beliğ


Edebiyat Türkiye Kültür ve Sanat Sitesi

 

Edebiyat Türkiye’ye hoşgeldiniz.Sitemize kendi şiir/denemelerinizi ve edebiyatla alakalı dökümanlar yollayabilirsiniz.Şiir ve denemeleriniz ‘Erbab-ı Kalem’ bölümünden yayınlanacaktır.

Yukarıda yer alan beyitler ve kısa açıklamaları Meşveret Divanımızdaki Klasik Türk Edebiyatıbölümünden alınmaktadır.Beyitlerin  açıklamaları üyelerimiz tarafından yapılmaktadır. İlgili bölüme katılarak beyitler üzerinde daha geniş bilgilere ulaşabilir ve siz de beyitler üzerinde düşüncelerinizi paylaşabilirsiniz.

Kalbini zikirsiz bırakma!(Mehmet BAKİ)

“Kalbini zikirsiz bırakma!”

İnsan bazen düşer yahut düştüğünü zanneder. Hayatın insana verdikleri, insanın hayata verdiklerini karşılamadığı için… Belki de tam tersi?! Belki hayata hiçbir şey vermiyoruzdur? Belki hayat ile tek irtibatımız nefes alıp vermek zaruretinden mütevellid… Kim bilir? Aslında kimse bilmez, bilemez. Bu sualin cevabını yine bu suali eden bilir. Suallerin çoğaldığında suallerine cevab verebilmek için: Zikret!

“Kalbini zikirsiz bırakma!”

Adına kalb denilen et parçası. Aman Allah’ım! Ne müthiş bir şey. Evet, şey diyorum; zira lugatimde henüz o şeyi hakkıyla ifade edebilecek bir kelime yok. Gönül diye bir kelimemiz var ama ihata ve işaret ettiği saha yine kalb dediğimiz şeyin sahasında. Sahanın büyüklüğü için şu hitaba bakmak kafi: “Yerlere ve göklere sığmam ancak mümin kulumun kalbine sığarım!” İnsanın tüylerini diken diken ve insana taşıdığı cihazatın ne tarafa müteveccih olduğunu va’z eden bir hitab. Tüylerinin hem diken diken olması ve hem olmaması için: Zikret!

“Kalbini zikirsiz bırakma!”

Allah’ın (c.c) sığarım buyurduğu kalbimi zikirsiz bırakmışım da farkında değilmişim.En adi bir misafir için türlü hazırlık olur da kalbimin sahibi için hazırlık olmaz mı? Oluyormuş demek! Bir daha olmaması için: Zikret!

“Kalbini zikirsiz bırakma!”

İlim için taleb etmek demek neyse, kalb içinde zikr odur! Alim olandan habersiz ilim kovalamak boşuna gayret demekse, kalbii zikirsiz bırakmakda boyuna gaflet demekmiş. Öğrendim! O halde öğrediğin ile amel et: Zikret!

“Kalbini zikirsiz bırakma!”

Öyle ya abdest ile zahiren kirden arınan sen, abdestin hem menbaı hem mansabı olan kalbini temiz tut. Tut ki günah isimli kara lekeler vücud bulmasın. Kirden sahiden arınmak için: Zikret!

“Kalbini zikirsiz bırakma!”

Bir el bir neyin sesi kadar usulca kalbini yoğurduğu vakit, hafakanlar bastığı vakit, hayret makamına ermek dilediğin vakit, hammallıktan bizar olduğun vakit ve bunlardan hiç birinin olmayacağına yahut bunların hiç birinin geçmeyeceğine kendini inandırdığın vakit O’nun (c.c) adını sakın kalbinden çıkarma: Zikret!

“Kalbini zikirsiz bırakma!”

İlm-el yakin için ara; ayn-el yakin için bul; hakk-el yakin için ol! Ol da öl, öl de ol! Hem olmak hem ölmek için: Zikret!

“Kalbini zikirsiz bırakma!”

İbrahim (s.a.v) sana misal yeter! Kendi ateşinde kendini yakmamak ve ateşini rahmet kılmak için: Zikret!

“Kalbini zikirsiz bırakma!”

Ne edersen, nasıl edersen et ama kalbini adi bir et parçasına istihale etme! İnsan nasıl kan, et ve sair anasırdan mürekkeb bir varlık değilse kalbde kanın deveranı için bir alet hükmünde değildir. Bulununcaya, kabul görünceye kadar kalbini istikamet üzre tut. Unutma bu kapıdan eğrilik geçmez! Sırat-ı müstakim üzre olmak için: Zikret!

“Kalbini zikirsiz bırakma!”

Bu sözü sana söyleyen aceb seni oldurduğunun farkında mıdır? Bir miskal dahi olsa hafifledin ya… Sırf bunun hürmetine: Zikret!

Saçların çözsün bulutlar …

Saçların çözsün bulutlar ra’d kılsın nâleler
Kabrim üzre Haşr’e dek yansın göyünsün lâleler

Şâh-ı gül devrânıdır yelsin yöpürsün bâd-ı subh
Gonca vü servin ayağına su döksün jâleler


Hastelikten şöyle tenhâyım bu gurbet-hânede
Penbe ile ağzıma sû damzurur tebhâleler

Kan yudup ölenlerin derd-i derûnun yazmağa
Bir varaktır lâlenin ağzında her pergâleler

Şol kadâr od yaktı âhım başlarınâ Âhî kim
Göklere ağdı göçüp benden figâan ü nâleler

Âhî

Yâ Rab ol düşman bakışlu yara n’itdüm …

Yâ Rab ol düşman bakışlu yara n’itdüm n’eyledüm
Sevdüğümden gayrı ol dil-dâra n’itdüm n’eyledüm

Ben gedâ bir kimsemin yatur itin kaldurmadum
Yar işiğinde olan ağyara n’itdüm n’eyledüm


Gül yüzine bakmadum şimşâdun adın anmadum
Ol kamer-ruhsâr ü hoş-ref tara n’itdüm n’eyledüm

Gûşe-i meyhanede geh mest oluram geh humar
Böylelikden zâhid-i hüş-yâra n’itdüm n’eyledüm

Altına aldı gam ü derd üstüme dönmez felek
Rûzigâr-ı zâlim ü gaddara n’itdüm n’eyledüm

Kaamet ü zülfe giriftar oldılarsa can ü dil
İtdilerdi buldılar bîçâre n’itdüm n’eyledüm

Âdem olmaz âdeme yakışmaz âdemden kaçar
Ben Necati ol perî-ruhsâra n’itdüm n’eyledüm

Necati

Mevleviliğe ‘derûnî’ bakış

“İrşâd-ı fukara ile memur olduğumda gördüm ki şekil ve sûretimizde olan fukaranın çoğu Mevlânâ Hazretleri’nin yoluna muhalif gitmiş ve Mevlevî Tarikati onu zannetmiş. O hazretin yüce sözlerini kendine delil getirmiş.

Kimi karnını doyurmak için kıyafetini değiştirmiş, sülûktan habersiz kalmış. Bazısı ilim ve marifet cihetinden meyvesiz ağaç gibi olup şeriat ve tarikati bilmemiş. Bazıları ilim ve marifet tahsil kılıp şeriat ve tarikat âdâbına bir vechile vâkıf olsa da nefis ve şeytan elinden, tevhid-i ef’ali ve evliyanın vahdetten bahseden sözlerini yanlış anlama yüzünden sapmış. Akideleri pâk olan bir kısmı da ilim, ibadet ve riyazetle mütehakkık olup enbiya ve evliyanın buyurduğunu tevil etmeden kabul etmişler. Ama onların da bazısı sülûk mertebeleri ile tarikat ve hakikatin inceliklerinden mahrum kalmış. Mesnevi-i Şerif’in zâhirine ve bir miktar derûnuna kavuşabilmişler.”

Minhâcü’l-Fukarâ isimli eserinin başından özetleyerek aldığımız bu ifadeler, Ankaralı İsmail Dede’ye ait. ‘Şârih-i Mesnevî’ lakabıyla tanınan ve Galata Mevlevihanesi şeyhliğinde bulunan İsmail Dede, 1631 yılında dâr-ı dünyaya veda etti. Dede, hırka ve sikke sahibi Fukara-i Mevleviyye’nin ekserisinin zahirde kaldığını ve Minhâc-ı Şerîf’i bu sebeple kaleme aldığını söylüyor. Hazret-i Şârih’in fanî vücudu dergâhın postundan türbeye nakledileli neredeyse altı yüz yıl oldu. Bu arada dergâhlar seddolundu, mürşidler, mürebbiler -görünürde de olsa- taclarını, hırkalarını sandığa kaldırdı. Hayatını ‘Sahibü’l-Hayat’ın idrakiyle huzur içinde geçiren hücrenişin canlar, modern çağın dağdağasına karıştı. Ankaralı Dede’nin zahir libasından ibaret kalmasından yakındığı kıyafetler, günlük hayattan eteğini topladı. Mevlânâ’nın eserleri hâlâ en çok okunan kitaplardan olsa da, kimi edebî değerinden bahsediyor, kimi ‘felsefî’ ve ‘mistik’ açıdan izah ediyor. Mukabele-i Şerife’nin ‘kareografik yorumları’ bile yapılıyor.

‘Yol odur ki önüne atlı çıka’

Bunca karmaşa içinde Mevlânâ Hünkâr’ın sırrına erenler, Hakk’ı hakikati âşikâr görenler, ‘Herkes için can gözüne destur yoktur’ perdesini kaldırıp ‘Ten candan can da tenden örtülü değildir’ müjdesine ulaşanlar yok mu? İtikadımız o ki kervan yürüdüğüne, devran döndüğüne göre, Galip Dede merhumun tabiriyle ‘merdüm-i dîde-i ekvân / kâinâtın gözbebeği’ olan ‘âdem’ler içimizde hâlâ mevcut. Onların Hakk’ın kubbeleri altında gizli olduğunu hadis-i kudsînin irşadıyla bilsek de, Mevlevilik bahsinde yazılanları çizilenleri gördükçe insan bu sözlerin, bu merasimlerin altında nelerin yattığını merak ediyor. Her hareketin inceden inceye tespit edildiği, zarafetin zirveye ulaştığı Mevlevî âdabının bir şeylere delâlet etmesi gerektiğini düşünüyor. İsimlerini anmakla dahi huzur bulduğumuz ‘güzeştegân’ın, mânevî bir seyri sülûktan geçtiğini hissediyor. Zira Mevlevilik bir yol ve “Yol odur ki önüne bir atlı çıka, atlı odur ki padişah ola, padişah odur ki seni şehre götüre.” demişler.

Son günlerde bu konuda bilgi edinmek isteyenlere yol gösterecek iki kıymetli kitap yayımlandı. İnsan Yayınları’nın Mevlânâ Kitaplığı serisinden çıkan, Osman Nuri Küçük’ün imzasını taşıyan Mevlânâ’ya Göre Manevî Gelişim / Benliğin Dönüşümü ve Miracı, insan-ı kâmil olma yolculuğunu bizzat Hazret-i Hünkâr’ın ifadeleri ile anlatıyor. Dr. Sâfi Arpaguş’un kaleme aldığı Mevlevîlikte Manevî Eğitim ise “Mevlevî çilesinin mâhiyetini ve genel tasavvufî anlayışla örtüşen-ayrışan yönlerini incelemek ve tasavvufun merkezine oturan insân-ı kâmil anlayışına yönelik katkısını ortaya koymak” maksadıyla hazırlanmış. Daha önce Minhâcü’l-Fukarâ’yı da yeni yazıyla istifadeye arz eden Vefa Yayınları’nın bastığı kitap, “Bir manevî eğitim kurumu: Mevlevîhâne ve Matbah-ı Şerîf”, “Çilenin Mahiyet ve Âdâbı”, “Mevlevîhânede Manevî Hayat” şeklinde üç bölümden oluşuyor. Kitabın sonuna Ankaralı İsmail Dede’nin Risâle-i Usûl-i Tarikat ve Biât’ı, Hüseyin Azmî Dede’nin Nühbetü’l-Âdâb’ı, Mustafa Vahyî’nin Dürretü’l-Azîziyye’si ile Şeyh Gâlib, Esrar Dede ve Sâkıb Dede’nin hizmet, çile, Mevlevîhâne ve matbah ile alâkalı manzumeleri eklenmiş. Bu elyazması eserlerin tıpkıbasımları ihmal edilmemiş. Kitap içinde Aşçı Dede’nin hatıralarından da bol bol alıntı yapılmış. Bu eserlerden Nühbetü’l-Âdâb, ilk kez tespit edilip yayımlanıyor.

Kitabı okurken Mevlevîlikte seyr’ü sülûkün gerçekleştiği bin bir günlük çilenin, mutfakta yemek pişirmek ve belirli hizmetleri yapmaktan ibaret kalmadığını, asıl maksadın bu yola yeni girmiş bir insanda bulunabilecek bütün çiğliklerin pişirilip, nefsânî noksanların giderilmesi, ruhun olgunlaşması olduğunu görüyorsunuz. Hüseyin Azmî Dede, matbahta hizmetin esma-i ilâhiyye adediyle bin bir güne hasrolunmasının, ilâhî isimlerin esrar ve havassına ulaşmak için olduğunu söylüyor. Sonraki zamanlarda bu maksada ulaşmaya mani hallerin çıktığından, çilenin yalnızca âdet olarak icrasının kaldığından yakınıyor. Tâhirü’l-Mevlevî de bunu “Çile-i Mevleviyye’den maksad bin bir gün hizmet ederek hücreye çıkıp oturmak değil, belki hidemât-ı şâkka ile mahv-ı vücûd eylemek olduğu mâlûm.” cümlesiyle ifade ediyor. Tâhirü’l-Mevlevî, Ahmed Remzi Dede’ye yazdığı mektubunda bu husustaki şahsî tecrübesini ise “Birâder, çile âlemi hakikaten başka bir âlem. Fakir, evvelce de Mevlevî muhibbi idim. Ekser-i evkât dergâhta yatar kalkardım. Fakat bu neş’eyi bulamazdım. Sen de Mevlevîsin, şeyhzâdesin, amma sözüme darılma, çilekeş olmadığından bu neş’eyi bilmezsin.” diyerek hülasa ediyor.

Mevlevî usûl ve erkânının en ince ayrıntısına kadar tespit edildiği kitap, bu yolun sünnet-i seniyyeye ne derece riayetkâr olduğunun da ispatı. Tarikata girmek isteyen taliplerin eğer ihtiyaçları varsa ilim tahsil etmeleri istenirmiş ki, Azmi Dede bunu en güzel örneğinin Konya Dergâhı önündeki Sultan Veled Medresesi olduğunu söylüyor. Dinin emirlerinin harfiyen yerine getirilmesinin yanı sıra talim edilen evrad ve ezkârı ihmal etmemek de şart. Mevlevî tarikatında talim edilen zikir, Minhâc-ı Fukara’da ism-i âzam olduğuna işaret edilen Lafza-i Celâl’den ibaret. Dergâhlarda sabah namazından sonra icra olunan murakabe ise Cenâb-ı Fahr-i Âlem’in (sas) sabah namazını kıldıktan sonra ashabına yönelmesinden alınma.

Her an her yerde hakkında bir şeyler gördüğümüz Mevlevîliğe farklı bir nazarla bakmak için Mevlevîlikte Ma’nevî Eğitim isimli kitabı okumakta, hatta el altında bulundurmakta fayda var.

AHMET DOĞRU

Çalab’ın Tahtından Gönül Şehrine

Gönül Çalab’un tahtı Çalab gönüle baktı
İki cihan bedbahtı kim gönül yıkar ise (1)

Diyen ve ilk mutasavvıf şairlerimizden olan Yunus, insandaki gönül denilen o ulvî cevheri; âlemlerin yaratıcısı, sahibi ve sultanı olan Allah’ın, ezelî ve ebedî tahtı, O’nun baktığı mukaddes bir yer olarak tavsif ve tasavvur etmektedir. Gönül, bu ulvî yaratılışıyla Cenâb-ı Hakk’ın tecelli ettiği bir nazargâh-ı ilâhîdir. Bu itibarla, gönül yıkan bir kişiyi iki cihanın bedbahtı olarak vasıflandıran ve bu işin büyük bir günah olduğunu ifade eden şair, “gönül” ile alakalı son derece önem arz eden bu ve benzeri duyuş ve telakkilerinde, kendinden sonra gelen mutasavvıf şairlere yol açmış, ışık tutmuştur. Meselâ dünyayı azametli bir şehre, yaşanılan hayatı ise çarçabuk toplanıp dağılan pazara teşbih eden Yunus; dünya şehrine bir lâhza olsun yaşamağa gelen kişinin, bu dünyadan gidişini de dönülmez bir sefer olarak nitelendirir.


Bu dünyanun meseli bir ulu şara benzer
Velî bizüm ömrümüz bir tîz bazara benzer

Her kim bu şara geldi bir lahza karar kıldı
Girü dönüp gitmeği gelmez sefere benzer (2)

İlk iki beytini aldığımız bu şiir, on beşinci asrın ünlü mutasavvıf şairlerinden Hacı Bayram Veli’nin tahlili üzerinde durduğumuz aşağıdaki ilahisine diyebiliriz ki ses ve muhteva olarak kaynaklık yapmıştır.

Dinî, tasavvufî duyuş ve düşünüşün önemli bir temsilcisi olan Hacı Bayram Veli, on beşinci asırda, Anadolu’da siyasî, sosyal ve dinî çalkantıların yaşandığı bir dönemde hakikatleri söyleyen, insanları; iyiye, güzele ve doğru olana çekip edebe, ahlâka ve sevgiye yönlendiren büyük bir mutasavvıf, hikmet ehli önemli bir şahsiyettir. Derin bir islâmî kültüre sahip bu büyük mütefekkirin, bugün için elimizde aruz vezniyle iki, hece vezniyle üç adet olmak üzere toplam beş şiiri bulunmaktadır. (3) Hacı Bayram Veli’nin hayata bakışı ve dünya görüşü, aldığı derin medrese eğitimi ile bilahare Bayramiyye tarikatı adıyla tesmiye edilen tasavvufî duyuş ve düşünüş sistemine dayanır . (4) Son derece önemsediği tasavvuf ve felsefe ağırlıklı eğitimin yanında Hadis, Tefsir, Kelam, Fıkıh gibi islâmî ilimlere dayalı derslere de yine aynı hassasiyetle eğilmiş, özellikle Anadolu Türk muhitinde bu derslerin öğretimine önem vermiş (5) ; bu vesileyle de “bilim ve tasavvufu birleştirme” başarısını göstermiş büyük bir mütefekkirdir. (6)

Bursa’da Ulu Camii’nin açılışında okuduğu hutbeden ötürü, bir anda kazandığı şöhretten huzursuz olan “Ekmekçi Koca” yahut “Somuncu Baba” adıyla da bilinen Ebu Hamidüddin Aksarayî ile birlikte Bursa’dan Şam’a, bilahare Mekke ve Medine’ye, oradan da tekrar Anadolu’ya dönen Hacı Bayram Velî, Aksaray’a, yerleşmiş; mürşidinin vefatından sonra da Ankara’ya dönmüş, kendi adıyla anılan Bayramiyye tarikatının öğretilerini, Anadolu Türk muhitinde yaymaya başlamıştır. (7)

Hacı Bayram Velî bir müderris ve mutasavvıf hüviyetine sahip kişiliğiyle şiirlerinde, insan denilen en şerefli varlığın yaratılış sebebini; dünyadaki yeri, konumu ve sorumluluğunu; kendi varlığının dışındaki varlıklarla olan münasebetini; fizikötesi âlemdeki durumunu dinî, felsefi, tasavvufî bir yaklaşımla ele almış ve samimiyetle işlemiştir. Varlığın varoluş gayesinin idrâkinde olan bu büyük veli, ilahî aşk yolunda yürürken kat ettiği menzilleri, makamları tasavvufî bir bilgi derinliği ve disiplini içerisinde sunarken son derecede saf ve samimi bir yaklaşım içerisindedir. Bayramîlik yol, usûl ve erkânının bir bakıma özeti mahiyetinde olan: “bilmek”, “bulmak” ve“olmak” (8) tasavvurları, bu büyük velinin şiirlerinde kullandığı ses, kelime ve kavramlara, mânâ derinliği içinde sindirilmiş vaziyettedir.

Hacı Bayram Velî’nin hem en çok şerh edilen, hem de mevcut beş şiirinin içinde en meşhurlarından birisi olarak addedilen tahlili üzerinde durduğumuz bu ilahisinde büyük veli, bir bakıma olgunlaşma süreci yaşamakta olan, bu itibarla da nefsin muhtelif merhalelerini aşarak belli bir tasavvuf makamına erişen kalbin, metafizik serüvenini nakleder. Şairin:

Çalabım bir şâr yaratmış iki cihân âresinde
Bakıcak dîdâr görinür ol şârın kenâresinde (9)

şeklindeki mısralarında; dinî, tasavvufî, felsefî duyuş ve telâkkiler bir takım mecazlar, telmihler, semboller aracılığıyla ve bir anlam derinliği içinde duyurulur. Allah’ın nazargâhı olan kalbin, mânâ âlemine ilişkin yapı ve fonksiyonları samimiyetle terennüm edilir. “Allah’ım (cc), iki cihan arasında bir şehir yaratmış; o şehrin kenarında(olup o şehre) bakınca dîdâr görünür.” şeklinde gayet açık, anlaşılır ve sade bir anlatım akıcılığına sahip bu mısralar, aslında son derece girift, metafizik derinliği olan tasavvufî bir yoğunluk ve felsefî duyuşlar taşımaktadır. Bu ilahî hakkında bugüne kadar yapılmış olan şerhlerde özellikle “iki cihân” ve “dîdâr” kavramlarına farklı zaviyelerden yaklaşılmış, bu kavramlar üzerinde farklı mânâlar, farklı görüş ve düşünceler ileri sürülmüştür. Türkçe bir kelime olan ve şehir anlamına gelen “şâr”, şairin duygu ve tefekkür dünyasında “kalp” olarak sembolleştirilmiştir. Bütün varlıkları yoktan var eden Allah (cc), insanı beden ve can/ruh dediğimiz iki unsurdan yaratmış, bu unsurları akıl, kalp ve nefis dediğimiz ilâhî cevherlerle eksiksiz donatmıştır. Kalp de adeta düzenli bir şehir gibi teşkilat yapısıyla, sevk ve yönetimiyle, maddî ve manevî dokusuyla sürekli gelişme gösteren varlığıyla, muhtelif hâllerin yaşandığı bir mekândır.

Kudret elinde en güzel şekilde biçimlendirilen ve İslâm fıtratı üzerine yaratılan insanın bu ilk hâli saf, katıksız ve tertemizdir. Böyle bir yaratılışa mânevî gözle bakıldığında, onda Allah’ın bir takım fiillerine, sıfatlarına, ait tecellilerini müşahede etmemek imkânsızdır. Şair, kalbi ilâhî plânda beden ve can denilen iki cihanın arasında yaratılmış kutsal bir yer olarak nitelendirir. Yüz, çehre anlamlarına gelen “didâr” kavramı ise şiirde; “O şehrin kenarından bakınca görünen ilâhî bir yüz” olarak tavsif edilmektedir. Allah’ın cemalinin mü’minlerce hayatta yahut öldükten sonra görülüp görülmeyeceği hususunda, âlimler arasında ciddi görüş ayrılıkları vardır. Hacı Bayram Veli bu mısrada geçen duyuşu ile Allah’ın cemalinin, O’nun murat etmesiyle daha hayatta iken görülebileceğini söylemiştir. Allah; A’raf Sûresinin 7/143. ayetinde: “Mûsa tayin ettiğimiz vakitte (Tûr-i Sina’ya) gelip de Rabbi Onunla konuşunca “Rabbim! Bana (kendini) göster; seni göreyim!”dedi. (Rabbi), “Sen beni asla göremezsin. Fakat şu dağa bak, eğer o yerinde durabilirse sen de beni göreceksin!”buyurdu. Rabbi o dağa tecelli edince onu paramparça etti, Mûsa da baygın düştü. Ayılınca dedi ki: Seni noksan sıfatlardan tenzih ederim, sana tevbe ettim ve ben inananların ilkiyim.” buyurarak insan tarafından asla görülemeyeceğini; ancak peygamberlik payesine sahip bir Allah dostunun, Allah’ı görmeğe ilişkin tükenmeyen iştiyakı ve Kıyâmet Sûresinin 75/22,23.: “Yüzler vardır ki, o gün ışıl ışıl parıldayacaktır.”, “(Onlar) Rablerine bakacaklardır.” ayetleri, Allah’a kurbiyyet derecesinde dost olanların, O’nu ahrette görebileceklerine dair tasavvurlar ortaya koymaktadır.

Şiirde; insanın maddî ve manevî dünyası da diyebileceğimiz beden ve can arasında, bu iki ilahî unsurun bir biriyle münasebetini sağlayan kalp, sembolik ifadesiyle bir şehre benzetilmiştir. Toprağın kudret eliyle yoğrulup, en güzel biçim verilmesiyle teşekkül eden beden, ilahî nefhanın ünsiyetiyle can bulmuş ekmel bir varlıktır. Her bir zerresi başlı başına bir âlem hususiyeti taşıyan “beden”in, aslı toprak olan ve bir hikmet membaı taşıyan mahiyeti henüz tam mânâsıyla çözülmüş değildir. Adem’den buyana insanoğlunu sürekli meşgul eden “can/ruh” hakkında ise Allah (cc) İsra Suresi 85.ayetinde: “Sana ruh hakkında soru sorarlar. De ki: Ruh, Rabbimin işlerindendir. Size, ancak az bir bilgi verilmiştir.” buyurmaktadır.

Bir şehirde mimarî yapılanma nasıl bir plân ve program kapsamında gerçekleştirilirse; o şehirdeki ulaşıma, sağlığa, pazarlamaya, ilme, hikmete, irfana nasıl önem verilir, her geçen gün bu şehrin güzelleşmesi, bayındır hale gelmesi yolunda nasıl hummalı bir gayret sarf edilirse; aynen bunun gibi kalbin de manevî bir eğitim müdahalesiyle olgunlaşması; nefsin bitmez tükenmez arzu ve ihtiraslarından korunması arzu edilir. Hâtta kalbin, kendi benliğinden sıyrılması, “seyr-ü sülûk” denilen belirli bir dönem içerisinde disipline edilmiş sıkı, çileli ve sabırlı bir iç eğitim sürecinden geçirilmek suretiyle olgunlaşması istenir. Manevî olgunluğa erişmiş bu gönül şehrinde, o ezelî ve ebedî olan sevgilinin görüleceğine de işaret eden şair, aşkta en ileri bir makam olan vuslâtın, akıl aracılığıyla değil kalp yoluyla, yani aşkla gerçekleşeceği görüşüne ışık tutar.

Gönül, şehir sembolüyle hadîslerde de ele alınmıştır. Peygamberimiz bir hadîsinde: “Ben, ilmin şehriyim. Ali onun kapısıdır. İlim edinmek isteyen, ona kapısından gelsin” buyurarak. (10) mecaz aracılığıyla kendi gönlünü ilimle mücehhez kılınmış bir şehre; Hz.Ali’nin gönlünü ise bu şehrin kapısına teşbih etmiştir.

Mutasavvıf şairimiz Hacı bayram Veli;

Nâgihân ol şâra vardım ol şârı yapılır gördüm
Ben dahi bile yapıldım taş u toprak arasında

diyerek bu mısralarında da birinci beyitte tespit ettiğimiz aynı duygu ve düşünce derinliğiyle, inşa edilmekte olan gönül şehrinden bahsetmektedir. “Birdenbire o gönül denilen şehre vardığını; o şehri yapılır gördüğünü; kendisinin de o taş ve toprak arasındaki yapılanmanın bizzat içinde kaldığını” ifade eden şair, nefsin olgunlaşmasında ve kalbin manevî terbiyeden geçmesinde belli bir süre için gerekli görülen “çile hayatına”; “seyr-ü sülûk” adı verilen kalp eğitiminin önemine; bu yoldaki uygulamaların usûl ve esaslarına işaret etmektedir.

Bir şehir nasıl sürekli imar edilip bayındır hâle getiriliyorsa; gönül de sırr-ı ilâhîye vakıf olmak için yeniden bir diriliş sürecine girmek, her geçen gün biraz daha “bilmek”, “bulmak”,“olmak ve en mütekâmil hâle gelmek durumundadır. Şehirler sahip oldukları tarihî, ilmî, kültürel ve ahlakî dokularıyla nasıl bir kimlik ve kişilik hususiyeti taşıyorlarsa; insanların da huy, duyuş ve düşünüş itibariyle kendilerine has bir aidiyetleri, kimlik ve kişilik yapıları vardır. Bir şehri adı ile kalıcı kılan, o şehrin sahip olduğu tarihî ve kültürel dokudur. İnsanı ise yücelten ve Allah’a kurbiyyet derecesinde yaklaştıran, kalbinin sahip olduğu kalıcı ve manevî güzellikleridir.

Esasen âlemin küçük bir modeli olan insanoğlunun maddî varlığının esasını toprak, manevî varlığının esasını can/ruh teşkil eder. “Toprak”, tasavvufta ele alındığı şekliyle tıpkı “su” gibi tevazuun ve bereketin sembolü olarak tasavvur edilmiştir. Şair: “Ben dahi bile yapıldım taş u toprak arasında” diyerek Tâhâ Sûresinin 20/55.: “Sizi ondan (topraktan) yarattık; yine oraya döneceksiniz ve bir kez daha sizi oradan çıkaracağız” meâlindeki âyete de telmih yaparak kalbin, sürekli iri ve diri kalmasında manevî yapılanmanın önemli olduğuna işaret ediyor. Bir şehrin mimari yapılanmasında şairin ifadesiyle nasıl ki “taş” ve “toprak” nevinden malzemeler gerekliyse; gönül şehrinin inşasında da; “zikir, sabır, şükür, tevbe, istiğfar, tefekkür, tezekkür, tevekkül, tevazu, teslimiyet vb. gibi imanı kuvvetlendiren, irfanı derinleştiren, kalbi daima iri ve diri tutan manevî unsurlar gerekli görülmektedir. İnsan, ancak kalbin mânâ âleminde yaşadığı böyle bir “hâl” sayesinde eşyanın özüne nüfuz edebilecek, kalp gözünün açılmasıyla bir takım manevî güzellikleri mükâşefe ve müşâhede edebilecektir.

Şair: “Ben dahi yapıldım” derken, bir bakıma kalbinin inşasının ve imarının tamamlandığına; bu gönül şehrinde muhabbet, mâ’rifet ve hakikat meyvelerinden tattığına; sırr-ı ilâhîye ilişkin bir takım manevî güzellikleri yaşadığına; fillerde, isimlerde, sıfatlarda ve zatında o bir ve benzersiz sevgiliyi müşahede ettiğine işaret ediyor. Birinci beyitte “O şehrin kenarından baktığında didârı gören” kalp gözü; bu beyitte kalbin mimarî yapısının tamamlanmasıyla sevgilinin muhtelif güzelliklerinin farkına varıyor.Yard. Doç. Dr. Cevdet Kılıç, bu konu ile ilgili yaptığı araştırmasında: “Tasavvuf felsefesinde ve özellikle Bayramilikte şâra varmak için dört merhaleyi geçmek gerekir. Birincisi, tecelli-i ef’aldir. Bu, sâlikin fiillerinde sevgiliyi müşâhede etmesidir. İkincisi, tecelli-i esmâdır. İsimlerle sevgiliyi müşahede etmektir. Üçüncüsü, tecelli-i sıfattır. Sıfatlarda sevgiliyi müşahede etmektir. Dördüncü ve son merhale ise, zatını müşahede etmektir. Bu dört merhale geçilmeden o şehre varılmaz, yani fenafillâh ve bekabillah makamlarına ulaşılamaz.” (11) diyerek görüşümüze aynı zaviyeden ciddi bir açıklık kazandırmıştır. Yunus içinde bitip tükenmeyen aşk iştiyâkıyla gönül denilen şehrin uçsuz bucaksız ummanına dalma ve o sevgilinin izini öz içinde bulma bahtiyarlığına:

Girdüm gönül şehrine taldum anun bahrına
Işkıla gideriken iz buldum cân içinde (12)

diyerek erişmemiş midir?…Özellikle bu beyitteki muhtevî yapı, Yunus ile Hacı Bayram Veli arasındaki gönül akrabalığını çok bariz bir şekilde hissettirmektedir.

Şâkirtleri taş yonarlar varıp üstâda sunarlar
Çalâb’ın adın anarlar ol taşın her paresinde

Bize sınırlı olarak verilen bu hayatta boş durmak, boş oturmak, boşa vakit geçirmek yok; sürekli gayret, hummalı bir çalışma, kutsal bir emek, helal kazanç var; kısacası Allah’ın rızasını kazanma, O’nu “bilme, bulma” ve O’nda “olma” yolunda bitmeyen bir çalışma, sürekli bir kulluk var… Zâriyât Sûresi 51/56. ayetinde: “ Ben cinleri ve insanları, ancak bana kulluk etsinler diye yarattım.” buyuran Allah (cc), insandan kendisine tayin edilen bu kulluk süresi içinde marufu yaşamasını ve emretmesini, münkerden sakınmasını ve sakındırmasını istiyor.

Gönül şehrinin inşasında çalışan dervişler, yaptıkları her işi, yaşadıkları her hâli, taşı yontup ona istenilen şekli verdikten sonra ustalarına sunan işçiler gibi gönül mimarlarına sunarlar. Şairin ifadesiyle: “Çalab’ın adının biteviye anıldığı” bu ameliyede, tabiri caizse “zikirle”, “fikirle” ve “tefekkürle” yapılan bu yeniden varoluş sürecinde kat edilen merhaleler ve aşılan menzillerle gönül yeniden bir diriliş, yeniden bir varoluş süreci yaşar. Bu zaman diliminde giderek olgulaşan gönül, bir hâlden başka bir hâle bürünür.

Tasavvufî hayat tarzında, nefse ait merhalelerin aşılmasında zikrin önemi büyüktür. Zirâ kalp; zikir sayesinde titrer, huzura erer, gelen belâlara sabreder. Ahzâb sûresinin 33/41,42. ayetlerinde: “Ey inanalar Allah’ı çokça zikredin”, “Ve O’nu sabah akşam tesbîh edin”; Hac sûresinin 22/35. ayetinde ise: “Onlar öyle kimseler ki, Allah anıldığı zaman kalpleri titrer; başlarına gelene sabrederler; namaz kılarlar ve kendilerine rızık olarak verdiğimiz şeylerden (Allah için) harcarlar.” şeklinde geçen ilâhi emirler, Allah(cc) indinde “zikrin”, gerekliliğini ve önemini açıkça ortaya koyar. Her bir mürid tarafından bilinen ve tanınan her bir zerrenin diri kılınıp ebedî sükûnete, huzura ve saadete erdirilmesi, “Çalâb’ın adının anılması” ile mümkün hâle getirilmektedir. Ra’d sûresinin 13/28. ayetinde: “(Onlar, Allah’a) iman edenler ve gönülleri Allah’ın zikriyle sükûnete erenlerdir. Bilesiniz ki, kalpler ancak Allah’ı anmakla sükûnet bulur.”; Âl-i İmran sûresinin 3/191. ayetinde ise: “Ayakta dururken, otururken, yanları üzerine yatarken (her vakit) Allah’ı ananlar (şöyle duâ ederler) Rabbimiz! Sen bunu boşuna yaratmadın. Seni tesbih ederiz. Bizi cehennem azabından koru!” tarzındaki ilâhi hitaplar, kalbin en önemli görevinin Allah’ı “anmak”, “bilmek” ve daima “hatırlamak” olduğunu göstermiyor mu?..

Ol şârdan oklar atılur gelür ciğere batılur
Ârifler sözi satılur ol şârın bâzâresinde

Ok, eskiden yaralamağa hattâ öldürmeğe yarayan bir savaş aracı olarak kullanılmıştır. Gönül şehrinden atılan okların gelip ciğere batması; bir yandan ilâhî aşk yolunda çekilen çilelere ve duyulan acılara sabredip “ölmeden önce ölmeyi”, diğer yandan da gönül terbiyesi sürecinde kişinin kendi içinde kendi nefsiyle yaptığı savaşın önemini ve zorluğunu bize gösterir. Gerek acı ve ızdıraplara tahammül göstermek, gerekse nefisle yapılan mücadelede ona üstün gelmek, kalbin olgunlaşmasına, kişinin ilâhî tecellilere mazhar olmasına sebebiyet verir. Nefisle yapılan cihadın gerçekten büyük cihat olduğuna işaret eden Elmalılı Hamdi Yazır, nefsin: “Bizim uğrumuzda cihat edenlere biz şüphesiz onlara yollarımızı gösteririz.”(Ankebut, 69) âyetinde olduğu gibi o kadar büyük kapsamı vardır ki, harp meselesi bunun kısımlarından biri demektir. Bundan dolayıdır ki, Resulullah (s.a.v.) harpten döndükleri zaman: “Küçük cihattan büyük cihada döndük” hadis-i nebevisiyle, nefsi ıslah etmek ve içe, kalbe yönelik ıslahatlarla uğraşmanın büyük cihat olduğunu belirtmiştir.” (13) açıklamalarında bulunur.

Edebiyatımızda kalp gibi ciğer de muhtemelen renginden ve kan ile olan irtibatından ötürü çekilen çilelerin, dertlerin; duyulan acıların ve ızdırapların merkezi; atılan belâ oklarının hedefi olarak kabul edilmiştir. Benzer sembolleri kullanarak aynı duygu ve düşünceleri Yunus:

Gör nice taşlar atılur dost içün başlar tutılur
Gelür gönüle batılur hâlümüze haldaş gelür (14)

diyerek yaşamıştır. Bu durum; dostun verdiği sınırsız nimetleri kabullenme gibi, ondan gelen dert ve belâlara da rıza göstermenin ve hiç de kolay olmayan acılara tahammülün adıdır. Sâliklere has böyle bir hayat tarzını, on beşinci asrın mutasavvıf şairlerinden İbrahim Tennûri:

Câna cefa kıl ya vefâ
Kahrın da hoş lütfun da hoş
Ya dert gönder ya(hut) devâ
Kahrın da hoş lütfun da hoş” (15)

sözleriyle ne kadar da güzel terennüm etmiştir değil mi?.. Zira tasavvuf yolunda giden bir müridin, acı ve ızdırap çekmeden ebedî saadete ulaşması düşünülemez.

Bir şehrin pazar yerinde alınıp satılan, kişinin ürettiği eşyadır, maldır. Ancak mal, mülk, para, eşya gibi maddî alana hitap eden zenginlik insanı mesut ve bahtiyar etmez. Kişiye ebedî saadeti bahşeden “değer”, yine kişinin bizzat kendi kazanımları olan manevî alandaki kalıcı zenginliklerdir. Bu da kemâle ermiş olan kalbin taşması sonucu Hacı Bayram Veli’nin ifadesiyle: “Ârifler sözünün gönüllere yaptığı telkin ve tebliğ” aracılığıyla olmaktadır. Âriflerin sözünün alınıp satıldığı bir pazar yerine teşbih edilen sohbet meclisleri, zikir halkaları, Allah (cc) ile kurulan kurbiyyetin doruk noktalarıdır. “Ârifler sözi satılur ol şârın bâzâresinde” diyerek “sözü”, adeta alınıp satılan bir meta olarak tasavvur eden Hacı Bayram Veli, burada sohbet meclislerinde duyulan ve yaşanan feyz-i ilahî’yi, kalpten kalbe nakletme erdeminin gerekliliğinin ve güzelliğinin üzerinde durur.

Keleci bilen kişinin yüzünü ağ ide bir söz
Sözi bişirüp diyenün işini sağ ide bir söz”

diyen Yunus da “sözü pişirip demenin” önemini ve erdemini derinden idrâk etmiş bir gönül ehli değil midir?..

Ol şâr dediğüm gönüldür ne delidür ne uslıdur
Âşıklar kanı sebildir ol şârın kenâresinde

Hacı Bayram Veli, bu şiirin tamamında kullandığı “şâr” kelimesinin gönül anlamına geldiğini bu beytinde bizzat açıklamak suretiyle, onun “ne deli, ne de akıllı” olduğunu söylüyor. Allah (cc), Peygamberleri aracılığıyla insana istikâmet göstermiş, onun ifrat ve tefritten uzak kalmasını, bir muvazene içinde yaşamasını sağlamıştır. İnsanoğlu bu sayede dünya ve ukbâ dengesini kurmuş, bu sayede hakiki mânâdaki kulluğun idrakine, zevkine ve şevkine varabilmiştir. Cenâb-ı Allah, yüce kitabımız Kur’ân’da bu dengeyi: “Allah’ın sana verdikleri ile ahiret yurdunun peşinde ol, (ama) dünyadan da nasîbini unutma!” (Kasas: 77) hitabıyla anlatır. İnsanoğlu bir yandan Allah’ın nimetlerini (Duha 11), diğer yandan da o nimetlerin hesabını vereceğini (Tekasur 8) aralıksız hatırlamalı, bundan ötürü de kendisine dengeli bir hayat kurmalıdır.

İslâm dininde hemen her alanda ifade edilen ifrat ve tefritten kaçıp orta yolu bulmak, bu şiirde iman cevherini bünyesinde barındıran gönül için tanımlanan, o, “ne delidir, ne usludur” ifadesiyle karşımıza çıkıyor. Bu yüce duyuş ve inanışı samimi bir hayat tarzı haline getiren nice aşk ehli vardır ki, bu yolda mesafeler kat edip Allah’a kurbiyyet derecesinde yaklaşmışlardır. Özellikle şairin ifadesiyle “ne usludur” yani “uslu değildir” gönül hâli içinde bulunan nice “aşıklar” Allah yolunda “kanlarının sebil gibi akmasına rıza göstermişler”, canlarını bu yolda feda etmekten çekinmemişlerdir. Allah (cc) yolunda kanlarını sebil etmiş Allah dostları için: Ahzâb Sûresi 33/23. ayette: “Mü’minler içinde Allah’a verdikleri sözde duran nice erler var. İşte onlardan kimi, sözünü yerine getirip o yolda canını vermiştir; kimi de (şehitliği) beklemektedir. Onlar hiçbir şekilde (sözlerini) değiştirmemişlerdir.” buyurulmaktadır ki şair, bu mısrada bu ayete telmih sanatı yapmıştır.

Bu sözi ârifler anlar cahiller bilmeyüp tanlar
Hacı Bayram kendü banlar ol şârın minâresinde

Hayatı gerçek şekliye yaşamak, ondaki bir kısım hakikat sırlarını tefekkür et mek, anlamak ve bunu anlaşılır bir söz hâline dökmek sanıldığı kadar kolay değildir. Sürekli gelişen, olgunlaşan bir gönülde, süzülerek özün sözü haline dönüşen aşk iksirinden tat alanlar olacağı gibi, bundan mânevî bir lezzet alamayanlar da olacaktır. Bu tasfiyesi gerçekleşmiş ve belli bir makama erişmiş olan kalbin elde ettiği bir kısım keşfi bilgilerle yüklenmiş sözünü, ancak ârif olanlar anlar; kalbi temizlenmemiş, nefsinin heva ve hevesinin peşinde koşan ve her şeyi bildim zanneden gafillerin, cahillerin bu sözü anlaması imkânsızdır. Hattâ şairin ifadesiyle bu gibi gafiller bu söz sahiplerini söyledikleri sözlerinden ötürü kınar ve eleştirirler. Bu hakikati “arifler”, “cahiller” tezadıyla ortaya koyan şair; Zümer sûresinin 39/9.: “ …(Ey Muhammed!.) De ki: Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu? Doğrusu ancak akıl sahipleri bunları hakkıyla düşünür” ayeti ile Araf sûresinin 179. : “…Kalpleri vardır bununla kavrayıp-anlamazlar, gözleri vardır bununla görmezler, kulakları vardır bununla işitmezler. Bunlar hayvanlar gibidir, hatta daha aşağılıktırlar. İşte bunlar gafil olanlardır.” ayetine telmih yaparak bize bu âyetlerin derin anlamlarını hatırlatır.

Hacı Bayram Veli, tıpkı tesirinde kaldığı Yunus gibi şiirlerinde iç âlemle dış âlemi birbirinden ayırmıştır. Bir yandan kendi iç âlemini sürekli bilme ve tanıma cehtini gösteren şair; diğer yandan da kâinatı tanımayı, eşyanın mahiyetini derinden anlamayı, onun yaratıcısını tefekkür etmeyi ve O’nu sürekli anmayı kendisine şiar edinir. Bu hâl; kâinatın sahibini, O bir ve benzersiz, O zamandan ve mekândan münezzeh olan Allah’ı (cc), insanın yakından daha yakın bir mesafede duymasını sağlar. Kaf sûresinin 50/16. : “Andolsun insanı biz yarattık ve nefsinin kendisine fısıldadıklarını biliriz ve biz ona şah damarından daha yakınız.” Ayeti ile Bakara sûresinin 2/186.: “Kullarım sana, beni sorduğu vakit de ki, ben her halde yakınım. Duâ edenin duâsını bana duâ ettiği anda işitir, ona karşılık veririm. O halde kullarım da benim dâvetime uysunlar ve bana inansınlar, umulur ki doğru yolu bulurlar.” ayetinin tebliğ ve telkin ettiği mânânın künhüne varan insan, sırr-ı ilahiye ait bir kısım hâkikatleri kalp gözü sayesinde görür, anlar ve bunu başkalarıyla da paylaşır.

“Hacı Bayram kendü banlar ol şârın minâresinde” beytinde şair, kendisinde adeta bütün bir insanlığın sorumluluğunu, kendi sorumluluğunu ise bütün insanlarda hisseder. Bu itibarla bütün insanları, tasavvufî olgunluğa erişmiş bir gönülün sahip olduğu sevgi, sevda ve aşk iksirini paylaşmağa; o ilâhi güzellikleri “bilmeye”, “bulmağa” ve bu güzelliklerle “olmağa” çağırır. Allah (cc), Fussilet Sûresi 41/33.: “(İnsanları) Allah’a çağıran, iyi iş yapan ve “Ben Müslümanlardanım” diyenden daha güzel sözlü kim vardır?” ayetine telmih yaparak olmuş bir gönülün duyuş ve telakkilerine tercüman olur. Hacı Bayram Velî, bizzat yaşadığı tasavvufî hayata dayanan mâna yüklü birikimlerini sadece âriflerle değil, özellikle şiirin son mısraında bütün bir insanlıkla paylaşmayı isteyen bir gönül hali sergiler. Bu hâlde, bütün insanları imarı tamamlanmış ve bayındır hale getirilmiş bir gönül şehrine davet vardır… Bu hâlde, Allah’ın(cc) rızası ve sonsuz rahmeti vardır… Bu şehre girebilenlere ne mutlu!..
Rıfat ARAZ
———————————-
(1) Faruk K. TİMURTAŞ, Yunus Emre Dîvanı, Tercüman 1001 Temel Eser,s.34.
(2) Faruk K. TİMURTAŞ, a.g.e.s.,71.
(3 ) Prof.Dr.Abdurrahman GÜZEL, Dinî- Tasavvufî Türk Edebiyatı, Akçağ Yayınları, Ankara 1966,3.Baskı,s.394.
(4) Hasan Kamil YILMAZ, Aziz Mahmud Hüdayî ve Celvetiyye Tarikatı, İstanbul 1990, s. 169; Fuat BAYRAMOĞLU, Hacı Bayram Velî Yaşamı Soyu Vakfı, TTK Yay., Ankara 1983, c. I, s. 21.
(5) Yard. Doç. Dr. Cevdet KILIÇ, “Hacı Bayram Veli’de İnsanın Ontolojik Varlığı ve Olgunlaşması Süreci.” Tasavvuf: İlmî ve Akademik Araştırma Dergisi, yıl: 7 [2006], sayı: 16, s. 41.
(6) Ethem CEBECİOĞLU, Hacı Bayram Velî ve Tasavvuf Anlayışı, Ankara 1994, s. 335.
(7)Fuat Bayramoğlu, Hacı Bayram Velî Yaşamı Soyu Vakfı,TTK Yay., Ank.,1983, c. I, s. 21; Kâmil Şahin, “Hacı Bayram Velî’nin Müderrisliği ve Melike Hatun Medresesi”, Hacı Bayram Veli Sempozyumu Bildirileri, s. 123
(8) Abdurrahman Güzel, “Hacı Bayram Velî’nin Üç İlâhisinin Tasavvufi Açıdan Açıklanması”,Hacı Bayram Veli Sempozyumu Bildirileri, Ankara 8-9 Mart 1990, s. 77
(9) Prof.Dr. Abdurrahman GÜZEL, Dinî- Tasavvufî Türk Edebiyatı,Akçağ Yayınları, Ankara 1966,3.Baskı,s.399
(10) Mustafa Asım KÖKSAL, İslam Tarihi, Hz.Muhammed ve İslâmiyet, Medine Devri Misvak neşriyat, ve Dağıtım, İstanbul 1980, c.11,s.278.
(11)Yard. Doç Dr. Cevdet KILIÇ, Hacı Bayram Veli’de İnsanın Ontolojik Varlığı ve Olgunlaşması Süreci, TASAVVUF: İlmî ve Akademik Araştırma Dergisi, yıl: 7 (2006), sayı: 16, ss. 41-63.; Bu konuda ayrıca bkz.: Kumanlıoğlu, Hasan Fehmi, Hz. Pîr Seyyid Muhammed Nuru’l-Arabi Hayatı, Şahsiyeti ve Tasavvufi Görüşleri, İzmir 1995, s. 128,129 .
(12) Faruk K. TİMURTAŞ, a.g.e.,s.132.
(13) Elmalılı Hamdi YAZIR, Hak Dîni Kur’an Dili,(Akçağ) Başer Basım Yayın ANKARA, C.2.s.580.
(14) Faruk K. TİMURTAŞ, a.g.e.,s.74
(15) Prof. Dr. Abdurrahman GÜZEL, Dinî- Tasavvufî Türk Edebiyatı, Akçağ Yay., Ankara 1966,3.Baskı,.424

NABIZ -2 (Serter SAFA)

Kendinizi bir video kameraya çektikten sonra oturup izleyin eğer videodaki şahısı hala tanoyorsanız problem yok ama tanımakta zorluk çekiyorsanız kendinize yalan söylemeyi bırakmanın zamanı gelmiş demektir.*
Sosyoloji olayları incelerken ,parçalar, irdeler sonra birleştirir ve yine irdeler sonra olay ve olguya dair genellemeyi kur(a)msallaştırır ve sonra kur(u)msallaştırır,artık bu bilgi kuramı ve kurumu olan bir genellemedir.**
Yorumlarınız ve konuya olan alakanız için sonsuz teşekkürlerimi letirken yorumlar hakkında bir kaç kelam edip konumuza dönmek istiyorum.
Birçok yorum sahibi arkadaşım olay ve olgular hakkında iki satırda neticeye varmaya çalışmış bu doğru değildir,belki sonuç buyurulan gibi çıkabilir ama önemli olan sonuca gelene kadar geçilen merhalelerdir.Hukuk kuramı gibi düşünürsek, bir adamın ölmüş olduğuna karar vermek”tıbbın” konusudur, meftanın “ex” oluşu maktül için olayı sonlandırabilir ama katil ve olay için yetmez kim ,neden, nasıl vs… sorularının yanıtlanması icab eder. Konu toplum ve toplumun temas ettiği birşey olunca -buda insanımıza has birşey- “şundandır” diyiveririz.
Ayşenur hanım efendinin değinmek istediği bilinçli nesillerle bilinçli toplum modeline ulaşım projesinde bence eksik olan birşeyler var!!! elbetteki o çocuklar gerekiyorsa Mao’nun(maocu değilim hatta tiksinirim kendisinden) posterini taşıyacak veyahut daha iyisi geleceklse devricek ve yenisini inşaa edcek cesaret ve fiili gösterebilmelidirler.Aynı yıllarda ülkesinin bayrağını açıp Özgürlük diye bağıran bir Türk çocuğunun yaptığı fiili hangi çatı altına sokacaksınız- oda çocuk, oda çocuk değili mi? fakat asıl sorun o çocuğa “temyiz kabiliyetni” verebilmekte ki başarı oranıdır.Yani “ak sütün içindeki akkılı görebilecek” “canların canı uğruna canını varmeyi canına minnet sayabilecek –strateji ve taktik sahibi-. (Nezman,Nerede,Nasıl, Kim için)
Bir başka konuda gündemdeki şu meşhur cinayet olayı hakkında ; cinayeti işleyen sanığın zengin olduğu ve dolayısı ile problemin ekonomik olmayacağı kanısına varılmış.oysaki henüz sonuçlanmamış bir cinayet -ki ben sonunda ekonomik amaçlı birşeyin çıkacağı kanısındayım- hakkında birşeyler söylemek için çok erken değil mi? 1-Kız hamile kalmış ve çocuğa baskı kurmuş olabilir –çocuk zengin olduğu için kuvvetli bir baba adayı-. 2- çocuk aşık olduğu için meshep,din problemi veya sosyal statü yüzünden ailesine kabul ettirmek istemiş ve aile buna karşı çıkmış olabilir cinayeti aile –infazcısı- biri işlemiş olabilir… 3-ucu açık ekonomik, dinsel, toplumsal birçok soru sorulabilir -konumuzu dağıtmamak adına kesiyorum-.

Biz bu Kronik tahammülsüzlük Sendromu (KTS) hastalığını sosyolojide sıkıntılı bir döneme girmiş olan “Örnek olay” gözlem metodu kullanarak irdlemekte fayda görüyoruz, çünkü pozitivist ve determinist yaklaşım bizi kestirip atılan cevaplara iter buda konumuzda tespit sıkıntıları yaratabilir, elbetteki pozitivizm ve determinizmden yarlalnacağız ama parçaları birleştirirken. Gelin önce şu Türk toplumuna bir lokal anestezi yapalım toplumu oluşturan önemli parçalardan biri yani –Çocukları- karşımıza alıp bir konuşalım.-Konuda geçen çocuklar tanımı 8-15 yaş arasını kapsamaktadır-.
Korkunç bir istatistiki gerçeği paylaşmakta yarar var(otlama sonucu sunuyorum virgüllerle uğraşmayalım) 500 çocuğun 300’ü kişiye 200’ü malakarşı suç işlemiş. 11 yaşına kadar işlenen suçlara ceza yok(yeni çıkan kanun 15 yaşıda kapsıyor) 15-18 yaş işlenen suçlara cocuk mahkemelerinde cüzi cezalar verilmektedir ,kanuni boşluk suça meğili artırmış olabilir mi?.

Suç işleyen çocukların büyük bir bölümü eğitimsiz ve aile denetimsiz büyütülmüş ve yaşadığı sosyal çevre büyük şehirlerde varoş olarak tabir edilen, ekonomik yeterliliği 40×2 kanaat yaşam mücadelesi veren insanların oluşturduğu gece kondu semtleri.Bu semtlerdeki toplum pisikolojisi “kıskanç yapıdadır” “neden benim yok” “bu dünyaya ezilmeyemi geldik” kompleksini barındıran bir ruh hali içindedir. Lüks arabalarla geçip gidenlere galiz küfürler,-zenginse haksızdır- anlayışı içten içe beslenen kin ve vs…
Yaşam tarzı olarak görülen ve illaki abilerinden ve ilginç”baba” modelinden edindikleri“arkasokak” kültürü bu yaşlarda ilmik ilmik işlenmektedir balley,tiner,ispirto,esrar,kimyasal hap türünden uyuşturucu nitelikte “ve kolay bulabileceği”maddeler -bilinç altında- ileride“toplumdan ve insandan alma gereği duyacağı–dikkat buyurun- İNTİKAM ” hissini açığa çıkabilmek için zemin hazırlayacaktır.Bu fırsatlarda malumunuz.

Şimdi birazdaha şehirin içine doğru gelelim .Türkiyede “orta direk” denilen bir sosyal statü vardı hatırlarsanız !!! bu kavram ve tipler ekonomik olarak artık yok fakat bu konuda bize lazım olacak, bu çerçevede toplum nitelemesini yapacak tanıdık bir kavram bulamadım bu yüzden yine “orta direk”kavramını kullanacağım. Kimdi bu orta direk hatırlayalım; Türk toplumun büyük kısmını oluşturan,ortalama bir gelir düzeyi olan belirli eğitimi almış kentsel kültürün hakim olduğu toplum parçası diyelim mi? Bence yakın bir tarif. Aylık ekonomik faaliyetleri standart , kültürel alışveriş gelişime müsait ve belirli imkanları yakalayabilen bu toplum modelinin bireylerinin çocukları ailesi gibi hep bir yarış, beklenti ve özenti içindedir. Bu toplum modeli tehlikeye en yakın olnıdır neden mi? Balın tamammını alamasada ağzı şerbetlenir yani en azından umudu vardır, hırslar ortaya çıkar,kopmleks belirgindir üstün olma hissi ezici yapıdadır.çocuklar aile bireylerini ve yaşam koşullarını kıyaslaya bileceği daha görsel ve canlı ortamlar yakalaya bilir mesela tv de özeneceği birçok nesneyle karşılaşabilir(çaılışan annenin çocuğu),okulda sıra arkadaşından alacağı veya ona vereceği birçok özenti malzemesi olabilir. Kolay para kazanma bilinci bu yaşlarda işlenebilir çünkü belirlibir kültür seviyesi oluştuğu için kıyas ve mukayeselerde mantık yürütebilir. Onun babası müdür,bunun babası memur ,esnaf,özel sektör çalışanı vs… elde edemedikleri adına farklı sıçrayış –arayış-eğilim modellerine yönelebilirler.
Şimdi birdaha şehirden kopup “kafesler” içinde yaşayan aylık geliri 19Binliranın üstündeki zengin aile modelindeki çocuklara bir bakalım.Taşradaki çocuğun sosyal çevresi nekadar sapmaya meilli objelerle iç içeyse bu çocuklarda o derece tehlikededir.Herşeyi parasal güç ve nüfuzla çözebileceği bilinci (babadan öyle görmüştür)onu hiçbir güçü tanımamaya ve korkmamaya itecektir buda onun korkunç bir “Toplum düşmanı” olması için zemin hazırlayacaktır.Kreşlerde,dadı gözetiminde büyüyen bu zümre çocukları anne ve bab şevkatinden mahrum olduğu için yada yeteri kadar şevkat ve sevgi besinini alamadığı için hırçınlaşacaktır.Bu durumda sevgisizlik ve hayattan zevk alamama gibi psikolojik sorunlarla yüzleşmek zorunda kalabilir. Bu da başka türlü bir patlma şekli doğurur.-Fark eden birşey olmayacaktır balleyin yerini kokain alacaktır.-
Belirttiğimiz sosyal çevre modelleri konuda lazım olduğu kadar detaylanmış ve irdelenmiştir.
Buraya kadarki bölümde Aileye ne kadar büyük iş düştüğünü görmüşsünüzdür.Fakat başka bir sorun daha var hemde gözler önünde olan fakat önüne ekonomi perdesi çekilmiş önemlibir sorun. Çek Cumhuriyetinde halkta meydana gelen ahlaki çöküşün farkına varan cumhur başkanı din eğitiminin verilmesi için reklam kampanyası başlatmış ,her nekadar sorun ekonomik görünsede buraya kadarki bölümde Manevi bir eksikliğin varlığı yadsınamaz bir gerçektir.Din eğitimden Fundamentalist yada radikal bir söylev anlaşılmasın yada hindu rahipleri gibi bir temenni boyutunda “sevgi” aşılaması tabiri yakıştırılmasın. Realist dünyayı algılayabileceği manevi bir hava ile harmanlaya bileceği bir eğitim şeklinden bahsediyorum.(ilerde değinilecektir)
Buraya kadarki boyutu kapatıyorum. Devam edeceğiz
*Yazarın tezi
**Şahsi notlardan…

Baharın ilk günleriydi

Baharın ilk günleriydi… Doğa, hüzünle başlayıp, uykuyla devam eden yolculuğundan uyanışa geçmişti. Ağaçlar adeta tomurcuklanmaya yemin etmişti. Birçok bitki bu uyanışın müsebbibi ve şahidiydi. Hepsi de inatla kafasını çıkarıyordu hayata. Hazırız diyorlardı, zorluklara, güzelliklere, sıkıntılara, olgunlaşmaya… Her şeye hazırız, diyorlardı… Bu yolculuk meşakkatliydi. Uyanıştan sonra geleceğe dair nelerle karşılaşacağını kimse bilemezdi. Onlar yaşamaya aday olmakla ve bu inatçılıklarıyla güçlerini ortaya koymuşlardı zaten. Bir ressam elinden çıkmış edasıyla renklerin cümbüşünü sergiliyordu yine…

Kendi halindeki küçük bahçede de bir kıpırdanma oluyordu. Kayısı ağacı bu yıl hiç olmadığı kadar çok zarif ve beyazı harika tonundaki yavrularını dallarından çıkarıyordu hayata. Küçük kayısı çiçeği ne kadar da harikuladeydi ve onun da yolculuğu başlamıştı… Başarabilecek miydi, yoksa pes mi edecekti? Merhaba dedi ilk gün… Biraz da şaşkındı… Olgunlaşma safhasında nasıl bir görev verilmişti acaba? Güzel bir nimet olup şifâ mı olacaktı yoksa çabuk mu bitecekti bu seferi? Dündü… Diğerleri de benim gibi ne kadarda güzel… Bana çok benziyorlar fakat benden farklılar, dedi. Çünkü hepsinin yolculuğu faklıydı.

Doğuşundan birkaç gün geçmişti ve doğduğu dala daha da sıkı tutunmaya başlamıştı ki… O gün her zamankinden farklı bir şeyler oldu. Uyanıştaki doğanın güzelliğinin zıtlığı kaim oluyordu. Bu da kurulan nizamın bir parçası olmalı diyordu kendi kendine… Ama ürküyordu… Rüzgâr çok şiddetli değildi ancak küçük kayısı çiçeğini kopardı dalından, kopardı yolculuğundan… Kopardı nimet olma sevdasından… İşte savruluyordu. Rüzgârın önüne iradesi dışında katılmış savruluyordu. Ve rüzgâr onu bıraktı… Henüz solgun değildi… Çok olmamıştı kopalı, koparılalı…

Ne kadar zavallıyım! Güzelliğimi düşünürken aczimi akıl edemedim dedi. Amacım hoş bir meyve olmakken ve bunun için gönderilmişken dünyaya tam zıddı olabileceğini düşünemedim… Baktı etrafına bir temaşâger edasıyla… Yeşilin bin bir tonuyla dolu yine kendi gibi mini mini çayırların asındaydı… Birazdan rüzgâr tekrar kattı önüne… Kopalı dalından biraz daha zaman geçmişti ki yavaş yavaş solgun yüzüne şahit oldu. Çok hoş ve işlenmişti. Ama işte her canlı gibi ömrü de güzelliği de yok oluyordu.

Rüzgârla olan yolculuğu yeni çıkmak üzere olan yeşil bitkinin dibinde son buldu şimdilik… Baktı! Pek anlam veremedi… Ne güzelliği var ki dedi. Dokundu… Hafif salladı ve o müthiş koku yayıldı etrafa… Bu ne güzel bir koku dedi… Yine kafasını öne eğdi. Dış güzelliğe bakarak yorum yaptı öze inince esas güzelliği keşfetti ve düşündü… İnsanlar da böyle… Geçici güzelliklere yönelirken maneviyatı, içi, özü unutuyorlar! Farkına varınca birçok şey için geç oluyor… Sonra da pişmanlıklar ve hezeyanlar ekliyorlar bedbahtlıklarına… dedi ve benim gibi diye ekledi. Tekrar döndü o yeşil bitkiye… Fesleğendi o. Ve yanında hiçbir ehemmiyetim kalmadı diye düşündü.

Ömrü kısalıyordu. Nasıl can verecekti? Hiç olmadığı kadar düşünüyordu. Yine rüzgâr geldi ve çağırdı başka bir yolculuğa. Bu sırada etrafını seyretti. Yeşilin bin bir tonu… Beyazlar… Merhaba diyordu zamana onlar da. Sonra onların başına geleceklerle uğraşamam dedi. Zaten rüzgâr da bir kaldırımın kenarına bıraktı onu. “Taş” dedi. İlk kez dokundu ona… Soğuktu, hoş değildi, yapaydı… Sevmedi! Uyanışa katılanlardan farklı bir canlı geçti üzerinden. Karıncaydı… Üzerinden geçiyordu. Acıtmadan eziyordu onu… Sonra bir kedi geldi. Baktı küçük çiçeğe, kokladı. Ve işine yaramayacağını anlayınca geri çekildi. Büyüktü… Ömrünün sonuna ramak kala geri çekildi kedicik.
Düşündü yine küçük kayısı çiçeği, büyüklük mefhumunu. Neye göre büyüktü, kime göre büyük? Karınca onun yanında küçüktü, üzerinden geçiyordu, kedi ona göre büyüktü dokunmadı bile… Büyüklüğün neresinde olunduğu etrafındakilerle teşekkül ediyordu demek ki… Bunların üzerinde yoğunlaşırken düşünceleri pervasız bir ayak altında bitirdi yolculuğunu… Tıpkı yaşama adaylığı gibi son verişi de irade dışıydı. Üzdü onu bu şekilde can veriş… Yolculuğuna son veren farkında bile değildi. Pervasızcaydı adımlarını atışı. Böyle miydi yaşamak? Niye gönderildi mahlûk, nasıl yaşardı? Başına neler gelirdi… Ve gidişi… En önemlisi bunların farkında olur muydu?

MAKBULE ÜNAL

 

Nigârım dilberim yârim…

Nigârım dilberim yârim nedîmim munîsim cânım
Refîkim hem-demim ömrüm revânım derde dermânım

Şehim mâhım dil-ârâmım hayâtım dirliğim ruhum
Penâhım maksadım meylim medârım fikrim u cânım

Kamer-çehre perî-rûyum zarîfim şûhum u şengim
Semen-bûyum gül-endâmım zihî serv-i gülistânım

Zarîfim nâziğim hûbum habîbim turfa mahbûbum
Hicâz’ım Ka’be vü Tûr’um behiştim hûr u rıdvânım

Gülüm reyhânım eşcârım abîrim anberim ‘udum
Dürrüm mürvâridim kânım akîkim la’l u mercânım

Dil-efrûzum vefâ-dârım ciğer-sûzum cefâ-kârım
Hüdâvendim cihân-dârım emîrim beğim u hânım

Çerâğım şem’im ü nûrum ziyâ’ım yıldızım şemsim
Hezârım bülbülüm kebkim Nesîmî-i hoş-elhânım


NESİMİ

Anlamadığınız bölümleri Meşveret Divanı mızın ilgili bölümünden sorabilirsiniz.


Hosting Sponsoru

sponsor

porno indir , adana escort , adana escort , porno izle , mersin escort , escort adana , adult forum , istanbul escort ,