Galip Dede

Hat-ı nev-resteye ta'lîk-i va'di çeşm-i bimârın
Dem-i âhir zamânda makdem-i Îsâ mıdır bilmem

Hat-Hz. Îsâ ilişkisi: Dünyayı, tecelliye mazhariyeti ile yüzün Cemal ismi yansıması kabulü bağlamında ilişkilendirirsek; yüzde çıkacak ve gelenekte sarı olduğu için gençlik, güzellik sembolü sayılacak hattı da bu mevcudiyette yeni ortaya çıkan ve duruma güzellik katacak Hz. Îsâ 'ya teşbih edebiliriz. "Çeşm: Gözler dışında Hakk'ı müşâhede için kullanılır. Allah cc. 'ın basir sıfatı; El-Basar" deniliyor Ethem Cebecioğlu'un sözlüğünde. Bu noktadan yola çıkarak; herşeyi her yönüyle eksiksiz gören, yarattıklarına da görme duyusunu veren manasına gelen Basir Esmaü'l Hüsna'sı ile çeşm birbirleri ile parça-bütün gibi bir ilişki çerçevesinde değerlendirilebilir sanıyorum. Bimar ise aşk'tır; aşkı gören bir "hasta"dan bahs olunmaktır. Aşk ise gören gözümüzle değil gönül gözümüzle görüleceğinden çeşm-i bimar terkibi ile gönül istiaresinde bulunulmuştur diyebilir miyiz? (Devamı meşveret divanında)



Galip Dede


Edebiyat Türkiye Kültür ve Sanat Sitesi

 

Edebiyat Türkiye’ye hoşgeldiniz.Sitemize kendi şiir/denemelerinizi ve edebiyatla alakalı dökümanlar yollayabilirsiniz.Şiir ve denemeleriniz ‘Erbab-ı Kalem’ bölümünden yayınlanacaktır.

Yukarıda yer alan beyitler ve kısa açıklamaları Meşveret Divanımızdaki Klasik Türk Edebiyatıbölümünden alınmaktadır.Beyitlerin  açıklamaları üyelerimiz tarafından yapılmaktadır. İlgili bölüme katılarak beyitler üzerinde daha geniş bilgilere ulaşabilir ve siz de beyitler üzerinde düşüncelerinizi paylaşabilirsiniz.

Kanuni ve Karınca…

İstanbul’da güneşli bir günün sabahında Topkapı Sarayı’nın avlusundabulunan Has Oda’nın kapısı açıldı. Uzun boylu genç bir adam arka bahçeye doğru ilerliyordu Bu kişi, Avrupa’yı titreten, koca Akdeniz’ihâkimiyet altına alan Osmanlı Devleti’nin kudretli hükümdarı KanunîSultan Süleyman’dan başkası değildi. Devlet işlerinden vakit buldukça soluklanmak için arka bahçeye çıkar, ağaçları, kuşları, denizi seyrederdi.

O gün deniz, ağaçlar bir başka güzeldi, yalnız ağaçlardan birkaç
tanesinin yapraklarının buruştuğunu fark etti. Hemen yanlarına
yaklaştı ve eliyle tutup incelemeye başladı. Biraz sonra ağaçların
neden buruştuklarını anlamıştı. Karıncalar sarmıştı o güzelim
dallarını. Aklına bir çözüm yolu geldi. Ağaçları ilaçlatacaktı.
Böylece ağaçlar karıncalardan kurtulacak ve rahat bir nefes
alacaklardı. Fakat birkaç dakika daha düşününce bu fikrin o kadar da
iyi olmadığını anladı. Karıncalar da can taşıyordu, ağaçları
ilaçlatırsa onlar ölebilirdi. İşin içinden çıkamayacağını anlayan
Kanunî, bu konuyu danışmak için hocası Ebussuud Efendi’yi aramaya
koyuldu. Hocasının odasına gitti. Ama hocası odada yoktu. Hemen
oracıkta bulduğu kâğıt parçasına kafasına takılan soruyu edebî bir
üslupla yazdı ve hocasının rahlesi üzerine bıraktı.

Birkaç saat sonra hocası odasına gelmiş ve rahlenin üzerinde el yazısı
ile yazılmış kâğıdı görmüştü. Eline hat kalemini alan Ebussuud Efendi,
talebesinin soruyu yazdığı kâğıdın altına bir şeyler yazdı ve kâğıdı
rahleye bıraktı.

Kanunî bir ara tekrar hocasının odasına uğradı. Hocası yine yerinde
yoktu; ama rahlenin üzerine bırakmış olduğu kâğıdın üzerine kendi
yazısı dışında bir şeylerin daha yazılmış olduğunu gördü. Merakla
kâğıdı eline aldı ve okumaya başladı. Yazıyı okuyunca yüzünde bir
tebessüm belirdi. Kâğıdın üst kısmında Kanunî’nin hocasına yazdığı
sual vardı. Kanunî şöyle diyordu hocasına:

Meyve ağaçlarını sarınca karınca
Günah var mı karıncayı kırınca?

Hocası Ebussuud soruyu şöyle cevaplıyordu:

Yarın Hakk’ın divanına varınca
Süleyman’dan hakkın alır karınca

kanuni

Tahtından düşmek(Mehmet BAKİ)

Herkesin malumu olan bir atasözümüzdür tahtından düşmek. Her atasözümüz gibi de harikadır. Ne kadar basit değil mi? Tahtından düşmek! Harikuladeliği basitliğinde saklı. Girift gibi görünenin bu kadar basite derc edilebilmesi insanı kendisine hayran bırakıyor. İyi ama tahtından düşmek ne demek? Hadi şu taht’a bir de biz oturalım?! Yahut şöyle mi desem: Tahtımızdan bir kere de biz düşelim. Belki düşenin halinden anlarız?!

Tahtından düşmek! İki kelime: Taht ve düşmek:! Taht, malum olduğu üzre devlet makamının tepe noktası manasında; düşmek ise… izaha hacet yok muhtemelen ama yine de ifade edelim: Bulunduğu mevkiden daha aşağıya inmek, zaruret sebebi ile gitmek ve sair manalara geliyor. Tahtından düşmek, insanın bulunduğu mevkiden, zarurete binaen -belki cebren- aşağılara inmesi veya çekilmesi. Kabaca mana bu şekilde ama… ama sahiden öyle mi? Bence değil…

Hazret-i Adem’i (a.s) düşünelim. Cennetten dünyaya indirildi yani düşürüldü! Dünya… Hazret-i Adem’in (a.s.) hiç bilmediği, hiç tanımadığı bir mevki. Sadece dünya mı? Kendi bedeni de aynı şekilde bir bilinmez! Hazret-i Adem’in (a.s)  ilk hislerinden başlıca ikisi: Korku ve ar! Korku dünyaya bakıyor, ar ise kendine; zayıflığı, dünya ile tanışmasındansa eksikliği kendini görmeye başlıyor olmasından! İlk kez avret mahallini görüyor. Nurdan elbiseler üzerinden alınınca üzerini örtme çabası… Bu çapta bir korkuyu havsala alamaz! Zira her şeyi görenden saklanmaya çalışmak esasında fuzuli bir çaba ama O’nun vaziyetinde başka ne yapılabilirdi? Düşmüştü. Düştüğü yer isterse tahtın hemen dibinde bir yer olsun. Düşmüştü… Yani kaybetmişti, yani yitirmişti, yani.. Yani eskisi gibi olmayacaktı.

İlk ve asıl düşüşün acısı bugün bile ta ciğerimizde. Öyle ki bir daha düşmemek için kendi tahtlarımızı yaptık. Taht için başlıca levazım: nefs, gurur ve denetim! Ne zaman tahttan düşsek kendimiz oluyoruz, aczimizin farkına varıyoruz ama nefsimiz en yaman muharibi ile tepemize çullanıyor: Gurur! Bizse o muharibden korkarak tekrar tahta çıkmaya çabalıyoruz. Bunu yaparken lazım gelen her unsuru çevremizde tutmak için azami gayret sarf ediyoruz: Denetim! Önce kendimizi, sonra etrafımızı denetim altına almak istiyoruz. Canımız yanıyor. Canımız yandığı için can yakmayı en tabii hakkımız olarak görüyoruz! Canı yananı denetlemek, canı yanmayanı denetlemekten daha kolay çün ki.

Başımıza ne gelirse gelsin hepsi bizim için birer denetim aracı. Başımıza gelenlerin bizden olduğunu kabul etmiyoruz, edemiyoruz. Kabul edersek tahtan düştüğümüzü ve bir daha eskisi gibi olamayacağımızı kabul etmiş olacağız zira. Mağlub olmak!… Mağlub olmak demek nefsin şerik kabul etmesinden başka ne olabilir? Halbuki nefs şerik kabul etmez! Nefsimize kıyamadığımız için insalığımıza kıyıyoruz ve insanlığımıza kıydıkça tahtımızda güvenle oturuyoruz. Düşsek bile başka bir taht yapmak sırf bu sebebten hiç de zor değil! Çün ki yeni asla eskisi gibi olmayacak! Eskisi gibi olmamak için iyiye kıymak cazib geliyor!

Kendimizi müdafaa için tahta muhtaç değiliz. Hatta müdafaaya bile muhtaç değiliz. Adem’in (a.s) oğulları tıpkı babaları gibi bu dünyaya mağlub olarak geldi. Mağlub olmak için! Galibiyet için değil… Mağlub olmayı kabul etmediğimiz sürece tahttan düşmeye devam edeceğiz. Çün ki tahtından düşmek demek yeniden inşa etmek demektir!

Bir kerecik olsun kendi rızamızla tahtımızdan düşelim. Korkmadan! Ar etmeden! Utanmadan! Sırf eski tahtımızın hürmetine yeni tahtımızdan feragat edelim!

TÜRKOLOGLARIMIZ : ORD.PROF.MEHMET FUAT KÖPRÜLÜ

Mehmet Fuat Köprülü’nün hayatını anlatmak, inanın ne benim ne de bir başka yazarın hakkıyla yapacağı bir iş. Köprülüye siyaset adamı mı demeli, dilci mi demeli, tarihçi mi demeli, edebiyat araştırmacısı mı demeli inanın karar vermek zor. Köprülü, aslında tüm bu saydıklarımın toplamı denilebilir. Tüm bu özellikleri bünyesinde barındıran bu büyük adamın gelin bir de hayatına göz atalım.

Mehmet Fuat Köprülü 4 Aralık 1890’da İstanbul’da doğmuştur. Köprülünün soyu Sadrazam Köprülü Mehmet Paşa’ya kadar uzanmaktadır. Köprülü Ayasofya ve Mercan idadisini(lisesini) bitirir ve hukuk mektebine devam eder. Köprülünün Fransızcasının da bu dönemde büyük bir gelişme gösterdiğini belirtmek gerekir. Köprülü bir süre hukuk mektebine devam eder fakat onu asıl cezbeden konu dil ve tarihtir.

Mehasin ve Servet-i Fünun dergileri Köprülünün şiirlerini yayınladığı ilk dergilerdir.1913 yılına kadar bu dergilerde şiirlerini yayınlar.Şiirlerini yayınladığı bu dönemde Fecri Ati(1909-1912 yıllarında var olan bir edebiyat topluluğu) topluluğuna da katılır.1910 yılından sonra birçok okulda Türkçe ve edebiyat dersleri okutur. Bu dönemde Ziya Gökalp ile tanışır ve ilk zamanlarda pek de sevmediği milli edebiyat akımını benimser.1913 yılında Halit Ziya’nın ayrıldığı İstanbul Darülfünununda Edebiyat müderrisliğine başlar.

1919 yılında “Türk Edebiyatında İlk Mutasavvıflar” adlı eserini yayınlar. Burada şunu vurgulamak istiyorum ki bu eser bugün için özellikle Yunus Emre, Ahmet Yesevi gibi büyük isimlerin tam anlamıyla öğrenilebilmesi için baş kaynaklar arasındadır. Bu kaynağa başvurmadan bu isimler hakkında ahkâm kesmek her babayiğidin harcı değildir.1923’te Edebiyat Fakültesi dekanlığı yapar.1925 yılında Türkiyat mecmuasını çıkarır.1928 yılında Türk Tarih Encümeni başkanlığına seçilir.1931 yılında Türk hukuk Tarihi Mecmuasını çıkarmaya başlar. Bakın bu noktada bir şeye dikkat çekmek istiyorum ki dikkat edilirse çoğunlukla mecmua çıkardığını görmekteyiz. Bu gelenek, içinde bulunduğu dönemde özellikle halka yönelmek isteyen araştırmacıların yegâne görevi durumundadır. Özellikle de Köprülü gibi araştırmalarında gayet temelli incelemeler yapan, yaptığı araştırmaların söz geçiren bir niteliğe sahip olduğu büyük araştırmacılar, mecmua ile seslerini daha iyi duyurmuşlardır.1932–1934 yılında Divan Edebiyatı Antolojisini çıkarır. Burada ise doğu edebiyatına ne kadar değer verdiğini görmekteyiz.

1934 yılında milletvekili olan Köprülü için artık siyaset hayatı başlamıştır. Fakat Köprülü bu dönemde dahi edebiyat araştırmaları yapmaktan geri kalmaz. 1941’de İslam Ansiklopedisi yayımına katılır. 31 Mayıs 1935’te yapılan seçimlerle Kars milletvekili olur. Köprülü’nün partili dönemlerine değinmeden devam etmek istiyorum ki Köprülü ardında 2000 den fazla kitap ve makale bırakmıştır. Köprülü 28 Haziran 1966’da bir trafik kazası sonucu vefat etmiştir. Köprülü’nün saymakla bitiremeyeceğimiz eserlerinden birkaç tanesinin ismini vermekte fayda görüyorum: Yeni Osmanlı Tarih-i Edebiyatı (1916), Türk Edebiyatı Tarihi (1920), Azeri Edebiyatına Ait Tetkikler (1926), Edebiyat Araştırmaları Külliyatı (1966) ve daha nice şaheser.

Görüldüğü gibi Mehmet Fuat Köprülüyü hakkıyla anlatmak mümkün değildir. Edebiyat araştırmaları, siyaset dönemi, tarihi tarafı ile tam bir bilgin diyebiliriz onun için.Mehmet Fuat Köprülü gibi isimlerin bir zamanlar edebiyatımız üzerinde söz sahibi olmuş olduğunu hatırlamak, inanın her edebiyatçı için için bir gurur kaynağıdır.Köprülüyü bir nebze olsun anlatabildiysem ne mutlu bana…

HAFTANIN SÖZÜ: ” Sahip olduğu değerlere, kaybettikten sonra değer veren bir anlayışa sahip olsan bile o değeri vermelisin. Elbet yerini bulacaktır.”(R.Bayındır

RÜŞTÜ BAYINDIR

Hz. İbrahim’in Mucizevi Hayatından Türk Şiirine Yansımalar

Gerek dinî- tasavvufî Türk halk şiirinde, gerekse divan ve modern Türk şiirinde olsun iirin mimarî, estetik ve anlam yapısını teşkil eden kelimeler hiçbir zaman gelişi güzel seçilmez e gereksiz yere kullanılmazlar. Hattâ fikir, ahenk, dil ve duyuş bakımından büyük bir sabır ve tinayla seçilip, şiire alınan bu kelimelere bazı hâllerde öyle mistik temayüller, toplumun
kollektif şuuruna yerleşmiş öyle derin anlamlar yüklenir ki, o kelimeler yüklendikleri bu azmun, mecaz ve telmih görevleriyle değil toplumların, bütün bir insanlığın kabulü yahut eddi haline gelmiş evrensel değerleri, hadiseleri, mesel, inanış ve kıssaları bize az sözle fakat on derece etkili ve sanatkârane bir söyleyişle hatırlatırlar.

Kurân’ı Kerim’de adları geçen bütün peygamberler gibi Hz. İbrahim de dinî- tasavvufî Türk şiirinin konusu olmuş, onun Kurân’da geçen, evrensel ve mucizevî hayatı, ilmî, dinî ve tasavvufî kaynaklarda olduğu gibi şiir aracılığıyla da büyük kitlelere ulaştırılmıştır.


Türk şiirinde, İbrahim (a.s)’ın özellikle Nemrut’un zulüm ve adaletsiz tavrından ötürü mağarada büyütülmesi; aklını, idrak ve iz’ânını kullanarak kendisini ve bütün bir kâinatı yoktan var eden, ezelî ve ebedî olan, bir ve benzersiz yaratıcıyı bu sayede bulması, bilmesi ve ona inanması; putları kırıp parçalaması; Nemrut tarafından ateşe atılması ve düştüğü ateşin
kendisine serin ve selâmet olması; oğlu Hz.İsmail’i kurban etmedeki tevekkül ve teslimiyeti; Kâbe’yi onarması gibi tamamen ilâhî kitabımızda âyetlerle bizzat sabit olan mucizevî hayatına telmihte bulunulur.1 Ayrıca sofrasının bereketi; bir kıtlık yılında kum dolu çuvallarının buğday, mercimek ve un haline dönüşmesi gibi olağanüstü hadiseleri bir kısım mazmunlar, semboller,
telmih ve mecazlar aracılığıyla şiirimizde konu edilir. Hattâ bu konuları ihtiva eden “Halîlnâme” adlı bir mesnevînin yazılmış olduğu da bilinmektedir.
Türk şiirinde Hz. İbrahim’in Nemrût tarafından ateşe atılışını, şiir diline mahsus estetik, lirik, veciz ve sade bir üslûpla anlatan şairlerin başında şüphesiz Yunus Emre gelmektedir.

Ey Dost!. Senin yoluna cânım vereyin Mevlâ
Aşkını komayayın oda gireyin Mevlâ
Beni Sana vereyin sensiz beni nideyin
Ben senin huzûruna bensiz varayın Mevlâ2

diyerek bize yedi asır öteden seslenmesine rağmen bugün söylenmiş kadar taze, bugün duyulmuş kadar sıcak olan bu gönül terennümlerinde, benlik denilen maddî varlığı aşıp, manevî cephesiyle bir ışık, ilâhî bir nûr hâlinde dosta vasıl olmayı ve onda ebedîleşmeyi arzulayan Yunus; “Aşkını komayayın oda gireyin Mevlâ” mısraında güzel bir telmih sanatıyla bizi, Hz. İbrahim’in Nemrut tarafından ateşe atılması kıssasına götürüyor.

Malûm olduğu gibi Hz. İbrahim, kavminin taptığı putları paramparça (Enbiya: 58) etmiş, bundan ötürü Nemrut tarafından hazırlatılan büyükçe bir ateşe atılmış, fakat bir mucize kabilinden ateşten kurtulmuştu. Bu olay Enbiyâ suresinin 69 ile 70. ayetinde:“Ey Ateş! İbrahim üzerine Hz.İbrahim’i yakmamış, serin ve selamet olmuştu. Çünkü İbrahim (a.s): “Bana Allah’ın
sahip çıkması yeter; o ne güzel bir sahip!” diyerek Allah’a (cc) sığınmış, yalnız O’ndan yardım istemişti. Bu mucize hemen her edebî dönemde ve devirde şiirimize alınmış, bir kısım bediî tefekkür unsurları ve edebî sanatlarla zenginleştirilerek işlenmiştir.Yunus, bu olayı sadece mecaz ve telmih sanatlarıyla işlemekle kalmaz. Bir ilahîsinde:

İbrâhim’e Nemrûd odın ışkdur gülistân eyleyen
Işkdan nazar ericeğez gülzâr oldı nâr olmadı3
,
“Nemrut’un yaktırdığı ateşi gülistan eyleyen aşktır. Aşkın nazarı ulaşınca ateş, nâr değil de gülbahçesi oldu” diyen şair, gülistân, gül bahçesi, od/ateş, nâr kelimelerine yüklediği anlam ve duygu çağrışımlarında bir yandan o büyük ateş yığınını bir gül bahçesinin güzelliğiyle tasavvur ederek teşbih sanatı yaparken; diğer yandan da gül, ateş ve nâr kelimelerinin renk yönünden uyumunu dikkate alarak tenasüp sanatı yapar. Yunus, bu mısralardaki aşk kavramına, ebedîlik yüklemiş, ona başlı başına bir kişilik kazandırmıştır. Zirâ: “İbrâhim’e Nemrûd odın ışkdur gülistân eyleyen” mısraında odun/ateşin, “Aşk” tarafından gülistân, yani gül bahçesi haline
getirilmesi; ikinci mısrada ise “Aşkın nazar etmesi” şuurlu bir varlığın yani kişioğlunun yapabileceği bir eylem olduğundan “Aşk” kavramı şahıslandırılarak teşhis sanatı yapılmıştır.

Yunus, insanı beşerî hususiyetlerinden sıyırıp ulvî makamlara taşıyan aşk duygusunun gücünü ilahî kaynağa bağlarken son derece açık, sade ve samimidir. Bu mısralarda Hz. İbrahim’in, aşk sayesinde kaygıdan, korkudan ve endişeden uzaklaştığını; aşk aracılığıyla Allah’a tam mânâsıyla tevekkül edip teslimiyet gösterdiğini müşahede ediyoruz ki, bir Allah
(cc) dostu olan Hz. İbrahim’in4 yaşadığı bu hâl, Yunus Suresinin 62. ayetindeki:“Dikkat ediniz!. Allah Dostu olanlara korku yoktur, onlar mahzun da olacak değillerdir” hükmüne de telmihtir.

Hz.İbrahim, malûm olduğu gibi yaşadığı kavmine bir peygamber olarak gönderilmişti. O, aynı zamanda bir peygamber olan oğlu Hz. İsmail ile birlikte Kâbe’yi yeniden inşa etmiş, küçüklüğünden itibaren kavminin tanrılaştırdığı putlara tapmamış, onlarla alay etmiş ve hepsini kırıp parçalamıştı. Bu itibarla Hz. İbrahim, divan şiirinde “İbrahim-i put şikest” diye mazmunlaşmıştır.

Yard. Doç. Dr Semra Tunç, “Divan Şiirinde Hz. İbrâhîm Ve ‘Ades ( Mercimek )
Kıssasına Dâir” adlı makalesinde, özellikle Hz. İbrahim’in bir kıtlık yılında kum dolu çuvallarının buğday ve mercimek haline dönüşmesine dâir mucizesini, muhtelif dönemlerdeki divan şairlerinin şiirlerinden aldığı örnek beyitlerle ortaya koymuştur.

Âhî ‘den (ö.1517) alınan beyitte:

Dâne içün dâm-ı hırsa düşse tan mı murg-ı dil
Anda k’Âdem gözleye gendüm Halîlu’llâh ‘ades5

“Gönül kuşu bir dane için hırs tuzağına düşse (bu) ayıplanacak (hal) mi?.. (Bu ayıplanacak bir hâl değildir) O zaman ki Hz. Âdem buğday, Allah’ın Halil’i (Hz.İbrahim) ise mercimek beklediği gibi” diyen şair, gönülü kuşa, arzu ve istekleri ise daneye teşbih ederken Hz. Âdem’in buğdayla, Hz. İbrahim’in ise mercimekle olan ilgisine telmih sanatı yapmıştır.

Şeyhî’den alınan:

Hâl ü hatı bize ‘ades ü sebzezârdur
Minnet Halîl hânına selvâ nedür ya men6

beyti ile Necâtî Bey’dan alınan:

Ey Halîlüm ne ‘aceb hüsnün gülistânunda biz
Mezra‘-ı la‘lünde cân ekdükçe biter mercimek7

beytinde hâl ( sevgilinin yüzündeki siyah nokta/ben), ‘ades (mercimek) e; hat (yüzdeki ayva tüyleri), sebzezâr (çimenlik) a; hüsn (güzellik, yahut güzelin yüzü ve yanağı), hem gül bahçesine hem de Hz.İbrâhîm’in bereketli sofrasına; sevgili ise “Halîl” kelimesine yüklenen iki farklı anlamdan ötürü tevriye ve teşbih sanatıyla “Hz. İbrâhîm’e” benzetilmiştir. Kâ‘be gibi yine müstagrak-ı envâr olmış Ey Halîlüm yüzün üstindeki hâlün ‘adesi8
Beytinde: “Ey Halîl’im, yüzündeki mercimeğe (benzeyen) hâlın/benin, bu görünüşüyle (tıpkı) Kâ’be gibi yine nurlara gark olmuş” diyen Taşlıcalı Yahya (ö.1582), nurlu yüzde mercimeğe benzettiği hâl/ben ile nurlara gark olmuş Kâbe arasında güzel bir teşbih sanatı yapmış; “Kâbe” ile Hz. İbrahim’in Kâbe’yi onarması hadisesi ile mercimek kıssasındaki kum
dolu çuvalların mercimek haline dönüşmesi mucizesine işaret etmiş ve telmihte bulunmuştur.

Taşlıcalı Yahya, başka bir şiirinde:

Yâ sevâd-ı ‘ayn-ı ‘âşık yâ ‘adesdür bî-gümân
Hey yolında öldügüm kurbânlar oldugum Halîl9 .

tarzındaki beytin ikinci mısraında ise: “Hey yolunda öldüğüm, kurbânlar olduğum Halîl” diyerek “Hey!” hitabıyla bir yandan heyecana dayalı nida sanatı yaparken, diğer yandan Kurân’ı Kerim’de de zikredilen Hz. İbrahim’in, oğlu Hz. İsmail’i kurban etmek istemesi kıssasına telmihte bulunmuştur.
Prof. Dr. Fuat Köprülü’ nün “iklim eyesi / iklim sahibi Ahmet Yesevî” olarak
nitelendirdiği; Kırgız Yazar Cengiz Aytmatov’un ise: “18. yüzyıl Türkistan’da Mahtumkulu şiirlerinin yüzyılıdır. O, uluslararası şiir dünyasında hak ettiği yeri almış, şiirle konuşan bir düşünürdür.”10 şeklinde değerlendirdiği Türkmen şiirinin 18.asırda yaşayan temsilcisi büyük mütefekkirimiz Mahtumkulu, “Ekip Geçti” başlıklı şiirinde; Kurân’da adları geçen peygamberler ile bir kısım şahsiyetlerin yaşadıkları kıssalara telmihler yapmıştır. Bu şiirinde:

Tâ İsa gelince daim,
Eshab-ı kehf yatar kaîm,
Hakk’ın yolunda İbrahim,
Canın oda yakıp geçti.11

gibi söyleyiş hususiyetleriyle bize Yunus’un sesini, sözünü hatırlatan mütefekkir ve mutasavvıf şair Mahdumkulu; Hz. İbrahim’in oda atılma hadisesinin yanında, Hz. İsa’nın ve imân ettikleri tevhît inancı yüzünden üç asır dokuz yıl kadar uyuyup, uyandıklarında yarım gün yahut bir gün
kadar uyuduklarını zanneden Eshab-ı Kehf’in12 Kurân’daki kıssalarına da telmihte bulunur.

Duygudan ziyade düşünce yönü ağır basan; bünyesinde soyut, hikemî ve mistik hususiyetleri taşıyan Âsaf Halet Çelebi’nin “İbrahim” adlı şiiri;

İbrâhîm içimdeki putları devir
elindeki baltayla
kırılan putların yerine
yenilerini koyan kim

asma bahçelerinde dolaşan güzelleri
Buhtunnasır put yaptı
ben ki zamansız bahçeleri kucakladım
güzeller bende kaldı13

şeklindeki ifadelerle İbrahim (a.s)’ın kavminin tapındığı putları kırma kıssasına işaret etmekle kalmaz, genç yaşta Babil hükümdarı olup karısı için dünyanın yedi büyük harikasından biri sayılan “Babil’in Asma Bahçelerini” yaptıran Buhtunnasr diğer adıyla Nabukadnezar’ın dünyevî saltanatına ve maddî yaşantısına da işaret ederek telmih sanatı yapar. Şair bu şiirinde;
iki farklı dünya görüşünün ve hayat tarzının mukayesesini, vahdet-i vücut inanışına bağlı duygu ve düşünce çağrışımlarıyla ortaya koyarken, kendisini sürekli meşgul eden asıl iç çatışmasının sebeplerine işaret eder.
Benzer duygu, düşünce ve inanç çağrışımlarını Sezai Karakoç’un “Hızırla Kırk Saat” adlı kitabında, Hz. İbrahim’in putları parçalaması kıssasına yaptığı telmihte de buluyoruz.

Kardeşim İbrahim mermer putları
nasıl devireceğimi bana öğretmişti
ben de gün geçmiyor ki
birisini patlatmayayım
ama siz harflerdekini ve kelimelerdekini
nasıl sileceğimi bana öğretmediniz”14

Karakoç da tıpkı Asaf Halet Çelebi gibi Hz. İbrahim’in hadisesinden hareketle içinde bizzat yaşadığı iç çatışma ile birlikte, yaşadığımız çarpık eğitimin çarpıcı sonuçlarını yine insan psikolojisinin ortaya koyduğu kabul edilemez tavır ve davranışlar vasıtasıyla izah eder. Nasıl devireceğini öğrendiği ve her gün patlattığı putlarla kalbin saflaşmasına, nefsin sahip olduğu yanlış ve kötü değerlerden arınmasına işaret eden Karakoç; kötülüklerle mücadelede iyinin,
güzelin ve doğrunun daima galip gelmesini ister. Bu durumu, insanlık nezdinde barışın ve sevginin tesisi anlamına geldiğinden ötürü medeniyet tarihi bakımından önemli görür. Şairin duygu ve düşünce dünyasında oluşan bu intibalar, hakikati gören bir kalbin derinden duyduğu ızdırap ve endişelerin acı iniltileridir.

Cumhuriyet dönemi şairlerimizden Kemâl Edip Kürkçüoğlu, “Dönüş Âlemi (Dönüş)” başlıklı şiirinde:

Baş-kestiler Velîleri devrin huzûrda;
Hakk’ın Halîl’e sunduğu kurbâna döndüler

diyerek zerreden küreye bütün bir kâinatla birlikte dönen dervişlerin vecd ve heyecana bağlı bu aşk hâllerini, tıpkı Allah’ın Hz. İsmail’e sunduğu kurbana benzetir. Mevlevîlikte “baş kesmek” deyimi, şeyhin huzurunda niyaz durumunda bulunmak anlamına gelmektedir.15 Mürid, bu tavrı ve duruşuyla, kurbana teşbih edilirken, adama ve adanma yolundaki kalbî tevekkül ve
teslimiyetin mükemmel bir örneğine telmih yapılmıştır. İnsana manevî derinlik ve olgunluk, kalbe dinamizm kazandıran teslimiyet hâli, hayatın gayesini, ebedî bir âlemin varlığını idrâk etmenin güzel bir tezahürüdür.
Âlemlere rahmet olarak gönderilen Hz. Muhammed (sav)16 henüz dünyaya teşrif etmeden önce, O’nun peygamber olarak gönderileceği, Hz. İbrahim ve Hz. İsa tarafından haber verilmişti. Allah’ın muradıyla tecelli eden ve bir mucize hususiyeti taşıyan bu ince sezişi ve gaybî haberi, günümüz şairlerinden Rıfat Araz “N’ât” başlıklı şiirinde:

Halil’in gül duâsı, Mesih’in müjde gülü;
Hilkâtin süt buharı yârına yükseliyor!..
Yoğurmuş, şekil vermiş, renk vermiş kudret eli;
Bu ne güldür, kokusu, ötelerden geliyor!..17

şeklinde terennüm eder. İçten içe mecazlarla örülen bu dörtlükte “Halil’in gül duâsı” ve “Mesih’in müjde gülü” ile “gül”e; “hilkâtin süt buharı” ifadesinde ise çocukluğu cihetiyle “süt buharı”na teşbih edilen Hz.Muhammed’in (sav), “yâr/yarın” kelimelerine yüklenen tevriye sanatıyla da bu âleme teşriflerine ve Allah’a yükselişine telmihte bulunulmuştur. Özellikle son
beyitte tekrar ele alınan gül motifi edebiyatımızda; inceliğin, yumuşaklığın, iffetin, güzelliğin ve aşkın sembolü olarak kullanılmasının yanında, malûm olduğu gibi Hz. Muhammed’in (sav) edebiyatımızda en çok ele alınan remzidir.
Dinî-tasavvufî duyuş ve düşünüşte ibret alınacak bir olay yahut yaratılışın hikmetleri karşısında çaresiz kalan akıl, gönüldeki aşkla kaynaştırılıp yaratıcının mukadder emrine teslim edilir. Nitekim “Bu ne güldür, kokusu, ötelerden geliyor!..” mısraında, yöneltilen soruya bir cevap arayışı içinde bulunmaktan ziyade, verilen anlama tam manasıyla duyulan bir hayranlık,
taktir ve teslimiyet hâli vardır.

Kokusu ötelerden gelip âlemleri kaplayan güle; bu gülün gelişini duâsıyla, müjdesiyle duyuran hikmet ve hakikat güzelleri ile yüreğinde gülün sevgi ve sıcaklığını taşıyan gönül ehline selam olsun!..

Rıfat ARAZ
——————————
1 )Dr. Necla PEKOLCÂY, Selçuk ERAYDIN, İslâmî Türk Edebiyatı, Edebî Eserler Serisi 5, İrfan Yayınevi, İstanbul, 1975, s.117-119.
2) Nihat Sami BANARLI, “Millî Tekevvünümüzde Yunus Emre’nin Yeri”, Bkz.Hüseyin ÖZBAY, Mustafa TATÇI, Yunus Emre (Makalelerden Seçmeler) , Millî Eğitim Basımevi, İstanbul 1994, s.69.
3 ) Prof. Dr. Faruk K. TİMURTAŞ, Yunus Emre Dîvanı, Tercüman 1001 temel Eser 1, s.155.
4 ) Halîlu’llah, “Allah dostu” manasına gelmektedir.Nisâ Sûresinin 125 ayetinde: “Allah İbrahim’i kendisine dost
edindi” buyurulmaktadır.
5 ) Âhî Divanı, Haz. Necati SUNGUR, K.B.Yay. Ankara 1994, D.73,I/8.
6 ) Şeyhî Divanı, Haz. Mustafa İSEN, Cemal KURNAZ, Akçağ, Ankara 1990, D.46, 7/20.
7 ) Necâti Bey Divanı, Haz. Ali Nihad TARLAN, MEB Basımevi, İstanbul, 1997, D. 345,327/3
8 )Yahya Bey Divanı,Haz. Mehmet ÇAVUŞOLU, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Yayınları, İstanbul
1977, D.573,479/4.
9 ) a.g.e, D.216,41/IV.
10 )Ramazan ÇAKIR, “Mahtumkulu Firakî’nin Şiirlerinde Peygamber Sevgisi”, Yağmur Dergisi, Üç aylık Dil-
Kültür ve Edebiyat Dergisi, Sayı: 33 Ekim – Kasım -Aralık 2006.
11) Ramazan ÇAKIR, a.g.d.; a.g.m.
12 ) Kehf Sûresi:17/9-26.
13 ) Selahattin ÖZPALABIYIKLAR, Asaf Halet Çelebi Bütün Şiirleri, İstanbul, 1998, s.104
14 ) Sezai KARAKOÇ, Hızırla Kırk Saat, İstanbul, 1995, s.9.
15 )Mehmet KAPLAN, Cumhuriyet Devri Türk Şiiri, Dergâh Yayınları, İstanbul, 1975, İkinci Baskı,s.415,420.
16)Enbiya Sûresi: 21/107: “(Resûl’üm!) Biz seni, ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik.”
17)Rıfat ARAZ, “Nât”, Berceste Aylık Kültür – Sanat – Edebiyat Dergisi, Yıl:3 ,Sayı:35, Mayıs 2005, s.9-10 ;
Özlem Yağmurları, N’ât Antolojisi, Berceste Yayınları 1, Kayseri, 2005, s.1-4.

Daimonion (Serter SAFA)

Herkes ekolünce başladı malumunuz bendeniz de bu ekolle yetiştim;o zat hakkında küçük , kısa ama önemli bir bilgi vermek kaygısıyla… Fırsat veren arkadaşlara teşekkür ve şükranlarımı sunarım

Atina’da bir adam doğdu ; Heykeltraş bir baba ve ebe bir anneden.

Baba olan; Sophroniskos dış dünyaya olmasını istedği şekli veren bir yontucu, kaba kil ve toprağa görüntüsüne benzeyen fakat bakışta farklı görünümler verebilen bir adam. Anne olan ;Phainerete yenibir başlangıca el veren ve yenibir mevcudiyete ilk cesaret öğretisini başlatan başından tutup çektiğ küçük bedene var olma savaşı vereceği dünyanın ortasında “işte buradayım” demenin ilhamını verebilen bir kadın . Biliyordu ki ; madem insan“Başından tutlarak gerçeğin ortasına atılır ve yaşamaya başlar, öyle ise bütün başlangıçlar bu başın içindedir” rutin bir doğumun düşünmeyle ilintisi bundan gayri ne olabilirki. Nice kafalar gövdelerinden ağırdırlar ve nice kafalar dünyayı yönetir de dünya bu kafalara dar gelir.
Babasından şekil vermeyi annesinden yeni fikirlere ebelik yapma ilhamını alarak büyür SOKRATES.Sonra gençleri yeniden şekillendirmeye ve onlarda zaten var olan yeni fikirleri doğutmanın kaygısında sürdürür ömrünü ve bu uğurda ölümü bile bekletmez. O bilgici değildir bilgiyi arar ve bulmanın kaygısına düşer ,en iyi bilginin “kendini bilmek” olduğunu savunur.Çarşıda ,pazrda,sokakta ona rastlaya bilirdiniz yalın ayak ve sade bir görünüşüyle. Ne bir ekol ne bir dershane nede para kazanmak amacı bilgi pazarlaması .O nun bütün düşünceleri (dialoglar) öğrencileri tarafından yayılmıştır ,doğru olanda budur zaten bir Filozofun hayatında. O asla “ben” demedi kendini bilmenin kaygısında hep arayıştaydı konuşur gibi öğretirdi bu yüzden onun en büyük eseri Diyaloglar dır. Sokrates ”hiç kimse bile bile kötülük işlemez, kötülük bilginin eksikliğinden ileri gelir” der. yine bu yüzden bütün öteki erdemler, ana erdem olan “bilginin” içinde toplanmışlardır ve bilginin kendisi edinildiği ve öğrenildiği gibi, öteki erdemler de elde edilir ve öğretilebilir olacağını savunur.


Peki bu adam kendisinde olmadığını idia ettiği bunca bilgiyi nasıl biliyordu.Çok mu düşünüyordu,okuyordu,yazıyordu? Bunu kendisi bize şöyle izah ediyor;
Çocukluğumdan beri beni izleyen, İlahi bir gücün vermiş olduğu kutsal bir ses vardır. Bu öyle bir ses ki, ne zaman onu içimde duysam, yapmak üzere olduğum bir işi yapmamam gerektiğini gösterir. Anlarım ki yanlışlardan korunuyorum. Ama hiçbir zaman beni herhangi bir şeye zorlamaz… Bana eşlik eden bu ilahi güç (Daimon), etkisini benimle ilişkisi olan insanlar üzerinde de tüm gücüyle gösterir.” “İlahi güç bana kendimi veya başkalarını inceleme (tanıma, bilme) konusunda bir görev vermiştir” buna “bilgiyi arama” -görevi de der-. Bu görevi bırakmak savaş alanını bırakmak kadar utanç verici dir .Çünkü ona göre “fazilet bir bilgi”dir. Yani insanların faziletli olmaları ancak bilgi ile, ilim ile olacaktır.
Nedir Sokratesin –Daimonion- dediği şey. Bir içsel sesten öte ona öğretilerini aşılayan emirler veren bir güç mü? Sokrates bu seslerin “beni aşan bir şey” olduğunu söyler .Kendisine “gençliği baştan çıkarmak ve atina’ya yeni tanrılar getirmeye kalkışmak” suçundan yargılayan mahkeme heyetinin o zamana kadarki faaliyet ve fikirlerinden vazgeçmesi şartıyla hayatının bağışlanacağını söylenmesine karşılık şunları söylemiştir:
“Atinalılar! Sizi sayarım ve severim; İlahi güce(…) sizden daha çok baş eğerim. Hayatım ve gücüm var oldukça, bilgiyi, erdemi, hak bildiklerimi uygulamak ve öğretmekten, rastladığım kişileri uyarmaktan vazgeçmeyeceğim. Çünkü bunun İlahi gücün(…) emri olduğunu bilirsiniz.” *Atinadaki çok tanrılı dine karşı oluşu Ahlak ve faziletin önemini her diyaloğunda vurgulayışı araştırmacıları farklı kulvarlarda düşünmeye itmiştir. Bu gün onun hakkında söylemeye çekindiğimiz tespitler belki zaman ve mekan kaygısı belki sosyolojik faktörler nedeni ile sadece düşüncelerimizde saklıdır.*
**İç seslerinize kulak verin bırakın onun Rahmani mi şeytani mi olduğuna yararlılıklarınız versin .Sokratesi anlamak bütün pozitivitesi ile dünyayı ve ona dair bütün detayları anlamaya niyet etmektir.

* yazarın notu
** yazarın görüşü

GİBİ OLMAK

Hep bir şey gibi olduğumuz şu hayatta en güzel gibilik “TÜRK’ÇE” olmak olsa gerek! Hayatın savurganlığında, ilişkilerin zayıflığı arasında, güvenin, inancın eksilerde dolaştığı şu günlerde, masumiyetimizin alındığı, sevgisizleştiğimiz, algılayamadığımız pisliğin dolduğu şu dünyada belki de en çok muhtaç olduğumuz şey “TÜRK’ÇE” olmak…

TÜRK’ÇE doğmalıyız… Daha anne karnındayken dedikodunun, sigara kokularının, kavganın, gürültünün içinde değil de ilâhi nefeslerin, hoş muhabbetlerin, ezan seslerinin, içinde bulmalıyız kendimizi ve öyle doğmalıyız ki ilk süt helâlinden olmalı, kulağımızdan yüreğimize kadar işlemeli o ulvî ses… Anamız bizi TÜRK’ÇE yetiştirmeli, saygıyı, sevgiyi, itaati biz onun koynundayken öğrenmeliyiz… Aynı zamanda da koparılmaya çalışılırken dikeni batırmayı da o öğretmeli bizlere.

TÜRK’ÇE büyümeliyiz… Dürüstlüğü, ahlâkı ve şefkati babadan öğrenmeli, kuşandığımız bu zırhla gözü kara olmalıyız… Yaşarken “yolda duran taşı al ve bir kenara koy evladım” inceliği işlemeli ruhumuza… Yaratılanı sev Yaratan’ dan ötürü diye Yûnus fısıldamalı yüreklerimize. Cesareti, inancı, gücü yirmi bir yaşında İstanbul’ u fetheden Fatih’ten almalıyız. İncitmemeyi, kırmamayı bize Hasan ile Hüseyin’ in abdest alan amcayla olan muhabbeti öğretilmeli ve Habil ile Kabil’ in hikâyesi bize doğruyu, yanlışı göstermeli ve biz inadına TÜRK’ÇE büyümeliyiz… Yardımseverliği, almadan vermeyi, nifak sokmamayı büyürken öğrenmeliyiz. İnsan kazanmayı “ bir kişinin dirilmesi bin kişinin ölmesinden iyidir” diyen Peygamberimiz (s.a.v.)’ den öğrenmeliyiz.

TÜRK’ÇE düşünmeliyiz… Mütefekkir bir ecdada sahip olmanın gururunu yaşarken, layık olmanın yollarını aramalıyız. Üreten, hazırcı olmayan ve etrafına şuurlu bakan gençler olmalıyız… Kaba saba, basiretsiz olmak yerine; zarif, ince ve nazenin olmayı tercih etmeliyiz. Her şuurlu bakış bir okuma olayıyken, gözlerimizi açmalı ve artık görünenin arkasındakini görmeye çabalamalıyız. TÜRK’ÇE düşünüp, günübirlik heveslerden arındırmalıyız kendimizi…
TÜRK’ÇE giyinmeliyiz… Yürürken saklaması gereken bir sırrı taşıyormuş gibi ar ile yürümeliyiz…
“Edeptir kişinin daim libası
Edepsiz insan üryana benzer” beytine mazhar olmalı, edep giysisini kuşanmalıyız. Örtünün şekilden ziyade özde birleşmesine olanak sağlamalıyız. Elimizden, dilimizden, belimizden emin olmalı, tesettürü kadın ve erkek olarak en mazbut şekilde taşımalıyız… “İnsan liyakatiyle takdir, kıyafetiyle kabul olunur” sözü çınlamalı kulaklarımızda ve biz bu zihniyetle TÜRK’ÇE giyinmeliyiz.

TÜRK’ÇE sevmeliyiz… Adı Vedûd olanın hürmetine sevmeliyiz. Onun sevgisiyle dolan Muhammed (s.a.v.) hatırına sevmeliyiz. Bir bebek başı okşayabilmeli, bir ağaca bakarken tefekküre dalabilmeli, insanın yüreğine çıkabilmeli ve tekrar tekrar sevmeliyiz sevgiye layık olan her şeyi… “Bir köpek leşinin kokuşmuşluğunda güzelliği gören Mevlana’ nın: Ne güzel dişleri var” duygusuyla dolu olan bir ilâhi aşkımız olmalı… Mevlana’ dan, Yûnus’ tan Mecnun’ dan, Hz. Ayşe’ den öğrenmeliyiz aşkı… Onlar öğretmeli aşkı, sadakati, bağlılığı bizlere… Ve Ebu Cehilleri okudukça sevgisizliğin acı şerbetini içmenin talihsizliğini görmeli ve şükretmeliyiz TÜRK’ÇE sevdiğimiz için. Fuzuli gibi aşk denen belaya meftun olmayı dilemeli, âlemdeki her şeyi aşka bağlayıp, aşk derdinden bir an bile şikâyet etmemeliyiz. Gönlüne koydum sanıp da gönül koyanlardan olmamayı öğrenmeliyiz… Üç günlük aşkları, yıka-çık gönülleri hiçe saymalı, gerçek aşka yol almalıyız…
TÜRK’ÇE konuşmalıyız… Atalarımızın, “Biliyorsan konuş âlim sansınlar, bilmiyorsan sus adam sansınlar” sözü kulağımıza küpe olmalı… Nerede, ne zaman ve nasıl konuşacağımızı bilmeli, edebimizi yitirmemeliyiz. Türk dilinin anıtlarını diken Yusuf Has Hâcib ve Orta Asya’nın bir Türk seyyahı olan Kaşgarlı Mahmut’ un evlatları olduğumuzu göstermeliyiz… Aklın süsü olan söz, sözün süsü olan dil Balasagun’lu Hâcib’e göre bir kandilken, biz bu kandili söndürmeliyiz… Söyleyen bizken, söyletene hayran bırakarak TÜRK’ÇE konuşmalıyız.

TÜRK’ÇE yaşamalıyız… Yaşantımız Türk kokmalı. Basitliklerden, çıkar ilişkilerinden, körü körüne bağlanmaktan öte düşünen, istişare eden gençler olmalı ve “Nasıl yaşarsan öyle ölürsün.” ayetine olumlu anlamda vâkıf olmalıyız… Yaşarken her an açığını yakalamak isteyen ellere karşı;
“Sûretin sîretine şahittir

Başka şahit aramak zâhiddir” beytinden güç almalıyız. Serdengeçti’ nin özlediği âlemi tasvir edenken çektiği ızdırabı, bizim yüreğimizi inletmeli ve canhıraş o âlemi yaşatmak için yaşamalıyız… Ve yine TÜRK gibi yaşamalıyız. Kürşad’ı, Oğuz Kaan’ı, Bilge Kaan’ı, Sultan Alparslan’ı, Edebali’yi, Fatih’i, Yavuz’u, Atatürk’ü, Başbuğ Türkeş’i, Arvasi’yi, Âkif’i, Yûnus’u ve nice kahramanları unutmadan, unutturmadan yaşamalıyız. Ve TÜRK gibi yaşarken beyhude çabalarla değil icraata geçerek bunu göstermeliyiz… Ziya Paşa’nın, “Âyinesi iştir kişinin lafa bakılmaz
Şahsın görünür rütbe-i aklı eserinde” beytindeki idrake varmalıyız.

Gibi doğmak, gibi büyümek, gibi düşünmek, gibi giymek, gibi sevmek, gibi konuşmak, gibi yaşamaktan daha ziyade gibinin ötesine uzanabilenler olabilmek duasıyla…

MAKBULE ÜNAL

Gönderen İsim/Mail: makbule ünal mkbl_un****@hotmail.com

Üstad (Mehmet BAKİ)

Üstad kelime mânâsı olarak usta demek. Usta yani belli bir hususta maharet sahibi olan fert. Belki şöyle söylemek de mümkün: En iyi yaptığı işi yapan adam. Dikkat edilsin lûtfen işini en iyi yapan değil en iyi yaptığı işi yapan adam.

Sanat ve fikir hayatımızda bir çok üstad var. Hepsi belli cihetlerden iyi. Belki sahalarının en iyileri değiller ama müşterek vasıfları en iyi bildikleri işi yapmaları. Mesela Abdulhak Hamid, Peyami Safa, Cemil Meriç, Necib Fazıl Kısakürek, Ahmet Hamdi Tanpınar v.s…

Fikir ve sanat hayatımıza tesiri olan bir çok kalem var ve bu kalemlerin pek çoğu üstad sıfatı ile hatırlanmakta. Bu yazıyı kaleme alma sebebim olan üstad ise Necib Fazıl Kısakürek. Benim gibi biri için üstad Necib Fazıl’dan bahsetmek, yüzme bilmeyen birinin İstanbul Boğazı’nı yüzerek geçmesi gibi bir şey. Neylersiniz ki yüzemeyeceğini bilmek, yüzme arzusunun vucud bulmasına mânî değil.

Necib Fazıl… Hayatı eserleri ile ayan beyan ortada olan bir şahsiyet. Eğer Üstad’a dair yeni bir şey söyleyemeyeceksek konuşmanın ve yazmanın ne lüzumu var değil mi? Hayatı bu çapta aşikar olan birine dair yazacaksanız ilk aşmanız lazım gelen mânî de işin bu tarafıdır. Üstad’a dair yazarken herkesin diline peleseng olan şiirlerinden mi yoksa zeka kokan ve yine dillere peleseng olan nüktelerinden mi bahsetmek lazım? Bence ikiside değil! Bence ne için en iyi olduğunu yahut öyle kabul edildiğini bir kenara bırakarak ne için Üstad sıfatını hak ettiğini konuşmak lazım.

Asrımız kendisini kabul etmeyen hiçbir unsuru kabul etmiyor. Mesela lisanımız, mesela adab-ı muaşeretimiz, mesela siyasetimiz, mesela talim-terbiye müesselerimiz… Üstad’ın üstad olma vasfını O’na kazandıran saik hayattan rahatsız oluşuydu. Ne şiirlerindeki kalite ve ne başka bir şey. Yalınız rahatsızlık… Bu rahatsızlık o çaptadırki hayatın verdiğine mukabil alıp götürdüğünden ötürü insanın akkor haline gelmesine sebeb olmaktadır. Üstad ruhu ve bedeni yanan adamdır. Muhitinin yangınını ta ciğerinde hisseden ve aldığı her nefesin yangınını artırdığı adam. Buna mukabil O, bu yangına tahammül edecek kadar da kuvvetlidir. Öyle olmasa idi bir şiirinde:

Sensin gökten gelen oklara hedef;

Oyası ateşle işlenen gergef.

Çekme üç beş günlük düyaya esef!

Dayan kalbim üç beş nefes kadarcık

Der miydi? Ya bu yangın ruhunu sarmamış olsa bu şiir “hafakan” bahsinde kendine yer bulabilir miydi?

Üstad meselesi olan adamdır ki zaten hafakan bir meseleden ötürü bünyede hasıl olur. Hangi bünyede hafakan bir mesele olmadan vucud bulmuştur da o bünye bir odaya tıkılmaktan kurtulmuştur?! Henüz lugatlerde bunalım kelimesi yokken Üstad hafakan kelimesini şiirlerine alacak kadar ince bir ruhun sahibidir. Üstad’ın beli bir takvime kadar ki hafakanları sadece seziş yoliyledir. Daha ötesi değil. Etrafında duyduklarından, gördüklerinden, yaşadıklarından müthiş derecede rahatsız olan bir adamın olan bitenin künhüne varmak için kendi kendini paralaması “ben neyim ve bu hal neyin nesi?” sualini uykusunda bile sayıklamasıdır. Çok zaman cevabını bilmediği sualler insanı delirtmeye kâfidir. Yine Üstad muayyen bir vakite kadar aklını cebine koymuştur ve ancak lazım geldiğinde lazım geldiği kadar cebinden çıkarıp harcamaktadır. Bir nevi uyuşturucu mübtelası… Cevabını bulamadığı suallerden kaçmak için dünyaya meyl etmek. Çaresizlik… Zamane çaresizlik içindeki bu koca kafalı genç adama üstad payesini vermiştir bile! “Yepyeni” bir sese sahibtir zira. Öyle ki başka bir üstad Ahmed Haşim bir gün bu koca kafalı genç adamın bir şiirini ezberden kendisine okur ve “Bu sesi nereden buldun çocuk?” diye sormaktan kendini alamaz! Ve üstad bu sual ile üstad ile üstadlık arasındaki farkı fark eder. Ruhundaki alevler şiddetini iyice artırmıştır artık. Öyle ya çaresiz bir gencin çırpınışlarına cevab verecek yerde o gence içten içe imrenmek de ne ola? Genç adam belli ki “olmak” ve “oldurmak” meselesini ta o zamanlarda sezmişti!

Bu genç adam için her şey bir meseleydi. Allah, peygamber, ölüm, renk, daire, kader, iman, inkar, sanat, cinnet… Yani künhüne varamadığı her şey bir mesele. Kurcalayıcı, didikleyici ve lime lime edip tekrar toparlayacı bu kafa için en ufak bir tarifsizlik yahut tarifin eksikliği kanatları yolunan kuş gibi yere mahpus kalmak demekti. Üstad’ın Çile isimli şiirini, uçmak arzusu ile yanıp tutuşan bir zümrüd-ü anka’nın kâh ağlaması kâh anlayamaması kâh isyanı olarak anlamak lazım. Olmak derdinde olan bir adamın sezdiğine mukabil ne olacağını ve nasıl olacağını bilememesinin verdiği acı! Yangının büyüklüğünü anlamak… Hayır! Anlamak değil sezebilmek için bir parça yanmış olmak lazım! Yoksa ki zümrüd-ü anka’nın güzel görünüşüne aldanıp hakikati bizatihi zümrüd-ü anka zannetmek hatasına düşülmesi işten bile değildir. Üstad bugün bir takım zevatın elinde bir nevi hazır cevablılık abidesi ve kendi fikirlerinin istihkamı için kullandıkları bir koz haline geldiyse bunu Üstad’ın zaafı olarak anlamak yerine güya Üstad’ı tanıdığını iddia edenlerin Üstad’ın yangınından habersizliğine işaret olarak anlamak lazımdır!

Bu yazı Üstad’ın hakkını vermekten acizdir ve lakin Allah ömür verdiyse birkaç haftayı Üstad Necib Fazıl bey’e ayırmak niyetindeyim. Her ne kadar çapım müsaade etmese bile şiirleri ve fikriyatı üzerine birkaç hususu konuşmak en azından Üstad’ın aziz hatırasına hürmet manasına gelecektir.

Koymayub tâkatim feryâda nâlân olmasun dirsün

Koymayub tâkatim feryâda nâlân olmasun dirsün

Gözüm yaşını alursun da giryân olmasun dirsün

Cefa taıyla mir’ât-ı dilim sad pâre eylersin
Ne mümkündür yine hâtır perişan olmasun dirsün

Melâhat mülkini teshîr idüb şemşir-i gamzenle
Güzellik kişverinde gayri sultân olmasun dirsün

Benim zannitdüğüm bu kim gurûr-i hüsnüne bir gün
Felek de mihr-i rahşân mah-i tâbân olmasun dirsün

Yine kul olmasun Yahyâ sana ey padişâh-ı hüsn
Yolumda senden özge kimse kurbân olmasun dirsün

Zekeriyazade Yahya


kayatasarim