Şeyhî

Hem hırmen-i şefâ'atinün hûşe-çinidür
Adem ki dâne hırsı ile eyledi hatâ

Peygamber Efendimizin şefaatine nail olmak her insanın elde edebileceği şeylerden değildir. Ayrıcalıktır. Onun şefaatinin büyüklüğünü göstermek için harman kelimesine yer veren şair, beytin genelinde Peygamber Efendimizin Şefaatine muhtaçlığımızı anlatmıştır. Her insan hata yapabilir. Bunlardan ders çıkarmak önemli. İnsanoğlu beşer, şaşar demişler. Allah'ın yaratmış olduğu ve sayısız nimetler verdiği Adem bile yasağa el uzatmıştır. Allah ne kadar affedici ise Peygamber Efendimiz de onun kadar affedicidir. Şefaatini biz insanlardan esirgemeyecektir.



Şeyhî


Edebiyat Türkiye Kültür ve Sanat Sitesi

 

Edebiyat Türkiye’ye hoşgeldiniz.Sitemize kendi şiir/denemelerinizi ve edebiyatla alakalı dökümanlar yollayabilirsiniz.Şiir ve denemeleriniz ‘Erbab-ı Kalem’ bölümünden yayınlanacaktır.

Yukarıda yer alan beyitler ve kısa açıklamaları Meşveret Divanımızdaki Klasik Türk Edebiyatıbölümünden alınmaktadır.Beyitlerin  açıklamaları üyelerimiz tarafından yapılmaktadır. İlgili bölüme katılarak beyitler üzerinde daha geniş bilgilere ulaşabilir ve siz de beyitler üzerinde düşüncelerinizi paylaşabilirsiniz.

Aceb n’itdüm yâre virmez selâmı

‘Aceb n’itdüm yâre virmez selâmı

Bu zâlim müdde’î komaz ola mı

Menüm iki cihânda yârum oldur

Menem anun alur kemter gulâmı

Şu cefâlar ki sen bana kılursen

‘Aceb kâfir müselmâna kıla mı

Yûsuf’a kalmadı bu hüsn bâkî

Kıyâs eyle sana yârum kala mı

Seni sevmez mi yohsa Şeyyâd Hazma

Denînün biridür bu kaltabânî

Açıklama: vezni: mefâ’îlün mefâ’îlün fa’ûlün

Şeyyâd Hamza

.

Diriliş Akımı mı İkinci Yeni mi?

Yakın zamana kadar Sezai Karakoç’un şiiri yaygın bir yanlışlıkla İkinci Yeni akımı içinde anılır, bu akımın mensupları sayılırken üstadın adı da ustalıkla araya harmanlanıverirdi. Böylece hem Sezai Karakoç’un şiirini kavrama yeterliliğinden mahrum oluş gizlenmiş olur, hem de İkinci Yeni’ye bir itibar kazandırma ve onaylatma oyunu el çabukluğuyla kotarılırdı.

Yayımlanmış veya yayımlanmamış yüksek lisans ve hatta doktora tezlerinden bazılarında da  böyle bir körlük yanılgısı yaşanıyor ki kanaatimce yalnızca bu yanlışlık, söz konusu tezin reddedilme sebebi olabilecek büyüklüktedir.
İkinci Yeni’ye mensup olarak meşhur olmuş şairlerin şiiriyle Sezai Karakoç şiiri arasındaki benzerlikler eş zamanlılık, dil ve kimi biçim unsurlarından ibarettir. Yalnızca bu unsurlara bakılarak elbette bir akım beraberliğinden söz edilemez. Zira ne İkinci Yeni şiiri bu unsurlardan ibarettir, ne de Sezai Karakoç’un şiiri. Bir ileti olarak şiir, onu doğuran ve var eden inanç ve düşünce dünyasından, hayat görüşünden bağımsız olarak ele alınamaz. Bu basit gerçek hatırda tutularak bakıldığında sözü edilen akımla Karakoç’un şiirinin düpedüz ‘ayrı dünyaların’ şiirleri olduğu görülecektir.
İki bininci miladi yılı Türk ve İslam dünyasının en büyük şairi ve mütefekkiri olarak kapatan; çağdaşı olmaktan, yaşadığı ülkede yaşamaktan, konuştuğu dili konuşmaktan saadet duyduğumuz üstat Sezai Karakoç, sanat, düşünce ve eylem alanlarını da kapsayan “Diriliş” akımının kurucusu ve mensubudur. Bu akıma kimi eleştirmenlerce “Yeni İslamcı Akım” ya da “İslami Edebiyat”  denilmişse de doğru adlandırmanın “Diriliş akımı” şeklinde olması gerektiği kanaatini paylaşıyoruz. Sayın Sezai Karakoç’un da tercihi bu yöndedir.

Diriliş akımı, duyuş ve düşünüşün de kendisiyle şekillendiği İslam’ı ve İslam Medeniyeti’ni hem malzeme hem de ilham kaynağı olarak kullanan; buna sanatçının kendi devrini, devrin dil ve malzemesinin yorumlanması ile bizzat sanatçının kendi biricikliğinin keşfinden doğan hasılayı da ekleyerek kullanan bir akım olarak tanımlanabilir. Bu manada Diriliş akımı yeni bir akım değil; kendi devirleri için Şeyh Galip’in de, Fuzuli’nin de Hz. Mevlana’nın da birer ihya edici öncüler oldukları göz önünde bulundurulunca adı geçen akımın da günümüzde ihya edilerek yeniden kurulduğunu, bu yüzden Sezai Karakoç’un aynı zamanda Diriliş akımının mensubu da olduğunu söyleyebiliriz.

İkinci Yeni olarak tanınan şiirin genel olarak ‘meselesiz, formalist ve öz düşmanı’, ‘tanrıyı, aşkı ve ölümü anlamayan’, medeniyetimize ait herhangi bir renk, koku ve ses taşıma kaygısından mahrum bir anlayışın ürünü olduğuna dair örneklemeleri gereksiz gördüğüm gibi
Sezai Karakoç’un ve onun şiirinin inanç, duygu ve düşünce bakımından yukarıda adı geçen şairlerin de içinde yer aldığı büyük gelenekle olan ruh ve gönül akrabalığına örnekler vererek açıklama yapmayı da gerekli görmüyorum.
Ancak pek fark edilmediğini düşündüğüm bir başka bağlantıdan; üstat Karakoç’un, büyük edebiyat geleneğimiz içindeki edebi türlerle ve onların formunu yenilemek suretiyle kurduğu gerçekten ‘yeni’ bağdan kısaca söz etmek istiyorum.

Edebiyatımızda adına “hamse” geleneği diyebileceğimiz bir gelenek var. Bir şairin rüştünü ispat etmesi için, büyüklerden sayılması için hamsesi olup olmadığına bakılıyor. “Beşlik”, “beşleme” diyebileceğimiz hamse, bir şairin yazması gereken en az beş temel kitaba işaret ediyor. Bunların birincisi elbette usulüne göre tertip edilmiş (Türk şairleri için) Türkçe divandan oluşuyor. İkinci kitabı Farsça divan oluşturuyor. İyi bir Türk şairi, paylaştığımız edebiyat geleneğinin büyük dillerinden biri olan Farsça’yı da ana dili gibi bilme ve onunla bir divan teşkil edecek kadar şiir yazma sınavından geçiyordu böylece. Üçüncü kitap Arapça’dan bir çeviri olmakla birlikte genellikle manzum kırk hadis tercümesiyle oluşturulan kitaptır. Her iyi şair, Arapça’yı da bilmek, Kur’an’a ve hadislere vakıf olmak, binlerce hadis içinden kırk tanesini seçerken de seçimine yol gösteren anlayışlarını ve önceliklerini sergilemek ve ayrıca bunlardan şiire ulaşmak sınavından da geçecektir. Hamsenin dördüncü kitabı, bilinen bir hikayenin yeniden anlatılmasından ibaret olmakla birlikte en zor ‘sınav’lardan biridir. Hüsrev-ü Şirin, Leyla vü Mecnun, İskendername, Yusuf ile Züleyha gibi mesneviler, en çok yazılmış olanlardan bazılarıdır. Burada şair üslup, yaklaşım, yenileyicilik gibi ciddi sınavlardan geçiyor. Bilinen ve başkaları tarafından defalarca yazılmış bir hikayenin yeniden yazımında dikkat edilmesi gereken asıl husus, sanatçının ne söylediği değil; -ki o malumumuz- o hikaye dolayımıyla neleri nasıl söylediğidir. Şaire ve hamsesine sıra dışılık kazandırabilecek beşinci kitap ise, tematik unsurları da kişi ve olayları da sanatçının kişisel kurgusunun ürünü olan ve ‘orijinal mesnevi’ diyebileceğimiz; bir kitaptır. En eskilerden Ferdüddin Attar’ın Mantıku’t- Tayr’ı ile yakın dönemden Şeyh Galip’in Hüsn-ü Aşk’ının bu son guruba giren kitaplardan olduğu biliniyor.
Bunlardan başka aynı türde yahut farklı kitaplarla “hamsesini” genişleterek altıya, yediye hatta dokuza çıkaranlara da tezkirelerde ve ansiklopedilerde rastlıyoruz. Gerçi  örneğin altı kitabı olan için hamsesi değil “sittesi vardır” deniliyor, ancak ‘hamse’ geleneğe adını veren kelime olmayı sürdürüyor.

Sezai Karakoç’un hamse geleneğiyle; geleneğin biçimsel gibi durmakla birlikte  taşıyıcı olduğu tartışmasız olan bu yüzüyle de akrabalık kurma; böylece onu çeşitli biçimlerde yenileyerek diriltip sürdürme çabasında olduğunu düşünüyorum. Üstadın şiir kitaplarından hangilerinin hamse geleneğindeki hangi türlere karşılık geldiğinin ve bunlarda ne gibi yeniliklerin yapıldığının incelenmesi ayrı yazıların konusudur ve eminim ileride bu konu üzerinde önemle durulacaktır. Acizane ben de kolay yerinden başlayarak bir iki cümle söylemek istiyorum: Bilinen bir hikayenin yeniden ve yenilenerek yazılması suretiyle, ne söyleneceği az çok malumumuz; ve fakat nasıl söylediği sınavı demek olan hamsenin dördüncü kitabı, üstadın, -adı üstünde- Leyla ile Mecnun adlı eseridir. Miladi yirminci yüzyılın ikinci yarısında, modern Türk şiirinin kazanım ve birikimleri de kullanılarak ve serbest vezinle yeniden yorumlanarak yazılan Leyla ile Mecnun hikayesi, böylece antik bir malzemeye dönüşme tehlikesinden bir kere daha kurtulmuş, yeni bir eser olarak günümüz edebiyatına kazandırılmıştır. Tek başına bu eser, geleneğin değişerek devam etmesi anlayışının yetkin bir örneğidir.

Hamse geleneğindeki orijinal mesneviye karşılık gelen eserinin ise “Hızırla Kırk Saat” olduğunu düşünüyorum. Hikaye oldukça geriye itilmiş, kurguda şiir mantığı içinde sıçramalı bir teknik kullanılmış, buna bağlı olarak zamanda da kronoloji gözetilmemiştir. Söz konusu unsurlar yalnızca şiire bir fon ve yeni şiirler söylemeye bir vesile olarak kullanılmıştır. Yine de Hızır’ın çağlar içinde çeşitli insan toplumlarını ve şehirleri gezip tanık olduklarını, karıştığı olayları ve bunlardan yansımaları takip edebildiğimiz için yeni bir mesnevi ile karşı karşıya olduğumuzu rahatça söyleyebiliriz. Genel olarak mazmunları ihya ederek edebiyatımıza kazandırma bilinçli çabası içinde gördüğümüz Karakoç’u, (gül, bengisu, Leyla…) burada da Hızır mazmunu ile karşımıza çıkarken görüyoruz. Hızır mazmunu ihya edilmekle birlikte edebiyatımıza bu seviyede ilk kez bu eserle girmiştir.

Yabancı dil bilgisinin şiirle sınanması diyebileceğimiz hamsenin iki ve üçüncü türdeki kitaplarına ise “İslam’ın Şiir Anıtlarından” ve “Batı Şiirlerinden” adlı eserleri akraba görüyorum. Burada dil olarak Farsça’nın yerini Fransızca’nın almış olması, Diriliş anlayışının devrin dil, malzeme ve imkanlarını yoklayıp yorumlayarak içselleştirme yönündeki yaklaşımının bir örneği olduğu gibi, yine sanatçının çağını anlaması gerektiği cümlesinden olarak, çok yönlü temaslar kurduğumuz Batı medeniyetinin zamanımızda aktif durumda bulunmasının zorlayıcı bir sonucudur da.
Üstat Sezai Karakoç’un hamse geleneği ile ilişkisinin boyutları, kısaca anlatmaya çalıştığımın çok ötesindedir. Zira Tahanın Kitabı, Gül Muştusu, Ayinler ve Çeşmeler’in de orijinal mesnevi türüne giren eserler olduğu kanaatindeyim. Mesnevi geleneğindeki bu yenilenişin mukayeseli incelenmesi, O’nun İkinci Yeni’ci olduğu komik sanısından kurtulabilen akademisyenleri bekliyor.

Yazar: Şaban Abak

Mesnevi-i Manevi’de Leyla ve Mecnun

Mevlânâ’nın Mesnevisini, Doğu kültür ve mitolojisini içinde saklayan bir hazineye benzetebiliriz. 25.632 beyit(1) tutan bu dev eserde Arap, İran, Türk kültür ve edebiyatına dair pek çok bilgi ve ürün bulunmaktadır. Biz burada, bunlardan yalnızca Leylâ ve Mecnûn’a değineceğiz. Leylâ ve Mecnûn’un Mesnevî’de neyi anlatmak için, nasıl kullanıldığını araştırmaya ve incelemeye çalışacağız.
Leylâ ve Mecnûn, aslında Arap halk edebiyatına ait bir hikayedir. Leylâ ve Mecnûn incelemesine geçmeden önce, hikayenin konusunu kısaca hatırlatalım:

“Necd’de bulunan Beni Amir kabilesine mensup olan Kay s (Mecnûn) ile Leylâ, kabilelerinin hayvanlarını otlatırken, birbirini severler; yaşlarının büyümesi ve aşklarının meydana çıkması üzerine Leylâ çadırda alıkonur ve Kays ‘a gösterilmez; bunun üzerine Kays ‘da aşkın ilk ızdırabı başlar. Kays ‘in babası Leylâ’yı ister ise de, aşk sebebi ile dillere düştüğünden veya kızlarını rüsva ettiğinden, yahut başka bir bahane ile, teklif reddedilir ve Leylâ bir başkasına nişanlanır. Bu hale müteessir olan Mecnûn, ıztıraplarının te ‘siri ile, büsbütün aklını kaybeder. O sırada kendisini görüp, muradına erdirmek isteyen Mervân b. El-Hekem (45-65;675-683)’in vergi (sadakat) me’muru Omar b Abd el-Rahmân ile yerine tâyin edilen Nevfel b. Musahik’m teşebbüsleri boşa gider. Mecnûn’un babası, duâ ile iyi olacağını ümit ederek, onu Mekke ile Medine ‘ye götürür ise de, Mecnûn aşkının artması için duâ eder ve çöllere kaçarak, vahşi hayvanlar ile yaşamaya başlar. Mecnûn’un Leylâ’ya benzettiği ceylanı avcılardan kurtarması v.b. vakalar, bu sırada vaki olmuştur. Sonunda Leylâ, Mecnûn ‘u sevdiğinden, aşk ızdırapları içinde ölür; Mecnûn’da ona ağıtlar söyleyerek ve aşkının acılarını terennüm ederek, çöllerde dolaşır, nihayet bir gün ölüsü bulunur. ” (2)


Leylâ ve Mecnûn, Mesnevî’de bir hikaye bütünlüğü içerisinde bulunmaktan çok güzellik ve aşkı anlatmada kullanılan sembol kişiler ve motifler halinde yer alıyor. Veled İzbudak’ın hazırlayıp, Abdülbâkî Gölpmarlı’nın gözden geçirdiği altı ciltlik Mesnevi tercümesinin I. cildinin 406, 407; III. cildinin 567-577; IV. cildinin 1533-1561; V. cildinin 3286-3291. beyitlerinde olmak üzere Mesnevî’nin dört ayrı yerinde karşımıza çıkıyor.(3) Fakat burada karşılaştığımız Leylâ ve Mecnûn motiflerine, Genceli Nizami(4) ve Fuzûli’nin (5) mesnevîlerinde tesadüf edilmiyor. Şimdi sırasıyla Veled İzbudak çevirisinde bu motiflerin bulunduğu beyitlerin çevirilerini vererek metinleri değerlendirmeye çalışalım:

Birinci cildin 407, 408. beyitlerinde “Halife’nin Leylâ’yı görmesi” anlatılıyor. Burada Leylâ’nın güzelliğinden Mecnûn’un aşkından söz ediliyor gibi görünse de, asıl anlatılmak istenen aşk ve güzellik kavramlarıdır. Hele bu kavramlardan Mevlânâ söz ediyorsa, bu aşkın ilâhî bir aşk, bu güzelliğin ilâhî bir güzellik olduğunu düşünmek gerekir.

407 “Halife, Leylâ’ya dedi ki: “Sen o musun ki Mecnûn, senin aşkından perişan oldu ve kendini kaybetti.

408 Sen başka güzellerden daha güzel değilsin. ” Leylâ, “sus, çünkü sen Mecnûn değilsin. ” diye cevap verdi. ” (6)

Burada dikkati çeken en önemli nokta, güzelliğe anlam kazandıranın aşk olmasıdır. Her şey aşkla güzeldir. Eğer Mecnûn’daki aşk olmasa Leylâ’nın güzelliği diğerlerinden pek de farklı değildir. Bunu çağımızın ozanlarından Aşık Veysel de “Güzelliğin on par’etmez / Şu bendeki aşk olmasa” (7) sözleriyle çok güzel ifade etmiştir.

Aşk, sevginin son hadde varmasıdır. Tasavvufta aşk, önemli bir araçtır. Çünkü Tanrıya ulaşmak isteyen dervişler, ancak Tann’ya duydukları aşkla nefislerini yenebilmekte, Tanrı’dan gayrı olan şeylerden vaz geçebilmektedirler. Agah Sırrı da bunu şöyle belirtir: “Nefse galebe için de yegane vasıta aşktır. Nasıl ki, tecelliye sebep de aşk olmuştur. Bizi ancak aşk Hakk’a konuşturabilir. Hakiki aşk insan ruhunun (ruh-ı mutlak) olan Allah ‘a karşı bir iştiyakıdır. ” (8)

Mutasavvıflar, aşkı ikiye ayırırlar: “Aşk-ı mecazi, Aşk-ı Hakîkî; yani geçici aşk, gerçek aşk. Geçici aşk, birisine duyulan sonsuz özlem ve istektir. Gerçek aşk, Tanrı’ya duyulan sonsuz sevgi ve özlemdir.(9) Burada Mecnûn’un aşkının hakiki, yani gerçek olduğunu söyleyebiliriz. Metinden de anlaşılacağı gibi Mecnûn’un gözü, Halife’nin gözünden, aşkı, Halife’nin aşkından.farklıdır. Onun aşkı mutasavvıfane bir aşktır.

Üçüncü cildin 567-577. beyitleri arasında “Mecnûn’un, Leylâ’nın civarında oturan bir köpeğe iltifatı” anlatılmaktadır. Aşağıda yer alan Türkçe’ye çevrilmiş bu beyitlerde de genel olarak aşk teması işlenmiştir. Bunun yanında kimsenin ayıplarının ortaya dökülmemesi, şekle değil mânâya önem verilmesi düşünceleri de yer almaktadır.

567 “Tıpkı Mecnûn gibi. O da bir köpeği okşamakta, öpmekte, önünde yanıp erimekteydi.

568 Etrafında eğilip bükülerek, onu ululayıp ağırlayarak dönüp dolaşıyor, ona saf şeker şerbeti veriyordu.

569 Bir herzevekil dedi: “A ham Mecnûn, bu yapıp durduğun şey ne delilik, ne sersemlik,

570 Köpeğin ağzı daima pis şeyleri yer. Ardını bile diliyle temizler. ”

571 Köpeğin ayıplarını bir hayli saydı döktü. Zaten ayıp gören gayp aleminin kokusunu bile alamaz.

572 Mecnûn dedi ki: “Sen, baştan başa suretten, cisimden ibaretsin. Gel de benim gözümle bir bak!

573 Bu köpek, bence Tanrı’mn bir çözülmez tılsımıdır. Bu köpek, Leylâ ‘nın mahallesinin bekçisi.

574 Himmetine bak, gönlüne, canına, irfanına dikkat et ki neresini seçmiş, neresini yurt edinmiş?

575 O benim mağaramın yüzü kutlu köpeği, hatta o benim derttaşım, gamdaşım.

576 Onun mahallesinde yurt tutan köpeğin ayağının bastığı toprak bile ulu aslanlardan yeğdir.

577 Ey köpeklerine aslanların köle olduğu sevgili anlatmaya imkan yok ki, sus vesselam!”(10)

Metinde de görüldüğü gibi burada Mecnûn’un, Leylâ’nın yaşadığı yerdeki bir köpeğe aşırı ilgisi ve sevgisi anlatılıyor. Mecnûn, Köpeği adeta sevgilisi gibi öpüp koklamakta, etrafında dönmekte ve ona şeker şerbeti ikram etmektedir. Bunu gören biri, köpeğin pis olduğunu hatırlatarak Mecnûn’u uyarır. Mecnûn da görünüşe aldanmamak gerektiğini belirterek, köpeği sevgilisinin bulunduğu yerde yaşayacak kadar kutlu olmasından dolayı sevdiğini söyler.

Burada da öncelikle aşkın gücünü görüyoruz. Mecnûn, köpeği pis olmasına rağmen sevgilisine yakınlığından dolayı sevmektedir. Aslında bu tasavvufta görülen bir durumdur. Mutasavvıflar, vahdet-i vücut ilkesinden yola çıkarak bütün varlıkları, Tanrı’nın bir görüntüsü veya tecellisi gibi düşünürler ve Tanrı’ya duydukları aşkı, yaratılmışlara da duyarlar. Bunu Yunus Emre “Yaradılmışı severiz / Yaradandan ötürü”(11) sözleriyle, daha yalın bir biçimde ifade ediyor.

Burada anlatılmak istenen diğer düşünce, “Başkalarının ayıbını, kusurunu açıklamama” düşüncesidir. Bu düşünce 570 ve 571. beyitlerde köpeğin kusurlarını sayıp döken adamın sözlerinden sonra yer alan “Zaten ayıp gören gayp aleminin kokusunu bile alamaz.” cümlesinden anlaşılmaktadır. Âlem-i gayb, “Allah ilminin bulunduğu, bilinmeyen âlem’dir.(12) Yani burada yaratılmışların kusurlarını, ortaya dökenlerin Allah’a yakın olamayacakları anlatılıyor.

Yine burada “şeklin değil mânânın önemli olduğu” düşüncesinin de yer aldığını görüyoruz. Bu düşünce de bütün beyitlere yayılmış olmakla birlikte 572 beyitte yer alan, Mecnün’un şu sözleriyle “Sen, baştan başa suretten, cisimden ibaretsin. Gel de benim gözümle bir bak!” diye başlayan ve devam eden kısımda açıkça anlatılmaktadır. Mecnûn, daha önce de belirttiğimiz gibi köpeği, mutasavvıfların vahdet-i vücut ilkesine uygun olarak yaradandan ötürü sevmektetir.

Aslında hayvanlara karşı duyulan bu sevgi ve saygı Budizm’de de vardır. Mehmet Kaplan Tip Tahlilleri adlı kitabında “Bir Budist hikayesinde prens, aç bir parsa yaşaması için kendi vücudunu feda eder. Mecnün’un bir gazali avlanan avcıya, hayvanın canını kendisine bağışlaması için yalvarması ve “cümle raht”mı vermesi, Budizm’den İslam kültürüne geçmiş bir motifi hatırlatıyor.(13) şeklinde bilgi veriyor. Mesnevî-i Mânevî’de yer alan, “Mecnün’un, Leylâ’nın civarında oturan bir köpeğe iltifatı” motifi de bize Budizm’de görülen bu hikayeyi hatırlatıyor. Asaf Halet Çelebi de Mevlânâ ve Mevlevîlik adlı kitabında Mevlânâ’da pantheist, Budist ve neoplatonist izler bulur. (14)

Dördüncü cildin 1533-1561. beyitleri arasında “Aklı Leylâ’da olan Mecnün’un, aklı yavrusunda olan devesiyle mücadelesi” anlatılmaktadır. Burada da yine aşkın işlendiğini görüyoruz. Fakat burada verilmek istenen asıl düşünce, tasavvufa uygun olarak, maddi aşkın, yani nefse uymanın insanı asıl sevgiliden, Tanrı’dan uzaklaştıracağı düşüncesidir.

1553 “Bu, Mecnûn ‘la devesine benzer, o ileriye gitmeye savaşır, bu geriye gitmeye!

1534 Mecnûn’un sevdası önde bulunan Leylâ’ya kavuşmak, devenin sevdası ardına dönüp yavrusuna ulaşmak!

1535 Mecnûn, bir an bile kendisinden geçti mi deve, hemencecik geri döner, geriye giderdi.

1536 Mecnûn, takatiyle aşkta, sevda ile dolu olduğundan kendisinden geçmemesine imkan yoktu.

1537 Kendisini gözetleyen akıldı, fakat aklını Leylâ’nın sevdası kapmıştı.

1538 Deveye gelince, o çevikti, fırsat gözleyip durmaktaydı.. Yularını gevşek hissetti mi.

1539 Anlardı ki Mecnûn daldı gitti.. Hemen germeye yüz tutar, yavrusunun bulunduğu tarafa doğru gitmeye başlardı.

1540 Mecnûn kendisine gelir, evvelce bulundukları yerden fersahlarca geriye gittiğini anlardı.

1541 Üç gün böyle yol aldılar. Mecnûn, adeta yıllarca tereddüt içinde kaldı.

1542 Nihayet dedi ki: “A deve, ikimiz de aşıkız ama birbirimize aykırıyız.. Arkadaşlığa layık değiliz!

1543 Senin sevgin de bana uygun değil, yuların da, senden ayrılmak gerek!

1544 Bu iki arkadaş da birbirinin yolunu vurmada.. Tenden aşağı inip ayrılmayan can, yol azıtır gider!

1545 Senin canın da arşın aynlığıyla yoksulluğa düşmüş.. Tenime diken aşkıyla deveye dönmüş!

1546 Can, yücelere kanat açmada.. Ten tırnaklarıyla yerlere sarılmada.

1547 Ey vatan aşkıyla ölmüş deve, sen benimle oldukça, canım, Leylâ ‘dan uzak kaldı gitti!

1548 Adeta Musa kavminin yıllarca çölde kalışı gibi ben de seninle bu hallere düştüm.. Ömrüm geldi geçti!

1549 Bu yol, vuslata erişmek için iki adımdan ibaret., halbuki ben, senin hilenle tam altmış yıldır, bu iki adımlık yolda kala kaldım.

1550 Yol yakın.. Fakat ben pek geç kaldım. Bu binicilikten adam akıllı usandım artık!

1551 Bu sözleri söyleyip, kendisini deveden fırlattı attı, niceye bir dertten yanıp yakılacağım, yandım artık, dedi.

1552 Ona o geniş ova daracık bir hale geldi., kendisini bir taşlığa atıverdi.

1553 Hem de öyle bir attı ki o yiğidin bedeni ezildi..

1554 Kendisini yere öyle bir fırlattı ki kazara ayağı da kırıldı!

1555 Ayağını bağladı, top olurum da dedi, onun çevgânının önüne düşer, yuvarlanarak giderim!

1556 İşte güzel sözlü hakîm, tenden inmeyen atlıya bu yüzden lanet etmiştir.

1557 Tanrı aşkı, hiç Leylâ’nın aşkından az değersiz olur mu? Ona top olmak daha doğru, daha yerinde!

1558 Top ol da doğruluk yanına yat, aşk çevgânıyla yuvarlanarak git!

1559 Çünkü bu yolculuk, binekten indikten sonra Tanrı çekişiyle olur.. Halbuki önceki gidişimiz deveyleydi!

1560 Bu çeşit gidiş, gidişlerden apayrıdır., bu gidiş, cinlerin çalışmasıyla da olmaz insanların çalışmasıyla da!

1561 Bu çekilip gitme, alelade çekilip gitme değildir.. Bunu, Ahmed’in lıttfu meydana getirdi vesselam!(15)

Görüldüğü gibi bu metinde, devesiyle adeta savaşan Mecnûn’un durumu anlatılmaktadır. Mecnûn, bir an önce Leylâ’ya kavuşmak için deveyi öne doğru sürmekte, deve ise fırsat buldukça geride kalan yavrusuna doğru koşmaktadır. Sonuçta Mecnûn, uzunca bir zaman harcamasına rağmen kısacık bir mesafeyi kat edemediğini görür. Bunun üzerine kendisini deveden atar ve sevgiliye ulaşmasını önleyen engelden kurtulur.

Ey fitnesi çok kavli yalân…

Ey fitnesi çok kavli yalân yandım elinden
Bir nâz ile bin gönül alân yandım elinden

Sen şem’ gibi gayr ile mecliste gülersin
Ben akıtırım yaş ile kaan yandım elinden


Şol sunduğun âteş midir ey sâkî bana kim
Sen aldın ele câm hemân yandım elinden

Her hâr ile sen sohbet edersin dün ü gün ben
Derdin ederim mûnis-i cân yandım elinden

Ahmed çeke cevrini ve lûtfun göre agyar
Ey şefkati az şâh-i cihân yandım elinden

Ahmet Paşa

Bağlanıp zülfünde bozdum ahdi…

Bağlanıp zülfünde bozdum ahdi de peymânı da
Çeşmini gördüm unuttum derdi de dermânı da

Ey hoş ol mest-i mahabbet kim humâr-ı aşkdan
Bir kadeh meyle değişmiş küfri de imânı da


Merd-i bî-kayda belâ-keşlikdedir ârâm-ı dil
Yoksa çokdan terk ederdim cânı da cânânı da

Bende-i pîr-i hârâbâtım ki yoktur sıkleti
Zâhid-i zerrâkun olsun ilmi de irfânı da

Âteş-i cân-sû-ı dil fikr-i dehân-ı dilrübâ
Âşıkun ma’lûmıdur peydâsı da pinhânı da

Çünki derd ehline hep bîgânelerdir çâre ne
Sen dâhi yâd etme Gâlib sabrı da sâmânı da

Şeyh Gâlib

Sehl-i Mümteni

Zannetme ki şöyle böyle bir söz

Gel sen dahi söyle böyle bir söz”

Şeyh Gâlip

Anlatımındaki kısalık ve yoğunlukla şiir, diğer edebî türlerden ayrılır. Şiirde, dilin kullanımı söz konusu edildiğinde de öteden beri kısa ve özlü anlatım, şiiri güçlü ve kalıcı kılan unsurlar arasında sayılagelmiştir. Elbette, anlam ve ses özellikleri başta olmak üzere şiiri şiir yapan başka unsurlar da vardır. Şiir, dili, anlamı, sesi, biçimiyle bir sentezdir; bir bütündür. Ancak, diğer unsurları kullanmanın yanı sıra, elden geldiğince az sözle özlü ve sade dil kullanımı, şairin başarısında önemli yer tutar. Biz bu yazımızda, kısa, sade, yoğun ve özlü şiir denildiğinde aklımıza geliveren bir edebiyat teriminden, “sehl-i mümteni”den söz açacağız.


Sehl-i mümteni hakkında neler yazıldığını öğrenebilmek için başvurduğumuz kaynak eserlerde, genellikle biri ötekinden aktarma olduğu anlaşılan bilgilere yer verildiğini görüyoruz. Kaynakların görüş birliği içinde verdikleri sehl-i mümteniyi tanıtıcı ortak bilgilerden bazıları şunlardır: “Hem kolay, hem güç anlamındaki bir tabir. Kolay göründüğü halde taklidine kalkışınca güçlüğü anlaşılan eserlere vasf olunur.”[1] “Söylenmesi kolay göründüğü halde, pek güç olan sözdür. Sehl-i mümteninin en büyük özelliği külfetsizliktir.”[2] “Kolay ve sade görüldüğü halde, bulunup söylenmesi, benzeri yapılması güç olan.”[3] “Çok sade olduğu için kolay görünen, fakat benzerinin yapımı çok güç olan yazı, ya da eser.”[4] “Kolayca söylenmiş ya da yazılmış gibi görünen, ama benzeri yaratılmaya kalkıldığında güçlüğü anlaşılan söz, deyiş ya da yapıt. Söyleyişin yalın ve süssüz, özün ise yoğun olması sehl-i mümteninin başlıca özelliğidir.”[5] Süleyman Çelebi ’nin Mevlîd ’ini sehl-i mümteni örneği olarak veren Ziya Paşa ise Harâbât’ında bir yandan Mevlîd’i överken, öte yandan da sehl-i mümteninin yukarıda söylenenlere benzer özelliklerine işaret eder.

………….

Sûretde egerçi sâde, düzdür

‘Aşk u sühan anda müctemi’dir

Başdan başa sehl-i mümteni’dir

Dört yüz seneden beri efâzıl

Bir söz demedi ana mümâsil

Tanzîrine çok çalışdı yârân

Kaldı yine bikr, misl-i Kur’an [6]

Söz konusu ettiğimiz kaynakların sehl-i mümteni hakkında bilgi verirken birleştikleri ana noktaları şöyle sıralayabiliriz: Sehl-i mümteni kolayla zorun bir sentezidir. O, sade ve düz anlatıma dayanması nedeniyle ortaya çıkarılması kolay gibi görünür. Ancak, kolay sanıldığı için taklit edilmeye kalkıldığında yoğun ve özgün anlatımdan, dilin usta kullanımından dolayı taklit edilemez., benzeri söylenemez.

Tanzimat’tan önce, dilde sadeleşmenin gereği olarak halk edebiyatına değer vermenin ve ona yönelmenin önemine değinen 19.yüzyıl Osmanlı aydınlarından Es’ad Efendi ise, Mustatraf Tercümesi ’nde dolaylı olarak sehl-i mümteniyle ilgili şu görüşlere yer vermektedir. “…..sözümüze birçok yardımı olan Arabî ve Farsî’yi aradan çıkarıp, lisânımız olup lâkin çoğunun Türkçe’si metrûk olmağla bulamadığımız elfâzı getirerek, lafzı az ve manası çok lakırdıları güzelce meydana koymak ve belâgat ve fesâhati bu yola sokmak ve bu kalıba yerleştirmek, doğrusu bir büyük iş ve bütün halkın beğendikleri ve anladıkları kolaylığa gidiştir ki, sehl-i mümteni’ denmekle senâ olunsa sezâdır.”[7] Bu satırlardan anlaşıldığı gibi Es’ad Ef .de dilde sadeleşmeyi savunurken, Arapça ve Farsça kelimelerden arındırılmış, daha doğru bir ifadeyle Arapça, Farsça kelimelerin yerini arkaik Türkçe kelimelerin aldığı, yoğun ve özlü anlatıma yer veren, dolayısıyla halka inebilen eserlere sehl-i mümteni denilmesinin uygun olacağını söylüyor. Böylece, buraya kadar konuyla ilgili söylenenlere ek olarak yukarıdaki satırların yazarı da bir eserin sehl-i mümteni niteliğini kazanabilmesi için dilin anlaşılır olmasını istiyor ve bu özelliğiyle de o eserin herkes tarafından okunup anlaşılabileceği görüşüne yer veriyor. Bu bilgiyle birlikte, sehl-i mümteni tanımı içerisine buraya kadar söylenenlerin yanı sıra, çoğunluğun anlayabildiği için okuyabildiği ve böylece herkesin beğenisini kazanan eser olma özelliği de girmiş bulunuyor. Şüphesiz burada da sehl-i mümteni için hareket noktası, öteki kaynaklarda dendiği gibi, dilin sade, açık seçik, yani anlaşılır olması özelliğidir. Ayrıca, burada işaret edilmesi gereken önemli bir husus da – özellikle Es’ad Ef . nin sözlerinden yola çıkarak – sehl-i mümteninin dildeki sadeleşme ve edebiyattaki mahallileşme akımının bir uzantısı olarak düşünülebileceğidir. Nitekim biraz aşağıda verilecek örnekler dolayısıyla sözü geçecek olan Bahrü’l-Ma’ârif yazarı Sürûrî ’nin, Türkî-i Basit akımının önde gelen temsilcisi Tatavlalı Mahremî ’nin beytini sehl-i mümteniye örnek verişi de bu görüşümüzü desteklemektedir.

Kaynaklarda verilen örneklere gelince: Bilindiği gibi öteden beri Yunus Emre ’nin şiirlerinin bir kısmı -özellikle onun Türkçeyi kullanışından, anlatım tekniğinden söz edildiğinde- sehl-i mümteni örneği olarak gösterilir. Yunus ’un, Mevlânâ ’nın Mesnevi ’sini gördükten sonra onu uzun bularak söylediği rivayet edilen,

Ete kemiğe büründüm; Yunus diye göründüm

sözü bunların en yaygın bilinenidir.

Söz ola kese savaşı söz ola bitüre başı

Söz ola ağulı aşı bal ile yağ ide bir söz

. …………..

Karlu tagların başında salkum salkum olan bulut

Saçun çözüp benüm için yaşın yaşın ağlarmısın

beyitleri, ya da

Bu dünyada bir nesneye yanar içüm göynür özüm

Yigit iken ölenlere gök ekini biçmiş gibi

beyti de Yunus ’un sehl-i mümteni örneği olan beyitlerindendir.

S.K.Karaalioğlu , Edebiyat Terimleri Sözlüğü ’nde bir halk şairinden, Sümmani ’den sehl-i mümteni örneği verir.[8]

Kınamayın bizi hakkı sevenler

Yağmur yağmayınca sel uyanır mı

Gönül boş değildir aşka düşeli

Rüzgar esmeyince dal uyanır mı

F. Köprülü de, Milli Edebiyat Cereyanının İlk Mübeş- şirleri’nde daha erken döneme ait bir eserden, Sürûrî ’nin Bahrü’l-Ma’arif ’inden alınmış bir sehl-i mümteni örneğine yer verir. Köprülü ’de geçen ve Sürûrî’nin verdiğini söylediği sehl-i mümteni örneği, “Türkî-i Basit” akımının temsilcisi Tatavlalı Mahremî ’nin,

Gördüm segirdir ol ala gözlü geyik gibi

Düştüm saçı tuzağına bön üveyik gibi

beytidir.[9]

Sehl-i mümteni için dilin sade ve anlaşılır kullanımına önem veren yukarıdaki ifadelerden sonra, verdiğimiz bu örneklerin hemen hepsinin ortak özelliklerinden birisinin dillerindeki açık seçiklik, kolay anlaşılırlık olduğunu söyleyebiliriz. Dolayısıyla, verilen bu beyitler kolay söylenmiş izlenimini veren beyitlerdir. Ancak, bazı kaynaklarda verilmiş sehl-i mümteni örneklerine baktığımızda verilen örneklerden dilin sadeliğinin, yani Arapça, Farsça kelime ve tamlamalardan arındırılmış olmasının, bir sözün, bir beytin ya da bir eserin sehl-i mümteni sayılmasında pek de önemli olmadığı izlenimini ediniyoruz. Örneğin Muallim Naci ’nin Istılahat-ı Edebiyye ’de kullandığı şu ifadeye ve ifadenin ardından verdiği örneklere bakalım:[10] Osmanlı şairleri arasında sehl-i mümteniyi söyleyebilecek kabiliyyette bulunanlardan biri, meşhur Nâbî ’dir. Şu beyitleri buna örnek sayılmaktadır:

……….

Şöhreti mâl iledir ma’bed-i İslâmın da

Câmi’-i köhne-i bî-vakfa cema’ât gelmez

………

Yûsuf gibi envâ’-ı mihen çekmeğe mevkûf

Âsân değil ihvâna veliyyü’n-ni’âm olmak

………

Evliyâ-yı ni’âmın âdet-i dîrînesidir

Kendi evzâ’ını etbâ’ına isnâd etmek

Muallim Naci , bu bilgilere ek olarak sehl-i mümteninin, şiirin yanı sıra nesir için de geçerli olduğu konusunda ise şunları söylemektedir: “Sehl-i mümteni’, yalnız nazımda aranmamalıdır. Nesirde daha iyileri bulunur. Acem’de Şeyh Sadi ’nin eserlerinin çoğu, sehl-i mümteni’ olarak düşünülür. Hakîkat! Bir Osmanlı bile kuvvetlice Farsça tahsil edince, “Bir Gülistan da yazsam mı gibi vehimlere düşebilir. Halbuki o Gülistan , şimdiye kadar İran şairleri tarafından da tanzir edilmemiştir.”

Muallim Naci ’den sonra, onun etkisinde kaldığı, hatta daha doğrusu Naci’den alıntı yaptığı anlaşılan Hüseyin Kâzım Kadri de Büyük Türk Lugatı ’nda sehl-i mümteniyi açıklarken gene Nâbî ’den örnekler vererek Naci’nin yolunu izler. H. Kâzım ’ın da Nâbî’nin şiirlerinden örnek verdiği sehl-i mümteni beyitler şunlardır:[11]

Oldu sermâye-i hayret bana bîm ü ümmîd

Bilemem eyliyecek girye midir hande midir

…………

Yok bî-garaz mu’âmele ehl-i zamânede

Kimse ‘ibâdet etmez idi cennet olmasa[12]

Gerek sehl-i mümteni örnekleri olarak Nâbî ’den verdiği beyitlerden, gerekse nazmın yanı sıra nesirde de sehl-i mümteninin varlığına değinişi sırasında söylediklerinden, Muallim Naci ’nin anılan edebiyat ustalığında, veciz söyleyişin, anlamın özlü verilişinin, düşündürücü, ders verici olmasının esas alınması gerektiği görüşünde olduğunu anlıyoruz. Aynı şekilde H. Kâzım da –nispeten daha sade beyitleri seçmiş olmakla birlikte- ister üzerinde hiç düşünmeksizin M. Naci’den konuyla ilgili bilgiyle örneklerden birini olduğu gibi aktarmış; ya da isterse, Naci yolunda yürümeyi kendi anlayış ve zevkine uygun görmüş olsun, o da sehl-i mümteni konusunda dilin öneminden çok, anlamın önemine yer verdiği izlenimini yaratmaktadır. Öte yandan Naci, daha önce de belirtildiği gibi sehl-i mümteninin en büyük özelliğinin külfetsizlik olduğunu söyler. Ancak, verdiği örneklere bakılırsa ona göre külfetsizliğin, dilde Türkçe kelime kullanımı ve söz sanatlarına fazla yer vermemekle pek ilgisi olmamalıdır. Edebiyatın, özellikle şiirin, kelimelerle kurulan bir sanat olduğu dikkate alınırsa, her halde Naci ’ye göre külfetsizlik, eskilerin haşv dedikleri fazla ve gereksiz kelime kullanımından sakınma, kelimelerin seçimi, yerli yerince düzenlenmesidir! Böylece külfetsizlikle Naci, kelimelerin hangi dilden olduklarına bakılmaksızın nasıl ve nerede kullanıldıklarını, yani kelime istifini kastediyor olmalıdır!… Ancak dilin sade olmaksızın doğal ve sürükleyici olması tartışma götürür bir konudur.

Edebiyatımızın, özellikle eski edebiyatımızın, teorik yanını ilgilendiren birçok terim gibi sehl-i mümteniden de eskilerin tam olarak ne anladıklarını kestirmek güç. Araya giren zaman, hızla değişen kültür değerleri ve bu arada dil, eskilerin dünyasından bizleri her geçen gün biraz daha uzaklaştırmakta, o dünyaya yabancı kılmakta. Eskilerin, edebiyat sanatını tanıtıcı eserler, daha doğrusu başlı başına teoriyi ve bu arada terminolojiyi tanıtan müstakil eserler veremedikleri ya da bu eserlerin bize ulaşamadığı bir gerçek. Tanzimat’tan günümüze gelinceye kadar edebiyat teorisi, özellikle edebiyat terminolojisi konusunda yapılmış çalışmalar ise sayıca çok sınırlı. Ayrıca, sözlük, ansiklopedi vb. kaynak eserlerden, yukarıdaki örneklerde de görüldüğü gibi çoğu zaman biri ötekinden aktarma, göreceli, hatta bazen de birbiriyle çelişen ve sınırlı bilgilere yer verdikleri için, yeterince yararlanamıyoruz. Bütün bu olumsuzluklar, çoğu zaman eskiyi yeterince ve gerektiği gibi tanıyamayışımızın dolayısıyla da tanıtamayışımızın önemli nedenleri olarak çıkıyor karşımıza… Sözün kısası, başta üniversite çevreleri olmak üzere, biz konunun ilgililerine çok iş düşüyor…

Tekrar esas konumuza, sehl-i mümteninin ne olduğu konusuna dönelim ve edebiyat terimi olarak sehl-i mümteni içinde, gene kolay anlamına gelen sehl kelimesiyle, zor olduğu için mümkün olmayan anlamını kazanan mümteni kelimesinden yola çıkalım. Böylece anlam bakımından biri ötekine zıt düşen iki kelimeden meydana gelen sehl-i mümteninin, edebî söyleyiş içerisinde kolay olanla zor olanı bünyesinde bulunduran anlamına geldiğini görürüz. Ancak gerek şiirde gerekse nesirde kolay olan nedir? Bir edebî eserin kolay olması, okuyucu tarafından rahat okunup anlaşılması demektir. Bu da o eserin anlatım tekniğinin, yani üslûbunun sade, dolaylı anlatımdan olabildiğince uzak, doğal ve dilinin anlaşılır olmasıyla ilgilidir. Nitekim, kaynaklar da sehl-i mümteninin tanımını yaparken ilk önce bu niteliklerden söz ediyorlar. Ancak, M. Naci , bir edebî ifadenin ya da eserin kolay olmasından dilin sade kullanımını değil de doğallığını, doğallık derken de üslûbun girift ve yapmacıksız olmasını hatta her kelimesi yerli yerinde kullanılmış anlatımı, kelimeler arası uyumu, düzeni anlıyor! Kim bilir belki de başka nitelikleri!…

Sehl-i mümteninin zorluğuna gelince… Zorluk besbelli kolay sanılıp taklit etme güçlüğüyle ilgilidir. Yani bir eserin kolay sanılarak beğenilmesi ve ona benzer olan bir başkasının yaratılması söz konusu olduğunda sehl-i mümteni ifadenin ve eserin benzerini ortaya koymak mümkün olmuyor. Kaynakların sehl-i mümteni tanımı içerisinde görüş birliği ettikleri güçlük de işte budur. Ancak kaynaklar, kolaylığından dolayı taklidi zor olan eserden, söz ya da ifadeden ne anlaşılacağı hususunda hiçbir açıklama yapmıyorlar. Örneklerden çıkarabildiğimiz ipuçları ile edebiyat sanatının, özellikle eski şiirimizin bazı değer ölçülerini de dikkate alarak taklidi güç eserden ne anlaşılabileceğini kendimizce belirtmeye çalışalım.

Sehl-i mümteniye göre taklidi güç eserin temelinde elden geldiğince sade dil, kısa ve açık seçik anlatım bulunmalıdır. Bu nitelikler, özellikle şiir söz konusu olduğunda okuyucunun eserle çabuk ve kolay iletişim kurmasını sağlarlar. Dildeki kısa anlatım ise, yerli yerince ve az sayıda kelime kullanımıyla gerçekleşir. Fazla ve gereksiz kelime kullanımından kaçınmak ise hemen her dönemde ve coğrafyada şiirin başarısını etkileyen nitelikler arasında sayıldığı gibi eski şiirimizin de aranan özelliklerindendi… Divan şairlerimiz buna münakkahiyyet diyorlardı. Eskilere göre münakkahiyyet, dilde kelime tasarrufuyla birlikte veciz anlatımı da gerektirmekteydi. Yani yoğun ve dolgun, özlü anlatım, münakkah şiirin vazgeçilmez özellikleriydi. Daha açıkçası, eskiler az sözle çok anlam ifade etme peşindeydiler. Buna da îcâz hatta tam karşılığı, aranan, beklenen üslûp ustalığı olarak “îcâz-ı makbûl” demişlerdi. İcâz-ı makbûl, yani yoğun söyleyiş, az kelimeyle okuyanı ya da duyanı şaşırtan, değişik, güzel,dolayısıyla etkileyici anlamı ya da anlamları verebilmektir. Yukarıdan beri sehl-i mümteniyle ilgili söylenenlere bakıldığında da sehl-i mümteni olan sözün, şiirin ya da eserin muhtasar ve mucez yani kısa, özlü ve bu özelliklerinden dolayı da münakkah olması aranır, istenir. Yalnızca bu özellikleri bile bizce, sehl-i mümteni eserin taklidini güçleştirmekte yeterli olmalıdır!

Son söz olarak sehl-i mümteni, amacı güzeli yakalamak olan eski sanatçının, güzeli arayışta, kısa, sade, doğal yoldan giderek, olgun olana, yoğun ve özlü olana ulaşma becerisidir. Tıpkı mısra-ı bercesteleri, şah ya da tac beyitleri, beytü’l-gazelleri ve beytü’l-kasidleri yaratırken eski şairlerimizin gösterdikleri güzeli yakalama çabaları gibi, sehl-i mümteni söz ya da eserde sanatçı, dili kullanışta ve anlamı verişte güzelin peşindedir. Öte yandan, yukarıdan beri sözünü ettiğimiz edebî ustalığın unutulmaması gereken önemli başka bir özelliği de taklit ve tanzir edilemez oluşudur. Kısacası, eski sanatçılarımız sehl-i mümteni ile güzel olanla birlikte, tek olanı, yani orijinal olanı, kendinden önce söylenmiş ve kendinden sonra söylenecek örneği bulunmayanı yaratma isteği ve arayışı içindedirler. Sözü, sehl-i mümteni örneği olabileceğini sandığımız, kolay söyleyişte anlatım ve anlam inceliğini yakalamış birkaç beyit vererek bitirelim.

Hoş geldi bana mey-gedenin âb u hevâsı

Va’llâhi güzel yerde yapılmış yıkılası [13]

. ………

Dil verdiğimiz yâre nigâh-ı gazabından

Tasrihe mecâl olmadı îmâyile geçdik [14]

. ………

Gül mevsiminde tevbe-i meyden benim gibi

Zannım budur ki sen de peşimânsın ey gönül [15]

. ………
Afveyleyelim ki belki bilmez
Bir sürçen atın başı kesilmez

. ………

Firkat gibi mevt ömre sürmez

Allah ne verir de kul götürmez [16]

Prf Mine Mengi

Atatürk Üniv.Sosyal Bilimler Ens. Dergisi, 1993

[1] Tâhir-ül Mevlevî , Edebiyat Lügatı , neşre haz. K. Edib Kürkçüoğlu, İst.1973, s.133

[2] Muallim Naci , Istılahat-ı Edebiyye , haz.Alemdar Yalçın -Abdülkadir Hayber , Ank., s.118

[3] Mustafa N.Özön , Osmanlıca-Türkçe Sözlük , İst.1987, s.742

[4] L.Sami Akalın , Edebiyat Terimleri Sözlüğü, İst.1984. s.237

[5] Atilla Özkırımlı , Türk Edebiyatı Ansiklopedisi , IV, İst.1982, s.1021

[6] Tâhir-ül Mevlevî , age., s.133

[7] M.Fuad Köprülü , “Milli Edebiyat Cereyanının İlk Mübeşşirleri ”, Edebiyat Araştırmaları 1, İst.1989, s.298

[8] S. K. Karaalioğlu , Edebiyat Terimleri Sözlüğü, İst.1970, s.330

[9] M.F. Köprülü , age., s.282

[10] Muallim Naci , age., s.118 vd.

[11] Hüseyin Kâzım Kadri , Büyük Türk Lugatı , III, İst.1943, s.160

[12] age., s.160

[13] Bâkî Dîvânı , haz. Sabahattin Küçük, Ank.1994, s.416

[14] Nâ’ilî Dîvânı, haz.Halûk İpekten, Ank.1990, s.242

[15] Nedîm Dîvânı , haz.A.Gölpınarlı , İst. 1972, s.293

[16] Şeyh Gâlîb Dîvânı’ından Seçmeler , haz. A.Gölpınarlı , İst. 1971, s.114

Kaynak: Divan Şiiri Yazıları, 1.Baskı, Akçağ Yay., Ankara 2000, s.62-71

Avni şiiri hakkında

“Ağlasa âşık belâ-yı hicr ile nâlân olup” sözleri ile başlayan Fatih Sultan Mehmet Han’a ait şiirin sözleri sanırım eksik. Hayati İnanç bey şiiri okuyor. 2 beyt’in eksik olduğunu söyleyebilirim. diğer internet sitelerinde de eksik yazılmış. Tamamının doğru ve noksansız olarak yazılması gerekir.

saygılarımla.

Gönderen İsim/Mail: kartepe@ttmail.com

Ey fitnesi çok kavli yalan yandum elünden

Ey fitnesi çok kavli yalan yandum elünden
Bir nâz ile bin gönül alan yandum elünden

Sen şem’ gibi gayr ile meclisde gülersin
Ben akıduram yaş ile kan yandum elünden

Ney gibi delindi ciğerüm ışkun elinden
Her dem iderem âh ü figaan yandum elünden

Yandı dü cihan âteş-i âhumla ve likin
Ben senün eyâ şâh-ı cihân yandum elünden

Şol sunduğun âteş midür ey sâki bana kim
Sen aldun ele câm hemân yandum elünden

Her hâr ile sen sohbet idersin dün ü gün hem
Derdün iderem mûnis-i can yandum elünden

Ahmed çeke cevrüni ve lûtfun göre agyâr
Ey şefkati az şâh-ı cihan yandum elünden

Ahmet Paşa


kayatasarim