An gerek mahbûbda kim el üzre tuta halk
Yohsa bir hatemde dahi bulunur göz ile kaş

Sevgiliye öyle bir şey gerektir ki halk onu halk el üstünde tutun,ona saygı göstersin;yoksa bir yüzükte de göz ile kaş bulunur. Sevgili,âşığına hep naz eder.Dönüp de bir kere bakmaz.Bundan rahatsız olan âşık, sevgilisine sitem eder.Sevgili ,o gözlerle bana bakmadıktan sonra ne işe yarar ki? Yüzüklerde de göz ve kaş vardır.Sevgili,aşığa bakıp onun gönlünü almazsa kaşı gözü olan bir yüzükten hiçbir farkı olmaz. Yine sevgiliden bir sitem var. "El üzre tutmak" söz grubunda kinâye vardır. Hem gerçek hem mecaz anlamda kullanılmıştır.Mecaz anlam kastedilmiştir. Halk ve hâtem kelimeleri arasında ihâm-ı tenâsüp vardır.Şair halk kelimesini halka kelimesine benzediği için kullanılmıştır.

Edebiyat Türkiye Kültür ve Sanat Sitesi

 

Edebiyat Türkiye’ye hoşgeldiniz.Sitemize kendi şiir/denemelerinizi ve edebiyatla alakalı dökümanlar yollayabilirsiniz.Şiir ve denemeleriniz ‘Erbab-ı Kalem’ bölümünden yayınlanacaktır.

Yukarıda yer alan beyitler ve kısa açıklamaları Meşveret Divanımızdaki Klasik Türk Edebiyatıbölümünden alınmaktadır.Beyitlerin  açıklamaları üyelerimiz tarafından yapılmaktadır. İlgili bölüme katılarak beyitler üzerinde daha geniş bilgilere ulaşabilir ve siz de beyitler üzerinde düşüncelerinizi paylaşabilirsiniz.

hâliya feyz-i hazret-i Gâlib

hâliya feyz-i hazret-i Gâlib
cân-ı Esrâr nâ be-sâmândır

bana her bir nigâh-ı merhameti
hastaya tâb, mürdeye cândır


dem be dem iltifat ü eltafı
başka in’am, başka ihsândır

sergüzeştim o şâh ile gûyâ
kıssa-i mûr bâ Süleymân’dır
Mehmet Esrar Dede

(şimdiki halde hazreti galib’in feyzi olmasa esrar’ın canı perişandır)
(bana her merhametli bakışı, hastaya güç, ölüye candır)
(daima iltifatları ve lütufları başka nimet, başka ihsandır)
(o şah ile maceram, sanki süleyman ile karınca hikayesidir)

(çeviri için ebced çelebi’ye teşekkürler)

TÜRK DİLİNİN GÜCÜ-1

Türk dili üzerine yapılan son araştırmalar, özellikle ünlü dilbilimcimiz Osman Nedim Tuna’nın yapmış olduğu karşılaştırmalı araştırmalar, bize dilimizin tarihinin milattan önceki dönemlere dayandığını göstermektedir. Nitekim dilbilimcilerin ellerindeki veriler incelendiğinde 5000 yıldan daha eski bir geçmişe sahip olduğunu söylememiz mümkündür.

Şu gerçeği vurgulamak istiyorum ki, dilimize ait eserler hala tam anlamıyla okunmuş, ortaya çıkarılmış değildir.Bilinen en büyük gerçek ise Türkçe eserlerin hala okumakla bitirilemediğidir.Evet, bu çok net bir gerçektir ki bu noktada hala yayınlanmamış eserlerin varlığı, hala Osmanlıca’dan Türkçe’ye aktarılamamış eserlerin varlığı bu durumun çok açık bir kanıtıdır.

Dilimiz, muhteşem bir gelişim çizgisi takip etmiştir. Zamanla ağırlaşan bir grafik çizmiş olsa da özüne sadık kalınmış olması ve hala günümüzde bir Türk Dili denildiği zaman gerek coğrafik gerekse demografik bir üstünlükten bahsediliyor olması, dilimizin gücünü ispatlar niteliktedir.

Dilimiz, yüzyıllardan yüzyıllara gerek şahsiyete bağlı olarak gerekse anonim bir tarzda gelişim göstererek bugünlere ulaşmıştır.13.yüzyılın yapıtaşlarından olan Yunus Emre’nin;

“Çıktım erik dalına

Anda yedim üzümü

Bostan ıssı kakıyup

Der ne yesin kozumu” söyleyişindeki saflığa, temizliğe bakıp da bu dile hayran olmamak elde mi? Peki ya Ahmet Yesevi’nin ;

“Tatlı canımı versem,

Karanlık yere girsem,

Münker, Nekir’i görsem,

Şu halim nice olur?”

deyişine bakıp da bir kez daha bu dilin gücüne şahit olmamak mümkün mü?

“Dil mızraktan daha derin yaralar” diyen Hacı Bektaş-ı Veli’nin bu sözünü anımsayıp da tüm bu söylediklerimi bir kez daha gözden geçirmekte fayda olduğunu düşünüyorum.

Örnekleri sıralarken burada Karacaoğlan’ın;

“Ala gözlerini sevdiğim dilber

Göster cemalini görmeye geldim

Şeftalini derde derman dediler

Gerçek mi sevdiğim sormaya geldim”

söyleyişine de yer vermeden edemeyeceğim. Bu ve benzeri örneklerle Türkçemizin oldukça güzel kullanımlarını sergilememiz mümkündür.

Türk Dili son zamanlarda teknoloji karşısında her ne kadar diğer dillerle bir mücadele içerisinde olsa da geçmişinin köklülüğü onu her daim zafere götürecektir. Son zamanlarda Türk Dili üzerine yapılan araştırmaların artıyor olması ise sevindirici bir durum arz etmektedir.

Türk Dili kullanımı son zamanlarda daha bir özendirilmeye çalışılıyor. Her ne kadar internet kullanımı içerisinde, güzel Türkçemizin parça parça edildiğini görmek sıkıntı verici bir durum olsa da, bu durumun düzeltilmesi için harcanan çabalar da gözardı edilmemelidir.

Geçenlerde, düşünce paylaşım yerlerinde (forumlarda) teknolojik kullanımların Türk Dilinin gücü noktasında bir zarara sebep olup olmayacağı sorusuyla karşılaştım. Bu soruya da burada cevap vermeyi uygun buluyorum ki Türk Dilinin bilim dili olmaya en uygun dillerden biri olduğu gerçeğini ilk olarak kabul etmemiz gerekir. Neden mi? Çünkü yazıldığı gibi okunan bir dilin, bilim dili olmaya en uygun vasıflar taşıdığını bilmek gerekir. Türk Dili, yazıldığı gibi okunan bir yapıyla karşımıza çıktığı için bilimsel verilerde kullanımı da bir o kadar kolay bir görüntü çizmektedir. Burada şunu belirtmekte fayda görüyorum ki dilimiz her daim kullanım kolaylıklarını bünyesinde taşımıştır. Bu durumu verdiğim şiir örneklerinde de açıkça görmekteyiz.

Görüldüğü üzere dilimiz gücünü adeta haykırır bir gelişim çizgisi izlemiştir. Bizler de bu durumda, daima bu gerçeklerin farkındalığının vermiş olduğu bir güçle, dilimize sahip çıkmayı bir görev saymalıyız.

HAFTANIN SÖZÜ ; “Bir insan diline sahip çıkmayı düşünüyorsa, bağımsızlığını düşünüyor demektir.” (R.Bayındır)

RÜŞTÜ BAYINDIR

Bağlanıp zülfünde bozdum ahdi…

Bağlanıp zülfünde bozdum ahdi de peymânı da
Çeşmini gördüm unuttum derdi de dermânı da

Ey hoş ol mest-i mahabbet kim humâr-ı aşkdan
Bir kadeh meyle değişmiş küfri de imânı da


Merd-i bî-kayda belâ-keşlikdedir ârâm-ı dil
Yoksa çokdan terk ederdim cânı da cânânı da

Bende-i pîr-i hârâbâtım ki yoktur sıkleti
Zâhid-i zerrâkun olsun ilmi de irfânı da

Âteş-i cân-sû-ı dil fikr-i dehân-ı dilrübâ
Âşıkun ma’lûmıdur peydâsı da pinhânı da

Çünki derd ehline hep bîgânelerdir çâre ne
Sen dâhi yâd etme Gâlib sabrı da sâmânı da

Şeyh Gâlib

Azm-i sefer ettin dil-i nâçârı unutma

Azm-i sefer ettin dil-i nâçârı unutma
Gittin güzel ammâ bu dil-efkârı unutma

Gâhîce uyandıkça şebistân-i safâda
Şol gice olan sohbet-i hemvârı unutma


Vardıkça şeker-hâba girip bister-i nâza
Ne zehr içer dîde-i bîdârı unutma

Ben sabr edeyim derd ü gam-i hecrine ammâ
Sen de güzelim ettiğin ikrârı unutma

Ağlatmayacaktın yola baktırmayacaktın
Ol va’de-i tekrâr-be-tekrârı unutma

Yok tâkati hicrânına lûtf eyle efendim
Dil-haste-i aşkın olan Esrârı unutma

Esrar Dede

Saray,Pâdişah,Şair ve Şiir (Ömer SALMAN)

Osmanlı pâdişahlarının ilme, sanata; âlim ve sanatkârlara bilhassa şiire ve şâirlere ne kadar değer verdiklerini târihten biliyoruz. Sultanlar ve pâdişâh namzedi şehzâdeler en zorlu durumlarda bile âlim ve sanatkârları yanlarından ayırmamışlardır. Has dairede sırdaşları, dertdaşları; karşılaştıkları bir sıkınıtıyı çözmek için istişare ettikleri müsteşarları hep bu ilim ve sanat adamlarından olmuştur. Saltanat sahipleri, savaş hazırlıkları ve plânları yaparlarken bile bu ehil insanların ilim ve şiir sohbetlerini ihmâl etmemişlerdir. En neşeli anlarında, en hüzünlü zamanlarında, içinden çıkılamayan, kördüğüm meseleleri çözen; en derin acıları tatlıya bağlayıp hazanı bahara çeviren “hem neşâtın hem de gamın rûzgârını gören” bu ulu kişiler hep onların yanlarındadır.İşte sultanlar bu şiir ikliminin sultanlarından feyz alıp bu sanatın diyarında onların yolunda at koşturmuşlardır.
Sehî Bey, tezkiresinde şair sultan olarak verdiği ilk kişi Sultan Yıldırım Bayezid’in oğlu Sultan Mehmed evlâdı Sultan Murâd’dır. (1) Lâtîfî’ye göre de şiir söyleyen ilk padişah odur. (2).Kınalızâde, kitabına Sultan Murâd’la başlar. Daha ilk cümlede hânedândan şiirle, kendisine üstünlük verenin evvelâ Sultan Murâd olduğunu söyler.(3)
İkinci Murâd, geleceğin Fatih’i olacak oğlu Mehmed’in en iyi şekilde eğitilmesi için her türlü imkânı seferber etmiştir. Bu iyi tedrîsât neticesinde Fâtih Sultan Mehmed ,Avnî mahlâsıyla bir dîvân meydana getirecek kadar şiir yazabilmiştir.
Şiirin tadını alan, bu sanatın ilmine vâkıf olup bu edebiyatın gerekliliğine inanan Fatih’ten sonra, şiir mecbûriyet hâlini almış gibidir. Şiirin ‘düm tek’leri; yani âhengi olan aruz vezni ile binâ edilen bu sanat, hânedan mensupları arasında su içmek, yemek yemek gibi zarûrî ihtiyaçlardan biri olmuştur. Şiir, hayatın öyle bir parçası olmuştur ki mektuplaşmalar bile şiir hâlini almıştır.
Fâtih’in büyük oğlu Sultan Bayezid, kendisine baş kaldıran kardeşi Cem Sultan’a yazdığı manzum mektubu ve Cem’in ona verdiği cevabı, o devrin tarihini anlatan hemen hemen bütün kitaplarda görmek mümkündür. Sultan Bayezid, isyânkâr kardeşine şöyle seslenir:

“Çün rûz-ı ezel kısmet olınmış bize devlet
Takdîre rızâ virmeyesin buna sebeb ne
Haccü’l-Haremeynim diyü da’vâlar idersin
Ya saltanat-ı dünye içün bunca taleb ne”

Cem Sultan ‘ın cevâbı:

“Sen bister-i gülde yatasın şevk ile handan
Ben kül döşenem külhen-i mihnetde sebeb ne” (4)

Sultan Bayezid ile Cem Sultan arasındaki mücâdeleyi bu mısralardan daha güzel ne anlatabilir?

Cem Sultan, ölümün nefesini ensesinde hissederken en büyük destekçilerinden, yardımcılarından biri şair Seferihhisarlı Haydar Çelebi olmuştur. Bu şair; onun defterdarı, yol arkadaşı ve dert ortağı,(5) “ sıkıntının en şiddetli olduğu zamanlarlarda onun acısını paylaşan, dertlerini unutturan dostu idi.”(6) Târihin en meşhur şehzâdesine, minik yavrusu Oğuz’un ölüm haberini getirdikleri sırada, Fâtih’in küçük, fakat derdi büyük oğlu, gazellerindeki kadar derin gözyaşı deryâlarına dalıp dalıp çıkmıştır. Cem’i bu dertli ânında Haydar Çelebi, teselli ve teskin etmek için ona samimiyet özlü şiirleriyle, inci mercan sözleriyle, dil ilminin bütün inceliklerini kullanarak kim bilir ne diller dökmüştü. Kara gün dostu bilge şair Haydar Çelebî olmasa bu gözyaşı sultânının şiirleri, çağlayan gözyaşlarıyla beraber akan zamana karışıp gidecekti. Biz de ondan haberdâr olmayacaktık.Yazımı fazla ıslatmamak için Cem Sultan’ın gayzerler gibi su fışkırtan beyitlerine yer vermeyeceğim.Sadece şu güzel beyitle iktifa edelim:
Dün gece deryâya düşdüm düşde gark oldum sanıp
Uyanıp gördüm gözüm yaşı imiş deryâ meğer

Sekiz yıllık saltanatı at üstünde geçen, üç kıtada “ Ezân-ı Muhammedî’nin şehbâl açması için” kâh “Karabulut” kâh “Akbulut” olup koşturan Sultan Selim, en meşgûl zamanlarında bile ilim, irfân sâhibi şairlerle sohbet etmeyi ihmâl etmemiş ve bu keyifli sohbetlerden aldığı zevk ve ilhamla şiir yazmaktan da geri durmamıştır.
Ne yazık Yavuz Sultan Selim’in şiirlerinin dili Farsça’dır. Milletimiz ona kendi dilinde şiir yazdırmayı arzulamış olmalı ki başka şairlere ait olan birçok Türkçe şiiri, Sultan Selîm’e isnâd etmiştir. Bu durumla ilgili olarak Sehî Bey:”Câhil insanlar ona Türkçe şiirler isnâd ederler, ama o aslâ Türkçe şiir söylememiştir, bütün şiirleri Farsçadır.(7)”der. Bu mevzû hakkında Lâtîfî de Sehî Bey’i destekler mâhiyette bilgiler verir. Sultan Selîm bahsinde, Selîmî’nin olmadığı hâlde ona isnât edilen birkaç beyiti de bizlerle paylaşır. (8)Hatta şair Neşrî’nin anlatıldığı bölümde, bu şaire ait bir şiirin yanlışlıkla Sultan Selîm’inmiş gibi gösterildiğini dile getirerek sözü geçen şiirin beyitlerinden örnekler verir:

“Gözlerimden aktı deryâlar gibi yaşım benim
Dôstlar çok nesne gördü onmadık başım benim

Geçmek için seyl-i eşkimden hayâlin askeri
Bir direkli iki gözlü köprüdür kaşım benim” (9)

Öyle ki tarihçi Reşat Ekrem Koçu bu bu şiirin son beyitini delil göstererek Sultan Selîm hakkında şu sözleri sarf eder : “İçki de kullanırdı, hem de çok içerdi. Pek asîlâne îtirâf ediyor:

“Ey felek dokuz dolu câm içmeyince Han Selîm
Dehr içinde olmadı hergez ayakdâşım benim”(10)

Hattâ Google’da arama yaparken Dr.Abdullah Tekiner “Selim’den Bir Gazel” başlığı altında bu gazelin tamamını açıklama yoluyla bir yazısına denk geldim.(11)

Kınalızâde Hasan Çelebi’nin tezkiresinde de Sultan Selim ‘den uzun uzun bahsedilirken şiirlerinden seçilen beyitlerde Türkçe tek beyit yoktur.(12)

Bu mevzû da nerden çıktı denilebilir. Konunun dışına çıktığımın farkındayım. Fakat Yavuz Sultan Selîm imzalı Türkçe şiirlerin dillerde hatta kalemlerde hâlâ dolaşmasından ötürü bu konuya, karınca kararınca açıklık getirmek istedim.

Sultan Selim’in Kastamonulu âlim ve şair Halîmî’yle Trabzon’daki şehzâdeliğinde başlayan bir dostluğu vardır. “ Halîmî’yi savaşta ve barışta dert ortağı olarak seçmişti kendine. Cihân pâdişâhının bir şairle dillere düşen dostluğunu şairlerden şöyle dile getirmiştir:

Ol pâdişeh ki ism-i şerîfi Selîm ola
Lâyık budur musâhibi anın Halîm ola (13)

Sultân Selîm pâdişah olduğunda Halîmî Çelebi’yi sarayın bahçe kapısında karşılamış, hâlini hatırını sormuş, berâberce saraya girmişlerdir. Sultân Selîm, hürmet ettiği bu ilim ve sanat adamına : “Her ne kadar saltanata nâil olsak da dostlardan uzak kaldık.”(14) diyerek onun kendi indinde ne kadar değerli olduğunu anlatmıştır.

Şiirden çok iyi anlayan Kânûnî Sultan Süleyman, kendi devrinde Bâkî’yi en büyük şair kabul ettiği için onu her zaman koruyor, ona ihsanlarda bulunuyordu. Hattâ Rumeli kazaskeri Hâmit Efendi Bâkî’nin Silivri Medresesi’ne tâyinini usûllere muvâfık bulmadığı için bu atamanın icrâsında tereddüt göstermiştir. Fakat kesin emirlerle Bâkî ‘nin, Silivri Medresesi’ne tayini gerçekleşmiştir. (15) Sultan Süleymân’ın takdirlerini kazanmış genç bir şairin, teamüllerin hiçe sayılıp bir medreseye atanması, şiir sanatına verilen ehemmiyeti ve bu sanatın o devirde nelere kâdir olduğunu göstermesi bakımından çok mühimdir.
Zaman geçtikçe şiir, hayâtın içinde daha aktif hâle gelir. Soru sormak için bile şiir tercih edilir. Takrîben üç bin gazeli bulunan, Zâtî’den sonra en çok gazel yazan (16) şairlerden olan Kânûnî Sultan Süleyman, şiiri günlük konuşma dili hâline getirmiştir: Karıncaların istilâ ettiği bir ağacı, bu dur durak bilmeyen çalışkan böceklerden kurtarmak için Ebussuûd Efendi’den şöyle cevaz istemiştir:

“Dırahta ger zarâr itse karınca
Günâhı var mıdır ânı kırınca”

Ebussuûd Efendi’nin cevâbı da aynı vezin ve kâfiyeyle olur:
“Yarın dîvânına Hakk’ın varınca
Süleyman’dan alır hakkın karınca” (17)

Konuşma üslûbuyla yazılan şiirler tarih boyunca devam edegelmiştir.
Meşhur mektuplardan biri de Bağdad’ı İranlılardan geri almak için Irak’a giden Hâfız Ahmed Paşa, başarılı olamayınca Dördüncü Murad’a gönderdiği mektuptur:

“Aldı etrâfı adüv imdâda asker yok mudur
Dîn yolunda baş verir bir merd-i server yok mudur

Dergâhı Sultân Murâd’a nâmemiz îsâline
Bâd-ı sarsâr gibi bir çâpük kebûter yok mudur”

14-15 yaşındaki Dördüncü Murâd, aynı vezin ve kâfiye ile Hâfız Ahmed Paşa’ya cevap yazar:

Hâfızâ Bağdad’da imdâd etmeye er yok mudur
Bizden istimdâd idersin sende asker yok mudur

Düşmeni mat etmeye ferzâneyim ben der idin
Hasma karşı şimdi at oynatmaya yer yok mudur (18)

Yukarıda söylendiği gibi Fatih Sultan Mehmet’ten sonra şiir; pâdişahların, şehzâdelerin hatta okuyup yazan herkesin olmazsa olmaz meşgûliyetlerinden biri olmuştur. Fâtih, devlet büyüyüp zenginleştikçe yakın ya da uzak devletlerdeki ilim, sanat ve gönül adamlarını İstanbul’a davet ediyordu. Bu vesîleyle ilim gelişiyor, İlim geliştikçe de şiir sanatımız da inkişâf ediyordu. Çünkü bahis mevzû olan ilim, fikir ve zikir sâhibi insanlar, şiir yazıyordu. Onlar bin bir zahmet ve emekle gece yarılarına kadar kafa patlatıp kaleme aldıkları beyitleri ilim temelleri üzerine binâ ediyorlardı. Bu da sanatı ilmîleştirmiştir. Şiir sanatının gelmiş geçmiş en büyük ustalarından biri olan Fuzûli ,dîvânının önsözünde “İlimsiz şiir, esâsı yok dîvâr gibi olur.Ve esâssız dîvâr gâyet de bî-i’tibâr olur. (19)” diyerek bu sanatın özünde ilim olduğu söylemiştir.

Bizler bugün birçok devlet adamını şairlik yönüyle biliyor ve anıyoruz. Şairliği devlet adamlığının gerisinde kalan pâdişahlar da şiirden,edebiyattan anlayanlara daha yakın,daha sevimli geldiğini görüyoruz.Sultânü’ş-Şuârâ Bâkî devletin yargı mensuplarından idi. Bizler onu nasıl bir kazasker olduğuyla değil, şairliğinin büyüklüğü ile ilgileniyoruz. Bâkî nasıl bir kazaskerdi? Dâvâları nasıl çözerdi? Mahkemede adam kayırır mı idi? Suçluları suçsuz gösterip mâsum insanlara cezâ keser miydi? Bunlarla ilgilenmiyoruz. Biz, adı bu gökkubede “bir hoş sedâ olarak Bâkî kalan” söz sultânı ile alakadar oluyoruz. Vefat edip cenâzesi Fâtih Câmi’inde musallâ taşına konduğunda cenâze namazını kıldırıan Şeyhülislâm Sun’ullâh Efendi, Bâkî’nin :
“Kadrini seng-i musâllâda bilip ey Bâkî
Durup el bağlayalar karşına yârân saf saf”
beyitini okudu. (20) Şeyhülislâm; kazasker Bâkî’nin değil, Sultânü’ş-Şuârâ Bâkî’nin cenâze namazını kıldırmış, onun ardından gözyaşı dökmüştür. Halk, omuzlarda asık suratlı bir bürokratın değil, gönüllere ferahlık veren, güneş yüzlü, sünbül kokulu büyük bir şârinin tabutunu taşımıştır.

Osmanlı ailesinin mensupları ve devlet adamları şairleri koruyup gözetmişler. Oh ne iyi yapmışlar! Onlara güzel güzel imkânlar sağlamışlardır. Kıskananlar çatlasın! Söz ustalarının, kelime işçilerinin şiirlerini okumaktan ve dinlemekten büyük keyif almışlar. Yarasın! Eğer bunlar olmasaydı, belki de Bâkî gibi zaman rüzgârı önünde bir kuru yaprak gibi sürüklenme zevkini tadamayacaktık. Nâbî’nin tecrübelerinden istifâde edemeyecek, ikbâl meyhânesinde mağrurlananların baş ağrısı çekeceklerinden bî-haber yaşayacaktık. Şeyh Gâlib’in rahle-i tedrîsine oturamayacak, kendimize hoşça bakamayacak ve bu âlemin özü olduğumuzu bilemeyecektik…

Sultanlar, şeyhülislamlar, paşalar, kadılar; şiir devletinde de ferman buyurmuşlar, fetvalar vermişler, emirler savurmuşlar, hükmetmişler… Devlet işlerinin boğucu ve yıpratıcı hırçın dalgalarından kaçabildikleri zamanlarda sığınabildikleri huzur limanı şiir olmuştur. Bu kaçışlar sayesinde asık suratlı, çatık kaşlı; kalplere korku salıp usanç veren devletten güler yüzlü, gönüllere ferahlık saçan; insanın gönlünde bahar esintileri terennüm ettiren; düşünce ve hayâl dünyasına güneşler doğuran koca koca divanlar meydana gelmiştir. İşte bu vesilelerle saraylar ve paşa konakları bir şiir muhiti hâline gelmiştir. Dîvân şiirine, aşağılamak için “saray şiiri” denmesinin sebebi bu olsa gerektir. Fakat bir edebiyatın sarayda da yankı bulması, kendini orada kabul ettirmesi, devletin en üst seviye idarecisinden en küçük bürokratına kadar birçok okuryazarın o şiir geleneğinin bir mensubu olması o edebiyatın eksikliği, kusûru değil, elbette başarısıdır.
Kelimeleri incileştiren bu edebiyat sadece saray mensuplarına mahsus değildir. Divan şiiri eğitimli şehir insanlarının sanatıdır.
Bin yıllık bir edebiyatı, Osmanlı coğrafyasına sıkıştırmak doğru değilken, birilerinin bu aşk ve gönül lisânını Topkapı Sarayı’na hapsetmeye çalışması sarayın yolunu dahi bilmeyen, hayatında İstanbul’a hiç gelmemiş, hatta Osmanlı coğrafyasının rüyâsını bile görmemiş divan şairlerine haksızlık olmaz mı?
Unutulmamalıdır ki edebiyat yüksek zümrelerin işididir.

1-Sehî Bey ,Heşt Behişt ,Tercüman 1001 Temel Eser,İstanbul 1980,s.43
2- Doç.Dr.Mustafa İSEN, Lâtîfî Tezkiresi,Kültür Bakanlığı Yayınları,Ankara 1990,s.68.
3- Dr.İbrâhim KUTLUK,Kınalı Hasan Çelebi Tezkiretü’ş-şuarâ,TTK,Ankara 1989,s.70
4-Dr.Halil ERSOYLU,Cem Sultan’ın Türkçe Dîvânı 1.Cilt,Tercüman 1001 Temel Eser,İstanbul 1981,s.20.
5- Doç.Dr.Mustafa İSEN, Lâtîfî Tezkiresi,Kültür Bakanlığı Yayınları,Ankara 1990,s.231.
6- Dr.İbrâhim KUTLUK,Kınalı Hasan Çelebi Tezkiretü’ş-şuarâ,TTK,Ankara 1989,s.313
7- Sehî Bey ,Heşt Behişt ,Tercüman 1001 Temel Eser,İstanbul 1980,s.50.
8- Doç.Dr.Mustafa İSEN, Lâtîfî Tezkiresi,Kültür Bakanlığı Yayınları,Ankara 1990,s.79.
9- Doç.Dr.Mustafa İSEN, Lâtîfî Tezkiresi,Kültür Bakanlığı Yayınları,Ankara 1990,s.342.
10-Reşad Ekrem KOÇU,Osmanlı Pâdişahları,Nebioğlu Yayınevi,s.208
11-http://www.yagmurdergisi.com.tr/konu_goster.php?konu_id=1067&yagmur=bolum2&sid=26&kat=17
12- Doç.Dr.Mustafa İSEN, Lâtîfî Tezkiresi,Kültür Bakanlığı Yayınları,Ankara 1990,s.207.
13-Dr.İbrâhim KUTLUK,Kınalı Hasan Çelebi Tezkiretü’ş-şuarâ,TTK,Ankara 1989,s.84-94.
14- Dr.İbrâhim KUTLUK,Kınalı Hasan Çelebi Tezkiretü’ş-şuarâ,TTK,Ankara 1989,s.307-308
15-Prof.Dr.Köprülüzâde Mehmet Fuat,Eski Şairlerimiz Divan Şiiri Antolojisi,Muallim Ahmet Hâlit Kütüphânesi,İstanbul 1934.s.259-260
16- Prof.Dr.Mine MENGİ,Esti Türk Edebiyatı Tarihi,Akçağ ,Ankara 1997.s.168.
17-Prof.Dr.Âmil ÇELEBİOĞLU,Kânûnî Sultan Süleymân Devri Türk Edebiyatı,MEB,İstanbul 1994
18-Hilmi YÜCEBAŞ,Hiciv ve Mîzah Edebiyatı Antolojisi,Milliyet Dağıtım,İstanbul 1976
19-Fuzûlî,Külliyât-ı Dîvân-ı Fuzûlî,Ahter Matbaası,20 Rebi’ü’s-sânî 1308,s.5.
20- Prof.Dr.Köprülüzâde Mehmet Fuat,Eski Şairlerimiz Divan Şiiri Antolojisi,Muallim Ahmet Hâlit Kütüphânesi,İstanbul 1934.s.264-265

Cânını terk itmeyen cânâna olmaz âşinâ

Cânını terk itmeyen cânâna olmaz âşinâ
Yanmayınca şem’ ile pervâne olmaz âşinâ

Derd-i hecre düşmeyenler ‘ışkdan bîgânedür
Bî-vesîle her kişi sultâna olmaz âşinâ


Rişte-i peyvend nâgeh kişiye pâ-bend olur
Ol sebebden âdeme dîvâne olmaz âşinâ

Sûret-i mihrin görüp çarhun sakın aldanma kim
Gâfil olma kimseye bîgâne olmaz âşinâ

Sâkiyâ ol yâra mey sun ‘âşk-ı gam-hâr ile
İçmeyince bir iki peymâne olmaz âşinâ

Ey perî bîgâne-veş bizden kaçar mısın didüm
Naz ile didi perî insâna olmaz âşinâ

Vahşet eyler âsitânun itleri İshâkdan
‘İzzet ehli bî-ser ü sâmâna olmaz âşinâ

Üsküplü ishak Çelebi

Çün sana gönlüm mübtela düştü

Çün sana gönlüm mübtela düştü
Derd ü gam bana aşina düştü

Zühd ü takva’ya yar idim evvel
Aşk ile benden hep cüda düştü

Vaiz eydür gel aşkı terk eyle
Bendeyim sabrım bi-vefa düştü

Nice terk etsin aşkı şol aşık
Ana karşı sen mehlika düştü

Vechini görsem dağılır aklım
Zülfün ana çün mukteda düştü

Kim seni buldu,kendi yok oldu
Vaslına ey dost can baha düştü

Aşka uşşakın davet etmişsin
Can kulağına ol seda düştü

Bu Niyazi’nin hiç vücudunda
Zerre komadı hep yaka düştü

Niyâzî-i Mısrî

Gerçi sen bu lebler …

Gerçi sen bu lebler ile halk-ı âlem cânısın
Sorduğum ayb eyleme billâh kimin cânânısın

Tâc-ı devlettir meğer başında miskîn kakülün
Kim güzeller şâhısın hem hûblar sultânısın

Mürdeye cânlar bağışlar söze geldikçe lebin
Onun için sana âlem der ki âdem cânısın

Gözümün nûru ve gönlümün sürûrudur kapın
Hasta gönlüm çâresisin derdimin dermânısın

Ey güneş kendini uşşâk içre yüksek tutma kim
Ol kamer yüzlü nigârın sen de ser-gerdânısın

Gerçi nâziktir Necâti hûblar sayd etmede
Diller almakta velî sen de cihân fettânısın

NECATİ BEY


kayatasarim