An gerek mahbûbda kim el üzre tuta halk
Yohsa bir hatemde dahi bulunur göz ile kaş

Sevgiliye öyle bir şey gerektir ki halk onu halk el üstünde tutun,ona saygı göstersin;yoksa bir yüzükte de göz ile kaş bulunur. Sevgili,âşığına hep naz eder.Dönüp de bir kere bakmaz.Bundan rahatsız olan âşık, sevgilisine sitem eder.Sevgili ,o gözlerle bana bakmadıktan sonra ne işe yarar ki? Yüzüklerde de göz ve kaş vardır.Sevgili,aşığa bakıp onun gönlünü almazsa kaşı gözü olan bir yüzükten hiçbir farkı olmaz. Yine sevgiliden bir sitem var. "El üzre tutmak" söz grubunda kinâye vardır. Hem gerçek hem mecaz anlamda kullanılmıştır.Mecaz anlam kastedilmiştir. Halk ve hâtem kelimeleri arasında ihâm-ı tenâsüp vardır.Şair halk kelimesini halka kelimesine benzediği için kullanılmıştır.

Edebiyat Türkiye Kültür ve Sanat Sitesi

 

Edebiyat Türkiye’ye hoşgeldiniz.Sitemize kendi şiir/denemelerinizi ve edebiyatla alakalı dökümanlar yollayabilirsiniz.Şiir ve denemeleriniz ‘Erbab-ı Kalem’ bölümünden yayınlanacaktır.

Yukarıda yer alan beyitler ve kısa açıklamaları Meşveret Divanımızdaki Klasik Türk Edebiyatıbölümünden alınmaktadır.Beyitlerin  açıklamaları üyelerimiz tarafından yapılmaktadır. İlgili bölüme katılarak beyitler üzerinde daha geniş bilgilere ulaşabilir ve siz de beyitler üzerinde düşüncelerinizi paylaşabilirsiniz.

Osmanlı Edebiyatı ve Nevai

Türk edebiyatı XV. yüzyıldan itibaren iki farklı şiir diliyle yoluna devam eder:

1.Çağatay Türkçesi. 2.Osmanlı Türkçesi. Bunlardan Çağatayca Timuroğulları’nın hüküm sürdüğü Semerkant ve Herat’ta gelişir, özellikle de Hüseyin Baykara döneminde Herat’ta en büyük temsilcilerini yetiştirir. Bu yüzyıl Herat’ı, birçok açıdan olduğu gibi, edebiyat açısından da zirveye çıkmış ve hem İran, hem de Türk edebiyatının en büyük iki simasını yetiştirmiştir: Molla Câmî ve Ali Şîr Nevâî. Her iki şair de hem kendi dönemlerine, hem de sonraki dönemlere etki etmişlerdir.

XV. yüzyıl Türk edebiyatının en büyük şairi olan Ali Şîr Nevâî beş divanı, altı mesnevisi, iki tezkiresi, dinî ve ahlakî toplam otuz civarındaki eseriyle, Türk dünyasının her tarafında, Anadolu ve Rumeli’de, İran’da, Irak’da, Kırım’da, Volga boylarında, Türkmenler arasında, hatta Hindistan’daki Türk saraylarında okunmuş ve tanzir edilmiştir. (Köprülü 1941:5) Ayrıca Nevâî bütün bu ülkelerde okunup beğenildiğini hayattayken görme mutluluğuna eren ender şahsiyetlerdendir.

Eski Türk edebiyatı geleneği içinde Nevâî’nin kendine has üslubu olduğunu ve XV ila XVI. yüzyılda birçok şairi etkilediğini tezkirelerden çıkartmak mümkündür. Bu tezkireler Osmanlı şâirleri ile Nevâî arasındaki ilişkiden bahsederken kimi zaman onunla yapılan görüşmelerden, kimi zaman mektuplaşmalardan, kimi zaman da ona yazılan nazirelerden bahsetmektedirler. Konuyla ilgili tezkirecilerin dile getirdikleri en çarpıcı örnek ise Nevâî-Ahmed Paşa ilişkisidir. Âşık Çelebi ile alevlenen rivayetlerin merkezinde “siparişnameyle gelen 33 gazel” vardır. Çelebi’ye göre Nevâî’den gelen 33 gazel, tanzir edilmek üzere Sultân Bâyezid’in emriyle Ahmed Paşa’ya verilmiştir.(Âşık Çelebi 1994: 196) Kınalı-zâde bu rivayeti biraz daha ileri götürür ve Ahmed Paşa’nın “kudretli şiir söylemek hasletini” Nevâî’nin şiirlerini gördükten sonra kazandığını söyler. Bu görüş hakkındaki tartışmalar Tanzimat’tan sonra yeniden alevlenir. Önce Namık Kemâl, Mr. Gibb, E. Brovne, sonra da Fuad Köprülü, Sadettin Nüzhet Ergün, Mehmet Çavuşoğlu, Prof. Dr. Osman F.Sertkaya, Prof. Dr. Mustafa İsen, Prof. Dr. Tahir Üzgör, Eleazar Birnbaum ve Sigrid Kleinmichel gibi araştırmacılar tarafından tekrar ele alınır. Ahmed Paşa’nın kudretli şiir söyleme yeteneğini Nevâî’den aldığını iddia eden araştırmacı sayısı küçümsenmeyecek kadar çoktur. Ancak Fuad Köprülü’nün de değindiği gibi bu görüş dayanaktan yoksundur.

Tezkirelerin Nevâî ile bizzat görüştüğünü rivayet ettikleri şâirler de vardır. Bunların başında Basîrî, Kandî ve Behiştî gelir. Hatta Nevâî’nin şiirlerini Anadolu’ya ilk defa getirenin Basîrî olduğunu, Latifî ve Kınalı-zâde söylemektedir.(Latîfî 2000:189) Nevâî’nin Anadolu’daki bazı şâir ve devlet adamlarıyla da mektuplaştığı bilinmektedir. Kaynaklara göre Nevâî’nin mektup arkadaşlarından birisi hem bir devlet adamı, hem de şâir olan Adnî mahlaslı, Mahmud Paşa (Ö.879/1474)’dır. (Âşık Çelebi 1994: 577)

Tezkirelerde Nevâî’den etkilendiği söylenen şair listesi oldukça kabarıktır. Biz burada bunlara tek tek değinmek yerine listesini vermekle yetineceğiz: Niyazî(Sehî Bey, 1980:220), Cemilî (Latîfî 2000: 217), Lamiî Çelebi (Latîfî 2000: 475), Fuzulî(Latîfî 2000; 435), Şâhî-i Şarkî, Hafız-ı Acem (Latîfî 2000:220), Âşık Çelebi (Âşık Çelebi 1994:259),Pirî Çelebi, Azmî Efendi, Halî Efendi (Ahdî 1996:256), Salahî(Ahdî 1990: 466), Celal Çelebi(Ahdî: 1990: 250), Feyzî Çelebi(Ahdî 1990:524), Ferağî(Ahdî 1990:526), Hıfzî(Ahdî 1990:371), Zühdî(Ahdî 1990: 471), Şuhudî(Ahdî 1990: 445), Sabrî Çelebi, Sabayî, Zayiî(Ahdî 1990: 461), Ulumî(Ahdî 1990: 499), Gıyasî(Ahdî 1990: 513), Mecdî(Ahdî 1990: 551), Şükrî(Âlî 1986: 233), Katibî mahlaslı denizci Seydî Ali Reis(Âlî 1986:263), Bahtî (Sertkaya 1973: 184)

XV. ve XVI. Yüzyılın önde gelen birçok şâirinin, Nevâî’yi ve gazellerini çok iyi bildikleri görülmektedir. Aslında bir şâirin, büyüklüğünü gösteren önemli göstergelerden birisi, okuyucu kitlesinin sayısı ve seviyesidir. Bunu eski gelenek açısından söyleyecek olursak; eğer bir şâir birinci sınıf şâirler tarafından okunup beğeniliyor ve tanzir ediliyorsa ve hatta tanzir edilen şâir henüz hayattayken, büyük şâirler tarafından tanzir ediliyorsa, bu şâir çağını aşmıştır. Bilindiği gibi Nevâî’nin gazelleri daha hayattayken; bir başka coğrafyaya taşınmış ve orada devrin en büyük şâirleri tarafından takdir toplamıştı. Tezkirelerden ve yapılan nazirelerden anladığımız kadarıyla Anadolu’daki Nevâî etkisi iki ayrı dönemde ele alınmalıdır.

Birincisi Fatih dönemidir ki bu dönemde bazı devlet adamları ve şâirler –Mahmud Paşa, Sinan Paşa, Ahmed Paşa ve Karamanlı Nizâmî- Herat’taki Molla Câmî ve Nevâî ile yakın ilişki içindedirler. Bu da bize 1465’te İlk Divanı tertip edilen Nevâî’nin ününün, bu yıllarda Anadolu’ya ulaştığını göstermektedir. Nizâmî 1470, ‘Adnî 1474 ve ‘Avnî de 1481 yılında vefat ettiğine göre bu dönem 1480’li yıllara kadar dönemdir.

İkinci dönem ise II.Bayezid dönemidir ve bu dönemin merkezinde “33 Gazel” ile Ahmed Paşa yer almaktadır. Bu dönemde tanzir edilen gazeller birinci dönemde tanzir edilenlerden farklıdır. Tezkirelerin 33 gazel rivayetinden ve Basîrî’nin Herat’tan İstanbul’a dönüşünden anladığımız kadarıyla bu dönem 1490’dan sonraki yılları kapsamaktadır. Nevâî’nin gazellerinin II.Bayezid’e özel bir siparişnameyle gönderilmesi ve Ahmed Paşa’nın bu gazellere nazîre yazması, bir anda, gözleri ikinci bir kez Nevâî’ye çevirmiştir. Ahmed Paşa’nın bahsi geçen 33 gazele cevap vermesiyle beraber, bu gazeller meşhur olmuştur. Mesela ilk olarak Ahmed Paşa tarafından tanzir edilen Nevâî’nin “-ân anga” ve “-ân birle bahs” redifli gazellerin her birine 40’a yakın nazîre yazılmıştır. Bu da bize Nevâî’nin, Anadolu’da asıl tesirini ikinci dönemle beraber hissettirdiğini göstermektedir.

Tezkire yazarları gibi şâirler de her fırsatta Nevâî’den ve onun eserlerinden bahsetmektedir. Anadolu’da XV ve XVI. yüzyılda Nevâî’den bahseden şairlerden bazıları şöyledir: Hayalî Beg(Tarlan 1944:38, 112, 145), Zatî, Cemilî(Biray 1988; 508), Yetîm Ali(Âşık Çelebi 348), Yahya Beg (Gülşen-i Envâr: 59b), Cinânî(Şarlı 1994: 36), Bursalı Rahmî(Levend 1984:75)

Nevâî, divanlarındaki şiirlerinin dışında mesnevileri, tezkireleri ve muammâcılığıyla da Anadolu şairlerini etkilemiştir. Özellikle de Mecâlisü’n-Nefâis adlı tezkiresi Orta-Asya kültür hayatını aydınlatması ve Anadolu tezkirelerine modellik yapması açısından çok önemlidir. XVI. yüzyıl tezkirelerinin de belirttiği gibi Nevâî’nin bu eseri, hem biyografik bilgi, hem de şiir eleştirisi terminolojisi açısından model-tezkire konumundadır.(Çetindağ 2006:79)

Sonuç olarak diyebiliriz ki Ali Şîr Nevâî, XV ve XV. yüzyıla damgasını vuran ve tüm Türk dünyasını derinden etkileyen bir şairdir. Özellikle Türkçe divanlarındaki 2600’ün üzerindeki gazeli, hem Orta Asya’da, hem de Anadolu’da çok okunmuştur.

Yrd. Doç. Dr. Yusuf Çetindağ

KAYNAKÇA:

AŞIK ÇELEBİ, Meşâ’irü’ş-Şu’arâ İnceleme Tenkitli Metin, Haz: Filiz Kılıç, Basılmamış Doktora Tezi, Gazi Ünv. SBE, Ankara 1994.
ÇAVUŞOĞLU, Mehmet, “Kanuni Devrinin Sonuna Kadar Anadolu’da Nevayî Tesiri Üzerine Notlar”, Atsız Armağanı, İstanbul 1976.
ÇETİNDAĞ, Yusuf, Ali Şîr Nevâî’nin Osmanlı Şiirine Etkisi, Kültür Bak. Yay., Ankara 2006.
……………………“Mecâlisü’n-Nefâis’te Şiir ve Şâir”, Türk Kültürü İncelemeleri Dergisi, Güz S.9, Yıl 2003, s.79-114.
Gelibolulu ÂLÎ, Künhü’l-Ahbar’ın Tezkire Kısmı, Haz. Mustafa İsen, Atatürk Kültür Merkezi Yay, Ankara 1994.
İSEN, Mustafa, “Anadolu Türk Edebî Dili Üzerine Nevâî Etkisi”, Uluğ Bey Sempozyumu, Çorum 1994.
…………………“Tezkire Heşt Behişt”, Tercüman 1001 Temel Eser, İstanbul 1980.
KÖPRÜLÜ, Fuad, Ali Şîr Nevâyî ve Tesiratı, Türk Dili ve Edebiyatı Hakkında Araştırmalar, İstanbul 1934.
KURNAZ, Cemal, Anadolu’da Orta Asyalı Türk Şairler, Kültür Bak. Yay., Ankara 1997.
LATİFİ, Tezkiretü’ş-Şu’arâ ve Tabsıratü’n-Nüzamâ(İnceleme-Metin), Haz:Rıdvan Canım, Atatürk Kültür Merkezi Yay., Ankara 2000.
SOLMAZ, Süleyman, Ahdi ve Gülşen-i Şuarası, Basılmamış Doktora Tezi, Gazi Ünv. SBE, Ankara 1996,
TARLAN, Ali Nihad, Ali Şîr Nevâyî, Doğu Türkistanlılar Cemiyeti Yay., İstanbul 1942.

Efendimsin cihanda…

Efendimsin cihanda i’tibârım varsa sendendir
Miyân-ı âşıkanda iştihârım varsa sendendir

Benim feyz-i hayâtım hâsılı rûh-i revânımsın
Eğer sermâye-i ömrümde kârım varsa sendendir

Felekten zerre mikdar olmadım devrinde rencîde
Ger ey mihr-i münevver âh ü zârım varsa sendendir

Senin pervâne-i hicrânımın sen şem’-i vuslatsın
Beher şeb hâhiş-i bûs ü kenârım varsa sendendir

Sanadır ilticâsı Gaalib’in yâ Hazret-i Mollaa
Başımda bir külâh-ı iftihârım varsa sendendir

Şeyh Galip

Günümüz Türkçesiyle:

1.Efendimsin, dünyada itibarım varsa sendendir; âşıklar arasında ünüm varsa sendedir.

2.Benim hayatımın mutluluğusun, kısacası, ruhumun ruhusun; eğer ömrümün sermayesinde kârım varsa sendendir.

3.Feleğin devrinde ondan zerre kadar incinmedim ; ey parlak güneş(yani: güneş yüzlü güzel)! eğer âh edip inliyorsam sendendir.

4.Sen kavuşma mumusun, ben senin ayrılığının pervanesiyim:her gece öpme ve kucaklama istediğim varsa sendendir.

5.Ey “Hazret-i Molla” (Mevlânâ)! Galib (sana) sığınmıştır; başımda övündüğüm bir külâh varsa sendedir.

Düşüncenin Şiiri

Valéry şiirin fikirlerle yapılamayacağını savunur. “Şiirin içinde fikir, elmanın içindeki gıda kadar saklı olmalıdır” sözü de oldukça ün kazanmıştır. John Ciardi’nin de bir sözü varmış, yeni öğrendim : “Şiir fikirlerden söz açmaz, onları bir aktör gibi temsil eder,” diyor. Ben bu yargılardan şunu çıkarıyorum : Demek oluyor ki şair, en önce bir özümleyici; kendinde var olan bir şiir ortamına, ya da bir şair duygusallığına bazı düşünceler katmadan edemiyor; onlarsız yürütemiyor şiirini. Ayrıca, önce edindiği, sonra da şiirine ulaştırdığı bu düşünceler yok mu, onları gizleyip belli belirsiz bir hale getirmeyi de ustalık sayıyor. Okuyucuya gelince, onun durumu başka : O şairin düşüncelerinden çok, bu düşünceleri saklayan duygularla oyalanıyor. Şiir diye yüzeyde kalan bir görünüşü benimsiyor. Böylece duygulandırma dediğimiz, şiirin herhangi bir niteliği değil de, şartı olup çıkıyor.

Burada şöyle bir soru geliyor insanın aklına : İyi ama şair için düşünce bu kadar gerekliyse onu duygular haline getirmenin, daha doğrusu düşünceyi duygularla sindirmenin ne gereği var? Şair böylesi bir davranışla neyi savunmuş oluyor? Şiiri mi yoksa bir başka şiir türünü mü? Yani düşünceyi bunca gizlemek, şiir yazmanın ilkelerinden mi? Ya da şair ister istemez alışkanlıklarını mı sürdürüyor; belli bir şiir geleneğinin tutsağı olmaktan kurtulamıyor mu?

Bu soruları öyle bir iki cümleyle yanıtlamak kolay değil. Değil ya, gene de bir çıkar yol bulmak elimizde. O da şu : düşünceyi örtmek alışkanlığı yerine, onu açığa çıkarıp, şiirsel mutluluğa bu yoldan varmayı denemek. Yani düpedüz “düşüncenin şiiri” ni bulmak, onu yaratmak…

Bakıyoruz da, şiir ilkin düşünmekle başlıyor. Hatta şiir denen olayı, ancak bazı düşünce yöntemlerinin yardımıyla ortaya çıkarabiliyoruz. Üstelik bilimin, felsefenin sanatla bunca kaynaştığı günümüzde, düşünceyi eski bir şiir alışkanlığıyla örtmek elimizden gelmiyor. Yani “düşüncenin şiiri” önce bir zorunluluğun şiiri oluyor.

Bana kalırsa şair de başka türlü davranmak istemiyor zaten. O da asıl düşüncelerini söylemeye , bildirisini ulaştırmaya çalışıyor. Ne var ki, bunu yapamadığı, ya da yapmak istemediği zamanlarda , bazı kuramlar çıkararak, işini hem güzel, hem de yüce göstermenin yolunu buluyor.

“Düşüncenin şiiri” deyimi, önce düşünürlüğü, yani şairi bir düşünür olarak bellemek gerektiğini çağrıştırıyor. Ama bunu özcülükle karıştırmamak gerekir. Çünkü her biçimli söz, aynı zamanda bir özü de kapsayabilir. Oysa düşünü şiiri, özcü dediğimiz şiiri de kapsayabilecek bir bütünlüğün, bir güçlülüğün şiiridir.

Divan edebiyatından bu yana özcü diyebileceğimiz birkaç şaire rastlıyoruz. Ne var ki onları yapıtlarıyla değil de, tutumlarından ötürü değerlendirebiliyoruz. Örneğin Tevfik Fikret, Namık Kemal gibi şairler, daha çok devrimci, gönülleri toplumsal savaşlara yatkın kişilerdir. Yapıtlarını toplumsal düzensizliklere çevirmişler, şiirlerini bu uğurda bir araç olarak kullanmışlardır. Hatta kişilikleriyle, serüvenleriyle çağdaş Türkiye’ de birer “myte” olarak anılagelmektedirler. Özcülüğün bir akım olarak belirmesine gelince, bunu da Orhan Veli – Melih Cevdet – Oktay Rifat öncesinin şiirinde aramamız gerekir. İşte o süre içinde yazılan şiirler, özcü davranışın en bilinçli, en etkin şiirleri olmuştur. Etkin diyorum, çünkü bu başlangıç Orhan Veli ve arkadaşlarının şiirinden ayrı bir çizgide süregelmiştir. Ama aynı özleri savunmak isteyen şairler, bu özleri belirleyen kelimeleri, deyimleri etkisiz birer simge haline getirmekte yarışmışlardır sanki. Orhan Veli bile – daha çok son şiirlerinde – bu akımdan payına düşeni almak istemiştir. Ne var ki yazdığı şiirlerde bir evrim değil de, alınmış bir karar egemen olmuştur. Giderek şunu da söyleyebiliriz : politik kaygılar, ama salt bu kaygılar yeni şiirin ustalarını sınırlamış bir bakıma iğdişlemiştir. Çünkü onlar özcülüğü bir aşama değil, amaç olarak bellemişlerdir. Böylece tek yanlı olmaktan kurtulamamışlar; yani politik anlayışlarını da kavrayacak bir bütünlüğe erişememişlerdir.

İşte bu birkaç davranışın dışındaki şiirimizse biçimciliğin, ya da aşırı biçimciliğin şiiri olmuştur. Kişilikler bile biçim değişimlerinin kişilikleridir. İşte ne Ahmet Muhip’ e bakarak Cahit Sıtkı’yı yadırgayabiliyoruz., ne de Cahit Sıtkı’yı okuduktan sonra bir Sabahattin Kudret’i, Necati Cumalı’yı…Nedim’le Şeyh Galip’i, Yunus Emre’yle Karacaoğlan’ı bile hep böyle düşünmek gerekir. Bugün bile ilk kitaplarını yayımlamış bulunan Kemal Özer’ in, Ece Ayhan’ ın kendinden öncekilerle bir çatışmaları olduğu söylenemez. Bütün bu ufak tefek ayrımlar, bir biçim ayrımından, dolayısıyla kısa bir öz başkalığından öte nedir ki?..Yurdumuzda düşünürlüğünden ötürü kişilik yapmış; biçim anlayışını, duygu fazlalığını bu yolda harcamış şair var mıdır, bilemiyorum.

Şimdilerde şiirde yenilik sevinci, ya da yenili sözünün bunca edilir olması bütün bu sorunları batırıyor. Kendi dünyalarımızı, kendi alışkanlıklarımızı kınayamıyoruz. Üstelik bu alışkanlıklar da, şiir geleneğimizden doğan alışkanlıklar. Yani bir sürü biçim formülleri, sonra da bu biçimlerden elde ettiğimiz yeni biçimler…Ionesco, bunu sahneye uygulayarak şöyle diyor : “Sahneye söz koymak…” Yani söze yüklenen duygular, düşünceler bir yana; sözü, sahne içinde nonfigüratif biçimler haline getirme çabası…Günümüz şiirini de bir sürü öğelerden soyarak, “sözlerle yeni biçimler kurmak” diye tanımlayabilir miyiz, bilmem. Tanımlasak da, böylesi bir kahramanlığa, sonu “çıkmaz yol” olan bu uğraşa kaç sanatçının gönlü yatar acaba? Ama biz ne dersek diyelim, şiirimizde bir aşırı biçimcilik dönemi başlamıştır. Sebepleri ne olursa olsun, bu gerçeği görmemezlikten gelemeyiz. Ne var ki, nu arada, belli belirsiz kıpırdanmalar da yok değil. Son günlerde “Değişik kişilikler” deyimlerinin söz konusu olması da bunu anlatıyor. Çünkü değişik şiir alanları, ancak değişik düşüncelerle, düşünme yöntemleriyle kurulur. Bu da bir düşünü şiirine geçme eğilimini gösterdiği gibi, “sözlerle biçimler koyma” nın bir iki şairden fazlasını kaldıramadığını da tanıtlar.      Ben ayrıca duygudan, biçimden düşünce adına yararlanmayı, kendi gerçeklerimize de uygun buluyorum. Hatta şunu da söyleyebilirim : Batının şiir dünyasında yeri olan, ya da Batı şiirine etkin bir Türk şiiri yaratmak istiyorsak seçeceğimiz yol bu olmalıdır. Orhan Veli ve arkadaşları “halkın şiir zevkini” bulmaya yöneldiler başardılar da. Bize gelince, bütün bu davranışları kapsayabilecek bir anlayışla yazmamız gerekiyor. Galiba “zor şiir” dediğimiz de bundan başkası değil.

“Batının şiir dünyasında yeri olan şiir” derken, şimdilik sadece Batıya özendiğimizi söylemek istiyorum. Oysa onların gerçekleri bambaşka. Şiirleri de çeşitlilik ve değerlilik bakımından yüklü. Salt toplumsal kaygılarla yazan şairleri bile, çeşitli görüşleri savunup tartışıyorlar. İşte bu çeşitlilik içindeki her davranış da toplum katında bir anlam kazanıyor. Örneğin “Gerçeküstücüler”in çıkışı, toplumsal yasaklara, baskılara bir başkaldırma olarak değerlendirilmedi miydi? Gene İkinci Dünya Savaşı’nda aşk şiirlerine düşen Fransız şairleri yanında; emperyalizme, insan haklarının çiğnenmesine kafa tutan şairler de yok muydu? Ama bu iki davranışın da tek bir simgesi vardı denilebilir: Dayatmak!..Biri aşkla, öteki kavgayla… Bize gelince , şiirimizi sarmış bulunan “aşırı biçimcilik” sadece” sadece Batıya öykünme diye yorumlanabilir. Hele son günlerde dergilerimizi kaplayan şiirler Batıyı iyi bilen bir avuç aydını bile doyurmaktan uzaktır. Batı şairlerinin tutumları, yöntemleri elbette önemlidir; ama sadece önemli… Rus şiirinin ekininin, önderlerinden olan Puşkin bile, Batıda, öteki Rus yazarlarından daha az sevilmiş, daha az yadırganmıştır. Çünkü Rusya’da, Puşkin kadar Batı zenginliğinden yararlanan bir yazar daha gösterilemez. Oysa bu yazar edindikleri, kendi toplumunun gerçekleriyle bağdaştırmasını da bilmiştir. Bizimse böyle bir sorunumuz yok! Melih Cevdet’in de bir yazısında belirttiği gibi,şiirimiz, Doğunun etkisinden kurtulmuş, bu kez de Batı şiirine sığınmıştır. Hem de nasıl; Batının şiir anlayışına vardıktan sonra,bundan kendi gerçeklerimize uygun bir sonuç çıkararak değil de, doğrudan doğruya bir şiir ithaline girişmekle…

Sonuç olarak şunu söylemek istiyorum : Evet, şiir biçimdir; değişik biçimler yaratma sanatıdır. Ama ben, şimdilik buna inanmak istemiyorum.

Edip Cansever

(Yeditepe, 16 Temmuz 1959)

Çıkmazın Güzelliği

Sorun: Şiirin, -üstelik insanın kendi şiirinin- çıkmazda olduğunun bilincine varmaktır. Bu çıkmazın bilincine varmak biraz da çözmek demektir onu.

Şiirimiz, (-) dolayısıyle edebiyatımız, çünkü ülkemizde edebiyatın, hattâ bazı ölçülerde toplumun birçok sorunları açık kapalı, şiirde tartışılır, şiirde çözülür yahut çözülmez veya bu sorunlardan şiirde vazgeçilir. Belki de sağlam düşünce zeminleri kurulmamış bütün ülkelerde böyledir bu. (-) gerçekten bir çıkmazdadır. Nasıl ki Nâzım sonrasında da, Orhan Veli sonrasında da çıkmazda idi. Çünkü şiirin çıkmazı, yukarda değindiğimiz sebepten insanın çıkmazına, toplumun çıkmazına sıkı sıkıya bağlıydı ülkemizde. (Belki de bir bakıma şiirin görevi hep çıkmazda olmaktır. Rahat işleyen şiir kuşku vermelidir. Belki yaşanandan geride kalmıştır onun için. Divan şiiri hiç çıkmaza düşmedi. Hiç değilse Tanzimata kadar düşmedi. Çıkmaza giren insan’la birlikte sarsıldı ve eskidi. Hece geride kalmayı kabullenerek başladı, onun için çıkmazda değildi. Sık sık dalgalanan, dalgalanmaları büyük bir toplumda, toplumu, yaşanandan değil, bir çeşit vocabulaire’den kovalıyordu, sunulmuşu sözcüklerden izliyordu. Buna boyun eğmişti). Şiir çıkmazda. Şimdiye değin, ne romanın, ne tiyatronun, ne sinemanın izleyemediği, anlayamadığı bir çıkmazda. Belki yalnız öykü’nün farkına vardığı bir çıkmaz.

Bu çıkmazın en önemli sebeplerinden biri, şiirin kendi sebep ve sonuçlan (denebilirse bir çeşit otofaji) ise, öbür nedenleri arasında, toplumsal koşulların, toplumsal dayanakların değişmesi, yani insanın, insanın alıp verdiklerinin, insan ilişkilerinin değişmesi ise, önemli bir başkası da: geri, sorumsuz, bilinçsiz, gelişen insanın, dolayısıyle, şiirin imkânlarına dar gelen, anakronik bir ortamın ve buna bağlı bir şiir ortamının türemesidir. (Bu ortamın bahse değmeyecek kadar önemsiz, etkisiz, olduğunu söyleyecekler çıkabilir. Önceleri biz de böyle düşünüyorduk. Ama şiir kendi başına yaşıyan, soyut bir yaratık değil. Geldiği sebepler, seslendiği, seslenmek zorunda olduğu yerler var. Ülkemizde daha bir süre, sözü edilmeye değmeyen şeyleri yılmadan ortaya koymak, tartışmak zorundayız. Herkes, savaşmaya zorunlu olduğu şeylerin budalaca çetinliğini bilmek, hesaba katmak zorundadır?

Her beğeninin bir ortamı, her şiirin türünün bir alıcısı vardır. Yapılmakta olanı kimsenin küçümsemeye hakkı yoktur. Ama budalaca aşk şiirlerinin, budalaca biçim denemelerinin birdenbire yarattığı ortama ses çıkarmamaya, görmezden gelmeye pek katlanamıyor insan.

Şiir çıkmazdadır. Bütün şiir yazanlara, edebiyat yazanlara hatırlatmak gerekir: Şiir çıkmazdadır. Çünkü insan çıkmazdadır, sorunlar çıkmazdadır. Toplum değişiyor, insan değişiyor, insanın yeri değişiyor, insanın ilişkileri ve sorunları değişiyor. Ülkemizde en azından birtakım kavramlarla yeni yeni karşılaşıyoruz. Şiirin en azından artık bir avunma, oyalanma değil, bir saptama, belki bir önerme olduğu anlaşılıyor.

İnsan, dolayısıyla şiir değişiyor. Bu değişme ancak değişmenin ve değişenin, eskimenin ve eskiyenin farkına varmakla izlenebilir. Bilgi şartı yanında bunları ayırt etmenin asgari baz’ı sağlam bir duyarlıktır. Yüzyılımızın bütün gereçleri de bunu sağlamaya elverişli üstelik. 1930’un eksik idealizm’i, 1940 realizm’i ve 1950’nin hastalıklı romantizm’i ile bugünün insanını betimlemek mümkün değil.

Evet şiir çıkmazda. Çünkü insan çıkmazda. Ama bütün sorun bu çıkmazın bilincine varmakta. Şiirin çıkmazda olmadığını düşünenlerden yana değiliz. Çünkü bu çıkmaz; bilince, bilgiye uygunluğa, çağdaş şiire ve insana yeni bir imkândır.

Turgut Uyar

(Dönem, Kasım 1963)

Cânı kim cânânı içün sevse cânânın sever(kaside)

Cânı kim cânânı içün sevse cânânın sever
Cânı içün kim ki cânânın sever cânın sever

Her kimün âlemde mıkdârıncadur tab’ınde meyl
Men leb-i cânânumu Hızr Ab-ı Hayvânın sever

Başa dem düştükçe taksîr eylemez eyler meded
Ol sebebden muttasıl çeşmüm ciger kanın sever

Müşg-i Çîn âvâre olmuşdur vatandan men kimi
Hansı şûhun bilmezem zülf-i perîşânın sever

Şu ki ser-gerdân gezer başında vardur ki hevâ
Gâlibâ bir gül-ruhun serv-i hırâmânın sever

Akıbet rusvâ olub mey-tek düşer il ağzına
Kim ki bir ser-mest sâkî lâ’l-i handânın sever

N’olacakdur terk-i ışk etme Fuzûlî vehm edüb
Gâyeti derler ola bir bende sultânın sever

Gönderen İsim/Mail: KADİR ÖZGÜR

ey kemân-ebrû şehîd-i nâvek-i müjgânunam

ey kemân-ebrû şehîd-i nâvek-i müjgânunam
bulmuşam feyz ü nazar senden senin kurbanunam

kâkülün târına peyvend itmişem can riştesin
başun içün bir terahhum kıl ki ser gerdanunam

nola kılsam terk-i mey minnet kılup zahidlere
neylerem mey neş’esin men kim senün hayranunam

şâne-veş yüz nâvek-i gam sanculuptur canuna
tâ esir-i halka-i giyû-yi müşg-efşânunam

el çeküp kat’-ı nazar kılmış ilacumdan tabip
bildi güyâ kim harâb-ı nergiz-i fettânunam

câna meylün var ise hükm eyle teslîm eyleyem
şâh senin men senün bir bende-i fermânunam

gonce kılmaz şâd gül açmaz duulmış gönlümü
ârzû-mend-i ruh-ı al u leb-i handanunam

kan idüp bağrum işüm âh itme her dem ey felek
hürmetün dut bir iki gün kim senin mihmânunam

ey fuzûlî ateş-i âh ile yandurdun beni
galiba sandun ki şem’-i külbe-i ahzânunam

Fuzûlî

Aceb n’itdüm yâre virmez selâmı

‘Aceb n’itdüm yâre virmez selâmı

Bu zâlim müdde’î komaz ola mı

Menüm iki cihânda yârum oldur

Menem anun alur kemter gulâmı

Şu cefâlar ki sen bana kılursen

‘Aceb kâfir müselmâna kıla mı

Yûsuf’a kalmadı bu hüsn bâkî

Kıyâs eyle sana yârum kala mı

Seni sevmez mi yohsa Şeyyâd Hazma

Denînün biridür bu kaltabânî

Açıklama: vezni: mefâ’îlün mefâ’îlün fa’ûlün

Şeyyâd Hamza

.

Mesnevi ve Kısa Hikâyecilik

Bugün modern edebiyatta “Kısa Hikâyecilik” adı verilen ve günümüzde de çok tutulan bu türün İslâmî Edebiyatta ortaya çıktığına, gelişip genişlediğine dikkatleri çekmek isterim.

Allah kelâmı olan Kur’ân-ı Kerîm’de, kısa hikâye diye adlandırabileceğimiz kıssalar, önemli bir yer tutmaktadır. Araştırıcıların tesbitine göre; bu, kitâbm yani Kur’ân-ı Kerîm’in dörtte üçünü kapsamaktadır. Cenabı Hak, Hz. Muhammed (Salla’llâhu aleyhi ve sellem) vasıtasıyla, insanları Hak Dine davet ederken, bu kıssalarla bir örnekleme yaparak, onların gözü önüne iyiyi ve kötüyü koymakta ve doğru yolu, hakyolunu göstermektedir. Kısa hikâye denebilecek bu kıssalar, bâzan tümüyle, bâzan parça parça, bâzan da bir kelime veya cümle ile anlatılmakta; geçmişte vukûbulan hâdiselere telmihlerde bulunularak, bunlardan ibret alınması istenmektedir. Meselâ : Kur’ân-ı Kerîm’de, Sabrın ve tahammülün sembolü olan Eyüp Peygamberin ve Vefa örneği olan hanımının hikâyesi, Kur’ân-ı Kerîm’de dört yerde; İslâmî edebiyatta özellikle İslâmî Türk Edebiyatında sayıları otuzu aşan Yûsuf – Zelîhâ (Zü-leyhâ) adlı büyük mesnevilerin yazılmasına kaynaklık eden “kıssa” yanî “kıssaların en güzeli” olarak vasıflandırılan (A’hsenü’l-kasas). Çeşitli sûrelerin içine serpiştirilerek onbeş yerde yine İslâmî Türk Edebiyatında, sayıları altı’yı bulan İskender-nâmelerin yazılmasına kaynaklık eden ve onlara ilham kaynağı olan Zülkarneyn kıssası, iki yerde anlatılmaktadır.


İşte, Kur’ân-ı Kerîm’de bir ifade vasıtası ve üslûp özelliği diyebileceğimiz kısa hikâyecilik bütün İslâm müellifleri ve eserleri üzerinde etkili olmuştur. Kur’ân-ı Kerîm’deki bu muhteşem tekniği, ne yazık ki Arap Edebiyatçıları kavrayamamışlardır. Halbuki bu sanat hazinesi ve potansiyeli gündüz ve gece Kur’ân okuyan bütün Müslüman Arapların kendi kitaplarında mevcut idi. Arap Edebiyatı bu büyük kaynaktan layıkıyla faydalanmamış, malzeme ve konu bakımından da Batı’nm etkisi altına girmiştir. Eğer fikir ve izlenim bakımından Arap Edebiyatı bu köklü kaynak olan Kur’ân-ı Ke-rîm’den faydalanmış olsaydı, hayatın ve kâinatın güzelliğiyle uyuşan ve onunla yarışan güzellik ve mükemmellikte güzel ve üstün eserler vücûda getirecekti.

Arapların edebî ilhamlarını Kur’ân’dan almaya yönelmemiş olmaları İs-lâmî edebiyat için bir kayıptır. Arap Edebiyatı, gözünü açıp bu kutsal kitabın ihtiva ettiği büyük kaynağa baksaydı, hikâye sanatında, dünya edebiyatının önde gelen pek çok seçkin şaheserlerini meydana getirebilirdi.

İran Edebiyatının büyük şâirlerinden biri olup, Farsça tasavvufî mesnevi tarzının kurucusu ve Attâr ile Mevlâpâ’nın mübeşşiri olan Hakim SENA YÎ (1072 -1131); hayatı menkıbeleşmiş ve Mevlânâ’daki feyzi ilk keşfeden, Mahtıku’t-tayr ve Esrâr-nâme gibi eserleriyle Türk edebiyatında müessir olan ATTÂR (1119 -1193); İran’ın büyük şâir ve edibi, Mevlânâ’nın çağdaşı olup Gülistan ve Bustân adlı eserleriyle sadece Doğu’da değil, Batı’da da etkili olan SA’DÎ-İ Şîrâzî (1213 -1292) Kur’ân-ı Kerîm’deki bu muazzam üslubu ve tekniği bir ölçüde kavramış ve benimsemiş sanatçılardır. Onların İslâmî Edebiyatta şöhret sağlamalarını ve bir ekol meydana getirmelerini buna bağlamak gerekir. Bu, İslâmî Türk edebiyatı ve temsilcileri üzerinde etkili olan müellifler duygularını, düşüncelerini bazan bir beyitte bazan seksen veya daha fazla uzunlukta hikâye, makale adını verdikleri kısa hikâyelerle anlatma yolunu tutmuşlar ve bu şekilde ciltlerce eserler vücuda getirmişlerdir. Bu eserler incelendiğinde Kur’ân-ı Kerîm’in üslubunun ve tekniğinin etkisi gözlenmektedir.

Asıl konumuz olan Mevlânâ Hazretleri ve Mesnevî’sindeki kısa hikâyelere gelince; daha önce Hakîm Senâyî ve Attâr’m yazdıklarının bu yolda birer deneme mahiyetinde bulunduğu ve bu tarzda asıl başarıyı Mevlânâ Hazretlerinin gösterdiği anlaşılmaktadır. Mesnevi’nin âlem-şümûl oluşunu da bu teknik ve üsluba bağlamak gerekir. Mevlânâ Hazretlerinin altı ciltlik Mesnevi’sinin tamamı, kısa hikâyelerden meydana gelmiştir. Bütün araştırıcılar da bu eserin “Kur’ân-ı Kerîm’in bir tefsiri mâhiyetinde” olduğunu söylemektedirler.

Mevlânâ Celâleddin Rûmî, Kur’ân-ı Kerîm’deki meseleleri ve derin mânâları, birer canlı, kısa hikâye hâlinde gözler önüne sermekte, insanlara bu meseleleri örneklerle anlatmakta ve yaşatmaktadır. Bunu yaparken de, Kur’ân-ı Kerîm’deki anlatım yolu ve tekniği olan “kısa hikâyeciliği” benimsemiştir. Çünkü Mevlânâ Hazretlerinin, Kur’ân-ı Kerîm’den ve bu vahyin sunucusu Hz. Muhammed (S.A.S.)’den başka örnek alacağı kimse yoktur.

Mevlânâ Celâleddin Rûmî, bir meseleyi ortaya koyarken, önce şahıs kadrolarını kurup, problemi sergiliyor. Bu problemin yaptığı çağrışımları sıralıyor; bazan bu çağrışımlar birkaç beyti aşıyor… Okuyucunun belki ilgisi dağılır diye düşünürseniz, yanılırsınız! Zira öyle can alıcı, etkileyici bir olay ortaya koymuştur ki neticesini mutlaka merak edersiniz. O çağrışımları ilk anda anlamayabilirsiniz”. Olayın seyrini, hikayeci, bir an durdurmuştur. O çağrışımların herbirinin bir başka kısa hikâye olduğunu düşünürseniz, mesele daha kolay hallolacaktır. O zaman esas olayla ilgi kurulacak ve sizin serüveni takibiniz zevkli bir hâl alacaktır. Çünkü olayın akışını yakalamışsınız-dır. Olay gelişmektedir. Zaman zaman yine çağrışımlar yapılmakta, bazan “mev’iza” (nasihat) beyitleri de sıralanmaktadır. Yine hikâyedeki tablo, » Kur’ân-ı Kerîm’deki kıssalarda olduğu gibi, aralanmıştır. Yine çağrışımlarla ahlâkî düstûrlar sıralanır. Ama bunlar, basît, kuru mev’izalar değildir. Her-biri bir hayat felsefesi, dünyâ görüşü mesabesindedir. Esas olayın devamına geçildiğinde, belki dikkatler, yine dağılmış olabilir. Fakat bu sefer, Mev-lânâ için, konuya dönmek zor değildir. Ve hikâye beklenmedik bir biçimde sona erer. Mevlânâ, ortaya çıkan durumu, hem şeriat ahlâkı yönünden, hem tasavvuf yönünden değerlendirmeye çalışır.

Mesnevi okuyucuları, Mesnevî’nin ilk hikâyesini okuyup devam ettirmede belki güçlük çekerler. Ama Kur’ân-ı Kerîm tefsirlerinden birini okuyup Kur’ân-ı Kerîm’in üslûbuna âşinâ olanlar, bu zorluğu da çekmezler. Daha sonraki hikâyeler, düğüm çözülür gibi, okuyucusunun önünde açılır.

Pekçok araştırıcının belirttiği üzere, Mesnevî’deki bu hikâyeler birer zarf durumundadırlar. Zarf, görünüşte olan şeydir. Önemli olan zarfın içindeki “öz”dür. Yâni mazruftur.

Mevlânâ’nm Mesnevi’sindeki ilk hikâye: Bir Padişah ile Câriye’nin “aşk”ını konu edinen hikâyedir. Mevlânâ, hikâyenin başlangıcında, okuyucunun dikkatini çekmek ister ve “Ey dostlar, gerçekte, bizim hâlimizi yansıtan bu hikâyeyi dinleyin!” der. Olayı kısaca ortaya koyar: Padişah, bir cariyeye âşık olmuş, onu satın alıp bir süre onunla mutlu olmuş. Fakat câriye hastalanmış.. Zamanın tabipleri, onun derdine bir deva bulamamışlar. Padişah, bunun üzerine Cenab-ı Hak’tan yardım dilemek için mescide koşmuş! Samimî bir şekilde dua ederken, uykuya dalıvermiş. Rüyasında gördüğü ihtiyar, O’na, dualarının kabul edildiğini ve kendisine bir mütehassıs, hazık bir hekim gönderileceği müjdesini vermiş. Ertesi gün hazık tabib gelerek, cariyenin Semerkand’lı bir kuyumcuya âşık olduğunu öğrenmiş. Pâdişâha bazı tavsiyelerde bulunmuş. Padişah da bu tavsiyelere göre hareket ederek, kuyumcuyu altın ve gümüşle aldatıp evinden ve ailesinden ayırarak, kendi memleketine getirip kuyumcubaşı yapmış. Yine tavsiye üzerine, kuyumcu-başı ile cariyeyi kavuşturup, bu arada yavaş yavaş kuyumcubaşını zehirletmiş. Kuyumcubaşının maddî güzelliği kaybolmuş, cariyenin “aşkı” da tükenmiş. Hikâye, şöhrete aldanan kuyumcunun ölümüyle son bulmuştur.

Bu hikâyenin başında, Mevlânâ Hazretleri, birer beyitlik iki kısa hikâye daha sıralar : ,

1. Hikâye;
Bir kişi, eşek sahibi olmak ister (Her halde, çalışıp çabalar arzusuna nail olur). Fakat eşek, palansızdır. Palanı da olsun ister, (yine her halde çalışır, çabalar, palanı da olur). Fakat eşeği, kurt kapar. İkisi bir arada olamamıştır. Palansız eşek, birşeye yaramadığı gibi, eşeksiz palan da hiçbir şeye yaramamıştır.

2. Hikâye;
Bir kişi, desti sahibidir. Ama destide su yoktur. Su bulunca desti kırılır. Susuz desti birşeye yaramadığı gibi, destisiz su da hiçbir şey değildir.

Bu iki kısa hikâyede de anlatılan, konu edilen, birbirinin varlığına muhtaç olan iki kavramdır. Bu iki kavram, “cariye elde etmek isteyen padişah, cariyeyi elde ediyor. Ama cariyenin sıhhati kayboluyor” kavramına örnek gösteriliyor. Hikâyenin devamında da aynı kavram sözkonusu edilmektedir. Kuyumcubaşma âşık olan câriye, güzelliği kaybolunca maşukundan soğuyor ve aşkı sona eriyor.

Mevlânâ Hazretleri, burada beşerî yönden bedbin bir görüşü sergiliyor. Bu da “dünyada dörtbaşı mâmur mutluluğun olmadığıdır.” O halde ebedî mutluluk nerededir? sorusu ortaya çıkıyor. Hikâyenin devamında biz bunu buluyoruz. İlâhî üslûbu ve tekniği kavramış bulunan Mevlânâ, bu arada, cariyeyi tedavide âciz kalan tabiplerin acizliğinin sebebini de açıklar. Buna göre :

“Hastalığa çâre bulacaklarını vâdederken ‘ugûr’a kapılmaları, ‘İnşâal-lâfa’ dememeleridir.” Yine bu tabipler, hazık tabîp de değillerdir!

Pekçok araştırıcı, bu, Padişah ve Cariye ile, rûh ve nefsin temsil edildiği görüşündedirler. Rûh ve nefis mücadelesi olarak, esas hikâyeyi değerlendirirsek, “Fânîye olan aşk, ebedî değildir. Zira insan bu düzenin hükmüne müsait değildir. Dâima diri ve bakî olana âşık ol”malıdır.

Mevlânâ Hazretleri, kuyumcubaşSmn zehirlenerek öldürülmesini, Dinler tarihinden, İslâm tarihinden ve ilâhî hikmetten örnekler vererek, zengin çağrışımlarla açıklamasını yapmaya çalışır. Bunların herbiri, olayların tablo halinde sergilendiği kısa hikâyeler’dir. Bu kısa hikâyeler arasında, görünüşte bir birlik yoktur. Ama temelde, esasta hepsi aynı gayeye müteveccih muhteva taşımaktadırlar.

BİBLİYOGRAFYA
Abidin Paşa, Terceme ve Şerh-i Mesnevî-i Şerîf, İstanbul, Mahmud Bey Matbaası, 1324, 1. c.
Çelebioğlu Âmil, Mesnevî-i Şerîf, İstanbul, Nurettin Uycan Matbaası, 1967, 1. c.
Doğan Candemir, Muhammed Abdülhalim Abdullah’da Kısa Hikâyecilik, Selçuk Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü – Yüksek Lisans Tezi – 1991.
Pekolcay Necla, Mevlânâ’mn Genişleyen Tesir Gücü, İslâmî Edebiyat Dergisi, İstanbul, 3. Devre, Sayı: 2, 1990.
Muhammed Kutub, İslâm Düşüncesinde San’at, İst. Fikir Yay. 1979. Seyyid Kutub, Kur’an’da Edebî Tasvir, İst. Yıldızlar Matb. 1991. Kaplan Mehmet, Hikâye Tahlilleri, İst., Dergâh Yay., 1979.
Kur’ân-ı Kerîm ve Türkçe Anlamı, (İsmail H. İZMİRLİ), İst. Çeltüt Matb., 1977.

5. Milli Mevlana Kongresi, Bildiriler, 3-4 Mayıs 1991, Selçuk Üniversitesi Yay., Konya

Prof. Dr. Gönül AYAN

Sonraki Sayfa »

kayatasarim