porno - zenci porno
Edebiyat Türkiye
Taşlıcalı Yahyâ

Ben ol hayrân-ı aşkım ki yitirdim akl u idrâki
Ne âlemden haberdâram ne kendimden hayâlim var

Aşkın hasıl ettiği hayranlıkla öylesine yitirdim ki aklı ve idrâki; âlemden de kendimden de haberim yok



Taşlıcalı Yahyâ


Edebiyat Türkiye Kültür ve Sanat Sitesi

 

Edebiyat Türkiye’ye hoşgeldiniz.Sitemize kendi şiir/denemelerinizi ve edebiyatla alakalı dökümanlar yollayabilirsiniz.Şiir ve denemeleriniz ‘Erbab-ı Kalem’ bölümünden yayınlanacaktır.

Yukarıda yer alan beyitler ve kısa açıklamaları Meşveret Divanımızdaki Klasik Türk Edebiyatıbölümünden alınmaktadır.Beyitlerin  açıklamaları üyelerimiz tarafından yapılmaktadır. İlgili bölüme katılarak beyitler üzerinde daha geniş bilgilere ulaşabilir ve siz de beyitler üzerinde düşüncelerinizi paylaşabilirsiniz.

Lisan ve Edebiyatımız

Akvâm u ümemin mevcudiyet-i siyâsiye ve mâneviyeleri başlıcalisanlarının derece-i intizâm ve mükemmeliyetine tâbidir. Bir lisanın hüsn ve letafet ve mükemmeliyeti iki türlü olur. Biri tabiî ve hulkî,diğeri kesbi ve sun′î.Birincisi Allah vergisidir. İkincisi bir lisanı söyleyenlerin cehdve ikdâmlarına ve zevk-i selîmlerine  mütevakkıftır. Birincisi lisan,ikincisi edebiyattır.      İbtidâ, birinci ciheti nazar-ı itibâre alarakumûmdan hususa nakl-i kelâm ile lisanımızın Avrupa ve Asyalisanları arasında ve ale’l-husus ümem-i mütemeddine elsinesinenisbeten ne hal ve mevkide bulunduğunu düşünelim.

Bu makalenin başındaki kaziyeye riâyetle kable’l muhâkeme hükmümüzü verip hemân lisanımızın medh ü sitâyişine girişmek istemem. Maksadım bir medhiye okumak değil, tenkidli ve isbatlı bir makale yazmaktır.Kendini pek hor ve hakir görmek veya kendi hakkında pek âli bir fikirde bulunmak efrâd hakkında  ne kadar çirkin ve muzır ise birbirine tamamiyle zıd olan bu iki haslet, akvâm u ümem hakkında dao kadar ve belki de ondan ziyade çirkin ve muzırdır.

Çünkü insankendi nefsi hakkında mahviyet gösterirse bir dereceye kadar ma′zurgörülebilirse de  milyonlarca efradla müşterek bulunduğu kavmiyet vecinsiyeti hakkında mahviyet gösterirse başkalarının hukukuna tecavüz etmiş olur. Kendini hakir ve zelil gösteren veya öyle bilen adam dâimahakir ve zelil kalır. İnsanı derecât-ı âliyeye sevk eden zillet ve hakaret korkusudur. Zillet ve hakareti kabul ederse artık korkacak bir   şeyi kalmayıp her denâeti irtikâb edebilir.Bilakis kendi hakkında pek âli bir fikir beslemek dahî kusur ve nakâyıs-ı mevcûdeyi görüp     ıslah etmeğe mâni olduğundan bu da bilâhare o neticeyi müntebih olur. Binâen′aleyh herkes cinsiyet ve kavmiyetine âid husâsâta ne nazar-ı hakaretle ve ne de kibir veisti′zâmla bakmayıp dâima muazzez ve mukaddes nazar ile bakmaklaberaber kusur ve nakâyısı görmeyecek derecede büht ve hayretedalmayarak tabi′il-vuku′ olan az çok kusur ve nakâyısı   ıslah veikmâline çalışmak iktizâ eder. Bu kaziyeyi düstûrü’l-amel ittihâz  ederek lisan ve edebiyatımız hakkında mülahazatımıza girişelim:Türkler esasen cesur ve cengaver bir kavim olup  eskiden  bu sıfatla şöhret bulmuş oldukları gibi lisanları dahî ahlak ve tabiatlarınamuvâfık olarak hâl-i ibtidâisinde huşûnetden pek de âri değil idi. Mahâza elsine-i Turaniyenin en mükemmeli addolunup Eski Türkçe demek olan ‘Uygur’ lisanı kable’l İslâm dahî  yazılır, okunur,  ve herifadeye elverişli bir lisan idi. Türkler din-i İslâm’ı kabul ve ale’l-husus memâlik-i  İslâmiyeye dühûl ile  ibtidâ birtakım imâretler  ve ba′de büyük büyük devletler teşkil ederek dindaşları olan Araplar ve İranlılarla  karışmağa başladıktan sonra  eski Uygur hat ve edebiyatını zaten mezheb-i kadimeleriyle beraber terk ve ferâmuş etmiş olduklarından iştirâk-ı mezheb sâikasıyla ve bulundukları mahallerin tesiriyle Arabî ve Fârisi edebiyatına tâbi ve onlara hâdim olup kendi lisanlarını ihmâl etmiş ve bazıları büsbütün unutup bazıları da Arabîve Fârisi kemâlat ve tabiratla karışık söylemeğe başlamışlardı.

Tefekkür (Serter SAFA)

Evvela kelime manasına sonra neden bu başlığı seçtiğimize ve ne demek istediğimize, neye hizmet ettiğimize değinmek suretiyle bazılarımızın bilmediği belki de ilgi alanı olmadığından ön yargı ile yaklaştığı konu başlığımızı inceleyelim.
Tefekkür’ün daha Türkçe karşılığı “düşünmek” tir. Fakat mana kapsamında tam karşılayan tanımı düşünülen “şey” in idrakına ve şuuruna varma çabasıdır. Teffekkür yani düşünmek fiili ; düşünülen şeyin idarakına hizmet etmesi gerekir, bunun dışındakiler hüsnü kuruntudan ibarettir yada “paronaya”.

Sosyoloji bilmi için paçalarımı sıvadığım anda elime tutuşturulan ve her defasında dua ve şükranlarımı sunduğum hocam vasıtası ile keşf ettiğim ve “Türk Teffekkürü Tarihi” ni sistem ve sıraya koyan düşünü tarihimize yön veren merhum Prof.Dr Hilmi Ziya Ülken (1901-1974)’in dev eseri Türk Teffekkürü Tarihi hakkında sizlerle birşeyler paylaşmak istedim. Bilindiği gibi Türk dünyası tarih sahnesinde boy gösteren imparatorlarımıza karşın Düşünce tarihimizde dünyayı her manada etkileyecek bir fikir bir düşünü örneği yoktur. Fakat bunun yanında batı felsefesinin sentezleştrilmesi yada çıkan bir fikri akımın fikrin sahibinde bile daha iyi tarifleyip açıklayabilen gelişimini sağlaya bilen isimler mevcuttur. Modern manada felsefe hatta sosyoloji dahil düşünü dünyamızın 19.yüzyıla kadar başı boştur. Bir düşüncenin ekolu bile kurulmuş sayılamaz. Bunun Emevi dininin İslam diye yutturulmasıyla alakalı olduğunun kanısındayım. Felsefeyi “şeytaniyat” olarak nitelemelerin sonucu olarak görüyorum.

Eser aslında 2 cilttir fakat sonradan ilave edilen “Türkiye’de Çağdaş Düşünce Tarihi” bu eserin üçüncüsü olarak adl edilir son cildi bir kıyas tarihidir şiddetle tavsiye ediyorum “satın alın”. İçinde özellikle edebiyatçılarımı ilgilendirecek tahlillerde mevcuttur.(Atabetül hakayık-Kutadgu bilig) Prof.Dr Hilmi Ziya Ülken hakkında felsefi terimleri es geçmeden tanıtım yazamayacağımdan onu tanımayı size birakıyorum “Tefekkürdeki” bu doruk isim ve eseri ile ilgili internetten de ulaşabileceğiniz Din sosyolojisi uzmanı Prof.Dr Ünver Günay Bey’in bahsi geçen kitabın tanıtım ve tahlilini okuyabilirsiniz(pdf formatlı).

Şimdi o eserden kolay ulaşabildiğim(kopyala yapıştır) birkaç pazajı sizlere sunmak istiyorum.

“Mekteplerimizde bir edebiyat tarihi okutulmaktadır. Fakat onunla muvazi olarak giden bir fikir hayatı bu dersin içinde yer almamıştır. Talebe efendi-ler, Bakî’yi okurken İbn Kemal’i veya Namık Kemal’i okurken İshak Hoca veya Salih Zeki’yi bilmiyorlar. Halbuki bugünkü Türk dili ve Türk hassasiyetini tanımak için onun tarihini, tekâmülünü bilmek ne kadar zaruri ise; bugünkü Türk düşünüşünü anlamak için de onun geçirdiği istihaleleri bilmek o kadar zaruridir…”

“Türk tarihinde, garp mütefekkirleriyle kıyas edilebilecek orijinal büyük bir feylesof yoktur. Binaenaleyh yalnızca felsefe veya ilim tarihi yapmak imkânsız olacaktır. Feylesof ismiyle tanınanların nihayet yüksek birer mütercim veya şarih olmalarına mukabil; felsefe haricindeki birçok bahislerde çok daha orijinal ve kıymetli fikir hareketleriyle karşılaşmaktayız. Bu nokta da, bizi sistemli tefekkür cereyanlarına bağlanmayarak -alelumum- tefekkürün tarihini vücuda getirmeye sevk etmiştir.”

Bize önce şöyle dediler “Göklerin ve yerin yaratılışında, gecenin ve gündüzün gidip gelişinde elbette aklıselim sahipleri için ibret verici deliller vardır” (Âl-i İmrân190)
“Gördükleri halde görmezler.Duydukları halde duymaz ve anlamazlar.”(incil markus 13.bölüm)

Edip Cansever’in Şiirlerinde Yalnızlık

Dağınık, renksiz bir mozayık gibiysem

Üstelik yalnızsam bir de -telefonda kuş sesleri-

Aynalardan duvarlara bir üzünç akıntısı

Her şey o kadar dokunaklı ki

Eylülsem, istemeden kırılıyorsam bazen

Bu dünyada çekingen olmak çok iyi bir şeydir baylar.

(Şairin Seyir Defteri, “Eylülün Sesiyle”, s. 179)

Modernleşmenin beraberinde getirdiği, şehirli insanın üzerine yapışıp kalmış ruh durumlarından biridir yalnızlık. Özellikle İkinci Dünya savaşından sonraki yıllarda teknolojinin hızla ilerlemesi, makinenin insan hayatının vazgeçilmez parçalarından biri olması, insanlar arası paylaşımın azalmasına, tüketimin artmasına neden olur.  Varoluşçuluk akımı  on dokuzuncu yüzyıldan başlayarak, özellikle yirminci yüzyılın ortalarında felsefe, edebiyat ve sanatta önem kazanır.  Sartre gibi filozoflar, modern yaşamın bireyde yarattığı iç sıkıntısı üzerinde dururlar. Varoluş nedenini sorgulamaya başlayan insan, kendi özünü yaratmak için benliğiyle amansız mücadelelere girişir, bir hiçliğin kuşattığı saçma  yaşamı anlamlandırmaya çalışır, etrafındaki kalın duvarları yıkıp özgür olabilme mücadelesi verir.  Şehirli yaşamda yalnızlıkla birlikte yaşamak, kişiyi bunalımın eşiğine götürecektir; ama kaderci anlayışın dışında  kendi varlığını yaratmak, sonu olmayan umutlara bağlanmaktan kaçınmak  insanı var kılacaktır. Ritter, Varoluşçuluğu şu şekilde tanımlar: “Köklerinden kopmuş, temelini yitirmiş, geçmişe, tarihe güvenini kaybetmiş, toplumda yabancılaşmış, mutsuz, huzursuz insan varlığını dile getiren bir felsefedir.” (J. P. Sartre, Varoluşçuluk, 1993, Say Yay., s. 10)

Kırk Kuşağı şiir deneyimi, Nazım Hikmet’in çizgisini sürdürerek toplumcu duyarlılığı ön plana çıkarır, bu kuşağın şiirdeki estetik boyutu bir tarafa bırakarak, çeşitli toplumsal mesajlar vermeye çalışan anlayışına tepki olarak1950’li yıllarda İkinci Yeni şiir hareketi ortaya çıkar. Edip Cansever de bu akımın ve Türk şiirinin önemli şairlerinden biridir. Cansever düzyazıyı andıran, hikâyesi olan şiirleriyle, grubun diğer şairleri olan Cemal Süreya, Turgut Uyar, Ece Ayhan gibi şairlerden ayrılır. Şair bir yazısında “Mısra işlevini yitirdi, şiiri şiir yapan bir birim olarak yürürlükten kalktı.” diyerek tepkileri üzerine çekse de yeni bir şiir anlayışının doğuşunu müjdeler.1958 yılında yayımlanan Umutsuzlar Parkı‘ndaki yalnızlık ve umutsuzluk temi şairin sonraki şiirlerinin  içeriğinin de habercisi gibidir. “Denir mi, ama hiç denir mi, iş edinmişim ben / İş edinmişim öyle kimsesizliği / Kendimi saymazsam -hem niye sayacakmışım kendimi- / Çünkü herkese bağlı, çünkü bir yığın ölüden gelen kendimi / Konuşmak? konuşuyorum, alışmak? evet alışıyorum da / Süresiz, dıştan ve yaşamsız resimler gibi.” (Yerçekimli Karanfil, “Umutsuzlar Parkı”, 1990, Adam Yay., s. 52) Kentli insanın trajedisini,  zengin imgelerle ve  teatral ögelerle anlatan şair, okuyucuya kapalı bir anlamlar dünyası sunar.1956 yılında yayımlanan “Ben Ruhi Bey Nasılım”, içinde olaylar barındıran bulanık bir düzyazı gibidir. Şiir tiyatrolaştırılarak İstanbul Devlet Tiyatrosu tarafından sahneye de konmuştur. Şiirde  Ruhi Bey kendisini anlatır ve başkaları tarafından da değişik yönleriyle anlatılır. Gençliğinde üvey annesiyle yaşadığı ilişkinin derin izlerinden kurtulamayan Ruhi Bey’in bilinçaltı çeşitli sembollerle okuyucuya yansıtılır. “Üvey annemdi benim, ben sarışındım / On altı yaşındaydım, sarışındım / Bulanık çıkmış fotoğraflar gibiydim, görünümsüz / Yalnızdım, karışıktım” (Şairin Seyir Defteri, “Ben Ruhi Bey Nasılım”, 1990, Adam Yay., s. 42)

TÜRKOLOGLARIMIZ : ORD.PROF.MEHMET FUAT KÖPRÜLÜ

Mehmet Fuat Köprülü’nün hayatını anlatmak, inanın ne benim ne de bir başka yazarın hakkıyla yapacağı bir iş. Köprülüye siyaset adamı mı demeli, dilci mi demeli, tarihçi mi demeli, edebiyat araştırmacısı mı demeli inanın karar vermek zor. Köprülü, aslında tüm bu saydıklarımın toplamı denilebilir. Tüm bu özellikleri bünyesinde barındıran bu büyük adamın gelin bir de hayatına göz atalım.

Mehmet Fuat Köprülü 4 Aralık 1890’da İstanbul’da doğmuştur. Köprülünün soyu Sadrazam Köprülü Mehmet Paşa’ya kadar uzanmaktadır. Köprülü Ayasofya ve Mercan idadisini(lisesini) bitirir ve hukuk mektebine devam eder. Köprülünün Fransızcasının da bu dönemde büyük bir gelişme gösterdiğini belirtmek gerekir. Köprülü bir süre hukuk mektebine devam eder fakat onu asıl cezbeden konu dil ve tarihtir.

Mehasin ve Servet-i Fünun dergileri Köprülünün şiirlerini yayınladığı ilk dergilerdir.1913 yılına kadar bu dergilerde şiirlerini yayınlar.Şiirlerini yayınladığı bu dönemde Fecri Ati(1909-1912 yıllarında var olan bir edebiyat topluluğu) topluluğuna da katılır.1910 yılından sonra birçok okulda Türkçe ve edebiyat dersleri okutur. Bu dönemde Ziya Gökalp ile tanışır ve ilk zamanlarda pek de sevmediği milli edebiyat akımını benimser.1913 yılında Halit Ziya’nın ayrıldığı İstanbul Darülfünununda Edebiyat müderrisliğine başlar.

1919 yılında “Türk Edebiyatında İlk Mutasavvıflar” adlı eserini yayınlar. Burada şunu vurgulamak istiyorum ki bu eser bugün için özellikle Yunus Emre, Ahmet Yesevi gibi büyük isimlerin tam anlamıyla öğrenilebilmesi için baş kaynaklar arasındadır. Bu kaynağa başvurmadan bu isimler hakkında ahkâm kesmek her babayiğidin harcı değildir.1923’te Edebiyat Fakültesi dekanlığı yapar.1925 yılında Türkiyat mecmuasını çıkarır.1928 yılında Türk Tarih Encümeni başkanlığına seçilir.1931 yılında Türk hukuk Tarihi Mecmuasını çıkarmaya başlar. Bakın bu noktada bir şeye dikkat çekmek istiyorum ki dikkat edilirse çoğunlukla mecmua çıkardığını görmekteyiz. Bu gelenek, içinde bulunduğu dönemde özellikle halka yönelmek isteyen araştırmacıların yegâne görevi durumundadır. Özellikle de Köprülü gibi araştırmalarında gayet temelli incelemeler yapan, yaptığı araştırmaların söz geçiren bir niteliğe sahip olduğu büyük araştırmacılar, mecmua ile seslerini daha iyi duyurmuşlardır.1932–1934 yılında Divan Edebiyatı Antolojisini çıkarır. Burada ise doğu edebiyatına ne kadar değer verdiğini görmekteyiz.

1934 yılında milletvekili olan Köprülü için artık siyaset hayatı başlamıştır. Fakat Köprülü bu dönemde dahi edebiyat araştırmaları yapmaktan geri kalmaz. 1941’de İslam Ansiklopedisi yayımına katılır. 31 Mayıs 1935’te yapılan seçimlerle Kars milletvekili olur. Köprülü’nün partili dönemlerine değinmeden devam etmek istiyorum ki Köprülü ardında 2000 den fazla kitap ve makale bırakmıştır. Köprülü 28 Haziran 1966’da bir trafik kazası sonucu vefat etmiştir. Köprülü’nün saymakla bitiremeyeceğimiz eserlerinden birkaç tanesinin ismini vermekte fayda görüyorum: Yeni Osmanlı Tarih-i Edebiyatı (1916), Türk Edebiyatı Tarihi (1920), Azeri Edebiyatına Ait Tetkikler (1926), Edebiyat Araştırmaları Külliyatı (1966) ve daha nice şaheser.

Görüldüğü gibi Mehmet Fuat Köprülüyü hakkıyla anlatmak mümkün değildir. Edebiyat araştırmaları, siyaset dönemi, tarihi tarafı ile tam bir bilgin diyebiliriz onun için.Mehmet Fuat Köprülü gibi isimlerin bir zamanlar edebiyatımız üzerinde söz sahibi olmuş olduğunu hatırlamak, inanın her edebiyatçı için için bir gurur kaynağıdır.Köprülüyü bir nebze olsun anlatabildiysem ne mutlu bana…

HAFTANIN SÖZÜ: ” Sahip olduğu değerlere, kaybettikten sonra değer veren bir anlayışa sahip olsan bile o değeri vermelisin. Elbet yerini bulacaktır.”(R.Bayındır

RÜŞTÜ BAYINDIR

Entelektüel Şiir

Ahmet Oktay, “entelektüel uçlarını sürekli abartan bir şiir, sonunda yapmacıklığa /züppeliğe dönüşebilir kolaylıkla” diyor (Gece Defteri, YKY, 1998) ve ben bu saptamaya bütün kalbimle katılıyorum. Kuşkusuz, yetenek yetmez bir insanı şair etmeye; genlerden ileri geldiği, kalıtsal sayıldığı üstünde durulan yeteneğin ancak ve ancak başlama vuruşu gibi algılanması gerekir. Maçı götürecek, iyi bir skorla kazanacak olan ise sonsuz bir iştahla edinilen bilgidir, bunun sonucu olarak da birikimdir. Bu anlamda entelektüele yakın durur şair. Ama, şiir bilgisini, birikimini başa kakacak kertede göstermemelidir şiirde, ya da bana öyle geliyordur.

Aralarındaki ilişki Akgün Akova’dan öğrendiğim örnekte olduğu gibi olmalıdır. Mesafe kirpilerin birbirlerini ısıtmak için korudukları mesafeyi andırmalıdır. Çok hoşuma gittiği, entelektüel-şair ilişkisi bağlamında iyi bir örnek teşkil ettiği için aktarmak istiyorum: “Kirpiler, soğuk günlerde üşümemek için birbirlerine yaklaşırlar, ama çok yaklaşırlarsa dikenleri birbirine batar, uzaklaşırlarsa da üşürler. Kirpiler aralarında öyle bir uzaklık bırakırlar ki, ne üşürler ne de canları yanar” (Elimi Tut Yeter, Çınar Yayınları, 1998). Şiirin de şairin de canını yakmayacak bir mesafeden söz etmeye çalışıyorum, Ahmet Oktay’ın uyarısını biraz daha açarak. Her entelektüelin iyi şair olamadığını da biliyoruz ya, konumuz bu değil. Konumuz, bilginin, birikimin şiirde çaydaki şeker kıvamına ulaştırılabilmesi; şiirin entelektüel gösteri aracına düşürülmemesidir. İçselleşmeden, bilginin içselleştirilmesinden, şairde yepyeni bir söze dönüşebilmesinden konuşmak istiyorum sonuçta. Şiir yazılır da, yapılır da. yapılan (yapıntı) şiirin entelektüel uçlarını yazılana oranla daha da sivriltebileceği düşünülebilir. Çünkü metinlerarası ilişki bu tip şiir yazma tercihinde had safhaya ulaşır. Öteki metinlerin baskısı, kendi metninizi kurmada olabildiğince zorlar sizi. Şairin böyle bir çalışmada hemen her şeyden haberdar olduğunu kavrarsınız da, “asıl olan”a, yani altında imzası bulunana ulaşmakta zorluk çekersiniz. Metnin anlamı, onun özgünlüğü biraz da bilmediklerinden kaynaklanır şairin, ya da bilgisini içselleştirdiğinden, inisiyatifi ele almış olmasından.

Dipnotunu kaldırmaz şiir; çünkü şiir bir “içnotu”dur, ya da bana öyle gelmiştir hep. Kültür, nasıl ki okuduklarımızı, çeşitli biçimlerde edindiğimiz bilgileri unuttuktan sonra bizde kalan şeyse, şiir de öyle olmalı değil midir? Şiirin bir düşünsel arka planı olmalıdır elbette; ama, bu suyun üstünde değil, derinlerinde olmalıdır. Bakınca değil de, dalınca görebileceğimiz bir arka plan ya da birikim. Biraz daha ileri gitmeyi göze alabilir, şöyle de diyebilirim: Şiir, alıntılarla değil kalıntılarla yazılır. Her dizede başka bir şiiri, her şiirde başka bir şairi görmeniz, onun (kurgulayanın) ne kadar bilgili olduğu konusunda bir fikir verir elbette; ya bu yığışımın altında ezilirse altında imzası bulunan şair, o zaman ne olacak? Hem, şair neyi yazması gerektiğini bildiği ölçüde, neyi, neleri yazmaması gerektiğini de bilen insan değil midir? Sonsuz bir açgözlülük ilk bakışta zenginliği çağrıştırırsa da, belirsizliğe giden yola konulan işaret anlamına da gelmez mi? Şiir yazandan şair olmaya geçiş, tam da bu bıçak sırtı yerde gerçekleşiyor sanki. Biraz da başkalarının doğrularına tutunmaktan çok, kendi yanlışlarıdır insanı şair eden, özgünlüğünü sağlayan. Garantiye oynamamalıdır şair. Uçlarını sürekli abartan bir entelektüelliğin yapaylığa/züppeliğe vardırılacağını söylemiştik Ahmet Oktay’dan hareketle; bu anlamdaki desteğin aslında köstek olduğunu vurgulamak istercesine. Şiir belki de arınmışlığın, saflığın zaferidir.

Modern Türk şiirinde entelektüel uçlarını abartmadan, yapaylığa, züppeliğe düşmeden yazmış, örnek teşkil etmiş adların sayısı azımsanmayacak ölçüdedir. Geniş ufukları kendi şiirlerinin görünmesini engellememiştir, onca bilginin, birikimin arasında kaybolup gitmemişlerdir. Bu büyük dengeyi kurabildikleri içindir ki büyük şair olmuşlardır. İlk akla gelenlerden başlayacak olursam Oktay Rifat’ı, Behçet Necatigil’i, Turgut Uyar’ı, Ece Ayhan’ı, Cemal Süreya’yı, Attilâ İlhan’ı anabilirim. Kendi kuşağımdan ya da bir sonraki kuşaktan ise Ali Cengizkan, Hüseyin Ferhad ve Haydar Ergülen üstünde durabilirim ilk anda.

Kutsal kitapları yağmalamak, Yunan mitolojisinden şiir çıkarmak entelektüel görünmek için yeterli olmaktan çıkalı epey oldu, ama hâlâ tutunanlar var bu birikime; ancak böylelikle evrenselliğe ulaşabileceğini düşünenler mevcut şiirimizde. Olsun varsın, bunda bir sakınca yoktur elbette. Yok da, bilgisini göstermekten utanacak kadar görgülü bir şiir yazılmasını dilemek, bir okur olarak da bizim hakkımızdır sanıyorum. Bilgi yığışımı gibi duran, mekanik, ruhsuz şiirler (metinler), yazanının bile yaprağını kıpırdatmıyorsa, okurun hangi dalını silkeleyebilecektir? Başkalarının kanlarını taşımak eğiliminde olan bir damar olmak yerine, kan grubu belli bir damara sahip çıkmak, kendi şiirini yazmak durumunda olan şair için kaçınılmazdır. Başkalarının büyük toplardamarı olmak yerine, kendi küçük atardamarının farkında olmak belki, ne dersiniz? Şair “ kan aranıyor” anonsunun sonunda “aranan kan bulunmuştur”un muhatabı olmak durumunda değil midir? Bence öyledir. Bütün bunlardan bilginin şiire engel, ya da şairin kendi şiirini kurmasına engel oluşturduğu çıkarılmıyordur umarım. Öyle şey olur mu? Kirpi örneğinde olduğu gibi hep o zorunlu “mesafe”den söz etmeye çalışıyorum, hepsi bu.

Bir de “sezgi bilgisi” diye adlandırılan bir bilgi türü var ki, özgünlüğün belki de esasını oluşturan tam da bu bilgi olsa gerektir. Kişiye özgü sayılması gereken, bilgi, birikim sonucunda oluşmuş olsa da, genlerle, kalıtımla da ilgili olduğu varsayılan yeteneğin sezgi gücünden de söz açmak gerekecek galiba. Oktay Taftalı’ya göre de “sezgi kavramı skolastik şiir anlayışının ilham perisi ile aynılaştırılamaz. Üstelik şiirde sezgi bilgisini bu dalda kapsamlı bir birikimin ve tinsel gelişimin verdiği belli bir yetkinliğin sonucu olarak düşünmek pek de yanlış sayılmayacaktır. (…) Yani bir şiir, gerçekte bizim bilincimizden bağımsız olarak, ozana ait tinsel değer ve etkinliklerle belli bir sanatsallığı nesnel olarak içermektedir.” (Şiirin Mikroestetik Eleştirisi, Era Yayıncılık, 1994) İşte şair, edindiği bu büyük bilgiyi tinsel öğeyle (sezgi bilgisi) buluşturup bir senteze ulaşacak, kendine özgü şiirini de yazmayı başaracaktır. “Özgünlüğün kaynağı da sezgisel kavrayışın salt öznelliğinde aranmalıdır” diyor Oktay Taftalı söz konusu yazısında. Şiirde önemli bir payı olan duygunun akılla denetim altına alınması, lirizmin sağlanması ise “sezgi bilgisi” denilen şeye sahip olmakla, ya da bunu geliştirmekle sağlanabilir gibime geliyor.

Abdülkadir Budak

(Varlık, Ocak 1999)

Avni şiiri hakkında

“Ağlasa âşık belâ-yı hicr ile nâlân olup” sözleri ile başlayan Fatih Sultan Mehmet Han’a ait şiirin sözleri sanırım eksik. Hayati İnanç bey şiiri okuyor. 2 beyt’in eksik olduğunu söyleyebilirim. diğer internet sitelerinde de eksik yazılmış. Tamamının doğru ve noksansız olarak yazılması gerekir.

saygılarımla.

Gönderen İsim/Mail: kartepe@ttmail.com

Soyut Somut

Şiirin soyutluğu somutluğu sorunu çok tartışıldı. Gene de belli bir sonuca varılamadı. Kapalı şiir için soyut, “anlamsız şiir” için soyut, toplumcu olmayan şiir için soyut, hatta yeni şiirlerin tümü için soyut denildi. Gerçi soyut şiirle, somut şiir arasındaki ayrım kesin olarak belirlenmiş değil. Değil ama, işe bu yönden bakanlar da yok denecek kadar az. Soyut kavramı, giderek, sanatta, felsefede kullanılan anlamından da soyutlanarak, konuşma dilimize yerleşen bir basitlik simgesi oluverdi. Yergiler, suçlamalar bile hep aynı kavrama başvurularak yapılıyor.

Bir şiirin “nedir”liği, “nasıl”lığı kadar, o şiire bakan kişinin şiir ekini, algısı, deneyleri, yorum gücü de önemlidir. Yani şiirin soyut ya da somut bir izlenim bırakması, yazarı kadar okuyucuyu da ilgilendirir. Ama ben bu konuyu ters yönden, yalnızca ozanın tutumu bakımından incelem istiyorum. Yapacağım iş -ama doğru, ama yanlış –     soyut-somut ikilemesini kaldırmayı denemek…


İlkin şöyle bir soru soralım kendimize : Şiiri şiirden soyutlamak mümkün müdür? Yani ilk günden bugüne dek yazılmış şiirlerle ortak bir düzen kurulmuştur da, bu düzenin dışında kalabilen şiirler olmuş mudur? Olmuşsa, bunlar canlılıklarını, etkinliklerini, işlevlerini sürdürebilmişler midir? Hiç sanmıyorum. Yıkıcı bir şiir akımı bile yıktığı değerlerle beslenmek, geride bıraktığı dil, biçim, yapı özelliklerini kaynak yaparak güçlenmek zorundadır. Bırakalım dünya şiirini, kendi ozanlarımızı, örneğin bir A.Haşim’i, Y.Kemal’i yadsıyarak, onlarla ilgimizi büsbütün keserek  ozanlık katına erişebilir miyiz? Şiir tarihi içinde yer alan, çağdan çağa uygulanabilen, kendi öz gerçeğini yitirmeden değişebilen bütün şiirler, canlı, yaşaması olan örgensel (organik) bir bütünlük kurarlar. Şiirin somutluğu da önce bu örgensel bütünlüğe bağlılığıyla oranlıdır. İşte şiirin şiirden soyutlanması, ozanın bu bütünlüğe boşvermesi; şaşırtıcılıkla, dayalı bir gösteriyle yetinmesi demektir.

Ayrıca şiirler şiirlere eklenerek, dil, yapı v.b. bakımından nasıl bir düzen yaratılıyorsa; çeşitli şiirlerdeki çeşitli öğeler de, duygular, düşünüler de birbirleriyle kaynaşıp çözülerek bu düzenle çakışırlar. Örneğin daha önceki dönemlerde yazılmış bir şiirin anlamını, bugün için küçümseyebiliriz ama, o anlamdan koptuğumuzu, hiç mi hiç etkilenmediğimizi söyleyemeyiz kolayca. Çünkü ozanlar salt yeni duygular, yeni heyecanlar peşinde değillerdir. Onların gerçek çabaları, kamusal duyguya, kamusal isterlere bir yön vermek, buna bir çeşitlilik, yeni bir biçim, en önemlisi de yeni bir kişilik kazandırmaktır. Diyeceğim, örgensel bütünlük adına yapılan ya da yapılacak her türlü işlem, kendiliğinden bir somutlama eylemine geçiştir.

Şiir, insani değerlerden, ölümsüz özlerden, yaşam koşullarından, çağını yansıtmaktan kopmazlığıyla da somut bir olgudur. Ama kimi dönemlerde şiirin bu niteliği farkedilmeyebilir. Dil zorluğu, soyut araçlar, yeni şiir öğeleri bir engel olarak dikilebilir karşımıza. Soyut araçlar dedik; evet, bu bizim çelişmeye düştüğümüz sanısını uyandırmamalı. Bilimler bile, insanın salt bir yanıyla ilgilenmekte , insanı insandan soyutlayarak, gerçekte ona somut bir nitelik kazandırmıyorlar mı? Felsefe için de durum aynı : o da yaşamımıza yepyeni anlamlar katmakla kalmıyor, ortaya attığı düşünce biçimlerinin dizgelerinin birbirlerini etkileyip değerlendirmesiyle somut bir görünüme kavuşuyor. Soyut araçlardan yararlanması bakımından şiir de, bu mantık kurgusunun dışında kalamaz. İşte şiirin şiiri, düşüncenin düşünceyi somutlaması da budur, bence.

“Örgensel bütünlük” diye betimlediğimiz bu şiir ortamı, dural bir durum da değildir. Çünkü sürekli olarak şiirler arası bir savaştan söz açılabilir; tıpkı canlı varlıklarda olduğu gibi, şiirler de zamanla ya birbirlerini yok ederler, ya düzeltip değerlendirirler. Başka  şiirlerin hışmına uğramış bir şiir ya tükenip yerini boşaltır, ya da yıllar sonra ötekilere baskın çıkabilir. Bu aynı zamanda bir somutlaşma savaşıdır – kimi dönemlerde soyut diye nitelendirdiğimiz şiirlerin, sonradan somut bir nitelik kazanması gibi -. Bu işlem, bu arınma bir ozanın kendi şiirleri arasında da olabilir.

Öyleyse soyut dediğimiz şiirler ne kapalı, ne anlamsız, ne de toplumcu olan şiirlerdir. Soyut şiir olsa olsa daha yazılmamış bir şiirdir; bir de dediğimiz gibi yazılmış görünüp de, belli bir şiir düzeninde yer almamış, geleneğinden kopuk, geleceğe yönelmemiş, salt ozanını ilgilendiren her türlü şiir soyuttur.

Edip Cansever

Aşkta kanun imiş âşıklara cevr eylemek

Aşkta kanun imiş âşıklara cevr eylemek
Âşık oldur kim cefâ-yı yâre sabretmek gerek

Aşk nâz ü şîve evvel gösterir âşıklara
Âşık ol demde ona cânı fedâ etmek gerek


Âşıkın ancak murâdı dostunun maksûdudur
Çekse de bin derd ü mihnet hep sebât etmek gerek

Arzû-yı dü-cihândan geçmedir aşka nişân
Terk-i cân edip reh-i cânâna azm etmek gerek

Âftâb-âsâ bilip her zerresin nûr-ı safâ
Her belâ dosttan gelir kim merhabâ etmek gerek

Havf-ı a’dâ eylemez olan müsellah aşk ile
Yanmadan Hakka erilmez pertev-i tevhîd gerek

Nefsle cehd et tecellî eylesin aşk-ı Hudâ
Beyt-i kalbi Âdile ma’mûr ü pâk etmek gerek

Adile Sultan


Hosting Sponsoru

sponsor