Nabi

Çok da mağrûr olma kim meyhâne-i ikbâlde
Biz hezerân mest-i mağrûrun humârın görmüşüz.

Tâlih meyhânesinde böyle çok mağrûrlanma,biz binlerce gurur sarhoşunun başının ağrıdığını görmüşüz." Bu beyitteki hezerân kelimesi daha çok binlerce anlamı taşımaktadır.Birinci mısradaki "çok" kelimesiyle "hezerân" kelimesi arasında paralellik kurabiliriz.



Nabi


Edebiyat Türkiye Kültür ve Sanat Sitesi

 

Edebiyat Türkiye’ye hoşgeldiniz.Sitemize kendi şiir/denemelerinizi ve edebiyatla alakalı dökümanlar yollayabilirsiniz.Şiir ve denemeleriniz ‘Erbab-ı Kalem’ bölümünden yayınlanacaktır.

Yukarıda yer alan beyitler ve kısa açıklamaları Meşveret Divanımızdaki Klasik Türk Edebiyatıbölümünden alınmaktadır.Beyitlerin  açıklamaları üyelerimiz tarafından yapılmaktadır. İlgili bölüme katılarak beyitler üzerinde daha geniş bilgilere ulaşabilir ve siz de beyitler üzerinde düşüncelerinizi paylaşabilirsiniz.

Ölme gönül firaak ile Îsâ-nefes gelür

Ölme gönül firaak ile Îsâ-nefes gelür
Yanma ciger figaan ile feryâd-res gelür

Can bülbili teferrüc-i dîdâr kılmasa
Firdevs bostânı gözüne kafes gelür

Her bî-haber ne bile mahabbet safâsını
Nâ-merde aşk u derd hevâ vü heves gelür

Bilmez kimesne kaafile-i dûstdan haber
Geh geh budur kulaguma bang-ı ceres gelür

Şeyhî ko peşpeşeyi dahı şehbâzı kıl şikâr
Sîmürg-i himet olana âlem meges gelür

Şeyhî

Cânını terk itmeyen cânâna olmaz âşinâ

Cânını terk itmeyen cânâna olmaz âşinâ
Yanmayınca şem’ ile pervâne olmaz âşinâ

Derd-i hecre düşmeyenler ‘ışkdan bîgânedür
Bî-vesîle her kişi sultâna olmaz âşinâ


Rişte-i peyvend nâgeh kişiye pâ-bend olur
Ol sebebden âdeme dîvâne olmaz âşinâ

Sûret-i mihrin görüp çarhun sakın aldanma kim
Gâfil olma kimseye bîgâne olmaz âşinâ

Sâkiyâ ol yâra mey sun ‘âşk-ı gam-hâr ile
İçmeyince bir iki peymâne olmaz âşinâ

Ey perî bîgâne-veş bizden kaçar mısın didüm
Naz ile didi perî insâna olmaz âşinâ

Vahşet eyler âsitânun itleri İshâkdan
‘İzzet ehli bî-ser ü sâmâna olmaz âşinâ

Üsküplü ishak Çelebi

Entelektüel Şiir

Ahmet Oktay, “entelektüel uçlarını sürekli abartan bir şiir, sonunda yapmacıklığa /züppeliğe dönüşebilir kolaylıkla” diyor (Gece Defteri, YKY, 1998) ve ben bu saptamaya bütün kalbimle katılıyorum. Kuşkusuz, yetenek yetmez bir insanı şair etmeye; genlerden ileri geldiği, kalıtsal sayıldığı üstünde durulan yeteneğin ancak ve ancak başlama vuruşu gibi algılanması gerekir. Maçı götürecek, iyi bir skorla kazanacak olan ise sonsuz bir iştahla edinilen bilgidir, bunun sonucu olarak da birikimdir. Bu anlamda entelektüele yakın durur şair. Ama, şiir bilgisini, birikimini başa kakacak kertede göstermemelidir şiirde, ya da bana öyle geliyordur.

Aralarındaki ilişki Akgün Akova’dan öğrendiğim örnekte olduğu gibi olmalıdır. Mesafe kirpilerin birbirlerini ısıtmak için korudukları mesafeyi andırmalıdır. Çok hoşuma gittiği, entelektüel-şair ilişkisi bağlamında iyi bir örnek teşkil ettiği için aktarmak istiyorum: “Kirpiler, soğuk günlerde üşümemek için birbirlerine yaklaşırlar, ama çok yaklaşırlarsa dikenleri birbirine batar, uzaklaşırlarsa da üşürler. Kirpiler aralarında öyle bir uzaklık bırakırlar ki, ne üşürler ne de canları yanar” (Elimi Tut Yeter, Çınar Yayınları, 1998). Şiirin de şairin de canını yakmayacak bir mesafeden söz etmeye çalışıyorum, Ahmet Oktay’ın uyarısını biraz daha açarak. Her entelektüelin iyi şair olamadığını da biliyoruz ya, konumuz bu değil. Konumuz, bilginin, birikimin şiirde çaydaki şeker kıvamına ulaştırılabilmesi; şiirin entelektüel gösteri aracına düşürülmemesidir. İçselleşmeden, bilginin içselleştirilmesinden, şairde yepyeni bir söze dönüşebilmesinden konuşmak istiyorum sonuçta. Şiir yazılır da, yapılır da. yapılan (yapıntı) şiirin entelektüel uçlarını yazılana oranla daha da sivriltebileceği düşünülebilir. Çünkü metinlerarası ilişki bu tip şiir yazma tercihinde had safhaya ulaşır. Öteki metinlerin baskısı, kendi metninizi kurmada olabildiğince zorlar sizi. Şairin böyle bir çalışmada hemen her şeyden haberdar olduğunu kavrarsınız da, “asıl olan”a, yani altında imzası bulunana ulaşmakta zorluk çekersiniz. Metnin anlamı, onun özgünlüğü biraz da bilmediklerinden kaynaklanır şairin, ya da bilgisini içselleştirdiğinden, inisiyatifi ele almış olmasından.

Dipnotunu kaldırmaz şiir; çünkü şiir bir “içnotu”dur, ya da bana öyle gelmiştir hep. Kültür, nasıl ki okuduklarımızı, çeşitli biçimlerde edindiğimiz bilgileri unuttuktan sonra bizde kalan şeyse, şiir de öyle olmalı değil midir? Şiirin bir düşünsel arka planı olmalıdır elbette; ama, bu suyun üstünde değil, derinlerinde olmalıdır. Bakınca değil de, dalınca görebileceğimiz bir arka plan ya da birikim. Biraz daha ileri gitmeyi göze alabilir, şöyle de diyebilirim: Şiir, alıntılarla değil kalıntılarla yazılır. Her dizede başka bir şiiri, her şiirde başka bir şairi görmeniz, onun (kurgulayanın) ne kadar bilgili olduğu konusunda bir fikir verir elbette; ya bu yığışımın altında ezilirse altında imzası bulunan şair, o zaman ne olacak? Hem, şair neyi yazması gerektiğini bildiği ölçüde, neyi, neleri yazmaması gerektiğini de bilen insan değil midir? Sonsuz bir açgözlülük ilk bakışta zenginliği çağrıştırırsa da, belirsizliğe giden yola konulan işaret anlamına da gelmez mi? Şiir yazandan şair olmaya geçiş, tam da bu bıçak sırtı yerde gerçekleşiyor sanki. Biraz da başkalarının doğrularına tutunmaktan çok, kendi yanlışlarıdır insanı şair eden, özgünlüğünü sağlayan. Garantiye oynamamalıdır şair. Uçlarını sürekli abartan bir entelektüelliğin yapaylığa/züppeliğe vardırılacağını söylemiştik Ahmet Oktay’dan hareketle; bu anlamdaki desteğin aslında köstek olduğunu vurgulamak istercesine. Şiir belki de arınmışlığın, saflığın zaferidir.

Modern Türk şiirinde entelektüel uçlarını abartmadan, yapaylığa, züppeliğe düşmeden yazmış, örnek teşkil etmiş adların sayısı azımsanmayacak ölçüdedir. Geniş ufukları kendi şiirlerinin görünmesini engellememiştir, onca bilginin, birikimin arasında kaybolup gitmemişlerdir. Bu büyük dengeyi kurabildikleri içindir ki büyük şair olmuşlardır. İlk akla gelenlerden başlayacak olursam Oktay Rifat’ı, Behçet Necatigil’i, Turgut Uyar’ı, Ece Ayhan’ı, Cemal Süreya’yı, Attilâ İlhan’ı anabilirim. Kendi kuşağımdan ya da bir sonraki kuşaktan ise Ali Cengizkan, Hüseyin Ferhad ve Haydar Ergülen üstünde durabilirim ilk anda.

Kutsal kitapları yağmalamak, Yunan mitolojisinden şiir çıkarmak entelektüel görünmek için yeterli olmaktan çıkalı epey oldu, ama hâlâ tutunanlar var bu birikime; ancak böylelikle evrenselliğe ulaşabileceğini düşünenler mevcut şiirimizde. Olsun varsın, bunda bir sakınca yoktur elbette. Yok da, bilgisini göstermekten utanacak kadar görgülü bir şiir yazılmasını dilemek, bir okur olarak da bizim hakkımızdır sanıyorum. Bilgi yığışımı gibi duran, mekanik, ruhsuz şiirler (metinler), yazanının bile yaprağını kıpırdatmıyorsa, okurun hangi dalını silkeleyebilecektir? Başkalarının kanlarını taşımak eğiliminde olan bir damar olmak yerine, kan grubu belli bir damara sahip çıkmak, kendi şiirini yazmak durumunda olan şair için kaçınılmazdır. Başkalarının büyük toplardamarı olmak yerine, kendi küçük atardamarının farkında olmak belki, ne dersiniz? Şair “ kan aranıyor” anonsunun sonunda “aranan kan bulunmuştur”un muhatabı olmak durumunda değil midir? Bence öyledir. Bütün bunlardan bilginin şiire engel, ya da şairin kendi şiirini kurmasına engel oluşturduğu çıkarılmıyordur umarım. Öyle şey olur mu? Kirpi örneğinde olduğu gibi hep o zorunlu “mesafe”den söz etmeye çalışıyorum, hepsi bu.

Bir de “sezgi bilgisi” diye adlandırılan bir bilgi türü var ki, özgünlüğün belki de esasını oluşturan tam da bu bilgi olsa gerektir. Kişiye özgü sayılması gereken, bilgi, birikim sonucunda oluşmuş olsa da, genlerle, kalıtımla da ilgili olduğu varsayılan yeteneğin sezgi gücünden de söz açmak gerekecek galiba. Oktay Taftalı’ya göre de “sezgi kavramı skolastik şiir anlayışının ilham perisi ile aynılaştırılamaz. Üstelik şiirde sezgi bilgisini bu dalda kapsamlı bir birikimin ve tinsel gelişimin verdiği belli bir yetkinliğin sonucu olarak düşünmek pek de yanlış sayılmayacaktır. (…) Yani bir şiir, gerçekte bizim bilincimizden bağımsız olarak, ozana ait tinsel değer ve etkinliklerle belli bir sanatsallığı nesnel olarak içermektedir.” (Şiirin Mikroestetik Eleştirisi, Era Yayıncılık, 1994) İşte şair, edindiği bu büyük bilgiyi tinsel öğeyle (sezgi bilgisi) buluşturup bir senteze ulaşacak, kendine özgü şiirini de yazmayı başaracaktır. “Özgünlüğün kaynağı da sezgisel kavrayışın salt öznelliğinde aranmalıdır” diyor Oktay Taftalı söz konusu yazısında. Şiirde önemli bir payı olan duygunun akılla denetim altına alınması, lirizmin sağlanması ise “sezgi bilgisi” denilen şeye sahip olmakla, ya da bunu geliştirmekle sağlanabilir gibime geliyor.

Abdülkadir Budak

(Varlık, Ocak 1999)

Efendimsin cihânda i’tibârım varsa sendendir

Efendimsin cihânda i’tibârım varsa sendendir
Miyân-ı âşıkânda iştihârım varsa sendendir

Benim feyz-i hayâtım hâsıl-ı rûh-ı revânımsın
Eğer sermâye-i ömrümde kârım varsa sendendir

Veren bu sûret-i mevhûme revnak reng-i hüsnündür
Gülistân-ı hayâlim nevbâharım varsa sendendir

Felekden zerre mikdâr olmadım devrinde rencide
Ger ey mihr-i münîr âh u zârım varsa sendendir

Senin pervâne-i hicrânınam sen şem’-i vuslatsın
Be-her şeb hâhiş-i bûs u kenârım varsa sendendir

Şehîd-i aşkın oldum lâle-zâr-ı dâğdır sinem
Çerâğ-ı türbetim şem’-i mezarım varsa sendendir

Gören sergeştelikde girdâb-ı dest zann eyler
Fenâ-ender-fenâyım her ne varım varsa sendendir

Niçün âvâre kıldın gevher-i gaitanın olmışken
Gönül âyînesinde bir gubârım varsa sendendir

Şafak-tâb eyledin peymânemi hûnâb ile sâkî
Sabâh-ı sohbet-i meyde humarım varsa sendendir

Sanadır ilticâsı Gâlibin yâ Hazret-i Mevlâ
Başımda bir külâh-ı iftihârım varsa sendendir

Şeyh Galib

Gönderen İsim/Mail: Ömer Faruk Çetin omerc****@hotmail.com

hâliya feyz-i hazret-i Gâlib

hâliya feyz-i hazret-i Gâlib
cân-ı Esrâr nâ be-sâmândır

bana her bir nigâh-ı merhameti
hastaya tâb, mürdeye cândır


dem be dem iltifat ü eltafı
başka in’am, başka ihsândır

sergüzeştim o şâh ile gûyâ
kıssa-i mûr bâ Süleymân’dır
Mehmet Esrar Dede

(şimdiki halde hazreti galib’in feyzi olmasa esrar’ın canı perişandır)
(bana her merhametli bakışı, hastaya güç, ölüye candır)
(daima iltifatları ve lütufları başka nimet, başka ihsandır)
(o şah ile maceram, sanki süleyman ile karınca hikayesidir)

(çeviri için ebced çelebi’ye teşekkürler)

LÂMELİF GÜLÜ

I.
Aliyona
Fetret devrini mi yaşıyorum yeniden
Korkulu bakışlar, hiçliğini sunarken dudaklarıma
Ben hangi cesedi gömüyorum yüz yılık cananıma
Ey güzellik ülkesinin padışahı!
Ey temenni vuslatının yaranı!
Hangi mühür sahibini arıyorum dürr-i kelamında
Hangi esamiler okunuyor kutsal kitabında

Kanla sulanan gül, gamlı bakışının esiri çoktur
Kesret de vahdet de sensin Aliyona
Naif bakışın kimleri katmadı ki sayrılığına
Kimleri kametine elif diye kandırmadın ki
Yokluğum da varlığım da sensin
Hikmetim de cehaletim de sensin
Şiirim de, şairim de sen
Lâm da sensin, elif de sen
Lâmelif gülü söyle nasıl dayanırım hicranına

Âsitâne
Seni görmek, seni sevmenin ilk adımıdır, ilk eşik
Payitaht makamında söylediğim ilk ezgi
Kulağımda yankılanan ilk nağme annem ve sen
Toprağına sürülen ilk zafer sevinci
Yaşlı gözlerindeki ilk çizgi, ilk kırmızı nümayan
zamansız ölümlerden geriye kalan
Kimler söyler seni, kimler yazar miladıma

Ben yoksunum senden, ben mahzunum sensiz
Eskidenmiş uğrunda ölen sevgililer
Şimdi başka dillerde yankılanır nidası aşkların
Bense başka tümceleri koynuma alıp saklarım
Başka, hep başka alınlarda yaşarır secdem
Kollarımın eski mecali yok, saramaz artık seni
Yeniden beklesem de gelmeyecek o yokluk günleri
Ne sen eski sensin, ne de ben eski ben
Kayıtsız yaşanılan kum saati günlerdi
Dokunulası yüzün yeni iklimlerde kirlendi

II.
Bizantiya
Kafi bir kelime, kefa bir cümle velayet edemez sana
Şairler de doymadı aşkına, şehitler de
Ben acizim senden, daha çok sana mübtela
Mehmet, Fatih, Fazıl, bir Kemal ile zikretmiş adını
Ne söylesin şimdi dil-i nadanım sana
Sen başla öyleyse sevgililerini anlatmaya
Sen sun peymanelerde zehirli meylerini
Bizantiya, Lâmelif gülüm, yoksun ve yorgun azizem
Anlatamam şimdi hayalimdeki seni , güncemdeki visali
Yalancı güllere göster gerçek misali

Yüz yıl oldu, yüz nağme, yüz Leyla, yüz Mecnun
Unuttun mu Keyhüsrevi, Muaviye ve Beyazidi
Çok zaman bekledim, sonra bir yağmurla indi lalin
Kılıçlarda gösterdi kendini muhteşem hilalin
Belli ki sevdadır bunun adı, belli ki Eyyüb Ensarin
Yangın gecesi gökyüzü, Münadiler Bizantiya
İsmin okundu dillerde, nidaların can verdi orduya
Dönerken yolundan bir zamanlar mektuplar
Herakliyusa verildi işte dosdoğru yanıtlar
Senin mülkünde içildi şehadetler ve şaraplar
Sende galip geldi cümle belalı aşıklar

Konstantina
Bir Rum kızı, bir Acem dilberi nahvet
Başımdan aklım gitti, gel de şimdi sabret
Kavuşmamız mümkünsüzdür bilirim
Ben yolcuyum çünkü, sen nedense hep hancı
Kulağımda yankılanır durur Konstantina, Konstantina
Bu da benden sana okunan, son hüzzam şarkı
Lâmelif gülü, ince sızı

Sensiz sürecek ömrüm büsbütün anlamsız
Nilüfer açar, gül solarım amansız
Unutulmaz bir sevgili daha bırakacaksın ardında heyhat
Suya hasret sularda yakacaksın bütün mezarları
Hançer bakışlı lâmelif gülü
Yaşayacak sende bin bir diriliş, bin bir ölü
Konstantina saray cariyesi, İmparatoriçe Thedora
Nice sırlar küllenmiş kalbindir Ayasofya

III.
Vizendovina
Zannetme ki her şey göründüğü gibidir
Her ağlayan gözyaşı dökmez oysa
Vizendovina, evrenin istiridyesinde inci
Bütün şehirlerin etrafında döndüğü gezegen
Minareleri ağlayan ülkemin asi ve sufi çocuğu
Öpülesi alnında galata, içimde med cezir
Kız Kulesinden süzülürken boğaza şöyle bir
Resmin çizilir kutlu sayfalara
Ve nazenin bir güldür sende lâmelif
Kuşlar uçar göklerinden aheste, akşam ve seherde
Gül yağar yağmur yerine deste deste
Vizendovina, uygarlığım, garbım hem şarkım
Biz ki ölümsüzlüğe eriştik sende

Uzayıp gider böyle, bu kıssayı aşk
Bu nağmelere de kulak ver vizendovina
Kelimeleri tükettim senin için işte bak
Söylemiştin ya, dudaklarım aşk derdine çaredir
İsmim dilde merhem, gönüllde yaredir
Niçin girdin gönlüme ey lâmelif gülü
Suların tuzlu, bakışın hâredir

Şehr-i Âzâm
Ey hiçten var olan, her şey
Ey Katre katre tefekkür, damla damla hayal
Henüz sermedim tarihi ayaklarının altına
Kavgaları, yangınları, çarmıha germedim
Semalarında yankılanırken ezan ve çan
Kardeşlerin Beyrut, Bağdat, Kudüs ve Şam
Ve sen zindanda açan lâmelif gülü Şehr-i Âzâm
Sevinci de, hüznü de nalan
Gözyaşı yağmurum, Yakubum hem Züleyham

IV.
İstanbul
İstanbul, masallar diyarının efsunlu sarayı
Tanrının nurdan yarattığı melek kanadı
Beyoğlu , Üsküdar , Anadoluhisarı, Kafdağı
Gül tütsülü boğaziçinin, gamzeli güzeli
Buselik makamında söylediğim ilk ezgi
Dudağımdaki lâm ve elifin küllenen ateşi
Ayinlerimi sunduğum eflatun kanatlı simurg
Mumdan şileplerin mahzenindeki yıllanmış şarap
Göz kadehimle her an seni yudumladım
Çünkü ebedi sevgilimsin, ab-ı hayatım

Köle diye mi sattılar ruhumu sana belada
Artık uğramayacak mı şehrayinler toprağıma
Bir şairin kaleminde kifayetsiz kaldı artık adın
Ölümsüz bir cennettir, minyatür bakışların
Muamma bir şarkıda kayboldum doğrudur
Esrik sevgilim, Lâmelif gülüm
Bu sana söylenen son mısramdır, son fasıl
İstanbul’um İstanbul
TAYFUR BULU

Gönderen İsim/Mail: tayfur bulut / tayfurbulutt@gmail.com

Tahtından düşmek(Mehmet BAKİ)

Herkesin malumu olan bir atasözümüzdür tahtından düşmek. Her atasözümüz gibi de harikadır. Ne kadar basit değil mi? Tahtından düşmek! Harikuladeliği basitliğinde saklı. Girift gibi görünenin bu kadar basite derc edilebilmesi insanı kendisine hayran bırakıyor. İyi ama tahtından düşmek ne demek? Hadi şu taht’a bir de biz oturalım?! Yahut şöyle mi desem: Tahtımızdan bir kere de biz düşelim. Belki düşenin halinden anlarız?!

Tahtından düşmek! İki kelime: Taht ve düşmek:! Taht, malum olduğu üzre devlet makamının tepe noktası manasında; düşmek ise… izaha hacet yok muhtemelen ama yine de ifade edelim: Bulunduğu mevkiden daha aşağıya inmek, zaruret sebebi ile gitmek ve sair manalara geliyor. Tahtından düşmek, insanın bulunduğu mevkiden, zarurete binaen -belki cebren- aşağılara inmesi veya çekilmesi. Kabaca mana bu şekilde ama… ama sahiden öyle mi? Bence değil…

Hazret-i Adem’i (a.s) düşünelim. Cennetten dünyaya indirildi yani düşürüldü! Dünya… Hazret-i Adem’in (a.s.) hiç bilmediği, hiç tanımadığı bir mevki. Sadece dünya mı? Kendi bedeni de aynı şekilde bir bilinmez! Hazret-i Adem’in (a.s)  ilk hislerinden başlıca ikisi: Korku ve ar! Korku dünyaya bakıyor, ar ise kendine; zayıflığı, dünya ile tanışmasındansa eksikliği kendini görmeye başlıyor olmasından! İlk kez avret mahallini görüyor. Nurdan elbiseler üzerinden alınınca üzerini örtme çabası… Bu çapta bir korkuyu havsala alamaz! Zira her şeyi görenden saklanmaya çalışmak esasında fuzuli bir çaba ama O’nun vaziyetinde başka ne yapılabilirdi? Düşmüştü. Düştüğü yer isterse tahtın hemen dibinde bir yer olsun. Düşmüştü… Yani kaybetmişti, yani yitirmişti, yani.. Yani eskisi gibi olmayacaktı.

İlk ve asıl düşüşün acısı bugün bile ta ciğerimizde. Öyle ki bir daha düşmemek için kendi tahtlarımızı yaptık. Taht için başlıca levazım: nefs, gurur ve denetim! Ne zaman tahttan düşsek kendimiz oluyoruz, aczimizin farkına varıyoruz ama nefsimiz en yaman muharibi ile tepemize çullanıyor: Gurur! Bizse o muharibden korkarak tekrar tahta çıkmaya çabalıyoruz. Bunu yaparken lazım gelen her unsuru çevremizde tutmak için azami gayret sarf ediyoruz: Denetim! Önce kendimizi, sonra etrafımızı denetim altına almak istiyoruz. Canımız yanıyor. Canımız yandığı için can yakmayı en tabii hakkımız olarak görüyoruz! Canı yananı denetlemek, canı yanmayanı denetlemekten daha kolay çün ki.

Başımıza ne gelirse gelsin hepsi bizim için birer denetim aracı. Başımıza gelenlerin bizden olduğunu kabul etmiyoruz, edemiyoruz. Kabul edersek tahtan düştüğümüzü ve bir daha eskisi gibi olamayacağımızı kabul etmiş olacağız zira. Mağlub olmak!… Mağlub olmak demek nefsin şerik kabul etmesinden başka ne olabilir? Halbuki nefs şerik kabul etmez! Nefsimize kıyamadığımız için insalığımıza kıyıyoruz ve insanlığımıza kıydıkça tahtımızda güvenle oturuyoruz. Düşsek bile başka bir taht yapmak sırf bu sebebten hiç de zor değil! Çün ki yeni asla eskisi gibi olmayacak! Eskisi gibi olmamak için iyiye kıymak cazib geliyor!

Kendimizi müdafaa için tahta muhtaç değiliz. Hatta müdafaaya bile muhtaç değiliz. Adem’in (a.s) oğulları tıpkı babaları gibi bu dünyaya mağlub olarak geldi. Mağlub olmak için! Galibiyet için değil… Mağlub olmayı kabul etmediğimiz sürece tahttan düşmeye devam edeceğiz. Çün ki tahtından düşmek demek yeniden inşa etmek demektir!

Bir kerecik olsun kendi rızamızla tahtımızdan düşelim. Korkmadan! Ar etmeden! Utanmadan! Sırf eski tahtımızın hürmetine yeni tahtımızdan feragat edelim!

OKUMUYORUZ

Çok okuyan bir toplum değiliz maalesef. Gazetelerin bol fotoğraflılarını tercih eden, köşe yazarlarından haberi dahi olmayan, elinde kalın kalın romanları gösteriş olsun diye gezdirip de tek bir sayfa bile okumayan bir yapıya sahibiz, en azından günümüz gençliğinin büyük bir kısmı bu durumda. Kitaplar, artık süs eşyası gibi görülmekte. Ayda bir kitap bitirdik mi sanki dünyayı kurtarmış gibi bir tavır takınıp caka satmayı da ihmal etmeyiz. Bir de ikinci bir kitaba başladık mı artık her şeyde söz sahibi hissederiz kendimizi. Maalesef bu tutum günümüzde artarak devam etmektedir. İşte size muhteşem bir örnek; geçenlerde bir kitapçıyı dolaşıyorum. Fakat gidişimin sebebi bu sefer kitap almak değil de okuyucuların izlenimlerine misafir olmak. Kitap raflarına göz atıyor, birkaç tanesinin arka kapak yazılarını okuyorum. Bazen de birkaç tanesini bir köşeye ayırıyorum almak için. Tam 1 saat boyunca hem kitaplara göz attım hem de insanların kitaplara yaklaşımına. İnanılmaz bir sohbete kulak misafiri oldum. Bir edebiyat öğrencisi olarak bu istemeden duyduklarım benim için bir kıyamet alametiydi adeta. İşte duyduklarımı aynen yazıyorum;

“-Aaa….Yaprak Dökümü’nün kitabı çıkmış… (hanımefendi dizinin kitabı çıkmış diyor fakat dizinin kitaptan uyarlandığından habersiz)

-Bak görüyor musun ne çalışkan insanlarız hemen de yazmışlar kitabını…(araya girmemek için zor tutuyorum kendimi)

-Sorma ya geçenlerde Aşk-ı Memnu’nun da kitabını gördüm şok oldum vallahi… Bir görsen kitap o kadar kalın ki maşallah dedim yazarına… Halit Ziya diye bir adam varmış o yazmış kitabı… Ayy çok yakışıklı olduğunu tahmin ediyorum… Çok da genç diyorlar… (hanımefendimiz ünlü yazarımız Halit Ziya Uşaklıgil’i kastediyor fakat yıllar önce öldüğünden habersiz)

-Ayy… Alsak mı dersin Yaprak Dökümü’nü.

-Ne gerek var akşam izleriz nasıl olsa…

-Haklısın…(bence de çok haklı)

Konuşmalar bu şekilde sürüp gidiyor. Ben de o ortamdan gidiyorum. Bunları duyarken adeta öldüm öldüm dirildim ve hayatımda hiç yaşamadığım duyguları yaşadım. Kıyamet alameti böyle bir şey olsa gerek dedim kendi kendime. Hanımefendilerin genç oluşları ise beni tümden hayal kırıklığına uğrattı. Ellerinden kitabı düşürmemeleri gereken bu yaşlarda dizi müptelası olup, kitaptan uyarlanan dizilerden habersiz, dizinin kitabının yazıldığını düşünen bu düşünce tarzı karşısında, kim olsa aynı şeyleri düşünürdü. Bu duyduklarımın ardından hızla uzaklaştım oradan, ayırdığım kitapları dahi almadan. Belki de o anlar hayatımın ender anlarıydı. Umuyorum ki bir daha böyle bir sohbete şahit olmam. En azından bunu kaldıramayacağımı iyi biliyorum.

Okumak illa ki binlerce roman bitirmek demek değildir. Günde beş on gazete okumayı da gerektirmez. Hiç olmazsa gündemi şöyle birkaç satır okuyarak takip etmek, ayda bir kitap okumaya çalışmakla işe başlanabilir. Zaten insan günde birkaç satır okudu mu istese de bırakamıyor kitabı elinden.

Görüldüğü gibi okumuyoruz diyorum ama bu başlığı yazmak inanın bana çok zor geldi. Böyle bir başlık atmaya vicdanım hiç el vermedi fakat bir takım gerçekleri belirtmek için de bazen vicdanımızı zorlamamız gerekiyor. Ancak bu şekilde bazı problemleri halledebileceğimizi düşünüyorum…

-RÜŞTÜ BAYINDIR


kayatasarim