Haşmet

Gönül Mecnûn gibi dil-beste olma zülf-i Leylâ'ya
Seni sâhra-neverd-i aşk eden zîrâ Hudâ'dır hep

Bu beyitte aşkın çilelerini çekmekle hayattan bezmiş bir âşığın yakarışı görülmekte, bunun çaresi olarak da teslimiyetçi bir ruh, yani başına gelenlere çare aramaktansa kaderine boyun eğip ''Hepsi Allah'tan!..'' diyen pasif bir anlayış ön plâna çıkmaktadır. Zaten âşık da sevgili karşısında pasif olmaya mahkûmdur. Ona düşen, başına gelen aşkı çekmek, onun acıları ile yaşamaktır. Bu anlayış, şairin devamlı sürgünde geçen hayatıyla da bir anlamda örtüşmektedir. Elden bir şey gelmeyince, zavallı âşık ne yapsın, ''Mecnun (çılgın) da zaten Leyla için çöllere düşmemiş miydi?'' diye avunur. Önünde böyle muhteşem bir örnek dururken aşk işinde şâirin başka türlü davranması da zaten mümkün değildir. Olsa olsa Mecnun'u geride bırakacak bir çile ile tecrübe kazanıp aşk yollarında pişebilir. Böylece hayatına anlam katacak, kederlerden neşe devşirmeyi, acıları zevk edinmeyi öğrenecektir. Bilir ki, ne kadar acı çekerse, kendisini sevgiliye o kadar yakın hisseder. Aşk, acıdan ibarettir zira. Acı çekmeyince aşkın büyümesinden de, büyütülmesinden de söz edilemez. En büyük aşklar, en çok acı verenler değil midir?



Haşmet


Edebiyat Türkiye Kültür ve Sanat Sitesi

 

Edebiyat Türkiye’ye hoşgeldiniz.Sitemize kendi şiir/denemelerinizi ve edebiyatla alakalı dökümanlar yollayabilirsiniz.Şiir ve denemeleriniz ‘Erbab-ı Kalem’ bölümünden yayınlanacaktır.

Yukarıda yer alan beyitler ve kısa açıklamaları Meşveret Divanımızdaki Klasik Türk Edebiyatıbölümünden alınmaktadır.Beyitlerin  açıklamaları üyelerimiz tarafından yapılmaktadır. İlgili bölüme katılarak beyitler üzerinde daha geniş bilgilere ulaşabilir ve siz de beyitler üzerinde düşüncelerinizi paylaşabilirsiniz.

Yazmak

Yazmak, kelimelerin büyülü dünyasında yaşamak, hür olmak cümlelerin uçsuz bucaksız diyarında. yazmak kelimesinin sözlüklerde bilinen bazı tanımları vardır. Örneğin TDK der ki; “Yazmak, söz ve düşünceyi özel işaret veya harflerle anlatmaktır”. Bu kitabi tanımdan sonra bir de bu yazar tanımlamak ister “Yazmak” kavramını. “Yazmak, coşkun bir ırmakcasına gönülden akan duyguların kelimeler aracılığıyla satırlara nakşedilmesidir”. Bazen umutsuz bir aşk hikayesi nedenli kırılan kalbimizin yaralarını sarmak için, bazen kalbimizden taşan coşkun duyguları paylaşabilmek için ve bazen de gidenlerin yasını tutmak için gönlümüzün kalemiyle yazarız. Bu yazdıklarımız kimi zaman bir şiirin ahenkli mısraları, kimi zaman bir şarkının melodik sözleri ve kimi zaman ise bir ağıdın acıklı kelimeleri olur, yol alır başka diyarlara doğru. Gönlün kalemiyle yazdıklarımız uğultulu rüzgarlar eşliğinde bulut olur gider umutsuz kalplerin, çaresiz ruhların diyarlarına. Kelimeler bu diyarlara bazen damla damla bazen de sağanak halde düşüp yağmur olur, ümitsiz kalplere deva, biçare ruhlara bir lokma aş olabilmek için. “Bu yüzden hakkı yoktur gönül kalemiyle yazabilenlerin bilinmedik diyarlarda yaşayan umutsuz kalpleri devasız, çaresiz ruhları ise aşsız bırakmaya…”

Latincede sevdiğim bir söz vardır “Verba Volant, Scripta Manent” diye. o söz der ki “söz uçar yazı kalır”. işte bu yüzden görüp, duyupta yaşadıklarımızın en önemlisi de söylediklerimizin buhar olup kaybolmaması için yazalım. Peki öyleyse ne duruyoruz “Haydi şimdi omuzlarımıza hürlüğün kanatlarını takıp kelimelerin semalarında uçabilmenin vaktidir…”

Turhan YILDIRIM

Düşüncenin Şiiri

Valéry şiirin fikirlerle yapılamayacağını savunur. “Şiirin içinde fikir, elmanın içindeki gıda kadar saklı olmalıdır” sözü de oldukça ün kazanmıştır. John Ciardi’nin de bir sözü varmış, yeni öğrendim : “Şiir fikirlerden söz açmaz, onları bir aktör gibi temsil eder,” diyor. Ben bu yargılardan şunu çıkarıyorum : Demek oluyor ki şair, en önce bir özümleyici; kendinde var olan bir şiir ortamına, ya da bir şair duygusallığına bazı düşünceler katmadan edemiyor; onlarsız yürütemiyor şiirini. Ayrıca, önce edindiği, sonra da şiirine ulaştırdığı bu düşünceler yok mu, onları gizleyip belli belirsiz bir hale getirmeyi de ustalık sayıyor. Okuyucuya gelince, onun durumu başka : O şairin düşüncelerinden çok, bu düşünceleri saklayan duygularla oyalanıyor. Şiir diye yüzeyde kalan bir görünüşü benimsiyor. Böylece duygulandırma dediğimiz, şiirin herhangi bir niteliği değil de, şartı olup çıkıyor.

Burada şöyle bir soru geliyor insanın aklına : İyi ama şair için düşünce bu kadar gerekliyse onu duygular haline getirmenin, daha doğrusu düşünceyi duygularla sindirmenin ne gereği var? Şair böylesi bir davranışla neyi savunmuş oluyor? Şiiri mi yoksa bir başka şiir türünü mü? Yani düşünceyi bunca gizlemek, şiir yazmanın ilkelerinden mi? Ya da şair ister istemez alışkanlıklarını mı sürdürüyor; belli bir şiir geleneğinin tutsağı olmaktan kurtulamıyor mu?

Bu soruları öyle bir iki cümleyle yanıtlamak kolay değil. Değil ya, gene de bir çıkar yol bulmak elimizde. O da şu : düşünceyi örtmek alışkanlığı yerine, onu açığa çıkarıp, şiirsel mutluluğa bu yoldan varmayı denemek. Yani düpedüz “düşüncenin şiiri” ni bulmak, onu yaratmak…

Bakıyoruz da, şiir ilkin düşünmekle başlıyor. Hatta şiir denen olayı, ancak bazı düşünce yöntemlerinin yardımıyla ortaya çıkarabiliyoruz. Üstelik bilimin, felsefenin sanatla bunca kaynaştığı günümüzde, düşünceyi eski bir şiir alışkanlığıyla örtmek elimizden gelmiyor. Yani “düşüncenin şiiri” önce bir zorunluluğun şiiri oluyor.

Bana kalırsa şair de başka türlü davranmak istemiyor zaten. O da asıl düşüncelerini söylemeye , bildirisini ulaştırmaya çalışıyor. Ne var ki, bunu yapamadığı, ya da yapmak istemediği zamanlarda , bazı kuramlar çıkararak, işini hem güzel, hem de yüce göstermenin yolunu buluyor.

“Düşüncenin şiiri” deyimi, önce düşünürlüğü, yani şairi bir düşünür olarak bellemek gerektiğini çağrıştırıyor. Ama bunu özcülükle karıştırmamak gerekir. Çünkü her biçimli söz, aynı zamanda bir özü de kapsayabilir. Oysa düşünü şiiri, özcü dediğimiz şiiri de kapsayabilecek bir bütünlüğün, bir güçlülüğün şiiridir.

Divan edebiyatından bu yana özcü diyebileceğimiz birkaç şaire rastlıyoruz. Ne var ki onları yapıtlarıyla değil de, tutumlarından ötürü değerlendirebiliyoruz. Örneğin Tevfik Fikret, Namık Kemal gibi şairler, daha çok devrimci, gönülleri toplumsal savaşlara yatkın kişilerdir. Yapıtlarını toplumsal düzensizliklere çevirmişler, şiirlerini bu uğurda bir araç olarak kullanmışlardır. Hatta kişilikleriyle, serüvenleriyle çağdaş Türkiye’ de birer “myte” olarak anılagelmektedirler. Özcülüğün bir akım olarak belirmesine gelince, bunu da Orhan Veli – Melih Cevdet – Oktay Rifat öncesinin şiirinde aramamız gerekir. İşte o süre içinde yazılan şiirler, özcü davranışın en bilinçli, en etkin şiirleri olmuştur. Etkin diyorum, çünkü bu başlangıç Orhan Veli ve arkadaşlarının şiirinden ayrı bir çizgide süregelmiştir. Ama aynı özleri savunmak isteyen şairler, bu özleri belirleyen kelimeleri, deyimleri etkisiz birer simge haline getirmekte yarışmışlardır sanki. Orhan Veli bile – daha çok son şiirlerinde – bu akımdan payına düşeni almak istemiştir. Ne var ki yazdığı şiirlerde bir evrim değil de, alınmış bir karar egemen olmuştur. Giderek şunu da söyleyebiliriz : politik kaygılar, ama salt bu kaygılar yeni şiirin ustalarını sınırlamış bir bakıma iğdişlemiştir. Çünkü onlar özcülüğü bir aşama değil, amaç olarak bellemişlerdir. Böylece tek yanlı olmaktan kurtulamamışlar; yani politik anlayışlarını da kavrayacak bir bütünlüğe erişememişlerdir.

İşte bu birkaç davranışın dışındaki şiirimizse biçimciliğin, ya da aşırı biçimciliğin şiiri olmuştur. Kişilikler bile biçim değişimlerinin kişilikleridir. İşte ne Ahmet Muhip’ e bakarak Cahit Sıtkı’yı yadırgayabiliyoruz., ne de Cahit Sıtkı’yı okuduktan sonra bir Sabahattin Kudret’i, Necati Cumalı’yı…Nedim’le Şeyh Galip’i, Yunus Emre’yle Karacaoğlan’ı bile hep böyle düşünmek gerekir. Bugün bile ilk kitaplarını yayımlamış bulunan Kemal Özer’ in, Ece Ayhan’ ın kendinden öncekilerle bir çatışmaları olduğu söylenemez. Bütün bu ufak tefek ayrımlar, bir biçim ayrımından, dolayısıyla kısa bir öz başkalığından öte nedir ki?..Yurdumuzda düşünürlüğünden ötürü kişilik yapmış; biçim anlayışını, duygu fazlalığını bu yolda harcamış şair var mıdır, bilemiyorum.

Şimdilerde şiirde yenilik sevinci, ya da yenili sözünün bunca edilir olması bütün bu sorunları batırıyor. Kendi dünyalarımızı, kendi alışkanlıklarımızı kınayamıyoruz. Üstelik bu alışkanlıklar da, şiir geleneğimizden doğan alışkanlıklar. Yani bir sürü biçim formülleri, sonra da bu biçimlerden elde ettiğimiz yeni biçimler…Ionesco, bunu sahneye uygulayarak şöyle diyor : “Sahneye söz koymak…” Yani söze yüklenen duygular, düşünceler bir yana; sözü, sahne içinde nonfigüratif biçimler haline getirme çabası…Günümüz şiirini de bir sürü öğelerden soyarak, “sözlerle yeni biçimler kurmak” diye tanımlayabilir miyiz, bilmem. Tanımlasak da, böylesi bir kahramanlığa, sonu “çıkmaz yol” olan bu uğraşa kaç sanatçının gönlü yatar acaba? Ama biz ne dersek diyelim, şiirimizde bir aşırı biçimcilik dönemi başlamıştır. Sebepleri ne olursa olsun, bu gerçeği görmemezlikten gelemeyiz. Ne var ki, nu arada, belli belirsiz kıpırdanmalar da yok değil. Son günlerde “Değişik kişilikler” deyimlerinin söz konusu olması da bunu anlatıyor. Çünkü değişik şiir alanları, ancak değişik düşüncelerle, düşünme yöntemleriyle kurulur. Bu da bir düşünü şiirine geçme eğilimini gösterdiği gibi, “sözlerle biçimler koyma” nın bir iki şairden fazlasını kaldıramadığını da tanıtlar.      Ben ayrıca duygudan, biçimden düşünce adına yararlanmayı, kendi gerçeklerimize de uygun buluyorum. Hatta şunu da söyleyebilirim : Batının şiir dünyasında yeri olan, ya da Batı şiirine etkin bir Türk şiiri yaratmak istiyorsak seçeceğimiz yol bu olmalıdır. Orhan Veli ve arkadaşları “halkın şiir zevkini” bulmaya yöneldiler başardılar da. Bize gelince, bütün bu davranışları kapsayabilecek bir anlayışla yazmamız gerekiyor. Galiba “zor şiir” dediğimiz de bundan başkası değil.

“Batının şiir dünyasında yeri olan şiir” derken, şimdilik sadece Batıya özendiğimizi söylemek istiyorum. Oysa onların gerçekleri bambaşka. Şiirleri de çeşitlilik ve değerlilik bakımından yüklü. Salt toplumsal kaygılarla yazan şairleri bile, çeşitli görüşleri savunup tartışıyorlar. İşte bu çeşitlilik içindeki her davranış da toplum katında bir anlam kazanıyor. Örneğin “Gerçeküstücüler”in çıkışı, toplumsal yasaklara, baskılara bir başkaldırma olarak değerlendirilmedi miydi? Gene İkinci Dünya Savaşı’nda aşk şiirlerine düşen Fransız şairleri yanında; emperyalizme, insan haklarının çiğnenmesine kafa tutan şairler de yok muydu? Ama bu iki davranışın da tek bir simgesi vardı denilebilir: Dayatmak!..Biri aşkla, öteki kavgayla… Bize gelince , şiirimizi sarmış bulunan “aşırı biçimcilik” sadece” sadece Batıya öykünme diye yorumlanabilir. Hele son günlerde dergilerimizi kaplayan şiirler Batıyı iyi bilen bir avuç aydını bile doyurmaktan uzaktır. Batı şairlerinin tutumları, yöntemleri elbette önemlidir; ama sadece önemli… Rus şiirinin ekininin, önderlerinden olan Puşkin bile, Batıda, öteki Rus yazarlarından daha az sevilmiş, daha az yadırganmıştır. Çünkü Rusya’da, Puşkin kadar Batı zenginliğinden yararlanan bir yazar daha gösterilemez. Oysa bu yazar edindikleri, kendi toplumunun gerçekleriyle bağdaştırmasını da bilmiştir. Bizimse böyle bir sorunumuz yok! Melih Cevdet’in de bir yazısında belirttiği gibi,şiirimiz, Doğunun etkisinden kurtulmuş, bu kez de Batı şiirine sığınmıştır. Hem de nasıl; Batının şiir anlayışına vardıktan sonra,bundan kendi gerçeklerimize uygun bir sonuç çıkararak değil de, doğrudan doğruya bir şiir ithaline girişmekle…

Sonuç olarak şunu söylemek istiyorum : Evet, şiir biçimdir; değişik biçimler yaratma sanatıdır. Ama ben, şimdilik buna inanmak istemiyorum.

Edip Cansever

(Yeditepe, 16 Temmuz 1959)

Hem acizim hem edepsizem hem cahil

Hem acizim hem edepsizem hem cahil
Umman nedir katre ne nedir sahil

Kah okyanusta balık oldum Kah çöllerde fil
Dert beni bulmadan dolaştım gafil ve sefil

kimi aklını gizler kimi cehaletini
kimileri hiç bozmaz ruhi haletini

Aptal aptal dediklerim gerçek abdal imiş
Kendini umman sanan ummanda battal imiş

Ben küçüğüm amma
Ezelde verdiğim söz büyük
Diyorlar kimsenin umudunu kırma
Kalkarsan kalkar bu yük.

Sen var iken ben yoktum bir düştüm Anne
Elini bıraktım ya işte o an ben düştüm Anne
Sevgini hissetmediğimde ben üşüdüm Anne
Sonra sonra düşünmediğimi düşündüm Anne

Anne, anne, anne dedi O… Ne oldu bana, ne…
Galiba ben üşüttüm Anne…
Bıraktığım O’ydu, hissetmediğim O, düşünmediğim de
Gerisi rüyaydı, hayaldi daha doğrusu bahane

Ana sütü gibi ak olanları, Ana
Bir de kelimeleri kirlettik, yıkıldı mana
Şimdi kim yardım eder bana
Ya Rabbena Ya Rabbena

vefasız, nankör bir oğlun var Ana vay sana
onca nimetleriyle şükretmiyor Yaradana
bir tebessümü bile çok görüyor garibana
Ana, sana değil vaylar, asıl vaylar bana

hayat kavga diyorlar yoksa barış mı…
şimdi bir düşün sus mu seyret mi karış mı…

bu ne böyle kardeşim ne için yarış var
bir yanda kahkaha bir yanda yakarış var.

hayırda hem yardımlaşma var hem yarışma
kötülük mü bırak yardımlaşma yarışma

Sorun bendim çünkü sanıktım bu davada
Ne Hakim ne Avukat ne Tanıktım bu davada

gönül ne hakim ne avukat ne tanık arar
sanıktır bu gönül davasına sanık arar

bir yanımız zulüm bir yanımız nur
kavgam biter (m)eğer ki kalbim durur

Nefis nedir bu halin neden bu kesafet
Hiç uğramaz mı kalbine letafet, saffet…

bir ben var ben değil benden de aşırı
aç kapıyı gardiyan sal beni artık dışarı

bak gün doğdu doğuyor ya da doğacak
mapusluk yetti gayri ben beni bırak

Hayır da gelir kalbe şerde
Yine hak Hak’tadır kusur beşerde

Hem Alimdir Hem Hakimdir O
Bildin mi ey nefis kimdir O

kim uyandırır beni bu uykudan
kimdir beni böylece tutan
neden güldün yok mu ağlatan
Ey edepsiz ey cahil utan…

Seni gün batımında ananlar, ne güzel bir sanat dedi
Şüphesiz bu güzellik O’nun, O’nundur bu kainat dedi.

bir ihtiyar gördüm yılların izleri gizliydi bakışında
Seni anlatıyordu sözleri, gözleri suyun akışında
baharı yazı görmüş kendi hazan aklı kışında

bir masum İsmail göründü
annemi üzdüm dedi
mahzun bir çehreye büründü
masumlara mahzunlara can kurban
kulların ne güzeldir Ya RAHİM Ya RAHMAN

HAVA DURUMU
bazen bulutlu bazen açık olsa da
biliyorum ki güneş hep vardı orada

HAYRET MAKAMI
denizlerin enginliğine daldığımda hüzünlendim
anladım ki ben bu cümlede hayret eden bir ünlemdim

Ben sadece bir işarettim
çünkü ben O’na hayret ettim

MAHKEME
bir ihtiyar geldi sahne-i mahkememize
dert yandı evlatlarından kendini çıkardı temize
ihtiyar anlattıkça ah ettik yaş geldi gözlerimize
hakim sitem etti hem davalılara hem davacıya ders verdi hepimize
sonra döndü davalılara hele bir de siz anlatın bize
her biri döktü içini susuyorduk dediler hürmetimize
bu ihtiyarın aldanmayın sözlerine çok çektirdi annemize
döküldükçe kabahatler dedik yazık oldu saadet hanemize
taraflar çekilirken sahneden üzüldük halimize
bir sonraki taraflar girince mahkeme sahnemize
biz de daldık davayı ikbalimize

DÜNYA MİSAFİRHANESİ
şu dünyada ev sahibi değilim deplasmandayım
onun için az gülen, çoğu zaman depresyondayım

kuldan dilenen de Allah’tan dilenen de gördüm
ya şu deliyi gördün mü ben gördüm deli be deli
adam Allah’ı görürcesine yaşıyor bense kördüm (nankördüm)
insan nankör yine de bu mu bunca nimetlerin bedeli

bazısı hırsını çalışmaya verdi, kendini harap etti
bazısı hırsına hırsından içerdi, aşını şarap etti
bazıları hırsından çok yemek yerdi, yediği turap etti
…….
bazı hırslının suçu ideallerdi, toplumu ifsat etti

kimi hırslılar kendini Hakka verdi, halkına hizmet etti.
Kimi hırslılar kendini aşka verdi, Yaradan da himmet etti
kimi hırslılar kendini ilme verdi, aradıkları hikmetti
…….
O peygamberin insanlıktı tüm derdi, tek istediği ümmetti

yatma kalk ey gafil vakit seher
duymuyor musun ezan ne der
Essalatu hayrun minen nevm
dua hayırlıdır uykudan bilirsen eğer

hem değişmeye evet!
hem yozlaşmaya hayır!
hep gelişmeye davet
yok diretmekte hayır

Gençlere özenen dünyalık ihtiyarlar
Viraneye dönmüş kalpler evler diyarlar
Hem Masum hem mahzun hem mazlum bahtiyarlar
Nice insanlar nice yerler nice yarlar
gören şu gözler acep ne zaman ağlarlar

Biz bize ait değiliz anla artık
bu canı kalu belada O’na sattık

Kalu belada söz aldı Rabbimiz
Dedik Senin kulunuz hepimiz
Ol Resulu Ekremdir Habibimiz

Ol habib ki gerçek Habib imiş
Şu dünyada bir garip imiş
Konar göçer her kafile…
O’nundur bu dava O’nundur bu düğün
Ağlayın dövünün
Vazgeçmeyin Nefsi öldürün
Ümmetim ümmetim diyeni güldürün
Övecekseniz yalnız O’nu övün
yarın olur bugün sonra olur dün
Daha bunlar ne ki, sen ne gördün…

ADALETİNDE RAHMET
RAHMETİNDE ADALET
OLAN SENSİN YA RABBİ…
SENSİN ESMAUL HÜSNA SAHİBİ

Biri kamil adayı biri kamile
çocuk okumaya başlar a ile
biri Cemil kulu biri cemile
kalp dokumaya başlar sevda ile
bu sevdanın meyvesidir aile

Ne gururlanacak kadar zengin ve asilsin,
ne dilenecek kadar fakir ve sefil.
Çalışacak kadar izzetli ve kanaatkar olmalısın bil!

Uzun ince bir yoldur ilim, insanı hakka çağıran;
aşk hakka ulaşma isteği, insanı yakıp kavuran.

Bir hayat ki ziyası, nuru sönmüş,
tarih denen ceddin Osman-ı gömmüş.

Anadolu anaların kucağına doğdu;
anasız, bayan a(o)lma sevdası onu boğdu.

Ana topraktır, baba bahçıvan çocuk gülüdür bahçenin,
Ana edebdir, baba ilim çocuk böyle büyürse olur alim.

incinme ki incitmeyesin be gönül
incinmesin hem gönül hem bülbül hem gül
incinme ki incitmeyesin bir gönül
incinmeden hem gönül hem bülbül hep gül

burası dünya kardeşim idare et
isteme n’olur benden adalet
ihsan et olmadı sabret
düşün sana da bana da ahret

Sevilmek için sevmek gerek,
Seven varsa sevilen var demek.

Ne ben benim
Ne sen sensin
Ne ben senin için
Ne sen benim içinsin

Ne ben bana tapayım ne de sen sana
Ne ben sana kapılayım ne de sen bana

Düşüyorum yine, kalmadı dermanım
Çözüldü dizlerimin bağı tutun kaldırın.
Aklımı hülyalardan deryalara daldırın
Ortası yol sağım solum kaldırım

Gül tenin senin olsun senin olsun bedenin
Bana gönlümü bırak odur benim nedenim

Belki sen gündüzsün bense geceyim
Anlamlı bir kelimede anlamsız bir heceyim.

Bazen gündüz bazen geceyiz
Binler sorulardan bir bilmeceyiz
ben sen o biz biriz tıpkı ne gibiyiz?
ben sen o biz biriz ancak neçeyiz?
Anlamlı bir kelimede anlamsız bir heceyiz

bir ateşiz bir suyuz
bir garibin garip uykusuyuz
bin yanmışız binler yakarız
budur işte bizim huyumuz

hayat bir büyük bilmece
bir gündüzüz bir gece
biz işçiyiz birdir ece
bilmem oldu kaçıncı hece
biri aslı gibi sever biri keremce

yine yıldız yıldız oldun dil be
bağlı kalamadın yüksek sadakate
kantar kan gönül aşkı tartar
Aşk ağır basar
mana geniş, akıl dar
mana net akıl dara
düşer aşk yetişir imdada

Söz gümüşse, sükut altın
Söz düşmüşse, sen lal kaldın.

birşeyler söyledi birkaç cümle
yıktı duvarlarımı bir tebessümle

gönlüm sevgiden gafil, aç imiş
tebessüm en büyük ilaç imiş

tebessüm sadaka demişti kutlu Nebi
ne sadaka imiş en iyi kalp tabibi

tebessüm sadaka demişti Ol Habib
Taş kalplilere oymuş en latif tabib

demek en büyük sadaka
tebessüm imiş sadakte

bir tebessümün yıktı beni
neydi sendeki o albeni

saçlarıma düştü aklar
gelmedin yine de ey yar
vakit guruba kayarken
baktım bomboştu sokaklar

ne şair bilirim ne şiir
aşktır beni çıldırtan iksir
kalbim bir üveyk gibi esir
yalnızlıkta mahpus birlikte hür

sen yaşarken caddelerde sokaklarda
ben dolaştım sahillerde parklarda
seyrettim konup uçan güvercinleri
kimi karalar giymiş kimi aklarda

gözlerinin içine baktım uzun uzun
bana aşk terennümlerini hatırlattı
yüzün güleç bir bebek gibi masum
bana büyümeyen çocukluğun(m)dan k(t)attı

ona sana bana
yakın mı uzak mı mana
yoksa yine tuzak mı sana
şatafatlı dünyasında kadına
bir de sorsam tee o ‘man’a
Acep adamın derdi neyle
Kadının derdi mi var ne
Yine söylüyor hele bir dinle
hem bana hem sana hem ona
Bir duyan olur diye
bazen inliyor haykırıyor cana
yalvarıyor sesleniyor canana
Mecnun leylasına
leyla mecnununa
varıyor aşkın kıyısına
yanıyor sönüyor dönüyor muma
bunda bir iş var bunlar muamma

Yusufun iffeti Keremin aşkı
akıl yine yayan yine şaştı
Gönül dolup yine taştı.
adam ilim kadın aşktı
bu aşk mecazdı
bir mızrap bir sazdı
Hakikat aşkı O yazdı.

ben açtım beni sevip doyurdun mu
seni nasıl doyurayım ya Rezzak ya Vedud
bir kulum var sevgiye aşka aç
belki de senin aşına muhtaç
istersen kalbini bir de ona aç

ben hastalandım beni sevip ziyaret ettin mi
seni nasıl ziyaret edeyim ya Şafi ya Vedud
bir kulum var sersefil biilaç
belki de sende var bi ilaç
istersen kalbini bir de ona aç

bana sana ona
hasta mı aç mı
sevgiye muhtaç mı
bir bakarmısınız ona

kime mi mesela
yakın mı olsun uzak mı
yoksa yine tuzak mı
hem yakın hem uzak sana
mesela teee o ‘man’a

Kaşların yay Gözlerin bir deniz
aşkı oktur Bizlerse birer yemiz

bir yanımız ruh bir yanımız beden
Çalkalanır kalp budur buna neden

yaydır Kaşları gözleri bir deniz
Oklar aşkları bizlerse birer yemiz

Kalp dolsa ruh ile
Dünyaya söyle
Ötelerde bile
Aldanmaz öyle
ahu ile huriyle

nedendir gönlüme geçmez sözüm
nedir bundaki esrarlı hikmet
sevdiğinin sevgisinde gözüm
Ey kalbimin sahibi kalbime hükmet!

Bak yine sınıfta kaldım
Bir ileri bir geri hep yerimde saydım
Neyse olsun silinmesin de kaydım
Zaten sıfırdım yine sıfır aldım

Bu nefis narsistir, övülmeye gelmez
Güya jön artisttir, dövülmeye gelmez
Bu nefis riyakardır güvenilmez
Onun ipiyle kuyuya inilmez

akıl der ki bileyim, gönül der ki seveyim
insan hem akıldır hem gönül
insan der ki beni bilen beni seven kimdir
ben de O’nu hem bileyim hem seveyim.

Ben ben deyip durma..! Ben de benim, sen de bensin, o da ben; bir de bu benlerden öte bir ben var bir de onu düşün sen (düşünsen(m))

Ben ben denen şey koca bir sıfırdır reklamı yapılan, değer kazanır sıfır varsa önünde değerli olan.

…0001000… ne sıfır olduğun halde bir olduğunu iddia ederek böbürlen, ne de o birin önüne geçerek haddini aş ve değersizleş, sen de birin peşindeki sıfırlardan bir sıfır ol..! Öylece değerli ve hoşça kal…

Gönderen İsim/Mail: Ali Adem / hikm****an@hotmail.com

Şiir ve Düzyazı

Şurasını biliyoruz ki, şiir ya da koşuk (nazım), düzyazıdan önce. Bundan da olağan bir şey olamaz, çünkü yazının bulunması, insanları konuşmalarından çok, çok sonradır elbet. İnsanlar yazı yazmaya başlamadan önce, tapınırken, oynamaları sırasında, söylemek istedikleri sözleri bir biçime sokuyorlar, onu oyunla ve ezgi ile zaman ve hareket bakımından benzeştiriyorlardı. Böylece de ölçülü biçili sözler demek olan şiir ortaya çıkıyordu. Öyle ki, binlerce yıl önce, bugünkü uygarlığımızın temelini atan birtakım büyük adamlar, doğaya ilişkin düşüncelerini şiir biçiminde söylemişlerdir. Şiir, sözlü anlatımın ilk biçimiydi.

Çok şaşırtıcı bir şeydir, bilinen en eski tarih içinde, sadece Hititler dualarını, masallarını düzyazı biçiminde kaleme almışlardır. Oysa onların, bütün uygarlıklarına sahip çıktıkları Sümerler’de şiir sevgisinin çok büyük olduğu anlaşılıyor. Okunmuş, bilinen Sümer şiirleri bunu gösteriyor. Anadolu’nun yetiştirdiği Homeros, demek Hititleri kaale almadan anlatacağını şiir biçiminde söylemiştir. Onun destanları ölçülü fakat uyaksızdır.

Demek insanlık düzyazının ortaya çıkmasını uzun bir süre beklemiştir. Bunun için birtakım yorucu denemeler geçirildiği düşünülebilir. Peki neden şiirle, şiire benzer ölçülü sözlerle yetinilmedi de, özne, tümleç, ve eylemden kurulu tümceye heves edildi? Bunun nedenlerini araştırmak bizim için artık olanaksızdır sanırım….

Melih Cevdet Anday


KÖR AMA YAKIN

1

Bilmeden sevdim ben seni, usul ve gizil
yanaşması gibi ruhun tohuma
emredilen renkleriyle, bütün gezegenlerin
çiçeğe dönüşmesi rahmindeki uzayda
ne mucize ama!

sevdikçe sevdim seni ben, bilmeden
en pasaklı halimle
mitolojide sıradan bir tanrıydım terliklerimle
sımsıkı hükmeden kirsiz bir duyguya
sandığıma kaldırıp şimşeklerimi güller çaktım
bülbüller attım yeryüzüne
daha ne düşler kurdum bilsen
durmuş bir saate yetiştirir gibi akan zamanı
bağırdıkça bağırdım seni sırtımda
ağzı yelkovan kendi akrep bir yalnızlıktan içeri

bilmeden işte diyorum ya, dokundum sana
iki elimde iki ayna dirildi, ruhunda bedenini gösteren
bedeninde ruhunu
olması gerektiği gibiydi herşey
beyazlığın olması gerektiği gibi
dışıma değmeden içime aktı
ne güzel, ne tuhaftı

2

parlak bir kuş düşmesi bölünce geceyi yüksek sesle
titredi bütün çiçekler; kızdım, allah’a bağırdım
alevinden kuranın el basıp külüne
derin sular çağırdım sönsün diye bu kum
renksiz bir sitemle

içimde kabuk dışımda manidar bir yaraydı yaşamak
aşkın lanetinden sual olunmazdı, canlıydı lahitinde gece
evlerin ışıkları yandı göz göz bütün şehirde
hepsi gördü geceyi, ben kaçtım
azarlar gibi yağdı insanı yağmur
aralıksız dövdü geceyi az ağlamadım

oyuncaklarım vardı benim sözümden çıkmayan ordularım
sinirlerimi okşayan haplarım vardı çok dakik çok nazik
uzaktım kirpiğinden mesela ya da topuğundan
çocuktum çünkü
uzaktım bir yerlerde konuşan ağzından
bilmeden sevdim seni, görmeden; sadece duyarak
annemin tıkırtısı vardı baş ucumda hep
çocuktum, büyüdüm önce bir gezginin sol avcunun içinde
yaklaştıkça annemden sana, yine gözlerine küçüldüm
gözlerin dönüp dolaşıp hapsolduğum aura

Gönderen İsim/Mail: mustafa gökhan tosun/insomniyak@mynet.com

Minnet etmem ağasına beyine

\”Minnet etmem ağasına beyine\”
Deli Boran

Şiir arsız olur biraz
Zeus\’ten habersiz renk aşırır gökkuşağından
şelâleden köpük
denizden dalga aparır kösnük kösnük
bir yaz yağmuruna tutulur da akşamüstleri
salman saçları ıslanır sırılsıklam
rahmeti saçılır çorak tarlalara elvan elvan
şamanları gelir uzak bozkırdan teflerle defibelâ
Firavunlu günahları yıkanır \”ecel bilmez\” ak sularda …

Sevdanın kılıcıdır şiir
Havva\’nın aldanışı
Ademîn yorgun sabrı sarı buğday tarlasında
ve iğdişli ihtişamlar sırrını çözemez de bir türlü
başı döner
azar durur
keser durur
bir tunç kafiyenin mavi koyunda huzur bulur
konaklar
ağaların beylerindir konaklar
kitaplar ezelden bunu hep böyle yazar
çıldırısıya devinir
evinemez bir türlü …

Şiir pervasız olur bazen
Gülhane Parkı\’nda Nazımca durup dururken
bir deli boran estirir yiğit başa
açar cömertliğin eyvan kapılarını paşa paşa
sofralar yazılır kuş sütü bal şerbet
karnı doyar cümle yoksulların nihayet
ve gelir gün gülmekan gölgelerde rehavetle
bilmukabele
şiir unutulur cümle cümle…

Galip Sertel

Der medh-i Sultan Muhammed Han (kaside)

Der mehd-i Sultan Muhammed Han

Taht urup tak-i felek hüsrev-i haver güneş
Geydi narenci kaba urındı nur efser güneş

Mesned-i sultan-i subh oldı serir-i asuman
Saçdı piruze tabaklardan zer ü gevher güneş

Kufl açup dürc-i zebercedden cevahir dökdi kim
Hak küncin eyleye gencine-i cevher güneş

Kulzüm-ü hindun baturmaga gümüş zevrakların
Bad-ban-i nur ile tonatdı fülk-i zer güneş

Dane-i encüm dirüp meh hırmaninde her seher
Bal açup cevlan ider tavus-i zerrin-per güneş

Guyiya nuşinrevan-i subhdur kim adl içün
Laciverdi kubbeye zencir-i zer asar güneş

Ya felek mısrında sultan oldı bir yusuf-cemal
Ya züleyhadur tutar narenc-i zer-peyker güneş

Ya cemaline cihanun nur u fer virmek içün
Ruz ruhsarından açdı anberin micer güneş

Hak budur kim şah divanın temaşa kılmaga
Düzdi tak-i zer-nigara lalden manzar güneş

Kendünün hüsn ü cemalin fikr iderken germ olup
Can diliyle eyledi bu matlaı ezber güneş

Subh-dem cevlan idüp tavus-i zerrin-per güneş
Bustanına sipihrün virdi zib ü fer güneş

Zinet-i bağ-i irem tutmag içün gül-zar-i subh
Eyledi gök sebze-zarın pür-gül-i ahmer güneş

Kuze-i yakut ile piruze-gun dolabdan
Çarh-ı mina-rengi simab itdi ser-ta-ser güneş

Bezm-i ayşın zöhrenün germ itmege saki-sıfat
Ab-gun akdah içinde gezdürür azer güneş

Geh hamam-i mah-i tabana dakar simin cenah
Geh düzer simurg-i çarha ateşin şeh-per güneş

Ayda bir kez kasenin anberle mahun toldurur
Ta ki şah bezminde bir dem gezdüre micmer güneş

Zıll-i hak sultan muhammed han ki olmışdur anun
Işigi topragınun her zerresi enver güneş

Nite kim her zerrenün zımnında muzmerdür şecer
Zerre-i hak-i derinde şöyledür muzmer güneş

Padişah-ı heft iklim-i saadetdür ki anun
Hak-i payi cevherin idindi tac-i zer güneş

Bir şehenşah-i kader-kadr ü kaza-radur ki olur
Bamına hindü zülal dergahına çaker güneş

Nur-i çeşm-i alem ü çeşm ü çerağ-i kainat
Sensin ey şeh kim yüzün nurından umar fer güneş

Sensin ol kim asuman iklimine sultan iken
Gerd-i haylünden urınur anberin efser güneş

Sensin ol kim hilat-i ferman-i hükmün geymeden
Olmadı zer tig ile sultan-i bahr ü ber güneş

Sensin ol kim şeh-nişin-i bezm-gahında müdam
Ya süleyman tahdıdur ya cam-i iskender güneş

Saki-i bezmün ele cam aldugınca dir hıred
Ya güneş sagardadur ya gezdürür sagar güneş

Ey ki bab-i rifatünde halka-i simin hilal
V’ey ki devr-i kubbe-i izzünde zer çenber güneş

Kadrüm ordusında gök bir saye-bandur kim ana
Ser-imad-i simdür mah u tınab-i zer güneş

Ey ki mihründen zemin ü asuman germ olmaga
Şeb sipend olmışdur encüm fülfül ü azer güneş

Ahd-i adlünde yumarlar cümle ılduzlar gözin
Girdügince çeşme-i kafura bi-mizer güneş

Virmese lutfun eli rahm-i felekde perveriş
Mader-i eyyamdan togmazdı ta mahşer güneş

Nagehan ise sipihre nar-i kahrun zerresi
Asuman dud-ı siyah olurdı hakister güneş

Şöyle korkutmış yüregin hançerün tiz-abı kim
Kanda bir su görse berg-i bid-veş ditrer güneş

Mihrünün bazarına bir vech ile germ oldı kim
Kapudan yüz kez kovarsan bacadan düşer güneş

Ger ser-i nizenle bozılur sevad-i ruy-i mah
Ger gubar-i sümm-i esbünden olur agber güneş

Guyiya nal-i semendündür hilal-i id-i feth
Mihi ahterdür zafer burcında ne ahter güneş

Ömr-i hasmuna şebihun itmek içün her gice
Gök geyer şami zırıh mehden düzer migfer güneş

Düşmenün kanın döküp tig-i zer-endudın siler
K’atlas-i gerdunun eyler damenin ahmer güneş

İsmetün devranıdur isminde tenis olmagın
Seyre çıkdukça bürinür nurdan çader güneş

Kangı iklime ki pertev salsa adlün sayesi
Ol diyar içre görünür zerreden kem-ter güneş

Cevher eyler çün kara topragı lutfun tabişi
Gam degül itmazse ayruk sengden gevher güneş

Mah-i rayat-i celalünden hacildir asuman
Saye-i şebde hayadan gizlenür ekser güneş

Husrev-i ruy-ı zemin dirsem ne fahr olur sana
Ki asuman-i kasr-i kadründe oldı hak-i der güneş

Kanda benzer kasruna bir afitabıyla felek
K’anda her bir cam olupdur bir ziya-güster güneş

Hergiz olmayaydı jenginden küsufun ru-siyah
Ger sıgınsa sayene ayine-i haver güneş

Afitab-i rayuna olmaz mukabil nice kim
Arz ide tabl u alemle nurdan leşker güneş

Tig-i ateş-bar u ruşen-ruy-i din-arayunun
Kabzasına mah ahter yüzine ziver güneş

Ger sikender istese envar-i rayundan meded
Rah-i zulmetde olurdı haylına reh-ber güneş

Şehriyara adunı minberde yad itse hatib
Nur ile mescid tolar fil-hal olur minber güneş

Bahr-i cudundan felek fülkin cevahir toldurup
Düzedür şekl-i hilaliden gümüş lenger güneş

Şah bezminde amel olmaga bu kavl-i gazel
İdinüpdür zöhre-i zehrayı hınya-ger güneş

Ey arus-i hüsnüne ayine meh ziver güneş
Görünür aks-i cemalünden cihan yek-ser güneş

San ki magribdür saçun k’anda gurub eyler kamer
San ki matladur yakan k’andan tulu eyler güneş

Tuti-i ser-sebzdür k’ayinede per gösterür
Hatt-i ruhsarun kim olmışdur ana der-ber güneş

Bir gice düşümde sen mahı der-aguş eyledüm
Gördüm olmış nurdan balın kamer bister güneş

Kim ki nezzare kıla hurşide haddün var iken
Nazırun çeşmine hışmından sokar hançer güneş

Öykünelden yüzüne hergiz bakılmaz yüzine
Bi-hayadur k’oldı bu vech ile müstahkar güneş

Okıdum hattın lebinde kim gubar-i müşg ile
Çeşme-i can üzre yazmış sure-i kevser güneş

Raks urur hengame-i ışkunda bir can-bazdur
Kim olur zerrin resenle asılup çenber güneş

Bahr-i gamda görmedi mihründen akan göz yaşın
Pes niden dirmiş atayi k’oldı dür-perver güneş

Görücek yüzünde zülfün rismanın sanuram
Nur ile yazmaga şah medhin çeker mıstar güneş

Hüsreva medh-i zamirün fikr iderdüm dün gice
Tali oldı maşrık-ı endişeden enver güneş

Ebr-i gam var yohsa medhünde redif itmek degül
Pertev-i zihnümden olurdı yedi kişver güneş

Nur-ı mihrinden suvarsa şahını eşarımun
Gülşenümde ahter olurdı şükufe ber güneş

Bir nazar kıl ahmede ey nur-ı çeşm-i kainat
Ki ab-ı lutfundan olupdur ebr gibi ter güneş

Ta zümürrüd sebze-zarında sipihrün her seher
Sagar-ı piruzeye döker mey-i asfar güneş

Ta yazar nurin kalemle çin seher nakkaş-ı çin
Şemse-i zerrin-i tak-i künbed-i ahzar güneş

Ta süreyya akdin eyler guş-var-i guş-i mah
Ta benatü’n-naşa örter nurdan çader güneş

Çarh dürcinde konılan her muradun gevherin
Her gün itsin harc idüp kapunda hak-i der güneş

Yazsun asar süm-i esbün gubari hatt ile
Maha ta hayt-i şua ile çeker mıstar güneş

Ömr-i hasmun defterin tumar-veş dürsün felek
İce ki eczasından eyyamun düzer defter güneş

Ahmet Paşa


kayatasarim