Bâkî

Arz ittim aña nāme ile lü’lü’-yi eşküm
Cān riştesi mektūb-ı dürer-bāre sarıldı

Göz yaşı incilerimi bir mektupla ona(sevgiliye) arz ettim. Can ipliği de o inci yağdıran mektuba sarıldı.] Nâme kelimesi mektup, kitap, mecmua gibi anlamlar içermektedir. Uzun şiirler ve kasideler de nâme başlığı altında anılabilir. Hatta bazı türlerin adı da nâme başlığı altında anılır(Harnâme, gazavatnâme, surnâme...). Burada bizi ilgilendiren mektup anlamıdır. Bâkî’nin yaşadığı dönemde, 16.yy.da mektuplar günümüzdeki gibi basit, sade değildir. İmparatoluğun o şaşalı ihtişamını adeta dönemin her nesnesinde görmek mümkündür. Dönemin mektupları harukulade bir uslûpla yazıldığı gibi mektupların hattına, süslemesine, mahfazasına özen gösterilir; yazımı biten mektup ucundan kıvrılır ve değerli bir iple bağlanarak gönderilirdi. İşte beyitimizde de âşık maşuğa beyitimizin konusunu oluşturan bu mektuplardan birini göndermektedir. Malumunuz vechiyle klasik edebiyatımızda âşıkların gözünde yaş eksik olmaz. Bu gözyaşları hem değer, hem de şekil yönüyle inci hükmündedir ve türlü sıfatlarla beyitlerde yer edinir. İşte Divân şiirinin baş aktörü âşığımız, sevgiliye mektup yazarken o inci hükmündeki gözyaşları mektubun üstüne damlamaktadır. (Açıklamaların devamı Meşveret Divanımızda)



Bâkî


Edebiyat Türkiye Kültür ve Sanat Sitesi

 

Edebiyat Türkiye’ye hoşgeldiniz.Sitemize kendi şiir/denemelerinizi ve edebiyatla alakalı dökümanlar yollayabilirsiniz.Şiir ve denemeleriniz ‘Erbab-ı Kalem’ bölümünden yayınlanacaktır.

Yukarıda yer alan beyitler ve kısa açıklamaları Meşveret Divanımızdaki Klasik Türk Edebiyatıbölümünden alınmaktadır.Beyitlerin  açıklamaları üyelerimiz tarafından yapılmaktadır. İlgili bölüme katılarak beyitler üzerinde daha geniş bilgilere ulaşabilir ve siz de beyitler üzerinde düşüncelerinizi paylaşabilirsiniz.

Şiir Tarihimizde Edirne ve Edirne Şairleri

Çok değerli dinleyenlerim, dünya üzerinde bazı şehirler vardır ki onlar kendi iç dinamiklerinden gelen bir albeniye sahiptirler. Deyim yerindeyse ruhlarındaki çekicilikle tarihin aynasından görüntüleri hiç mi hiç eksilmez.. Edirne şehri de bunlardan biridir. Tarihin takvimini çağ tomarları olarak çevirdiğimizde milâdî 1360’lı yıllarda durursak Edirne’de Osmanlı adının başlangıcını da buluruz. Edirne, Osmanlı asırlarında Anadolu ve Rumeli medeniyeti arasındaki köprüde yerinden oynatılamayacak bir kilit taşıdır.


Aynı ana babadan doğmuş kardeşler vardır. Ama çoğu defa, kimi sarışındır, kimi esmer; kimi narindir, kimi hoyrat; kimi uysaldır, kimi ise dik başlı.. Osmanlı da böyle bir yapıya sahipti. Ama Osmanlı, kendine özgü bir kaynaşma ve kaynaştırma metodu sayesinde çeşitli millet ve mezhep ve meşreplerin içerisine dalarak kısa zamanda hâkim unsur oldu ve efendi millet pâyesini kazandı. Böylece ana kavim imtiyazını beş asır elinde tutan Osmanlılar, Rumeli adı verilen coğrafyada da çok özel bir medeniyet çeşnisine vardılar. Sonuçta ortaya Edirneler, Filibeler, Sofyalar, Üsküpler, Saraybosnalar, Priştineler, Prizrenler, Manastırlar, Nişler, Şumnular, Tırnovalar, Selânikler, Varnalar, Vidinler, Mostarlar, Vardarlar, Belgratlar, İşkodralar, Beratlar, Kalkandelenler, Ohriler çıktı.

Evet.. Tarihin hemen her devrinde, temsil ettiği değerlerle ön plâna çıkmış, birtakım sıfatları hakkıyla almış şehirler vardır, bilirsiniz.. Başta şairleri anlatan şu’ara tezkireleri olmak üzere şehirleri konu alan birçok kaynakta bunlar uzun uzun anlatılır. Şairin veya genel anlamda sanatkârın doğduğu veya mensubu bulunduğu şehrin ismi söylenmeden önce, bu şehri niteleyen övgü dolu ifadelerle uzun uzadıya onun sıfatları sıralanır. Bunlar bazan o şehrin âlimleri olur, bazan gönül ehli zarif şairleri olur, bazan, on parmağında on marifet sanatkârları olur, ne bileyim bazan da gönüller alıp canlar yakan servi boylu dilberleri olur. İşte Edirne bu şehirlerden birisidir..
Tarih, sultan, cami, türbe, köprü, Meriç, Tunca, Arda, Sarayiçi, şadırvan, çeşme, mermer, minare, han, hamam, kervansaray, bedesten, medrese, velîler, âlimler, şâirler, saray, su, yeşil, çınar, servi, çini, imaret… Bütün bu terimler sizi neye, nereye çağırır, sizde neyi çağrıştırır, hiç düşündünüz mü? O Edirne’dir.. Hiç şüpheniz olmasın bu kelimelerin çağrıştırdığı ilk kavram “Osmanlı” ise, bunun ardından gelen de “Edirne” olacaktır..

Edirne’nin gerçek siyâsî ve kültürel tarihi Osmanlı -Türk hakimiyeti ile başlar. Bu şehir, ancak Türklerin eline geçtikten sonra büyük bir gelişme göstermiş ve bu vadide, İstanbul, Bursa, Bağdad, Mısır gibi Osmanlı imparatorluğunun belli başlı idare, bilim ve kültür merkezleri arasına girmiştir. Bursa’dan sonra Osmanlı devletine uzun süre ortak başkentlik eden Edirne, bu süre içinde sarayları, medreseleri, tekke ve zaviyeleri, türbeleri, camileri, çeşme ve sebilleri, han, hamam ve kervansarayları, bedesten ve kapalı çarşıları, Meriç ve Tunca nehirleri üzerindeki meşhur köprüleri ile bilim, fikir ve sanat hayatının da merkezi olur.

Edirne’nin bu şekilde bir bilim, kültür ve sanat merkezi oluşunun sebeplerinin başında, hiç kuşkusuz zamanın en güçlü ve en zengin devletleri arasında ve hatta başında bulunan Osmanlı’ya başkent olması, hükümdarların bizzat bilim, kültür ve sanat faaliyetlerine öncülük etmesi gelir. İşte bu sebeplerden dolayıdır ki Edirne, çeşitli Türk ve islâm beldelerinden ve dünyanın muhtelif kültür merkezlerinden kalkıp gelen çok sayıda bilim adamının yerleşim alanı olmuştur.

Edirne’nin Osmanlı şiir tarihindeki yeri ise kültür tarihimizin öbür öğeleriyle mukayese kabul etmeyecek oranda büyüktür. Osmanlı şiirinin doğup gelişmeye başladığı yıllarda başkent olması Edirne’nin XVI.yüzyıl sonlarına kadar Osmanlı kültür coğrafyasının bir numaralı merkezi olmasını sağlar. Bilindiği gibi Osmanlı devletinde şiir, bu dönemde bir bakıma edebiyat tarihimizin kaynakları sayılabilecek eserleri olan tezkirelerde ele alınıp değerlendirilir. II.Murad devrinden XVI.yüzyıl sonlarına kadar sadece bu tezkirelere giren Edirneli şair sayısı 50 civarındadır ki, bu rakamla Edirne, devletin en çok şairine sahip şehri durumundadır. Aslında bu son derece önemli bir rakamdır. Oysa bu yüzyıldan sonra İstanbul’un tartışmasız kültürel merkez üstünlüğünü ele geçirmesi Edirne’nin eski önemini giderek azaltır ve bir daha da önceki şa’şaalı görünümüne asla sahip olamaz. Bununla beraber Edirne, devlete başlangıçtan ortadan kalkışına kadar verdiği şairlerle İstanbul ve Bursa’dan sonra Osmanlı kültür mozayiğine en çok katkıda bulunan üçüncü şehirdir. Hiç kuşkusuz bu zengin materyal daha o devirde Edirne için müstakil şehir monografilerinin yazılmasına neden olur ve Enisü’l-Müsâmirîn gibi değerli bir şehir tarihi kendine konu olarak Edirne’yi seçer. Edirne, asırlar boyunca birçok şairi yetiştirmekle kalmamış, doğal olarak çeşitli şairlerin şiirlerine de konu olmuştur.

Zamanlardan l4.asrın sonları, l5. asrın başlarıdır.. Balkanların ve Rumelinin gülü Edirne’nin şiir meclislerine şöyle bir gözatacak olursanız 8 şair görürsünüz..

Edirne’nin şiir tarihimize kazandırdığı ilk şair Atâyî’dir. “Tütünsüz Ahmed Bey”, yani Ahmed Rıdvan, Ohri’den Edirne’ye gelip yerleşmiş şairlerdendi. Ahdî ve Huffî ise asrın diğer şairleridir.

Görsek ol gonca-lebi çâk-i girîbân ederiz

Gül yüzün yâdına bülbül gibi efgân ederiz

dizelerinin sahibinin gerçek bir “sultan” olduğunu söylesek inanır mısınız? Eskilerin “seyf ü kalem” sahibi dedikleri ve şiirde Avnî mahlâsını kullanan Fatih Sultan Mehmed, h.833/m. l429 tarihinde Edirne’de dünyaya gelmekle bu şairler yurdunu şereflendirir. O, İkinci Murad’ın dördüncü oğlu ve yedinci Osmanlı padişahıydı. Aşağıdaki dizeler bize yaşadığımız “dünya”nın gerçekliğini, bir sultanın, ama aynı zamanda bir şair sultanın ağzından tanıtır :

Âhiret kesbeylemektir dâr-ı dünyâdan garaz

Yoksa ey zâhid nedir bildin mi ukbâdan garaz

Yârsız cennet dahî olsa bana zindân olur

İyi bil dîdârdır firdevs-i a’lâdan garaz

Mâl ü mülkü terkedip gitsen gerektir âkıbet

Pes nedir dünyâ için ey hâce dünyâdan garaz

Her ne kim görsen taalluk bağlama kılma karâr

İbret almaktır dilâ seyr ü temâşâdan garaz

Bu gönül eğlencesidir Avniyâ çün âkıbet

Ma’rifet satmak değildir şi’r ü inşâdan garaz

Sâfî, XV. asrın Edirneli bir başka şairidir. Asıl adı Cezerî Kasım.. Latifi’ye göre Osmanlı şairleri arasında atasözü ve deyimleri şiirde kullanma geleneği Atâyî ve Sâfî ile başlamış, Necâtî Bey’le doruğa ulaşmıştır.

Osmanlı tarihinde bu asırda yetişmiş bir şehzade vardır ki, son derece hazin bir kaderin sahibidir o : Şehzâde Cem.. Bazılarına göre Osmanlı saltanatı ona sadece l8, bazılarına göre de 23 gün nasib olmuştur. Cem, Fâtih Sultan Mehmed’in üçüncü ve en küçük oğlu idi. O, 864/m.l459’da Safer ayının yedinci gecesi Edirne’de dünyaya geldi.

Cem Sultan’ın şahsiyeti, tarihi bakımdan olduğu kadar, kültür ve edebiyatımız açısından da önem taşır. Zira kendisi şair olduğu gibi, şairlerin de koruyucusuydu. Karaman’da bulunduğu sıralarda çevresine topladığı şahsiyetler “Cem Şairleri” adıyla anılır.”Senin” redifli şu beyti, Cem’i ne kadar da güzel anlatır :

Rişte-i ömrüm tükendi gerçi nâzından senin
Kılca iylik görmedim zülf-i dırâzından senin

Ve Ahmed Paşa… Sadece bu asrın değil, belki bütün asırların en büyük Türk şairlerinden biriydi o.. O’nu anlatanlar hep bilgili, zeki, gururlu, zarif, hazır-cevap, hoş-sohbet ve nüktedan biri olarak tanıtıyorlar. Fatih gibi bir “zarif” hükümdarın estetik zevklerine ortak olarak beğenilmek, iltifat görmek de zaten başka türlü nasıl izah edilebilir ki.. Türk illerinin her köşesinden İstanbul’a gelen kervanlar, Ahmed Paşa’ya uzak diyarların yeni şiirlerini ve genç şairlerini getirdi hep.. Zamanında “Sultânu’ş-şu’arâ” yani “şairler sultanı” olarak O’nun şiirleri ve şöhreti de Horasan hükümdarı Sultan Hüseyin Baykara’nın meşhur şiir meclislerine kadar uzandı.. Tezkire yazarları Ahmed Paşa’yı, Şeyhî ile Necâtî arasında yetişen en büyük divan şairi sayıyorlar.. Kendi devrinden başlayarak Cem Sultan, Mihrî Hatun, Nizâmî, Ahî, Lâmii, Necâtî, Zâtî ve Bâkî gibi birçok şair ona birbirinden güzel nazîreler söylediler.. Bazısı ona yetişti, bazısı ondan çok uzaklarda kaldı.. O, Türkçenin berrak sesli bülbülüydü.. O, şâirlerin aziz üstâdı, eteği öpülecek söz sultânıydı.. O Edirneli idi.

Bir dil mi kalmıştır bu tîr-i gamzeden kan olmamış

Bir cân mı vardır ol kemân-ebrûya kurbân olmamış

Şol ömr kim sensiz geçer ol ömr zâyi ömr imiş

Bir cân k’anun cânânı yok ol cân dahî cân olmamış

Ne fitnedir yâ Rab bu kim bir dilberin hem gamzesi

Bir demde bin cân almasa derler bu fettân olmamış

O, sokaklarında dolaştığı şehrin, arasında yaşadığı insanların dilini konuşuyordu.. Murabba nazım şekline, millî nazım şekillerimizden koşmanın, türkünün havasını vermiş, böylece şarkı nazım şeklinin de yolu açılmıştı.

Ve Edirne’de zaman XVI.asırdır.. Şiir çeşmeleri gürül akmaya, şairler bülbüller gibi şakımaya devam ederler.. Tam 75 şair çıkar ortaya… Kimler mi var? Kim yok ki..!

Şâhidî, XV. yüzyılın sonu ve XVI. asrın başlarında Edirne’de doğup yetişen ömrünün bir bölümünde Sultan Cem’le Karaman’da aynı kaderi paylaşan şairlerdendi. Ve bir söz sultânı daha : Necâtî.. Edirne’nin Türk şiirine kazandırdığı unutulmaz isimlerden birisi oldu o.. Divan şairi denilince O’nun hatırlanmaması mümkün müdür? Ahmed Paşa’nın “Sultânü’ş-Şuarâ” olarak tanındığı çağlarda Necâtî’nin şöhreti kervanlar vasıtasıyle Bursa’daki Ahmed Paşa meclislerine kadar gelir. Paşa ve arkadaşları Necâtî’yi önce, klâsik şiirimizin gerçek “klâsik”lerinden “Döne döne” redifli gazeli ile tanır ve beğenirler. Böylece Ahmed Paşa ve Necâti, biri diğerini görmeden tanışmış olurlar.. Buna şaşılmaz, zîrâ; “ehl-i dil birbirini bilmemek insâf değil”dir.. Sonraları iki şairin Bursa’da yüzyüze görüşüp tanıştığı da söylenir.

İşte O’nun en güzel dizelerinden birkaçı :

Yâ Rab ol düşman bakışlı yâra n’etdim n’eyledim

Sevdiğimden gayrı ol dildâra n’etdim n’eyledim

Ben gedâ bir kimsenin yatır itin kaldırmadım

Yâr eşiğinde olan agyâra n’etdim n’eyledim

Gül yüzüne bakmadım şimşâdın adın anmadım

Ol kamer-ruhsâr ü hoş-reftâra n’etdim n’eyledim

Şevkî, Şeyh Bâyezîd Halîfe, Mestî Çelebi, Kâdirî, Celîlî, Yavuz Sultan Selim devri şairlerinden olan Zamânî ve Hâtifî’nin yanısıra, şiir tarihimizde ses bırakmış önemli şairlerden birisi de yine bu şairler yurdundan çıkmış olan Sâgarî idi. Esnaf şairlerdendi ve ipekçilikle uğraşıyordu. Allah ona uzun bir ömür vermiş ve tam dört padişahın, Fatih Sultan Mehmed, İkinci Bâyezid, Yavuz Sultan Selim ve Kânûnî Sultan Süleyman’ın saltanatlarını görmüştü. Hoş-sohbet, güler yüzlü, lâtifeci, iyi huylu, nazik biriydi. Bu renkli şairin bir başka özelliği de; usta bir tanbur çalıcısı ve engin mûsıkî bilgisine sahip olmasıydı. Tabii bu özelliğinin tamamlayıcısı olan içki içmek ve güzel sevmekten de geri durmuyordu. Eline kopuz alıp çalmaya başlayınca Sehî Bey’in ifâdesiyle ; “Zühre yıldızını gökten yere indirip dansa başlatır, meclisin içine ateş düşürüp orada bulunanların sarhoş naralarından bütün yeryüzünü gürültü kaplardı.” Mezarı, muhtemelen şu anda Devlet Hastanesi bahçesi içerisinde bulunan Sarıcapaşa Camii avlusunda olmalıdır.

O’nun bir diğer özelliği de; doğum yeri olan Edirne’ye karşı duymuş olduğu tarifsiz sevgidir. Bunu şu olaydan anlıyoruz : Kış mevsiminde Edirne kardan ve yağmurdan adeta bir çamur deryası haline gelirmiş.. O yıllarda Edirne’ye bir görevle atanmış olan şair Amasyalı Refîkî, şehrin bu durumundan şöyle şikayette bulunur :

“İlâhî lutf edip kurtar bizi bu şehr-i bâtıldan

Kişi anı ne seyretsin geçilmez âb ile gilden”

Bu şiir ile şehirlerinin aşağılandığı vehmine kapılan Edirneli şairlerin çoğu birer beyitle buna cevap verirler. Fakat Sâgarî’nin cevabı hiçbirine benzemez :

“Şu kim şeytan gibi eyler şikâyet âb ile gilden

Yüzüne yellen anın aslı oddur hoşlanır yelden”

Defterdar Mahmud Çelebi’nin oğlu Garîbî Yavuz Sultan Selim, Saray-ı Hümâyûn kapı kullarından Sezâyî Durak Çelebi ile meşhur âlimlerden Şeyhülislâm Abdülkerim Efendi’nin oğlu Hayâlî ve Mübînî de Kânûnî Sultan Süleyman devrinde Edirne’de yetişen şairlerindendi. Asrın en renkli sîmâlarından birisi de kuşkusuz gönüller sultânı Revânî’dir.. O, bizim klâsik edebiyatımızda, Anadolu’da ilk sâkînâme yazarı olarak bilinir. Divan’ı ve İşretnâme adlı mesnevisi, Revânî’nin en tanınmış eserleridir.

XVI. yüzyıl şairlerinden Kadızâde Civânî, kadı şairlerden, Attarzâde Nasûhî ise XVI. yüzyılın ilk yarısında Edirne’de yetişen tabib şairlerindendi. Asrın bir başka şairi Tâbiî mahlasıyla birlikte Feyzî mahlâsını da kullanmış olan şair Ali idi. Fazlî-i Leng ile Edirne yakınlarındaki Ferecik kasabasında dünyaya gelen ve demircilikle uğraşan Hadîdî, aynı zamanda zeyniyye tarikatına mensup şairlerdendi. Edirne’de yetişen esnaf şairlerinden bir başkası Civânî ise külah dikmekle geçinirdi.

Kaçan kim erse cânâne sevincinden bu can titrer

Kişi sevdiğini görse damarlar içre kan titrer

mısralarının sahibi olan Safâyî’nin adı bilinmediği gibi mahlâsı bazı kaynaklarda Sıfâtî olarak geçer. Safâyî, şairliğinin yanısıra iyi bir cerrahtı.

Osmanlı devleti onun gibisini pek az yetiştirdi… O, eski kültür dünyamızın XVI. asırdaki yüzakı idi.. Asıl adı Ahmed Şemseddin, ünvanı “Müftiü’s-sakaleyn” olan Kemalpaşazâde Ahmed Çelebi’dir sözünü ettiğimiz kişi.. Şairin doğum yeri konusundaki farklı görüşlere karşılık, kaynakların hemen hepsi, onun ömrünü Edirne’de geçirdiğinde fikir birliği içindedirler.. Hem asker, hem âlim, hem de şairdi.. Kemalpaşazâde’nin son derece kültürlü, zekî ve hazır-cevap olduğu şundan bellidir : Yavuz Sultan Selim ile birlikte Mısır seferine giderken, ordu Karaman’da konaklar. O sırada bir kum fırtınası çıkar. Bunun üzerine Yavuz Sultan Selim ; “Her halde bu memleketin kum fırtınası çok olur” deyince, Kemalpaşazâde de; “Padişahım, mâlumunuz Hazret-i Mevlânâ’nın makamı bu topraklardadır, bu nedenle kumlar da semâ ederler” diye karşılık verir. 300’ün üzerinde eser bıraktığı söyleniyor.

Sipahi beylerinden olan Beyânî, aslen Dimetoka’lı olan Vâsiî Çelebi, Kânûnî’nin şairlerinden Fânî, Vahdî Cafer, Lâzımî mahlâsıyla meşhur olmuş Derviş Beyzâde, bu asırda geleneği sürdüren şairler oldular. Yine aynı yıllarda Edirne’de öyle birisini görürsünüz ki o, hem şair, hem çok güzel ok atan bir kemankeş, hem iyi bir pehlivan ve hem de güzel sesli bir mûsıkî adamıdır. Aşık Çelebi, şairin Edirne Muradiye Camii’nde “na’t-hânlık” yaptığını naklediyor bizlere.. Bugün bahçesindeki servilerden, güllerden, sünbüllerden, bülbül ve kumru seslerinden eser kalmayan “yetim” Muradiye’de… Eskiler böyle insanlara “pür-fenn” veya “pür-ma’rifet” derlermiş.. İşte bu marifetli şair, Sâlikî’dir. Askerî, uzun süre Kerbelâ’da İmam Hz.Hüseyin türbesinde bulunmuş, Edirne’ye uzaklardan gelmiş şairler arasındaydı..

Ve Sehî Bey.. Onun ismini duymayan var mıdır ki.. Sehî Bey’in bizlere eski kültür ve edebiyatımız adına bıraktığı çok önemli iki hediye, Divan’ı ve Heşt-Bihişt adını verdiği anadolu sahasının ilk şairler tezkiresidir.

Asırlar sonra edebiyat dünyamız onu güzel Türkçemizin sahibi olarak gördü, tanıdı ve sevdi.. Bize Türkçenin o asırlardaki en güzel manzumelerini bıraktı.. O şair de Nazmî idi. Şehrengizler, esas itibariyle şehirlerin güzellerini ve güzelliklerini anlatırlar. Eserinde 58 Edirne güzelinin ayrı ayrı manzum tasvirlerini yapan Kerîmî, önceleri Semâî mahlâsını kullanan ve uzun süre Şehzade Mustafa’nın hizmetinde bulunmuş olan Zamânî de devrin tanınmış isimleri arasında yer alırlar. Hattat şairlerden Mu’înî ;

Dilberin hüsnünü seyret göre nakkâş nedir

Nedir ol leb nedir ol ruh nedir ol kaş nedir

beytiyle “gerçek” nakkaşın kim olduğuna sorularla dikkatlerimizi çeker.

Hekim Sinanoğlu sanıyla tanınan Atâ, baba mesleği olan hekimliği seçmiş şairlerdendi. Büyük bir mizah ustası, kudretli bir hiciv üstadı olan Atâ, tatlı esprileriyle bulunduğu meclisleri neşeye boğan biriydi. Son derece zeki ve hazır-cevap olan, kendisine kolay kolay söz yetiştirilemeyen Atâ, hemen bütün gününü kahvehane ve meyhanelerde geçirir, elinden içki kadehi düşmez, devamlı afyon yutar ve kahve içerdi. Aşık Çelebi, Atâ için ; “Asıl oturduğu yer kahvehane olup, evine ancak misafir olarak gelirdi” diyor. Suvarî , Fedâyî mahlâsını kullanan Ali Bâlî, Dîvdest-zâde sanıyla tanınmış Sihrî, Keçecizâde Râmî, Hızrî Çelebi, Nihânî mahlâsıyla şiirler yazan Durak Çelebi, Ahdî Ali Çelebi, “Sarı Memi” lakabiyle meşhur Hıfzî, “Yunus-zâde Muslusu” sanıyla tanınan Keşfî, “Kurt Bâlî” denilmekle şöhret bulmuş olan Naîmî, “İmamzâde” Yakînî, Ubeydî, Lisânî, Lâhıkî, Attarzâde Sâniî, İtâbî ve Meylî de bu kervanın XVI. asırdaki diğer yolcuları oldular.

Bizim klâsik edebiyatımızda “muammâ” denildiğinde akla ilk gelen isim Edirneli Emrî’dir. Şu da bir gerçek ki Emrî’nin yaşadığı devir Osmanlı devletinin en parlak zamanıdır. Edirne’nin de imparatorluğun İstanbul’dan sonra gelen en büyük, en mâmur ve en zengin şehri olduğu devirdir. Rüstem Paşa hanları ile Ali Paşa çarşısı henüz yapılmamıştır. Ama iki asırdan beri ortaya konulan şaheserler görenlerin gözlerini kamaştıracak güzelliktedir. Ayrıca Sokollu Mehmed Paşa hamamı, Esma Sultan Camii ve hamamı, Selimiye Camii yapılmakta, Edirne’ye şarktan garptan hergün yüzlerce kervan gelip gitmekte, ticarethânelerinde binlerle denk çözülüp bağlanmaktadır. Evet, Edirne’de o asırda sayısız âlim, mütefekkir, edib, müellif, şair, sanatkâr ve zenaat erbabı vardır.

Şeyh Kurtzâde Vâlihî de Edirne yakınlarındaki Ergene’dendir. Selimiye Camii’nin ilk vaizlerinden olmuş, bir zaman vaaz ve irşad görevini yerine getirmişti. Tesirli sözleri olan deli dolu bir vaizdi. Birgün kürsüde vaaz ederken, sevgilisine göz koyanlardan birini cemaatın arasında görür görmez derhal kürsüden iner ve camiden dışarı çıkarıp kovalar, sonra tekrar kürsüye gelip vaazına devam eder. Bir defasında da camiden çıkarken dostlarından biri saygı ve sevgisinden şairin pabuçlarını çevirip önüne koyunca Vâlihî; “Azizim, artık bizim için bunu ayaklarımıza değil, başımıza giymek göründü” diyerek şaka yollu iltifat ve teşekkür eder. Böylesine espriyi seven, hoş bir zat idi.

Kâmî Ahmed Çelebi, Abdülkerim Efendi, Cevrî İbrahim, Derviş Çelebi, Miskî Emir-zâde sanıyla tanınmış olan Bedîî, Izârî Mehmed Çelebi, Mehmed Mecdî, Sevdâyî, Bâlî Çelebi ve Nihânî İbrahim asrın diğer Edirneli şairleri olarak dikkati çekerler. Aynı şekilde Sâdık Efendi, Fânî, Hâtemî, Emrî’nin kardeşi ve şair Hâşimî’nin kızkardeşinin oğlu olan Muhtârî, Sâî, Remzi-zâde İlmî, özellikle minarelerde ip üzerine kandil dizmekte, yani mahyacılık sanatında emsalsiz bir sanatkâr olan şair Fazlî, şair Rûhî’nin kardeşi Kebecizâde Vecdî ve Sabâyî asrın diğer şairleridir.

Ve XVII. asır.. İstanbul, her ne kadar devletin idare merkezi olmuşsa da padişahların ve diğer devlet erkânının gözü hâla Edirne’dedir.. Özellikle I.Ahmed, II.Osman ve IV. Murad av eğlenceleri tertibi münasebetiyle zamanlarını Edirne’de geçirirler. IV. Mehmed ile kardeşleri II.Süleyman ve II.Ahmed’in oğlu II.Mustafa da uzun süre Edirne’de otururlar.. Özellikle IV. Mehmed, birçok elçiyi bile bu şehirde kabul eder. Şehzadeleri Mustafa ve Ahmed’in sünnet düğünleriyle kızı Hatice Sultan muhteşem evlenme törenlerini de Edirne’de gerçekleştirir.. Devlet, esas itibariyle Edirne’den idare edilir.. Doğal olarak bir kültür ve sanat zemininin Edirne’de canlı bir biçimde varlığı anlamına gelir bu.. Ve 69 Edirneli şair yetişir bu asırda.. İlmî Ahmed Çelebi, Ehlî, Rif’atî, Sofuzâde Dâî, Ferâgî, Muhyî-i Gülşenî, Hüsâmî Çelebi, Misâlî, Dânişî Mustafa, Hâdî Ahmed Çelebi, Abdî, Destârî, Hayâlîzâde, Şuâî, Sabâyîzâde, Tîgî, Aşkî, Çemenî, Kabâyî, Refikîzâde Sâlikî, Emir Hüseyin Halvâyî (Hüseynî), Rindî, Kavlî, Pervânezâde Hüseyin Çelebi, Bahşî, Derviş Bâkî, Hakîmî, Bülendî, Hulûsî, Hasîbî, Sinan Efendi, Nüvîsî, Kesbî Mehmed Efendi, Beyâzî, Fütûhî, Nevâzî, Sabrî, Selîsî, Âzerî, Hüseyin Vehbî, Nutkî, Derviş Hüsâmî, Âlî Hüseyin Efendi, Güftî Mustafa, Câhidî, Sipâhî, Nisârî, Kelâmî, Şifâyî, Sa’îdî, Mahvî, Zülâlî, Zehrimarzâde Rıza, Neşâtî Dede, Abdurrahman Hıbrî, Güftî Ali, Nasîbî, Tal’atî, Sıdkî, İffetî, Zihnî, Safhî, Nükâtî, İbrahim Gülşenî, Hamâmizâde Sun’î, Kebecizâde Râhî, Pâyidarzâde Râzî ve Rüşdî Mehmed Efendi asrın Edirneli şairleridir.

Bunlar arasında, Zehrimarzâde Rıza, Şehîdî, Neşâtî Dede, Abdurrahman Hıbrî ve Güftî Ali gibi isimler dışında edebiyatımızda yankılar uyandıracak önemli bir isim hemen hemen yoktur. Zehrimarzâde Rıza ve Güftî Ali’nin tezkirecilik geleneğimiz içerisinde önemli yerlerinin bulunduğu hemen herkesin mâlumudur. Diğer taraftan Enisül-Müsâmirîn gibi çok önemli bir şehir monografisini, yani Edirne tarihini kaleme alan Abdurrahman Hıbrî yine bu asırda yaşamıştır.

Edirneli şairler arasında asrın en önemli ismi hiç şüphe yok ki mevlevîlerin gülü, büyük şair Neşâtî Ahmed Dede’dir. l670 tarihinde Şeyh Osman Efendi’den boşalan Edirne Muradiye Mevlevîhânesi şeyhliğine atanan şâirin Edirne şeyhliği, çok tanınmış, sevilmiş ve hürmete lâyık şahsiyeti dolayısıyle çevresinde büyük bir sevinç uyandırmıştı. Bunun için de mevlevî dervişleri yeni şeyhlerini evinden alıp dergâha getirirlerken yolda âyinler yapmış, ilâhîler okumuş, hem semâ edip hem yürüyerek büyük coşkularını ifadeye çalışmışlardı. Neşâtî; bir yandan eski şiir geleneğimiz içerisinde Nailî’nin öncülüğünü yaptığı sebk-i hindî ekolünün önemli izleyicilerinden biri olurken, bir yandan da sevilip sayılan bir tarikat şeyhi kimliğiyle devrinin birinci sınıf şairleri arasında yerini almış, önce Nedim’e daha sonra da Yahya Kemal’e kadar uzanan tesirleri görülmüştür.

l700 senesinde Edirne, 350.000 şehir nüfusuyla Londra, Paris ve İstanbul’dan sonra dünyanın en büyük birkaç şehrinden birisidir. Buna rağmen Edirne, imparatorluk coğrafyası içerisindeki siyasi ve sosyal konumu bakımından bir gerileme sürecine girer. Bu durum, doğal olarak kültür dünyasını da etkiler. l745 ve l75l yıllarında Edirne’de ardarda çıkan büyük yangınlar şehirde 60 mahalleyi kül eder. Bütün bu olumsuz gelişmeler, Edirne’nin cazibesini günden güne kaybetmesi anlamına gelir. Ancak herşeye rağmen, bu yıllarda Edirne’nin bereketli şiir bahçelerinde birbirinden güzel manzumeleriyle boy gösteren 36 şair çıkar ortaya.. Asrın başındaki şairlerden İbrahim Vehbî Efendi, Necib Mehmed Efendi, Pervânezâde Ümîdî, Abdülhay Celvetî en önemli isimler olarak dikkati çekerler. Kubûrizâde Havâyî’nin, yaşadığı şehir olan Edirne’ye “tutku” denilebilecek ilgisi ve sevgisi vardı. Şairin ;

“Var iken Edrinenin kargası kulak tutma

Filanca memleketin nağme-i kanaryasına”

beytinden bu sevginin derecesini anlamak mümkündür.

Nâtık, Arap-zâde Âlemî Muhammed Efendi, İzzet, Börekçizâde Fâiz, Sûzî, Vahdetî Osman Efendi, Münîrî, Muhyî, Kâmî Mehmed Efendi’den başka bestekâr şairlerimizden İsmail Ağa, minyatür ustası ve şair Levnî, tarihimizde Sefâretnâmesi ile tanınmış 28 Mehmet Çelebi bu şairler yurdunun bu devirdeki bülbülleri oldular.

Bir mevlevî şeyhi olan Enis Receb Dede ile yine bir gülşenî şeyhi olan Rumelinin manevî fatihi Şeyh Hasan Sezâyî aslında bu dönemin şiirde parlayan iki yıldızıdır. Şu’arâ tezkiresi yazarlarından Sâlim, Hasan Sezâyî’den bahsederken kendisi için “Osmanlıların Hâfız-ı Şîrâzî’si” tabirini kullanır.

Fezâyî, Mûnis Dede, Enis Mustafa Dede, Mehmed Cemâleddin Efendi, Şeyh Süleyman Zâtî, Mestçi-zâde Salih Efendi, Bektâşî şairlerden Behiştî Mustafa Efendi, Elîfizâde Feyzî, mutasavvıf şairlerden, aynı zamanda hattat olan Enis Numan Dede, Sultan Üçüncü Mustafa devrinde yetişen şairlerden Kesbî, Ağa-zâde Örfî, Nazîr Çelebi, Tâib Efendi, Senâî, Hâfız Dede, Hasan Sezâyî hazretlerinin torunu ve Şeyh Müsellem Efendi’nin oğlu Şeyh Vefa bu asrın Edirne’de yetişen önemli şairleridir.

l9. yüzyılda da herşeye rağmen 29 şair yetişir Edirne’de.. Bunlar arasında, bizim genel edebiyatımız içerisinde ses getirebilecek ölçüde şairler bulunduğu gibi, şöhreti Edirne’yi aşamamış isimler de vardı. Bu asırda da şehrin yaşadığı olumsuzluklar, örneğin maruz kaldığı işgaller, Edirne için bir başka felâket sebebi olur. l829 ve l878 yıllarında Ruslar iki defa şehri ele geçirirler. Bu işgallerden kültür ve sanat çevreleri de doğal olarak olumsuz etkilenir. Kılıç ve kalem sahibi olarak nitelendirilen Süleyman Neş’et, babasının sürgünde bulunduğu Edirne’de böyle bir ortamda dünyaya gelmişti. İyi bir şair olmasının yanısıra özellikle cömertliği, konukseverliği, esprileri ve hazır-cevap oluşu ile de renkli ve ilginç bir kişiliğe sahipti. Çubuk içmeyi çok severdi. Bir gün meclisinde bulunanlardan biri şaka yollu kendisine ; “Efendim, cennetde ateş yok. Siz orada çubuğunuzu nereden yakacaksınız ?” şeklinde yersiz bir soru yöneltince, Hoca elinde bulunan koca çubuğu tebessümle bir kere çektikten sonra ; “Sizin için kebap pişirelecek ocaktan !” cevabını verir. Yine bir gün bu tür şakacı dostlarından biri kendisine takılarak : “Efendim, Fârisî (Farsça) cehennem ehlinin lisanıdır diyorlar. Öyle midir ?” diye sorunca ;”Öyle de olsa öğrenmek lâzım. Nereye gideceğimizi kesin olarak bilmiyoruz. Şayet cehenneme uğrayacak olursak, ahalisinin lisanını bilmemek bizim için diğer bir azâb olur” der. Bir seferinde de Hallâc-ı Mansur’un “Ene’l-Hak” demesinden söz açıldığı bir sırada, yanında bulunanlardan biri “Hiç ene’l-Hak denir mi?” deyince ; “Ya ne desin, ene’l-bâtıl mı desin ?” karşılığını verir. İşte Neş’et Efendi böylesine latifeyi seven ve yerinde esprileri olan, hayat dolu, yaşama sevinci dolu bir şairdi.

Seyfî, Şerif Tal’at Efendi, Kabûlî Mustafa, Mehmed Rıza Bey, Remzî Ali Efendi, Bahrî, Ali Gâlib Efendi, Hayrî, Nakşî Mustafa Dede, Râzî Hafız Mustafa, Mahrem Dede, Tahsin Bey, Dem’î Yusuf, Şâdî, Rahşî, Rüşdî Ahmed Efendi, Hasîbî Ahmed Efendi, Nühüft Mustafa Efendi, Hüseyin Hüsnü Efendi, Nizâmî, Kudsî, Fatih Efendi, Vasfî, Halil Feyzî Efendi, Servet Bey, Tevfik Bey ve bektaşi şairlerden Hulki Baba bu asırda divan şiiri geleneğini sürdüren Edirneli şairler oldular. Yine bunlar arasında yetişen Hasan Hulki Efendi de Edirneliler tarafından sevilip sayılan, hoş mizaclı bir şairdi.

20. asrın başlarında Edirne’nin durumu haketmediği bir perişanlığı sergiler. Önce l9l3’te Bulgarlar, sonra l920’de Yunanlılar tarafından işgal edilir Edirne.. Yağma ve talan bu şairler yurdunu, bu gül bahçesini harabeye çevirir.. Şehir yanmış ve yıkılmıştır.. 20.yüzyıl, henüz sona ermediyse de, 21.yüzyılın eşiğine geldiğimiz de açıktır.. Edirne, 25 civarında şair yetiştirir bu asırda.. Bunlardan Sa’dî Efendi, Ali Nutkî Baba’nın müridlerinden olan Hakkı Bey, Seyrî Ömer Efendi ve Ahmed Bâdî Efendi’nin, güçlü birer şair olmamakla birlikte güzel şiirleri vardı. Özellikle Ahmed Bâdî Efendi’nin tarih manzumelerinin, değişik yerlerde ölümsüzleşmiş kitabeler olarak karşımıza çıktığını görüyoruz. En ünlü eseri olan üç ciltlik Rıyâz-ı Belde-i Edirne’de, Edirne tarihi, abideleri ve meşhurları hakkında çok önemli bilgilerin verildiğini biliyoruz.

Şeyh Şerefüddin Efendi , Sâmî Efendi, Mustafa Reşid Bey, şair bir ailenin çocuğu olan Hilmî Efendi, Mehmed Rasim Ertür, yazı hayatına Servet-i Fünûn yıllarında atılan ve aruz vezniyle şiirler söyleyen Rıza Tevfik, Ahmet Selami Karaboncuk ve M.Faruk Gürtunca ile ;

Yıldırımlar yaratan bir ırkın ahfâdıyız

Tûfanlar gösteren tarihlerin yâdıyız”

dizeleriyle başlayan meşhur “Harbiye Marşı”nın yazarı Şakir Cevdet Çetinel , aynı şekilde;

Güneş artık damla damla eriyor

Turnalar Meriç’e veda etmede

Akşam, kubbelere hicran seriyor

Mahzun şadırvanlar susar gitgide

mısralarının şairi Uluğ Turanlıoğlu’nun, özellikle Edirne ve Rumeli üzerine yazmış olduğu şiirlerinde yoğun bir tarih sevgisi ile karşılaşırız. O’na göre Edirne, her yaprağı altın olan bir tarih kitabıdır. Folkloru, tarihi, mimarisi, coğrafyası, iklimi ve insanı ile Edirne, tüm lirizmiyle onun dizelerinde karşımıza çıkar. Edirne’nin Balkan Harbi ile başlayan kara günleri, şairi derinden yaralayan unutulmaz olaylardır. Turanlıoğlu, bütün bunları başarılı bir biçimde şiirine yansıtabilmiş şairlerimiz arasındadır. Kısa bir süre önce aramızdan ayrılan bu Edirne sevdalısını da rahmetle anıyoruz.

Müfid Parkan, Muzaffer Egesoy, Mehmet Bozkurt Esenyel, Uzunköprülü H.Tahsin Arıkan, Mualla Anıl, tabip şairlerden Dr.Mustafa Yıldırım hemen hemen bütün manzumelerinde tema olarak hak, adalet, insânî güzellikler, tabiat, kaybedilmiş vatan topraklarına duyulan derin hasreti işlerler.

Görüldüğü gibi fetihten itibaren l4.yüzyıla kadar Edirne’de yetişen Türk şairi yok.. Buna karşılık l5.yüzyıldan itibaren özellikle l6.ve l7. asırlarda şair sayısında büyük bir artış gözleniyor Edirne’de.. Bunun sebepleri arasında şehirde siyâsî istikrarın hakim olması, Edirne’nin, Anadolu’nun Balkanlara açılan noktasında bulunması, bir anlamda İstanbul’un başta saray erkânı olmak üzere varlıklı ailelerinin Edirne’yi bir mesire yeri olarak görmeleri tabii olarak bu şehri şairlerin de ilgi odağı haline getirir. Ancak bu durum çok uzun sürmez. Özellikle l7. asırdan sonra Edirne, adı geçen kültür ve sanat erbâbı kişiler için cazip bir yer olmaktan yavaş yavaş uzaklaşır. Doğal olarak şair ve sanatkârların bu kültür şehrinden elini eteğini çekmeleri süreci de günümüze kadar devam edip gelir.

XV.yüzyıldan günümüze kadar yaşamış olan Edirneli şairlere; mensup oldukları meslekler, yapmış oldukları şiir çalışmaları ve tarikat ilişkileri açısından bakacak olursak 55 Edirneli şairin “Divan” ve 3 şairin de “Divançe” sahibi olduğunu görürüz.

Edirne’nin fethi ile birlikte bu şehirde çok sayıda tekke ve zaviye kurulur. Osmanlının Balkanlara açılan bu kapısında mevcut tekke ve zaviyelerde ise gerek şeyh ve gerekse mürid seviyesinde çok sayıda şair yetişmiş ve şiirleriyle kültür ve edebiyatımıza katkıda bulunmuşlardır. Edirne şairleri arasında 23 mevlevî şaire karşılık 2l gülşenî şair vardır. Gülşenî şairler arasında en tanınmış olanı ise Şeyh Hasan Sezâyî’dir. Bunların dışında Nakşibendî, Bektaşî, Celvetî, Uşşâkî, Kâdirî , Râfızî, Zeynî, Rıfâî, Hâlidî tarikatlarına mensup şairlerin kaynaklara girmiş çok sayıda şiiri vardır.

Edirne şairlerini meslekî konumları itibariyle şu şekilde tasnif etmek mümkündür : Arzuhalci, 2, Danişmend 2, Defterdar, l0, Defter Emini 2, Din görevlisi (İmam, Hatip, Vaiz, Müftü, Müezzin) 11, Eğitimci l, Esnaf 14, Hattat l6, Kâtip 40, Kadı 36, Kazasker 2, Maliyeci l, Memur 5, Muhasebeci 2, Mülazım l5, Müderris 30, Mühürkâr 2, Nakliyeci l, Nişancı 2, Padişah l, Sancak Beyi 3, Sipahi l5, Şehzade l, Tabip (Hekim, Diş tabibi, Cerrah) l0, Vakıf Görevlisi 2, Yeniçeri 3 ve Çeşitli meslekler 26.

İşte bir şehrin şiir mâcerâsı.. Bir zamanlar; gül ve kılıç, su ve köprü, saray ve fetih, Rumeli ve Osmanlı terimlerinin ilk çağrıştırdığı şey Edirne imiş.. Şimdi Edirne’nin semâlarında, çil çil kubbelerinde “bâkî kalan hoş bir sadâ” olmuş..! Kim bilir, bunca motor gürültüleri arasında belki “o sadâ” da işitilmez olmuş artık.. Ya da o sadâya kulak veren kalmamış.. Camiler sâkin, bir zamanlar avluları cıvıl cıvıl olan medreselerin damlarına şimdi baykuşlar tünemiş.. Serviler yok, çınarlar yok, gülistanlar yok.. Arda, Tunca ve Meriç gümüş renginde mi yine dersiniz ? Gül kokulu şiirler söyleyen gül nefesli şairler, neredeyse onlardan da eser kalmamış.. Temennîmiz, bir zamanlar en güzel duyguların kanatlandığı şiirlerin, bu şairler yurdunun semâlarında ebediyyen yankılanmasıdır.

Hepinize gönülden sevgi ve saygılarımı sunuyorum efendim.

KAYNAKLAR

M.Süleyman Sadeddin : Tuhfe-i Hattâtîn. İstanbul l928. Hikmet Dizdaroğlu : Eski Şiir Bahçelerinde. Türk Dili. C.6. S.62. S.Nüzhet Ergun : Neşâti. Hayatı Eserleri. İstanbul l933. Fethi Gözler : Yunustan Bugüne Türk Şiiri. Ankara l967. Ataol Behramoğlu : Son Yüzyıl Büyük Türk Şiiri Antolojisi. 2 Cilt. İstanbul l987. Y. Nabi Nayır : Başlangıcından Bugüne Türk Şiiri. İstanbul l968. Prof.Dr.F.Köprülü: Eski Şairlerimiz Divan Edebiyatı Antolojisi. XVI.Asır. İstanbul l949. Oral Onur : Edirne Kitabeleri. İstanbul l973. Dr. Cahit Baltacı : XV-XVI.Asırlarda Osmanlı Medreseleri. İst.l976. Tayyib Gökbilgin : XV-XVI.Asırlarda Edirne ve Paşa Livası. İstanbul l952. Kemal Edib Ünsel : Fatih’in Şiirleri. Ankara l946. Abdülbâki Gölpınarlı : Divan Şiiri. XV-XVI-XVII-XVIII-XIX.yy. İstanbul l954. V.Mahir Kocatürk : Osmanlı Padişahları. Ankara l962. Dr. Rıfat Osman : Edirne Sarayı. Yay : Ord.Prof.Dr. Süheyl Ünver. Ankara l957. Bursalı M.Tahir Efendi : Osmanlı Müellifleri. Haz: A.F.Yavuz-İ.Özen.İstanbul l972. Dr.Rıdvan Canım : Edirne Şairleri. Ankara l995. 557 s.İbnülemin M.Kemal İnal : Son Asır Türk Şairleri. İstanbul l969. Özdemir Nutku : IV.Mehmed’in Edirne Şenliği. Ankara l987. Tayyib Gökbilgin : Rumelide Tatarlar-Yörükler ve Evlâd-ı Fâtihân. İstanbul l957. Beşir Çelebi : Tevârih-i Edirne. Tavşanlı Zeytinoğlu Halk.Ktp.321/2. Prof.Dr. M.Fuad Köprülü : Eski Şairlerimiz Divan Edebiyatı Antolojisi İst. l934. Prof.Dr.F.Kadri Timurtaş : Tarih İçinde Türk Edebiyatı. İstanbul l98l. A.Ö.Hacıtahiroğlu : Türk Edebiyatında Dînî ve Ahlâkî Şiirler. İst.l963. Doç.Dr. İ.Halil Ersoylu : Cem Sultanın Türkçe Divanı. Ankara l989. Feyzi Halıcı : Parlamenter Şairler. Ankara l990. İhsan Işık : Yazarlar Sözlüğü. Risale Yay. İstanbul. Arif Müfit Mansel : Trakyanın Kültür Tarihi. İstanbul l938. Dr. Fuad Köprülü :Türk Klâsikleri. Yunus Emre’den Aşık Veysel’e. 7 Cilt.İstanbul l976. V.Mahir Kocatürk : Divan Şiiri. Ankara l967. Şükran Kurdakul : Çağdaş Türk Edebiyatı. Meşrutiyet Dönemi. İst.l976. Prof.Dr. Süheyl Ünver : Edirne’de Fatih’in Cihannümâ Kasrı. İstanbul l953. Yedi İklim Kült.Edeb. Derg. Altıncı Cilt. Sayı : 47 İstanbul l994. (Edirne Özel Sayısı). S. Nüzhet Ergun : Bektâşi Şairleri. l930. Asım Bezirci : Dünden Bugüne Türk Şiiri. İstanbul l968. Hilmi Yücebaş : Hiciv Edebiyatı Antolojisi. İstanbul l96l. S.Nüzhet Ergun : Türk Şairleri. İstanbul l936. Dr. Rıdvan Canım : Sâkînâmeler ve Edirneli Revânî’nin İşretnâmesi. Erzurum l987. R.Ahmet Sevengil : Eski Şiirimizin Ustaları. İstanbul l964. O.Nuri Peremeci : Edirne Tarihi. İstanbul l940. Fahir İz : Eski Türk Edebiyatında Nazm. C.I-II. İstanbul l966-67. Rüştü Şardağ : Şair Sultanlar. Ankara l982. Doç.Dr. İsmail Ünver : Neşati. Ankara l986. Şevket Rado : Türk Hattatları. İstanbul /Tarihsiz. Cemil Yener : Türk Halk Edebiyatı Antolojisi. İstanbul l973. Hafız Hüseyin Ayvansarâyî :Vefâyât-ı Selâtîn ve Meşâhir-i Ricâl. Haz: F. Ç. Derin. İst.l978. Mustafa İsen : Sehi Bey, Heşt-Behişt. Tercüman l00l Temel Eser.İstanbul l980. Mehmed Süreyya : Sicill-i Osmânî. IV Cilt. İstanbul l890. Hilmi Yücelen : Maliyeci Şairler Antolojisi. İstanbul l973. Dr. V.Behçet Kurdoğlu : Şair Tabipler. İstanbul l967. Mecdî Mehmed Efendi : Hadâyıku’ş-Şakâyık. Şakâyık-ı Numaniyye ve Zeylleri. Haz: Doç.Dr. Abdülkadir Özcan. İstanbul l989. C.I. Ahmet Aymutlu : Fatih ve Şiirleri. İstanbul l959. H.Turhan Dağlıoğlu : Edirne Mezarları. İstanbul l936. H. Erdoğan Cengiz : Divan Şiiri Antolojisi. İstanbul l972. Fuad Köprülü : Türk Edebiyatı Tarihi. İstanbul l980. İ. Zeki Burdurlu : Öğretmen Şairler Antolojisi. İzmir l966. Ahmed Bâdî Efendi : Rıyâz-ı Belde-i Edirne. Bayezid Genel Ktp. l0392. Abdurrahman Hıbrî : Enisü’l-Müsâmirîn. İstanbul Üniv.Ktp.TY 45l. M.Cavid Baysun : Cem Sultan Hayatı ve Şirleri. İstanbul l946.

TÜRKOLOGLARIMIZ : PROF.DR.MUHARREM ERGİN

Muharrem Ergin 1923 yılında Ahıska vilayetinin Ahılkelek kazasına bağlı Göğye köyünde doğmuştur. Muharrem Ergin’in doğduğu bu bölge 1920’li yıllarda SSCB ‘nin sınırları içerisindedir.Bu bölgede yaşayan Türkler kendilerine Terekeme veya Karapapak adını vermişlerdir.
Muharrem Ergin Terekeme Türklerinin beylerini teşkil eden Kemaloğulları adlı bir aileye mensuptur. Osmanlı idaresi bu beyler ailesine beylik de vermiştir.
Muharrem Ergin’in aile arasındaki adı Behram’dır. Ergin ailesi 11 çocuklu kalabalık bir ailedir. Babası Haydar’ın ilk eşi Zöhre’den İbrahim, Mahyıldız , Celil, Kamil ve Enver adlı beş çocuğu olmuştur.Böyle bir ailede yetişen Muharrem Ergin ilk tahsilini Bulanık İlköğretim okulunda yapmıştır.İlkokulu bitirince en yakın yer olan Muş vilayeti merkezinde ortaokul açılmış böylece Muharrem Ergin orta tahsiline devam etmek fırsatını bulmuştur.
Lise sınavlarını kazanan Ergin Balıkesir Lisesi’nde okumaya başlar. Ergin daha sonra İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümüne kaydolur. Reşid Rahmeti Arat , Ali Nihat Tarlan gibi büyük hocalardan ders alır.1946-1947 yılında mezun olur.
Muharrem Ergin Türk Dili Kürsüsü’nde Ord.Prof.Reşid Rahmeti Arat’ın asistanı olarak çalışmalarını sürdürür.1954 yılında doktorasını tamamlar.1962 yılında da doçent olur.1964 yılında Reşid Rahmeti Arat vefat edince kürsünün başkanı olur.1990 yılında ise emekli olur.
Ergin 1964 yılında Özden Ergin ile evlenir.1965 yılında Ergin çiftinin tek çocukları olan Çağrı dünyaya gelir.
1971 yılında ise Ergin profesörlüğe yükselir. Boğaziçi Yayınevinin , Milletler Arası Türkoloji Kongresi’nin üstün hizmet ve şeref armağanlarını alır.Muharrem Ergin Türkçeyi çok iyi konuşan bir hatiptir.Vurgulaması , tonlaması ve telaffuzu çok iyidir.Muharrem Ergin üretici bir yazardır aynı zamanda.
Ergin’in en önde gelen eseri Türk Dili Bilgisi adlı kitaptır. Bu kitap üniversitelerde de halen okutulmakta olan bir başyapıttır. Ergin’in ikinci mesleki eseri ise Osmanlıca Dersleri adlı ders kitabıdır.Ergin ilmi araştırmaları ile de daima göz önünde olmuştur.
Muharrem Ergin 6 Ocak 1995 Cuma günü öğleden sonra dört civarında evinde vefat etmiştir. Muharrem Ergin demek aslında Türk kültürünün temellerinde imzası olan isim demektir. Eğer Türkçe üzerine söz söyleme işine girişecekseniz Ergin’i tanımamak ve yöntemlerini bilmemek büyük bir ayıp olacaktır.Zaten Ergin’i tanımayan bir Türkçeci düşünmek de yapılacak en büyük hatadır.Nitekim bir dili tanımak, üzerine hükümler getirmek ancak bu dil üzerinde çalışmalar yapmış isimleri tanımakla olacaktır.
HAFTANIN SÖZÜ : “Dil, bir insanın dünyaya açılan penceresidir.”(Rüştü Bayındır)

RÜŞTÜ BAYINDIR

Diriliş Akımı mı İkinci Yeni mi?

Yakın zamana kadar Sezai Karakoç’un şiiri yaygın bir yanlışlıkla İkinci Yeni akımı içinde anılır, bu akımın mensupları sayılırken üstadın adı da ustalıkla araya harmanlanıverirdi. Böylece hem Sezai Karakoç’un şiirini kavrama yeterliliğinden mahrum oluş gizlenmiş olur, hem de İkinci Yeni’ye bir itibar kazandırma ve onaylatma oyunu el çabukluğuyla kotarılırdı.

Yayımlanmış veya yayımlanmamış yüksek lisans ve hatta doktora tezlerinden bazılarında da  böyle bir körlük yanılgısı yaşanıyor ki kanaatimce yalnızca bu yanlışlık, söz konusu tezin reddedilme sebebi olabilecek büyüklüktedir.
İkinci Yeni’ye mensup olarak meşhur olmuş şairlerin şiiriyle Sezai Karakoç şiiri arasındaki benzerlikler eş zamanlılık, dil ve kimi biçim unsurlarından ibarettir. Yalnızca bu unsurlara bakılarak elbette bir akım beraberliğinden söz edilemez. Zira ne İkinci Yeni şiiri bu unsurlardan ibarettir, ne de Sezai Karakoç’un şiiri. Bir ileti olarak şiir, onu doğuran ve var eden inanç ve düşünce dünyasından, hayat görüşünden bağımsız olarak ele alınamaz. Bu basit gerçek hatırda tutularak bakıldığında sözü edilen akımla Karakoç’un şiirinin düpedüz ‘ayrı dünyaların’ şiirleri olduğu görülecektir.
İki bininci miladi yılı Türk ve İslam dünyasının en büyük şairi ve mütefekkiri olarak kapatan; çağdaşı olmaktan, yaşadığı ülkede yaşamaktan, konuştuğu dili konuşmaktan saadet duyduğumuz üstat Sezai Karakoç, sanat, düşünce ve eylem alanlarını da kapsayan “Diriliş” akımının kurucusu ve mensubudur. Bu akıma kimi eleştirmenlerce “Yeni İslamcı Akım” ya da “İslami Edebiyat”  denilmişse de doğru adlandırmanın “Diriliş akımı” şeklinde olması gerektiği kanaatini paylaşıyoruz. Sayın Sezai Karakoç’un da tercihi bu yöndedir.

Diriliş akımı, duyuş ve düşünüşün de kendisiyle şekillendiği İslam’ı ve İslam Medeniyeti’ni hem malzeme hem de ilham kaynağı olarak kullanan; buna sanatçının kendi devrini, devrin dil ve malzemesinin yorumlanması ile bizzat sanatçının kendi biricikliğinin keşfinden doğan hasılayı da ekleyerek kullanan bir akım olarak tanımlanabilir. Bu manada Diriliş akımı yeni bir akım değil; kendi devirleri için Şeyh Galip’in de, Fuzuli’nin de Hz. Mevlana’nın da birer ihya edici öncüler oldukları göz önünde bulundurulunca adı geçen akımın da günümüzde ihya edilerek yeniden kurulduğunu, bu yüzden Sezai Karakoç’un aynı zamanda Diriliş akımının mensubu da olduğunu söyleyebiliriz.

İkinci Yeni olarak tanınan şiirin genel olarak ‘meselesiz, formalist ve öz düşmanı’, ‘tanrıyı, aşkı ve ölümü anlamayan’, medeniyetimize ait herhangi bir renk, koku ve ses taşıma kaygısından mahrum bir anlayışın ürünü olduğuna dair örneklemeleri gereksiz gördüğüm gibi
Sezai Karakoç’un ve onun şiirinin inanç, duygu ve düşünce bakımından yukarıda adı geçen şairlerin de içinde yer aldığı büyük gelenekle olan ruh ve gönül akrabalığına örnekler vererek açıklama yapmayı da gerekli görmüyorum.
Ancak pek fark edilmediğini düşündüğüm bir başka bağlantıdan; üstat Karakoç’un, büyük edebiyat geleneğimiz içindeki edebi türlerle ve onların formunu yenilemek suretiyle kurduğu gerçekten ‘yeni’ bağdan kısaca söz etmek istiyorum.

Edebiyatımızda adına “hamse” geleneği diyebileceğimiz bir gelenek var. Bir şairin rüştünü ispat etmesi için, büyüklerden sayılması için hamsesi olup olmadığına bakılıyor. “Beşlik”, “beşleme” diyebileceğimiz hamse, bir şairin yazması gereken en az beş temel kitaba işaret ediyor. Bunların birincisi elbette usulüne göre tertip edilmiş (Türk şairleri için) Türkçe divandan oluşuyor. İkinci kitabı Farsça divan oluşturuyor. İyi bir Türk şairi, paylaştığımız edebiyat geleneğinin büyük dillerinden biri olan Farsça’yı da ana dili gibi bilme ve onunla bir divan teşkil edecek kadar şiir yazma sınavından geçiyordu böylece. Üçüncü kitap Arapça’dan bir çeviri olmakla birlikte genellikle manzum kırk hadis tercümesiyle oluşturulan kitaptır. Her iyi şair, Arapça’yı da bilmek, Kur’an’a ve hadislere vakıf olmak, binlerce hadis içinden kırk tanesini seçerken de seçimine yol gösteren anlayışlarını ve önceliklerini sergilemek ve ayrıca bunlardan şiire ulaşmak sınavından da geçecektir. Hamsenin dördüncü kitabı, bilinen bir hikayenin yeniden anlatılmasından ibaret olmakla birlikte en zor ‘sınav’lardan biridir. Hüsrev-ü Şirin, Leyla vü Mecnun, İskendername, Yusuf ile Züleyha gibi mesneviler, en çok yazılmış olanlardan bazılarıdır. Burada şair üslup, yaklaşım, yenileyicilik gibi ciddi sınavlardan geçiyor. Bilinen ve başkaları tarafından defalarca yazılmış bir hikayenin yeniden yazımında dikkat edilmesi gereken asıl husus, sanatçının ne söylediği değil; -ki o malumumuz- o hikaye dolayımıyla neleri nasıl söylediğidir. Şaire ve hamsesine sıra dışılık kazandırabilecek beşinci kitap ise, tematik unsurları da kişi ve olayları da sanatçının kişisel kurgusunun ürünü olan ve ‘orijinal mesnevi’ diyebileceğimiz; bir kitaptır. En eskilerden Ferdüddin Attar’ın Mantıku’t- Tayr’ı ile yakın dönemden Şeyh Galip’in Hüsn-ü Aşk’ının bu son guruba giren kitaplardan olduğu biliniyor.
Bunlardan başka aynı türde yahut farklı kitaplarla “hamsesini” genişleterek altıya, yediye hatta dokuza çıkaranlara da tezkirelerde ve ansiklopedilerde rastlıyoruz. Gerçi  örneğin altı kitabı olan için hamsesi değil “sittesi vardır” deniliyor, ancak ‘hamse’ geleneğe adını veren kelime olmayı sürdürüyor.

Sezai Karakoç’un hamse geleneğiyle; geleneğin biçimsel gibi durmakla birlikte  taşıyıcı olduğu tartışmasız olan bu yüzüyle de akrabalık kurma; böylece onu çeşitli biçimlerde yenileyerek diriltip sürdürme çabasında olduğunu düşünüyorum. Üstadın şiir kitaplarından hangilerinin hamse geleneğindeki hangi türlere karşılık geldiğinin ve bunlarda ne gibi yeniliklerin yapıldığının incelenmesi ayrı yazıların konusudur ve eminim ileride bu konu üzerinde önemle durulacaktır. Acizane ben de kolay yerinden başlayarak bir iki cümle söylemek istiyorum: Bilinen bir hikayenin yeniden ve yenilenerek yazılması suretiyle, ne söyleneceği az çok malumumuz; ve fakat nasıl söylediği sınavı demek olan hamsenin dördüncü kitabı, üstadın, -adı üstünde- Leyla ile Mecnun adlı eseridir. Miladi yirminci yüzyılın ikinci yarısında, modern Türk şiirinin kazanım ve birikimleri de kullanılarak ve serbest vezinle yeniden yorumlanarak yazılan Leyla ile Mecnun hikayesi, böylece antik bir malzemeye dönüşme tehlikesinden bir kere daha kurtulmuş, yeni bir eser olarak günümüz edebiyatına kazandırılmıştır. Tek başına bu eser, geleneğin değişerek devam etmesi anlayışının yetkin bir örneğidir.

Hamse geleneğindeki orijinal mesneviye karşılık gelen eserinin ise “Hızırla Kırk Saat” olduğunu düşünüyorum. Hikaye oldukça geriye itilmiş, kurguda şiir mantığı içinde sıçramalı bir teknik kullanılmış, buna bağlı olarak zamanda da kronoloji gözetilmemiştir. Söz konusu unsurlar yalnızca şiire bir fon ve yeni şiirler söylemeye bir vesile olarak kullanılmıştır. Yine de Hızır’ın çağlar içinde çeşitli insan toplumlarını ve şehirleri gezip tanık olduklarını, karıştığı olayları ve bunlardan yansımaları takip edebildiğimiz için yeni bir mesnevi ile karşı karşıya olduğumuzu rahatça söyleyebiliriz. Genel olarak mazmunları ihya ederek edebiyatımıza kazandırma bilinçli çabası içinde gördüğümüz Karakoç’u, (gül, bengisu, Leyla…) burada da Hızır mazmunu ile karşımıza çıkarken görüyoruz. Hızır mazmunu ihya edilmekle birlikte edebiyatımıza bu seviyede ilk kez bu eserle girmiştir.

Yabancı dil bilgisinin şiirle sınanması diyebileceğimiz hamsenin iki ve üçüncü türdeki kitaplarına ise “İslam’ın Şiir Anıtlarından” ve “Batı Şiirlerinden” adlı eserleri akraba görüyorum. Burada dil olarak Farsça’nın yerini Fransızca’nın almış olması, Diriliş anlayışının devrin dil, malzeme ve imkanlarını yoklayıp yorumlayarak içselleştirme yönündeki yaklaşımının bir örneği olduğu gibi, yine sanatçının çağını anlaması gerektiği cümlesinden olarak, çok yönlü temaslar kurduğumuz Batı medeniyetinin zamanımızda aktif durumda bulunmasının zorlayıcı bir sonucudur da.
Üstat Sezai Karakoç’un hamse geleneği ile ilişkisinin boyutları, kısaca anlatmaya çalıştığımın çok ötesindedir. Zira Tahanın Kitabı, Gül Muştusu, Ayinler ve Çeşmeler’in de orijinal mesnevi türüne giren eserler olduğu kanaatindeyim. Mesnevi geleneğindeki bu yenilenişin mukayeseli incelenmesi, O’nun İkinci Yeni’ci olduğu komik sanısından kurtulabilen akademisyenleri bekliyor.

Yazar: Şaban Abak

Bir Genç Kızdan Gelen Mektup.. A. KOÇER

Tarih: 23 Ekim 208 Perşembe
________________________________________
“ Çok değerli Cemil Ağabey!
Son zamanlarda gençlik üzerine kaliteli çalışmalar yapıyorsunuz. Ben de bir genç olarak yarama parmak bastığınız için bu yazıyı yazmak ihtiyacı duydum.

Ben erkeklerle hiçbir zaman muhatap olmadım. Lisede hocalarımla bile konuşurken başımı öne eğer, edep ve saygıyla onlarla konuşurdum. Hayatımda erkek olarak sadece babam ve ağabeyim vardı. Üniversiteye eldiğimde dindar, müsbet ve İslâmî bir bölümde okuyan bir beyle tanıştım. Ciddi olarak görüşüyorduk. Bu görüşmeler sırasında ben, kendi hayamla oturmaya, kalkmaya ve konuşmaya dikkat ederdim. Bildiğim dinî ve imanî hakikatları açıklamaya çalışırdım.

Sonuçta muhatabım, sadece iman hakikatlarından haberdardı, ama içli dışlı değildi. Evliliğimizi, ileride nasıl bir hayat kuracağımızı, dünya ve ahiret saadetini, kısacası her şeyi meşru daire içinde konuşmuştuk. Bu görüşmeler sıklaşınca işin içine ister istemez nefis ve şeytan karışmıştı. Ben ise ona, bazı tutum ve davranışlarının yanlış olduğunu, yapmaması gerektiğini, meşru olmayan lezzetlerin haram olduğunu, branşı gereği bunları asıl kendisinin anlatması gerektiğini ifade etmeye çalıştımsa da, nafile… Sonunda bir nefis taşıdığım için ben de bu havaya kapılmıştım. İş ciddiye dönüşünce ailesinden sorun çıktı. Böylece bütün söylemler suya düştü. Yaptığım hatalar, günahlar, haram lezzetler bana kaldı.

Olayın üzerinden uzun bir zaman geçmesine rağmen ben sürekli vicdan azabı duyuyorum, her zaman, her namazda tevbe ediyorum. Ağlamadığım gün ve gece yoktur. Ben kendimi affedemediğim halde Rabbim beni nasıl affedecek, onu düşünüyorum; düşündükçe kahroluyorum. Üzüldüğüm şey, dinî ve imanî hakikatlardan haberdar olan birisi olmama rağmen nasıl oluyor da, bu tür şeyleri yapmışım? Benim gibi olan yüzlerce kız var. Size anlatamayacağım hüzün ve pişmanlıklar içerisindeyim. Bunu Cenab-ı Haktan başka kimse bilemez herhalde.

Benim suçum, ciddi olarak evliliği düşünmemdi. Benim suçum dindar, dinî hakikatlardan haberdar bir insana güvenmekti. Suçum, Doğu kökenli olup, ailesinin beni kabul etmemesiydi. Suçum, dünya ve ahiret saadetini sağlamayı düşünmem, lüks ve şatafatlı bir hayatı istemememdi. Suç üstüne suç sayabilirsiniz…

Bu olaydan sonra dindar bile olsa erkeklerden nefret etmeye başladım. İçimde onlara karşı kin ve düşmanlık vardı. Evliliğe kapalı kalmıştım.

Ben artık şefkat tokatlarını yemiştim, aklım başıma gelmişti. Bu mektubu gençlere örnek olsun diye yazıyorum. Hiç kimse, Benim konuştuğum, görüştüğüm kişi temizdir, dürüsttür, dindardır, güvenilirdir, muhafazakârdır deyip, kendini kaptırmasın. Çünkü olaylar başka mecralara kayıyor. İnsan geçmişine dönüp baktığında ahlar, hüzünler, senelerce unutulmayacak izler, gözyaşları ve günahların kara lekesi belleğinde kalacaktır.
Bu musibet bana ne kadar aciz, zayıf ve çaresiz olduğumu, dünyanın gayri meşru lezzetlerinin bir yedirip bin tokat vurdurduğunu, bir an bile nefis ve şeytanla baş başa kalmanın ne büyük yaralar açtığını öğretti. Belâ ve musibetlere karşı sürekli istiğfar etmek gerektiğini, tevbe kapısının açık olduğunu, her şeyde bir hayır ve hikmet bulunduğunu, esma-i hüsnadan birinin de Tevvab olduğunu, hata işleyip nefis muhasebesi yapmakla Hz Yunus’un (A.S.), sabrederek Hz. Eyyub’un (A.S.) meyvelerine ulaştığımı gösterdi.

Bunları hiç kimseye anlatmış değilim. Siz gençlik sorunlarıyla ilgilendiğiniz için, gençlerin ibret alması niyetiyle yazıyorum. “

Yazarın Cevabı :

Evet, acı bir tecrübe yaşamış bir kardeşimizin bu içler acısı feryadına, umarım genç kardeşlerimiz kulak verir.
Bu mektup gösteriyor ki, kız erkek arkadaşlığında, tarafları mutsuz edecek sayısız sorun ve tuzak var. Meşru ölçülerin dışına taşıldığında telâfisi zor, belki imkânsız kayıplar söz konusu olabiliyor.
Okuyucum, Bu görüşmeler sıklaşınca işin içine ister istemez nefis ve şeytan karışmıştı. Ben ise ona, bazı tutum ve davranışlarının haram olduğunu ifade etmeye çalıştımsa da, nafile… Sonunda bir nefis taşıdığım için ben de bu havaya kapılmıştım diyor mektubunda. Acaba bugüne değin, İki namahrem baş başa kaldıklarında üçüncüleri şeytandır hadisini duymamış mıydı? Peygamberimizin (A.S.M.) bu uyarısı, insanların kendi fıtratlarını iyi tanımalarıyla yakından ilgili. İnsan bu şekilde yaratılmış. Onun fıtratı dün nasılsa bugün de öyle ve yarın da aynı olacak.
İş ciddiye dönüşünce ailesinden sorun çıkması, neredeyse bütün erkek kız ilişkilerinde ortaya çıkan bir sorun. Gençlerin kendi kendilerine gelin güvey olmaları, olumlu bir sonuç doğurmuyor. İlişkilerin duygularla değil, akılla yönlendirilmesi, hikmet ve muhakemenin şekillendirdiği bir stratejinin olması şart. Aşk, sadece maddeden ve duygudan ibaret görülürse, önündeki engellerle savaşmak güçleşir. Kişi sevmesini bildiği kadar, sağlıklı ve kalıcı bir mutluluğun önündeki engellerle savaşmasını ve sonuç almasını da bilmelidir.
Eğer bunlar dikkate alınmazsa, Yaptığım hatalar, günahlar, haram lezzetler bana kaldı diyen genç gibi, ah vah edilir, ama mutsuz sonuç değişmez.
Bu gencin, şu uyarısı da, pahalıya mal olan önemli bir tecrübe: Hiç kimse, Benim konuştuğum, görüştüğüm kişi temizdir, dürüsttür, dindardır, güvenilirdir, muhafazakârdır deyip, kendini kaptırmasın. Çünkü olaylar başka mecralara kayıyor.
Bir kişi temiz, dürüst ve dindar olunca, dinî emir ve yasakların muhatabı olmaktan çıkıyor mu? Hiç kimse Peygamberimiz (A.S.M.) ve ashabı kadar temiz, dürüst ve dindar olamaz. Oysa Rabbimizin cinsellik, iffet ve edeb konusundaki emir ve yasaklarının ilk muhatabı onlar değil miydi? Allah’ın Resulüne yasak olan bir davranış, kime serbest olabilir ki?
Ağır tahrik ve baskı altında bulunan gençlerin meşruiyet dışına çıkarak kendilerini tatmin etmeleri mümkün değil. Ancak evlenmeden bu ağır imtihanı göğüsleyebilmeleri de zor.
Tabiî evlilik gibi önemli bir sünneti gerçekleştirmek istediğinizde bir dizi imtihanla karşılaşacağınızı da hesaba katacaksınız. Bu imtihanlara hazır olmak, başarıyla çıkmak için de gereken bilgi ve beceriyi edinmek şarttır.

Cemil TOKPINAR

( Alıntıdır. / Değerlendirmeyi okuyucuya bırakıyorum…)
Selam ve da ile… A. KOÇER

Gönderen İsim/Mail:

Mesnevi-i Manevi’de Leyla ve Mecnun

Mevlânâ’nın Mesnevisini, Doğu kültür ve mitolojisini içinde saklayan bir hazineye benzetebiliriz. 25.632 beyit(1) tutan bu dev eserde Arap, İran, Türk kültür ve edebiyatına dair pek çok bilgi ve ürün bulunmaktadır. Biz burada, bunlardan yalnızca Leylâ ve Mecnûn’a değineceğiz. Leylâ ve Mecnûn’un Mesnevî’de neyi anlatmak için, nasıl kullanıldığını araştırmaya ve incelemeye çalışacağız.
Leylâ ve Mecnûn, aslında Arap halk edebiyatına ait bir hikayedir. Leylâ ve Mecnûn incelemesine geçmeden önce, hikayenin konusunu kısaca hatırlatalım:

“Necd’de bulunan Beni Amir kabilesine mensup olan Kay s (Mecnûn) ile Leylâ, kabilelerinin hayvanlarını otlatırken, birbirini severler; yaşlarının büyümesi ve aşklarının meydana çıkması üzerine Leylâ çadırda alıkonur ve Kays ‘a gösterilmez; bunun üzerine Kays ‘da aşkın ilk ızdırabı başlar. Kays ‘in babası Leylâ’yı ister ise de, aşk sebebi ile dillere düştüğünden veya kızlarını rüsva ettiğinden, yahut başka bir bahane ile, teklif reddedilir ve Leylâ bir başkasına nişanlanır. Bu hale müteessir olan Mecnûn, ıztıraplarının te ‘siri ile, büsbütün aklını kaybeder. O sırada kendisini görüp, muradına erdirmek isteyen Mervân b. El-Hekem (45-65;675-683)’in vergi (sadakat) me’muru Omar b Abd el-Rahmân ile yerine tâyin edilen Nevfel b. Musahik’m teşebbüsleri boşa gider. Mecnûn’un babası, duâ ile iyi olacağını ümit ederek, onu Mekke ile Medine ‘ye götürür ise de, Mecnûn aşkının artması için duâ eder ve çöllere kaçarak, vahşi hayvanlar ile yaşamaya başlar. Mecnûn’un Leylâ’ya benzettiği ceylanı avcılardan kurtarması v.b. vakalar, bu sırada vaki olmuştur. Sonunda Leylâ, Mecnûn ‘u sevdiğinden, aşk ızdırapları içinde ölür; Mecnûn’da ona ağıtlar söyleyerek ve aşkının acılarını terennüm ederek, çöllerde dolaşır, nihayet bir gün ölüsü bulunur. ” (2)


Leylâ ve Mecnûn, Mesnevî’de bir hikaye bütünlüğü içerisinde bulunmaktan çok güzellik ve aşkı anlatmada kullanılan sembol kişiler ve motifler halinde yer alıyor. Veled İzbudak’ın hazırlayıp, Abdülbâkî Gölpmarlı’nın gözden geçirdiği altı ciltlik Mesnevi tercümesinin I. cildinin 406, 407; III. cildinin 567-577; IV. cildinin 1533-1561; V. cildinin 3286-3291. beyitlerinde olmak üzere Mesnevî’nin dört ayrı yerinde karşımıza çıkıyor.(3) Fakat burada karşılaştığımız Leylâ ve Mecnûn motiflerine, Genceli Nizami(4) ve Fuzûli’nin (5) mesnevîlerinde tesadüf edilmiyor. Şimdi sırasıyla Veled İzbudak çevirisinde bu motiflerin bulunduğu beyitlerin çevirilerini vererek metinleri değerlendirmeye çalışalım:

Birinci cildin 407, 408. beyitlerinde “Halife’nin Leylâ’yı görmesi” anlatılıyor. Burada Leylâ’nın güzelliğinden Mecnûn’un aşkından söz ediliyor gibi görünse de, asıl anlatılmak istenen aşk ve güzellik kavramlarıdır. Hele bu kavramlardan Mevlânâ söz ediyorsa, bu aşkın ilâhî bir aşk, bu güzelliğin ilâhî bir güzellik olduğunu düşünmek gerekir.

407 “Halife, Leylâ’ya dedi ki: “Sen o musun ki Mecnûn, senin aşkından perişan oldu ve kendini kaybetti.

408 Sen başka güzellerden daha güzel değilsin. ” Leylâ, “sus, çünkü sen Mecnûn değilsin. ” diye cevap verdi. ” (6)

Burada dikkati çeken en önemli nokta, güzelliğe anlam kazandıranın aşk olmasıdır. Her şey aşkla güzeldir. Eğer Mecnûn’daki aşk olmasa Leylâ’nın güzelliği diğerlerinden pek de farklı değildir. Bunu çağımızın ozanlarından Aşık Veysel de “Güzelliğin on par’etmez / Şu bendeki aşk olmasa” (7) sözleriyle çok güzel ifade etmiştir.

Aşk, sevginin son hadde varmasıdır. Tasavvufta aşk, önemli bir araçtır. Çünkü Tanrıya ulaşmak isteyen dervişler, ancak Tann’ya duydukları aşkla nefislerini yenebilmekte, Tanrı’dan gayrı olan şeylerden vaz geçebilmektedirler. Agah Sırrı da bunu şöyle belirtir: “Nefse galebe için de yegane vasıta aşktır. Nasıl ki, tecelliye sebep de aşk olmuştur. Bizi ancak aşk Hakk’a konuşturabilir. Hakiki aşk insan ruhunun (ruh-ı mutlak) olan Allah ‘a karşı bir iştiyakıdır. ” (8)

Mutasavvıflar, aşkı ikiye ayırırlar: “Aşk-ı mecazi, Aşk-ı Hakîkî; yani geçici aşk, gerçek aşk. Geçici aşk, birisine duyulan sonsuz özlem ve istektir. Gerçek aşk, Tanrı’ya duyulan sonsuz sevgi ve özlemdir.(9) Burada Mecnûn’un aşkının hakiki, yani gerçek olduğunu söyleyebiliriz. Metinden de anlaşılacağı gibi Mecnûn’un gözü, Halife’nin gözünden, aşkı, Halife’nin aşkından.farklıdır. Onun aşkı mutasavvıfane bir aşktır.

Üçüncü cildin 567-577. beyitleri arasında “Mecnûn’un, Leylâ’nın civarında oturan bir köpeğe iltifatı” anlatılmaktadır. Aşağıda yer alan Türkçe’ye çevrilmiş bu beyitlerde de genel olarak aşk teması işlenmiştir. Bunun yanında kimsenin ayıplarının ortaya dökülmemesi, şekle değil mânâya önem verilmesi düşünceleri de yer almaktadır.

567 “Tıpkı Mecnûn gibi. O da bir köpeği okşamakta, öpmekte, önünde yanıp erimekteydi.

568 Etrafında eğilip bükülerek, onu ululayıp ağırlayarak dönüp dolaşıyor, ona saf şeker şerbeti veriyordu.

569 Bir herzevekil dedi: “A ham Mecnûn, bu yapıp durduğun şey ne delilik, ne sersemlik,

570 Köpeğin ağzı daima pis şeyleri yer. Ardını bile diliyle temizler. ”

571 Köpeğin ayıplarını bir hayli saydı döktü. Zaten ayıp gören gayp aleminin kokusunu bile alamaz.

572 Mecnûn dedi ki: “Sen, baştan başa suretten, cisimden ibaretsin. Gel de benim gözümle bir bak!

573 Bu köpek, bence Tanrı’mn bir çözülmez tılsımıdır. Bu köpek, Leylâ ‘nın mahallesinin bekçisi.

574 Himmetine bak, gönlüne, canına, irfanına dikkat et ki neresini seçmiş, neresini yurt edinmiş?

575 O benim mağaramın yüzü kutlu köpeği, hatta o benim derttaşım, gamdaşım.

576 Onun mahallesinde yurt tutan köpeğin ayağının bastığı toprak bile ulu aslanlardan yeğdir.

577 Ey köpeklerine aslanların köle olduğu sevgili anlatmaya imkan yok ki, sus vesselam!”(10)

Metinde de görüldüğü gibi burada Mecnûn’un, Leylâ’nın yaşadığı yerdeki bir köpeğe aşırı ilgisi ve sevgisi anlatılıyor. Mecnûn, Köpeği adeta sevgilisi gibi öpüp koklamakta, etrafında dönmekte ve ona şeker şerbeti ikram etmektedir. Bunu gören biri, köpeğin pis olduğunu hatırlatarak Mecnûn’u uyarır. Mecnûn da görünüşe aldanmamak gerektiğini belirterek, köpeği sevgilisinin bulunduğu yerde yaşayacak kadar kutlu olmasından dolayı sevdiğini söyler.

Burada da öncelikle aşkın gücünü görüyoruz. Mecnûn, köpeği pis olmasına rağmen sevgilisine yakınlığından dolayı sevmektedir. Aslında bu tasavvufta görülen bir durumdur. Mutasavvıflar, vahdet-i vücut ilkesinden yola çıkarak bütün varlıkları, Tanrı’nın bir görüntüsü veya tecellisi gibi düşünürler ve Tanrı’ya duydukları aşkı, yaratılmışlara da duyarlar. Bunu Yunus Emre “Yaradılmışı severiz / Yaradandan ötürü”(11) sözleriyle, daha yalın bir biçimde ifade ediyor.

Burada anlatılmak istenen diğer düşünce, “Başkalarının ayıbını, kusurunu açıklamama” düşüncesidir. Bu düşünce 570 ve 571. beyitlerde köpeğin kusurlarını sayıp döken adamın sözlerinden sonra yer alan “Zaten ayıp gören gayp aleminin kokusunu bile alamaz.” cümlesinden anlaşılmaktadır. Âlem-i gayb, “Allah ilminin bulunduğu, bilinmeyen âlem’dir.(12) Yani burada yaratılmışların kusurlarını, ortaya dökenlerin Allah’a yakın olamayacakları anlatılıyor.

Yine burada “şeklin değil mânânın önemli olduğu” düşüncesinin de yer aldığını görüyoruz. Bu düşünce de bütün beyitlere yayılmış olmakla birlikte 572 beyitte yer alan, Mecnün’un şu sözleriyle “Sen, baştan başa suretten, cisimden ibaretsin. Gel de benim gözümle bir bak!” diye başlayan ve devam eden kısımda açıkça anlatılmaktadır. Mecnûn, daha önce de belirttiğimiz gibi köpeği, mutasavvıfların vahdet-i vücut ilkesine uygun olarak yaradandan ötürü sevmektetir.

Aslında hayvanlara karşı duyulan bu sevgi ve saygı Budizm’de de vardır. Mehmet Kaplan Tip Tahlilleri adlı kitabında “Bir Budist hikayesinde prens, aç bir parsa yaşaması için kendi vücudunu feda eder. Mecnün’un bir gazali avlanan avcıya, hayvanın canını kendisine bağışlaması için yalvarması ve “cümle raht”mı vermesi, Budizm’den İslam kültürüne geçmiş bir motifi hatırlatıyor.(13) şeklinde bilgi veriyor. Mesnevî-i Mânevî’de yer alan, “Mecnün’un, Leylâ’nın civarında oturan bir köpeğe iltifatı” motifi de bize Budizm’de görülen bu hikayeyi hatırlatıyor. Asaf Halet Çelebi de Mevlânâ ve Mevlevîlik adlı kitabında Mevlânâ’da pantheist, Budist ve neoplatonist izler bulur. (14)

Dördüncü cildin 1533-1561. beyitleri arasında “Aklı Leylâ’da olan Mecnün’un, aklı yavrusunda olan devesiyle mücadelesi” anlatılmaktadır. Burada da yine aşkın işlendiğini görüyoruz. Fakat burada verilmek istenen asıl düşünce, tasavvufa uygun olarak, maddi aşkın, yani nefse uymanın insanı asıl sevgiliden, Tanrı’dan uzaklaştıracağı düşüncesidir.

1553 “Bu, Mecnûn ‘la devesine benzer, o ileriye gitmeye savaşır, bu geriye gitmeye!

1534 Mecnûn’un sevdası önde bulunan Leylâ’ya kavuşmak, devenin sevdası ardına dönüp yavrusuna ulaşmak!

1535 Mecnûn, bir an bile kendisinden geçti mi deve, hemencecik geri döner, geriye giderdi.

1536 Mecnûn, takatiyle aşkta, sevda ile dolu olduğundan kendisinden geçmemesine imkan yoktu.

1537 Kendisini gözetleyen akıldı, fakat aklını Leylâ’nın sevdası kapmıştı.

1538 Deveye gelince, o çevikti, fırsat gözleyip durmaktaydı.. Yularını gevşek hissetti mi.

1539 Anlardı ki Mecnûn daldı gitti.. Hemen germeye yüz tutar, yavrusunun bulunduğu tarafa doğru gitmeye başlardı.

1540 Mecnûn kendisine gelir, evvelce bulundukları yerden fersahlarca geriye gittiğini anlardı.

1541 Üç gün böyle yol aldılar. Mecnûn, adeta yıllarca tereddüt içinde kaldı.

1542 Nihayet dedi ki: “A deve, ikimiz de aşıkız ama birbirimize aykırıyız.. Arkadaşlığa layık değiliz!

1543 Senin sevgin de bana uygun değil, yuların da, senden ayrılmak gerek!

1544 Bu iki arkadaş da birbirinin yolunu vurmada.. Tenden aşağı inip ayrılmayan can, yol azıtır gider!

1545 Senin canın da arşın aynlığıyla yoksulluğa düşmüş.. Tenime diken aşkıyla deveye dönmüş!

1546 Can, yücelere kanat açmada.. Ten tırnaklarıyla yerlere sarılmada.

1547 Ey vatan aşkıyla ölmüş deve, sen benimle oldukça, canım, Leylâ ‘dan uzak kaldı gitti!

1548 Adeta Musa kavminin yıllarca çölde kalışı gibi ben de seninle bu hallere düştüm.. Ömrüm geldi geçti!

1549 Bu yol, vuslata erişmek için iki adımdan ibaret., halbuki ben, senin hilenle tam altmış yıldır, bu iki adımlık yolda kala kaldım.

1550 Yol yakın.. Fakat ben pek geç kaldım. Bu binicilikten adam akıllı usandım artık!

1551 Bu sözleri söyleyip, kendisini deveden fırlattı attı, niceye bir dertten yanıp yakılacağım, yandım artık, dedi.

1552 Ona o geniş ova daracık bir hale geldi., kendisini bir taşlığa atıverdi.

1553 Hem de öyle bir attı ki o yiğidin bedeni ezildi..

1554 Kendisini yere öyle bir fırlattı ki kazara ayağı da kırıldı!

1555 Ayağını bağladı, top olurum da dedi, onun çevgânının önüne düşer, yuvarlanarak giderim!

1556 İşte güzel sözlü hakîm, tenden inmeyen atlıya bu yüzden lanet etmiştir.

1557 Tanrı aşkı, hiç Leylâ’nın aşkından az değersiz olur mu? Ona top olmak daha doğru, daha yerinde!

1558 Top ol da doğruluk yanına yat, aşk çevgânıyla yuvarlanarak git!

1559 Çünkü bu yolculuk, binekten indikten sonra Tanrı çekişiyle olur.. Halbuki önceki gidişimiz deveyleydi!

1560 Bu çeşit gidiş, gidişlerden apayrıdır., bu gidiş, cinlerin çalışmasıyla da olmaz insanların çalışmasıyla da!

1561 Bu çekilip gitme, alelade çekilip gitme değildir.. Bunu, Ahmed’in lıttfu meydana getirdi vesselam!(15)

Görüldüğü gibi bu metinde, devesiyle adeta savaşan Mecnûn’un durumu anlatılmaktadır. Mecnûn, bir an önce Leylâ’ya kavuşmak için deveyi öne doğru sürmekte, deve ise fırsat buldukça geride kalan yavrusuna doğru koşmaktadır. Sonuçta Mecnûn, uzunca bir zaman harcamasına rağmen kısacık bir mesafeyi kat edemediğini görür. Bunun üzerine kendisini deveden atar ve sevgiliye ulaşmasını önleyen engelden kurtulur.

Üstad, Ben ve Ol (Mehmet BAKİ)

Gaiblerden bir ses geldi: Bu adam,

Gezdirsin boşluğu ense kökünde!

Ve uçtu tepemden birdenbire dam;

Gök devrildi, künde üstüne künde…”

Çile isimli şiirine bu mısralarla başlıyor Üstad. Bu satırları nasıl okumak lazım? Maddeye esir olmuş sancılı bir kafanın hafakanlar içinde çırpınması olarak mı? İlk mısraın ilk kelimesi olan “gaiblerden”, sanki maddi olandan bezmiş ve artık görünenin ötesini görmek isteyen bir adamın halini tasvir ediyor gibi. Sadece “gaib” kelimesine nazar edilirse isabetli gibi görünen bu teşhis aslında eksiktir. Teşhisin doğru olabilmesi için tesbitimizin doğru olabilmesi lazım.

Üstad gaiblerden gelen bu sese kulak vermiş midir? Meselenin nirengi noktası işte bu sualdir. Ses o çapta ani ve yıkıcı olarak peyda olmuştur ki Üstad için etrafında olan ne varsa bir “boşluk” örtüsüne bürünmüştür. Hiçlik değil boşluk! Maddeyi işgal edememe yahut vazifesini ifa edememe! Gökleri deviren bu boşluk Üstad’ın kıyametidir dersek yanlış olmaz zahir. O halde baştaki teşhisin eksikliği “kıyamet” üzerinden düşünülürse daha sarih ortaya çıkar. Öyle ya kim kendi eli ile kıyametini kopartır?! Demek ki burada ki asıl mesele gaiblerden gelen sese kulak vermek değil; sesin, kulağın sahibini tercih etmesidir! Bu hüküm Üstad’ın beni ile ol arasındaki irtibatı ele vermektedir.

Gaiblerden gelen ses emir kipi ile seslenir: “Gezdirsin”. Bu hitab şairin dünyasının allak bullak olması için kafi gelmiştir ve artık şair için dünya asla eskisi gibi olmayacaktır! Kendisine “olmak” emrinin verildiğini gören şair için “oldurmak” bir nevi emretmek manasına istihale etmiştir. Üstad’ın ilk devir beni ile ikinci devir beni arasındaki amil farklardan birisi de emir kipinin mahiyetidir! İlk devir ben için emir kipi kahrediciyken ikinci devir benin emir kipi merhamet edicidir. Mesela “Geceye Şiir 1” isimli şiirinin ardından “Canım İstanbul” şiirine yahut “Çile” şiirinin nihayetine nazar edilecek olursa kahredici ben ile merhamet edici benin farkına varılabilir. Elbette ilk devir benin içinde de merhamet vardır lakin rahmet zulmete bürülü bir şekilde sudur eder. Dolayısıyla Üstad’ın iki beninin “sadrı” arasında rahmet ve zulmet cihetinden bir fark var. Hem asli hem netice itibari ile…

Üstad, poetikasında, şairi “dünya ile Allah arasında bir mevkie” oturtur. Şair alelade bir insan değil “vera” ile irtibatlı bir bünye sahibidir. Tam bu noktada gaiblerden gelen sesin “Ol” emri ile şairin beninin irtibat kurmasının tabii neticesi vazifedir. Evvelki yazılarımda da temas ettiğim gibi egosantrik için etrafında iyi yahut kötü olan ne varsa kendisindendir. Merkeze kendisini yerleştiren egosantrik için dünyanın acı veya mutluluk sebebi olması kendisindendir. İkinci devir ben ile Üstad’ın egosantrizmi bir nevi istihale etmiş ve etrafına merhamet ile nazar etmeye başlamıştır. İlk devir ben kendisine kahredeci iken ikinci devir ben etrafına merhametten kendisine kahretmeye fırsat dahi bulamamıştır. Belki asıl kahredici olan ve insana ıstırab veren de budur! Üstad, Hazret-i Ebu Bekr’in (r.a.) “Ya rabbi! Vücudumu öyle büyüt öyle büyüt ki cehennemi sadece benim vücudum dolsursun!” duasına sadece âmin dememiş kendince bu şekilde dua etmiştir. mesela “Ben” isimli şiirinde:

Hep ben, ayna ve hayal; hep ben, pervane ve mum

Ölü ve Münker-Nekir; baş dönmesi, uçurum…”

Diyen Üstad’ın Hazret-i Ebu Bekr (r.a.) Efendimiz’in duasına iştirak etmediğini söylemek mümkün mü? Elbette şairin ölüm üzerine tefekkürü ve ölümün insan üzerindeki yıkıcı tesirini bu mısrada sezmek mümkündür ama daha ötesinde “ben” diyen şairin nasıl bir beni olduğunu anlamak da pekala mümkündür.

(İnce bir nokta olarak şunu ifade etmek lazım: İlk devir ben için rahmet ve zulmet tefriki zor bir şekilde gelirken ikinci devir ben de tecelli dediğimiz şeyin farkına varılmaktadır. Mesela gaiblerden gelen ses başlı başına bir tecellidir! Tesellisini bulması için “aylarca yıkık ve şaşkın” olarak dolaşması lazım gelen bir tecelli!)

Üstad’ın beninin emir kipi ile hareket etmesinin birinci manası “ol/kûn “ emrine muhatab olması yani ilahi bir şekle bürünmesi olarak kabul edilebilir ve fakat bunun yanında bir de “askeri” bir lisan olabilir mi acaba?

Emir hiyerarşik olarak bir üstün astından yapmasını istediği vazifedir. Yani emir veren ile emir alan arasında bir ast-üst irtibatı vardır. Hiç kimse kendi dengi olan birinden emir almaz ve yine hiç kimse dengi olan birine emir vermez! Üstad’ın “gezdirsin” emrine muhatab olması demek üst bir makamdan kendisine bir vazifenin tevdi edildiğine inandığını göstermekte. Dolayısıyla Üstad’ın ikinci devir beni bu cihetten vazifeli bir bendir. ( Ufak bir nükte: Üstad’ın ilk devir beninin de emredici olduğu düşünülürse “Üstad’ın yola girmesi ancak emir kipi ile olacaktı” demek mümkündür! Çile isimli şiirinde Rahmet’in ilk anda kahır ile gelmesindendir ki mekan “boşluk” olarak tasvir edilmekte.) Üstad için dünya artık “iyi”leştirilmesi lazım gelen bir sahadır. Kendisini iyileştiren kahrın bir benzerini çevresine tatbik etmekten -hem fıtratı ve hem gelen emir icabı- çekinmeyecektir artık! Elbette ilk olarak nefsinden başlayacaktır! Çile isimli şiirin nihayetine bakalım: “Diz çök ey zorlu nefs, önümde diz çök!” yani üstad kaba bir şekilde “sürün” emri veren kumandan asabiyeti ile leşkeri süründürmemekte aksine evvela sürün emrini kendisine veren bir kumandan edasiyle hareket etmektedir. Sultan Alparsan’ın Malazgirt ovasında, beyazlar içinde ordunun en başına geçip kalkan ve okunu atarak eline kılıncını almasındaki hikmete eş bir kumandan edası ve tavrı! Önce nefsinde başlamak! İkinci devir benin bütün yıkıcılığı ve sertliğini böyle anlamak lazım! Kendi nefsine tatbik etmediğini “Sakarya” nehrine tatbik etmemiştir! Sakarya’ya “Yüz üstü çok süründün ayağa kalk Sakarya!” demeden evvel kendi sürünen vücudunu ayağa kaldırmıştır yani…

Nasibse devam edeceğiz…

*06.11.2009 (Cuma) ve 09.11.2009 (pazartesi) yazmam lazım gelen yazıları hesabta olmayan bir seyahatten ötürü yazamadım. Afv ola…

Aceb bu derdümün dermânı yok mı gazel

Aceb bu derdümün dermânı yok mı
Ya bu sabr itmegün oranı yok mı

Yanaram mûmlayın başdan ayağa
Nedür bu yanmağun pâyânı yok mı

Güler düşmen benüm ağladığıma
‘Aceb şol kâfirün îmânı yok mı

Delübdür ciğerümi gamzen okı
Ara yürekde gör peykânı yok mı

Gözi hançerlerin boynuma çaldı
‘Aceb ol zâlimün im’ânı yok mı

Su gibi kanumı toprağa kardun
Ne sanursın garîbün kanı yok mı

Cemâl-i hüsnüne mağrûr olursın
Kemâl-i hüsnünün noksânı yok mı

Begüm Dehhânî’ye ölmezdin öndin
Tapuna irmeğe imkânı yok mı

Dehhânî

Açıklama: vezni: mefâ’îlün mefâ’îlün fa’ûlün

Mesnevi ve Kısa Hikâyecilik

Bugün modern edebiyatta “Kısa Hikâyecilik” adı verilen ve günümüzde de çok tutulan bu türün İslâmî Edebiyatta ortaya çıktığına, gelişip genişlediğine dikkatleri çekmek isterim.

Allah kelâmı olan Kur’ân-ı Kerîm’de, kısa hikâye diye adlandırabileceğimiz kıssalar, önemli bir yer tutmaktadır. Araştırıcıların tesbitine göre; bu, kitâbm yani Kur’ân-ı Kerîm’in dörtte üçünü kapsamaktadır. Cenabı Hak, Hz. Muhammed (Salla’llâhu aleyhi ve sellem) vasıtasıyla, insanları Hak Dine davet ederken, bu kıssalarla bir örnekleme yaparak, onların gözü önüne iyiyi ve kötüyü koymakta ve doğru yolu, hakyolunu göstermektedir. Kısa hikâye denebilecek bu kıssalar, bâzan tümüyle, bâzan parça parça, bâzan da bir kelime veya cümle ile anlatılmakta; geçmişte vukûbulan hâdiselere telmihlerde bulunularak, bunlardan ibret alınması istenmektedir. Meselâ : Kur’ân-ı Kerîm’de, Sabrın ve tahammülün sembolü olan Eyüp Peygamberin ve Vefa örneği olan hanımının hikâyesi, Kur’ân-ı Kerîm’de dört yerde; İslâmî edebiyatta özellikle İslâmî Türk Edebiyatında sayıları otuzu aşan Yûsuf – Zelîhâ (Zü-leyhâ) adlı büyük mesnevilerin yazılmasına kaynaklık eden “kıssa” yanî “kıssaların en güzeli” olarak vasıflandırılan (A’hsenü’l-kasas). Çeşitli sûrelerin içine serpiştirilerek onbeş yerde yine İslâmî Türk Edebiyatında, sayıları altı’yı bulan İskender-nâmelerin yazılmasına kaynaklık eden ve onlara ilham kaynağı olan Zülkarneyn kıssası, iki yerde anlatılmaktadır.


İşte, Kur’ân-ı Kerîm’de bir ifade vasıtası ve üslûp özelliği diyebileceğimiz kısa hikâyecilik bütün İslâm müellifleri ve eserleri üzerinde etkili olmuştur. Kur’ân-ı Kerîm’deki bu muhteşem tekniği, ne yazık ki Arap Edebiyatçıları kavrayamamışlardır. Halbuki bu sanat hazinesi ve potansiyeli gündüz ve gece Kur’ân okuyan bütün Müslüman Arapların kendi kitaplarında mevcut idi. Arap Edebiyatı bu büyük kaynaktan layıkıyla faydalanmamış, malzeme ve konu bakımından da Batı’nm etkisi altına girmiştir. Eğer fikir ve izlenim bakımından Arap Edebiyatı bu köklü kaynak olan Kur’ân-ı Ke-rîm’den faydalanmış olsaydı, hayatın ve kâinatın güzelliğiyle uyuşan ve onunla yarışan güzellik ve mükemmellikte güzel ve üstün eserler vücûda getirecekti.

Arapların edebî ilhamlarını Kur’ân’dan almaya yönelmemiş olmaları İs-lâmî edebiyat için bir kayıptır. Arap Edebiyatı, gözünü açıp bu kutsal kitabın ihtiva ettiği büyük kaynağa baksaydı, hikâye sanatında, dünya edebiyatının önde gelen pek çok seçkin şaheserlerini meydana getirebilirdi.

İran Edebiyatının büyük şâirlerinden biri olup, Farsça tasavvufî mesnevi tarzının kurucusu ve Attâr ile Mevlâpâ’nın mübeşşiri olan Hakim SENA YÎ (1072 -1131); hayatı menkıbeleşmiş ve Mevlânâ’daki feyzi ilk keşfeden, Mahtıku’t-tayr ve Esrâr-nâme gibi eserleriyle Türk edebiyatında müessir olan ATTÂR (1119 -1193); İran’ın büyük şâir ve edibi, Mevlânâ’nın çağdaşı olup Gülistan ve Bustân adlı eserleriyle sadece Doğu’da değil, Batı’da da etkili olan SA’DÎ-İ Şîrâzî (1213 -1292) Kur’ân-ı Kerîm’deki bu muazzam üslubu ve tekniği bir ölçüde kavramış ve benimsemiş sanatçılardır. Onların İslâmî Edebiyatta şöhret sağlamalarını ve bir ekol meydana getirmelerini buna bağlamak gerekir. Bu, İslâmî Türk edebiyatı ve temsilcileri üzerinde etkili olan müellifler duygularını, düşüncelerini bazan bir beyitte bazan seksen veya daha fazla uzunlukta hikâye, makale adını verdikleri kısa hikâyelerle anlatma yolunu tutmuşlar ve bu şekilde ciltlerce eserler vücuda getirmişlerdir. Bu eserler incelendiğinde Kur’ân-ı Kerîm’in üslubunun ve tekniğinin etkisi gözlenmektedir.

Asıl konumuz olan Mevlânâ Hazretleri ve Mesnevî’sindeki kısa hikâyelere gelince; daha önce Hakîm Senâyî ve Attâr’m yazdıklarının bu yolda birer deneme mahiyetinde bulunduğu ve bu tarzda asıl başarıyı Mevlânâ Hazretlerinin gösterdiği anlaşılmaktadır. Mesnevi’nin âlem-şümûl oluşunu da bu teknik ve üsluba bağlamak gerekir. Mevlânâ Hazretlerinin altı ciltlik Mesnevi’sinin tamamı, kısa hikâyelerden meydana gelmiştir. Bütün araştırıcılar da bu eserin “Kur’ân-ı Kerîm’in bir tefsiri mâhiyetinde” olduğunu söylemektedirler.

Mevlânâ Celâleddin Rûmî, Kur’ân-ı Kerîm’deki meseleleri ve derin mânâları, birer canlı, kısa hikâye hâlinde gözler önüne sermekte, insanlara bu meseleleri örneklerle anlatmakta ve yaşatmaktadır. Bunu yaparken de, Kur’ân-ı Kerîm’deki anlatım yolu ve tekniği olan “kısa hikâyeciliği” benimsemiştir. Çünkü Mevlânâ Hazretlerinin, Kur’ân-ı Kerîm’den ve bu vahyin sunucusu Hz. Muhammed (S.A.S.)’den başka örnek alacağı kimse yoktur.

Mevlânâ Celâleddin Rûmî, bir meseleyi ortaya koyarken, önce şahıs kadrolarını kurup, problemi sergiliyor. Bu problemin yaptığı çağrışımları sıralıyor; bazan bu çağrışımlar birkaç beyti aşıyor… Okuyucunun belki ilgisi dağılır diye düşünürseniz, yanılırsınız! Zira öyle can alıcı, etkileyici bir olay ortaya koymuştur ki neticesini mutlaka merak edersiniz. O çağrışımları ilk anda anlamayabilirsiniz”. Olayın seyrini, hikayeci, bir an durdurmuştur. O çağrışımların herbirinin bir başka kısa hikâye olduğunu düşünürseniz, mesele daha kolay hallolacaktır. O zaman esas olayla ilgi kurulacak ve sizin serüveni takibiniz zevkli bir hâl alacaktır. Çünkü olayın akışını yakalamışsınız-dır. Olay gelişmektedir. Zaman zaman yine çağrışımlar yapılmakta, bazan “mev’iza” (nasihat) beyitleri de sıralanmaktadır. Yine hikâyedeki tablo, » Kur’ân-ı Kerîm’deki kıssalarda olduğu gibi, aralanmıştır. Yine çağrışımlarla ahlâkî düstûrlar sıralanır. Ama bunlar, basît, kuru mev’izalar değildir. Her-biri bir hayat felsefesi, dünyâ görüşü mesabesindedir. Esas olayın devamına geçildiğinde, belki dikkatler, yine dağılmış olabilir. Fakat bu sefer, Mev-lânâ için, konuya dönmek zor değildir. Ve hikâye beklenmedik bir biçimde sona erer. Mevlânâ, ortaya çıkan durumu, hem şeriat ahlâkı yönünden, hem tasavvuf yönünden değerlendirmeye çalışır.

Mesnevi okuyucuları, Mesnevî’nin ilk hikâyesini okuyup devam ettirmede belki güçlük çekerler. Ama Kur’ân-ı Kerîm tefsirlerinden birini okuyup Kur’ân-ı Kerîm’in üslûbuna âşinâ olanlar, bu zorluğu da çekmezler. Daha sonraki hikâyeler, düğüm çözülür gibi, okuyucusunun önünde açılır.

Pekçok araştırıcının belirttiği üzere, Mesnevî’deki bu hikâyeler birer zarf durumundadırlar. Zarf, görünüşte olan şeydir. Önemli olan zarfın içindeki “öz”dür. Yâni mazruftur.

Mevlânâ’nm Mesnevi’sindeki ilk hikâye: Bir Padişah ile Câriye’nin “aşk”ını konu edinen hikâyedir. Mevlânâ, hikâyenin başlangıcında, okuyucunun dikkatini çekmek ister ve “Ey dostlar, gerçekte, bizim hâlimizi yansıtan bu hikâyeyi dinleyin!” der. Olayı kısaca ortaya koyar: Padişah, bir cariyeye âşık olmuş, onu satın alıp bir süre onunla mutlu olmuş. Fakat câriye hastalanmış.. Zamanın tabipleri, onun derdine bir deva bulamamışlar. Padişah, bunun üzerine Cenab-ı Hak’tan yardım dilemek için mescide koşmuş! Samimî bir şekilde dua ederken, uykuya dalıvermiş. Rüyasında gördüğü ihtiyar, O’na, dualarının kabul edildiğini ve kendisine bir mütehassıs, hazık bir hekim gönderileceği müjdesini vermiş. Ertesi gün hazık tabib gelerek, cariyenin Semerkand’lı bir kuyumcuya âşık olduğunu öğrenmiş. Pâdişâha bazı tavsiyelerde bulunmuş. Padişah da bu tavsiyelere göre hareket ederek, kuyumcuyu altın ve gümüşle aldatıp evinden ve ailesinden ayırarak, kendi memleketine getirip kuyumcubaşı yapmış. Yine tavsiye üzerine, kuyumcu-başı ile cariyeyi kavuşturup, bu arada yavaş yavaş kuyumcubaşını zehirletmiş. Kuyumcubaşının maddî güzelliği kaybolmuş, cariyenin “aşkı” da tükenmiş. Hikâye, şöhrete aldanan kuyumcunun ölümüyle son bulmuştur.

Bu hikâyenin başında, Mevlânâ Hazretleri, birer beyitlik iki kısa hikâye daha sıralar : ,

1. Hikâye;
Bir kişi, eşek sahibi olmak ister (Her halde, çalışıp çabalar arzusuna nail olur). Fakat eşek, palansızdır. Palanı da olsun ister, (yine her halde çalışır, çabalar, palanı da olur). Fakat eşeği, kurt kapar. İkisi bir arada olamamıştır. Palansız eşek, birşeye yaramadığı gibi, eşeksiz palan da hiçbir şeye yaramamıştır.

2. Hikâye;
Bir kişi, desti sahibidir. Ama destide su yoktur. Su bulunca desti kırılır. Susuz desti birşeye yaramadığı gibi, destisiz su da hiçbir şey değildir.

Bu iki kısa hikâyede de anlatılan, konu edilen, birbirinin varlığına muhtaç olan iki kavramdır. Bu iki kavram, “cariye elde etmek isteyen padişah, cariyeyi elde ediyor. Ama cariyenin sıhhati kayboluyor” kavramına örnek gösteriliyor. Hikâyenin devamında da aynı kavram sözkonusu edilmektedir. Kuyumcubaşma âşık olan câriye, güzelliği kaybolunca maşukundan soğuyor ve aşkı sona eriyor.

Mevlânâ Hazretleri, burada beşerî yönden bedbin bir görüşü sergiliyor. Bu da “dünyada dörtbaşı mâmur mutluluğun olmadığıdır.” O halde ebedî mutluluk nerededir? sorusu ortaya çıkıyor. Hikâyenin devamında biz bunu buluyoruz. İlâhî üslûbu ve tekniği kavramış bulunan Mevlânâ, bu arada, cariyeyi tedavide âciz kalan tabiplerin acizliğinin sebebini de açıklar. Buna göre :

“Hastalığa çâre bulacaklarını vâdederken ‘ugûr’a kapılmaları, ‘İnşâal-lâfa’ dememeleridir.” Yine bu tabipler, hazık tabîp de değillerdir!

Pekçok araştırıcı, bu, Padişah ve Cariye ile, rûh ve nefsin temsil edildiği görüşündedirler. Rûh ve nefis mücadelesi olarak, esas hikâyeyi değerlendirirsek, “Fânîye olan aşk, ebedî değildir. Zira insan bu düzenin hükmüne müsait değildir. Dâima diri ve bakî olana âşık ol”malıdır.

Mevlânâ Hazretleri, kuyumcubaşSmn zehirlenerek öldürülmesini, Dinler tarihinden, İslâm tarihinden ve ilâhî hikmetten örnekler vererek, zengin çağrışımlarla açıklamasını yapmaya çalışır. Bunların herbiri, olayların tablo halinde sergilendiği kısa hikâyeler’dir. Bu kısa hikâyeler arasında, görünüşte bir birlik yoktur. Ama temelde, esasta hepsi aynı gayeye müteveccih muhteva taşımaktadırlar.

BİBLİYOGRAFYA
Abidin Paşa, Terceme ve Şerh-i Mesnevî-i Şerîf, İstanbul, Mahmud Bey Matbaası, 1324, 1. c.
Çelebioğlu Âmil, Mesnevî-i Şerîf, İstanbul, Nurettin Uycan Matbaası, 1967, 1. c.
Doğan Candemir, Muhammed Abdülhalim Abdullah’da Kısa Hikâyecilik, Selçuk Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü – Yüksek Lisans Tezi – 1991.
Pekolcay Necla, Mevlânâ’mn Genişleyen Tesir Gücü, İslâmî Edebiyat Dergisi, İstanbul, 3. Devre, Sayı: 2, 1990.
Muhammed Kutub, İslâm Düşüncesinde San’at, İst. Fikir Yay. 1979. Seyyid Kutub, Kur’an’da Edebî Tasvir, İst. Yıldızlar Matb. 1991. Kaplan Mehmet, Hikâye Tahlilleri, İst., Dergâh Yay., 1979.
Kur’ân-ı Kerîm ve Türkçe Anlamı, (İsmail H. İZMİRLİ), İst. Çeltüt Matb., 1977.

5. Milli Mevlana Kongresi, Bildiriler, 3-4 Mayıs 1991, Selçuk Üniversitesi Yay., Konya

Prof. Dr. Gönül AYAN


kayatasarim