Avni

'Işk derdidür cihânda 'aşıka maksûd olan
Vasl-ı dilberdür hemîn bu dâr-ı dünyâdan murâd

Nesir :Âşık olanın cihanda yegane arzusu,aşk derdi(ne tutulmak)tır.Zaten bu dünya evin(e gelmek)ten murat da sadece sevgilinin vuslatına ermek değil midir? Tasavvufta varlığın vücuda gelişi,aşk ile izah edilir. Devir nazariyesi içerisinde seyr-i uruca(yükselme seyri) başlayan insanın,fenafillaha ulaşıp insan-ı kâmil mertebesine yükselebilmesi,ancak aşk sayesindedir.Hayatın gayesi,ilahi vuslata erişmek ve mutlak varlık ile birlik hâlini yaşamaktır.Bu sebeple âşık bu yolda her türlü belâ sıkıntı ve derde gönüllü olarak taliptir.



Avni


Edebiyat Türkiye Kültür ve Sanat Sitesi

 

Edebiyat Türkiye’ye hoşgeldiniz.Sitemize kendi şiir/denemelerinizi ve edebiyatla alakalı dökümanlar yollayabilirsiniz.Şiir ve denemeleriniz ‘Erbab-ı Kalem’ bölümünden yayınlanacaktır.

Yukarıda yer alan beyitler ve kısa açıklamaları Meşveret Divanımızdaki Klasik Türk Edebiyatıbölümünden alınmaktadır.Beyitlerin  açıklamaları üyelerimiz tarafından yapılmaktadır. İlgili bölüme katılarak beyitler üzerinde daha geniş bilgilere ulaşabilir ve siz de beyitler üzerinde düşüncelerinizi paylaşabilirsiniz.

GÜLMEK

Gülmek,doyasıya gülmek gerekir…
Sanki bitmez gibi bu garip hayat
Neşe mutluluk altın sedeftir…
Gel de kısacık ömre gülmeyi dayat

Kahkaha atana imrenme katıl
Var git peşi sıra neşelen biraz
Hayat altın çember var sen de atıl
Gülmek uzun ömür kısa seçim az

Gülmekten bahis açtım yok mu katılan
Gelin hep birlikte her an gülelim…
Kedere, acıya kemend atılan
Bu dünyayı kahkahayla yere serelim…

RÜŞTÜ BAYINDIR

Bir Hücrede…

‘Yüreğim sorguya alındı bu gece,
Bir hücrede.
Soruları cevapsız kaldı,
Âcizane.

Dinlemediler yüreğimin iniltilerini.
Sormadılar iniltilerin sebeplerini
Yüreğim sorguya alındı bu gece
Bir hücrede.

Dinlemeden, sebep sormadan,
Mühür vurdular.
Hiç acımadan,
Yüreğime,
Suçlusun diye…’

(23,08,2009/pzr/13:48)

 Emine YILMAZ

Osmanlı berberi olmak zordur !!

osmanlı hallak

Osmanlı'da Hallak

Avrupa’ya karşılıksız ilan-ı aşk etmeden önce berberin adı “hallak” idi; yani “traş eden” demek. Sonra İtalyancanın “barbiere”sini alıp “berber” yaptık. Derken batılılaşma merakının zirveye çıktığı 1900′lerin başında berber yerine “perukar” demeye başladık; ama kısa zamanda onu da bıraktık ve Fransızcada “saçını düzene koymak” demek olan “coiffer” fiilinden gelme “kuaför’ü” ithal edip biraz daha Avrupalılaştık!


Şimdilerde Berberler Odası’ndan alınan bir sertifika ve cafcaflı dekorlarla süslü bir dükkanla bu iş yapılabiliyorsa da, Osmanlı’da berberlik yapmak herkesin harcı değildi. Berber deyip de geçmeyin, sakın.

O, bulunduğu semtin operatörüdür; çocukları sünnet eder, hacamatın her türlüsünü yapar, kan çıbanlarını yarıp temizler, dişçilik yapar; hatta sülük bile tutardı.

Sultan Mecid zamanında basılmış “Berberlik Adabı” adındaki kitabı ölçü almaya kalkarsak inanın bugün Türkiye’deki bir avuç berber ya kalır ya kalmaz! Bu kitapta yazılı şartlara göre Ayan azası olmak bundan daha kolay. İşte berber olmak için ileri sürülen şartlardan bazıları:

Berberin yaşı otuzdan aşağı olmayacak, evli olacak, işret ile asla ülfet etmeyecek, beş vakit namazına devam edecek. Ve daha neler ve neler… Ayrıca İstanbul kadısının on beş günde bir bunları gözden geçirmesi de şartlar arasında… En mühimini sona sakladım; berberlerin asabi ve hiddetli olup olmadıkları bir heyet huzurunda türlü denemelere tabi tutulurmuş. Hele bir tanesi çok ilginç!

Çeşme Meydanı’ndan tedarik ettikleri iflah olmaz takımından bir ipsizi berber dükkanının ilk açılacağı günden itibaren dükkanın kapısı önünde bekletirlermiş. İpsizin vazifesi, berber dükkana girerken bir kol vuracak veya çelme takacak; fakat düşmesine meydan bırakmadan kucaklayıp kaldıracak. Tabii bütün bu alınan tertibattan zavallı berberin haberi olmayıp apansız olacak veyahut içeri girecek traş leğeni devirecek. Anlayacağınız, adamı çileden çıkarmak için mümkün olan her şey yapılacak.

Bütün bu denemeler karşısında berber kızmaz, sükunetine devam ederse, imtihanı kazanmış demekmiş. Yani bu suretle, vatandaşların kellesinin rahatlıkla kendisine teslim edilebileceğine dair fetvası çıkarmış.

Cânı mı var kimsenin eyleye cânân ile bahs

Cânı mı var kimsenin eyleye cânân ile bahs
Bendeye lâyık mıdur kim ide sultân ile bahs

İtdügi cevr ü cefâ bana vefâdan yeg gelür
Kıymet-i derdi bilen ider mi dermân ile bahs

Ben de yakdım meclis-i gamda bu gönlüm şem’ini
Eyledim tâ subha dek şem’-i şebistân ile bahs


Ruhlarını bağ-arâ gördükte didüm misli yok
Oldı mülzem itdügümle ben gülistân ile bahs

Şi’r-i pür -sûzın görüp tahsîn ile Hüsrev dahi
Ey muhibbi şimdengirü eyle Selmân ile bahs

Cânını terk itmeyen cânâna olmaz âşinâ

Cânını terk itmeyen cânâna olmaz âşinâ
Yanmayınca şem’ ile pervâne olmaz âşinâ

Derd-i hecre düşmeyenler ‘ışkdan bîgânedür
Bî-vesîle her kişi sultâna olmaz âşinâ


Rişte-i peyvend nâgeh kişiye pâ-bend olur
Ol sebebden âdeme dîvâne olmaz âşinâ

Sûret-i mihrin görüp çarhun sakın aldanma kim
Gâfil olma kimseye bîgâne olmaz âşinâ

Sâkiyâ ol yâra mey sun ‘âşk-ı gam-hâr ile
İçmeyince bir iki peymâne olmaz âşinâ

Ey perî bîgâne-veş bizden kaçar mısın didüm
Naz ile didi perî insâna olmaz âşinâ

Vahşet eyler âsitânun itleri İshâkdan
‘İzzet ehli bî-ser ü sâmâna olmaz âşinâ

Üsküplü ishak Çelebi

TÜRKÇE

Yazdığım gibi okuyayım , diyorsan eğer….

Bütün dünya biliyor , yok Türkçeden başkası

Diyorsan her yerde verilsin değer…

Boşuna arama, “TÜRKÇE” dillerin hası

Eğer arıyorsan bir bilim dili

Dünyayı dolaşma , Türkçemiz yeter

Yök başkanı demişse de olmaz bu bilim dili

Çinceyi savunan var , bu daha beter…..

Olmasa da elinde bir makam mevki….

Savun sen Türkçeni elbet duyulur

Bırak sen Acemi , asıl dil TürkÎ

Tarihler diyor ki gerçek dil budur…

Elbet öğren birçok dil , sen kendini geliştir

Sözünü , tutumunu ayrı koyma Türkçe’den

Diline söz edeni en sert dille eleştir….

Tarihte cevabını bulur sana laf eden….

Çince’den Japonca’dan dem vurup da gezenler….

Bilmiyor ki savunduğu kaç yıllık bir dil….

Türkçe’yi görüp de laf edenler , ezenler

Bilsinler ki gelmez bir daha böyle bir dil…..

Rüştü BAYINDIR

Düşüncenin Şiiri

Valéry şiirin fikirlerle yapılamayacağını savunur. “Şiirin içinde fikir, elmanın içindeki gıda kadar saklı olmalıdır” sözü de oldukça ün kazanmıştır. John Ciardi’nin de bir sözü varmış, yeni öğrendim : “Şiir fikirlerden söz açmaz, onları bir aktör gibi temsil eder,” diyor. Ben bu yargılardan şunu çıkarıyorum : Demek oluyor ki şair, en önce bir özümleyici; kendinde var olan bir şiir ortamına, ya da bir şair duygusallığına bazı düşünceler katmadan edemiyor; onlarsız yürütemiyor şiirini. Ayrıca, önce edindiği, sonra da şiirine ulaştırdığı bu düşünceler yok mu, onları gizleyip belli belirsiz bir hale getirmeyi de ustalık sayıyor. Okuyucuya gelince, onun durumu başka : O şairin düşüncelerinden çok, bu düşünceleri saklayan duygularla oyalanıyor. Şiir diye yüzeyde kalan bir görünüşü benimsiyor. Böylece duygulandırma dediğimiz, şiirin herhangi bir niteliği değil de, şartı olup çıkıyor.

Burada şöyle bir soru geliyor insanın aklına : İyi ama şair için düşünce bu kadar gerekliyse onu duygular haline getirmenin, daha doğrusu düşünceyi duygularla sindirmenin ne gereği var? Şair böylesi bir davranışla neyi savunmuş oluyor? Şiiri mi yoksa bir başka şiir türünü mü? Yani düşünceyi bunca gizlemek, şiir yazmanın ilkelerinden mi? Ya da şair ister istemez alışkanlıklarını mı sürdürüyor; belli bir şiir geleneğinin tutsağı olmaktan kurtulamıyor mu?

Bu soruları öyle bir iki cümleyle yanıtlamak kolay değil. Değil ya, gene de bir çıkar yol bulmak elimizde. O da şu : düşünceyi örtmek alışkanlığı yerine, onu açığa çıkarıp, şiirsel mutluluğa bu yoldan varmayı denemek. Yani düpedüz “düşüncenin şiiri” ni bulmak, onu yaratmak…

Bakıyoruz da, şiir ilkin düşünmekle başlıyor. Hatta şiir denen olayı, ancak bazı düşünce yöntemlerinin yardımıyla ortaya çıkarabiliyoruz. Üstelik bilimin, felsefenin sanatla bunca kaynaştığı günümüzde, düşünceyi eski bir şiir alışkanlığıyla örtmek elimizden gelmiyor. Yani “düşüncenin şiiri” önce bir zorunluluğun şiiri oluyor.

Bana kalırsa şair de başka türlü davranmak istemiyor zaten. O da asıl düşüncelerini söylemeye , bildirisini ulaştırmaya çalışıyor. Ne var ki, bunu yapamadığı, ya da yapmak istemediği zamanlarda , bazı kuramlar çıkararak, işini hem güzel, hem de yüce göstermenin yolunu buluyor.

“Düşüncenin şiiri” deyimi, önce düşünürlüğü, yani şairi bir düşünür olarak bellemek gerektiğini çağrıştırıyor. Ama bunu özcülükle karıştırmamak gerekir. Çünkü her biçimli söz, aynı zamanda bir özü de kapsayabilir. Oysa düşünü şiiri, özcü dediğimiz şiiri de kapsayabilecek bir bütünlüğün, bir güçlülüğün şiiridir.

Divan edebiyatından bu yana özcü diyebileceğimiz birkaç şaire rastlıyoruz. Ne var ki onları yapıtlarıyla değil de, tutumlarından ötürü değerlendirebiliyoruz. Örneğin Tevfik Fikret, Namık Kemal gibi şairler, daha çok devrimci, gönülleri toplumsal savaşlara yatkın kişilerdir. Yapıtlarını toplumsal düzensizliklere çevirmişler, şiirlerini bu uğurda bir araç olarak kullanmışlardır. Hatta kişilikleriyle, serüvenleriyle çağdaş Türkiye’ de birer “myte” olarak anılagelmektedirler. Özcülüğün bir akım olarak belirmesine gelince, bunu da Orhan Veli – Melih Cevdet – Oktay Rifat öncesinin şiirinde aramamız gerekir. İşte o süre içinde yazılan şiirler, özcü davranışın en bilinçli, en etkin şiirleri olmuştur. Etkin diyorum, çünkü bu başlangıç Orhan Veli ve arkadaşlarının şiirinden ayrı bir çizgide süregelmiştir. Ama aynı özleri savunmak isteyen şairler, bu özleri belirleyen kelimeleri, deyimleri etkisiz birer simge haline getirmekte yarışmışlardır sanki. Orhan Veli bile – daha çok son şiirlerinde – bu akımdan payına düşeni almak istemiştir. Ne var ki yazdığı şiirlerde bir evrim değil de, alınmış bir karar egemen olmuştur. Giderek şunu da söyleyebiliriz : politik kaygılar, ama salt bu kaygılar yeni şiirin ustalarını sınırlamış bir bakıma iğdişlemiştir. Çünkü onlar özcülüğü bir aşama değil, amaç olarak bellemişlerdir. Böylece tek yanlı olmaktan kurtulamamışlar; yani politik anlayışlarını da kavrayacak bir bütünlüğe erişememişlerdir.

İşte bu birkaç davranışın dışındaki şiirimizse biçimciliğin, ya da aşırı biçimciliğin şiiri olmuştur. Kişilikler bile biçim değişimlerinin kişilikleridir. İşte ne Ahmet Muhip’ e bakarak Cahit Sıtkı’yı yadırgayabiliyoruz., ne de Cahit Sıtkı’yı okuduktan sonra bir Sabahattin Kudret’i, Necati Cumalı’yı…Nedim’le Şeyh Galip’i, Yunus Emre’yle Karacaoğlan’ı bile hep böyle düşünmek gerekir. Bugün bile ilk kitaplarını yayımlamış bulunan Kemal Özer’ in, Ece Ayhan’ ın kendinden öncekilerle bir çatışmaları olduğu söylenemez. Bütün bu ufak tefek ayrımlar, bir biçim ayrımından, dolayısıyla kısa bir öz başkalığından öte nedir ki?..Yurdumuzda düşünürlüğünden ötürü kişilik yapmış; biçim anlayışını, duygu fazlalığını bu yolda harcamış şair var mıdır, bilemiyorum.

Şimdilerde şiirde yenilik sevinci, ya da yenili sözünün bunca edilir olması bütün bu sorunları batırıyor. Kendi dünyalarımızı, kendi alışkanlıklarımızı kınayamıyoruz. Üstelik bu alışkanlıklar da, şiir geleneğimizden doğan alışkanlıklar. Yani bir sürü biçim formülleri, sonra da bu biçimlerden elde ettiğimiz yeni biçimler…Ionesco, bunu sahneye uygulayarak şöyle diyor : “Sahneye söz koymak…” Yani söze yüklenen duygular, düşünceler bir yana; sözü, sahne içinde nonfigüratif biçimler haline getirme çabası…Günümüz şiirini de bir sürü öğelerden soyarak, “sözlerle yeni biçimler kurmak” diye tanımlayabilir miyiz, bilmem. Tanımlasak da, böylesi bir kahramanlığa, sonu “çıkmaz yol” olan bu uğraşa kaç sanatçının gönlü yatar acaba? Ama biz ne dersek diyelim, şiirimizde bir aşırı biçimcilik dönemi başlamıştır. Sebepleri ne olursa olsun, bu gerçeği görmemezlikten gelemeyiz. Ne var ki, nu arada, belli belirsiz kıpırdanmalar da yok değil. Son günlerde “Değişik kişilikler” deyimlerinin söz konusu olması da bunu anlatıyor. Çünkü değişik şiir alanları, ancak değişik düşüncelerle, düşünme yöntemleriyle kurulur. Bu da bir düşünü şiirine geçme eğilimini gösterdiği gibi, “sözlerle biçimler koyma” nın bir iki şairden fazlasını kaldıramadığını da tanıtlar.      Ben ayrıca duygudan, biçimden düşünce adına yararlanmayı, kendi gerçeklerimize de uygun buluyorum. Hatta şunu da söyleyebilirim : Batının şiir dünyasında yeri olan, ya da Batı şiirine etkin bir Türk şiiri yaratmak istiyorsak seçeceğimiz yol bu olmalıdır. Orhan Veli ve arkadaşları “halkın şiir zevkini” bulmaya yöneldiler başardılar da. Bize gelince, bütün bu davranışları kapsayabilecek bir anlayışla yazmamız gerekiyor. Galiba “zor şiir” dediğimiz de bundan başkası değil.

“Batının şiir dünyasında yeri olan şiir” derken, şimdilik sadece Batıya özendiğimizi söylemek istiyorum. Oysa onların gerçekleri bambaşka. Şiirleri de çeşitlilik ve değerlilik bakımından yüklü. Salt toplumsal kaygılarla yazan şairleri bile, çeşitli görüşleri savunup tartışıyorlar. İşte bu çeşitlilik içindeki her davranış da toplum katında bir anlam kazanıyor. Örneğin “Gerçeküstücüler”in çıkışı, toplumsal yasaklara, baskılara bir başkaldırma olarak değerlendirilmedi miydi? Gene İkinci Dünya Savaşı’nda aşk şiirlerine düşen Fransız şairleri yanında; emperyalizme, insan haklarının çiğnenmesine kafa tutan şairler de yok muydu? Ama bu iki davranışın da tek bir simgesi vardı denilebilir: Dayatmak!..Biri aşkla, öteki kavgayla… Bize gelince , şiirimizi sarmış bulunan “aşırı biçimcilik” sadece” sadece Batıya öykünme diye yorumlanabilir. Hele son günlerde dergilerimizi kaplayan şiirler Batıyı iyi bilen bir avuç aydını bile doyurmaktan uzaktır. Batı şairlerinin tutumları, yöntemleri elbette önemlidir; ama sadece önemli… Rus şiirinin ekininin, önderlerinden olan Puşkin bile, Batıda, öteki Rus yazarlarından daha az sevilmiş, daha az yadırganmıştır. Çünkü Rusya’da, Puşkin kadar Batı zenginliğinden yararlanan bir yazar daha gösterilemez. Oysa bu yazar edindikleri, kendi toplumunun gerçekleriyle bağdaştırmasını da bilmiştir. Bizimse böyle bir sorunumuz yok! Melih Cevdet’in de bir yazısında belirttiği gibi,şiirimiz, Doğunun etkisinden kurtulmuş, bu kez de Batı şiirine sığınmıştır. Hem de nasıl; Batının şiir anlayışına vardıktan sonra,bundan kendi gerçeklerimize uygun bir sonuç çıkararak değil de, doğrudan doğruya bir şiir ithaline girişmekle…

Sonuç olarak şunu söylemek istiyorum : Evet, şiir biçimdir; değişik biçimler yaratma sanatıdır. Ama ben, şimdilik buna inanmak istemiyorum.

Edip Cansever

(Yeditepe, 16 Temmuz 1959)

Akşam Kızıllığında Tutkular../ Abdüssamed KOÇER

Akşam Kızıllığında Tutkular…
Akşam kızıllığı… Karanlık geceye tutkularını gömenlerin ikindi serinliği… Ah bu kızıllık! Hayalleri Kaf dağına yükselenlerin, gözlerini ufka mıhlayan Mecnunların, meczupların biricik vakti… Gecenin seheri, âb-ı hayat ikliminin biricik kaynağı. Karanlığın, karanlıkta kalplerini sevda pınarında yıkayan ve ay ışığına asarak saman yolunda gezinenlerin vakt-i evveli…
Akşam kızıllığı diyorum Cân!. Akşam kızıllığı… Gecenin, kalpleri yıllar ötesine götüren vaktin giriş kapısı. Zira, geceye nefes nefes komşu olanlar, Hızır’ı bu vaktin başında beklerler, bu vaktin seyr ufkunda, beyaz at üstünde. Haberci güvercinler hasret yüklü dost nefesi getirir akşam kızıllığında..
Yorgunluğu omuzlarında taşıyan her akşam, doğuşun ve batışın muhasebesiyle gezinir gönüllerde. Anlayan, kevser ırmaklarında kendilerini yıkayarak yenileyenlerin yüreklerinde. O yüreklerin bereketli sahipleri, kimsesiz bir dağın yamacında, bir ikindi serinliği, dev bir kayanın ucunda; acıyarak seyreder bulanıklığın ve nifakın dostu olan insanları…
İşte kızıllık, tatlı vecdiyle mü’minin kalbini ikiye bölen akşamın seher sarhoşluğu. Bu vakti o kadar çok düşündü ki zavallı kalbim; sanki insanların, yalancı saltanatlarını ve mukavvadan piramitlerini saklayarak zamana kustuklarını gördü gözlerim.
Umut Kervanının Biricik Habercisi!.
Beynini ve kalbini midesine rapteden yüzlerce, binlerce zavallının arasında korkunç bir hayatı yudumluyorsun. Belki ruhunun uğrak yeri olan ÇÖL, sıcak kasırgaların ikliminde yakıp kavuruyor özünü, kutlu benliğini… Anlıyorum seni. Nasıl anlamam ki, yıllarca komşu kaldı ruhum ve umutlarım sana. Nasıl anlamam ki? Nedenleri, niçinleri sorarak büyürdü ellerin avuçlarımda.
Bülbülün ve gülün, seher vakti ötmesini ve açmasını bildiren sabâ yelini beklemelisin, ruhunun biricik Medinesinde… Ve yeniden kuşanmalısın baharı. Sözlerin ve bakışların yürekleri dirilten bir cemre oluncaya kadar.
Kalbinde mayalanmalısın Cân, kalbinde ve ruhunda.. Kanayan gülün rengi gibi ruhlarını teslim edip vücutlarını toprağa bırakanları Türkmen Yunus’un, Mevlânâ (K.S.)’nın ve bir nice hakikat ehlinin tefekkürüyle düşünmeli ve özüne dönmelisin. Belki de bütün bunları Huda’nın sana bırakmış olduğu Vuslat Ağacını gönül pınarından mahrum bırakmadan. Belki de sahiplerin sahibinin tevbe ve dua kapısını nankörce terketmenden, belki…
Düşünmelisin Bahar Muştusu. Yarasaların, akreplerin, karayılanların ve baykuşların barınağı durumunda kalbinin ülkesi. Rüzgâr artık o eski lisanıyla konuşmuyor. Ormanlarında kuşlar susmuş, asırlık çamların dalları arasında tabiatın yoksulluğu geziniyor. Kanaryalar, güvercinler, küçük gölün zâkir ördekleri ve evini sırtında taşıyan mütevazı ürkek kablumbağalar, bir bir terk etmişler ruhunun biricik kaynağı yeşillikler diyarını. Çünkü dondurucu, azgın bir kış hüküm sürüyor hâlâ senin diyârında…
Akşam kızıllığında başlar umutlar. Ve akşam kızıllığında kollar mü’min hedefini. Gün batımı yollara gölgeler düştüğünde, kargalara, akbabalara ve baykuşlara siper alır, karşı durur. Bu duruş ve bekleyiş; diriliş yüklü bulutlar belirinceye, gökyüzünü kaplayıp, mü’minleri kıyâma çağırıncaya kadardır.
Akşam kızıllığında zaman tutkularla yıkanır ve kalpler yeniden, yeni baştan dirilir. Ve mü’min kıyâm için yenilenir…

23.10.2011

Gönderen İsim/Mail: Abdüssamed KOÇER


Hosting Sponsoru

sponsor