Aşçızade Hasan Çelebi

Nice tahrir edeyüm nâmede derd ile elemi
Bağrı yufka kağıdın gözü yaşlı kalemin

"Mektubumda derd ve elemimi yazmak istediğimde, kalemin gözü yaşlı kağıdı bağrı yufka buldum. " Beyitte şairin derdi ile elemini anlatmak istediği bunu için de araç olarak mektubu seçip kağıda kaleme sarıldığını görüyoruz. Şair kağıda kaleme yöneldiğinde bu isteğini gerçekleştiremez. Zira kağıdın gözü yaşlı kağıdın bağrı yufkadır. Burada etkili olan iki sanatı görüyoruz birincisi ve en belirgin olanı teşhis(kişileştirme)dir. Çünkü kağıt ve kaleme, ağlamak ve yufka yürekli olmak gibi insani vasıflar yüklenmiş. İkinci sanat ise Hüsn ü Talil'dir. Şair derdini anlatmak için kağıda ve kaleme yöneldiğinde onları kullanılamaz bulur, bunun sebebini de kendi derdi ve elemine bağlar yani kalemin gözü şairin derdine dayanamadığı için yaşlıdır ve kağıt da yanı sebebpten yufka yürekli olmuştur.



Aşçızade Hasan Çelebi


Edebiyat Türkiye Kültür ve Sanat Sitesi

 

Edebiyat Türkiye’ye hoşgeldiniz.Sitemize kendi şiir/denemelerinizi ve edebiyatla alakalı dökümanlar yollayabilirsiniz.Şiir ve denemeleriniz ‘Erbab-ı Kalem’ bölümünden yayınlanacaktır.

Yukarıda yer alan beyitler ve kısa açıklamaları Meşveret Divanımızdaki Klasik Türk Edebiyatıbölümünden alınmaktadır.Beyitlerin  açıklamaları üyelerimiz tarafından yapılmaktadır. İlgili bölüme katılarak beyitler üzerinde daha geniş bilgilere ulaşabilir ve siz de beyitler üzerinde düşüncelerinizi paylaşabilirsiniz.

Mesnevi-i Manevi’de Leyla ve Mecnun

Mevlânâ’nın Mesnevisini, Doğu kültür ve mitolojisini içinde saklayan bir hazineye benzetebiliriz. 25.632 beyit(1) tutan bu dev eserde Arap, İran, Türk kültür ve edebiyatına dair pek çok bilgi ve ürün bulunmaktadır. Biz burada, bunlardan yalnızca Leylâ ve Mecnûn’a değineceğiz. Leylâ ve Mecnûn’un Mesnevî’de neyi anlatmak için, nasıl kullanıldığını araştırmaya ve incelemeye çalışacağız.
Leylâ ve Mecnûn, aslında Arap halk edebiyatına ait bir hikayedir. Leylâ ve Mecnûn incelemesine geçmeden önce, hikayenin konusunu kısaca hatırlatalım:

“Necd’de bulunan Beni Amir kabilesine mensup olan Kay s (Mecnûn) ile Leylâ, kabilelerinin hayvanlarını otlatırken, birbirini severler; yaşlarının büyümesi ve aşklarının meydana çıkması üzerine Leylâ çadırda alıkonur ve Kays ‘a gösterilmez; bunun üzerine Kays ‘da aşkın ilk ızdırabı başlar. Kays ‘in babası Leylâ’yı ister ise de, aşk sebebi ile dillere düştüğünden veya kızlarını rüsva ettiğinden, yahut başka bir bahane ile, teklif reddedilir ve Leylâ bir başkasına nişanlanır. Bu hale müteessir olan Mecnûn, ıztıraplarının te ‘siri ile, büsbütün aklını kaybeder. O sırada kendisini görüp, muradına erdirmek isteyen Mervân b. El-Hekem (45-65;675-683)’in vergi (sadakat) me’muru Omar b Abd el-Rahmân ile yerine tâyin edilen Nevfel b. Musahik’m teşebbüsleri boşa gider. Mecnûn’un babası, duâ ile iyi olacağını ümit ederek, onu Mekke ile Medine ‘ye götürür ise de, Mecnûn aşkının artması için duâ eder ve çöllere kaçarak, vahşi hayvanlar ile yaşamaya başlar. Mecnûn’un Leylâ’ya benzettiği ceylanı avcılardan kurtarması v.b. vakalar, bu sırada vaki olmuştur. Sonunda Leylâ, Mecnûn ‘u sevdiğinden, aşk ızdırapları içinde ölür; Mecnûn’da ona ağıtlar söyleyerek ve aşkının acılarını terennüm ederek, çöllerde dolaşır, nihayet bir gün ölüsü bulunur. ” (2)


Leylâ ve Mecnûn, Mesnevî’de bir hikaye bütünlüğü içerisinde bulunmaktan çok güzellik ve aşkı anlatmada kullanılan sembol kişiler ve motifler halinde yer alıyor. Veled İzbudak’ın hazırlayıp, Abdülbâkî Gölpmarlı’nın gözden geçirdiği altı ciltlik Mesnevi tercümesinin I. cildinin 406, 407; III. cildinin 567-577; IV. cildinin 1533-1561; V. cildinin 3286-3291. beyitlerinde olmak üzere Mesnevî’nin dört ayrı yerinde karşımıza çıkıyor.(3) Fakat burada karşılaştığımız Leylâ ve Mecnûn motiflerine, Genceli Nizami(4) ve Fuzûli’nin (5) mesnevîlerinde tesadüf edilmiyor. Şimdi sırasıyla Veled İzbudak çevirisinde bu motiflerin bulunduğu beyitlerin çevirilerini vererek metinleri değerlendirmeye çalışalım:

Birinci cildin 407, 408. beyitlerinde “Halife’nin Leylâ’yı görmesi” anlatılıyor. Burada Leylâ’nın güzelliğinden Mecnûn’un aşkından söz ediliyor gibi görünse de, asıl anlatılmak istenen aşk ve güzellik kavramlarıdır. Hele bu kavramlardan Mevlânâ söz ediyorsa, bu aşkın ilâhî bir aşk, bu güzelliğin ilâhî bir güzellik olduğunu düşünmek gerekir.

407 “Halife, Leylâ’ya dedi ki: “Sen o musun ki Mecnûn, senin aşkından perişan oldu ve kendini kaybetti.

408 Sen başka güzellerden daha güzel değilsin. ” Leylâ, “sus, çünkü sen Mecnûn değilsin. ” diye cevap verdi. ” (6)

Burada dikkati çeken en önemli nokta, güzelliğe anlam kazandıranın aşk olmasıdır. Her şey aşkla güzeldir. Eğer Mecnûn’daki aşk olmasa Leylâ’nın güzelliği diğerlerinden pek de farklı değildir. Bunu çağımızın ozanlarından Aşık Veysel de “Güzelliğin on par’etmez / Şu bendeki aşk olmasa” (7) sözleriyle çok güzel ifade etmiştir.

Aşk, sevginin son hadde varmasıdır. Tasavvufta aşk, önemli bir araçtır. Çünkü Tanrıya ulaşmak isteyen dervişler, ancak Tann’ya duydukları aşkla nefislerini yenebilmekte, Tanrı’dan gayrı olan şeylerden vaz geçebilmektedirler. Agah Sırrı da bunu şöyle belirtir: “Nefse galebe için de yegane vasıta aşktır. Nasıl ki, tecelliye sebep de aşk olmuştur. Bizi ancak aşk Hakk’a konuşturabilir. Hakiki aşk insan ruhunun (ruh-ı mutlak) olan Allah ‘a karşı bir iştiyakıdır. ” (8)

Mutasavvıflar, aşkı ikiye ayırırlar: “Aşk-ı mecazi, Aşk-ı Hakîkî; yani geçici aşk, gerçek aşk. Geçici aşk, birisine duyulan sonsuz özlem ve istektir. Gerçek aşk, Tanrı’ya duyulan sonsuz sevgi ve özlemdir.(9) Burada Mecnûn’un aşkının hakiki, yani gerçek olduğunu söyleyebiliriz. Metinden de anlaşılacağı gibi Mecnûn’un gözü, Halife’nin gözünden, aşkı, Halife’nin aşkından.farklıdır. Onun aşkı mutasavvıfane bir aşktır.

Üçüncü cildin 567-577. beyitleri arasında “Mecnûn’un, Leylâ’nın civarında oturan bir köpeğe iltifatı” anlatılmaktadır. Aşağıda yer alan Türkçe’ye çevrilmiş bu beyitlerde de genel olarak aşk teması işlenmiştir. Bunun yanında kimsenin ayıplarının ortaya dökülmemesi, şekle değil mânâya önem verilmesi düşünceleri de yer almaktadır.

567 “Tıpkı Mecnûn gibi. O da bir köpeği okşamakta, öpmekte, önünde yanıp erimekteydi.

568 Etrafında eğilip bükülerek, onu ululayıp ağırlayarak dönüp dolaşıyor, ona saf şeker şerbeti veriyordu.

569 Bir herzevekil dedi: “A ham Mecnûn, bu yapıp durduğun şey ne delilik, ne sersemlik,

570 Köpeğin ağzı daima pis şeyleri yer. Ardını bile diliyle temizler. ”

571 Köpeğin ayıplarını bir hayli saydı döktü. Zaten ayıp gören gayp aleminin kokusunu bile alamaz.

572 Mecnûn dedi ki: “Sen, baştan başa suretten, cisimden ibaretsin. Gel de benim gözümle bir bak!

573 Bu köpek, bence Tanrı’mn bir çözülmez tılsımıdır. Bu köpek, Leylâ ‘nın mahallesinin bekçisi.

574 Himmetine bak, gönlüne, canına, irfanına dikkat et ki neresini seçmiş, neresini yurt edinmiş?

575 O benim mağaramın yüzü kutlu köpeği, hatta o benim derttaşım, gamdaşım.

576 Onun mahallesinde yurt tutan köpeğin ayağının bastığı toprak bile ulu aslanlardan yeğdir.

577 Ey köpeklerine aslanların köle olduğu sevgili anlatmaya imkan yok ki, sus vesselam!”(10)

Metinde de görüldüğü gibi burada Mecnûn’un, Leylâ’nın yaşadığı yerdeki bir köpeğe aşırı ilgisi ve sevgisi anlatılıyor. Mecnûn, Köpeği adeta sevgilisi gibi öpüp koklamakta, etrafında dönmekte ve ona şeker şerbeti ikram etmektedir. Bunu gören biri, köpeğin pis olduğunu hatırlatarak Mecnûn’u uyarır. Mecnûn da görünüşe aldanmamak gerektiğini belirterek, köpeği sevgilisinin bulunduğu yerde yaşayacak kadar kutlu olmasından dolayı sevdiğini söyler.

Burada da öncelikle aşkın gücünü görüyoruz. Mecnûn, köpeği pis olmasına rağmen sevgilisine yakınlığından dolayı sevmektedir. Aslında bu tasavvufta görülen bir durumdur. Mutasavvıflar, vahdet-i vücut ilkesinden yola çıkarak bütün varlıkları, Tanrı’nın bir görüntüsü veya tecellisi gibi düşünürler ve Tanrı’ya duydukları aşkı, yaratılmışlara da duyarlar. Bunu Yunus Emre “Yaradılmışı severiz / Yaradandan ötürü”(11) sözleriyle, daha yalın bir biçimde ifade ediyor.

Burada anlatılmak istenen diğer düşünce, “Başkalarının ayıbını, kusurunu açıklamama” düşüncesidir. Bu düşünce 570 ve 571. beyitlerde köpeğin kusurlarını sayıp döken adamın sözlerinden sonra yer alan “Zaten ayıp gören gayp aleminin kokusunu bile alamaz.” cümlesinden anlaşılmaktadır. Âlem-i gayb, “Allah ilminin bulunduğu, bilinmeyen âlem’dir.(12) Yani burada yaratılmışların kusurlarını, ortaya dökenlerin Allah’a yakın olamayacakları anlatılıyor.

Yine burada “şeklin değil mânânın önemli olduğu” düşüncesinin de yer aldığını görüyoruz. Bu düşünce de bütün beyitlere yayılmış olmakla birlikte 572 beyitte yer alan, Mecnün’un şu sözleriyle “Sen, baştan başa suretten, cisimden ibaretsin. Gel de benim gözümle bir bak!” diye başlayan ve devam eden kısımda açıkça anlatılmaktadır. Mecnûn, daha önce de belirttiğimiz gibi köpeği, mutasavvıfların vahdet-i vücut ilkesine uygun olarak yaradandan ötürü sevmektetir.

Aslında hayvanlara karşı duyulan bu sevgi ve saygı Budizm’de de vardır. Mehmet Kaplan Tip Tahlilleri adlı kitabında “Bir Budist hikayesinde prens, aç bir parsa yaşaması için kendi vücudunu feda eder. Mecnün’un bir gazali avlanan avcıya, hayvanın canını kendisine bağışlaması için yalvarması ve “cümle raht”mı vermesi, Budizm’den İslam kültürüne geçmiş bir motifi hatırlatıyor.(13) şeklinde bilgi veriyor. Mesnevî-i Mânevî’de yer alan, “Mecnün’un, Leylâ’nın civarında oturan bir köpeğe iltifatı” motifi de bize Budizm’de görülen bu hikayeyi hatırlatıyor. Asaf Halet Çelebi de Mevlânâ ve Mevlevîlik adlı kitabında Mevlânâ’da pantheist, Budist ve neoplatonist izler bulur. (14)

Dördüncü cildin 1533-1561. beyitleri arasında “Aklı Leylâ’da olan Mecnün’un, aklı yavrusunda olan devesiyle mücadelesi” anlatılmaktadır. Burada da yine aşkın işlendiğini görüyoruz. Fakat burada verilmek istenen asıl düşünce, tasavvufa uygun olarak, maddi aşkın, yani nefse uymanın insanı asıl sevgiliden, Tanrı’dan uzaklaştıracağı düşüncesidir.

1553 “Bu, Mecnûn ‘la devesine benzer, o ileriye gitmeye savaşır, bu geriye gitmeye!

1534 Mecnûn’un sevdası önde bulunan Leylâ’ya kavuşmak, devenin sevdası ardına dönüp yavrusuna ulaşmak!

1535 Mecnûn, bir an bile kendisinden geçti mi deve, hemencecik geri döner, geriye giderdi.

1536 Mecnûn, takatiyle aşkta, sevda ile dolu olduğundan kendisinden geçmemesine imkan yoktu.

1537 Kendisini gözetleyen akıldı, fakat aklını Leylâ’nın sevdası kapmıştı.

1538 Deveye gelince, o çevikti, fırsat gözleyip durmaktaydı.. Yularını gevşek hissetti mi.

1539 Anlardı ki Mecnûn daldı gitti.. Hemen germeye yüz tutar, yavrusunun bulunduğu tarafa doğru gitmeye başlardı.

1540 Mecnûn kendisine gelir, evvelce bulundukları yerden fersahlarca geriye gittiğini anlardı.

1541 Üç gün böyle yol aldılar. Mecnûn, adeta yıllarca tereddüt içinde kaldı.

1542 Nihayet dedi ki: “A deve, ikimiz de aşıkız ama birbirimize aykırıyız.. Arkadaşlığa layık değiliz!

1543 Senin sevgin de bana uygun değil, yuların da, senden ayrılmak gerek!

1544 Bu iki arkadaş da birbirinin yolunu vurmada.. Tenden aşağı inip ayrılmayan can, yol azıtır gider!

1545 Senin canın da arşın aynlığıyla yoksulluğa düşmüş.. Tenime diken aşkıyla deveye dönmüş!

1546 Can, yücelere kanat açmada.. Ten tırnaklarıyla yerlere sarılmada.

1547 Ey vatan aşkıyla ölmüş deve, sen benimle oldukça, canım, Leylâ ‘dan uzak kaldı gitti!

1548 Adeta Musa kavminin yıllarca çölde kalışı gibi ben de seninle bu hallere düştüm.. Ömrüm geldi geçti!

1549 Bu yol, vuslata erişmek için iki adımdan ibaret., halbuki ben, senin hilenle tam altmış yıldır, bu iki adımlık yolda kala kaldım.

1550 Yol yakın.. Fakat ben pek geç kaldım. Bu binicilikten adam akıllı usandım artık!

1551 Bu sözleri söyleyip, kendisini deveden fırlattı attı, niceye bir dertten yanıp yakılacağım, yandım artık, dedi.

1552 Ona o geniş ova daracık bir hale geldi., kendisini bir taşlığa atıverdi.

1553 Hem de öyle bir attı ki o yiğidin bedeni ezildi..

1554 Kendisini yere öyle bir fırlattı ki kazara ayağı da kırıldı!

1555 Ayağını bağladı, top olurum da dedi, onun çevgânının önüne düşer, yuvarlanarak giderim!

1556 İşte güzel sözlü hakîm, tenden inmeyen atlıya bu yüzden lanet etmiştir.

1557 Tanrı aşkı, hiç Leylâ’nın aşkından az değersiz olur mu? Ona top olmak daha doğru, daha yerinde!

1558 Top ol da doğruluk yanına yat, aşk çevgânıyla yuvarlanarak git!

1559 Çünkü bu yolculuk, binekten indikten sonra Tanrı çekişiyle olur.. Halbuki önceki gidişimiz deveyleydi!

1560 Bu çeşit gidiş, gidişlerden apayrıdır., bu gidiş, cinlerin çalışmasıyla da olmaz insanların çalışmasıyla da!

1561 Bu çekilip gitme, alelade çekilip gitme değildir.. Bunu, Ahmed’in lıttfu meydana getirdi vesselam!(15)

Görüldüğü gibi bu metinde, devesiyle adeta savaşan Mecnûn’un durumu anlatılmaktadır. Mecnûn, bir an önce Leylâ’ya kavuşmak için deveyi öne doğru sürmekte, deve ise fırsat buldukça geride kalan yavrusuna doğru koşmaktadır. Sonuçta Mecnûn, uzunca bir zaman harcamasına rağmen kısacık bir mesafeyi kat edemediğini görür. Bunun üzerine kendisini deveden atar ve sevgiliye ulaşmasını önleyen engelden kurtulur.

Saçların çözsün bulutlar …

Saçların çözsün bulutlar ra’d kılsın nâleler
Kabrim üzre Haşr’e dek yansın göyünsün lâleler

Şâh-ı gül devrânıdır yelsin yöpürsün bâd-ı subh
Gonca vü servin ayağına su döksün jâleler


Hastelikten şöyle tenhâyım bu gurbet-hânede
Penbe ile ağzıma sû damzurur tebhâleler

Kan yudup ölenlerin derd-i derûnun yazmağa
Bir varaktır lâlenin ağzında her pergâleler

Şol kadâr od yaktı âhım başlarınâ Âhî kim
Göklere ağdı göçüp benden figâan ü nâleler

Âhî

FATİH HAN ŞİİRİ

Ağlasa derd-i derûnum çeşm-i giryânım sana

Ağlasa derd-i derûnum çeşm-i giryânım sana
Âşikâr olurdu gâlib râz-ı pinhânım sana

(Sevgili!) İçimdeki dertler ile, yaş dolu gözlerim senin için ağlayacak olsa, (gönlümdeki) gizli sırlarım (gözyaşlarıma) gâlip gelir ve (sırlar) sana aşikâr olurdu.

Mesned-i hüsn üzre sen ben hâk-i rehde pâymâl
Mûr hâlin nice arz ede Süleyman’ım sana

Sen güzellik tahtında (oturuyorsun): bense yolunun toprağında pâymâl (ayaklar altında) kalmışım. Hâl bu iken a Süleyman’ım, sana bir karınca (denli âciz olan) durumumu nasıl arz edeyim? ‘ Divân edebiyatında Süleyman ihtişâmı; karınca da acziyet ve zayıflığı temsil ettiği için şair de kendini karınca; sevgilisini Süleyman olarak nitelendirmiştir.’

Şem’i gör kim meclisinde ağlayıp başdan çıkar
Hoş yanar yıkılır ey şem’-i şebistânım sana

Muma da bak! Senin (bulunduğun) meclisinde ağlayıp baştan çıkmakta. Ey odamı aydınlatan! O mum senin için ne de hoş yanıp yıkılıyor. ‘Mum yanarken, baştaki fitilin kenarlarından ağlıyormuş gibi akar. Şair buna gıpta ediyor ve onu sevgilinin aşkı ile baştan çıkmış veya o uğurda başını vermiş olarak gösteriyor.’

Subh gibi sâdık olduğum gam-ı aşkında ben
Gün gibi rûşen durur ey mâh-ı tâbânım sana

Ey ay gibi parlayan sevgilim! Benin sana karşı, aşkının yolunda sabah kadar sâdık olduğum, (doğrusu) gün gibi âşikârdır.

Dün rakîbin cevrini men’ eyledin ben hastadan
Eyledi te’sir gûyâ âh u efgânım sana

Dün rakiplerimin, aşkının hastası olan bana yaptıkları eziyetleri meneyledin. Galiba âh ve feryatlarım sana tesir etmiş!

Zahm-ı hicrân şerhi çün mümkün değildir dostum
Sîne-çâkinden haber versin girîbânım sana

Dostum! Anlaşılan o ki (bağrımdaki) ayrılık yarasının şerh etmek mümkün görünmüyor. (Bari) açık duran şu yakam, (aşkından dolayı) göğsümdeki (şerha şerha olmuş) yarıkları sana göstersin (de insafa gel!)

Eyleme gönlün gözün cevr ile Avnî’nin harâb
Dürr ü gevherler verir bu bahr ile kânım sana

(Sevgilim!) Eziyetlerinle Avnî’nin gözlerini ve gönlünü harap etme! Zira bu deniz (gibi coşkun gözlerim) , sana inciler; bu maden ocağı (gibi gönlüm) de mücevherler sunar.

Avnî (Fatih Sultan Mehmet)

Gönderen İsim/Mail: ÇAĞLA HÜMAYUNOĞLU \ caglah*****oglu@hotmail.com

Medine’den Geçti Yüreklerimiz.. – abdüssamed koçer

Âh Medine !..

Hangi şehir bu kadar nehir olup akabilir yüreklere..
Güneşin ilk ışıklarıyla her gün yeniden yıkanan bir şehir… Sabahın ilk serinliğinde yürümek
Rabbim, ne kadar bereketli bir ziyâret!.

Yâ nasîp!

Minârelerinden yankılanan ezân sesi …
Hele Teravih Namazı ve okunan uzunca sûrelerle, imâmın yürekleri yumuşatan kırâati …
Ve ..
Sabah namazının tatlı bir serinliği dokunur müm’mü’minlerin yüzlerine ..
Unutmak zor Medineyi!.
Kızım, Oğlum ve beni yalnız bırakmayan Emânetim …
Hatırladıkça heyecanlanır.. bazen düğüm olur yüreğim..
Böyle bir birlikteliği tekrar yakalamak.. belki de hiç nasip olmayacak, Allah bilir..
Serindir Kutlu Şehrin havası ama akşama kadar ısınır ve kemiklerimize işler. Medîne’nin güneşi kimseye zarar vermez.
Medine’de İftâr vaktinin hazırlığı İkindi vakti başlar.. Harem-i Şerif’e ulaşabilmek için
herbirimiz; (Kızım, oğlum ve yüreğimin biricik sevdâsı Nersisim!) sokaklardan ne kadar da hızlı giderdik.. Otelimizin özenle hazırlanmış iftar yemekleri umurumuzda olmazdı. Ve bizi kendine çekip yakalayıvermişti, Harem’in bahçesinde kurulu mütevazı yer sofraları ..
Her akşam iftâr vakti ayrı bir heyecan içinde savruluyordu yüreklerimiz!.
Hele iftâra yakın, her sokak köşesinde, elinde iftarlık.. ikrãm için bekleyen Medinenin kutlu
sâkinleri birbirleriyle yarış ediyoedu âdeta ..
Harem-i şerifin bahçesine bez seccâde sermek , sonradan anladım ki, ne kadar anlamsız şeylerden di..
Secdeyi örtü sermeden yapmanın hazzı başkaydı..
Medine bizi; herbirimizi yüreklerimizden yakaladı. Ne kadar çok şey vardı, birlikte olan.. Ve zihinlerimizde gezinen ..
Kelimeler ifâdede yetersiz..
Sabahları rüzgâr,
hafif hafif eser Medîne’de… Bir duâ gibi Ilık ılık, yumuşacık.. okşar gibi… Soğuk değildir, üşütmez, ürpertmez insanı, huzur verir…
Gün doğmadan,
Yeşil Kubbe’nin etrafında sohbet ve duâ halkalarında aramak ve
aranmak ..
Ve ..
Uzaktan; Oğlumu ve kızımı, anneleriyle sohbetin ve duãnın hûşû bahçesinde yakalamak ne kadar güzeldi..

Ah Medine !
Bu şehir; kanayan gülün rengi misâli, yakan ve yakarken Ravza-ı kûyında Fuzûli’yi ve şâir Nâbîyi hatırlatan ince bir sızı..

Unutulacak gibi değil!..
Hele oğlumun Medinedeki
hali!.

Birlikte geçen her zaman dilimi, zümrüt ve yakut mesabesinde kıymetli ..
Ve her birimiz farklı âlemlerde gezindik Medine’de..
Şehirlerin kıymeti, sâkinleri ile bilinir. Bir şehir ki, bağrında âlemlerin yüzü suyu hürmetine yaratıldığı Efendimiz’i (S.A.V) taşır. O şehir, başımız gözümüz üstündedir. Ve O şehir, mübârek bir beldedir..
Ve Medine’nin taşı muhabbet..! Suyu muhabbet.. havası muhabbettir.
Hele Uhud..

Âh Uhud!..
Şahâdeti yudumlayan sahâbe kabirleri !..
Bu kabirler ki, meleklerin kanatlarında, kokusu ile baştan başa muhabbettir..!

Titrek ve kısık bir sesle seslendim:
– ” bu güzel kokuyu sen de farkettin mi?”
– ” hı hıı ! ”
Uhud şehidlerinin kabirleri üzerinde tariif imkansız güzel kokular hissediyorduk..
Ve..
Cennet’ül Bâki ..
Her bir kabir, Suûd eliyle isimsiz bırakılmış birer Cennet bahçesi..
Uhud’ da ki şehitlerin kabirlerindeki güzel koku, Cennetü’l Bâki’de de vardı..

NABIZ -1 (Serter SAFA)

Toplumlar kendi iç dinamiklerini oluşturmuş ciddi boyutta güçlerdir. Bu güçler devlet kurar,devlet yönetir,devlet yıkarlar. Toplumlar kendini var eden bireylerin aynalarıdır ; adam ne ise adamların tavırları da o olacaktır.Kanser olmuş bir birey bütün toplumu kanser edebilir demek ki insan özünde toplumu dolayısı ile devleti barındırır. **
Bu günlerde kulağıma çokça gelmeye başlayan ve kimi zaman da gözlerimle gördüğüm, toplumsal yozlaşmanın sondurağı(KTSH)“Kronik Thammülsüzlük Sendromu Hastalığı” ne yazıkki Kırım kongo gribinden ve hatta aids’ten bile daha büyük tehlike oluşturmaktadır. Nedir bu hastalık ;toplumu oluşturmuş bireylerin, toplum bilincinde olmalarına rağmen birbirlerine olan yabancılaşımı ,aralarında devam eden etkileşimin negatifleşmeye başlaması(sonradan olma) hali olarak niteleyebiliriz.
Durkheim ‘in iki tip toplum modeli vardır Mekanik ve Organik.
Biz mekanik dayanışmalı toplum modeline daha yakınız,aynılığımız genelekseldir,iş bölümü yok gibidir herkes her işi yapar “ne iş olursa yaparım abi” ,bireyin ne söylediği pek önemli değildir toplumun buna ne tepki vereceği mühimdir,bireyin kişiliği yoktur, bu yüzden bireysel psikoloji önemini yitirir.
Bir “şey”den birinin şikayetçi olması yetmez bundan toplumun rahatsız olması gerekir.İlişkiler sıcaktır etki ve tepki hızlıdır. Buna cemaat ilişkisi denilebilir toplumu oluşturan bireyler omuz omuza olacak kadar yakınlardır.

Organik bunun biraz tersi gibidir iş bölümü olduğu için birey bireyselliğini kazanır kişiliğini bulur ,buda bireysel psikolojinin önemini arttırır.Yani zincirde oluşturan halka çürürse bağın kopabileceği endişesi belirir. Sorumluluk yetisi kendini gösterir buna cemiyet ilişkisi de denilebilir bireyler birbirine mesafelidir vs…

Görüldüğü gibi Mekanik toplum modelinde ,belirttiğimiz hastalık için muazzam bir ortam söz konusu bu hastalığın bulaşması ve kronikleşmemesi için hiçbir engel yok. “Gelişmekte olan” ülkeler statüsüne konulan ülkemizde eğitim ve eğitim sistemi çokça tartışma konusu oldu fakat biz bu hastalığın eğitimle pekte ilintili olmadığı kanısındayız . Zira bu durum eğitim ve öğretim almış kişilerde de kendini göstermiştir,yolda istemeyerek çarptığım birinin bakışının ne kadar değiştiğine şahidim ,” afedersiniz” özrü kabul görmüyor artık.Otobüste,yolda,ekmek alırken,eve giderken uyguladığımız rutin hareketliliğimiz içerisinde her gün rastladığımız bireylerin daha sitresli ve tahammülsüz oluşu tamamı ile eğitimin sorunu olamaz. Toplumlaşma ve Devletleşme modelinde şahanne örnekler veren Türk toplumuda neler oldu da bu hale gelmeye başladı .Birbirine tahammül edemeyen bireyler bütünün oluşturduğu toplum yozlaşmaya doğru yönelmiştir yani KTSH topmlumun merkezine oturmaktadır.

Dikkat ediyorum “suç” oranı arttığı gibi işlenen suç türleri de çok korkunç ,insan doğasında suça meyil vardır fakat suçun türü ve suçu işleyiş biçimi çok önemlidir.Hırsızlık,ticari suçlar,bireyler arası çarpışma,trafik suçları (olmaması temennisi ile) yaşayan farlılık arzeden ve sürkile bir hayatın içinde normal olabilir ,fakat aynı toplumda gasp,ırza tecavüz,dolandırıcılığın ayyuka çıkması,herkesin birbirinden şüphelenmesi,komplo teorileri ,sapık cinayetler, toplu katliamlar başlarsa bu da toplumda bir şeylerin süratle değiştiğini gösterir . Bir kimseyi kesici ,delici veya ateşli bir silahla öldürmek adam öldürmek suçunun fiilinin doğasına uygun görülebilir, fakat aynı adamı hunharca parçalara ayırmak,ailesine ,yakınlarına zarar vermek ne kavganın adabı ve erdemine uyar ne de insanlığın onuruna.
Neden bunlardan örnekler verdik ? Toplum yaşadığı hayat sürdüğü coğrafyanın kültürünü yansıtır ve yaşatır çünkü kültürün mimarı zaten toplumun kendisidir eğer bahsettiğimiz kendi toplumuz ise
Türk Kültürü ve an- anesi kavganın,intikamın,ihanetin,kucaklaşmanın,barışmanın,yaşamanın,komşuluğun,akrabağlığın kurallarını beşbin yıldır koymuş ve kurumsallaştırmıştır bütün bunların üstüne oturmuş kemikleşmiş bir kültürel toplum ve herbiri birbirinden muazzam 16 devlet kurabilmiş bir toplum nasıl bu hale gelir?

Biraz düşünelim tespit etmeye çalışalım…
Devam edecek…
** seminer notlarından.

Parmaklarımda edebiyat

Uzun bir solukta yaşamak hayatı. Bazen nefes alarak bazen alamayarak. Ama en içtenlikle yaşamak..

Yorucu desekte şu ömre bazen tutkuyla sarılmak. Bazen ise inatlaşmak öylece. Ama yaşamayı bilebilmek. Her saniyenin hakkını verebilmektir önemli olan…

Sessizce yaşıyorum hayatı saniyeler bana meydan okurken. Çok koşturuyor bazen bıkıyorum ansızın. Uzaktan bir de bakıyorum ya kendi dünyama, bazen gözyaşlarımı tutamaz oluyorum. Bazen ise mutluluk doluyor dünyam! Nefes almak bu mudur diyorum ya bazen. Anlamımız bu mudur diyorum ya hani. İnsanoğlu işte diyorum o an ve gülüp geçiyorum kendime. Arkadan itiyorlar sonra beni. Ansızın ürperiyor içim derken. Titiriyorum sanki hayata. Gözyaşlarımı tuta tuta, ilerliyorum şu hayat kervanında!
Terle gözyaşı karışık. Çığlıklar sessizliğim olmuş. Boğuluyor içim bazen. Kendimi dile adıyorum o an. Kalemim tek yoldaşımdır diyorum. Tebessüm doluyor dünyam. Gülüyorum

Gönderen  Seda KARAKAŞOĞLU

Ay Işığında Yıkanan Duygular / Abdüssamed KOÇER

Ay Işığında Yıkanan Duygular…
Kutlu gecelerin içinde yürekler… Kutlu gecenin her birinde duygu yüklü yüreklere açılan binlerce pencere… Binlerce yol.. Ab-ı hayat kevseri taşıyan yollar.. İkindi serinliğinde, meleklerin kanatlarında muştulanan her biri birer r a h m e t yolu…
Gece değil yürekleri karartan.. gecede kandilleşen sayamadığım yıldızlar hiç deği!..
Bu gün ve yarın daha başka gökyüzünde yıldızlar..
Ukbadan haber veren gök yüzünün kandilleri…
Gündüzün aydınlığında kararan, islenen tozlana yürekleri bu kutlu gecelerin mehtabı yıkamıyor mu dersiniz…
Kirlenen yürekleri, bu gecelerde misafir eden kutlu secdeler ve seccadeler nasıl da ağırlıyor..
Ah ! Nefislerin gölgesi düşüyor, huzur veren teravihlerin aceleci kılınışlarına…
İkindi serinliğinde kuruyan dudaklar havz-ı kevserin vuslatıyla yanıyor…
Taşıyor sofralardaki bereket yağmurları.. Daha bir yakın olup yaklaşıyor dünyası yoksul, ukbası zengin olan canlar, kutlu yüreklere..
Orucunu babasına satıyor ay yüzlü çocuklar… Daha neler nice bad-ı saba esintileri… Eskiler… yürekleri altın gibi olan eskiler; kul olduklarını önce alçak yaptıkları kapılarında hatırlayan E s k i l e r… Ne de güzel yaşamışlar bu kutlu günleri ve yıldızların bayram ettiği geceleri.. Farkına varıvermişler.. “ Bin yıldan daha hayırlıdır. “ sözünün sırrına erivermişler.
İncitmeden vermişler yoksula.. “ Sen benim cennetimsin bunu kabul et , tut elimden! ” demişler..
Eskiler.. Yüreklerini bir ömür boyu kutlu dualarla tesbihlerle bir kale gibi koruyan Ulu Çınarlar.. Yürek dedesi olmuşlar yaşadıkları evrenin yakan çölün yalnızlığına…
Sahurlar… İftarlar… Teravihler ve camilerde cıvıl cıvıl kaynaşan melek yüzlü çocuklar
Bu kandilleşen ramazan gecelerinin muştuları..
Sabrı öğreten oruçlar.. vahyin bülbülü olan dudaklar ve yeryüzü … Geç kalmayın dostlar… Doldurun testinizi.. kasenizi Bin aydan daha hayırlı olan günlerin Nisan yağmurları sağnak sağnak dökülüyor yeryüzüne… yıkayın yüreklerinizi!..
Yenileyin bu kutlu gecelerde son bir kez ahidlerinizi!..
Bir önceki yıl gafletle unutuverdiğimiz testi şimdi dolmalı.. Dualarla göz yaşıyla yıkanmalı yürekler…
Kutlu gecelerin içinde semazen gibidir kutlu yürekler..
Belki son; belki de son bir kez kimlere veda edecek rahmet yüklü ikindiler…
Oruç eritiyor taştan katı yürekli.. Onlarca pencere açıyor Ademin çocuklarına.. ebedi olan iklime taşımak için…
Boşuna değil kutup yıldızının aydınlığı.. boşuna değil çoban yıldızının gökyüzünü mehtaba çevirişi..
Bakışları adeta büyüleyen, düşündüren binlerce yıldız neler de anlatıyor, efendiliğini unutan yeryüzünün efendisine..
Sahi.. en son ne zaman okumuştuk, vahiy meleğinin getirip sunduğu E z e l i M e k t u b u? …
Taif’ te taşlandığı halde dua eden kutlu Nebinin binlerce sözünden hangisini çeketimizin hangi iç cebine , yüreğimizin üstüne koymuştuk?. Okuyabildik ve anlayabildik mi?.. Binlerce kutlu sözden hangisini ; saraylar mesabesindeki evimizin sofralarına taşıyabildik..
Ramazan boyunca yıldızlara bakarak dinlendirin gözlerinizi ve tefekkür ederek yıkayın yüreklerinizi..
Sonbaharın eylülünü yaşıyor yeryüzü.. Düşmeden önce ayrılık çölüne, titriyor sararan yapraklar.. Dünyaya veda eden yüreklerin son bir kez kıyamda titreyişi gibi..
Karların yükseklerde kalışı uzundur.. Karlar erimeden bakışlar eritecektir yürekleri..
Mevsimin ayazında geceye girmiş..
Kutlu nehirlerin ırmakları akıyor, inanmış yüreklere..

Gönderen İsim/Mail: aakocer@hotmail.com

Çağdaş Şiirimiz ve Gelenek


Şiirimizin geldiği çıkmaz sokaktan çıkma çabaları mı, şiirimizin tarihini gözden geçirme gereği mi tam anlayamadım, bir süredir, “şiirimiz ve gelenek” teması gündemde. TÜYAP’taki bir sempozyum, TÖMER’in kapsamlı sempozyumundaki oturumlardan bir ikisi, YAZARLAR BİRLİĞİ’nin “Baki” sempozyumunun bir oturumu bu konuya ayrıldı. (Bu sempozyumlar, belki de birbirinden habersiz olarak, yaklaşık iki ay içinde gerçekleşti.) Ve nedense, şiirin ya da şairin çıkmazı, gelenekten kopmakla açıklandı. Daha çok “muhafazakar” denilecek bir bakış açısıyla “gelenek” kavramı divan edebiyatına bağlandı. Divan edebiyatının “mazmun”ları övüldü, bu kalıplaşmış söz öbeklerinin şairle okur arasında bir “anlayış kolaylığı” sağladığı savunuldu. Buna karşın liselerdeki edebiyat öğretiminin yanlışlığını, öğretimin divan edebiyatıyla değil güncel edebiyatla başlaması gereğini savunanlar oldu. Böyle bir edebiyat eğitiminin edebiyat öğretmeni yetiştiren fakültelerde bile yapılmamasının altını çizenler de. Ama yıllardır yazıp çizdiğimiz bu gerçek, kimi kişilerce pek onaylanmamış olmalı ki, üstünde yeterince durulmadı.

Osmanlı Edebiyatı’nı okutmakla görevli kişilerin, Osmanlı şiirini savunmaktaki gayretlerini anlamak kolay elbet ama, yaşı kırka varmamış gencecik ozanların “gelenek de gelenek” diye tutturup, Osmanlıca sözcükleri, söz dizimlerini, yaşamasız dizeleri gelenek örnekleri diye öne sürmelerini, başkalarını bilmem, ama ben anlayamadım. Divan şiirinden yararlanma yerine, dili, özü ve düşüncesiyle divan şiirini yineleyenler, bunu günümüzün “maddi” ve “karmaşık” dünyasının alternatifi bir sanat anlayışı olarak öne sürenler, edebiyatımızda önemli bir öbek oluşturuyorlar. Dünya görüşü olarak mistisizmi, sözcük dizimi olarak Osmanlıca söz dizimini, örnek olarak Divan edebiyatının, ne yazık ki, çöküş dönemini seçen bu genç grup hiç yalnız değil. İlhan Berk gibi İkinci Yeni ustaları da, modern şiirimizin kaynağının Divan Edebiyatı olduğunda diretiyor. Çok anlamlı sözcüklerle alt ve üst anlam (daha doğrusu ikili anlamlar öbeği) oluşturmanın kolaylığı, yalın şiirlerden esirgenen, yorum ve övgünün bu tür şiire odaklanışı da bu tutumu kışkırtıyor. Bence yapılan, pek şiir yorumu değil, bulmaca çözme merakı. Konunun uzmanı sayılan öğretim üyelerinin, bu “çok katmanlı”(!) Divan şiirine getirdikleri çözümlemeler de, bunu kanıtlıyor.

Divan edebiyatı, aslında çok katmanlılığını, sözcüklerin birden fazla anlamına değil, mistik mitolojiye borçlu. Günümüz şairinin de, okurunun da yabancısı olduğu bu mitoloji, artık dirilemez. Kimse, Süleyman kıssasının karıncayla ilişkisini anımsamaz. Yaşama bağlanmadıkça bu tür öykülerin dirilmesine de pek olanak yok. Divan edebiyatının yaşamdan kopukluğu iddiası, gününde de bu tür bağlantıları, sınırlı bir kesimin yapabilmesinden doğmuştur. Günümüzde, çağdaş şiirin “divan edebiyatı”na kayışı da, estetik uzmanlarının çözümleyeceği göndermeler, ustalar arası hüner göstermeler biçiminde yol alınıyor. Şiirin, tıpkı “Kuran gibi” okudukça aydınlanacağı savını ileri süren öğretim üyeleriyle, okurun hiç önemli olmadığını savunan şairler şiiri mumyalamaya çalışıyorlar. Bu tutum, gittikçe arabeskleşen bir söyleme kayan okurla, şiiri gündemden düşüren bir yola girdi.

Şiiri güncel sözcüklerle divanlaştıran, yeni mazmunlar üretenler bir yana, Divan sözcükleriyle yazanlar bence daha büyük bir çıkmazda. Bu tür bir tutum, onların ayaklarının altından okur zeminini de alıyor. “Osmanlıca bilirim, ben neden yeni ve acemi divan şiirini okuyayım. Bu işin ustalarını okurum” diyen bir kitle var. (Belki ikisini de okumayan bir kitle) Bana gelince ben bu tür şiiri hangi çağa yerleştirebileceğimi de bilemiyorum. Ancak yaratma özgürlüğüne saygım yüzünden onların en yetkinlerinden birinden, Sefa Kaplan’dan bir örnek vereyim. Yalnızca iki dize:
“düşerse n’ola bir gam hane-i bahtiyare
kendinden mülke ricat mülhem bir seyyaredir.”

GELENEĞİ CİDDİ OLARAK TARTIŞMAK

Gelenek kavramını, divan şiirinin ya da halk şiirinin ölçü ve uyaklarıyla, sözcükleri ve söz dizimiyle kısıtlayamayacağımıza göre, her iki şiirin nazım biçim ve türlerinin çağdaş şiirimizi nasıl etkilediği üzerinde durmalıyız, bence. Bu tür bir irdelemede aruz ya da hecenin kalıplarının değilse de ses öğesinin şiirimizden neredeyse hiç eksilmediğini, ölçüsüz, uyaksız sayılan serbest nazmın dayandığı iç dengenin, geleneksel şiirimizin kimi seslerinden yankılar taşıdığını da unutmamalıyız. Bir bakıma, şiirimizin her gelişim aşamasında, kabullenerek ya da reddedilerek, geleneğin payı olmuştur.

Çağdaş şiirimizi, cumhuriyet dönemi ve onun tarihleriyle sınırlarsak, tüm etkilerin ve kaynakların şiirimizdeki büyük devinim ve sıçramayı somutlaştıran Nâzım Hikmet tarafından kullanıldığı, görmezlikten gelemeyeceğimiz bir gerçektir. Bu kullanım, geleneğin, geleneksele karşı kullanımının da en yetkin örneğidir kuşkusuz.
Nazım biçimlerini ve söz sanatlarını sıralayıp, bu sanatların bugün süren etkisini tartışmak da, gelenekle çağdaşın ilişkisini irdelemenin bir yolu. Örneğin mazmunlar, mecazlar; şairlerin birbirleriyle boy ölçüşme adına yazdıkları nazireler, tehziller (şiirlerine benzekler yazma, bir şiirin bir dizesini aynen alarak alaysı bir benzerini yazma) günümüzde de geçerli. Özellikle tehzilin, Orhan Veli’den Can Yücel’e pek çok şairimizce şakalaşma, boy ölçüşme, dünya görüşü eleştirisi için kullanıldığı açık. Gelenek denildiğinde hemen akla gelen bir uygulama da dize alıntıları. Bu bir başka söz sanatıdır: Tazmin.

Sözcüklerin birbirine uygun kullanımı, imgelerin birbirini bütünler ve yenilerini çağrıştırır biçimde istiflenişi de, ustalığı sağlayan bir yol. Bu tavrın kaynağı da Divan şiirinin söz sanatlarına bağlanabilir.
Peki halk şiiri? Edası, imge sıralaması, kalıplarıyla günümüz şiirinden çok mu uzak? Koçaklamalar, güzellemeler Divan Şiiri kadar etkilemedi mi şiirimizi.

Yergi şiirimizde divan şiiri mi, halk şiiri mi etkin? Tek bir sözcük ve örnekle bu soru yanıtlanabilir mi?
Folkloru unutmadım. Bir dizenin, bir dörtlüğün, hatta bir destanın, bir anlamda kamulaşarak, dilden dile, cilalanıp, incelerek yeniden yeniden yaratılışı. Bu yetkinlik kalıplarıyla, mazmunlarıyla ya da doğaçlamasıyla elbet izlerini bıraktı şiirimizde.

Ancak geleneğin kullanımı ya da etkisi eldeki kalıplara bire bir uymayabilir. Çünkü, başarılı bir ozan, geleneksel kalıpları ya da edayı çağdaş gereksinmelere göre yeniden yorumlar. Bu yorumlamanın sonunda, kendi geleneğini yaratır. Kendi geleneğini yaratmış ozanların kullandığı ses, eda, öz, çoğu kez, taklit edilemez özgünlüktedir. Artık bu özel tavrın etkileri izlenebilir belki.

Burada bir örnek vermek doğru olacak. Behçet Necatigil şiirinin özelliklerinden biri, eksik bırakılmış dizeler, dizelerden eksiltilmiş sözcüklerle okurun şiiri yeniden yorumlamasına olanak vermektir. Bu Necatigil tavrı, onun şiirinin öznesi, çekingen, itilip kakılan insan tipine de çok uygundur. Şiirinde hep yutkunan, diyeceğini tam diyemeyen bir ses dolanır. Bu ses, divan edebiyatının söz sanatlarından kat’ın yeniden yorumlanışından doğmaktadır. “Sözü, etkisini artırmak amacıyla, arkası kendiliğinden anlaşılacağı ve susmanın söylemekten daha etkili olacağı bir noktada kesmek” diye özetlenebilecek bu söz sanatını, Necatigil, dize bitişlerinde olduğu kadar, hatta daha yaygın olarak dize içinde kullanmıştır. Necatigil’in geleneksel’den yola çıkarak kendi şiirinin özelliği durumuna getirdiği, “Necatigil sesi”, “Necatigil edası” diye adlandırdığımız söz sanatları, onu bir okul saymamıza yol açar. Necatigil’in etkilediği ozanlardan söz etmekse elbette konumuz dışı.

Divan ya da halk edebiyatının biçim kalıplarını kullanan ozanlar, çoğunlukla bunu belirtirler. Özellikle geleneksel biçimle içeriğin uyuşmadığı durumlarda. Örnekse, Hasan İzzettin Dinamo, Doğan Hızlan’la 1989’da yaptığı bir söyleşide yeni çalışmalarını şöyle özetler: “Şimdi toplumcu gazeller yazıyorum.” Metin Altıok, birbiriyle bağlantılı ikili dizeleri, ölçüyü değilse de, gazelin uyak biçimini kullandığı şiirlerini gazel diye adlandırır. Bu bir biçimin ödünç alınmasıdır.

“Düşündün geceler boyu, peşinden gelen
tekinsiz geçmişini
Gönlündeki göçük aşkın oduna, için için
yandın bir zaman
Sonunda gide gide, adına uygun düşen,
yalnızlığına kondun
Yorgun bedeninde zamana karşı,
çırpınan candın bir zaman
Üzülme altıok metin, hüzünlerle geçen
tarazlanmış ömrüne
Sen yoğun sis içinde sesi duyulan,
uzak çandın bir zaman” (Zamanlı Gazel).

Dinamo’nun ve Altıok’un kafiye ve dize düzenine uygun şiirlerine verdikleri gazel adı belki yadırganmaz. Ama Onat Kutlar’ın bir şiirinin adında kullandığı gazel adı, yalnızca eski ustalara bir selam anlamını taşır: Pera’lı Bir Aşk İçin Gazel. Onat Kutlar, gazelin içeriğine sadık kalır. Aşktan, sevgiliden ve içkiden söz eder. Arap edebiyatının başlangıcında, gazelin içeriğini taşıyan kasidelerdeki anlatım düzenine de (“aşk, kadın” (nesib), sevgilinin bulunduğu yerin anlatılması, şairin sevgilisiyle olan serüveni ya da doğa betimlemesi (tesbib)) uyar. Ancak ne uyak düzeni ne de dize düzeni gazeli anımsatır. 29 dizeli bu şiirde, gazelin kalıbı değil, havası, uyandırdığı etki kullanılmıştır. Bir bölümünü örnekleyeyim:

“Merhaba güzelim, bak nasıl doldurdu
-Dur önce şu sigaramı yakayım-
Kırmızı bir güneş bardağımızı
Dışarda kararan rum kilisesinin
Gürültüyü yapraklara çeviren
Çan sesleriyle yüklü ve karmakarışık
Saatlerden geçiyoruz, umut ayrılık
Günleri. Yüzünün gülü kapalı
Acı eylül geçiyor köklerimizden
-Sanırım değişen bir şey olmalı-“.

Divan edebiyatının imge zenginliği, söz sanatları, örtük söyleyişle yeniden yeniden yorumlanma olanağı İkinci Yeni’nin ozanları için bir çıkış noktası olmuştur. Ancak Divan edebiyatının biçim ve havasını çoğunlukla birlikte ve yeni bir içerikle kullanan ozanların önde gelenleri kuşkusuz, Attilâ İlhan ve Turgut Uyar’dır.
Bir kitabının adı da Divan olan Turgut Uyar’ın, kaside kalıbını uyguladığı “Salihat-ı Nisvandan Saffet Hanımefendi”ye adlı şiirinden bir beyt, onun bu konudaki ustalığını gösterecektir:
“herkes ne zaman ölür elbet gülünün solduğu akşam
aldım anlayamadım öldüm anlayamadım
almadığım akşam.”
Bir beyt de “çokluk senindir” başlıklı gazelinden:

“ey en güzel görüntüsü çiçeklere dökülen bir çavlanın
aşkım, sonsuzum, bu dünyada ne var ne yok senindir.”

Divan edebiyatının yoruma açık, gölgeli ve örtük söyleyişi, onun dokunulması yasak gibi görünen konulara eğilmesini kolaylaştırır. Yokuş Yola şiiri bunun güzel bir örneğidir:

“Muş-Tatvan yolunda güllere ve devlete inanırsan
eşkıyalar kanar, kötü donanımlı askerler kanar”

Attilâ İlhan, divan edebiyatının ahengini kullanır hemen bütün şiirlerinde. Kimi dizeleri, divan ozanlarının ünlü dizelerine küçük göndermeler taşır. “Elde Var Hüzün” adlı şiirinin “evvelce biz bu tenhalarda ziyade gülüşürdük” dizesinin ünlü “ağlarım hatıra geldikçe gülüştüklerimiz” dizesine gönderdiği selam gibi. Şiirlerine ad olarak kullandığı biçimler de bu biçimin uygulandığını göstermez. Onlar genellikle saygı selamlarıdır: Gibi Redifli Gazel, Baki’ye Gazel… Divan edebiyatının biçimsel kalıplarını kullandığı şiirler (Hasköy Bahriye Kahvesine Gazel vb. bir iki şiir dışında) başka başlıklar taşır. Örneğin Müjgan’a Aşk Şarkıları. Murabbanın, muhammesin kullanıldığı bu şarkılarda, kimi zaman geleneğe uygun olarak ünlü ozanlardan ve aşklardan da söz edilir:

“o akşam da lambamızı söndürmüştük nedim ile
nedim’den bile kıskandığım sevdiğim ile
son şarkılar dağılmıştı mevsim ile
yalnız çamlıca’da bir ud yankılanırdı
dünyayı tumturaklı bir yalan sayanlar
yalanın dehşetini yaşadıkça anlar
nazım’ın piraye’yi sevdiği zamanlar
ölse ölümünden ne suçlar çıkarılırdı.”
Müjgan’a Aşk Şarkıları’nın ikincisi olan bu şiir de bir göndermeyle sonlanır:
“gördün sessizce buluştuğunu nazım’la nedim’in
lacivert ıssızlığında yıldızlı bir serviliğin
birinin elinde varidat’ı simavnalı bedreddin’in
birinin ağzında gül elinde mey kasesi vardı”.
“Ağzında gül, elinde mey kasesi” dizesi, Yahya Kemal’e bir selamdır: “Bir kanlı gül ağzında ve mey kasesi elde.” Ses şiirinin Celile hanım için yazıldığını bilenleri gülümsetecek bir gönderme. Nedim’in
“Bir elinde gül bir elinde cam geldin sakiya
Kangısın alsam camı, gülü ya seni”

beytini bilenlere de bu dizeye yıllar sonra yazılmış bir nazireyi anımsatma.

Divan edebiyatının ünlü bir dizesinin nazirelerle, anımsatmalarla bir iki kuşağın şiirinde değişik biçimlerde yansıdığı çok görülür. Gelenek kavramından söz edildiğinde örnek olarak genç ozanların hemen dile getirdikleri Behçet Necatigil’in şiirinden benimseyip alıntıladıkları “mumdan kayıklarla ateş denizini geçmek” benzetmesini anımsarsak, Mevlana’dan Şeyh Galip’e, Şeyh Galip’ten Behçet Necatigil’e uzanan bu benzetmenin artık bir mazmun kimliği kazandığını söyleyebiliriz. Yine Mevlana’nın aslı Farsça bir dizesi, Türkçeleşip değişerek iki üç kuşağın şiirlerinde görünür. Mesnevi’nin kamışlıktan ayrıldığı için ayrılıklardan şikayet eden neyini anımsayın. Divan edebiyatının imge ve anlatımını simgeci bir şiirde kullanan Ahmet Haşim’de bu ayrılık şikayeti, “Göllerde bu dem bir kamış olsam” dizesine dönüşür. Bu dizenin şakacı naziresi, Orhan Veli’dedir: “Bir de rakı şişesinde balık olsam.” Can Yücel, dizeyi aslına döndürürken, şakayı elden bırakmaz: “Göllerde bu dem kılkamış olsam.” Can Yücel, tüm yergi şiirlerinde tehzil sanatını kullanır.
Orhan Veli, şiirselliğe karşı çıkarken, geleneği yalın söyleyiş, sokaktaki adam ve sıradan yaşam koşulları için yıkmak isterken, geleneksel sesi, aruzun ölçüsünü kullanmaktan kaçınmaz: “Yazık oldu Süleyman Efendi’ye!” Bence bu dize “me fa i lü, fe u lün , me fa i lün” ya da “me fa i lü, me fa i lü, fa i lün” biçiminde kalıplara yerleştirilebilir.
Divan edebiyatı nazım biçimleri, çağdaş anlatıma denk düşen biçimde de kullanılırken kaynağını hiç anımsatmayabilir. Ben Ataol Behramoğlu’nun Çığlık adlı şiirini örneklemek istiyorum. Gazel beyitlerinin birbirinden ayrı konuları işleyebilmesi olanağını, ozan, bir konunun örtük anlatımındaki çağrışımlar için kullanıyor:

“Bir adamı öldürmenin tam sırası kurşunlarla
Çocuğunu öpüp kapıya çıktığında
Ey kanatılmış çiğnenmiş bahar günü
Birden bir çığlıkla kapatır yüzünü
Ezik bir gül gibi çığlık, yitik bir umut gibi
Boğmak boğma telle bir insan olmanın sevincini
Kederli yağmur, usulca düşen akşama
Çığlık. Bir çocuk yüzü. Dayalı cama…”

Divan edebiyatı nazım biçimlerinden günümüzde en çok kullanılanı kuşkusuz, rubaidir. Nâzım Hikmet’in geleneksel şiire ve geleneksel şiirin dünyayı yorumlayışına yanıt olarak yazdığı rübailer, benim kuşağımda da sürdü. Bu dörtlülerin ya da çift beyitlerin nükteye açık yapısı, çağdaş konulara açıklığını da sağladı: Ataol Behramoğlu’nun rübailerini anımsayalım, örneğin Cellat’ı. Rübainin yalnızca Türk edebiyatında kullanılmış biçimi tuyuğ içinse anılacak tek bir ozan var: Hasan İzzettin Dinamo. Kitabına da Tuyuğlar adını veren ozan, bu dörtlüklerde Hafız’a yanıtlardan yergilere kadar değişik dallarda dolaşır.

Divan edebiyatının biçim ve ses olanaklarını, ironiyle ve çağdaş konularda kullanmaktan yılmayan, sözcüklerin ahengiyle kimi zaman okurunu aruzla yazdığına inandıran, bir ozanı da burada anımsamak gerekir.

“şiirler yazarsın hep iş mi bu ahmet necdet
senin içinden geçen onun dışından geçer.”
Divan şiirinin, halk şiirini de etkileyen söz sanatı zenginliği, geleneksel şiire karşı görünen ozanlarda bile izlerini gösterir. Gülsüm Cengiz’in “Ateş Çiçekleri” şiiri güzel bir ta’riz (“Söylenen sözün ya da kavramın gerçek ve mecazi anlamı dışında büsbütün tersini kastetme”) örneğidir.

“Ateş edin
topraktaki karıncaya
filizlenen ilk çimene
üstündeki çiy tanesine.
Ateş edin
ilkyaz esintisine
rüzgârla fısıldaşan yaprakların sesine.
Ateş edin
rüzgarın kanadında uçan çiçek tozuna
neden döller yaşamı-”

Çağdaş şiirimizde gelenek ve gelenekten yararlanma denildiğinde anımsanacak en önemli ad kuşkusuz Hilmi Yavuz. Hilmi Yavuz, Behçet Necatigil gibi, geleneksel olanı özümseyip, kendine özgü bir şiir yaratan ozanlardan. Divan şiirinin ünlü adlarına, yapıtlarına kimi zaman kavramlara göndermeleri onun şiirini gününden koparmazdı bir zamanlar. Ününü de benzetmelerini yaşamdan alışına, güncele göndermelere borçludur:

“doğunun bebeleri taş bebek
değildir; say ki onlara cefa
ince yaralı bir gömlek
ve ninniler en çok akşamları zor
say ki onlar ağlarken lor
say ki gülerken çökelek
doğunun bebeleri taş bebek
değildir; yaşmaklı siirt’i
kınalı van’ı
sılayla gerdeğe girercesine
geçip gurbetin çobanı
ölüm, güz üşür yüzlerine
ay, gecenin şark çıbanı
doğunun bebeleri taş bebek de
ğildir; acıyı trahom,
gündüzü emek,
gülüyse bir gelecek için kullanır
say ki anaları ova, babaları dağ
ve emzikleri tüfek” (“Doğunun Bebeleri”, Doğu Şiirleri)

Halk şiiri ve folklorun izini çağdaş şiirimizde sürmek divan şiirinin izini sürmekten daha zor. Yaşamımızın bir parçası olmuş tekerlemeler, maniler, türküler, güzellemeler, koçaklamalar, varsağılar, hoyratlar, özümsenip yeniden yaratılmadığında, ozanın acemiliğini daha kolay ele veriyor çünkü. Yine de manilerin, türkülerin, koşmaların kimi zaman da destanların aruzdan heceye geçiş ve “garip” döneminde şiirimizde etkili olduğunu söylemeli, Orhan Veli’nin Pireli Destan’ını da anımsatmalıyız. Halk edebiyatının hatta folklorun izlerini şiirimizde divan edebiyatı gibi bire bir saptayamayız ama halk edebiyatından yararlanmış, şiirini halk edebiyatına dayandırmış sayılan ozanlarımız var: Enver Gökçe, Ahmet Arif, Cahit Külebi, Gülten Akın. Bu adlara, Hasan Hüseyin ile Yaşar Miraç da eklenebilir.
Her biri kendince bir okul olan bu ozanların, yalnızca halk şiirinin kalıplarını kullandıkları, halk şiirinden esinlendiklerini söylemek, şiire ve bu ozanlara haksızlık olur. Onların şiirlerine halk edebiyatı kaynaklı izlemini veren daha çok edalarıdır. Şiirlerinde saptanabilen halk şiiri izleri kimi zaman bir gönderme, kimi zaman şiirin temasını açıklayan şiir biçimlerinin adlarını şiir adı olarak kullanmadır: Ağıt, türkü, ilahi, destan vb. Bu ozanların şiirlerinin zengin katmanları yanında, halkın yadırgamadığı ve hemen kavranabilen bir üst anlam ve yalınlık şiirlerinin gücünün bir yanını oluşturur. Onların şiirinin asıl gücü ise çağdaş yorumlardan, çağdaş bakış açısından kaynaklanır. Bu ozanlardan Enver Gökçe’nin, konu gereği türkülerden yaptığı alıntılar ve türkülere yaptığı göndermeler (“Üçten, beşten , senden geride kalan değilim”, “Keban dedikleri bir küçük şehir”, “İki kere kesemden everdiğim”; vb) bir türkü akıcılığındaki söyleyişini bütünler. Şiirine tanıdıklık duygusunu kazandırır:

“Bizsiz Ilgaz’ın çam ormanları güzel değildir.
Hayda günlerim hayda!
Sırtını düşmana verdikçe
Murat dağları güzel değildir,
Dost dost ille kavga !”

Enver Gökçe’nin paylaşımcı dünya görüşü, şiirinde böyle bir dünya için verilecek savaşımın gereğinin vurgulanması, halk şiirinin biçim kalıpları düşünüldüğünde koçaklamalarla anlatılmalıdır. Ancak onun şiirinde daha çok türkülerin lirizmi duyulur. Yerel deyimlerin seçimi ve kullanımı (meri keklik gibi çekip gitmek, yiğitlik kadim, yar için serden geçmek) şiirinin sert öğelerine bile lirik bir özellik kazandırır.

“Şimdi göz aydın etme zamanıdır.
Yeni bir dünya doğuyor.
Şorul şorul giden kan bahası,
Müjdeler müjdeler olsun
Yeni bir dünya doğuyor.” (İlk Adım)
Enver Gökçe şiirinin lirik özelliğini oluşturan halk deyişleri Ahmet Arif’te değişik bir seçim ve istifle, şiirdeki öteki sözcük ve imgelerle birleşerek aşk şiirlerine bile koçaklamaların kavga tonunu kazandırır.

“Yangınlar,
Kahpe fakları
Korku çığları
Ve irin selleri, aç yırtıcılar,
Suyu zehir bıçaklar ortasındasın.
Bir cana, bir başa kalmışsın vay vay!
Pusatsız, duldasız, üryan
Bir cana bir de başa
Seher vakti leylim-leylim
Cellat nişangahlar aynasındasın.
Oy sevmişem ben seni…”

Hangisinin hangisinden etkilendiği tartışıla gelmiş bu iki ozanın şiirinin tek ortak yanı, halk şiirini ve türküleri iyi bilmek, özümsemek ve şiirlerine onların tadını vermektir. Bir başka biçimde söylersek, Gökçe’nin şiirlerinin temelinde Eğin türküleri vardır. Ahmet Arif’te ise Diyarbakır türküleri, Urfa hoyratları.
Cahit Külebi’nin şiirini türkülerden damıtılmış diye tanımlayabiliriz. Yeni, çağdaş türküler ürettiğini de söyleyebiliriz. Ancak onun şiirindeki tanıdıklık duygusu, lirizm, yalnızca halk şiirinden kaynaklanmaz. Şiir geleneğimizin tümünü özümseyen ozanın, türkü tadı veren dizeleri de, belki bir selâm sayılmalı. Bu savı örnekleyelim: “Tokat’a Doğru” şiirinin hemen anımsattığı türkü “Bu Dere Baştan Başa” türküsüdür. Türkünün bir dörtlüğünü anımsayalım önce:

“Bu dere baştan başa cevizli bağ
Cevizler şak şak eder dön geri bak
Ellerin yari de bile vah bize vah
Ne yaman öğretmişler şu bülbülü
Her seher gelir sarar gonca gülü.” Şimdi “Tokat’a Doğru” şiirini okuyabiliriz:
“Çamlıbel’den Tokat’a doğru
Tozlu yolların aktığı ırmak!
Ben seni çoktan unuttum,
Sen de unuttun mu, dön geri bak.
Atların kuyruğu düğümlü,
Bir yandan yağmur yağar ıslak…
Bir yandan hamutlar şak şak eder,
Bir yandan tekerlekler döner, dön geri bak.
Orda derenin içinde
İki üç akça kavak.
Tekerler döner, başım döner,
Kavaklar yeşeriyor, dön geri bak.
Orda derenin içinde
İki üç ağaç çırılçıplak
Alçacık damı düşündükçe
Gözlerim yaşarıyor, dön geri bak.
Irmaklar gibi uzaklaşır
Bir türkü kadar uzak
Tekerler iki çizgi bırakır
Hamutlar şak şak eder, dön geri bak.”

Bu şiiri ille bu türküye bağlamak istersek, belki bir nazireden söz edebiliriz. Şiirdeki söz sanatları ise Divan edebiyatından söz sanatlarına bağlanabilir. Tariz’e, tecaülü arifane’ye vb. Gülten Akın, halk şiirinin tüm biçimlerini, çağdaş bir genişlik vererek, ikinci yeninin olanaklarını kullanarak şiirine taşımıştır. Kitaplarında ve şiirlerinde “türküler”, “ağıtlar”, “ilahiler” adlarına rastlarsınız. Ancak bu biçim adları, ne biçimler ne içerikler için tam bir ipucu sayılmaz. Bu biçimlere yeni içerikler getirmiştir. Örneğin “ilahi”lerinde batılı yas şiirlerinin hüznüyle başkaldırı yan yanadır. İlahilerden bir bölüm örnekleyelim:

“Ellerini görsem oğlumun
Uzun, esmer parmaklı ellerini
Onları özlüyorum
Üç yaşına yağan karda
Kızarmış, ısıttım öpe, hohlaya
Ozanda el-ucra çağrışımı yapan
Alucra kışları
Bir elim elinde sabaha dek
Öteki yorganın üstünde
Üşümezdi artık örttüm sardım ya”

Hasan Hüseyin’in, şiirinde kendinden önce şiir geleneğimizin bireşimine varanların, örneğin Nâzım Hikmet’in sesiyle birlikte, şiirde masal, tekerleme gibi alışılmamış halk edebiyatı türlerinin izleri ve gazete dili yer alır. Aynı şiirde humorla öfkeyi, humorla lirizmi yansıtarak, destan türüne yeni bir açılım getirdiğini söylemek kuşkusuz en doğru yorum olacaktır. Onun destanlarını bölerek vermek ise, şiirinin sık sık değişen temposunu aktarmayacağından, örnek vermiyorum.

Yaşar Miraç, şiirinde Karadeniz folklorunu, türkü temposunu ve yöre sözcüklerini, yeni bir içerikle kullanır. Bu kullanım, onun şiirini, örneklediğim öteki ustalar gibi taklit edilemez bir özgünlüğe ulaştırır.

“kiraz ayında
kiraz ayında
garip nerden gelmiş
uzak bir yerden
yürekten onmaz
çorak bir yerden
gariptir durmaz
geçip gidecek
sırça kahveden
sevdalı yerden
çıraklar gözlerin
gizli silecek
ocakçı elin
mendil saracak
garip kapıdan
uğurlanacak
cümbüş elinde
cümbüş elinde” (Sırça Kahvede)

Halk edebiyatımızdan en ilginç yararlanma, kuşkusuz, Melih Cevdet Anday’ın “Karacaoğlan’ın Bir Şiiri Üstüne Çeşitlemeler”idir. Ozanın bu uzun şiirinden VIII. Bölümü yorum yapmadan sunmak istiyorum:

“Üç derdim var birbirinden seçilmez
Bir ayrılık, bir yoksulluk, bir ölüm,
Daracık daracık bir yerim de yok.
Akşam geçiyor yabanarısını iterek,
Yüreğimin toprak yığını kuşlarla hafifliyor,
Acı, sıcak çorbasını arıyor tenceremde,
Ağlayayım diye bir cam,
Camın mendiline silinen yağmur,
Bu ılık yaz yağmuru yeşertir yüreği,
Yapraktan önce kız memelerine değer.
Yüzümüzü yıkadığımız akşamın esintisinde
Rüzgarın kederli arabası oyalar bizi,
Pencerenin lambasını söndürmüştür batan güneş,
Sel gibi kurumuştur gün, geceye yürüyen dal,
Varırız atım, tokmağını çalarız
Ay ışığında kuzulu kapının, sisle yan yana,
Selvi yuvarlayıp durur yıldızları tıngır mıngır,
Ayın kınalı elleri sevgilimin yüzüne değer.
Konuşan kuşlar götürürüz ona saydam gagalı,
Görülmedik yemekler, Fizan tarakları,
İpek mahreme, çift yanlı fildişi ayna…
Atım sende küheylanlık varsa
Gece yar koynunda yatarız atım.”

SONUÇ OLARAK

Gelenek, şiirin olmazsa olmaz öğesi. Okurla ilişkisi yönünden de elbet irdelenmeli. Gelenekten yararlanmayan ozan yok. Tüm şiir geleneğini değiştirenler de, iyi bildikleri bir yapıyı değiştirdikleri için başarılılar. Ancak, günümüzde gelenek kavramı, paşa dedesinin, o eğer yoksa, paşaya benzer bir yabancının resmini baş köşeye asan, ferman bulursa fermanı, bulamazsa eski Türkçe bir tapu senedini çerçeveleten sonradan görme zenginlerin salonlarına döndü. Şiirin iç meselesi, ozanların kendi kendilerine düşünüp taşınmaları, çok çok yaşıtlarıyla tartışmaları gereken sorunlar, üretimin önüne geçti. Şiirin zenaat yanını anımsarsak, bir marangozun sedirin kullanışlılığını övmekten sandalye yapmaya vakit bulamaması gibi bir şey. Okurunsa ayakta bekleyecek ne zamanı var, ne dermanı.

Yazar: Şennur Sezer


Hosting Sponsoru

sponsor