Nabi

Çok da mağrûr olma kim meyhâne-i ikbâlde
Biz hezerân mest-i mağrûrun humârın görmüşüz.

Tâlih meyhânesinde böyle çok mağrûrlanma,biz binlerce gurur sarhoşunun başının ağrıdığını görmüşüz." Bu beyitteki hezerân kelimesi daha çok binlerce anlamı taşımaktadır.Birinci mısradaki "çok" kelimesiyle "hezerân" kelimesi arasında paralellik kurabiliriz.



Nabi


Edebiyat Türkiye Kültür ve Sanat Sitesi

 

Edebiyat Türkiye’ye hoşgeldiniz.Sitemize kendi şiir/denemelerinizi ve edebiyatla alakalı dökümanlar yollayabilirsiniz.Şiir ve denemeleriniz ‘Erbab-ı Kalem’ bölümünden yayınlanacaktır.

Yukarıda yer alan beyitler ve kısa açıklamaları Meşveret Divanımızdaki Klasik Türk Edebiyatıbölümünden alınmaktadır.Beyitlerin  açıklamaları üyelerimiz tarafından yapılmaktadır. İlgili bölüme katılarak beyitler üzerinde daha geniş bilgilere ulaşabilir ve siz de beyitler üzerinde düşüncelerinizi paylaşabilirsiniz.

Yâ Rab ol düşman bakışlu yara n’itdüm …

Yâ Rab ol düşman bakışlu yara n’itdüm n’eyledüm
Sevdüğümden gayrı ol dil-dâra n’itdüm n’eyledüm

Ben gedâ bir kimsemin yatur itin kaldurmadum
Yar işiğinde olan ağyara n’itdüm n’eyledüm


Gül yüzine bakmadum şimşâdun adın anmadum
Ol kamer-ruhsâr ü hoş-ref tara n’itdüm n’eyledüm

Gûşe-i meyhanede geh mest oluram geh humar
Böylelikden zâhid-i hüş-yâra n’itdüm n’eyledüm

Altına aldı gam ü derd üstüme dönmez felek
Rûzigâr-ı zâlim ü gaddara n’itdüm n’eyledüm

Kaamet ü zülfe giriftar oldılarsa can ü dil
İtdilerdi buldılar bîçâre n’itdüm n’eyledüm

Âdem olmaz âdeme yakışmaz âdemden kaçar
Ben Necati ol perî-ruhsâra n’itdüm n’eyledüm

Necati

LÂMELİF GÜLÜ

I.
Aliyona
Fetret devrini mi yaşıyorum yeniden
Korkulu bakışlar, hiçliğini sunarken dudaklarıma
Ben hangi cesedi gömüyorum yüz yılık cananıma
Ey güzellik ülkesinin padışahı!
Ey temenni vuslatının yaranı!
Hangi mühür sahibini arıyorum dürr-i kelamında
Hangi esamiler okunuyor kutsal kitabında

Kanla sulanan gül, gamlı bakışının esiri çoktur
Kesret de vahdet de sensin Aliyona
Naif bakışın kimleri katmadı ki sayrılığına
Kimleri kametine elif diye kandırmadın ki
Yokluğum da varlığım da sensin
Hikmetim de cehaletim de sensin
Şiirim de, şairim de sen
Lâm da sensin, elif de sen
Lâmelif gülü söyle nasıl dayanırım hicranına

Âsitâne
Seni görmek, seni sevmenin ilk adımıdır, ilk eşik
Payitaht makamında söylediğim ilk ezgi
Kulağımda yankılanan ilk nağme annem ve sen
Toprağına sürülen ilk zafer sevinci
Yaşlı gözlerindeki ilk çizgi, ilk kırmızı nümayan
zamansız ölümlerden geriye kalan
Kimler söyler seni, kimler yazar miladıma

Ben yoksunum senden, ben mahzunum sensiz
Eskidenmiş uğrunda ölen sevgililer
Şimdi başka dillerde yankılanır nidası aşkların
Bense başka tümceleri koynuma alıp saklarım
Başka, hep başka alınlarda yaşarır secdem
Kollarımın eski mecali yok, saramaz artık seni
Yeniden beklesem de gelmeyecek o yokluk günleri
Ne sen eski sensin, ne de ben eski ben
Kayıtsız yaşanılan kum saati günlerdi
Dokunulası yüzün yeni iklimlerde kirlendi

II.
Bizantiya
Kafi bir kelime, kefa bir cümle velayet edemez sana
Şairler de doymadı aşkına, şehitler de
Ben acizim senden, daha çok sana mübtela
Mehmet, Fatih, Fazıl, bir Kemal ile zikretmiş adını
Ne söylesin şimdi dil-i nadanım sana
Sen başla öyleyse sevgililerini anlatmaya
Sen sun peymanelerde zehirli meylerini
Bizantiya, Lâmelif gülüm, yoksun ve yorgun azizem
Anlatamam şimdi hayalimdeki seni , güncemdeki visali
Yalancı güllere göster gerçek misali

Yüz yıl oldu, yüz nağme, yüz Leyla, yüz Mecnun
Unuttun mu Keyhüsrevi, Muaviye ve Beyazidi
Çok zaman bekledim, sonra bir yağmurla indi lalin
Kılıçlarda gösterdi kendini muhteşem hilalin
Belli ki sevdadır bunun adı, belli ki Eyyüb Ensarin
Yangın gecesi gökyüzü, Münadiler Bizantiya
İsmin okundu dillerde, nidaların can verdi orduya
Dönerken yolundan bir zamanlar mektuplar
Herakliyusa verildi işte dosdoğru yanıtlar
Senin mülkünde içildi şehadetler ve şaraplar
Sende galip geldi cümle belalı aşıklar

Konstantina
Bir Rum kızı, bir Acem dilberi nahvet
Başımdan aklım gitti, gel de şimdi sabret
Kavuşmamız mümkünsüzdür bilirim
Ben yolcuyum çünkü, sen nedense hep hancı
Kulağımda yankılanır durur Konstantina, Konstantina
Bu da benden sana okunan, son hüzzam şarkı
Lâmelif gülü, ince sızı

Sensiz sürecek ömrüm büsbütün anlamsız
Nilüfer açar, gül solarım amansız
Unutulmaz bir sevgili daha bırakacaksın ardında heyhat
Suya hasret sularda yakacaksın bütün mezarları
Hançer bakışlı lâmelif gülü
Yaşayacak sende bin bir diriliş, bin bir ölü
Konstantina saray cariyesi, İmparatoriçe Thedora
Nice sırlar küllenmiş kalbindir Ayasofya

III.
Vizendovina
Zannetme ki her şey göründüğü gibidir
Her ağlayan gözyaşı dökmez oysa
Vizendovina, evrenin istiridyesinde inci
Bütün şehirlerin etrafında döndüğü gezegen
Minareleri ağlayan ülkemin asi ve sufi çocuğu
Öpülesi alnında galata, içimde med cezir
Kız Kulesinden süzülürken boğaza şöyle bir
Resmin çizilir kutlu sayfalara
Ve nazenin bir güldür sende lâmelif
Kuşlar uçar göklerinden aheste, akşam ve seherde
Gül yağar yağmur yerine deste deste
Vizendovina, uygarlığım, garbım hem şarkım
Biz ki ölümsüzlüğe eriştik sende

Uzayıp gider böyle, bu kıssayı aşk
Bu nağmelere de kulak ver vizendovina
Kelimeleri tükettim senin için işte bak
Söylemiştin ya, dudaklarım aşk derdine çaredir
İsmim dilde merhem, gönüllde yaredir
Niçin girdin gönlüme ey lâmelif gülü
Suların tuzlu, bakışın hâredir

Şehr-i Âzâm
Ey hiçten var olan, her şey
Ey Katre katre tefekkür, damla damla hayal
Henüz sermedim tarihi ayaklarının altına
Kavgaları, yangınları, çarmıha germedim
Semalarında yankılanırken ezan ve çan
Kardeşlerin Beyrut, Bağdat, Kudüs ve Şam
Ve sen zindanda açan lâmelif gülü Şehr-i Âzâm
Sevinci de, hüznü de nalan
Gözyaşı yağmurum, Yakubum hem Züleyham

IV.
İstanbul
İstanbul, masallar diyarının efsunlu sarayı
Tanrının nurdan yarattığı melek kanadı
Beyoğlu , Üsküdar , Anadoluhisarı, Kafdağı
Gül tütsülü boğaziçinin, gamzeli güzeli
Buselik makamında söylediğim ilk ezgi
Dudağımdaki lâm ve elifin küllenen ateşi
Ayinlerimi sunduğum eflatun kanatlı simurg
Mumdan şileplerin mahzenindeki yıllanmış şarap
Göz kadehimle her an seni yudumladım
Çünkü ebedi sevgilimsin, ab-ı hayatım

Köle diye mi sattılar ruhumu sana belada
Artık uğramayacak mı şehrayinler toprağıma
Bir şairin kaleminde kifayetsiz kaldı artık adın
Ölümsüz bir cennettir, minyatür bakışların
Muamma bir şarkıda kayboldum doğrudur
Esrik sevgilim, Lâmelif gülüm
Bu sana söylenen son mısramdır, son fasıl
İstanbul’um İstanbul
TAYFUR BULU

Gönderen İsim/Mail: tayfur bulut / tayfurbulutt@gmail.com

Üstad ve Ben(Mehmet BAKİ)

Necib Fazıl bey’in şiirinde başlıca iki husus dikkati çeker. “Ben” ve “ol”. İlkin Üstad’ın Ben’inden bahsedelim ve cümlelerimize Üstad’ca başlayalım.

Hükmü başa alarak ifade edelim ki Üstad’ın ben’i egoist değil egosantrik bir ben’dir. Ne demek egosantrik? Egosantrik, etrafında iyi yahut kötü olan ne varsa her ikisini de kendinden görmenin adıdır. Burada bilinmesi ve anlaşılması lazım gelen husus egosantrikin bencil değil “benci” manasına geldiğidir. Benci; yani dünya ile irtibat kurarken kendisini merkeze yerleştirmek. Mutlulukta da hüzünde de kendisini mutluluktan ve hüzünden mesul saymak. Ağır ve tahammülü zor bir hâl. Dünyanın insanı mutlu etmediği ve edemeyeceği hakikatini bilen bir insan için çok daha ağır. Bir de bu insanın bir dava ile hemhal olduğunu düşünürseniz Üstad’ın ben’inin “olmak” ve “oldurmak” üzere işlediğini fark edebilirsiniz.

Meselenin “ol” cihetini –her ne kadar çok zor olsa da- bir kenara bırakalım ve Üstad’ın ben’ine nazar etmeye devam edelim.

Üstad’ın şiirlerindeki ben hafakanlı bir kafayı, ihtilaçlı bir bünyeyi, hassas bir ruhu ve nihayetinde dünya ile derdi olan bir adamı işaret eder. Bu dert o çaptadır ki bir yandan derdine derman ararken bir yandan derdini kimseye açmamaktadır. Üstad’ın ilk devir şiirlerindeki ben ile ikinci devir şiirlerindeki ben arasındaki en büyük ve kendini hissettiren husus; ben’in dünyaya açılmasıdır! Birinci devir ben metafizik bir ürperti ile sarmaş dolaş bir ben iken, ikinci devir ben ise aynı metafizik ürpertiyi izale etmiş ve bir nevi hayret makamında olan bir bendir. Üstad’ın ilk devir ben’i için en güzel kelime: seziş! Etrafında şahid olduğu ne varsa Üstad için mesele olması ileride “mübarek” olarak sıfatlandıracağı seziştendir.

Üstad’ın ilk devir beni için söylenmesi lazım gelen bir başka husus ise hayata kasvetle bakmaktır! Mesela kaldırımlar isimli şiirin ilk yazıldığı şekliyle bir mısraı şöyledir:

yolumun karanlığa karışan noktasında

Üstad sonraki senelerde, şiirin ilk halinde geçen “karışan” kelimesi yerine “saplanan” kelimesini tercih etmiştir. Elbette bu değişiklik plastik bir heves yahut dekor gayesi ile değildir. Tam tersine, bu değişiklik ikinci devir ben’in dünya ile irtibatını ve aynı ben’in dünyadaki mevkiini işaret etmektedir. İlk devir ben için yol karanlığa çıkarken, ikinci devir ben için ise aynı yol karanlığa saplanmış olarak ifade edilmektedir. Yine ilk devir ben için dünyanın insan üzerindeki tesiri yıkıcı ve karşı koyulamazken ama buna rağmen sanki kurtulunabilir bir vaziyetken, ikinci devir ben için eşya “teshir edilmesi” lazım gelen bir saha hükmündedir. İkinci devir ben’in kelime tercihleri, birinci devir ben’e ne şekilde nazar edildiğini ortaya koymaktadır. Ayrıca dikkat edilmesi lazım gelen bir başka husus ise ikinci devir ben için birinci devir ben’in dünyayı teshir kabiliyetine haiz olmadığıdır. Galib değil teshir… İş bu sebebledir ki Üstad seneler sonra yazacağı Zindandan Mehmed’e Mektub isimli şiirini “Gün doğmuş, gün batmış, ebed bizimdir!” diyerek sonlandırmıştır. İki devrin ben’i arasındaki amil fark “ışık ve karanlık” mefhumlarına bakış üzerinden düşünülürse ışık ve karanlık kadar dahi izaha muhtaç değildir!

Bir diğer husus ise ilk devir ben’inin memnun olan bir ben olmasıdır! Evet kasvetli bir bendir ilk devir ben’i ama kasvetten memnun olan bir bendir aynı zamanda. İlk devir ben’i için dünya kayıbların verdiği acıdan, üzüntüden, sıkıntıdan kurtulmak için kullanılması lazım gelen bir sahadır! Öyle ki Üstad okuyanı hayran bırakan kaldırımlar isimli şiirinde “yürüyorum, arkama bakmadan yürüyorum” diyerek arkada bırakılanlara değil önüne çıkacaklara bakmayı işaret etmektedir. Öyle olmasa idi birkaç mısra sonra “Sanki beni bekleyen bir hayal görüyorum” der miydi? Kasvetle başı hoş bu adam için her ne olursa olsun “hayat”tan memnun olunmalıdır. Belki şöylemek de mümkündür: Kasvetle bakarak hayatı daha yaşanılır kılmak gayreti ilk devir ben için bir gayedir. Gayedir çün ki dünyaya henüz teshir edememektedir. Dünyanın üzerindeki tesirini asgariye indirmek için çaba sarf eden bu genç adam için ben, hayat tutunmak için memnun olmak ile mümkündü. Mutlu muydu? Kesinlikle hayır! Ama memnundu!…

Üstad’ın ben’ine dair, şiirleri tetkik edilerek çok daha fazla hususa varılabilir. Benim açımdan en mühim hususlar: Seziş, kasvet ve hayrettir! İlk devir ben için seziş ve kasvet memnuniyet sebebi olurken, ikinci devir ben için seziş ve kasvet istihale etmiştir. Seziş irfana; kasvet hüzüne ve memnuniyet ise hayrete istihale etmiştir. Dolayısıyla ilk devir ben için kifayetsizlik başka bir sahada telafisi mümkün olan bir hususken, ikinci devir ben için kifayetsizlik kabul edilemez bir vaziyettir! Kifayetsiz derken Üstad’ın kifayetsizliğini kasd etiğim vehmine düşülmesin. İlk devir ben’i ile dünya arasındaki irtibatın kifayetsizliğini kasd ediyorum!

(Bunların yanısıra mühim bir mesele: şiire beni getiren şairlerin başında Üstad gelir. O’nun beni ile eslafın beni arasındaki fark şiirlerin mukayesesi yoliyle anlaşılabilir.)

Bir mesele de üstad’ın eski şiirlerini çöplükte görmesidir. Meşhur “attım” sözünü sadece yazdıklarını inkar olarak görmek –en hafifinden- Üstad’ın neyi işaret ettiğini anlamamaktır. O, şiirlerini inkar etmedi! Aksine şiirlerindeki istihaleyi yani metafizik ürpertinin hayret’e istihalesini göremeyenlere “Eğer illaki kuru kuruya ürpermek istiyorsan işte orada! Buyur! Ama emin ol seni ürperten sadece çöpün kokusu olacaktır!” hitabında bulundu! Üstad çöplükte hangi mahlukun dolaştığını bildiği gibi, insanın da neye memur olduğunu bilmiyor değildi! Ol sebebten üstadın “attım” dediği şiirleri için çöplük kelimesini kullanması ve çöplükleri karıştıranların dört ayaklılar olduğunu nazara vermesi muhatablarına insanın neye memur olduğunu hatırlatan ince bir ayardır! İtibari değil hakiki bir tavırdır! Yani Ahlakî!

İlk devir şiirleri ile irtibatlı bir başka husus ise Üstad’ın şiirlerinde yaptığı değişikliklerdir. Üstad’ın bu tavrını anlamayanlar onun halinden anlayamayanlardan başkası değildir. Çile isimli şiir kitabına almadığı şiirlerine dair yazdık. Pekiyi ama aldıkları ve üzerinde değişiklikler yaptıkları için ne demek lazım? Çok basit: Muhasebe! İlk devir ben ile ikinci devir ben’e dair muhasebe! Üstad’ın Çile’ye değiştirerek aldığı şiirler sıhhatli bir şekilde tahlil edilirse bu muhasebe rahatlıkla görülür!

Nasibse devam edeceğiz…

Gerçi sen bu lebler …

Gerçi sen bu lebler ile halk-ı âlem cânısın
Sorduğum ayb eyleme billâh kimin cânânısın

Tâc-ı devlettir meğer başında miskîn kakülün
Kim güzeller şâhısın hem hûblar sultânısın

Mürdeye cânlar bağışlar söze geldikçe lebin
Onun için sana âlem der ki âdem cânısın

Gözümün nûru ve gönlümün sürûrudur kapın
Hasta gönlüm çâresisin derdimin dermânısın

Ey güneş kendini uşşâk içre yüksek tutma kim
Ol kamer yüzlü nigârın sen de ser-gerdânısın

Gerçi nâziktir Necâti hûblar sayd etmede
Diller almakta velî sen de cihân fettânısın

NECATİ BEY

Kibir (Mehmet BAKİ)

Gözlerimi kapatıyor ve bir an için yokluğumu düşünüyorum. Evet, biliyorum, yokluk demek bile ürkütücü ve yokluk kolay kolay tasavvur edilebilir bir şey değil ama bir an için yokluğumu düşünüyorum… hiçbir zaman vucud bulmadığımı… asla var olmadığımı. Oluyor mu ne? Evet, evet! Oluyor galiba!… Yokluk düşüncesi ile birlikte bensiz bir dünyanın var olmadığını fark ediyorum yahut dünyanın ben olmadan bir mana ifade etmediğini müşahade ediyorum. Garib hissetmeye başladım…  İnsanın “ben” dediği şey olmadan bu dünyanın bir manası yok o halde? Öyle ya benim olmadığım bir dünya olamaz ki! Ben dediğim şey nefs, ruh, şuur, irade ve sair unsurları ihtiva ediyorsa ve bu unsurlar ben olmadan olamazsa yahut ben dediğim şeyin vucudu için lazım gelen unsurlar bunlar ise ben yoksam dünya da yoktur. Başka şeylerin benim olmadığım zaman ve mekanda –ki zaman ve mekan onlara göre mevcuttur- var olmasının bu hakikati değiştirmemesi lazım değil mi? Kaldı ki yokluğu tasavvur etmek, “başka” olarak isimlendirdiğim şeyin “ben” ile irtibatını kesmek demek değil midir? Yani eğer ben yoksam zaten başkası da olamaz… Galiba doğru yoldayım.

Benim varlığım ile dünya bir mana kazanıyorsa şayet şu halde dünya ile aramda müthiş bir irtibat var! Nasıl bir irtibat acaba? Tohum ile toprak arasındaki gibi bir irtibat olabilir mi? Evet! Muhtemelen öyle bir irtibat var… ama… ama bir dakika…. Toprağın su olmaksızın tohumu çatlatmasının yolu yok. Madem öyle, benim çatlamam için yani dünyayı kurabilmem için bir şey lazım; bendeki cevheri –varsa şayet- açığa çıkartacak bir şey!… Düşün! Düşün!  Düşün!… Tabii ki!… İnanmak! Dünya ile irtibat kurabilmek için önce dünyaya inanmalıyım ve onu kendime inandırmalıyım! Benim dünyaya inanmam kolay çün ki ben biliyorum ki ben olmadan o olamaz ve ben varsam dünya diye bir şey var. Fakat bu durumda da bir mesele var…Ya benden bihaberse dünya? Ya dünya bensiz var olabileceğini düşünüyorsa?! Varlığımdan haberi bile olmayanı nasıl kendime inandırabilirim ki? Böyle bir şey mümkün mü? Hayır, olmadı! Tohum ile toprak arasındaki gibi bir irtibat değil bizimkisi… Daha farklı… Daha fazla… Evet! İrtibatın kurulabilmesi inanmakla oluyor ama tek taraflı bir inanmak bu… Sonu hiçliğe mahkum bir inanç! Tekrar yok olmak… Var olmak nedir haberdarken yok olmak! Hayır! Hayır! Kesinlikle tohum ve toprak gibi değiliz biz… İyi ama bu irtibat nasıl kurulacak? Dünyayı kendime nasıl inandırabilirim?! Düşün… Düşün… Düşün…

Ben ve dünya; dünya ve ben… Dünya ve ben; ben ve… Elbette! Tabii ya! Dünya benden farklı bir şey değil… Eğer ben varsam ve dünya benimle var oluyorsa demek ki dünya benim! Şu halde dünyayı kendime inandırmaya çalışmak boşuna bir gayret oluyor! Öyle ya dünyayı kendime inandırmaya çalışmak, kendimi inkar etmek demek. Şu halde dünya ile irtibat kuramıyor oluşum sadece kendi varlığıma inanmadığımdan. Evet! İrtibat, inanmakla mümkün ama inandığım düzgün değilse irtibat kayboluyor hatta hiç kurulamıyor! İnanmak… Var olduğuna inanmak… Dünyanın var olmadığına, benim var olduğuma inandığım kadar inanmak… Bu nasıl bir irtibat! Yıkıcı, perişan edici, bir hamlede yere serici! Hangi insan buna takat getirebilir… Bir yandan varım de, bir yandan yok… Zıtlar ne zaman bir araya geldi de ben tam arada kaldım Ya Rab?! Tabii ya! Sen! (c.c) Sen (c.c.) bana arada kalmışlığımı ve sıkıştığım yerden nasıl kurtulacağımı gösteriyorsun! Ve Elçilerin… Onlar… Arada kalmayanlar!… Hayır! Haşa! Arada kalanların en mustaribleri… Onların söyledikleri senin buyurdukların ve senin buyurdukların sadece dünyayla yani kendimle olan irtibatımın düzelmesi için! Olamaz! Nasıl daha önce düşünemedim?! Helvadan put yapmak maddeyi azizleştirmek değilmiş meğer! Bizzat kendimi azizleştirmek! Yani dünya ile irtibatın bozukluğu! Yani kendi kendimi inkar! Yani dünyanın bensiz olmayacağını bildiğimden ötürü benim Sen’siz(c.c.) olabileceğimi düşünmem!…  Bir yandan kendimi inkar edip bir yandan kendime inanmak! Hiçliğe inanmak! Aman Ya Rabbi!… Kibir!

Afv et!

İki kelimelik bir yazı(Mehmet BAKİ)

“Ekseriyatla yazdıklarımı beğenmem ve atarım!”

Bir yazının başlangıçı için garib bir cümle, biliyorum! Eğer benim gibi zor beğenen ve kolay kolay ikna olmayan bir insansanız bu girizgahın nereye varacağını tahmin edebilirsiniz.

Beğenmek ve beğenilmek! İnsanın en vahşi tarafı bu iki kelime üzerine inşa edilmiş. Yabani değil vahşi… Yabani olanın dizginlenmesi mümkünken vahşi olanın dizginlenmesi mümkün değildir. Akıllara  hemen şu sual gelebilir:”İyi ama vahşi olan ne için dizginlenemez?” Vahşi olan dizginlenemez zira bir şeyin vahşi olarak isimlendirilmesi bizzat vahşi olarak isimlendirenin kendindendir. Kendisi ile irtibat kurmaksızın insan, ne vahşeti ve ne vahşiyi idrak edebilir! O güne kadar kendinden bile sakladığı şeye şahit olmak… Havsalanın almaması, endişe ve inkar… Vahşi! Yabani öyle mi? Kesinlikle hayır! Yabani, insanın kendine ait olmayandır; dolayısiyle yabani olana şahit olan insan, sadece bir “yeniye” şahit olmamıştır; ilave olarak “yeni” ile irtibat kurmuştur. İrtibat kurulan bu saha aynı zamanda üzerinde tasarrufda bulunabilecek, ehlileştirilebilir bir sahadır. İnsanın bu şekilde düşünmesi ise “bu sahanın insandan daha aciz, insandan daha aşağıda ve insandan daha makul şartlara evet demesidir…”  Yani yabani hayır demez, diyemez. Tıpkı sahanın kendi üzerinde besledikleri gibi… Vahşi ve yabani, insana mahsus, biri beğenildiği için kabul edilen; diğeri ise beğenilmediği için inkar edilen sahaların has ismidir. Vahşi evet demez, yabani ise hayır diyemez! Ve insan her zaman “evet”i tercih eder…zımnen bile olsa!

Yabani ve vahşi akıllara, hayvanatı, nebatatı yahut iptidai olanı getiriyorsa şayet emin olun düşünce yapımızda bir sakatlık var demektir. Saydıklarımın hiç birisi ne yabanidir ne vahşidir. İnsan bu dünyada yabani olduğu için bu dünya insanın gözünde vahşidir! Bizler yani insanoğlu bu dünyaya hiçbir zaman evet demedik aksine hayır demeyi beceremedik. İndiğimiz, indirildiğimiz bu dünya sırf bu sebebledir ki bizim için yabani kaldı ve kalmaya devam edecek ama bir farkla: Dünyaya hayır demeyi beceremeyen bizler, dünyaya evet dedirtmeyi başardık! Beğenmediğimiz bu dünyayı, beğenilir kılma çabası içine düştük. Gelmiş ve geçmiş bütün fikirler, bütün icatlar, bütün keşifler, bütün her şey dünyayı ehlileştirme yani beğenilir kılma gayretinden başka bir şey değildir. Bu kaidenin tek bir istisnası vardır: Din!

Din insani değildir ve insani olmadığı için “beğenilmeyen” insanları muhatab almıştır. İnsanın tesis ettiği (yeni) ile insana ait olmayan (iyi) irtibat kurunca insandan sudur eden ilk hareket inkar olmuştur. çün ki din insanın asla kabule yanaşmadığı ve kendinden sakladığı şeyi aniden ve tek hamlede suratına çarpmıştır: vahşet! Kendince yabani olanı güzelleştirme iddiasındaki insan kendi vahşetini görünce ilk iş olarak inkar yoluna sapıyorsa şayet bu, dünyayı beğenmediği hakikatinin suratına çarpılmasındandır!

Bütün bu sözler ne içindi? İlk cümlem “Ekseriyatla yazdıklarımı beğenmem ve atarım!” olmuştu. Bu cümlenin devamı ise şu olacaktı: “Beğenmem zira yazdıklarımı vahşi görmeye mani olamam ve etrafımda vahşi olan hiç bir unsura tahammül edemem! Sırf bu sebebten bana ait dahi olsalar yanımda barındırmam. Beğenmediğim bir şeyin kime ait olduğunun ne ehemmiyeti var değil mi?” ilk cümlemin devamınında geçecek olan “vahşi” ve “beğeni” kelimeleri arasındaki irtibatın izahı için bu uzun girizgaha mecburdum.

Bu yazı vahşi bir yazıdır dolayisiyle muharriri vahşidir ve emin olun -yine bu yazı- imkansız olduğunun bilinmesine rağmen mümkün mertebe ehlileştirilmeye çalışılmıştır!

Bundan böyle her pazartesi ve cuma beraberiz efendim…

Zühdünü ko aşka …

Zühdünü ko aşka düş ehl-i cenan etsin seni
Piyr-i aşka kulluk et canane can etsin seni

Bir zeman bülbül gibi efganın ağdır göklere
Şol kadar kıl naleyi kim gülistan etsin seni


Ar u namusun bırak şöhret kabasından soyun
Giy melamet hırkasın kim ol nihan etsin seni

Yüzünü yerler gibi ayaklar altında ko kim
Hak teala başlar üzre asüman etsin seni

Verme rahat nefsine daim gaza-yı ekber et
Ka’be-yi dil fetholup darül-eman etsin seni

Gel Niyâzinin elinden bir kadeh nûş eyle kim
Mahvedip nam u nişânın bi-nişan etsin seni

Niyâzi Mısrî

Ab-ı Çeşm

Birgün hâb-ı ademe yatarsam âfıtâb-ı cemâlim

Kabr-i hâmuşumun başında dökme ab-ı çeşm

Kaplamış zaten dörtbir yanımı yahmumlar lahhlar

Bad-ban ile açıldığım ma-ül bahrta ol yakut-u zadim

Emre Yaman


Hosting Sponsoru

sponsor