Fuzuli

Dehr bir bâzârdır her kim metâın arz eder
Ehl-i dünya sîm ü zer ehl-i hüner fazl u kemal

Dünya herkesin varını yoğunu sergileyeceği bir pazar yeridir. Bu zeminde hüner ehli, yani bilgili zâtlar faziletlerini ve maarifetlerini, dünya düşkünleri (yani dünyaya değer verenler)ise altın ve gümüş gibi somut varlıklarını sergilerler. Fuzuli'nin hayat görüşünü en iyi yansıtan beyitlerden biri de budur.



Fuzuli


Edebiyat Türkiye Kültür ve Sanat Sitesi

 

Edebiyat Türkiye’ye hoşgeldiniz.Sitemize kendi şiir/denemelerinizi ve edebiyatla alakalı dökümanlar yollayabilirsiniz.Şiir ve denemeleriniz ‘Erbab-ı Kalem’ bölümünden yayınlanacaktır.

Yukarıda yer alan beyitler ve kısa açıklamaları Meşveret Divanımızdaki Klasik Türk Edebiyatıbölümünden alınmaktadır.Beyitlerin  açıklamaları üyelerimiz tarafından yapılmaktadır. İlgili bölüme katılarak beyitler üzerinde daha geniş bilgilere ulaşabilir ve siz de beyitler üzerinde düşüncelerinizi paylaşabilirsiniz.

Aşk

Bu gece cebimdeki kırık dökük; kağıt para gibi buruk ve eskimeye yüz tutmuş harfleri çıkarıp Seni hatırlatan yazılar yazmalıyım. Esrik harflerle ne kadar anlatılırsın bilmemekle beraber, denemeliyim. Çünkü unuttuğum bağbozumu zamanların anımsanması ve gözyaşı dökülmesi gerek. Yorgun ateşböcekleri gibiyim.

Bu gece kelebeklerle geçmeli izafi dakikalar. Onlar kanat çırpmalı ateşe ben elimi uzatmalıyım. Aşk ateşten gömleği giymek demektir. yakar. yanmaya razıysan giyebilirsin ancak.

– Sevda derdim aşkın yoludur ki aşkın yolunu mu istersin yoksa Aşk’ımı?
– Aşk için yaratılmışım. Razıyım…ben aşkı isterim. Ya Aşk ister mi beni?

Bu gece ney eşliğinde güneş ekseninde dönen galaksiler gibi dönmek istiyorum. Beni gören semazenlerden sanmalı (ama değilim). Beni gören Şems talebeliğe alır mı? Bir elimi semaya çevirip gökteki meleklerle elimi birleştirmek; Bir elimi toprağa çevirip (tez zamanda gelip) Seninle kavuşmak istediğimi söylemek istiyorum. Döne döne aşkı gökyüzünden alıp toprak tenime yerleştirmeliyim. Gayretli olmalıyım. Teslim olmalıyım. Kemiklerim terlediği gibi terlemeli bastığım toprak.

Benim göçüm dudaktan kalbedir. Asıl yuvam gönüldür. Memleketim, sılam. Hasretim, nefesim… Melekler, açın kapılarını mekanımın. Sen gir ve seninle bütün güzellikler girsin. Rahiyalar koksun. Güller, laleler açsın. Seni tanıtan her imge bayram etsin. Hazadide sarayım şenlensin. Dilim bülbül gibi söylesin. Beyhude, sarmaş dolaş, kekre yüzümde gonca çiçekler açsın.

Ağlamalıyım bu gece. Sadece Senin için. Sırf İbrahim’in büyük baltasıyla parçaladığı, peygamberimiz(s.a.v.)’in elindeki değnekle kabe’den attığı ve sonra insanlığımızın içinde şekil değiştirip tekrar yerleşen çıplak ve soyut putlara inat, Senin için ağlamalıyım. Ellerim semaya bakmasa da içim titreye titreye Seninle olmalı.

Haydi kabul et beni, bana aşk(ım) de… Seni aşk bildim her saniye…

01.45
mehmet türkmen

Gönderen İsim/Mail: mehmet türkmen/mehmetturkmen28@hotmail.com

Dehenin derdine dermân dediler cânânım

Dehenin derdine dermân dediler cânânım
Bildiler derdimi yoktur dediler dermânın

Olsa mahbubların ışkı cehennem sebebi
Hûr u gılmânı kalır kendisine Rıdvân’ın


Geçti meyhâneden il mest-i mey-i ışkun olub
Ne meleksen ki harâb ettin evin şeytânın

Urmazam sıhhat için merhem onun yarasına
İsterem çıkmaya zevk-i elem-i peykânın

Ne bilir okumayan Mushaf-ı hüsnün şerhin
Yere gökten ne için indiğini Kur’ân’ın

Yerden ey dil göğe kovmuştu sirişküm meleği
Anda hem koymayacaktı oları efgânım

Ey Fûzûli oluben garka-i girdab-ı cünun
Gör ne kahrın çekerim döne döne devrânın

Fûzûlî

Üstad, Ben ve Şehir (Mehmet BAKİ)

Türk irfanın iki büyük ve büyük olduğu kadar da meşhur temsilcisi vardır: Keloğlan ve Nasreddin hoca. Bu iki isimden Keloğlan köylü irfanını, Nasreddin Hoca ise şehirli irfanını temsil eder. Her iki isimin de müşterek vasfı -ilk bakışta- keskin bir zekâdır! Mesela Nasreddin Hoca bir seferinde tepenin başına çıkıp ovaya rüzgâr dağıtırken Keloğlan ise avucunun içinde peynirin suyunu çıkararak devlerin yüreklerinde fırtınalar estirmiştir. Nasreddin Hoca rüzgârı dağıtışiyle ve Keloğlan peynirin suyunu çıkararak ta uzaklarda, batıdaki Don Kişota selam etmişlerdir. Muhtemelen Don Kişot’un muharririnin bu isimlerden haberi olsaydı Don Kişot’u yel değirmenlerine saldırtmaz aksine rüzgârın ne’liğine dair düşündürürdü!

Üstad bu iki isimden Nasreddin Hoca’nın tarafındadır. Yani üstad şehirli Türk irfanının son devirdeki nadide şahsiyetlerindendir! Hayır! Bu hükmü Üstad’ın ince ve kıvrak zekâsından ötürü vermiyorum. Üstad’ın ben’i –ilk ve ikinci devir beraber olarak- her zaman şehirli bir ben’di. Üstadın dünyaya geldiği tarih hasebiyle bu ben elbette bir takım marazlarla uğraşmak zorundaydı ve uğraştı da. Bâkî gibi zirvede olunan bir zamanda değil; zirveden yuvarlana, yuvarlana dağın eteklerine varılan bir zamanda dünyaya gelen Üstad için ben, o yuvarlanış akabinde ayakta kalmak demekti. Elbette “seziş”in mübarek sıfatına layık görülmesi ve “irfan”a istihalesi kolay olmamıştır.

Bir yıkılışın ve “yeni” bir oluşun arifesinde dünyaya gelen Üstad için şehir, önceleri, insanı tabiattan uzaklaştıran, bir vechesi ile tabiata varmaya mânî olan bir yerin ismiyken, sonraları bir boşluğun ismi olmuştur. Üstad’ın şehir ve tabiat fasıllarına dahil ettiği şiirleri tetkik edilirse ilk devir ben için şehir, insanda “ayrılık” hissi hasıl edecek çapta rahatsızlık sebebidir. Mesela Kaldırımlar’ın ardından “Şehirlerin Dışından” okunursa -veya tam tersi “Kaldırımlar” evvel- Üstad’ın ilk devir beni için bir evvelki yazımda ifade ettiğim “kifayetsizlik” ve “telafi” meselesi daha iyi anlaşılabilir. Tarihi olarak “Kaldırımlar”dan bir sene evvel yazılmış olan “Şehirlerin Dışından” isimli şiirde kendisine ve “arkadaşa” gitmeyi telkin eden genç adam, üzerinden bir sene geçmesine rağmen henüz şehirdedir ve artık şehirden o çapta musdaribtir ki kendisini şehirden çıkaracak yolun sonunu karanlığa saplanmış olarak görmektedir. Elbette iman ile neticelenen bir şiirdir “Şehirlerin Dışından”. “Kalk arkadaş gidelim” diyen Üstad şiirin en sonunda “Gül ve sümbül hırkamız/Sular kuşlar halkamız”  diyerek şehirde bulamayacağı bir mânâyı tabiatın “bozulmamış” dünyasında bulmaktadır. İlk devir için “kaldırımlar” ne kadar acı ve elem dolu ise “tabiat” bu bozulmuşlukla makusen mütenasibtir. Öyledir çün ki insan eli henüz değmemiştir! Dolayısıyla şehirden bizar Üstad için asıl mesele insandır! Bu, iki ayağının üzerinde durabilen mahlukun bir yerde kümelenmesi ve o vaziyette mutlu olabilmesi genç şairi fazlası ile hırpalayan bir meseledir! İnsan ne için elinin değdiğini bozmakta ve ne için insan her seferinde elini gözünün gördüğü her şeye değmektedir?! Şehirlerin dışında bir hayatı özleyen bu genç adam bu kaideden beri olmadığının farkında değil midir? İşin inceliği de burada işte! Çile gibi sair şiirlerine de daha sonradan müdahale eden Üstad için her unsur gibi şehir de maddi değil manevi bir kümelenişin remzi olmalıydı: İmanın! Önceleri şehirde bulamadığı o mânâyı sonraları “Canım İstanbul” isimli şiirinde şöyle ifade der:

O mânâyı bul da bul!

İlle İstanbul’da bul!

İstanbul,

İstanbul…

(Düşünmekten zarar gelmeyeceğine inandığım bir mesele:“Şehirlerin Dışından” şiiri üzerinden gidilecek olursa eğer; Üstad şehirin içinden şehirin dışına mı sesleniyordu yoksa şehirin dışından mı şehire bakıyordu? Öyle ya “Şehirlerin Dışından” denilmiş “Şehirlerin Dışında” değil…  Bu suali sizlerin irfanına havale ediyorum.)

Üstad için şehrin acı dolu ve insanı hırpalıyor olmasında “şehrin haricinde bir güzelliğin var olduğuna dair bir düşünce” de tesir sahibidir. Bu genç adam için şehirde şahit olduğu eksik, yanlış, çirkin, kusur ve sair gibi ne kadar menfi unsur varsa bunların hiç birinin olmadığı bir yer elbet olmalıydı! Zira karanlık varsa aydınlık da vardı! Yani ilk devir Üstad için şehir demek tabiatın zıttı demekti. Şehir ne kadar boğucu ise tabiat o kadar ferahlatıcı, şehir ne kadar zorlayıcı ise tabiat o kadar kolaylaştırıcı ve şehir ne kadar hareketli ise tabiat o kadar sakindi. Bir de buna “makine” ile tanışan insanın kendi kendine, kendini maddeye esir kılmasını ilave ederseniz şehrin karanlıklarının bu hassas bünyeyi ne çapta rahatsız ettiğini görmek çok zor olmayacaktır.

Tabiat ve şehir tasnifi ister istemez bir yabancılık hissi hâsıl edecektir ve etmiştir de! Mesela kaldırımlar isimli şiirde “Sanıyorum, her sokak başını kesmiş devler” derken şairin içinde bulunduğu mekân ile ünsiyet kuramamasını soluklamak mümkün! İşte “mekânda mekânsızlık” hissi, ister istemez aid olduğu yerin neresi olduğunu kendi kendisine sual ettirmiştir. Otel Odaları isimli şiire nazar edilecek olursa bu genç adamın, bir otel odasında gördükleri yoliyle mekânını garibseyen ve bulunduğu mekân ile ünsiyet kurmak için çabalayan bir portreyi resmettiği görülecektir. Öte yandan otel, bir şehrin misafirleri için geçici ev hükmündedir. Dolayısıyle otelde konaklayanlar için içinde bulunduğu şehir yabancıdır. Yani yabancılık, yabancı için “zât”en değil “itibaren”dir. Tıpkı şairin şehirden kaçmak ve el değmemiş topraklara vasıl olmak hayali gibi! Tıpkı makineye yabancı kalan insan gibi…

Başta ifade ettiğim Keloğlan ve Nasreddin Hoca isimleri etrafında düşünülecek olursa Üstad, bir yıkılışın arifesinde –nasibi icabı- el yordamı ile Nasreddin Hocanın irfanını arıyordu! Keloğlan gibi karşısına çıkan “dev”lerden ürküyordu ama Keloğlanca bir tavır sergileyebilmesi yani peyniri taş gibi göstererek avucunun içinde sıkıp, devlere “Sizin bile toz edemediğiniz taşları ben toz ediyorum!” hitabını yapması ve devlerin gözünü korkutması bir şehirli olarak fazlası ile basitti ve ayrıca bu tarz bir hareket meseleyi ihata edecek bir yol değildi. Bir şehirli olarak taş ve dev arasındaki irtibatı biliyordu ama içinde esen rüzgarları devlere göstermek peyniri ufalamaktan daha makbuldu…

Sıkıldı zât-ı şâhâne dedi başka sözüm yoktur

Sıkıldı zât-ı şâhâne dedi başka sözüm yoktur
Sürülsün hâsılı az çok kim anlarsa kitâbetten

Nasıl asker verir bilmem ki hâlâ duygusuz millet
Gidenler can verir yollarda açlıktan sefâletten

Yemez içmez melektir sanki askerler çırılçıplak
Şehîd olmak için bîçâreler dönmez azîmetten

Giren taht-ı silâha ekseriyyâ ölmeden çıkmaz
Anınçün kaldı pek çok tarlalar hâli zirâatten

Silâh altında kalmış  yirmi beş yıllık nefer vardır
Unutmuşlar zavallı hep sükût etmiş itâatten

Pabuçsuz yüzbaşı çok az mı püskülsüz mülâzımlar
Ayırmaz binbaşı bunlar için bir hisse sirkatten

Neferler bir ağızdan pâdişahım çok yaşa derken
Verâdaan yüzbaşı top patlatır ifrât-ı hiddetten

Etibbâ öldürür kim hastegânı öyle süratle
Ederler çok zaman vâreste Azrâil’i külfetten

Fişeksizdir tüfekler gülle yok toplar muattaldır
İbârettir hükûmet bir heyûlâ-yı  siyâsetten

Üvey evlâdı gûyâ başka ordû-yı hümâyunlar
Şehîd olmak ne hâcet can veren çoktur zarûretten

Gelirse sağ selâmet hani bir âdem eve akşam
Ederler hânede şenlik  vukû-i hüsn-i avdetten

Latîfe zannedip gülme çekilmez bir belâdır bu
Yazarken ürperir insanda tüyler havf ü haşyetten

EŞREF

Cânı mı var kimsenün eyleye cânân ile bahs

Cânı mı var kimsenün eyleye cânân ile bahs
Bendeye lâyık mıdur kim ide sultân ile bahs

İtdügi cevr ü cefâ bana vefadan yeg gelür
Kıymet-i derdi bilen ider mi dermân ile bahs

Ben de yakdum meclis-i gamda bu gönlüm şem’ini
Eyledüm tâ subha dek şem’-i şebistân ile bahs

Ruhlarını bâg-arâ gördükde didüm misli yok
Oldı mülzem itdügümde ben gülistân ile bahs

Şi’r-i pür-sûzun görüp tahsîn ide Husrev dahi
Ey Muhibbî eyle şimdengirü Selmân ile bahs

Gönderen İsim/Mail: ha****.erim@hotmail.com

Ana(Mehmet BAKİ)

“Cennet anaların ayakları altındadır!”

Ana. İki hecelik tek kelime, tıpkı baba gibi. Ana ve baba kelimeleri öteden beri aklımı kurcalamıştır. Ana kelimesinde çıkabilecek en kolay ses olan “a” sesi ilk olarak çıkarken, baba kelimesinde “a” sesi aralara serpiştirilmiştir. Ana- baba… “Ana” ile ağzını açarak konuşan veled, “baba” ile pek o kadar rahat konuşamaz. Aile içi münabetlerimizde de öyle değil midir? Kaçımız anamız ile konuştuğumuz meseleleri babamız ile aynı rahatlık ile konuşabiliriz. Türkçede bu kelimeler şunu mu diyor acaba: “Ana ve baba ile münasebet önce lisandan başlar ve lisan önce aileden başlamak üzere kendi hareket sahasını tayin eder. İsteseniz de istemeseniz de!”

Bir erkeğin baba olması, kadının ana olmasına bağlıdır. Demek ki erkek için babalık bağımlılık manasına gelirken, kadın için analık bağlı olunmak manasına geliyor. Analık yoliyle kadınlığın zirvesine yerleşen kadına mukabil babalık yoliyle erkek ancak o zirveye yaklaştığı ölçüde kıymet kazanıyor. Tıpkı “b” sesinin mana ifade etmesi için “a” sesine muhtaç olması gibi. Elif-ba… Ana ve baba…

Anasının rahmine düşen veled için dünya karanlıktır. Belki karanlık bile yoktur. Veled ne zaman ki anasından ayrılır ışığa kavuşur. İyi ama ağlaması nedendir? Yokluktan varlığa adım attığının farkına vardığı için mi yahut anasından ayrıldığı için mi? Belki ikisi birden? Kim bilir? (Lûtfen hekimlere bu sualleri sormayınız! Hekimden alacağınız cevab aklınızı teskin eder ama ruhunuza hitab etmez.)

Hangimiz bebekliğimizin her anını hatırlarız? Hiç birimiz değil mi? Analarımız ise bize dair her anı hatırlamasa bile o anların tadını unutmaz. Alaka cezbedici olan şu ki: Anamız ile maddi bağımız kesildikten sonra anamızda madde ötesi bir şey vucuda gelir. Adına analık dediğimiz şey… O zamana kadar kadın olan anamız, artık bir daha asla eskisi gibi olamaz. Yani kadın olmak ile ana olmak farkının kendini aşikar ettiği ilk saha kuvve- fiil meselesi. Belki analık ile kadınlık arasındaki irtibatın kendisi bizatihi kuvve- fiil meselesini işaret ediyordur? Öyle ya analık dediğimiz şey bir kuvvenin fiile dökülmesinden başka nedir? Ana ise o fiilin faili olan değil midir?

Ana olmak için velede muhtaç kadın, “olmak” için anaya muhtaç veled ve baba olmak için sabırsızlanan erkek. Zavallı erkek… Asla bir ana olamayacağı için zavallı. Asla ana gibi veledinin başını okşayamayacağı için zavallı. Bu nüktenin farkında olmasına rağmen ananın yanıbaşında beklediği için takdire şayan erkek. Beklemesinde ne yapsın? Ve kadın… Analık ile ikinci bir sahaya hem de mağlub olmayacağı bir sahaya adım atan kadın… Merkeze  geçen ve muhitini inşa eden kadın…

Asrın büyüklerinden Bediüzzaman Said Nursi hazretleri “medresetüz-zehra” demiş. Zehra… Ezher’in müennesi. Hazret “zehra” buyurarak “hassas” bir çağrı yapmış gibi. Kadınca…Daha doğrusu ananın evladına merhametince bir çağrı. Bu toprakların anası ile irtibatını kopardığını mı düşünüyordu acaba? Yoksa zirveye yaklaşmakla mükellef erkeğin zirveye çıkmasına mani olmak istemiş olabilir mi? Öyle ya Allah’ın (c.c.) kuluna merhameti ananın evladına olan merhametinden çok değil mi?

Bütün bunlara rağmen –zımnen temas ettiğim- aklımı kurcalayan bir mesele var: Acaba kadınlık ile analık farklı iki mesele olabilir mi? İki kelimenin var olması iki farklı mananın var olduğuna isbattır. Siyah ile kara çok zaman aynı olarak kabul görür ama siyah ve kara aynı şey değildir. Tıpkı ak ile beyaz gibi… Kadının ana olabilmesi cennetin kadının ayakları altında olduğu manasına mı gelir?

*16.10.2009 (cuma) tarihinde yazmam gereken yazımı yazamadığım için özür dilerim.

HANGİ YAZI ?? (Ayşenur ÇÖMLEKÇİ)

HANGİ YAZI ??

Selamların en güzeli üzerinize olsun sevgili sakin-i divân;

Yazı nedir, ne değildir kanımca? Verim nedir, ne olmayabilir ve neden ? Sorularımın cevaplarını aradım kendimce, buyursunlar;

Yazı, duygularımızın aktarımı; yazı, bir şeyler diyebilmek; yazı, doğrularının diktesi,; yazı, kendini ifade ediş… İnsanların farklılığınca yazının farklılığı mevcuttur; bu, üslûb dediğimiz şeydir. Recaizâde Mahmut Ekrem Talim-i Edebiyat’ında bu hususu yazın hayatımıza dahil etmiştir ilk kez. İnsanların duygu ve düşünce dünyaları ve yaşanmışlıkları ile fikrî süzgeçleri farklılığı, yazılarının farklılığına temel olmuştur. Kimi insanın yaşanmışlıkları onu daha duygusal kılar ve bu insan kendini anlatabilme çabasına giderken kimi insanın yaşanmışlıkları onu yaralı bir aslan gibi hırçın ve sert edebilir bu da onu davasını anlatma yolunda bir kalem edebilir.
Her şairi incelediğimizde, onun dünyasına da gözümüzün gördüğünce giriyoruz aslında. A.Haşim’i incelerken dünyaya bir akşamüstü kızıllığından bakmadık mı? Y.Kemal’i incelerken Üsküp’ten koparılmışlığı ve bir daha “ev” sahibi olmamacasına kendini yollara vurmuşluğu; fakat her gidilen yerde esasen o samimi-Müslüman Üsküp’ün arandığını, burası kültürümüze yabancı yerler olsa da hissetmedik mi?
Bir de Yunus Emre vardır ki… Yunus Emre genelin algıla(ttır)dığı gibi sadece tabiattten bahsetmez, anlatmaya çalıştığı uğraşları vardır halkına. Moğol istilaları, siyasî birlik ve içtimaî huzurun olmayışı, topraklarının halkın elinden çıkması, şehrinin yağma ve varlığının telef edilmesi neticesinde gelen ekonomik çöküntüleri olan halkına bir şeyler anlatma çabasındadır Yunus Emre; her şeye rağmen vaz geçmeme fikrini oluşturma çabasında, sabır tavsiye etmede, kötü görünenin dahî esas görüntüsü itibariyle iyi olabileceğini hatırlatma çabasındadır, bir eğitimcidir Yunus Emre.. Halkını eğitme çabasındadır. Hasılı bir nevî toplumun sesi olmuştur. Onların aşkını, sevincini, kederini.. duyurmayı da üstlenmiştir bir bakıma. Yunus Emre’nin şiirlerinde hakim unsur olarak görülen Tasavvuf düşüncesi, Yunus’un yaşama biçimini oluşturmuştur. O, eğri odun götürmediği dergâh kapısına eğriliklerini düzlemek adına gitmiş ve halkını doğruya verimleri ile yönlendirme çabası içinde olmuştur. Yunus, hayatı boyunca, şiirleriyle ve davranışlarıyla insanların eğitilmesine vesile olmuştur; Gönül, Kabe ise onu yıkmamak, insan olmanın gereği ise, gönle dili taş edip onu yaracağımıza gene taş edip onu onamamız elzemdir. Zaten bir yara olmuş hissiyatları daha da kanatıp halkı huzursuz etmek ve fikrî ayrılıklara düşürmeyi kasıtlı yapmasa bile bu sonucu almak ne derece huzuru arayan topluma huzur getirir tartışılır bu eserler ile -kanımca verebilecek bir şeyleri bulunmadığından verim demiyorum- bu cerahati temizlercesine verilen verimler arasındaki fark, kangrenleşmiş bacağı daha çok sıkan ve onu tedavi etme yolunu arayan doktor örnekleri farkınca değildir de nedir?
Bir Fakir Baykurt ki toplumcu yazar taifesindendir Yılanların Öcü’nde belirli simgeleri kullanarak “öc” kavramını meşrulaştırmayı güdüp yaraya daha da çomak sokmaktadır kanımca, hangi türev gerekendir?
İnsan dedik, yaşar, yaşarken öğrenir elbet. Bu nedenle hem keder hem sevinç doğasının gereği ve karşısına çıkanlardır. Halk “kendine kendini kendisi” gibi anlatanı daha bir benimseyecektir Yunus Emre misâli. Kederin ise her hisden daha ağır durduğu mutlak, hep gönlü gamlı olan mazlum halkın içinde bulunageldiği sosyal durum te ilk toprakları olan Asya’dan ayrılış, Moğol istilâları, haçlı seferleri, beylik ve taht kavgaları, vatan topraklarının işgâli, Balkan isyanları, Çanakkale Harbi, İstiklâl Savaşı.. derken her daim kederini mevcut kılmıştır. Fakat insanlarımız kendi içlerinde bölünmeden bir arada durabilmeyi de beceregelmişlerdir. Bu bereberliği devam ettirebilmek ve ayrıma yönelik değil uhuvete yönelik yazmak, yaraya çomak değil ilaç sunmak olsa gerek görev…
Verimlerin verim olabilmesi için -veren kişinin hissiyatını yansıtacaklığını gözden kaçırmadan, sadece sanat için yapılabilirliği de kabul görmekte ve şu an konu harici tutulup topluma faydasına göz atılmaktadır- verimli topraklara benzemesi gerektiği düşüncesindeyim. Malumunuz nehirler alüvyonları sürükler, hızlarının azaldığı ve eğimli arazilerde bu zengin mineralli toprakları yığarlar, biz eker bereketini görürüz, üretileni yeriz.. Bereketli topraklar olmasa idi, üretilen olmaz, üretim olmaz, üreten işsiz, alan aç kalırdır. Toprağı bereketli verimler, aç zihinleri doyuracak delta ovalarıdır vesselam !

Selametle…

ve bir de..
an itibariyle karşıma çıkan Ayet-i Kerimeyi paylaşmak istiyorum ki bana en güzel savunu olacaktır;

RAHMAN VE RAHİM OLAN ALLAH’IN ADIYLA

1- Yaratan Rabbinin adıyla oku.

2- O, insanı bir kan pıhtısından yarattı.

3- Oku, Rabbin en büyük kerem sahibidir.

4- O, insana kalemle yazmayı öğretti.

5- İnsana bilmediğini öğretti.

biz de o kalemle.. tefrikaya değil.. Tevhid’e yazabilmeliyiz. inşaallah..

Selametle efem..

NuN

Ayşenur Çömlekçi

YANLIŞ BİLDİKLERİMİZ

Konuşmalarımız sırasında yahut yazılarımızda farkına varmadan çok büyük yanlışlar yapabiliyoruz. İnsanoğlunun kusursuz olamayacağı gerçeği , apaçık ortada olsa da birtakım yanlışların düzeltilmesi gereği de gözardı edilmemelidir.Bazen öyle önemli yanlışlar yapıyoruz ki farkına varmadan bir sözün , tamamıyla ana fikrini değiştirebiliyoruz.Nitekim bu tür yanlışlar en önemli aracımız olan dilin yanlış kullanımına ve anlatmak istediklerimizi tam olarak ifade edemememize neden olabiliyor.Çoğu zamansa ısrarla üzerinde durduğumuz , savunduğumuz şeylerin yanlışlarla dolu olduğu gerçeğini kabullenemiyoruz.

“Yanlış Bilinenler” başlığı ile daha çok tarihe mal olmuş önemli sözlerin , atasözlerimizin nasıl yanlış anlaşıldığına ince ayrıntılarıyla değineceğimi belirtmek istiyorum.

İşte tarihe mal olmuş ve hala toplumumuzun %99’unun yanlış bildiği bir söz : “Türk! Öğün , Çalış , Güven”. Mustafa Kemal Atatürk’ün bu muhteşem sözü ne yazık ki tamamen yanlış bilinmektedir. Türk seslenişinde anlaşılmayan bir şey yoktur. Fakat bu sözdeki asıl gizem “ÖĞÜN” kelimesindedir. Burayı özellikle vurgulamak istiyorum ki buradaki öğün kelimesi ile bugün kullandığımız “ÖVÜNMEK” kelimesinin hiçbir alakası yoktur. Birtakım forumlarda bunun övünmek olması gerektiğini belirten insanlar olsa da yapmış oldukları açıklamalarından , Eski Türkçe kaynaklarına başvurmadıklarını anlamaktayız.Gelelim asıl anlamına…Buradaki “Öğün” kelimesi tam anlamıyla “Düşün” demektir.”Ög_” kelime kökü , akıl , düşünce , düşünme gibi anlamları içermektedir.Buradaki kullanımı da tamamen bu şekildedir.Atatürk burada “Düşün” diye seslenmektedir.Nitekim bir insanın çalışıp kendine güvenmeden övünmesi kadar saçma bir mantık olamaz.Anlaşılan , Atatürk bizlere burada “Türk! Öğün , Çalış , Güven” derken düşünmemizi , çalışmamızı ve güvenmemizi istiyor.Bu noktada en büyük temennim ise bir an önce forumlarda yaygınlaşan yanlışın düzeltilmesidir.

Bir diğer yanlış bilinen söz ise “Ana gibi yar Bağdat gibi diyar olmaz” atasözüdür. Bu sözün de %99’umuz tarafından yanlış bilindiğini rahatlıkla söyleyebilirim. Bu atasözünü tamamen kendi mantığımıza göre şekillendirdiğimiz için aslında tam da yanlış olmadığını söyleyebiliriz. Fakat bu atasözünde de bir gizem olduğunu ve bilinmesi gereken birtakım doğruların varlığını belirtmeden geçemeyeceğim. Bu atasözündeki “Ana” kelimesi Suriye’deki bir “yar”ın yani falezin , uçurumun adıdır. Bu atasözünün aslındaki ifade de bu yar olmalıdır. Bağdat gibi diyar deyişinde zaten bir problem gözükmemektedir. Ana , Suriye’de varlığı bilinen en büyük yarlardan biridir.Bu atasözüne yansıması ise mantık çerçevesi içerisinde anlaşılır bir durum arz etmektedir.Kısacası burada ana gibi yar olmaz derken Suriye’deki maddi bir yar(falez,uçurum) kastedilmiştir.Zamanla bu atasözü anlam değişmelerine uğrayarak günümüzdeki anlamını kazanmıştır.Şunu itiraf etmeliyim ki iyi ki de günümüzde bu anlamda kullanılmaktadır.Anne sevgisinin öneminin her an kavranması , bilinmesi gereken günümüzde , dönemin Bağdat gibi cennet mekan bir yeri ile kıyaslama yapılması , bize bu kutsal sevgiyi aşılaması bakımından büyük önem taşımaktadır.Bu ve benzeri atasözlerimizin varlığının bilinmesi , kullanılması ise ayrı bir güzellik taşımaktadır.

Yanlış bilinen sözleri saymakla bitiremeyeceğimi söylemem gerekir.Bu ve buna benzer öyle kullanımlar var ki insan şaşırmadan edemiyor doğrusu. Burada yalnızca iki sözü vermekle yetindim. Fakat ilerleyen haftalarda , zaman zaman bu tarz kullanımları yazacağımı da belirtmek istiyorum.

HAFTANIN SÖZÜ : “Yaptığı yanlışın farkına vardığı halde, yanlışını düzeltme erdemliliğini göstermeyen kimse, şüphesiz ki gururunun esiridir.” (R.Bayındır)

RÜŞTÜ BAYINDIR


kayatasarim