Avni

Ağlasa derd-i derûnum çeşm-i giryânum sana
Âşikâr olurdu gâlib râz-ı pinhânım sana

(Sevgili!) İçimdeki dertler ile, yaş dolu gözlerim senin için ağlayacak olsa, gönlümdeki gizli sırlarım gözyaşlarıma gâlip gelir ve sırlar sana aşikâr olurdu. Derdiyle Sevgilinin karşınında Avnî derininde ve harabeler altında kalmış gizli sırlarını,hazinelerini döker...Aşığın hazineleri gönlündedir;göz yaşlarının kaynağı gönlün denizindedir.Hazineler gizlidir; Göz yaşları o gönül denizinin derinliklerindeki incileridir. Avnî gönül denizinin gizlerini(hazinelerini) aşikar edince Sevgilininde o incileri sahiplenme ümidini taşır...



Avni


Edebiyat Türkiye Kültür ve Sanat Sitesi

 

Edebiyat Türkiye’ye hoşgeldiniz.Sitemize kendi şiir/denemelerinizi ve edebiyatla alakalı dökümanlar yollayabilirsiniz.Şiir ve denemeleriniz ‘Erbab-ı Kalem’ bölümünden yayınlanacaktır.

Yukarıda yer alan beyitler ve kısa açıklamaları Meşveret Divanımızdaki Klasik Türk Edebiyatıbölümünden alınmaktadır.Beyitlerin  açıklamaları üyelerimiz tarafından yapılmaktadır. İlgili bölüme katılarak beyitler üzerinde daha geniş bilgilere ulaşabilir ve siz de beyitler üzerinde düşüncelerinizi paylaşabilirsiniz.

Kısaltarak Dilini Katleden Türk İnsanı

kısaltma dediğimiz konu aslında doğru yapıldığı sürece tüm dillerde olan güzel bir kavramdır. örneğin amerika birleşik devletleri’ni abd diye kısaltmak dile rahatlık sağlar. fakat benim başlıkta da görüldüğü gibi eleştirdiğim konu özellikle son yıllarda gelişen teknoloji sayesinde iletişimin daha geniş kitlelere erişmesi sonucu günlük yaşamda sıkça kullanılan kelimelerin anlamsız bir şekilde kısaltılmasıdır. bu kısaltmalar ilk olarak cep telefonlarının yaygınlaşmasıyla birlikte uzun uzadıya mesajlaşan yurdum insanının fazla cep telefonu faturası gelmemesi veya telefon kontürlüyse kontürünün bitmemesi için kelimeler içinde geçen sesli harfleri kırpmasıyla başlamıştır. daha sonra ise bu ucube bir moda halini almış ve kısa mesajlardan tutunda msn’de, internet chat ortamında kısaca elektronik yazışmanın olduğu her alanda fazlasıyla kullanılmaya başlanmıştır.

bu saçma sapan modanın kısaca tarihini anlattıktan sonra eleştiri kısmına geçersek, bir insan kendi dilini nasıl katleder? sorusuna cevap bulmamız gereklidir. peki soruyorum diyelim ki (bu bir bahane değil ama) cep telefonunda çok para gidiyor diye kelimeleri katlediyorsun, neden tamamiyle bedava olmasına rağmen chatte veya msn’de konuşurken bu saçma sapan olaya devam ediyorsun? günlük yaşantımızda gayet rahat kullandığımız kelimeleri yazışırken neden katlediyoruz? tüm bunların cevabı aslında kolaycılık. kendimizi kolaycılığa alıştırıyoruz. diyoruz ki ben kısaltsam bile nasıl olsa karşımdaki anlar, şimdi ne uğraşıpta o kadar uzun yazacağım. işte bu düşünce ancak bizi tembelliğe itmeye ve dilimizi kendi ellerimizle mahvetmeye yarıyor. hani yurdum gençliği zaten noktalama işaretlerini hiç kullanmıyor, buna alıştık ama ya kardeşim ne yapmaya güzelim kelimelerin içindeki sesli harfleri yok edip kısaltmaya gidiyorsunuz. elinize kıran mı giriyor? genele bakarsak zaten chat yapan veyahut msn kullanan insanoğlu klavyeyi çok hızlı kullanan kişilerdir. madem hızlı kullanıyorsun be kardeşim ne yapmaya güzelim kelimeleri mahvedip kısaltıyorsun. bir de bu iyi bir haltmış gibi sadece gençlik arasında değil belli yaşa ve olgunluğa erişmiş insanlar arasında da artık kullanılmaya başlandı. ben gerçekten merak ediyorum ileride dilimizin durumu ne olacak.

örneğin birisi vefat ettiğinde karşı tarafa allah rahmet eylesin diye yazarken şöyle mi diyeceğiz artık, “lh rhmt ylsn”. böyle yapınca cümleyi anlamak mümkün mü bu katli yapan arkadaşlara soruyorum. veyahut bir insana söylenebilecek en güzel cümle olan seni seviyorum derken şöyle mi diyeceğiz, “sn svyrm”.

örneklerde de görüldüğü üzre kelimeleri kısaltmanın sonu yok ve böyle yapmaya devam edersek artık ortada gerçekten bir dil kalmayacak. birbirimizle konuşurken sesli harfleri bir güzel kullanıyoruzda neden yazışırken bunları kullanmıyoruz? madem sesli harfi kullanmak yorucu oluyor, o zaman birbirimizle konuşurken de sesli harf kullanmayalım hatta daha da ileri bir boyuta götürelim olayı hiç konuşmayalım (ne gereği var değil mi?) en güzeli eski çağ insanı gibi işaretlerle iletişim kuralım. hatta daha kolay olur hiç yazışmaya da gerek yok dilide ortadan kaldıralım sadece semboller kullanalım. herhalde böyle olması bu kelime katlini yapan arkadaşlar için daha kolay olur diye düşünüyorum.

ha şunu da söyleyebilir bu arkadaşlar bunu sadece biz yapmıyoruz ki başka ülkelerde de yapılıyor. evet amerikalılar böyle aptalca şeylere başvuruyorlar. örneğin “you” yerine “u” kullanmak ya da yine chat dilinde kullanılan asl kısaltması (age/sex/location). fakat allahın amerikalısı yapıyor diye neden benim yurdumun insanı özenipte bu yapılan saçmalığa katılmaya çalışır? yani amerikalılar gidip topluca intihar etse siz de mi intihar edeceksiniz?

konuyu daha fazla uzatmadan arkadaşlar lütfen bu güzide dilimiz için biraz daha özen gösterelim. hepimiz zaten iyi klavye kullanan insanlarız, cnm yazacağımıza canım diye yazmak elimize kramp girmesine neden olmaz. bu yüzden hem dilimize özen gösterip bu tarz saçma modalara uymayalım hem de çevremizde bunları yapan özenti arkadaşlar varsa bu kişileride uyaralım.

dilimizi katleden bu saçma moda tarz için örnekler

1. canım yerine cnm yazmak
2. selam yerine slm yazmak
3. nasıl veya nasılsın yerine nsl yazmak
4. tamam yerine tmm yazmak
5. sağol yerine saol yazmak
6. teşekkürler yerine tşk yazmak
7. merhaba yerine mrb yazmak
8. aleyküm selam yerine a.s. yazmak
9. selamun aleyküm yerine s.a. yazmak
10. ne haber veya naber yerine nbr yazmak

bu saçma dili göstermek için daha da örneklerle uzatabiliriz ama bu örneklerin yeterli olduğunu düşünmekteyim.

Turhan YILDIRIM

Fâriğ olmam eylesen yüz bin cefâ sevdim seni

Fâriğ olmam eylesen yüz bin cefâ sevdim seni
Böyle yazmış alnıma kilk-i kazâ sevdim seni
Ben bu sözden dönmezem devr eyledikçe nüh felek
Şâhid olsun aşkıma arz u semâ sevdim seni

Bend-i peyvend-i dilim ebrû-yı gaddârındadır
Rişte-i cem’iyyetim zülf-i siyeh-kârındadır
Hastayım ümmîd-i sıhhat çeşm-i bîmârındadır
Bir devâsız derde oldum mübtelâ sevdim seni

Ey hilâl-ebrû dilin meyli sanadır doğrusu
Sûy-i mihrâba nigâhım kec-edâdır doğrusu
Râ kaşından inhirâf etsem riyâdır doğrusu
Yâ savâb olmuş veya olmuş hatâ sevdim seni

Bî-gubârım hasret-i hattınla hâk olsam yine
Sıhhatim rûh-i lebindendir helâk olsam yine
Tîğ-i gamzenden kesilmem çâk çâk olsam yine
Hâsılı beyhûde cevr etme bana sevdim seni

Gâlib-i dîvâneyim Ferhâd u Mecnûn’a salâ
Yüz çevirmem olsa dünya bir yana ben bir yana
Şem’ine pervâneyim pervâ ne lâzımdır bana
Anlasın bîgâne bilsin âşinâ sevdim seni


Şeyh Galip

Dil-i bîmârı suâl itmege cânân geldi

Dil-i bîmârı suâl itmege cânân geldi

Mürde-i hecr u firâka yeniden cân geldi

Derd-i firkatle zebûn olmuş idi hayli zamân

Bu gün ol âfeti gördüm bana dermân geldi

Yine mehtâb idecek sen dil-i nâlânda bu şeb

Burc-ı hüsnün meh-i tâ-bendesi mihmân geldi

Bâde sun nûş idelim zevk iderek ey sâkî

Ki bu dem meclise cânân yine handân geldi

Kaçan İhyâ gül-i ruhsâre-i yâri gördü

Def‘-i gam eyleyüp âsâyiş ile yan geldi

Şerîf Yahya İhyâ Efendi

ileLezzet-i gazel.

Mesnevi-i Manevi’de Leyla ve Mecnun

Mevlânâ’nın Mesnevisini, Doğu kültür ve mitolojisini içinde saklayan bir hazineye benzetebiliriz. 25.632 beyit(1) tutan bu dev eserde Arap, İran, Türk kültür ve edebiyatına dair pek çok bilgi ve ürün bulunmaktadır. Biz burada, bunlardan yalnızca Leylâ ve Mecnûn’a değineceğiz. Leylâ ve Mecnûn’un Mesnevî’de neyi anlatmak için, nasıl kullanıldığını araştırmaya ve incelemeye çalışacağız.
Leylâ ve Mecnûn, aslında Arap halk edebiyatına ait bir hikayedir. Leylâ ve Mecnûn incelemesine geçmeden önce, hikayenin konusunu kısaca hatırlatalım:

“Necd’de bulunan Beni Amir kabilesine mensup olan Kay s (Mecnûn) ile Leylâ, kabilelerinin hayvanlarını otlatırken, birbirini severler; yaşlarının büyümesi ve aşklarının meydana çıkması üzerine Leylâ çadırda alıkonur ve Kays ‘a gösterilmez; bunun üzerine Kays ‘da aşkın ilk ızdırabı başlar. Kays ‘in babası Leylâ’yı ister ise de, aşk sebebi ile dillere düştüğünden veya kızlarını rüsva ettiğinden, yahut başka bir bahane ile, teklif reddedilir ve Leylâ bir başkasına nişanlanır. Bu hale müteessir olan Mecnûn, ıztıraplarının te ‘siri ile, büsbütün aklını kaybeder. O sırada kendisini görüp, muradına erdirmek isteyen Mervân b. El-Hekem (45-65;675-683)’in vergi (sadakat) me’muru Omar b Abd el-Rahmân ile yerine tâyin edilen Nevfel b. Musahik’m teşebbüsleri boşa gider. Mecnûn’un babası, duâ ile iyi olacağını ümit ederek, onu Mekke ile Medine ‘ye götürür ise de, Mecnûn aşkının artması için duâ eder ve çöllere kaçarak, vahşi hayvanlar ile yaşamaya başlar. Mecnûn’un Leylâ’ya benzettiği ceylanı avcılardan kurtarması v.b. vakalar, bu sırada vaki olmuştur. Sonunda Leylâ, Mecnûn ‘u sevdiğinden, aşk ızdırapları içinde ölür; Mecnûn’da ona ağıtlar söyleyerek ve aşkının acılarını terennüm ederek, çöllerde dolaşır, nihayet bir gün ölüsü bulunur. ” (2)


Leylâ ve Mecnûn, Mesnevî’de bir hikaye bütünlüğü içerisinde bulunmaktan çok güzellik ve aşkı anlatmada kullanılan sembol kişiler ve motifler halinde yer alıyor. Veled İzbudak’ın hazırlayıp, Abdülbâkî Gölpmarlı’nın gözden geçirdiği altı ciltlik Mesnevi tercümesinin I. cildinin 406, 407; III. cildinin 567-577; IV. cildinin 1533-1561; V. cildinin 3286-3291. beyitlerinde olmak üzere Mesnevî’nin dört ayrı yerinde karşımıza çıkıyor.(3) Fakat burada karşılaştığımız Leylâ ve Mecnûn motiflerine, Genceli Nizami(4) ve Fuzûli’nin (5) mesnevîlerinde tesadüf edilmiyor. Şimdi sırasıyla Veled İzbudak çevirisinde bu motiflerin bulunduğu beyitlerin çevirilerini vererek metinleri değerlendirmeye çalışalım:

Birinci cildin 407, 408. beyitlerinde “Halife’nin Leylâ’yı görmesi” anlatılıyor. Burada Leylâ’nın güzelliğinden Mecnûn’un aşkından söz ediliyor gibi görünse de, asıl anlatılmak istenen aşk ve güzellik kavramlarıdır. Hele bu kavramlardan Mevlânâ söz ediyorsa, bu aşkın ilâhî bir aşk, bu güzelliğin ilâhî bir güzellik olduğunu düşünmek gerekir.

407 “Halife, Leylâ’ya dedi ki: “Sen o musun ki Mecnûn, senin aşkından perişan oldu ve kendini kaybetti.

408 Sen başka güzellerden daha güzel değilsin. ” Leylâ, “sus, çünkü sen Mecnûn değilsin. ” diye cevap verdi. ” (6)

Burada dikkati çeken en önemli nokta, güzelliğe anlam kazandıranın aşk olmasıdır. Her şey aşkla güzeldir. Eğer Mecnûn’daki aşk olmasa Leylâ’nın güzelliği diğerlerinden pek de farklı değildir. Bunu çağımızın ozanlarından Aşık Veysel de “Güzelliğin on par’etmez / Şu bendeki aşk olmasa” (7) sözleriyle çok güzel ifade etmiştir.

Aşk, sevginin son hadde varmasıdır. Tasavvufta aşk, önemli bir araçtır. Çünkü Tanrıya ulaşmak isteyen dervişler, ancak Tann’ya duydukları aşkla nefislerini yenebilmekte, Tanrı’dan gayrı olan şeylerden vaz geçebilmektedirler. Agah Sırrı da bunu şöyle belirtir: “Nefse galebe için de yegane vasıta aşktır. Nasıl ki, tecelliye sebep de aşk olmuştur. Bizi ancak aşk Hakk’a konuşturabilir. Hakiki aşk insan ruhunun (ruh-ı mutlak) olan Allah ‘a karşı bir iştiyakıdır. ” (8)

Mutasavvıflar, aşkı ikiye ayırırlar: “Aşk-ı mecazi, Aşk-ı Hakîkî; yani geçici aşk, gerçek aşk. Geçici aşk, birisine duyulan sonsuz özlem ve istektir. Gerçek aşk, Tanrı’ya duyulan sonsuz sevgi ve özlemdir.(9) Burada Mecnûn’un aşkının hakiki, yani gerçek olduğunu söyleyebiliriz. Metinden de anlaşılacağı gibi Mecnûn’un gözü, Halife’nin gözünden, aşkı, Halife’nin aşkından.farklıdır. Onun aşkı mutasavvıfane bir aşktır.

Üçüncü cildin 567-577. beyitleri arasında “Mecnûn’un, Leylâ’nın civarında oturan bir köpeğe iltifatı” anlatılmaktadır. Aşağıda yer alan Türkçe’ye çevrilmiş bu beyitlerde de genel olarak aşk teması işlenmiştir. Bunun yanında kimsenin ayıplarının ortaya dökülmemesi, şekle değil mânâya önem verilmesi düşünceleri de yer almaktadır.

567 “Tıpkı Mecnûn gibi. O da bir köpeği okşamakta, öpmekte, önünde yanıp erimekteydi.

568 Etrafında eğilip bükülerek, onu ululayıp ağırlayarak dönüp dolaşıyor, ona saf şeker şerbeti veriyordu.

569 Bir herzevekil dedi: “A ham Mecnûn, bu yapıp durduğun şey ne delilik, ne sersemlik,

570 Köpeğin ağzı daima pis şeyleri yer. Ardını bile diliyle temizler. ”

571 Köpeğin ayıplarını bir hayli saydı döktü. Zaten ayıp gören gayp aleminin kokusunu bile alamaz.

572 Mecnûn dedi ki: “Sen, baştan başa suretten, cisimden ibaretsin. Gel de benim gözümle bir bak!

573 Bu köpek, bence Tanrı’mn bir çözülmez tılsımıdır. Bu köpek, Leylâ ‘nın mahallesinin bekçisi.

574 Himmetine bak, gönlüne, canına, irfanına dikkat et ki neresini seçmiş, neresini yurt edinmiş?

575 O benim mağaramın yüzü kutlu köpeği, hatta o benim derttaşım, gamdaşım.

576 Onun mahallesinde yurt tutan köpeğin ayağının bastığı toprak bile ulu aslanlardan yeğdir.

577 Ey köpeklerine aslanların köle olduğu sevgili anlatmaya imkan yok ki, sus vesselam!”(10)

Metinde de görüldüğü gibi burada Mecnûn’un, Leylâ’nın yaşadığı yerdeki bir köpeğe aşırı ilgisi ve sevgisi anlatılıyor. Mecnûn, Köpeği adeta sevgilisi gibi öpüp koklamakta, etrafında dönmekte ve ona şeker şerbeti ikram etmektedir. Bunu gören biri, köpeğin pis olduğunu hatırlatarak Mecnûn’u uyarır. Mecnûn da görünüşe aldanmamak gerektiğini belirterek, köpeği sevgilisinin bulunduğu yerde yaşayacak kadar kutlu olmasından dolayı sevdiğini söyler.

Burada da öncelikle aşkın gücünü görüyoruz. Mecnûn, köpeği pis olmasına rağmen sevgilisine yakınlığından dolayı sevmektedir. Aslında bu tasavvufta görülen bir durumdur. Mutasavvıflar, vahdet-i vücut ilkesinden yola çıkarak bütün varlıkları, Tanrı’nın bir görüntüsü veya tecellisi gibi düşünürler ve Tanrı’ya duydukları aşkı, yaratılmışlara da duyarlar. Bunu Yunus Emre “Yaradılmışı severiz / Yaradandan ötürü”(11) sözleriyle, daha yalın bir biçimde ifade ediyor.

Burada anlatılmak istenen diğer düşünce, “Başkalarının ayıbını, kusurunu açıklamama” düşüncesidir. Bu düşünce 570 ve 571. beyitlerde köpeğin kusurlarını sayıp döken adamın sözlerinden sonra yer alan “Zaten ayıp gören gayp aleminin kokusunu bile alamaz.” cümlesinden anlaşılmaktadır. Âlem-i gayb, “Allah ilminin bulunduğu, bilinmeyen âlem’dir.(12) Yani burada yaratılmışların kusurlarını, ortaya dökenlerin Allah’a yakın olamayacakları anlatılıyor.

Yine burada “şeklin değil mânânın önemli olduğu” düşüncesinin de yer aldığını görüyoruz. Bu düşünce de bütün beyitlere yayılmış olmakla birlikte 572 beyitte yer alan, Mecnün’un şu sözleriyle “Sen, baştan başa suretten, cisimden ibaretsin. Gel de benim gözümle bir bak!” diye başlayan ve devam eden kısımda açıkça anlatılmaktadır. Mecnûn, daha önce de belirttiğimiz gibi köpeği, mutasavvıfların vahdet-i vücut ilkesine uygun olarak yaradandan ötürü sevmektetir.

Aslında hayvanlara karşı duyulan bu sevgi ve saygı Budizm’de de vardır. Mehmet Kaplan Tip Tahlilleri adlı kitabında “Bir Budist hikayesinde prens, aç bir parsa yaşaması için kendi vücudunu feda eder. Mecnün’un bir gazali avlanan avcıya, hayvanın canını kendisine bağışlaması için yalvarması ve “cümle raht”mı vermesi, Budizm’den İslam kültürüne geçmiş bir motifi hatırlatıyor.(13) şeklinde bilgi veriyor. Mesnevî-i Mânevî’de yer alan, “Mecnün’un, Leylâ’nın civarında oturan bir köpeğe iltifatı” motifi de bize Budizm’de görülen bu hikayeyi hatırlatıyor. Asaf Halet Çelebi de Mevlânâ ve Mevlevîlik adlı kitabında Mevlânâ’da pantheist, Budist ve neoplatonist izler bulur. (14)

Dördüncü cildin 1533-1561. beyitleri arasında “Aklı Leylâ’da olan Mecnün’un, aklı yavrusunda olan devesiyle mücadelesi” anlatılmaktadır. Burada da yine aşkın işlendiğini görüyoruz. Fakat burada verilmek istenen asıl düşünce, tasavvufa uygun olarak, maddi aşkın, yani nefse uymanın insanı asıl sevgiliden, Tanrı’dan uzaklaştıracağı düşüncesidir.

1553 “Bu, Mecnûn ‘la devesine benzer, o ileriye gitmeye savaşır, bu geriye gitmeye!

1534 Mecnûn’un sevdası önde bulunan Leylâ’ya kavuşmak, devenin sevdası ardına dönüp yavrusuna ulaşmak!

1535 Mecnûn, bir an bile kendisinden geçti mi deve, hemencecik geri döner, geriye giderdi.

1536 Mecnûn, takatiyle aşkta, sevda ile dolu olduğundan kendisinden geçmemesine imkan yoktu.

1537 Kendisini gözetleyen akıldı, fakat aklını Leylâ’nın sevdası kapmıştı.

1538 Deveye gelince, o çevikti, fırsat gözleyip durmaktaydı.. Yularını gevşek hissetti mi.

1539 Anlardı ki Mecnûn daldı gitti.. Hemen germeye yüz tutar, yavrusunun bulunduğu tarafa doğru gitmeye başlardı.

1540 Mecnûn kendisine gelir, evvelce bulundukları yerden fersahlarca geriye gittiğini anlardı.

1541 Üç gün böyle yol aldılar. Mecnûn, adeta yıllarca tereddüt içinde kaldı.

1542 Nihayet dedi ki: “A deve, ikimiz de aşıkız ama birbirimize aykırıyız.. Arkadaşlığa layık değiliz!

1543 Senin sevgin de bana uygun değil, yuların da, senden ayrılmak gerek!

1544 Bu iki arkadaş da birbirinin yolunu vurmada.. Tenden aşağı inip ayrılmayan can, yol azıtır gider!

1545 Senin canın da arşın aynlığıyla yoksulluğa düşmüş.. Tenime diken aşkıyla deveye dönmüş!

1546 Can, yücelere kanat açmada.. Ten tırnaklarıyla yerlere sarılmada.

1547 Ey vatan aşkıyla ölmüş deve, sen benimle oldukça, canım, Leylâ ‘dan uzak kaldı gitti!

1548 Adeta Musa kavminin yıllarca çölde kalışı gibi ben de seninle bu hallere düştüm.. Ömrüm geldi geçti!

1549 Bu yol, vuslata erişmek için iki adımdan ibaret., halbuki ben, senin hilenle tam altmış yıldır, bu iki adımlık yolda kala kaldım.

1550 Yol yakın.. Fakat ben pek geç kaldım. Bu binicilikten adam akıllı usandım artık!

1551 Bu sözleri söyleyip, kendisini deveden fırlattı attı, niceye bir dertten yanıp yakılacağım, yandım artık, dedi.

1552 Ona o geniş ova daracık bir hale geldi., kendisini bir taşlığa atıverdi.

1553 Hem de öyle bir attı ki o yiğidin bedeni ezildi..

1554 Kendisini yere öyle bir fırlattı ki kazara ayağı da kırıldı!

1555 Ayağını bağladı, top olurum da dedi, onun çevgânının önüne düşer, yuvarlanarak giderim!

1556 İşte güzel sözlü hakîm, tenden inmeyen atlıya bu yüzden lanet etmiştir.

1557 Tanrı aşkı, hiç Leylâ’nın aşkından az değersiz olur mu? Ona top olmak daha doğru, daha yerinde!

1558 Top ol da doğruluk yanına yat, aşk çevgânıyla yuvarlanarak git!

1559 Çünkü bu yolculuk, binekten indikten sonra Tanrı çekişiyle olur.. Halbuki önceki gidişimiz deveyleydi!

1560 Bu çeşit gidiş, gidişlerden apayrıdır., bu gidiş, cinlerin çalışmasıyla da olmaz insanların çalışmasıyla da!

1561 Bu çekilip gitme, alelade çekilip gitme değildir.. Bunu, Ahmed’in lıttfu meydana getirdi vesselam!(15)

Görüldüğü gibi bu metinde, devesiyle adeta savaşan Mecnûn’un durumu anlatılmaktadır. Mecnûn, bir an önce Leylâ’ya kavuşmak için deveyi öne doğru sürmekte, deve ise fırsat buldukça geride kalan yavrusuna doğru koşmaktadır. Sonuçta Mecnûn, uzunca bir zaman harcamasına rağmen kısacık bir mesafeyi kat edemediğini görür. Bunun üzerine kendisini deveden atar ve sevgiliye ulaşmasını önleyen engelden kurtulur.

Direniş(Mehmet BAKİ)

“Bir şeyin tasarruf hakkına sahib olmak ile aynı şeyin mülkiyet hakkına sahib olmak birbirinden farklı manaya gelir ve bir şeyin ırzına ekseriyatle o şeyi tasarruf edenler geçer!”

Geçtiğimiz bir kaç içinde gerçekleştirilen IMF toplantıları sebebi ile yaşanan hadiseleri doğru tevil edebilmek için bu hükmü nazar-ı itibara almakta fayda var.  Eylemleri gerçekleştirenler “Zulme karşı omuz omuza!” fehvasının arkasına sınığınıp başka bir zulme sebebiyet veriyor olabilirler mi? Yahut şöyle soralım: Acaba direniş eylemleri sahiden bir direniş mi?

Direniş… Pes etmemek, kabul etmemek, karşı koyma cehdi, varlık sebebini müdafaa… Nasıl tarif ederseniz edin direnişin menbaı bir hakkın gasbına, mansabı da aynı hakkın yerine koyulmasına istinad eder. Bu sebebten direniş insana mahsus bir hususiyettir. Hayvanat yahut nebatat direnemez zira çevresiyle bütünlük arz eden bir şekilde yaratılmıştır; yani mahlukatın direnemez olması direnmelerine lüzum olmadığı içindir. İnsan ise sevk-i ilahi icabı dünyadan istifade edebilmesi için lazım gelen cihazat ile mücehhez kılınmıştır. Tasarruf, bu istifadenin fiiliyata dökülmesinden başka bir şey değildir. Tasarruf da biricik ölçü haddi aşmamak… yani lazım olanı lazım olduğu kadar sarf etmek… israf etmemek! Tam da bu noktada israfı, bir şeyin boş yere kullanılması olarak anlamamak lazım. İsraf, bir şeyin tasarruf hakkına tecavüzdür. Aynı şeyin mülkiyet hakkına tecavüzün adı ise: Gasbdır. İnsan ile dünya arasındaki irtibatın yıkıcı olması ise tasarruf ve mülkiyet hakkının yerli yerince anlaşılamamasındandır.

IMF toplantıları sebebi ile sokaklarda çıkan kavganın temelinde –kavganın her iki tarafı içinde- tasarruf hakkının, mülkiyet hakkı zannedilmesi bulunmaktadır. Bu sebebledir ki bir taraf dünyaya nizamat verme hakkını kendinde görürken, diğer taraf da  –tersinden- aynı hakkı kendinde görmektedir. İster ayakkabı fırlatan genci, ister ayakkabı fırlatılanı nazara alın; fark etmez. İki tip arasındaki yegane fark, dünya ile kurdukları yıkıcı irtibatın derecesidir. Her iki tarafta dünyayı değiştirmek cehdini kendinde gördüğü için yani müdahale yerine müdahil olmayı tercih ettiği için birbirlerinden pek de farkları yoktur. Olmadığı içindir ki mülk hakkını gasb etmek için kavga etmek kaçınılmaz olmakta. İki taraf içinde kavga mülkiyet kavgasıdır.

Eylemcilerin direnişi tasarruf haklarının elinden alınmasından değil “Mülkiyet hakkının sahibi kim olacak?” sualinden sudur etmekte. Hayır! Sol ve kapitalist düşüncenin nazara verdiği mülkiyet mefhumundan bahsetmiyorum. “Dünyanın efendisi kim olacak?!” sualinden bahsediyorum! Dünyanın efendisi olmak. Bütün kavga bunun için! Biri zalim, biri mazlum olmuş ne fark eder? Gaye dünyaya müdahil olmaksa her ikisi de aynı şey değil midir?

İnsan dünyaya müdahale etmek için geldi; müdahil olmak için değil… Allah (c.c.) müdahale etmez zira doğrudan müdahildir. Mülk Allah’ındır (c.c) ve mülkünde tasarruf sahibi O’dur (c.c.)! İnsan ise kendisine izin verilen kadarına müdahale hakkına sahibtir. Yaşanan kavganın tarafları, birbirlerinin her ettiklerine müdahale ediyorlar çün ki müdahil olmak varlık sebebleri. Eğer sermaye tarafından bir zulum var ise –ki vardır- zulme direnen farkında olmadan zalim tarafından zaten denetim altında tutulmakta. Zira sadece mazlum direnmiyor, aynı zamanda zalim de “tahtından düşmemek” için direniyor! Mazlum için tahtı ele geçirmek zulmun sona ermesi manasına yani kendince tasarruf hakkının iadesi manasına gelirken, zalim için denetimin yok olması yani kendince mülkiyet hakkının kaybı manasına gelir. Sırf bu sebebten mevcut yapı tahtın zayıf noktalarını tesbit edebilmek için direnişi, direnişçilerin farkına varmadan destekliyor. Gah ürünleri ile, gah kelimeleri ile, gah zevkleri ile…. Eğer direnişçi agah değilse zalim tarafından kendisine -bazen sarih, bazen zımni- verilen destekleri zalimi tahtından düşürmek için kullanacağı bir araç olarak kabul etmekte bir beis görmüyor ve farkında olmadan tuzağa düştüğü yani direniş hakkı sadece görüntüde kaldığı için irfan sahiblerinin nazarında sahiden mazlum vaziyetine düşüyor. Direnişçinin mazlum olması, mevcut yapının yapıp ettiklerine müdahale etmek arzusundan dolayı sokaklarda başına gelenlerden değil. Denetim altında olduğunu fark etmediğinden!

Sermayeye “Defol!” demek ile denetimden kurtulabileceğini zanneden direnişçi asıl “defol”u sermayenin hayatına dahil ettiği unsurlara söyleyemediği, söylemeye cesareti olmadığı için “eylemin” kolayına kaçmakta. Öyle ya; üzerinde mülkiyet hakkımız olan şeyleri kendimizden uzaklaştırmak, üzerinde tasarruf hakkımız olanı kovmaktan daha zordur! Sermayenin sigarasını terk etmek, sermayaye defol demekten çok daha zordur! Bu şekli ile direnişçi kafesin içindeki ete saldıran postu değerli bir tilkiden başka bir şey değildir.

Sermaye elindeki bütün cihazat ile hayatımıza müdahil! Beğenirsiniz yahut beğenmezsiniz; direnirsiniz yahut direnmezsiniz… Her hal u karda sermayenin hayatımıza müdahil olduğu gerçeği değişmez! Bu gerçeği bir parça sezen ve sokaklara inen direnişçi için direniş, bir nevi toplu tatminden başka bir şey değildir. Müdahil olma arzusunun tatmini… Sermayenin elinden aldığı mülkiyet hakkını kullanmak için, dilediği gibi tasarrufda bulunma arzusu. Kendine ait bir hayatı olmadığı daha doğrusu sermayenin verdikleri tatmin etmediği ve sermaye verdikleri ile tatminsizliği körüklediği için başka hayatlara müdahale ederek tatmin olmak arzusu… Çok zaman itiraz ettiği, sermayenin verdikleri yani sermayenin kendisi değil aksine, kendisinin bir şey verememesi. Öyle ya madem sermaye ve onun tesirlerine karşı çıkılıyor; önce evinde bulaşıklarını sermayenin deterjanı ile yıkayan anneye direnilmesi lazım değil mi? Ama hayır! Böyle bir şey mümkün değil zira esnafın mülkiyet hakkına tecavüz annenin mülkiyet hakkına tecavüzden çok daha kolaydır! Direniş bu cihetten kolaydır. Kolaydır çün ki çaresiz kalanın yapacağı tek şey: Saldırmak! Sokaklara taşan bir eylem olması ise kendi kifayetsizliğinin farkında olmasından. Birden çok kişi bir araya gelince kuvvet doğacağı zannı direnişçilerin en büyük hatası! Ne yani aile efradım ile film izlerken kadın ve erkeğin öpüşme sahnesinde televizyonu kapatmak bir direniş değil mi? Sokaklara inen direnişçilerden bu mahremiyeti anlamasını zaten beklemiyorum! Dünyalarımız farklı yani direnişimiz…

Allah Resul’unun (s.a.v.) “Bir elime ay’ı, diğer elime güneşi koysalar davamdan vazgeçmem!” buyurmasındaki nükte direnişin ne ve nasıl olduğunu izaha fazlasiyle kafidir.

Entelektüel Şiir

Ahmet Oktay, “entelektüel uçlarını sürekli abartan bir şiir, sonunda yapmacıklığa /züppeliğe dönüşebilir kolaylıkla” diyor (Gece Defteri, YKY, 1998) ve ben bu saptamaya bütün kalbimle katılıyorum. Kuşkusuz, yetenek yetmez bir insanı şair etmeye; genlerden ileri geldiği, kalıtsal sayıldığı üstünde durulan yeteneğin ancak ve ancak başlama vuruşu gibi algılanması gerekir. Maçı götürecek, iyi bir skorla kazanacak olan ise sonsuz bir iştahla edinilen bilgidir, bunun sonucu olarak da birikimdir. Bu anlamda entelektüele yakın durur şair. Ama, şiir bilgisini, birikimini başa kakacak kertede göstermemelidir şiirde, ya da bana öyle geliyordur.

Aralarındaki ilişki Akgün Akova’dan öğrendiğim örnekte olduğu gibi olmalıdır. Mesafe kirpilerin birbirlerini ısıtmak için korudukları mesafeyi andırmalıdır. Çok hoşuma gittiği, entelektüel-şair ilişkisi bağlamında iyi bir örnek teşkil ettiği için aktarmak istiyorum: “Kirpiler, soğuk günlerde üşümemek için birbirlerine yaklaşırlar, ama çok yaklaşırlarsa dikenleri birbirine batar, uzaklaşırlarsa da üşürler. Kirpiler aralarında öyle bir uzaklık bırakırlar ki, ne üşürler ne de canları yanar” (Elimi Tut Yeter, Çınar Yayınları, 1998). Şiirin de şairin de canını yakmayacak bir mesafeden söz etmeye çalışıyorum, Ahmet Oktay’ın uyarısını biraz daha açarak. Her entelektüelin iyi şair olamadığını da biliyoruz ya, konumuz bu değil. Konumuz, bilginin, birikimin şiirde çaydaki şeker kıvamına ulaştırılabilmesi; şiirin entelektüel gösteri aracına düşürülmemesidir. İçselleşmeden, bilginin içselleştirilmesinden, şairde yepyeni bir söze dönüşebilmesinden konuşmak istiyorum sonuçta. Şiir yazılır da, yapılır da. yapılan (yapıntı) şiirin entelektüel uçlarını yazılana oranla daha da sivriltebileceği düşünülebilir. Çünkü metinlerarası ilişki bu tip şiir yazma tercihinde had safhaya ulaşır. Öteki metinlerin baskısı, kendi metninizi kurmada olabildiğince zorlar sizi. Şairin böyle bir çalışmada hemen her şeyden haberdar olduğunu kavrarsınız da, “asıl olan”a, yani altında imzası bulunana ulaşmakta zorluk çekersiniz. Metnin anlamı, onun özgünlüğü biraz da bilmediklerinden kaynaklanır şairin, ya da bilgisini içselleştirdiğinden, inisiyatifi ele almış olmasından.

Dipnotunu kaldırmaz şiir; çünkü şiir bir “içnotu”dur, ya da bana öyle gelmiştir hep. Kültür, nasıl ki okuduklarımızı, çeşitli biçimlerde edindiğimiz bilgileri unuttuktan sonra bizde kalan şeyse, şiir de öyle olmalı değil midir? Şiirin bir düşünsel arka planı olmalıdır elbette; ama, bu suyun üstünde değil, derinlerinde olmalıdır. Bakınca değil de, dalınca görebileceğimiz bir arka plan ya da birikim. Biraz daha ileri gitmeyi göze alabilir, şöyle de diyebilirim: Şiir, alıntılarla değil kalıntılarla yazılır. Her dizede başka bir şiiri, her şiirde başka bir şairi görmeniz, onun (kurgulayanın) ne kadar bilgili olduğu konusunda bir fikir verir elbette; ya bu yığışımın altında ezilirse altında imzası bulunan şair, o zaman ne olacak? Hem, şair neyi yazması gerektiğini bildiği ölçüde, neyi, neleri yazmaması gerektiğini de bilen insan değil midir? Sonsuz bir açgözlülük ilk bakışta zenginliği çağrıştırırsa da, belirsizliğe giden yola konulan işaret anlamına da gelmez mi? Şiir yazandan şair olmaya geçiş, tam da bu bıçak sırtı yerde gerçekleşiyor sanki. Biraz da başkalarının doğrularına tutunmaktan çok, kendi yanlışlarıdır insanı şair eden, özgünlüğünü sağlayan. Garantiye oynamamalıdır şair. Uçlarını sürekli abartan bir entelektüelliğin yapaylığa/züppeliğe vardırılacağını söylemiştik Ahmet Oktay’dan hareketle; bu anlamdaki desteğin aslında köstek olduğunu vurgulamak istercesine. Şiir belki de arınmışlığın, saflığın zaferidir.

Modern Türk şiirinde entelektüel uçlarını abartmadan, yapaylığa, züppeliğe düşmeden yazmış, örnek teşkil etmiş adların sayısı azımsanmayacak ölçüdedir. Geniş ufukları kendi şiirlerinin görünmesini engellememiştir, onca bilginin, birikimin arasında kaybolup gitmemişlerdir. Bu büyük dengeyi kurabildikleri içindir ki büyük şair olmuşlardır. İlk akla gelenlerden başlayacak olursam Oktay Rifat’ı, Behçet Necatigil’i, Turgut Uyar’ı, Ece Ayhan’ı, Cemal Süreya’yı, Attilâ İlhan’ı anabilirim. Kendi kuşağımdan ya da bir sonraki kuşaktan ise Ali Cengizkan, Hüseyin Ferhad ve Haydar Ergülen üstünde durabilirim ilk anda.

Kutsal kitapları yağmalamak, Yunan mitolojisinden şiir çıkarmak entelektüel görünmek için yeterli olmaktan çıkalı epey oldu, ama hâlâ tutunanlar var bu birikime; ancak böylelikle evrenselliğe ulaşabileceğini düşünenler mevcut şiirimizde. Olsun varsın, bunda bir sakınca yoktur elbette. Yok da, bilgisini göstermekten utanacak kadar görgülü bir şiir yazılmasını dilemek, bir okur olarak da bizim hakkımızdır sanıyorum. Bilgi yığışımı gibi duran, mekanik, ruhsuz şiirler (metinler), yazanının bile yaprağını kıpırdatmıyorsa, okurun hangi dalını silkeleyebilecektir? Başkalarının kanlarını taşımak eğiliminde olan bir damar olmak yerine, kan grubu belli bir damara sahip çıkmak, kendi şiirini yazmak durumunda olan şair için kaçınılmazdır. Başkalarının büyük toplardamarı olmak yerine, kendi küçük atardamarının farkında olmak belki, ne dersiniz? Şair “ kan aranıyor” anonsunun sonunda “aranan kan bulunmuştur”un muhatabı olmak durumunda değil midir? Bence öyledir. Bütün bunlardan bilginin şiire engel, ya da şairin kendi şiirini kurmasına engel oluşturduğu çıkarılmıyordur umarım. Öyle şey olur mu? Kirpi örneğinde olduğu gibi hep o zorunlu “mesafe”den söz etmeye çalışıyorum, hepsi bu.

Bir de “sezgi bilgisi” diye adlandırılan bir bilgi türü var ki, özgünlüğün belki de esasını oluşturan tam da bu bilgi olsa gerektir. Kişiye özgü sayılması gereken, bilgi, birikim sonucunda oluşmuş olsa da, genlerle, kalıtımla da ilgili olduğu varsayılan yeteneğin sezgi gücünden de söz açmak gerekecek galiba. Oktay Taftalı’ya göre de “sezgi kavramı skolastik şiir anlayışının ilham perisi ile aynılaştırılamaz. Üstelik şiirde sezgi bilgisini bu dalda kapsamlı bir birikimin ve tinsel gelişimin verdiği belli bir yetkinliğin sonucu olarak düşünmek pek de yanlış sayılmayacaktır. (…) Yani bir şiir, gerçekte bizim bilincimizden bağımsız olarak, ozana ait tinsel değer ve etkinliklerle belli bir sanatsallığı nesnel olarak içermektedir.” (Şiirin Mikroestetik Eleştirisi, Era Yayıncılık, 1994) İşte şair, edindiği bu büyük bilgiyi tinsel öğeyle (sezgi bilgisi) buluşturup bir senteze ulaşacak, kendine özgü şiirini de yazmayı başaracaktır. “Özgünlüğün kaynağı da sezgisel kavrayışın salt öznelliğinde aranmalıdır” diyor Oktay Taftalı söz konusu yazısında. Şiirde önemli bir payı olan duygunun akılla denetim altına alınması, lirizmin sağlanması ise “sezgi bilgisi” denilen şeye sahip olmakla, ya da bunu geliştirmekle sağlanabilir gibime geliyor.

Abdülkadir Budak

(Varlık, Ocak 1999)

Sabreyle gönül derdine…

Sabreyle gönül derdine dermân ere umma
Can atma oda bî-hüde cânân ere umma

Gözün sadefinden nice dürdâne dökersin
Şol dîşi güher dudağı mercân ere umma

Gel vasl dilersen ko bu feryâdı i bülbül
Gül gonce gibi ağzı gülistân ere umma

İnceldise hecr ile karınca gibi belin
Firkat nice bir ola Süleymân ere umma

Feryâd ü figân etme i bülbül dahi ağzın
Yum gonce gibi yine gülistân ere umma

Maksûd anın kim ele düşvâr erişir
Yırtma yakanı elüne âsân ere umma

Hoca Dehhâni

Türkiye Türkçesi ile..

Sabreyle gönül derdine derman ere umma
Can atma ateşe boşuna sevgilin ere umma

Gözünün sedefinden nice inciler dökersin
Şu dişi inci dudağı mercan ere umma

Gel kavuşma dilersen ko bu çığlığı ey bülbül
Gül konca gibi ağzı gül bahçen ere umma

İnceldiyse ayrılık ile karınca gibi belin
Ayrılık nice bir ola Süleyman ere umma

Haykırıp inleme ey bülbül ağzını da
Yum konca gibi yine güllüğün ere umma

İstenilen onun ki ele zor erişir
Yırtma yakanı eline kolayından ere umma

Şiir Tarihimizde Edirne ve Edirne Şairleri

Çok değerli dinleyenlerim, dünya üzerinde bazı şehirler vardır ki onlar kendi iç dinamiklerinden gelen bir albeniye sahiptirler. Deyim yerindeyse ruhlarındaki çekicilikle tarihin aynasından görüntüleri hiç mi hiç eksilmez.. Edirne şehri de bunlardan biridir. Tarihin takvimini çağ tomarları olarak çevirdiğimizde milâdî 1360’lı yıllarda durursak Edirne’de Osmanlı adının başlangıcını da buluruz. Edirne, Osmanlı asırlarında Anadolu ve Rumeli medeniyeti arasındaki köprüde yerinden oynatılamayacak bir kilit taşıdır.


Aynı ana babadan doğmuş kardeşler vardır. Ama çoğu defa, kimi sarışındır, kimi esmer; kimi narindir, kimi hoyrat; kimi uysaldır, kimi ise dik başlı.. Osmanlı da böyle bir yapıya sahipti. Ama Osmanlı, kendine özgü bir kaynaşma ve kaynaştırma metodu sayesinde çeşitli millet ve mezhep ve meşreplerin içerisine dalarak kısa zamanda hâkim unsur oldu ve efendi millet pâyesini kazandı. Böylece ana kavim imtiyazını beş asır elinde tutan Osmanlılar, Rumeli adı verilen coğrafyada da çok özel bir medeniyet çeşnisine vardılar. Sonuçta ortaya Edirneler, Filibeler, Sofyalar, Üsküpler, Saraybosnalar, Priştineler, Prizrenler, Manastırlar, Nişler, Şumnular, Tırnovalar, Selânikler, Varnalar, Vidinler, Mostarlar, Vardarlar, Belgratlar, İşkodralar, Beratlar, Kalkandelenler, Ohriler çıktı.

Evet.. Tarihin hemen her devrinde, temsil ettiği değerlerle ön plâna çıkmış, birtakım sıfatları hakkıyla almış şehirler vardır, bilirsiniz.. Başta şairleri anlatan şu’ara tezkireleri olmak üzere şehirleri konu alan birçok kaynakta bunlar uzun uzun anlatılır. Şairin veya genel anlamda sanatkârın doğduğu veya mensubu bulunduğu şehrin ismi söylenmeden önce, bu şehri niteleyen övgü dolu ifadelerle uzun uzadıya onun sıfatları sıralanır. Bunlar bazan o şehrin âlimleri olur, bazan gönül ehli zarif şairleri olur, bazan, on parmağında on marifet sanatkârları olur, ne bileyim bazan da gönüller alıp canlar yakan servi boylu dilberleri olur. İşte Edirne bu şehirlerden birisidir..
Tarih, sultan, cami, türbe, köprü, Meriç, Tunca, Arda, Sarayiçi, şadırvan, çeşme, mermer, minare, han, hamam, kervansaray, bedesten, medrese, velîler, âlimler, şâirler, saray, su, yeşil, çınar, servi, çini, imaret… Bütün bu terimler sizi neye, nereye çağırır, sizde neyi çağrıştırır, hiç düşündünüz mü? O Edirne’dir.. Hiç şüpheniz olmasın bu kelimelerin çağrıştırdığı ilk kavram “Osmanlı” ise, bunun ardından gelen de “Edirne” olacaktır..

Edirne’nin gerçek siyâsî ve kültürel tarihi Osmanlı -Türk hakimiyeti ile başlar. Bu şehir, ancak Türklerin eline geçtikten sonra büyük bir gelişme göstermiş ve bu vadide, İstanbul, Bursa, Bağdad, Mısır gibi Osmanlı imparatorluğunun belli başlı idare, bilim ve kültür merkezleri arasına girmiştir. Bursa’dan sonra Osmanlı devletine uzun süre ortak başkentlik eden Edirne, bu süre içinde sarayları, medreseleri, tekke ve zaviyeleri, türbeleri, camileri, çeşme ve sebilleri, han, hamam ve kervansarayları, bedesten ve kapalı çarşıları, Meriç ve Tunca nehirleri üzerindeki meşhur köprüleri ile bilim, fikir ve sanat hayatının da merkezi olur.

Edirne’nin bu şekilde bir bilim, kültür ve sanat merkezi oluşunun sebeplerinin başında, hiç kuşkusuz zamanın en güçlü ve en zengin devletleri arasında ve hatta başında bulunan Osmanlı’ya başkent olması, hükümdarların bizzat bilim, kültür ve sanat faaliyetlerine öncülük etmesi gelir. İşte bu sebeplerden dolayıdır ki Edirne, çeşitli Türk ve islâm beldelerinden ve dünyanın muhtelif kültür merkezlerinden kalkıp gelen çok sayıda bilim adamının yerleşim alanı olmuştur.

Edirne’nin Osmanlı şiir tarihindeki yeri ise kültür tarihimizin öbür öğeleriyle mukayese kabul etmeyecek oranda büyüktür. Osmanlı şiirinin doğup gelişmeye başladığı yıllarda başkent olması Edirne’nin XVI.yüzyıl sonlarına kadar Osmanlı kültür coğrafyasının bir numaralı merkezi olmasını sağlar. Bilindiği gibi Osmanlı devletinde şiir, bu dönemde bir bakıma edebiyat tarihimizin kaynakları sayılabilecek eserleri olan tezkirelerde ele alınıp değerlendirilir. II.Murad devrinden XVI.yüzyıl sonlarına kadar sadece bu tezkirelere giren Edirneli şair sayısı 50 civarındadır ki, bu rakamla Edirne, devletin en çok şairine sahip şehri durumundadır. Aslında bu son derece önemli bir rakamdır. Oysa bu yüzyıldan sonra İstanbul’un tartışmasız kültürel merkez üstünlüğünü ele geçirmesi Edirne’nin eski önemini giderek azaltır ve bir daha da önceki şa’şaalı görünümüne asla sahip olamaz. Bununla beraber Edirne, devlete başlangıçtan ortadan kalkışına kadar verdiği şairlerle İstanbul ve Bursa’dan sonra Osmanlı kültür mozayiğine en çok katkıda bulunan üçüncü şehirdir. Hiç kuşkusuz bu zengin materyal daha o devirde Edirne için müstakil şehir monografilerinin yazılmasına neden olur ve Enisü’l-Müsâmirîn gibi değerli bir şehir tarihi kendine konu olarak Edirne’yi seçer. Edirne, asırlar boyunca birçok şairi yetiştirmekle kalmamış, doğal olarak çeşitli şairlerin şiirlerine de konu olmuştur.

Zamanlardan l4.asrın sonları, l5. asrın başlarıdır.. Balkanların ve Rumelinin gülü Edirne’nin şiir meclislerine şöyle bir gözatacak olursanız 8 şair görürsünüz..

Edirne’nin şiir tarihimize kazandırdığı ilk şair Atâyî’dir. “Tütünsüz Ahmed Bey”, yani Ahmed Rıdvan, Ohri’den Edirne’ye gelip yerleşmiş şairlerdendi. Ahdî ve Huffî ise asrın diğer şairleridir.

Görsek ol gonca-lebi çâk-i girîbân ederiz

Gül yüzün yâdına bülbül gibi efgân ederiz

dizelerinin sahibinin gerçek bir “sultan” olduğunu söylesek inanır mısınız? Eskilerin “seyf ü kalem” sahibi dedikleri ve şiirde Avnî mahlâsını kullanan Fatih Sultan Mehmed, h.833/m. l429 tarihinde Edirne’de dünyaya gelmekle bu şairler yurdunu şereflendirir. O, İkinci Murad’ın dördüncü oğlu ve yedinci Osmanlı padişahıydı. Aşağıdaki dizeler bize yaşadığımız “dünya”nın gerçekliğini, bir sultanın, ama aynı zamanda bir şair sultanın ağzından tanıtır :

Âhiret kesbeylemektir dâr-ı dünyâdan garaz

Yoksa ey zâhid nedir bildin mi ukbâdan garaz

Yârsız cennet dahî olsa bana zindân olur

İyi bil dîdârdır firdevs-i a’lâdan garaz

Mâl ü mülkü terkedip gitsen gerektir âkıbet

Pes nedir dünyâ için ey hâce dünyâdan garaz

Her ne kim görsen taalluk bağlama kılma karâr

İbret almaktır dilâ seyr ü temâşâdan garaz

Bu gönül eğlencesidir Avniyâ çün âkıbet

Ma’rifet satmak değildir şi’r ü inşâdan garaz

Sâfî, XV. asrın Edirneli bir başka şairidir. Asıl adı Cezerî Kasım.. Latifi’ye göre Osmanlı şairleri arasında atasözü ve deyimleri şiirde kullanma geleneği Atâyî ve Sâfî ile başlamış, Necâtî Bey’le doruğa ulaşmıştır.

Osmanlı tarihinde bu asırda yetişmiş bir şehzade vardır ki, son derece hazin bir kaderin sahibidir o : Şehzâde Cem.. Bazılarına göre Osmanlı saltanatı ona sadece l8, bazılarına göre de 23 gün nasib olmuştur. Cem, Fâtih Sultan Mehmed’in üçüncü ve en küçük oğlu idi. O, 864/m.l459’da Safer ayının yedinci gecesi Edirne’de dünyaya geldi.

Cem Sultan’ın şahsiyeti, tarihi bakımdan olduğu kadar, kültür ve edebiyatımız açısından da önem taşır. Zira kendisi şair olduğu gibi, şairlerin de koruyucusuydu. Karaman’da bulunduğu sıralarda çevresine topladığı şahsiyetler “Cem Şairleri” adıyla anılır.”Senin” redifli şu beyti, Cem’i ne kadar da güzel anlatır :

Rişte-i ömrüm tükendi gerçi nâzından senin
Kılca iylik görmedim zülf-i dırâzından senin

Ve Ahmed Paşa… Sadece bu asrın değil, belki bütün asırların en büyük Türk şairlerinden biriydi o.. O’nu anlatanlar hep bilgili, zeki, gururlu, zarif, hazır-cevap, hoş-sohbet ve nüktedan biri olarak tanıtıyorlar. Fatih gibi bir “zarif” hükümdarın estetik zevklerine ortak olarak beğenilmek, iltifat görmek de zaten başka türlü nasıl izah edilebilir ki.. Türk illerinin her köşesinden İstanbul’a gelen kervanlar, Ahmed Paşa’ya uzak diyarların yeni şiirlerini ve genç şairlerini getirdi hep.. Zamanında “Sultânu’ş-şu’arâ” yani “şairler sultanı” olarak O’nun şiirleri ve şöhreti de Horasan hükümdarı Sultan Hüseyin Baykara’nın meşhur şiir meclislerine kadar uzandı.. Tezkire yazarları Ahmed Paşa’yı, Şeyhî ile Necâtî arasında yetişen en büyük divan şairi sayıyorlar.. Kendi devrinden başlayarak Cem Sultan, Mihrî Hatun, Nizâmî, Ahî, Lâmii, Necâtî, Zâtî ve Bâkî gibi birçok şair ona birbirinden güzel nazîreler söylediler.. Bazısı ona yetişti, bazısı ondan çok uzaklarda kaldı.. O, Türkçenin berrak sesli bülbülüydü.. O, şâirlerin aziz üstâdı, eteği öpülecek söz sultânıydı.. O Edirneli idi.

Bir dil mi kalmıştır bu tîr-i gamzeden kan olmamış

Bir cân mı vardır ol kemân-ebrûya kurbân olmamış

Şol ömr kim sensiz geçer ol ömr zâyi ömr imiş

Bir cân k’anun cânânı yok ol cân dahî cân olmamış

Ne fitnedir yâ Rab bu kim bir dilberin hem gamzesi

Bir demde bin cân almasa derler bu fettân olmamış

O, sokaklarında dolaştığı şehrin, arasında yaşadığı insanların dilini konuşuyordu.. Murabba nazım şekline, millî nazım şekillerimizden koşmanın, türkünün havasını vermiş, böylece şarkı nazım şeklinin de yolu açılmıştı.

Ve Edirne’de zaman XVI.asırdır.. Şiir çeşmeleri gürül akmaya, şairler bülbüller gibi şakımaya devam ederler.. Tam 75 şair çıkar ortaya… Kimler mi var? Kim yok ki..!

Şâhidî, XV. yüzyılın sonu ve XVI. asrın başlarında Edirne’de doğup yetişen ömrünün bir bölümünde Sultan Cem’le Karaman’da aynı kaderi paylaşan şairlerdendi. Ve bir söz sultânı daha : Necâtî.. Edirne’nin Türk şiirine kazandırdığı unutulmaz isimlerden birisi oldu o.. Divan şairi denilince O’nun hatırlanmaması mümkün müdür? Ahmed Paşa’nın “Sultânü’ş-Şuarâ” olarak tanındığı çağlarda Necâtî’nin şöhreti kervanlar vasıtasıyle Bursa’daki Ahmed Paşa meclislerine kadar gelir. Paşa ve arkadaşları Necâtî’yi önce, klâsik şiirimizin gerçek “klâsik”lerinden “Döne döne” redifli gazeli ile tanır ve beğenirler. Böylece Ahmed Paşa ve Necâti, biri diğerini görmeden tanışmış olurlar.. Buna şaşılmaz, zîrâ; “ehl-i dil birbirini bilmemek insâf değil”dir.. Sonraları iki şairin Bursa’da yüzyüze görüşüp tanıştığı da söylenir.

İşte O’nun en güzel dizelerinden birkaçı :

Yâ Rab ol düşman bakışlı yâra n’etdim n’eyledim

Sevdiğimden gayrı ol dildâra n’etdim n’eyledim

Ben gedâ bir kimsenin yatır itin kaldırmadım

Yâr eşiğinde olan agyâra n’etdim n’eyledim

Gül yüzüne bakmadım şimşâdın adın anmadım

Ol kamer-ruhsâr ü hoş-reftâra n’etdim n’eyledim

Şevkî, Şeyh Bâyezîd Halîfe, Mestî Çelebi, Kâdirî, Celîlî, Yavuz Sultan Selim devri şairlerinden olan Zamânî ve Hâtifî’nin yanısıra, şiir tarihimizde ses bırakmış önemli şairlerden birisi de yine bu şairler yurdundan çıkmış olan Sâgarî idi. Esnaf şairlerdendi ve ipekçilikle uğraşıyordu. Allah ona uzun bir ömür vermiş ve tam dört padişahın, Fatih Sultan Mehmed, İkinci Bâyezid, Yavuz Sultan Selim ve Kânûnî Sultan Süleyman’ın saltanatlarını görmüştü. Hoş-sohbet, güler yüzlü, lâtifeci, iyi huylu, nazik biriydi. Bu renkli şairin bir başka özelliği de; usta bir tanbur çalıcısı ve engin mûsıkî bilgisine sahip olmasıydı. Tabii bu özelliğinin tamamlayıcısı olan içki içmek ve güzel sevmekten de geri durmuyordu. Eline kopuz alıp çalmaya başlayınca Sehî Bey’in ifâdesiyle ; “Zühre yıldızını gökten yere indirip dansa başlatır, meclisin içine ateş düşürüp orada bulunanların sarhoş naralarından bütün yeryüzünü gürültü kaplardı.” Mezarı, muhtemelen şu anda Devlet Hastanesi bahçesi içerisinde bulunan Sarıcapaşa Camii avlusunda olmalıdır.

O’nun bir diğer özelliği de; doğum yeri olan Edirne’ye karşı duymuş olduğu tarifsiz sevgidir. Bunu şu olaydan anlıyoruz : Kış mevsiminde Edirne kardan ve yağmurdan adeta bir çamur deryası haline gelirmiş.. O yıllarda Edirne’ye bir görevle atanmış olan şair Amasyalı Refîkî, şehrin bu durumundan şöyle şikayette bulunur :

“İlâhî lutf edip kurtar bizi bu şehr-i bâtıldan

Kişi anı ne seyretsin geçilmez âb ile gilden”

Bu şiir ile şehirlerinin aşağılandığı vehmine kapılan Edirneli şairlerin çoğu birer beyitle buna cevap verirler. Fakat Sâgarî’nin cevabı hiçbirine benzemez :

“Şu kim şeytan gibi eyler şikâyet âb ile gilden

Yüzüne yellen anın aslı oddur hoşlanır yelden”

Defterdar Mahmud Çelebi’nin oğlu Garîbî Yavuz Sultan Selim, Saray-ı Hümâyûn kapı kullarından Sezâyî Durak Çelebi ile meşhur âlimlerden Şeyhülislâm Abdülkerim Efendi’nin oğlu Hayâlî ve Mübînî de Kânûnî Sultan Süleyman devrinde Edirne’de yetişen şairlerindendi. Asrın en renkli sîmâlarından birisi de kuşkusuz gönüller sultânı Revânî’dir.. O, bizim klâsik edebiyatımızda, Anadolu’da ilk sâkînâme yazarı olarak bilinir. Divan’ı ve İşretnâme adlı mesnevisi, Revânî’nin en tanınmış eserleridir.

XVI. yüzyıl şairlerinden Kadızâde Civânî, kadı şairlerden, Attarzâde Nasûhî ise XVI. yüzyılın ilk yarısında Edirne’de yetişen tabib şairlerindendi. Asrın bir başka şairi Tâbiî mahlasıyla birlikte Feyzî mahlâsını da kullanmış olan şair Ali idi. Fazlî-i Leng ile Edirne yakınlarındaki Ferecik kasabasında dünyaya gelen ve demircilikle uğraşan Hadîdî, aynı zamanda zeyniyye tarikatına mensup şairlerdendi. Edirne’de yetişen esnaf şairlerinden bir başkası Civânî ise külah dikmekle geçinirdi.

Kaçan kim erse cânâne sevincinden bu can titrer

Kişi sevdiğini görse damarlar içre kan titrer

mısralarının sahibi olan Safâyî’nin adı bilinmediği gibi mahlâsı bazı kaynaklarda Sıfâtî olarak geçer. Safâyî, şairliğinin yanısıra iyi bir cerrahtı.

Osmanlı devleti onun gibisini pek az yetiştirdi… O, eski kültür dünyamızın XVI. asırdaki yüzakı idi.. Asıl adı Ahmed Şemseddin, ünvanı “Müftiü’s-sakaleyn” olan Kemalpaşazâde Ahmed Çelebi’dir sözünü ettiğimiz kişi.. Şairin doğum yeri konusundaki farklı görüşlere karşılık, kaynakların hemen hepsi, onun ömrünü Edirne’de geçirdiğinde fikir birliği içindedirler.. Hem asker, hem âlim, hem de şairdi.. Kemalpaşazâde’nin son derece kültürlü, zekî ve hazır-cevap olduğu şundan bellidir : Yavuz Sultan Selim ile birlikte Mısır seferine giderken, ordu Karaman’da konaklar. O sırada bir kum fırtınası çıkar. Bunun üzerine Yavuz Sultan Selim ; “Her halde bu memleketin kum fırtınası çok olur” deyince, Kemalpaşazâde de; “Padişahım, mâlumunuz Hazret-i Mevlânâ’nın makamı bu topraklardadır, bu nedenle kumlar da semâ ederler” diye karşılık verir. 300’ün üzerinde eser bıraktığı söyleniyor.

Sipahi beylerinden olan Beyânî, aslen Dimetoka’lı olan Vâsiî Çelebi, Kânûnî’nin şairlerinden Fânî, Vahdî Cafer, Lâzımî mahlâsıyla meşhur olmuş Derviş Beyzâde, bu asırda geleneği sürdüren şairler oldular. Yine aynı yıllarda Edirne’de öyle birisini görürsünüz ki o, hem şair, hem çok güzel ok atan bir kemankeş, hem iyi bir pehlivan ve hem de güzel sesli bir mûsıkî adamıdır. Aşık Çelebi, şairin Edirne Muradiye Camii’nde “na’t-hânlık” yaptığını naklediyor bizlere.. Bugün bahçesindeki servilerden, güllerden, sünbüllerden, bülbül ve kumru seslerinden eser kalmayan “yetim” Muradiye’de… Eskiler böyle insanlara “pür-fenn” veya “pür-ma’rifet” derlermiş.. İşte bu marifetli şair, Sâlikî’dir. Askerî, uzun süre Kerbelâ’da İmam Hz.Hüseyin türbesinde bulunmuş, Edirne’ye uzaklardan gelmiş şairler arasındaydı..

Ve Sehî Bey.. Onun ismini duymayan var mıdır ki.. Sehî Bey’in bizlere eski kültür ve edebiyatımız adına bıraktığı çok önemli iki hediye, Divan’ı ve Heşt-Bihişt adını verdiği anadolu sahasının ilk şairler tezkiresidir.

Asırlar sonra edebiyat dünyamız onu güzel Türkçemizin sahibi olarak gördü, tanıdı ve sevdi.. Bize Türkçenin o asırlardaki en güzel manzumelerini bıraktı.. O şair de Nazmî idi. Şehrengizler, esas itibariyle şehirlerin güzellerini ve güzelliklerini anlatırlar. Eserinde 58 Edirne güzelinin ayrı ayrı manzum tasvirlerini yapan Kerîmî, önceleri Semâî mahlâsını kullanan ve uzun süre Şehzade Mustafa’nın hizmetinde bulunmuş olan Zamânî de devrin tanınmış isimleri arasında yer alırlar. Hattat şairlerden Mu’înî ;

Dilberin hüsnünü seyret göre nakkâş nedir

Nedir ol leb nedir ol ruh nedir ol kaş nedir

beytiyle “gerçek” nakkaşın kim olduğuna sorularla dikkatlerimizi çeker.

Hekim Sinanoğlu sanıyla tanınan Atâ, baba mesleği olan hekimliği seçmiş şairlerdendi. Büyük bir mizah ustası, kudretli bir hiciv üstadı olan Atâ, tatlı esprileriyle bulunduğu meclisleri neşeye boğan biriydi. Son derece zeki ve hazır-cevap olan, kendisine kolay kolay söz yetiştirilemeyen Atâ, hemen bütün gününü kahvehane ve meyhanelerde geçirir, elinden içki kadehi düşmez, devamlı afyon yutar ve kahve içerdi. Aşık Çelebi, Atâ için ; “Asıl oturduğu yer kahvehane olup, evine ancak misafir olarak gelirdi” diyor. Suvarî , Fedâyî mahlâsını kullanan Ali Bâlî, Dîvdest-zâde sanıyla tanınmış Sihrî, Keçecizâde Râmî, Hızrî Çelebi, Nihânî mahlâsıyla şiirler yazan Durak Çelebi, Ahdî Ali Çelebi, “Sarı Memi” lakabiyle meşhur Hıfzî, “Yunus-zâde Muslusu” sanıyla tanınan Keşfî, “Kurt Bâlî” denilmekle şöhret bulmuş olan Naîmî, “İmamzâde” Yakînî, Ubeydî, Lisânî, Lâhıkî, Attarzâde Sâniî, İtâbî ve Meylî de bu kervanın XVI. asırdaki diğer yolcuları oldular.

Bizim klâsik edebiyatımızda “muammâ” denildiğinde akla ilk gelen isim Edirneli Emrî’dir. Şu da bir gerçek ki Emrî’nin yaşadığı devir Osmanlı devletinin en parlak zamanıdır. Edirne’nin de imparatorluğun İstanbul’dan sonra gelen en büyük, en mâmur ve en zengin şehri olduğu devirdir. Rüstem Paşa hanları ile Ali Paşa çarşısı henüz yapılmamıştır. Ama iki asırdan beri ortaya konulan şaheserler görenlerin gözlerini kamaştıracak güzelliktedir. Ayrıca Sokollu Mehmed Paşa hamamı, Esma Sultan Camii ve hamamı, Selimiye Camii yapılmakta, Edirne’ye şarktan garptan hergün yüzlerce kervan gelip gitmekte, ticarethânelerinde binlerle denk çözülüp bağlanmaktadır. Evet, Edirne’de o asırda sayısız âlim, mütefekkir, edib, müellif, şair, sanatkâr ve zenaat erbabı vardır.

Şeyh Kurtzâde Vâlihî de Edirne yakınlarındaki Ergene’dendir. Selimiye Camii’nin ilk vaizlerinden olmuş, bir zaman vaaz ve irşad görevini yerine getirmişti. Tesirli sözleri olan deli dolu bir vaizdi. Birgün kürsüde vaaz ederken, sevgilisine göz koyanlardan birini cemaatın arasında görür görmez derhal kürsüden iner ve camiden dışarı çıkarıp kovalar, sonra tekrar kürsüye gelip vaazına devam eder. Bir defasında da camiden çıkarken dostlarından biri saygı ve sevgisinden şairin pabuçlarını çevirip önüne koyunca Vâlihî; “Azizim, artık bizim için bunu ayaklarımıza değil, başımıza giymek göründü” diyerek şaka yollu iltifat ve teşekkür eder. Böylesine espriyi seven, hoş bir zat idi.

Kâmî Ahmed Çelebi, Abdülkerim Efendi, Cevrî İbrahim, Derviş Çelebi, Miskî Emir-zâde sanıyla tanınmış olan Bedîî, Izârî Mehmed Çelebi, Mehmed Mecdî, Sevdâyî, Bâlî Çelebi ve Nihânî İbrahim asrın diğer Edirneli şairleri olarak dikkati çekerler. Aynı şekilde Sâdık Efendi, Fânî, Hâtemî, Emrî’nin kardeşi ve şair Hâşimî’nin kızkardeşinin oğlu olan Muhtârî, Sâî, Remzi-zâde İlmî, özellikle minarelerde ip üzerine kandil dizmekte, yani mahyacılık sanatında emsalsiz bir sanatkâr olan şair Fazlî, şair Rûhî’nin kardeşi Kebecizâde Vecdî ve Sabâyî asrın diğer şairleridir.

Ve XVII. asır.. İstanbul, her ne kadar devletin idare merkezi olmuşsa da padişahların ve diğer devlet erkânının gözü hâla Edirne’dedir.. Özellikle I.Ahmed, II.Osman ve IV. Murad av eğlenceleri tertibi münasebetiyle zamanlarını Edirne’de geçirirler. IV. Mehmed ile kardeşleri II.Süleyman ve II.Ahmed’in oğlu II.Mustafa da uzun süre Edirne’de otururlar.. Özellikle IV. Mehmed, birçok elçiyi bile bu şehirde kabul eder. Şehzadeleri Mustafa ve Ahmed’in sünnet düğünleriyle kızı Hatice Sultan muhteşem evlenme törenlerini de Edirne’de gerçekleştirir.. Devlet, esas itibariyle Edirne’den idare edilir.. Doğal olarak bir kültür ve sanat zemininin Edirne’de canlı bir biçimde varlığı anlamına gelir bu.. Ve 69 Edirneli şair yetişir bu asırda.. İlmî Ahmed Çelebi, Ehlî, Rif’atî, Sofuzâde Dâî, Ferâgî, Muhyî-i Gülşenî, Hüsâmî Çelebi, Misâlî, Dânişî Mustafa, Hâdî Ahmed Çelebi, Abdî, Destârî, Hayâlîzâde, Şuâî, Sabâyîzâde, Tîgî, Aşkî, Çemenî, Kabâyî, Refikîzâde Sâlikî, Emir Hüseyin Halvâyî (Hüseynî), Rindî, Kavlî, Pervânezâde Hüseyin Çelebi, Bahşî, Derviş Bâkî, Hakîmî, Bülendî, Hulûsî, Hasîbî, Sinan Efendi, Nüvîsî, Kesbî Mehmed Efendi, Beyâzî, Fütûhî, Nevâzî, Sabrî, Selîsî, Âzerî, Hüseyin Vehbî, Nutkî, Derviş Hüsâmî, Âlî Hüseyin Efendi, Güftî Mustafa, Câhidî, Sipâhî, Nisârî, Kelâmî, Şifâyî, Sa’îdî, Mahvî, Zülâlî, Zehrimarzâde Rıza, Neşâtî Dede, Abdurrahman Hıbrî, Güftî Ali, Nasîbî, Tal’atî, Sıdkî, İffetî, Zihnî, Safhî, Nükâtî, İbrahim Gülşenî, Hamâmizâde Sun’î, Kebecizâde Râhî, Pâyidarzâde Râzî ve Rüşdî Mehmed Efendi asrın Edirneli şairleridir.

Bunlar arasında, Zehrimarzâde Rıza, Şehîdî, Neşâtî Dede, Abdurrahman Hıbrî ve Güftî Ali gibi isimler dışında edebiyatımızda yankılar uyandıracak önemli bir isim hemen hemen yoktur. Zehrimarzâde Rıza ve Güftî Ali’nin tezkirecilik geleneğimiz içerisinde önemli yerlerinin bulunduğu hemen herkesin mâlumudur. Diğer taraftan Enisül-Müsâmirîn gibi çok önemli bir şehir monografisini, yani Edirne tarihini kaleme alan Abdurrahman Hıbrî yine bu asırda yaşamıştır.

Edirneli şairler arasında asrın en önemli ismi hiç şüphe yok ki mevlevîlerin gülü, büyük şair Neşâtî Ahmed Dede’dir. l670 tarihinde Şeyh Osman Efendi’den boşalan Edirne Muradiye Mevlevîhânesi şeyhliğine atanan şâirin Edirne şeyhliği, çok tanınmış, sevilmiş ve hürmete lâyık şahsiyeti dolayısıyle çevresinde büyük bir sevinç uyandırmıştı. Bunun için de mevlevî dervişleri yeni şeyhlerini evinden alıp dergâha getirirlerken yolda âyinler yapmış, ilâhîler okumuş, hem semâ edip hem yürüyerek büyük coşkularını ifadeye çalışmışlardı. Neşâtî; bir yandan eski şiir geleneğimiz içerisinde Nailî’nin öncülüğünü yaptığı sebk-i hindî ekolünün önemli izleyicilerinden biri olurken, bir yandan da sevilip sayılan bir tarikat şeyhi kimliğiyle devrinin birinci sınıf şairleri arasında yerini almış, önce Nedim’e daha sonra da Yahya Kemal’e kadar uzanan tesirleri görülmüştür.

l700 senesinde Edirne, 350.000 şehir nüfusuyla Londra, Paris ve İstanbul’dan sonra dünyanın en büyük birkaç şehrinden birisidir. Buna rağmen Edirne, imparatorluk coğrafyası içerisindeki siyasi ve sosyal konumu bakımından bir gerileme sürecine girer. Bu durum, doğal olarak kültür dünyasını da etkiler. l745 ve l75l yıllarında Edirne’de ardarda çıkan büyük yangınlar şehirde 60 mahalleyi kül eder. Bütün bu olumsuz gelişmeler, Edirne’nin cazibesini günden güne kaybetmesi anlamına gelir. Ancak herşeye rağmen, bu yıllarda Edirne’nin bereketli şiir bahçelerinde birbirinden güzel manzumeleriyle boy gösteren 36 şair çıkar ortaya.. Asrın başındaki şairlerden İbrahim Vehbî Efendi, Necib Mehmed Efendi, Pervânezâde Ümîdî, Abdülhay Celvetî en önemli isimler olarak dikkati çekerler. Kubûrizâde Havâyî’nin, yaşadığı şehir olan Edirne’ye “tutku” denilebilecek ilgisi ve sevgisi vardı. Şairin ;

“Var iken Edrinenin kargası kulak tutma

Filanca memleketin nağme-i kanaryasına”

beytinden bu sevginin derecesini anlamak mümkündür.

Nâtık, Arap-zâde Âlemî Muhammed Efendi, İzzet, Börekçizâde Fâiz, Sûzî, Vahdetî Osman Efendi, Münîrî, Muhyî, Kâmî Mehmed Efendi’den başka bestekâr şairlerimizden İsmail Ağa, minyatür ustası ve şair Levnî, tarihimizde Sefâretnâmesi ile tanınmış 28 Mehmet Çelebi bu şairler yurdunun bu devirdeki bülbülleri oldular.

Bir mevlevî şeyhi olan Enis Receb Dede ile yine bir gülşenî şeyhi olan Rumelinin manevî fatihi Şeyh Hasan Sezâyî aslında bu dönemin şiirde parlayan iki yıldızıdır. Şu’arâ tezkiresi yazarlarından Sâlim, Hasan Sezâyî’den bahsederken kendisi için “Osmanlıların Hâfız-ı Şîrâzî’si” tabirini kullanır.

Fezâyî, Mûnis Dede, Enis Mustafa Dede, Mehmed Cemâleddin Efendi, Şeyh Süleyman Zâtî, Mestçi-zâde Salih Efendi, Bektâşî şairlerden Behiştî Mustafa Efendi, Elîfizâde Feyzî, mutasavvıf şairlerden, aynı zamanda hattat olan Enis Numan Dede, Sultan Üçüncü Mustafa devrinde yetişen şairlerden Kesbî, Ağa-zâde Örfî, Nazîr Çelebi, Tâib Efendi, Senâî, Hâfız Dede, Hasan Sezâyî hazretlerinin torunu ve Şeyh Müsellem Efendi’nin oğlu Şeyh Vefa bu asrın Edirne’de yetişen önemli şairleridir.

l9. yüzyılda da herşeye rağmen 29 şair yetişir Edirne’de.. Bunlar arasında, bizim genel edebiyatımız içerisinde ses getirebilecek ölçüde şairler bulunduğu gibi, şöhreti Edirne’yi aşamamış isimler de vardı. Bu asırda da şehrin yaşadığı olumsuzluklar, örneğin maruz kaldığı işgaller, Edirne için bir başka felâket sebebi olur. l829 ve l878 yıllarında Ruslar iki defa şehri ele geçirirler. Bu işgallerden kültür ve sanat çevreleri de doğal olarak olumsuz etkilenir. Kılıç ve kalem sahibi olarak nitelendirilen Süleyman Neş’et, babasının sürgünde bulunduğu Edirne’de böyle bir ortamda dünyaya gelmişti. İyi bir şair olmasının yanısıra özellikle cömertliği, konukseverliği, esprileri ve hazır-cevap oluşu ile de renkli ve ilginç bir kişiliğe sahipti. Çubuk içmeyi çok severdi. Bir gün meclisinde bulunanlardan biri şaka yollu kendisine ; “Efendim, cennetde ateş yok. Siz orada çubuğunuzu nereden yakacaksınız ?” şeklinde yersiz bir soru yöneltince, Hoca elinde bulunan koca çubuğu tebessümle bir kere çektikten sonra ; “Sizin için kebap pişirelecek ocaktan !” cevabını verir. Yine bir gün bu tür şakacı dostlarından biri kendisine takılarak : “Efendim, Fârisî (Farsça) cehennem ehlinin lisanıdır diyorlar. Öyle midir ?” diye sorunca ;”Öyle de olsa öğrenmek lâzım. Nereye gideceğimizi kesin olarak bilmiyoruz. Şayet cehenneme uğrayacak olursak, ahalisinin lisanını bilmemek bizim için diğer bir azâb olur” der. Bir seferinde de Hallâc-ı Mansur’un “Ene’l-Hak” demesinden söz açıldığı bir sırada, yanında bulunanlardan biri “Hiç ene’l-Hak denir mi?” deyince ; “Ya ne desin, ene’l-bâtıl mı desin ?” karşılığını verir. İşte Neş’et Efendi böylesine latifeyi seven ve yerinde esprileri olan, hayat dolu, yaşama sevinci dolu bir şairdi.

Seyfî, Şerif Tal’at Efendi, Kabûlî Mustafa, Mehmed Rıza Bey, Remzî Ali Efendi, Bahrî, Ali Gâlib Efendi, Hayrî, Nakşî Mustafa Dede, Râzî Hafız Mustafa, Mahrem Dede, Tahsin Bey, Dem’î Yusuf, Şâdî, Rahşî, Rüşdî Ahmed Efendi, Hasîbî Ahmed Efendi, Nühüft Mustafa Efendi, Hüseyin Hüsnü Efendi, Nizâmî, Kudsî, Fatih Efendi, Vasfî, Halil Feyzî Efendi, Servet Bey, Tevfik Bey ve bektaşi şairlerden Hulki Baba bu asırda divan şiiri geleneğini sürdüren Edirneli şairler oldular. Yine bunlar arasında yetişen Hasan Hulki Efendi de Edirneliler tarafından sevilip sayılan, hoş mizaclı bir şairdi.

20. asrın başlarında Edirne’nin durumu haketmediği bir perişanlığı sergiler. Önce l9l3’te Bulgarlar, sonra l920’de Yunanlılar tarafından işgal edilir Edirne.. Yağma ve talan bu şairler yurdunu, bu gül bahçesini harabeye çevirir.. Şehir yanmış ve yıkılmıştır.. 20.yüzyıl, henüz sona ermediyse de, 21.yüzyılın eşiğine geldiğimiz de açıktır.. Edirne, 25 civarında şair yetiştirir bu asırda.. Bunlardan Sa’dî Efendi, Ali Nutkî Baba’nın müridlerinden olan Hakkı Bey, Seyrî Ömer Efendi ve Ahmed Bâdî Efendi’nin, güçlü birer şair olmamakla birlikte güzel şiirleri vardı. Özellikle Ahmed Bâdî Efendi’nin tarih manzumelerinin, değişik yerlerde ölümsüzleşmiş kitabeler olarak karşımıza çıktığını görüyoruz. En ünlü eseri olan üç ciltlik Rıyâz-ı Belde-i Edirne’de, Edirne tarihi, abideleri ve meşhurları hakkında çok önemli bilgilerin verildiğini biliyoruz.

Şeyh Şerefüddin Efendi , Sâmî Efendi, Mustafa Reşid Bey, şair bir ailenin çocuğu olan Hilmî Efendi, Mehmed Rasim Ertür, yazı hayatına Servet-i Fünûn yıllarında atılan ve aruz vezniyle şiirler söyleyen Rıza Tevfik, Ahmet Selami Karaboncuk ve M.Faruk Gürtunca ile ;

Yıldırımlar yaratan bir ırkın ahfâdıyız

Tûfanlar gösteren tarihlerin yâdıyız”

dizeleriyle başlayan meşhur “Harbiye Marşı”nın yazarı Şakir Cevdet Çetinel , aynı şekilde;

Güneş artık damla damla eriyor

Turnalar Meriç’e veda etmede

Akşam, kubbelere hicran seriyor

Mahzun şadırvanlar susar gitgide

mısralarının şairi Uluğ Turanlıoğlu’nun, özellikle Edirne ve Rumeli üzerine yazmış olduğu şiirlerinde yoğun bir tarih sevgisi ile karşılaşırız. O’na göre Edirne, her yaprağı altın olan bir tarih kitabıdır. Folkloru, tarihi, mimarisi, coğrafyası, iklimi ve insanı ile Edirne, tüm lirizmiyle onun dizelerinde karşımıza çıkar. Edirne’nin Balkan Harbi ile başlayan kara günleri, şairi derinden yaralayan unutulmaz olaylardır. Turanlıoğlu, bütün bunları başarılı bir biçimde şiirine yansıtabilmiş şairlerimiz arasındadır. Kısa bir süre önce aramızdan ayrılan bu Edirne sevdalısını da rahmetle anıyoruz.

Müfid Parkan, Muzaffer Egesoy, Mehmet Bozkurt Esenyel, Uzunköprülü H.Tahsin Arıkan, Mualla Anıl, tabip şairlerden Dr.Mustafa Yıldırım hemen hemen bütün manzumelerinde tema olarak hak, adalet, insânî güzellikler, tabiat, kaybedilmiş vatan topraklarına duyulan derin hasreti işlerler.

Görüldüğü gibi fetihten itibaren l4.yüzyıla kadar Edirne’de yetişen Türk şairi yok.. Buna karşılık l5.yüzyıldan itibaren özellikle l6.ve l7. asırlarda şair sayısında büyük bir artış gözleniyor Edirne’de.. Bunun sebepleri arasında şehirde siyâsî istikrarın hakim olması, Edirne’nin, Anadolu’nun Balkanlara açılan noktasında bulunması, bir anlamda İstanbul’un başta saray erkânı olmak üzere varlıklı ailelerinin Edirne’yi bir mesire yeri olarak görmeleri tabii olarak bu şehri şairlerin de ilgi odağı haline getirir. Ancak bu durum çok uzun sürmez. Özellikle l7. asırdan sonra Edirne, adı geçen kültür ve sanat erbâbı kişiler için cazip bir yer olmaktan yavaş yavaş uzaklaşır. Doğal olarak şair ve sanatkârların bu kültür şehrinden elini eteğini çekmeleri süreci de günümüze kadar devam edip gelir.

XV.yüzyıldan günümüze kadar yaşamış olan Edirneli şairlere; mensup oldukları meslekler, yapmış oldukları şiir çalışmaları ve tarikat ilişkileri açısından bakacak olursak 55 Edirneli şairin “Divan” ve 3 şairin de “Divançe” sahibi olduğunu görürüz.

Edirne’nin fethi ile birlikte bu şehirde çok sayıda tekke ve zaviye kurulur. Osmanlının Balkanlara açılan bu kapısında mevcut tekke ve zaviyelerde ise gerek şeyh ve gerekse mürid seviyesinde çok sayıda şair yetişmiş ve şiirleriyle kültür ve edebiyatımıza katkıda bulunmuşlardır. Edirne şairleri arasında 23 mevlevî şaire karşılık 2l gülşenî şair vardır. Gülşenî şairler arasında en tanınmış olanı ise Şeyh Hasan Sezâyî’dir. Bunların dışında Nakşibendî, Bektaşî, Celvetî, Uşşâkî, Kâdirî , Râfızî, Zeynî, Rıfâî, Hâlidî tarikatlarına mensup şairlerin kaynaklara girmiş çok sayıda şiiri vardır.

Edirne şairlerini meslekî konumları itibariyle şu şekilde tasnif etmek mümkündür : Arzuhalci, 2, Danişmend 2, Defterdar, l0, Defter Emini 2, Din görevlisi (İmam, Hatip, Vaiz, Müftü, Müezzin) 11, Eğitimci l, Esnaf 14, Hattat l6, Kâtip 40, Kadı 36, Kazasker 2, Maliyeci l, Memur 5, Muhasebeci 2, Mülazım l5, Müderris 30, Mühürkâr 2, Nakliyeci l, Nişancı 2, Padişah l, Sancak Beyi 3, Sipahi l5, Şehzade l, Tabip (Hekim, Diş tabibi, Cerrah) l0, Vakıf Görevlisi 2, Yeniçeri 3 ve Çeşitli meslekler 26.

İşte bir şehrin şiir mâcerâsı.. Bir zamanlar; gül ve kılıç, su ve köprü, saray ve fetih, Rumeli ve Osmanlı terimlerinin ilk çağrıştırdığı şey Edirne imiş.. Şimdi Edirne’nin semâlarında, çil çil kubbelerinde “bâkî kalan hoş bir sadâ” olmuş..! Kim bilir, bunca motor gürültüleri arasında belki “o sadâ” da işitilmez olmuş artık.. Ya da o sadâya kulak veren kalmamış.. Camiler sâkin, bir zamanlar avluları cıvıl cıvıl olan medreselerin damlarına şimdi baykuşlar tünemiş.. Serviler yok, çınarlar yok, gülistanlar yok.. Arda, Tunca ve Meriç gümüş renginde mi yine dersiniz ? Gül kokulu şiirler söyleyen gül nefesli şairler, neredeyse onlardan da eser kalmamış.. Temennîmiz, bir zamanlar en güzel duyguların kanatlandığı şiirlerin, bu şairler yurdunun semâlarında ebediyyen yankılanmasıdır.

Hepinize gönülden sevgi ve saygılarımı sunuyorum efendim.

KAYNAKLAR

M.Süleyman Sadeddin : Tuhfe-i Hattâtîn. İstanbul l928. Hikmet Dizdaroğlu : Eski Şiir Bahçelerinde. Türk Dili. C.6. S.62. S.Nüzhet Ergun : Neşâti. Hayatı Eserleri. İstanbul l933. Fethi Gözler : Yunustan Bugüne Türk Şiiri. Ankara l967. Ataol Behramoğlu : Son Yüzyıl Büyük Türk Şiiri Antolojisi. 2 Cilt. İstanbul l987. Y. Nabi Nayır : Başlangıcından Bugüne Türk Şiiri. İstanbul l968. Prof.Dr.F.Köprülü: Eski Şairlerimiz Divan Edebiyatı Antolojisi. XVI.Asır. İstanbul l949. Oral Onur : Edirne Kitabeleri. İstanbul l973. Dr. Cahit Baltacı : XV-XVI.Asırlarda Osmanlı Medreseleri. İst.l976. Tayyib Gökbilgin : XV-XVI.Asırlarda Edirne ve Paşa Livası. İstanbul l952. Kemal Edib Ünsel : Fatih’in Şiirleri. Ankara l946. Abdülbâki Gölpınarlı : Divan Şiiri. XV-XVI-XVII-XVIII-XIX.yy. İstanbul l954. V.Mahir Kocatürk : Osmanlı Padişahları. Ankara l962. Dr. Rıfat Osman : Edirne Sarayı. Yay : Ord.Prof.Dr. Süheyl Ünver. Ankara l957. Bursalı M.Tahir Efendi : Osmanlı Müellifleri. Haz: A.F.Yavuz-İ.Özen.İstanbul l972. Dr.Rıdvan Canım : Edirne Şairleri. Ankara l995. 557 s.İbnülemin M.Kemal İnal : Son Asır Türk Şairleri. İstanbul l969. Özdemir Nutku : IV.Mehmed’in Edirne Şenliği. Ankara l987. Tayyib Gökbilgin : Rumelide Tatarlar-Yörükler ve Evlâd-ı Fâtihân. İstanbul l957. Beşir Çelebi : Tevârih-i Edirne. Tavşanlı Zeytinoğlu Halk.Ktp.321/2. Prof.Dr. M.Fuad Köprülü : Eski Şairlerimiz Divan Edebiyatı Antolojisi İst. l934. Prof.Dr.F.Kadri Timurtaş : Tarih İçinde Türk Edebiyatı. İstanbul l98l. A.Ö.Hacıtahiroğlu : Türk Edebiyatında Dînî ve Ahlâkî Şiirler. İst.l963. Doç.Dr. İ.Halil Ersoylu : Cem Sultanın Türkçe Divanı. Ankara l989. Feyzi Halıcı : Parlamenter Şairler. Ankara l990. İhsan Işık : Yazarlar Sözlüğü. Risale Yay. İstanbul. Arif Müfit Mansel : Trakyanın Kültür Tarihi. İstanbul l938. Dr. Fuad Köprülü :Türk Klâsikleri. Yunus Emre’den Aşık Veysel’e. 7 Cilt.İstanbul l976. V.Mahir Kocatürk : Divan Şiiri. Ankara l967. Şükran Kurdakul : Çağdaş Türk Edebiyatı. Meşrutiyet Dönemi. İst.l976. Prof.Dr. Süheyl Ünver : Edirne’de Fatih’in Cihannümâ Kasrı. İstanbul l953. Yedi İklim Kült.Edeb. Derg. Altıncı Cilt. Sayı : 47 İstanbul l994. (Edirne Özel Sayısı). S. Nüzhet Ergun : Bektâşi Şairleri. l930. Asım Bezirci : Dünden Bugüne Türk Şiiri. İstanbul l968. Hilmi Yücebaş : Hiciv Edebiyatı Antolojisi. İstanbul l96l. S.Nüzhet Ergun : Türk Şairleri. İstanbul l936. Dr. Rıdvan Canım : Sâkînâmeler ve Edirneli Revânî’nin İşretnâmesi. Erzurum l987. R.Ahmet Sevengil : Eski Şiirimizin Ustaları. İstanbul l964. O.Nuri Peremeci : Edirne Tarihi. İstanbul l940. Fahir İz : Eski Türk Edebiyatında Nazm. C.I-II. İstanbul l966-67. Rüştü Şardağ : Şair Sultanlar. Ankara l982. Doç.Dr. İsmail Ünver : Neşati. Ankara l986. Şevket Rado : Türk Hattatları. İstanbul /Tarihsiz. Cemil Yener : Türk Halk Edebiyatı Antolojisi. İstanbul l973. Hafız Hüseyin Ayvansarâyî :Vefâyât-ı Selâtîn ve Meşâhir-i Ricâl. Haz: F. Ç. Derin. İst.l978. Mustafa İsen : Sehi Bey, Heşt-Behişt. Tercüman l00l Temel Eser.İstanbul l980. Mehmed Süreyya : Sicill-i Osmânî. IV Cilt. İstanbul l890. Hilmi Yücelen : Maliyeci Şairler Antolojisi. İstanbul l973. Dr. V.Behçet Kurdoğlu : Şair Tabipler. İstanbul l967. Mecdî Mehmed Efendi : Hadâyıku’ş-Şakâyık. Şakâyık-ı Numaniyye ve Zeylleri. Haz: Doç.Dr. Abdülkadir Özcan. İstanbul l989. C.I. Ahmet Aymutlu : Fatih ve Şiirleri. İstanbul l959. H.Turhan Dağlıoğlu : Edirne Mezarları. İstanbul l936. H. Erdoğan Cengiz : Divan Şiiri Antolojisi. İstanbul l972. Fuad Köprülü : Türk Edebiyatı Tarihi. İstanbul l980. İ. Zeki Burdurlu : Öğretmen Şairler Antolojisi. İzmir l966. Ahmed Bâdî Efendi : Rıyâz-ı Belde-i Edirne. Bayezid Genel Ktp. l0392. Abdurrahman Hıbrî : Enisü’l-Müsâmirîn. İstanbul Üniv.Ktp.TY 45l. M.Cavid Baysun : Cem Sultan Hayatı ve Şirleri. İstanbul l946.


kayatasarim