istanbul escort - escort ataşehir elif türkyılmaz müzikleri indir ebru gündeş müzikleri indir cüneyt turan müzikleri indir
Edebiyat Türkiye

istanbul escort bayan gaziantep escort bayan istanbul escort bayan istanbul escort kizlar bursa escort bayanlar izmir escort bayanlar

Şeyhî

Hem hırmen-i şefâ'atinün hûşe-çinidür
Adem ki dâne hırsı ile eyledi hatâ

Peygamber Efendimizin şefaatine nail olmak her insanın elde edebileceği şeylerden değildir. Ayrıcalıktır. Onun şefaatinin büyüklüğünü göstermek için harman kelimesine yer veren şair, beytin genelinde Peygamber Efendimizin Şefaatine muhtaçlığımızı anlatmıştır. Her insan hata yapabilir. Bunlardan ders çıkarmak önemli. İnsanoğlu beşer, şaşar demişler. Allah'ın yaratmış olduğu ve sayısız nimetler verdiği Adem bile yasağa el uzatmıştır. Allah ne kadar affedici ise Peygamber Efendimiz de onun kadar affedicidir. Şefaatini biz insanlardan esirgemeyecektir.



Şeyhî


Edebiyat Türkiye Kültür ve Sanat Sitesi

 

Edebiyat Türkiye’ye hoşgeldiniz.Sitemize kendi şiir/denemelerinizi ve edebiyatla alakalı dökümanlar yollayabilirsiniz.Şiir ve denemeleriniz ‘Erbab-ı Kalem’ bölümünden yayınlanacaktır.

Yukarıda yer alan beyitler ve kısa açıklamaları Meşveret Divanımızdaki Klasik Türk Edebiyatıbölümünden alınmaktadır.Beyitlerin  açıklamaları üyelerimiz tarafından yapılmaktadır. İlgili bölüme katılarak beyitler üzerinde daha geniş bilgilere ulaşabilir ve siz de beyitler üzerinde düşüncelerinizi paylaşabilirsiniz.

TÜRK DİLİNİN GÜCÜ-2

“Ey, Arap, Acem ve Türk milletlerine feyiz veren Tanrım! Sen, Arap kavmini dünyanın en fasih konuşan milleti yaptın! Acem fasihlerinin ise sözlerini, İsa nefesi gibi, cana can katan bir güzelliğe ulaştırdın! Ben Türk’üm ve Türkçe söylemek istiyorum! Tanrım, benden iltifatını esirgeme!” diye sesleniyor duasında Fuzuli.

Nihat Sami Banarlı, “Türkçenin Sırları” adlı kitabında Fuzuli’nin bu duasına yer verir ve Fuzuli’nin bu dua ile Türkçeyi Arap ve Farslardan daha güzel ve üstün kullanmak istediğini vurgular. Bu dua üzerinde durmamın en önemli sebebi, Nihat Sami Banarlı’nın bu noktadaki müthiş dikkati ve ardından söylediği harikulade mısralardır. Türk Dilinin en önemli savunucularından biri olan Banarlı kitabında bu duayı verir ve ardından şu açıklamayı yapar : “Esasen, büyük Türk şairlerini Türk çocuklarına tanıtmamız daha Tanzimat döneminden beri yanlış bir tutum içindedir. Güya Avrupai edebiyatı tutundurmak için, eski Türk edebiyatını lekelemek hatası Tanzimat devrinde başlamıştır. Her türlü ciddi bilgi ve tetkik değerlerinden mahrum bu Tanzimat yıkıcılığı, bugün daha başka maksatlarla devam edip gitmektedir. İçinde bulunduğumuz, derin ve milli kültür buhranının kökü, bu eski hatalardadır.”

Görüldüğü gibi Banarlı, günümüz Türkçesinin içine düşmüş olduğu durumu, kitabı yazmış olduğu daha o yıllardan işaret etmektedir. Bu ileri görüşlü bakış açısı, nitekim günümüzde aynı şekilde karşımıza çıkmaktadır. Türk dilinin içine düştüğü durumu, işte bu bakış açısıyla ele aldığımızda aslında günümüzdeki birçok yanlışın temelinin tarihimizde nasıl yer almakta olduğunu görmemiz mümkündür.

Tarihimize dönüp şöyle bir baktığımızda, elbette ki dilimiz adına oldukça güzel gelişmelerin yer aldığını görmek de kaçınılmazdır. Bir, Anadolu Beylikler Dönemini ele aldığımızda, bu dönemle birlikte bir “Türkçeye Dönüş” hareketinin başladığını söylememiz mümkündür. Nitekim böyle de olmuştur. O dönemle birlikte Türkçe eserlerin artış göstermesi ise bu durumun açık bir kanıtıdır. Zaten Osmanlı dönemine de şöyle bir göz attığımızda Türkçenin önce tekkelerde sonra saraylarda bir edebiyat dili olma yolunda hızla ilerlemesi de şüphesiz tarihi devir içerisinde Türkçenin nasıl bir gelişme gösterdiğini görmemiz bakımından dikkat çekici bir durumdur.

Bakın size çok önemli bir noktayı belirtmek istiyorum ki Sultan Abdülaziz, 1894 yılında halk dilinde yaşayan kelimelerin toplatılması emrini vermiştir. Evet, bu tarihi bir gerçekliktir. Nitekim bu tarz faaliyetlerin örneklerini yine aynı dönemlerde görmek mümkündür. İşte bu tarz çalışmalarla yavaş yavaş hız kazanan derleme çalışmaları da büyük bir öneme sahiptir.

1894’ten şöyle 1900’lü yıllara uzandığımızda, Türkçe adına yoğun çalışmaların devam ettiğini görmekteyiz. Banarlı’nın yine adı geçen kitabında, öyle ilginç bir diyaloğa rastladım ki bu diyalog o dönemin Türkçe adına yapılan çalışmalarının, gündelik hayata nasıl yansıdığının çok açık bir kanıtıdır. Yıl 1903…Abdullah Cevdet, Abdülhalim Memduh ve Yahya Kemal arasında bir mısra söyleşmesi olur. Abdullah Cevdet “İsterim ölmek derağuş eyleyüb bir makberi” der. Bu mısranın Abdülhalim Memduh daha Türkçe söylenişinin şu şekilde olacağını ifade eder :” Bir kabri derağuş ederek isterim ölmek”. Yahya Kemal dayanamaz ve “ Bir kabri ben kucaklayarak ölmek isterim” diyerek asıl doğruyu bulmuş olur. İşte bu örnekte de görüldüğü üzere dönemin Türkçe üzerine yönelişi kişiler arasındaki doğal sohbetlere bile yansımış bir durum haline gelmiştir. Aslında bir dil üzerinde yapılacak olan denemeler bu tarz bir içe sindirme durumuyla mümkün olacaktır. Aksi takdirde yüzeysel kalan denemeler boş bir uğraşıdan ibaret kalacaktır. Ziya Gökalp’in de “Türkçülüğün Esasları” adlı kitabına baktığımızda “Tasfiye”cilerin nasıl boş bir uğraşıya giriştiklerini ve başarısız bir sonuç aldıklarını görmemiz mümkündür. İşte bu durum öze sindirememe ve uygulaması mümkün olmayan çeşitli denemelerin bir sonucudur.

Türk dili üzerine tarihi sayfaları şöyle bir kurcaladığımızda birçok şey bulmamız mümkündür. Özellikle Karahanlılar dönemiyle Osmanlı dönemini harmanladığımızda Türk dili adına elle tutulur çalışmaların varlığı bilinmektedir.

Görüldüğü gibi Türk dilinin gücü dendi mi kelimeler bu gücü anlatmakta yetersiz kalmaktadır. Bu durum, ne tarihi kılı kırk yararak anlatılabilir ne de günümüzü inceleyerek. Türk dilinin gücü denince şöyle bir geçmiş gelecek birleşimi yapıp uzun uzadıya düşünmek gerekmektedir.

HAFTANIN SÖZÜ : “Türk dili, beylikten imparatorluğa uzanmış bir milletin dilidir. Bu dil üzerinde köklü değişiklikler yapmaya çalışmak, yüksek bir karakter ve seciyenin varlığını gerektirir.” (R.Bayındır)

RÜŞTÜ BAYINDIR

Şiir-i Mevleviyân

Biz ba’de-yi Mevlevi’yi nûş iden dervişânuz,
Bâtında zühd ehliyüz, zahiren perişânuz,
Tekebbürlük libâsın çıkarub attık cândan,
Tarik-i Mevlevi’de şükür hâke yeksânuz.

Hazret-i divânî’ye talebeyüz, hem cânuz,
Hû deyû meşk eylerüz, katre içre ummânuz,
Takebbürlük libâsın çıkarub attık cândan,
Tarik-i Mevlevi’de şükür hâke yeksânuz.

Talebeyüz Sultân’a, halk içinde nihânuz,
Nâm, ad, san bilmezüz, Mevlevi dervişânuz,
Tekebbürlük libâsın çıkarub attık cândan,
Tarik-i mevlevi’de şükür hâke yeksânuz…

Gönderen İsim/Mail: erturkedebiyat

Dehenin derdine dermân dediler cânânım

Dehenin derdine dermân dediler cânânım
Bildiler derdimi yoktur dediler dermânın

Olsa mahbubların ışkı cehennem sebebi
Hûr u gılmânı kalır kendisine Rıdvân’ın


Geçti meyhâneden il mest-i mey-i ışkun olub
Ne meleksen ki harâb ettin evin şeytânın

Urmazam sıhhat için merhem onun yarasına
İsterem çıkmaya zevk-i elem-i peykânın

Ne bilir okumayan Mushaf-ı hüsnün şerhin
Yere gökten ne için indiğini Kur’ân’ın

Yerden ey dil göğe kovmuştu sirişküm meleği
Anda hem koymayacaktı oları efgânım

Ey Fûzûli oluben garka-i girdab-ı cünun
Gör ne kahrın çekerim döne döne devrânın

Fûzûlî

NABIZ -1 (Serter SAFA)

Toplumlar kendi iç dinamiklerini oluşturmuş ciddi boyutta güçlerdir. Bu güçler devlet kurar,devlet yönetir,devlet yıkarlar. Toplumlar kendini var eden bireylerin aynalarıdır ; adam ne ise adamların tavırları da o olacaktır.Kanser olmuş bir birey bütün toplumu kanser edebilir demek ki insan özünde toplumu dolayısı ile devleti barındırır. **
Bu günlerde kulağıma çokça gelmeye başlayan ve kimi zaman da gözlerimle gördüğüm, toplumsal yozlaşmanın sondurağı(KTSH)“Kronik Thammülsüzlük Sendromu Hastalığı” ne yazıkki Kırım kongo gribinden ve hatta aids’ten bile daha büyük tehlike oluşturmaktadır. Nedir bu hastalık ;toplumu oluşturmuş bireylerin, toplum bilincinde olmalarına rağmen birbirlerine olan yabancılaşımı ,aralarında devam eden etkileşimin negatifleşmeye başlaması(sonradan olma) hali olarak niteleyebiliriz.
Durkheim ‘in iki tip toplum modeli vardır Mekanik ve Organik.
Biz mekanik dayanışmalı toplum modeline daha yakınız,aynılığımız genelekseldir,iş bölümü yok gibidir herkes her işi yapar “ne iş olursa yaparım abi” ,bireyin ne söylediği pek önemli değildir toplumun buna ne tepki vereceği mühimdir,bireyin kişiliği yoktur, bu yüzden bireysel psikoloji önemini yitirir.
Bir “şey”den birinin şikayetçi olması yetmez bundan toplumun rahatsız olması gerekir.İlişkiler sıcaktır etki ve tepki hızlıdır. Buna cemaat ilişkisi denilebilir toplumu oluşturan bireyler omuz omuza olacak kadar yakınlardır.

Organik bunun biraz tersi gibidir iş bölümü olduğu için birey bireyselliğini kazanır kişiliğini bulur ,buda bireysel psikolojinin önemini arttırır.Yani zincirde oluşturan halka çürürse bağın kopabileceği endişesi belirir. Sorumluluk yetisi kendini gösterir buna cemiyet ilişkisi de denilebilir bireyler birbirine mesafelidir vs…

Görüldüğü gibi Mekanik toplum modelinde ,belirttiğimiz hastalık için muazzam bir ortam söz konusu bu hastalığın bulaşması ve kronikleşmemesi için hiçbir engel yok. “Gelişmekte olan” ülkeler statüsüne konulan ülkemizde eğitim ve eğitim sistemi çokça tartışma konusu oldu fakat biz bu hastalığın eğitimle pekte ilintili olmadığı kanısındayız . Zira bu durum eğitim ve öğretim almış kişilerde de kendini göstermiştir,yolda istemeyerek çarptığım birinin bakışının ne kadar değiştiğine şahidim ,” afedersiniz” özrü kabul görmüyor artık.Otobüste,yolda,ekmek alırken,eve giderken uyguladığımız rutin hareketliliğimiz içerisinde her gün rastladığımız bireylerin daha sitresli ve tahammülsüz oluşu tamamı ile eğitimin sorunu olamaz. Toplumlaşma ve Devletleşme modelinde şahanne örnekler veren Türk toplumuda neler oldu da bu hale gelmeye başladı .Birbirine tahammül edemeyen bireyler bütünün oluşturduğu toplum yozlaşmaya doğru yönelmiştir yani KTSH topmlumun merkezine oturmaktadır.

Dikkat ediyorum “suç” oranı arttığı gibi işlenen suç türleri de çok korkunç ,insan doğasında suça meyil vardır fakat suçun türü ve suçu işleyiş biçimi çok önemlidir.Hırsızlık,ticari suçlar,bireyler arası çarpışma,trafik suçları (olmaması temennisi ile) yaşayan farlılık arzeden ve sürkile bir hayatın içinde normal olabilir ,fakat aynı toplumda gasp,ırza tecavüz,dolandırıcılığın ayyuka çıkması,herkesin birbirinden şüphelenmesi,komplo teorileri ,sapık cinayetler, toplu katliamlar başlarsa bu da toplumda bir şeylerin süratle değiştiğini gösterir . Bir kimseyi kesici ,delici veya ateşli bir silahla öldürmek adam öldürmek suçunun fiilinin doğasına uygun görülebilir, fakat aynı adamı hunharca parçalara ayırmak,ailesine ,yakınlarına zarar vermek ne kavganın adabı ve erdemine uyar ne de insanlığın onuruna.
Neden bunlardan örnekler verdik ? Toplum yaşadığı hayat sürdüğü coğrafyanın kültürünü yansıtır ve yaşatır çünkü kültürün mimarı zaten toplumun kendisidir eğer bahsettiğimiz kendi toplumuz ise
Türk Kültürü ve an- anesi kavganın,intikamın,ihanetin,kucaklaşmanın,barışmanın,yaşamanın,komşuluğun,akrabağlığın kurallarını beşbin yıldır koymuş ve kurumsallaştırmıştır bütün bunların üstüne oturmuş kemikleşmiş bir kültürel toplum ve herbiri birbirinden muazzam 16 devlet kurabilmiş bir toplum nasıl bu hale gelir?

Biraz düşünelim tespit etmeye çalışalım…
Devam edecek…
** seminer notlarından.

TARİHLER YAZACAK POLİSLERİZ

Tarihler yazacak güçüz, azimiz.
Yarınlara ışık, güven ilkemiz.
İrfanla koruruz biz bu devleti
Hiç gelir beşerin bütün kuvveti.

Bakışlar sevgidir, sözler adalet,
Aşarız, bulmayız zora mazeret.
Olmadı, olamaz asla esaret,
Asil kanımızdır bitmez cesaret…

Bizimledir halkın gece, gündüzü
Huzurdur, güvendir görevin özü.
Sakınmaz, adarız bu ömrümüzü
Namustur, şereftir Türk Polis sözü

Vatan, millet aşkı ömre bedeldir.
Yarınlar bu aşkla daha güzeldir.
İlkemizde; hayat hakkı temeldir
Barışla bağımız hep evrenseldir…

Orhan Afacan

Tahtından düşmek(Mehmet BAKİ)

Herkesin malumu olan bir atasözümüzdür tahtından düşmek. Her atasözümüz gibi de harikadır. Ne kadar basit değil mi? Tahtından düşmek! Harikuladeliği basitliğinde saklı. Girift gibi görünenin bu kadar basite derc edilebilmesi insanı kendisine hayran bırakıyor. İyi ama tahtından düşmek ne demek? Hadi şu taht’a bir de biz oturalım?! Yahut şöyle mi desem: Tahtımızdan bir kere de biz düşelim. Belki düşenin halinden anlarız?!

Tahtından düşmek! İki kelime: Taht ve düşmek:! Taht, malum olduğu üzre devlet makamının tepe noktası manasında; düşmek ise… izaha hacet yok muhtemelen ama yine de ifade edelim: Bulunduğu mevkiden daha aşağıya inmek, zaruret sebebi ile gitmek ve sair manalara geliyor. Tahtından düşmek, insanın bulunduğu mevkiden, zarurete binaen -belki cebren- aşağılara inmesi veya çekilmesi. Kabaca mana bu şekilde ama… ama sahiden öyle mi? Bence değil…

Hazret-i Adem’i (a.s) düşünelim. Cennetten dünyaya indirildi yani düşürüldü! Dünya… Hazret-i Adem’in (a.s.) hiç bilmediği, hiç tanımadığı bir mevki. Sadece dünya mı? Kendi bedeni de aynı şekilde bir bilinmez! Hazret-i Adem’in (a.s)  ilk hislerinden başlıca ikisi: Korku ve ar! Korku dünyaya bakıyor, ar ise kendine; zayıflığı, dünya ile tanışmasındansa eksikliği kendini görmeye başlıyor olmasından! İlk kez avret mahallini görüyor. Nurdan elbiseler üzerinden alınınca üzerini örtme çabası… Bu çapta bir korkuyu havsala alamaz! Zira her şeyi görenden saklanmaya çalışmak esasında fuzuli bir çaba ama O’nun vaziyetinde başka ne yapılabilirdi? Düşmüştü. Düştüğü yer isterse tahtın hemen dibinde bir yer olsun. Düşmüştü… Yani kaybetmişti, yani yitirmişti, yani.. Yani eskisi gibi olmayacaktı.

İlk ve asıl düşüşün acısı bugün bile ta ciğerimizde. Öyle ki bir daha düşmemek için kendi tahtlarımızı yaptık. Taht için başlıca levazım: nefs, gurur ve denetim! Ne zaman tahttan düşsek kendimiz oluyoruz, aczimizin farkına varıyoruz ama nefsimiz en yaman muharibi ile tepemize çullanıyor: Gurur! Bizse o muharibden korkarak tekrar tahta çıkmaya çabalıyoruz. Bunu yaparken lazım gelen her unsuru çevremizde tutmak için azami gayret sarf ediyoruz: Denetim! Önce kendimizi, sonra etrafımızı denetim altına almak istiyoruz. Canımız yanıyor. Canımız yandığı için can yakmayı en tabii hakkımız olarak görüyoruz! Canı yananı denetlemek, canı yanmayanı denetlemekten daha kolay çün ki.

Başımıza ne gelirse gelsin hepsi bizim için birer denetim aracı. Başımıza gelenlerin bizden olduğunu kabul etmiyoruz, edemiyoruz. Kabul edersek tahtan düştüğümüzü ve bir daha eskisi gibi olamayacağımızı kabul etmiş olacağız zira. Mağlub olmak!… Mağlub olmak demek nefsin şerik kabul etmesinden başka ne olabilir? Halbuki nefs şerik kabul etmez! Nefsimize kıyamadığımız için insalığımıza kıyıyoruz ve insanlığımıza kıydıkça tahtımızda güvenle oturuyoruz. Düşsek bile başka bir taht yapmak sırf bu sebebten hiç de zor değil! Çün ki yeni asla eskisi gibi olmayacak! Eskisi gibi olmamak için iyiye kıymak cazib geliyor!

Kendimizi müdafaa için tahta muhtaç değiliz. Hatta müdafaaya bile muhtaç değiliz. Adem’in (a.s) oğulları tıpkı babaları gibi bu dünyaya mağlub olarak geldi. Mağlub olmak için! Galibiyet için değil… Mağlub olmayı kabul etmediğimiz sürece tahttan düşmeye devam edeceğiz. Çün ki tahtından düşmek demek yeniden inşa etmek demektir!

Bir kerecik olsun kendi rızamızla tahtımızdan düşelim. Korkmadan! Ar etmeden! Utanmadan! Sırf eski tahtımızın hürmetine yeni tahtımızdan feragat edelim!

Kibir (Mehmet BAKİ)

Gözlerimi kapatıyor ve bir an için yokluğumu düşünüyorum. Evet, biliyorum, yokluk demek bile ürkütücü ve yokluk kolay kolay tasavvur edilebilir bir şey değil ama bir an için yokluğumu düşünüyorum… hiçbir zaman vucud bulmadığımı… asla var olmadığımı. Oluyor mu ne? Evet, evet! Oluyor galiba!… Yokluk düşüncesi ile birlikte bensiz bir dünyanın var olmadığını fark ediyorum yahut dünyanın ben olmadan bir mana ifade etmediğini müşahade ediyorum. Garib hissetmeye başladım…  İnsanın “ben” dediği şey olmadan bu dünyanın bir manası yok o halde? Öyle ya benim olmadığım bir dünya olamaz ki! Ben dediğim şey nefs, ruh, şuur, irade ve sair unsurları ihtiva ediyorsa ve bu unsurlar ben olmadan olamazsa yahut ben dediğim şeyin vucudu için lazım gelen unsurlar bunlar ise ben yoksam dünya da yoktur. Başka şeylerin benim olmadığım zaman ve mekanda –ki zaman ve mekan onlara göre mevcuttur- var olmasının bu hakikati değiştirmemesi lazım değil mi? Kaldı ki yokluğu tasavvur etmek, “başka” olarak isimlendirdiğim şeyin “ben” ile irtibatını kesmek demek değil midir? Yani eğer ben yoksam zaten başkası da olamaz… Galiba doğru yoldayım.

Benim varlığım ile dünya bir mana kazanıyorsa şayet şu halde dünya ile aramda müthiş bir irtibat var! Nasıl bir irtibat acaba? Tohum ile toprak arasındaki gibi bir irtibat olabilir mi? Evet! Muhtemelen öyle bir irtibat var… ama… ama bir dakika…. Toprağın su olmaksızın tohumu çatlatmasının yolu yok. Madem öyle, benim çatlamam için yani dünyayı kurabilmem için bir şey lazım; bendeki cevheri –varsa şayet- açığa çıkartacak bir şey!… Düşün! Düşün!  Düşün!… Tabii ki!… İnanmak! Dünya ile irtibat kurabilmek için önce dünyaya inanmalıyım ve onu kendime inandırmalıyım! Benim dünyaya inanmam kolay çün ki ben biliyorum ki ben olmadan o olamaz ve ben varsam dünya diye bir şey var. Fakat bu durumda da bir mesele var…Ya benden bihaberse dünya? Ya dünya bensiz var olabileceğini düşünüyorsa?! Varlığımdan haberi bile olmayanı nasıl kendime inandırabilirim ki? Böyle bir şey mümkün mü? Hayır, olmadı! Tohum ile toprak arasındaki gibi bir irtibat değil bizimkisi… Daha farklı… Daha fazla… Evet! İrtibatın kurulabilmesi inanmakla oluyor ama tek taraflı bir inanmak bu… Sonu hiçliğe mahkum bir inanç! Tekrar yok olmak… Var olmak nedir haberdarken yok olmak! Hayır! Hayır! Kesinlikle tohum ve toprak gibi değiliz biz… İyi ama bu irtibat nasıl kurulacak? Dünyayı kendime nasıl inandırabilirim?! Düşün… Düşün… Düşün…

Ben ve dünya; dünya ve ben… Dünya ve ben; ben ve… Elbette! Tabii ya! Dünya benden farklı bir şey değil… Eğer ben varsam ve dünya benimle var oluyorsa demek ki dünya benim! Şu halde dünyayı kendime inandırmaya çalışmak boşuna bir gayret oluyor! Öyle ya dünyayı kendime inandırmaya çalışmak, kendimi inkar etmek demek. Şu halde dünya ile irtibat kuramıyor oluşum sadece kendi varlığıma inanmadığımdan. Evet! İrtibat, inanmakla mümkün ama inandığım düzgün değilse irtibat kayboluyor hatta hiç kurulamıyor! İnanmak… Var olduğuna inanmak… Dünyanın var olmadığına, benim var olduğuma inandığım kadar inanmak… Bu nasıl bir irtibat! Yıkıcı, perişan edici, bir hamlede yere serici! Hangi insan buna takat getirebilir… Bir yandan varım de, bir yandan yok… Zıtlar ne zaman bir araya geldi de ben tam arada kaldım Ya Rab?! Tabii ya! Sen! (c.c) Sen (c.c.) bana arada kalmışlığımı ve sıkıştığım yerden nasıl kurtulacağımı gösteriyorsun! Ve Elçilerin… Onlar… Arada kalmayanlar!… Hayır! Haşa! Arada kalanların en mustaribleri… Onların söyledikleri senin buyurdukların ve senin buyurdukların sadece dünyayla yani kendimle olan irtibatımın düzelmesi için! Olamaz! Nasıl daha önce düşünemedim?! Helvadan put yapmak maddeyi azizleştirmek değilmiş meğer! Bizzat kendimi azizleştirmek! Yani dünya ile irtibatın bozukluğu! Yani kendi kendimi inkar! Yani dünyanın bensiz olmayacağını bildiğimden ötürü benim Sen’siz(c.c.) olabileceğimi düşünmem!…  Bir yandan kendimi inkar edip bir yandan kendime inanmak! Hiçliğe inanmak! Aman Ya Rabbi!… Kibir!

Afv et!

Dehenin derdine dermân dediler cânânım

Dehenin derdine dermân dediler cânânım
Bildiler derdimi yoktur dediler dermânın

Olsa mahbubların ışkı cehennem sebebi
Hûr u gılmânı kalır kendisine Rıdvân’ın


Geçti meyhâneden il mest-i mey-i ışkun olub
Ne meleksen ki harâb ettin evin şeytânın

Urmazam sıhhat için merhem onun yarasına
İsterem çıkmaya zevk-i elem-i peykânın

Ne bilir okumayan Mushaf-ı hüsnün şerhin
Yere gökten ne için indiğini Kur’ân’ın

Yerden ey dil göğe kovmuştu sirişküm meleği
Anda hem koymayacaktı oları efgânım

Ey Fûzûli oluben garka-i girdab-ı cünun
Gör ne kahrın çekerim döne döne devrânın

Fûzûlî


Hosting Sponsoru

sponsor