An gerek mahbûbda kim el üzre tuta halk
Yohsa bir hatemde dahi bulunur göz ile kaş

Sevgiliye öyle bir şey gerektir ki halk onu halk el üstünde tutun,ona saygı göstersin;yoksa bir yüzükte de göz ile kaş bulunur. Sevgili,âşığına hep naz eder.Dönüp de bir kere bakmaz.Bundan rahatsız olan âşık, sevgilisine sitem eder.Sevgili ,o gözlerle bana bakmadıktan sonra ne işe yarar ki? Yüzüklerde de göz ve kaş vardır.Sevgili,aşığa bakıp onun gönlünü almazsa kaşı gözü olan bir yüzükten hiçbir farkı olmaz. Yine sevgiliden bir sitem var. "El üzre tutmak" söz grubunda kinâye vardır. Hem gerçek hem mecaz anlamda kullanılmıştır.Mecaz anlam kastedilmiştir. Halk ve hâtem kelimeleri arasında ihâm-ı tenâsüp vardır.Şair halk kelimesini halka kelimesine benzediği için kullanılmıştır.

Edebiyat Türkiye Kültür ve Sanat Sitesi

 

Edebiyat Türkiye’ye hoşgeldiniz.Sitemize kendi şiir/denemelerinizi ve edebiyatla alakalı dökümanlar yollayabilirsiniz.Şiir ve denemeleriniz ‘Erbab-ı Kalem’ bölümünden yayınlanacaktır.

Yukarıda yer alan beyitler ve kısa açıklamaları Meşveret Divanımızdaki Klasik Türk Edebiyatıbölümünden alınmaktadır.Beyitlerin  açıklamaları üyelerimiz tarafından yapılmaktadır. İlgili bölüme katılarak beyitler üzerinde daha geniş bilgilere ulaşabilir ve siz de beyitler üzerinde düşüncelerinizi paylaşabilirsiniz.

Beni Candan Usandırdı

Beni candan usandırdı cefâdan yâr usanmaz mı
Felekler yandı âhımdan murâdım şem’i yanmaz mı

Kamu bîmârına cânân deva-yı derd eder ihsan
Niçün kılmaz bana derman beni bîmar sanmaz mı

Şeb-i hicran yanar cânım döker kan çeşm-i giryânım
Uyadır halkı efgânım gara bahtım uyanmaz mı

Gûl-i ruhsârına karşu gözümden kanlu akar su
Habîbim fasl-ı güldür bu akar sular bulanmaz mı

Gâmım pinhan tutardım ben dedîler yâre kıl rûşen
Desem ol bî-vefâ bilmen inanır mı inanmaz mı

Değildim ben sana mâil sen ettin aklımı zâil
Bana ta’n eyleyen gâfil seni görgeç utanmaz mı

Fuzûlî rind-i şeydâdır hemîşe halka rüsvâdır
Sorun kim bu ne sevdâdır bu sevdâdan usanmaz mı

Fuzûlî

OKUMUYORUZ

Çok okuyan bir toplum değiliz maalesef. Gazetelerin bol fotoğraflılarını tercih eden, köşe yazarlarından haberi dahi olmayan, elinde kalın kalın romanları gösteriş olsun diye gezdirip de tek bir sayfa bile okumayan bir yapıya sahibiz, en azından günümüz gençliğinin büyük bir kısmı bu durumda. Kitaplar, artık süs eşyası gibi görülmekte. Ayda bir kitap bitirdik mi sanki dünyayı kurtarmış gibi bir tavır takınıp caka satmayı da ihmal etmeyiz. Bir de ikinci bir kitaba başladık mı artık her şeyde söz sahibi hissederiz kendimizi. Maalesef bu tutum günümüzde artarak devam etmektedir. İşte size muhteşem bir örnek; geçenlerde bir kitapçıyı dolaşıyorum. Fakat gidişimin sebebi bu sefer kitap almak değil de okuyucuların izlenimlerine misafir olmak. Kitap raflarına göz atıyor, birkaç tanesinin arka kapak yazılarını okuyorum. Bazen de birkaç tanesini bir köşeye ayırıyorum almak için. Tam 1 saat boyunca hem kitaplara göz attım hem de insanların kitaplara yaklaşımına. İnanılmaz bir sohbete kulak misafiri oldum. Bir edebiyat öğrencisi olarak bu istemeden duyduklarım benim için bir kıyamet alametiydi adeta. İşte duyduklarımı aynen yazıyorum;

“-Aaa….Yaprak Dökümü’nün kitabı çıkmış… (hanımefendi dizinin kitabı çıkmış diyor fakat dizinin kitaptan uyarlandığından habersiz)

-Bak görüyor musun ne çalışkan insanlarız hemen de yazmışlar kitabını…(araya girmemek için zor tutuyorum kendimi)

-Sorma ya geçenlerde Aşk-ı Memnu’nun da kitabını gördüm şok oldum vallahi… Bir görsen kitap o kadar kalın ki maşallah dedim yazarına… Halit Ziya diye bir adam varmış o yazmış kitabı… Ayy çok yakışıklı olduğunu tahmin ediyorum… Çok da genç diyorlar… (hanımefendimiz ünlü yazarımız Halit Ziya Uşaklıgil’i kastediyor fakat yıllar önce öldüğünden habersiz)

-Ayy… Alsak mı dersin Yaprak Dökümü’nü.

-Ne gerek var akşam izleriz nasıl olsa…

-Haklısın…(bence de çok haklı)

Konuşmalar bu şekilde sürüp gidiyor. Ben de o ortamdan gidiyorum. Bunları duyarken adeta öldüm öldüm dirildim ve hayatımda hiç yaşamadığım duyguları yaşadım. Kıyamet alameti böyle bir şey olsa gerek dedim kendi kendime. Hanımefendilerin genç oluşları ise beni tümden hayal kırıklığına uğrattı. Ellerinden kitabı düşürmemeleri gereken bu yaşlarda dizi müptelası olup, kitaptan uyarlanan dizilerden habersiz, dizinin kitabının yazıldığını düşünen bu düşünce tarzı karşısında, kim olsa aynı şeyleri düşünürdü. Bu duyduklarımın ardından hızla uzaklaştım oradan, ayırdığım kitapları dahi almadan. Belki de o anlar hayatımın ender anlarıydı. Umuyorum ki bir daha böyle bir sohbete şahit olmam. En azından bunu kaldıramayacağımı iyi biliyorum.

Okumak illa ki binlerce roman bitirmek demek değildir. Günde beş on gazete okumayı da gerektirmez. Hiç olmazsa gündemi şöyle birkaç satır okuyarak takip etmek, ayda bir kitap okumaya çalışmakla işe başlanabilir. Zaten insan günde birkaç satır okudu mu istese de bırakamıyor kitabı elinden.

Görüldüğü gibi okumuyoruz diyorum ama bu başlığı yazmak inanın bana çok zor geldi. Böyle bir başlık atmaya vicdanım hiç el vermedi fakat bir takım gerçekleri belirtmek için de bazen vicdanımızı zorlamamız gerekiyor. Ancak bu şekilde bazı problemleri halledebileceğimizi düşünüyorum…

-RÜŞTÜ BAYINDIR

TÜRKOLOGLARIMIZ : ORD.PROF.MEHMET FUAT KÖPRÜLÜ

Mehmet Fuat Köprülü’nün hayatını anlatmak, inanın ne benim ne de bir başka yazarın hakkıyla yapacağı bir iş. Köprülüye siyaset adamı mı demeli, dilci mi demeli, tarihçi mi demeli, edebiyat araştırmacısı mı demeli inanın karar vermek zor. Köprülü, aslında tüm bu saydıklarımın toplamı denilebilir. Tüm bu özellikleri bünyesinde barındıran bu büyük adamın gelin bir de hayatına göz atalım.

Mehmet Fuat Köprülü 4 Aralık 1890’da İstanbul’da doğmuştur. Köprülünün soyu Sadrazam Köprülü Mehmet Paşa’ya kadar uzanmaktadır. Köprülü Ayasofya ve Mercan idadisini(lisesini) bitirir ve hukuk mektebine devam eder. Köprülünün Fransızcasının da bu dönemde büyük bir gelişme gösterdiğini belirtmek gerekir. Köprülü bir süre hukuk mektebine devam eder fakat onu asıl cezbeden konu dil ve tarihtir.

Mehasin ve Servet-i Fünun dergileri Köprülünün şiirlerini yayınladığı ilk dergilerdir.1913 yılına kadar bu dergilerde şiirlerini yayınlar.Şiirlerini yayınladığı bu dönemde Fecri Ati(1909-1912 yıllarında var olan bir edebiyat topluluğu) topluluğuna da katılır.1910 yılından sonra birçok okulda Türkçe ve edebiyat dersleri okutur. Bu dönemde Ziya Gökalp ile tanışır ve ilk zamanlarda pek de sevmediği milli edebiyat akımını benimser.1913 yılında Halit Ziya’nın ayrıldığı İstanbul Darülfünununda Edebiyat müderrisliğine başlar.

1919 yılında “Türk Edebiyatında İlk Mutasavvıflar” adlı eserini yayınlar. Burada şunu vurgulamak istiyorum ki bu eser bugün için özellikle Yunus Emre, Ahmet Yesevi gibi büyük isimlerin tam anlamıyla öğrenilebilmesi için baş kaynaklar arasındadır. Bu kaynağa başvurmadan bu isimler hakkında ahkâm kesmek her babayiğidin harcı değildir.1923’te Edebiyat Fakültesi dekanlığı yapar.1925 yılında Türkiyat mecmuasını çıkarır.1928 yılında Türk Tarih Encümeni başkanlığına seçilir.1931 yılında Türk hukuk Tarihi Mecmuasını çıkarmaya başlar. Bakın bu noktada bir şeye dikkat çekmek istiyorum ki dikkat edilirse çoğunlukla mecmua çıkardığını görmekteyiz. Bu gelenek, içinde bulunduğu dönemde özellikle halka yönelmek isteyen araştırmacıların yegâne görevi durumundadır. Özellikle de Köprülü gibi araştırmalarında gayet temelli incelemeler yapan, yaptığı araştırmaların söz geçiren bir niteliğe sahip olduğu büyük araştırmacılar, mecmua ile seslerini daha iyi duyurmuşlardır.1932–1934 yılında Divan Edebiyatı Antolojisini çıkarır. Burada ise doğu edebiyatına ne kadar değer verdiğini görmekteyiz.

1934 yılında milletvekili olan Köprülü için artık siyaset hayatı başlamıştır. Fakat Köprülü bu dönemde dahi edebiyat araştırmaları yapmaktan geri kalmaz. 1941’de İslam Ansiklopedisi yayımına katılır. 31 Mayıs 1935’te yapılan seçimlerle Kars milletvekili olur. Köprülü’nün partili dönemlerine değinmeden devam etmek istiyorum ki Köprülü ardında 2000 den fazla kitap ve makale bırakmıştır. Köprülü 28 Haziran 1966’da bir trafik kazası sonucu vefat etmiştir. Köprülü’nün saymakla bitiremeyeceğimiz eserlerinden birkaç tanesinin ismini vermekte fayda görüyorum: Yeni Osmanlı Tarih-i Edebiyatı (1916), Türk Edebiyatı Tarihi (1920), Azeri Edebiyatına Ait Tetkikler (1926), Edebiyat Araştırmaları Külliyatı (1966) ve daha nice şaheser.

Görüldüğü gibi Mehmet Fuat Köprülüyü hakkıyla anlatmak mümkün değildir. Edebiyat araştırmaları, siyaset dönemi, tarihi tarafı ile tam bir bilgin diyebiliriz onun için.Mehmet Fuat Köprülü gibi isimlerin bir zamanlar edebiyatımız üzerinde söz sahibi olmuş olduğunu hatırlamak, inanın her edebiyatçı için için bir gurur kaynağıdır.Köprülüyü bir nebze olsun anlatabildiysem ne mutlu bana…

HAFTANIN SÖZÜ: ” Sahip olduğu değerlere, kaybettikten sonra değer veren bir anlayışa sahip olsan bile o değeri vermelisin. Elbet yerini bulacaktır.”(R.Bayındır

RÜŞTÜ BAYINDIR

Hattım hisabın bil dedin …

Hattım hisabın bil dedin gavgalara saldın beni
Zülfüm hayalin kıl dedin sevdalara saldın beni

Geh ebr veş giryan edip geh bad veş püyan edip
Mecnun-ı sergerdan edip sahralara saldın beni


Vaslım dilersin çün dedin lutf edeyin olsun dedin
Yarın dedin birgün dedin ferdalara saldın beni

Yusuf gibi izzette sen Yakub veş mihnette ben
Dil sakin-i beytül hazen tenhalara saldın beni

Baki sıfat verdin elem ettin gözüm yaşını yem
Kıldın garik-i bahr-ı gam deryalara saldın beni

Baki

İki kelimelik bir yazı(Mehmet BAKİ)

“Ekseriyatla yazdıklarımı beğenmem ve atarım!”

Bir yazının başlangıçı için garib bir cümle, biliyorum! Eğer benim gibi zor beğenen ve kolay kolay ikna olmayan bir insansanız bu girizgahın nereye varacağını tahmin edebilirsiniz.

Beğenmek ve beğenilmek! İnsanın en vahşi tarafı bu iki kelime üzerine inşa edilmiş. Yabani değil vahşi… Yabani olanın dizginlenmesi mümkünken vahşi olanın dizginlenmesi mümkün değildir. Akıllara  hemen şu sual gelebilir:”İyi ama vahşi olan ne için dizginlenemez?” Vahşi olan dizginlenemez zira bir şeyin vahşi olarak isimlendirilmesi bizzat vahşi olarak isimlendirenin kendindendir. Kendisi ile irtibat kurmaksızın insan, ne vahşeti ve ne vahşiyi idrak edebilir! O güne kadar kendinden bile sakladığı şeye şahit olmak… Havsalanın almaması, endişe ve inkar… Vahşi! Yabani öyle mi? Kesinlikle hayır! Yabani, insanın kendine ait olmayandır; dolayısiyle yabani olana şahit olan insan, sadece bir “yeniye” şahit olmamıştır; ilave olarak “yeni” ile irtibat kurmuştur. İrtibat kurulan bu saha aynı zamanda üzerinde tasarrufda bulunabilecek, ehlileştirilebilir bir sahadır. İnsanın bu şekilde düşünmesi ise “bu sahanın insandan daha aciz, insandan daha aşağıda ve insandan daha makul şartlara evet demesidir…”  Yani yabani hayır demez, diyemez. Tıpkı sahanın kendi üzerinde besledikleri gibi… Vahşi ve yabani, insana mahsus, biri beğenildiği için kabul edilen; diğeri ise beğenilmediği için inkar edilen sahaların has ismidir. Vahşi evet demez, yabani ise hayır diyemez! Ve insan her zaman “evet”i tercih eder…zımnen bile olsa!

Yabani ve vahşi akıllara, hayvanatı, nebatatı yahut iptidai olanı getiriyorsa şayet emin olun düşünce yapımızda bir sakatlık var demektir. Saydıklarımın hiç birisi ne yabanidir ne vahşidir. İnsan bu dünyada yabani olduğu için bu dünya insanın gözünde vahşidir! Bizler yani insanoğlu bu dünyaya hiçbir zaman evet demedik aksine hayır demeyi beceremedik. İndiğimiz, indirildiğimiz bu dünya sırf bu sebebledir ki bizim için yabani kaldı ve kalmaya devam edecek ama bir farkla: Dünyaya hayır demeyi beceremeyen bizler, dünyaya evet dedirtmeyi başardık! Beğenmediğimiz bu dünyayı, beğenilir kılma çabası içine düştük. Gelmiş ve geçmiş bütün fikirler, bütün icatlar, bütün keşifler, bütün her şey dünyayı ehlileştirme yani beğenilir kılma gayretinden başka bir şey değildir. Bu kaidenin tek bir istisnası vardır: Din!

Din insani değildir ve insani olmadığı için “beğenilmeyen” insanları muhatab almıştır. İnsanın tesis ettiği (yeni) ile insana ait olmayan (iyi) irtibat kurunca insandan sudur eden ilk hareket inkar olmuştur. çün ki din insanın asla kabule yanaşmadığı ve kendinden sakladığı şeyi aniden ve tek hamlede suratına çarpmıştır: vahşet! Kendince yabani olanı güzelleştirme iddiasındaki insan kendi vahşetini görünce ilk iş olarak inkar yoluna sapıyorsa şayet bu, dünyayı beğenmediği hakikatinin suratına çarpılmasındandır!

Bütün bu sözler ne içindi? İlk cümlem “Ekseriyatla yazdıklarımı beğenmem ve atarım!” olmuştu. Bu cümlenin devamı ise şu olacaktı: “Beğenmem zira yazdıklarımı vahşi görmeye mani olamam ve etrafımda vahşi olan hiç bir unsura tahammül edemem! Sırf bu sebebten bana ait dahi olsalar yanımda barındırmam. Beğenmediğim bir şeyin kime ait olduğunun ne ehemmiyeti var değil mi?” ilk cümlemin devamınında geçecek olan “vahşi” ve “beğeni” kelimeleri arasındaki irtibatın izahı için bu uzun girizgaha mecburdum.

Bu yazı vahşi bir yazıdır dolayisiyle muharriri vahşidir ve emin olun -yine bu yazı- imkansız olduğunun bilinmesine rağmen mümkün mertebe ehlileştirilmeye çalışılmıştır!

Bundan böyle her pazartesi ve cuma beraberiz efendim…

YANLIŞ BİLDİKLERİMİZ

Konuşmalarımız sırasında yahut yazılarımızda farkına varmadan çok büyük yanlışlar yapabiliyoruz. İnsanoğlunun kusursuz olamayacağı gerçeği , apaçık ortada olsa da birtakım yanlışların düzeltilmesi gereği de gözardı edilmemelidir.Bazen öyle önemli yanlışlar yapıyoruz ki farkına varmadan bir sözün , tamamıyla ana fikrini değiştirebiliyoruz.Nitekim bu tür yanlışlar en önemli aracımız olan dilin yanlış kullanımına ve anlatmak istediklerimizi tam olarak ifade edemememize neden olabiliyor.Çoğu zamansa ısrarla üzerinde durduğumuz , savunduğumuz şeylerin yanlışlarla dolu olduğu gerçeğini kabullenemiyoruz.

“Yanlış Bilinenler” başlığı ile daha çok tarihe mal olmuş önemli sözlerin , atasözlerimizin nasıl yanlış anlaşıldığına ince ayrıntılarıyla değineceğimi belirtmek istiyorum.

İşte tarihe mal olmuş ve hala toplumumuzun %99’unun yanlış bildiği bir söz : “Türk! Öğün , Çalış , Güven”. Mustafa Kemal Atatürk’ün bu muhteşem sözü ne yazık ki tamamen yanlış bilinmektedir. Türk seslenişinde anlaşılmayan bir şey yoktur. Fakat bu sözdeki asıl gizem “ÖĞÜN” kelimesindedir. Burayı özellikle vurgulamak istiyorum ki buradaki öğün kelimesi ile bugün kullandığımız “ÖVÜNMEK” kelimesinin hiçbir alakası yoktur. Birtakım forumlarda bunun övünmek olması gerektiğini belirten insanlar olsa da yapmış oldukları açıklamalarından , Eski Türkçe kaynaklarına başvurmadıklarını anlamaktayız.Gelelim asıl anlamına…Buradaki “Öğün” kelimesi tam anlamıyla “Düşün” demektir.”Ög_” kelime kökü , akıl , düşünce , düşünme gibi anlamları içermektedir.Buradaki kullanımı da tamamen bu şekildedir.Atatürk burada “Düşün” diye seslenmektedir.Nitekim bir insanın çalışıp kendine güvenmeden övünmesi kadar saçma bir mantık olamaz.Anlaşılan , Atatürk bizlere burada “Türk! Öğün , Çalış , Güven” derken düşünmemizi , çalışmamızı ve güvenmemizi istiyor.Bu noktada en büyük temennim ise bir an önce forumlarda yaygınlaşan yanlışın düzeltilmesidir.

Bir diğer yanlış bilinen söz ise “Ana gibi yar Bağdat gibi diyar olmaz” atasözüdür. Bu sözün de %99’umuz tarafından yanlış bilindiğini rahatlıkla söyleyebilirim. Bu atasözünü tamamen kendi mantığımıza göre şekillendirdiğimiz için aslında tam da yanlış olmadığını söyleyebiliriz. Fakat bu atasözünde de bir gizem olduğunu ve bilinmesi gereken birtakım doğruların varlığını belirtmeden geçemeyeceğim. Bu atasözündeki “Ana” kelimesi Suriye’deki bir “yar”ın yani falezin , uçurumun adıdır. Bu atasözünün aslındaki ifade de bu yar olmalıdır. Bağdat gibi diyar deyişinde zaten bir problem gözükmemektedir. Ana , Suriye’de varlığı bilinen en büyük yarlardan biridir.Bu atasözüne yansıması ise mantık çerçevesi içerisinde anlaşılır bir durum arz etmektedir.Kısacası burada ana gibi yar olmaz derken Suriye’deki maddi bir yar(falez,uçurum) kastedilmiştir.Zamanla bu atasözü anlam değişmelerine uğrayarak günümüzdeki anlamını kazanmıştır.Şunu itiraf etmeliyim ki iyi ki de günümüzde bu anlamda kullanılmaktadır.Anne sevgisinin öneminin her an kavranması , bilinmesi gereken günümüzde , dönemin Bağdat gibi cennet mekan bir yeri ile kıyaslama yapılması , bize bu kutsal sevgiyi aşılaması bakımından büyük önem taşımaktadır.Bu ve benzeri atasözlerimizin varlığının bilinmesi , kullanılması ise ayrı bir güzellik taşımaktadır.

Yanlış bilinen sözleri saymakla bitiremeyeceğimi söylemem gerekir.Bu ve buna benzer öyle kullanımlar var ki insan şaşırmadan edemiyor doğrusu. Burada yalnızca iki sözü vermekle yetindim. Fakat ilerleyen haftalarda , zaman zaman bu tarz kullanımları yazacağımı da belirtmek istiyorum.

HAFTANIN SÖZÜ : “Yaptığı yanlışın farkına vardığı halde, yanlışını düzeltme erdemliliğini göstermeyen kimse, şüphesiz ki gururunun esiridir.” (R.Bayındır)

RÜŞTÜ BAYINDIR

Cânı mı var kimsenin eyleye cânân ile bahs

Cânı mı var kimsenin eyleye cânân ile bahs
Bendeye lâyık mıdur kim ide sultân ile bahs

İtdügi cevr ü cefâ bana vefâdan yeg gelür
Kıymet-i derdi bilen ider mi dermân ile bahs

Ben de yakdım meclis-i gamda bu gönlüm şem’ini
Eyledim tâ subha dek şem’-i şebistân ile bahs


Ruhlarını bağ-arâ gördükte didüm misli yok
Oldı mülzem itdügümle ben gülistân ile bahs

Şi’r-i pür -sûzın görüp tahsîn ile Hüsrev dahi
Ey muhibbi şimdengirü eyle Selmân ile bahs

Yine günlerden Sen (c.c.)

Her anım, her yanım sen. Gönlümde salınan Yar sen. Kırmızsında ateş sen. Çölde serabım sen. Çarem sen, derman sen

Gönlümün incesi, sazımın en narin nağmesi. Yüreğimden gelen yağmurun, toprağıma değen susamışlığı. Gecemin karasının aydınlık yüzü. Ellerimin muhtaçlığında ki bebek bakışlarıyla geldim Sana(c.c). Elleri dilenci yoksulluğundan da muhtaç geldim Sana(c.c).

Hücremde ki soğuk yalnızlığımın tek ziyaretçisi. Bilmez misin ne halde kapındayım. Gözlerimin mahrem perdesi cemaline helallik diler. Ağlar yüreğim taşıyamam ki bilirsin ya.
Özümün gözüne yansıyan tek bakış. Döner ruhum pervanelikten değil bu kaçış. Senin ateşine yanan bir sevda.
Sevdasında geceyi gizleyen. Gecesinde sana aşk gizleyen. Aşkında ateş gizleyen. Ateşi hiç yakmayan yeğane yar.

Vurdun beni ta derinden ki gönlüm yangınlarda. Suyun (c.c) ateşimi alevledirir. Bildim ki su ateşe bahane. Beni Sen (c.c) yaktın. Yaktığın gönlün közünde alevin saklıdır.

Gönül deryasında susuzlukların vurduğu bir kum tanesiyim

http://www.dertlisineler.org/ozgun-yazi/item/88-yine-g%C3%BCnlerden-sen-cc.html

Gönderen İsim/Mail: Handan Dalsar editor@dertlisineler.org


Hosting Sponsoru

sponsor