Bâkî

Arz ittim aña nāme ile lü’lü’-yi eşküm
Cān riştesi mektūb-ı dürer-bāre sarıldı

Göz yaşı incilerimi bir mektupla ona(sevgiliye) arz ettim. Can ipliği de o inci yağdıran mektuba sarıldı.] Nâme kelimesi mektup, kitap, mecmua gibi anlamlar içermektedir. Uzun şiirler ve kasideler de nâme başlığı altında anılabilir. Hatta bazı türlerin adı da nâme başlığı altında anılır(Harnâme, gazavatnâme, surnâme...). Burada bizi ilgilendiren mektup anlamıdır. Bâkî’nin yaşadığı dönemde, 16.yy.da mektuplar günümüzdeki gibi basit, sade değildir. İmparatoluğun o şaşalı ihtişamını adeta dönemin her nesnesinde görmek mümkündür. Dönemin mektupları harukulade bir uslûpla yazıldığı gibi mektupların hattına, süslemesine, mahfazasına özen gösterilir; yazımı biten mektup ucundan kıvrılır ve değerli bir iple bağlanarak gönderilirdi. İşte beyitimizde de âşık maşuğa beyitimizin konusunu oluşturan bu mektuplardan birini göndermektedir. Malumunuz vechiyle klasik edebiyatımızda âşıkların gözünde yaş eksik olmaz. Bu gözyaşları hem değer, hem de şekil yönüyle inci hükmündedir ve türlü sıfatlarla beyitlerde yer edinir. İşte Divân şiirinin baş aktörü âşığımız, sevgiliye mektup yazarken o inci hükmündeki gözyaşları mektubun üstüne damlamaktadır. (Açıklamaların devamı Meşveret Divanımızda)



Bâkî


Edebiyat Türkiye Kültür ve Sanat Sitesi

 

Edebiyat Türkiye’ye hoşgeldiniz.Sitemize kendi şiir/denemelerinizi ve edebiyatla alakalı dökümanlar yollayabilirsiniz.Şiir ve denemeleriniz ‘Erbab-ı Kalem’ bölümünden yayınlanacaktır.

Yukarıda yer alan beyitler ve kısa açıklamaları Meşveret Divanımızdaki Klasik Türk Edebiyatıbölümünden alınmaktadır.Beyitlerin  açıklamaları üyelerimiz tarafından yapılmaktadır. İlgili bölüme katılarak beyitler üzerinde daha geniş bilgilere ulaşabilir ve siz de beyitler üzerinde düşüncelerinizi paylaşabilirsiniz.

Cillop Gibi… (Ömer SALMAN)

Sıkça kullandığımız bir halk tabiri vardır: Cillop gibi. Bu deyimi daha çok, kahkahaların gökyüzüne taştığı muhabbetlerimizde, sohbetlerin en neşeli anlarında cümlelerimizin arasına sıkıştırıveriyoruz. Sevilen, hoşlanılan bir şeyi biraz mübalağa çeşnisiyle anlatmak için başvurduğumuz bu kalıplaşmış söz grubu ekseriyetle erkekler arasında  söz dönüp dolaşıp bir güzele geldiğinde Heredot Cevdet misâli “Cillop gibi bir manita ya da cillop gibi bir kız.”denilir. Yeni bir eve taşınması gereken bir kişi gördüğü boş dairenin kaçırılmaması gereken güzel bir ev olduğunu ailesine anlatmada bu sözü kullanabilir. İyi de, ne demek bu cillop? Eki nedir, kökü nedir? Kaynağı nedir? Nerden gelmiş, nereye gider?

Mehmet Doğan’ın Büyük Türkçe Sözlüğü’ne, Ferit Devellioğlu’nun Osmanlıca Türkçe Ansiklopedik Lûgat’ine, Ahmet Vefik Paşa’nın Lehçe-i Osmânî’sine baktım, cillop” kelimesi bu sözlüklerde geçmiyor. Google ‘a danıştım; gençliğin kendi kafasına göre uydurduğu, hiç de hoş olmayan ve itibar edemeyeceğim müstehcen mânâlarla karşılaştım. Mâlum kelime için www.nisanyansozluk.com sitesinde “pürüzsüz ve yumuşak cilt,kaymak gibi,kaygan” anlamları verilmiş,ama kelimenin geçmişiyle ilgili hiçbir bilgi yok.TDK’nın www.tdk.gov.tr sitesinde ise izlerini aradığımız söz için “parlak, pürüzsüz,tertemiz” anlamları verilmiş. “Cillop gibi” deyimi de “parlak bir biçimde”  olarak anlamlandırılmış. Bu açıklamaları tatmin edici bulmadım. Cillop gibi çocuk ifadesini TDK açıklamasına göre düşündüğümde bana hiç de anlamlı gelmedi.

Milletlerin alışkanlıkları, ilgileri, aşırılıkları kısacası kültürleri kullandıkları dile yansır. Yemeye, içmeye aşırı ilgi gösteren Türkiye insanının bu düşkünlüğü dilimize de aksediyor. Sevdiğimiz bir nesneyi anlatmak için bal gibi, kaymak gibi deyiveriyoruz. Çocuk severken :  “Yerim ben onu.”  diyerek istiare yoluyla minikleri sevdiğimiz bir yiyeceğe benzetiyoruz. Anlaşılan o ki bu cillop denilen nesne de yenilir, yutulur cinsten bir şey olsa gerek.

Cillop kelimesinin mâzisine yolculuk edebilmek için dilimizin geçmişi hakkında en güzel, en büyük, en derin kaynağa, yani dîvan şiirine başvurdum. Onun bana, doğru bilgiler fısıldayacağından emindim.

Beyit arşivimi karıştırdım. Üstünde durduğum kelimeye benzer bir söze ulaşmak hiç de zor olmadı: Cüllâb. Büyük bir merak ve iştiyak ile bu kelime için tekrar sözlüklere daldım. Tabi ki TDK’da bulamadım. Mehmet Doğan’da da yoktu. Yeni sözlüklerde aradığımı bulamayacağımı tahmin etmeliydim. Eskilere müracaat ettim. Ferit Devellioğlu, cüllâb için “gülsuyu” anlamını verirken cülâb maddesine yönlendirmiş. Onda da “gülsuyu ile ishâl veren bir şerbet” karşılıklarını kaydetmiş. İshal kısmını attım, şerbet kelimesine takıldım. İşte benim aradığım ipucu bu idi. Çünkü günlük hayatta kullandığımız cillop kelimesi ile şerbetin çok yakın ilişkisi olduğunu düşünüyorum.

Cüllâb kelimesi hakkında Kâmûs-i Türkî güzel bilgiler vermiş: “cülâb ( جلاب), farsça gül-âbdan(کلاب ) muarreb (Arapçalaşmış),  bilgisiyle beraber gülsuyu ve müshil gibi kullanılan bir şurup.” açıklamasını yapmış. Demek ki kelimemiz Farsça gül-âb iken Arapça’ya cül-âb ve cüllâb diye geçmiş, Türkçemizde her iki şekliyle de kullanılmış. Hüseyin Atay’ın Arapça-Türkçe Büyük Lügâti’nde  cüllâb ve cülâb şeklinde geçen kelimeye ilk olarak bal, ikinci anlam olarak gülsuyu verilmiş.

Lügatler cüllab’ın anlamı olarak gülsuyunda birleşiyorlar. Bazılarında müshil için kullanılan şerbet anlamı da verilmiş. Acaba hangisi? Bence hiçbirisi değil. Doğruyu bulmak için cüllâb kelimesinin geçtiği metinlere bakmakta fayda görüyorum.

16.asır şairi Sehâbî’ye kulak verelim:

Diler ağyâr zevk-i  vuslâtı uşşâk hicrânı

Meges  cüllâb arar pervâne ister nâr-ı sûzânı

(Sineğin gülsuyunu, pervânenin de yakıcı ateşi istediği gibi ağyâr, kavuşma zevkini, âşıklar ise ayrılığı diler.)

Lâtîfî Tezkiresi’nin günümüz Türkçesine çevrilmiş baskısında beyit böyle nesre çevrilmiş. Beyit nesre çevrilirken bağlam dikkate alınmamış, sözlük anlamlarına göre kelimeler anlamlandırılmış. Yanlış anlaşılmasın, kitabı hazırlayan hocamıza kusur izâfe etmek, eserde gözden kaçan bir noktayı kusur gibi göstermek benim haddim değil. Kalemin kırılsın, klavyem parçalansın ki böyle bir düşüncem yok.

Sinek, arı ve karınca gibi böceklerin şekerli yiyecekleri istila ettiğine çoğumuz şahit olmuşuzdur. Bu beyitte sineğin aradığı, arzuladığı cüllâb, gülsuyu değil, hoş-ab’dan değişme hoşaf gibi bir şerbet olmalıdır.

Şâirler sultânı Bâkî  de söylediğim doğrultuda bir beyit binâ eylemiş:

Leblerinde  hatın ey şîrîn dehen

Mûrlar cüllâbe düşmüş gûyyâ

(Ey ağzı tatlı olan sevgili, dudaklarındaki ayva tüyleri, şerbete düşmüş karıncalardır sanki.)

Cüllâb kelimesinin şerbet olduğunu gösteren metinlerden birisi de Serezli  Kandî’nin kelimelerle büyük bir ustalıkla oynadığı şu güzel beyitidir:

Kande kandım ey sanem cüllâb-i la’lin kandine

Kim bana Kandî diyu bühtân edersin her nefes

(Ey put kadar güzel sevgili, kırmızı dudağındaki şerbetin şekerine nerede kandım ki Kandî(kandı) diye her an bana iftira edersin.)

Beyitteki anlama göre cüllâb içilen, şekerli bir tatlıdır. Gülsuyu ise içilmez ,bir koku olarak ellere ya da vücûdun belli yerlerine sürülür.

Zaten şairler cüllâb ile gülâbı birbirinden ayırarak şiirlerinde kullanmışlardır:

Yine Bâkî’ye kulak verelim:

Dûd-ı âhım ruhun hevâsıyla

Ebr olur yağdurur cihâna gül-âb

(Âhımın dumanı yanağını arzuladığı için bulut olup yeryüzüne gülsuyu yağdırır.)

Lâtîfî tezkiresinde şair dürri bahsinde bir lâtifeye yer verilir. Bu lâtifede Dürrî,Cüllâbî mahlâsını kullanan bir şerbetçiden ciğer yakan temmuz günlerinde bir beyit ile yardım istemiştir.Şerbetçi Cüllâbî bize bu kelimenin ne anlama geldiğini çok güzel bir şekilde haykırıyor. (1)

Getirilen delillerden de anlaşıldığı gibi cüllâb kelimesi, gülsuyu değil, bir tür tatlı ya da şerbettir. Bunları neden anlatmıştık? Cillop kelimesinin ne olduğunu ortaya çıkarmak için. Büyük bir ihtimalle cüllab kelimesi zaman için değişime uğrayarak cillop olmuştur.

Farsça gül-ab kelimesi, Arapça tesiriyle cül-âb ve cüllâb şeklini almış. Şekil değiştirdiği gibi anlam da değiştirmiş, gülsuyu iken bir çeşit tatlının adı olmuştur. Asırlar mâzîde kalınca bu tatlı unutulmuş, sadece adı şekil değiştirerek bugünlere gelmiş. Kelimemiz cüllâb iken cillop olmuş, bir deyim içinde gerçek anlamını yitirerek yaşamaya devam etmektedir.

Cillopun geçmişten bugüne değişimini anlatmaya çalıştım. Bitti mi? Galiba bitmedi. Çünkü bu kelime batı dillerine de geçmiş olabilir.

Redhouse sözlüğünde  “jelly bean” (celibin) diye bir kelime gördüm. İçi jöleli fasulye şeklinde bir şekermiş. Bu benzerlik beni  şaşkınlık içine hapsetti. Jöle kelimesi de benzer seslere ve anlama sahib. Acaba bu da mı bizim cüllâbdan geliyor?  Fransızca-Türkçe Resimli Büyük Dil Kılavuzu’ndada  “julep” kelimesi için “su ile zamktan mürekkep bir ilaç karşılığını veriyor. Allah Allah! Tabi bunlara bir şey diyemem.

Cillopun ne olduğunu yazmaya çalıştım. Cillop gibi bir yazı oldu mu olmadı mı bilmem, ama cillopun ne olduğunu artık bildiğimize eminim artık.

1- Kaba sözlere yer verildiği için zikredilen beyiti buraya alamıyorum. Meraklısı Lâtîfî Tezkiresi, Doç.Dr. Mustafa İSEN, Kültür Bakanlığı Yayınları, Ankara 1990,s.157. sayfaya bakabilir.

Cânı mı var kimsenün eyleye cânân ile bahs

Cânı mı var kimsenün eyleye cânân ile bahs
Bendeye lâyık mıdur kim ide sultân ile bahs

İtdügi cevr ü cefâ bana vefadan yeg gelür
Kıymet-i derdi bilen ider mi dermân ile bahs

Ben de yakdum meclis-i gamda bu gönlüm şem’ini
Eyledüm tâ subha dek şem’-i şebistân ile bahs

Ruhlarını bâg-arâ gördükde didüm misli yok
Oldı mülzem itdügümde ben gülistân ile bahs

Şi’r-i pür-sûzun görüp tahsîn ide Husrev dahi
Ey Muhibbî eyle şimdengirü Selmân ile bahs

Gönderen İsim/Mail: ha****.erim@hotmail.com

TÜRKOLOGLARIMIZ : 1-KAŞGARLI MAHMUT

Türkologlarımız, başlığı altında uzun soluklu bir yazı dizisine başladığımı belirtmek istiyorum. Bu yazı dizisi ile amacım, Türkçe üzerine çalışmalar yapmış, Türkçeyi uluslar arası bir ortamda söz sahibi yapmaya gayret etmiş, Türkçeye gönül vermiş, kısacası Türkçe üzerine büyük küçük katkıları olan isimleri ayrıntılı olarak tanımanızı sağlamak. Bu yazı dizisinde de ilk isim olarak Kaşgarlı Mahmut’u tanıtma ihtiyacı hissettim.

Çoğumuzun lise yıllarında yalnızca yazar eser karşılaştırmalarında “Divan-ı Lügati’t-Türk – Kaşgarlı Mahmut” olarak tek bir satırda adını duyduğumuz bu büyük ismi gelin bir de hayatını ayrıntılı bir şekilde irdeleyerek tanıyalım.

Kaşgarlı Mahmut 11.yüzyılda yaşamış bir dil bilginidir. Divan-ı Lügat’it-Türk adlı eseri ile tanınmıştır.Kaşgarlı Mahmut’un soyu Karahanlılara dayanır.Kaşgarlı Mahmut’un doğum tarihi tam olarak bilinmemekle birlikte yaygın bir kanaate göre 1025 olduğu düşünülmektedir.Kaşgarlı Mahmut’un babası Barsaganlı bir beydir.Kaşgarlı Mahmut 1071–1077 yılları arasında Bağdat’ta bulunur. Türk kültürünün Araplara tanıtılmasında büyük bir görev üstlenir. İbn-i Faldan, Gerdizi, Muhammed Avfi, Beyhaki gibi kendi döneminin Türk hayatı üzerine kafa yoran isimleriyle Türk illerini adım adım dolaşır.

Karahanlı devleti Kaşgarlı Mahmut’un en büyük destekçisi olmuştur. Kaşgarlı Mahmut hem Karahanlı devletinin desteği hem de yine kendisi gibi büyük bir âlim olan Yusuf Has Hacib’in de çalışmalarıyla Türk dilinin serpilip gelişmesinde büyük bir rol oynamıştır. Aynı zamanda filolog, etnolog, ilk Türk haritacısı da olan Kaşgarlı Mahmut Divan-ı Lügat’it-Türk adlı eseriyle Türk illerinin ve boylarının kullandığı ağızların zenginliğini de ortaya koymuştur.24 boya sahip Oğuzlarla ilgili bir şemayı da verdiği eseri Türk dilinin Arapça ve Farsçaya üstünlüğünü, dönemin hâkim gücü olan Türklerin varlığını göstermesi bakımından büyük bir öneme sahiptir diyebiliriz.

Kaşgarlı Mahmut Araplara Türkçeyi öğretmek amacıyla Kitabu Cevahirü’n-Nahvi Lügat’it-Türk adlı eserini yazmıştır. Eserde Türk dilinin grameri yanında Türk yer adları ve Türk damgalarına da yer vermiştir. Kaşgarlı Mahmut ömrünün sonlarına doğru Kaşgara dönerek 1090’da burada vefat etmiştir.

Doğu Türkistan’da bulunan Kaşgar şehrine 35 kilometre uzaklıktaki Azak köyünde olan kabri, 1983 yılı Temmuz ayında bulunmuştur. Kaşgarlı Mahmut’a göre Türk lehçelerinin en kolayı Oğuz lehçesi, en kullanışlısı Yağma ve Tuhsi şivesi, en edebisi ise Kaşgar şivesidir.

Divan-ı Lügat’it-Türk adlı eserinden kısaca bahsedip tekrar hayatı hakkında bilgi vermek istiyorum ki bu eserinde, Türk dilinin lehçelerini sayar ve özelliklerini belirtir. Arapçadakilerle karşılaştırır. Eser Arapça yazılmış bir Türkçe sözlüktür.7500’den fazla kelimeyi kapsadığı bilinmektedir. Eserin sonunda bir de harita vardır ki bu harita Kaşgarlı Mahmut’un soylu bir aileye mensup olduğunu gösterir. Eserlerin sonuna harita koyma âdeti, dönemin yalnızca soylu ailelerine mensup bir harekettir. Eser yalnızca Türk dili hakkında bilgiler içermez, bir sosyoloji kitabıdır da diyebiliriz.

Eserin bulunuşu çok dikkat çekicidir. Hemen hemen hiçbir edebiyat kitabında mevcut olmayan bu ayrıntıyı da vermek istiyorum ki eseri ilk gören kişi Vanizade Nazif Paşa’nın yakınlarından bir hanımdır.1910 yılında İstanbul’da bir sahafta kitabı görür fakat kitapçı kitabın değerini 25 altın olarak belirler, kadın pahalı olduğu için alamaz. Ali Emiri Efendi bu durumu öğrenir. Nasıl mı? Hanım kitabı alamaz fakat Maarif Nezaretine durumu bildirir. Maarif Nezareti 25 altını bu kitap için çok fazla bulur ve kitabı almaz. İşte bu andan sonra Ali Emiri Efendi araya girer ve kitabı alır. Şu an elimizde bulunan yazma ise Şamlı Mehmet adında bir hattatın yazmasıdır.

Kaşgarlı Mahmut’un hayatını şöyle bir toparlayacak olursak; doğum tarihi tam olarak bilinmeyip 1090 yılında öldüğü bilinen, büyük eserlere imza atmış olan, bugün dahi adından söz ettirebilen, Türkoloji adına büyük emekleri olan bir isim olduğunu söyleyebiliriz.Ne mutlu ki böyle dil bilginlerine sahibiz.

HAFTANIN SÖZÜ : “Bir millet, her alanda varlığını duyurmak istiyorsa işe önce diline sahip çıkmakla başlamalıdır.” (R.Bayındır)

RÜŞTÜ BAYINDIR

Fâriğ olmam eylesen yüz bin cefâ sevdim seni

Fâriğ olmam eylesen yüz bin cefâ sevdim seni
Böyle yazmış alnıma kilk-i kazâ sevdim seni
Ben bu sözden dönmezem devr eyledikçe nüh felek
Şâhid olsun aşkıma arz u semâ sevdim seni

Bend-i peyvend-i dilim ebrû-yı gaddârındadır
Rişte-i cem’iyyetim zülf-i siyeh-kârındadır
Hastayım ümmîd-i sıhhat çeşm-i bîmârındadır
Bir devâsız derde oldum mübtelâ sevdim seni

Ey hilâl-ebrû dilin meyli sanadır doğrusu
Sûy-i mihrâba nigâhım kec-edâdır doğrusu
Râ kaşından inhirâf etsem riyâdır doğrusu
Yâ savâb olmuş veya olmuş hatâ sevdim seni

Bî-gubârım hasret-i hattınla hâk olsam yine
Sıhhatim rûh-i lebindendir helâk olsam yine
Tîğ-i gamzenden kesilmem çâk çâk olsam yine
Hâsılı beyhûde cevr etme bana sevdim seni

Gâlib-i dîvâneyim Ferhâd u Mecnûn’a salâ
Yüz çevirmem olsa dünya bir yana ben bir yana
Şem’ine pervâneyim pervâ ne lâzımdır bana
Anlasın bîgâne bilsin âşinâ sevdim seni


Şeyh Galip

ey kemân-ebrû şehîd-i nâvek-i müjgânunam

ey kemân-ebrû şehîd-i nâvek-i müjgânunam
bulmuşam feyz ü nazar senden senin kurbanunam

kâkülün târına peyvend itmişem can riştesin
başun içün bir terahhum kıl ki ser gerdanunam

nola kılsam terk-i mey minnet kılup zahidlere
neylerem mey neş’esin men kim senün hayranunam

şâne-veş yüz nâvek-i gam sanculuptur canuna
tâ esir-i halka-i giyû-yi müşg-efşânunam

el çeküp kat’-ı nazar kılmış ilacumdan tabip
bildi güyâ kim harâb-ı nergiz-i fettânunam

câna meylün var ise hükm eyle teslîm eyleyem
şâh senin men senün bir bende-i fermânunam

gonce kılmaz şâd gül açmaz duulmış gönlümü
ârzû-mend-i ruh-ı al u leb-i handanunam

kan idüp bağrum işüm âh itme her dem ey felek
hürmetün dut bir iki gün kim senin mihmânunam

ey fuzûlî ateş-i âh ile yandurdun beni
galiba sandun ki şem’-i külbe-i ahzânunam

Fuzûlî

Direniş(Mehmet BAKİ)

“Bir şeyin tasarruf hakkına sahib olmak ile aynı şeyin mülkiyet hakkına sahib olmak birbirinden farklı manaya gelir ve bir şeyin ırzına ekseriyatle o şeyi tasarruf edenler geçer!”

Geçtiğimiz bir kaç içinde gerçekleştirilen IMF toplantıları sebebi ile yaşanan hadiseleri doğru tevil edebilmek için bu hükmü nazar-ı itibara almakta fayda var.  Eylemleri gerçekleştirenler “Zulme karşı omuz omuza!” fehvasının arkasına sınığınıp başka bir zulme sebebiyet veriyor olabilirler mi? Yahut şöyle soralım: Acaba direniş eylemleri sahiden bir direniş mi?

Direniş… Pes etmemek, kabul etmemek, karşı koyma cehdi, varlık sebebini müdafaa… Nasıl tarif ederseniz edin direnişin menbaı bir hakkın gasbına, mansabı da aynı hakkın yerine koyulmasına istinad eder. Bu sebebten direniş insana mahsus bir hususiyettir. Hayvanat yahut nebatat direnemez zira çevresiyle bütünlük arz eden bir şekilde yaratılmıştır; yani mahlukatın direnemez olması direnmelerine lüzum olmadığı içindir. İnsan ise sevk-i ilahi icabı dünyadan istifade edebilmesi için lazım gelen cihazat ile mücehhez kılınmıştır. Tasarruf, bu istifadenin fiiliyata dökülmesinden başka bir şey değildir. Tasarruf da biricik ölçü haddi aşmamak… yani lazım olanı lazım olduğu kadar sarf etmek… israf etmemek! Tam da bu noktada israfı, bir şeyin boş yere kullanılması olarak anlamamak lazım. İsraf, bir şeyin tasarruf hakkına tecavüzdür. Aynı şeyin mülkiyet hakkına tecavüzün adı ise: Gasbdır. İnsan ile dünya arasındaki irtibatın yıkıcı olması ise tasarruf ve mülkiyet hakkının yerli yerince anlaşılamamasındandır.

IMF toplantıları sebebi ile sokaklarda çıkan kavganın temelinde –kavganın her iki tarafı içinde- tasarruf hakkının, mülkiyet hakkı zannedilmesi bulunmaktadır. Bu sebebledir ki bir taraf dünyaya nizamat verme hakkını kendinde görürken, diğer taraf da  –tersinden- aynı hakkı kendinde görmektedir. İster ayakkabı fırlatan genci, ister ayakkabı fırlatılanı nazara alın; fark etmez. İki tip arasındaki yegane fark, dünya ile kurdukları yıkıcı irtibatın derecesidir. Her iki tarafta dünyayı değiştirmek cehdini kendinde gördüğü için yani müdahale yerine müdahil olmayı tercih ettiği için birbirlerinden pek de farkları yoktur. Olmadığı içindir ki mülk hakkını gasb etmek için kavga etmek kaçınılmaz olmakta. İki taraf içinde kavga mülkiyet kavgasıdır.

Eylemcilerin direnişi tasarruf haklarının elinden alınmasından değil “Mülkiyet hakkının sahibi kim olacak?” sualinden sudur etmekte. Hayır! Sol ve kapitalist düşüncenin nazara verdiği mülkiyet mefhumundan bahsetmiyorum. “Dünyanın efendisi kim olacak?!” sualinden bahsediyorum! Dünyanın efendisi olmak. Bütün kavga bunun için! Biri zalim, biri mazlum olmuş ne fark eder? Gaye dünyaya müdahil olmaksa her ikisi de aynı şey değil midir?

İnsan dünyaya müdahale etmek için geldi; müdahil olmak için değil… Allah (c.c.) müdahale etmez zira doğrudan müdahildir. Mülk Allah’ındır (c.c) ve mülkünde tasarruf sahibi O’dur (c.c.)! İnsan ise kendisine izin verilen kadarına müdahale hakkına sahibtir. Yaşanan kavganın tarafları, birbirlerinin her ettiklerine müdahale ediyorlar çün ki müdahil olmak varlık sebebleri. Eğer sermaye tarafından bir zulum var ise –ki vardır- zulme direnen farkında olmadan zalim tarafından zaten denetim altında tutulmakta. Zira sadece mazlum direnmiyor, aynı zamanda zalim de “tahtından düşmemek” için direniyor! Mazlum için tahtı ele geçirmek zulmun sona ermesi manasına yani kendince tasarruf hakkının iadesi manasına gelirken, zalim için denetimin yok olması yani kendince mülkiyet hakkının kaybı manasına gelir. Sırf bu sebebten mevcut yapı tahtın zayıf noktalarını tesbit edebilmek için direnişi, direnişçilerin farkına varmadan destekliyor. Gah ürünleri ile, gah kelimeleri ile, gah zevkleri ile…. Eğer direnişçi agah değilse zalim tarafından kendisine -bazen sarih, bazen zımni- verilen destekleri zalimi tahtından düşürmek için kullanacağı bir araç olarak kabul etmekte bir beis görmüyor ve farkında olmadan tuzağa düştüğü yani direniş hakkı sadece görüntüde kaldığı için irfan sahiblerinin nazarında sahiden mazlum vaziyetine düşüyor. Direnişçinin mazlum olması, mevcut yapının yapıp ettiklerine müdahale etmek arzusundan dolayı sokaklarda başına gelenlerden değil. Denetim altında olduğunu fark etmediğinden!

Sermayeye “Defol!” demek ile denetimden kurtulabileceğini zanneden direnişçi asıl “defol”u sermayenin hayatına dahil ettiği unsurlara söyleyemediği, söylemeye cesareti olmadığı için “eylemin” kolayına kaçmakta. Öyle ya; üzerinde mülkiyet hakkımız olan şeyleri kendimizden uzaklaştırmak, üzerinde tasarruf hakkımız olanı kovmaktan daha zordur! Sermayenin sigarasını terk etmek, sermayaye defol demekten çok daha zordur! Bu şekli ile direnişçi kafesin içindeki ete saldıran postu değerli bir tilkiden başka bir şey değildir.

Sermaye elindeki bütün cihazat ile hayatımıza müdahil! Beğenirsiniz yahut beğenmezsiniz; direnirsiniz yahut direnmezsiniz… Her hal u karda sermayenin hayatımıza müdahil olduğu gerçeği değişmez! Bu gerçeği bir parça sezen ve sokaklara inen direnişçi için direniş, bir nevi toplu tatminden başka bir şey değildir. Müdahil olma arzusunun tatmini… Sermayenin elinden aldığı mülkiyet hakkını kullanmak için, dilediği gibi tasarrufda bulunma arzusu. Kendine ait bir hayatı olmadığı daha doğrusu sermayenin verdikleri tatmin etmediği ve sermaye verdikleri ile tatminsizliği körüklediği için başka hayatlara müdahale ederek tatmin olmak arzusu… Çok zaman itiraz ettiği, sermayenin verdikleri yani sermayenin kendisi değil aksine, kendisinin bir şey verememesi. Öyle ya madem sermaye ve onun tesirlerine karşı çıkılıyor; önce evinde bulaşıklarını sermayenin deterjanı ile yıkayan anneye direnilmesi lazım değil mi? Ama hayır! Böyle bir şey mümkün değil zira esnafın mülkiyet hakkına tecavüz annenin mülkiyet hakkına tecavüzden çok daha kolaydır! Direniş bu cihetten kolaydır. Kolaydır çün ki çaresiz kalanın yapacağı tek şey: Saldırmak! Sokaklara taşan bir eylem olması ise kendi kifayetsizliğinin farkında olmasından. Birden çok kişi bir araya gelince kuvvet doğacağı zannı direnişçilerin en büyük hatası! Ne yani aile efradım ile film izlerken kadın ve erkeğin öpüşme sahnesinde televizyonu kapatmak bir direniş değil mi? Sokaklara inen direnişçilerden bu mahremiyeti anlamasını zaten beklemiyorum! Dünyalarımız farklı yani direnişimiz…

Allah Resul’unun (s.a.v.) “Bir elime ay’ı, diğer elime güneşi koysalar davamdan vazgeçmem!” buyurmasındaki nükte direnişin ne ve nasıl olduğunu izaha fazlasiyle kafidir.

Sonsuz Aşk

tıpkı bir minyatür sanatçısı misali kelimelerimle donmuş anların tasvirlerini yapardım. gözlerim anları donuklaştırır ve sonra kelimelerim anların gölgelerini nakşederdi mat bir kağıt yaprağına. ama bugün gözlerim izin vermedi anın tasvirine. gözlerimden ılık ılık yaşlar süzüldü ve “an” tüm canlılığıyla bir suretmiş gibi karşımdaydı. hani nakkaşlar suret çizemezler ya işte ben de bugün “anı” nakşedemedim mat kağıt yaprağına…

anın büyüsüyle gözlerimden ılık ılık yaşlar süzüldüğünde omuzlarıma iki küçük kelebek kondu. kelebekler kanat çırpınışlarıyla kulağıma şu iki kelimeyi fısıldadılar, “sonsuz” ve aşk”. bu kelimeler kulağıma fısıldandığında yaşamakta olduğum anı aklımın bana yaptığı hınzırca bir oyun zannettim. ama hayır aklım bana oyun oynamıyordu. an gerçekti, gözyaşlarım gerçekti ve yavaş yavaş duyduklarım büyük bir uğultu eşliğinde tüm bedenimi ele geçiriyordu. işittiğim uğultu tüm haşmetiyle bana “sonsuz aşk” adlı şarkının tek bir mısrasını mırıldanıyordu;

“aşk sonsuzdur ve sonsuzluktur aşk.”

kelimelerim bana anı dondurupta tasvirini yapamadım diye ceza kesmişlerdi. ben hüküm giymiştim ve cezam o sözleri bir ömür boyunca söylemekti.

“aşk sonsuzdur ve sonsuzluktur aşk.”

Turhan YILDIRIM

fuzuli ve şiirlerinin nesre çevrilişleri

Gönderen İsim/Mail: kadir kurnaz kadir__5555@hotmail.com


kayatasarim