Taşlıcalı Yahyâ

Ganîdir aşk ile gönlüm ne mülküm ne menâlim var
Ne vasl-ı yâra handânam ne hicrândan melâlim var

Mal-mülk sahibi değilim; gönlüm aşk ile zengin. Yâra kavuşma arzusu da taşımıyorum, ayrılıktan gam çektiğim de yok.



Taşlıcalı Yahyâ


Edebiyat Türkiye Kültür ve Sanat Sitesi

 

Edebiyat Türkiye’ye hoşgeldiniz.Sitemize kendi şiir/denemelerinizi ve edebiyatla alakalı dökümanlar yollayabilirsiniz.Şiir ve denemeleriniz ‘Erbab-ı Kalem’ bölümünden yayınlanacaktır.

Yukarıda yer alan beyitler ve kısa açıklamaları Meşveret Divanımızdaki Klasik Türk Edebiyatıbölümünden alınmaktadır.Beyitlerin  açıklamaları üyelerimiz tarafından yapılmaktadır. İlgili bölüme katılarak beyitler üzerinde daha geniş bilgilere ulaşabilir ve siz de beyitler üzerinde düşüncelerinizi paylaşabilirsiniz.

Cillop Gibi… (Ömer SALMAN)

Sıkça kullandığımız bir halk tabiri vardır: Cillop gibi. Bu deyimi daha çok, kahkahaların gökyüzüne taştığı muhabbetlerimizde, sohbetlerin en neşeli anlarında cümlelerimizin arasına sıkıştırıveriyoruz. Sevilen, hoşlanılan bir şeyi biraz mübalağa çeşnisiyle anlatmak için başvurduğumuz bu kalıplaşmış söz grubu ekseriyetle erkekler arasında  söz dönüp dolaşıp bir güzele geldiğinde Heredot Cevdet misâli “Cillop gibi bir manita ya da cillop gibi bir kız.”denilir. Yeni bir eve taşınması gereken bir kişi gördüğü boş dairenin kaçırılmaması gereken güzel bir ev olduğunu ailesine anlatmada bu sözü kullanabilir. İyi de, ne demek bu cillop? Eki nedir, kökü nedir? Kaynağı nedir? Nerden gelmiş, nereye gider?

Mehmet Doğan’ın Büyük Türkçe Sözlüğü’ne, Ferit Devellioğlu’nun Osmanlıca Türkçe Ansiklopedik Lûgat’ine, Ahmet Vefik Paşa’nın Lehçe-i Osmânî’sine baktım, cillop” kelimesi bu sözlüklerde geçmiyor. Google ‘a danıştım; gençliğin kendi kafasına göre uydurduğu, hiç de hoş olmayan ve itibar edemeyeceğim müstehcen mânâlarla karşılaştım. Mâlum kelime için www.nisanyansozluk.com sitesinde “pürüzsüz ve yumuşak cilt,kaymak gibi,kaygan” anlamları verilmiş,ama kelimenin geçmişiyle ilgili hiçbir bilgi yok.TDK’nın www.tdk.gov.tr sitesinde ise izlerini aradığımız söz için “parlak, pürüzsüz,tertemiz” anlamları verilmiş. “Cillop gibi” deyimi de “parlak bir biçimde”  olarak anlamlandırılmış. Bu açıklamaları tatmin edici bulmadım. Cillop gibi çocuk ifadesini TDK açıklamasına göre düşündüğümde bana hiç de anlamlı gelmedi.

Milletlerin alışkanlıkları, ilgileri, aşırılıkları kısacası kültürleri kullandıkları dile yansır. Yemeye, içmeye aşırı ilgi gösteren Türkiye insanının bu düşkünlüğü dilimize de aksediyor. Sevdiğimiz bir nesneyi anlatmak için bal gibi, kaymak gibi deyiveriyoruz. Çocuk severken :  “Yerim ben onu.”  diyerek istiare yoluyla minikleri sevdiğimiz bir yiyeceğe benzetiyoruz. Anlaşılan o ki bu cillop denilen nesne de yenilir, yutulur cinsten bir şey olsa gerek.

Cillop kelimesinin mâzisine yolculuk edebilmek için dilimizin geçmişi hakkında en güzel, en büyük, en derin kaynağa, yani dîvan şiirine başvurdum. Onun bana, doğru bilgiler fısıldayacağından emindim.

Beyit arşivimi karıştırdım. Üstünde durduğum kelimeye benzer bir söze ulaşmak hiç de zor olmadı: Cüllâb. Büyük bir merak ve iştiyak ile bu kelime için tekrar sözlüklere daldım. Tabi ki TDK’da bulamadım. Mehmet Doğan’da da yoktu. Yeni sözlüklerde aradığımı bulamayacağımı tahmin etmeliydim. Eskilere müracaat ettim. Ferit Devellioğlu, cüllâb için “gülsuyu” anlamını verirken cülâb maddesine yönlendirmiş. Onda da “gülsuyu ile ishâl veren bir şerbet” karşılıklarını kaydetmiş. İshal kısmını attım, şerbet kelimesine takıldım. İşte benim aradığım ipucu bu idi. Çünkü günlük hayatta kullandığımız cillop kelimesi ile şerbetin çok yakın ilişkisi olduğunu düşünüyorum.

Cüllâb kelimesi hakkında Kâmûs-i Türkî güzel bilgiler vermiş: “cülâb ( جلاب), farsça gül-âbdan(کلاب ) muarreb (Arapçalaşmış),  bilgisiyle beraber gülsuyu ve müshil gibi kullanılan bir şurup.” açıklamasını yapmış. Demek ki kelimemiz Farsça gül-âb iken Arapça’ya cül-âb ve cüllâb diye geçmiş, Türkçemizde her iki şekliyle de kullanılmış. Hüseyin Atay’ın Arapça-Türkçe Büyük Lügâti’nde  cüllâb ve cülâb şeklinde geçen kelimeye ilk olarak bal, ikinci anlam olarak gülsuyu verilmiş.

Lügatler cüllab’ın anlamı olarak gülsuyunda birleşiyorlar. Bazılarında müshil için kullanılan şerbet anlamı da verilmiş. Acaba hangisi? Bence hiçbirisi değil. Doğruyu bulmak için cüllâb kelimesinin geçtiği metinlere bakmakta fayda görüyorum.

16.asır şairi Sehâbî’ye kulak verelim:

Diler ağyâr zevk-i  vuslâtı uşşâk hicrânı

Meges  cüllâb arar pervâne ister nâr-ı sûzânı

(Sineğin gülsuyunu, pervânenin de yakıcı ateşi istediği gibi ağyâr, kavuşma zevkini, âşıklar ise ayrılığı diler.)

Lâtîfî Tezkiresi’nin günümüz Türkçesine çevrilmiş baskısında beyit böyle nesre çevrilmiş. Beyit nesre çevrilirken bağlam dikkate alınmamış, sözlük anlamlarına göre kelimeler anlamlandırılmış. Yanlış anlaşılmasın, kitabı hazırlayan hocamıza kusur izâfe etmek, eserde gözden kaçan bir noktayı kusur gibi göstermek benim haddim değil. Kalemin kırılsın, klavyem parçalansın ki böyle bir düşüncem yok.

Sinek, arı ve karınca gibi böceklerin şekerli yiyecekleri istila ettiğine çoğumuz şahit olmuşuzdur. Bu beyitte sineğin aradığı, arzuladığı cüllâb, gülsuyu değil, hoş-ab’dan değişme hoşaf gibi bir şerbet olmalıdır.

Şâirler sultânı Bâkî  de söylediğim doğrultuda bir beyit binâ eylemiş:

Leblerinde  hatın ey şîrîn dehen

Mûrlar cüllâbe düşmüş gûyyâ

(Ey ağzı tatlı olan sevgili, dudaklarındaki ayva tüyleri, şerbete düşmüş karıncalardır sanki.)

Cüllâb kelimesinin şerbet olduğunu gösteren metinlerden birisi de Serezli  Kandî’nin kelimelerle büyük bir ustalıkla oynadığı şu güzel beyitidir:

Kande kandım ey sanem cüllâb-i la’lin kandine

Kim bana Kandî diyu bühtân edersin her nefes

(Ey put kadar güzel sevgili, kırmızı dudağındaki şerbetin şekerine nerede kandım ki Kandî(kandı) diye her an bana iftira edersin.)

Beyitteki anlama göre cüllâb içilen, şekerli bir tatlıdır. Gülsuyu ise içilmez ,bir koku olarak ellere ya da vücûdun belli yerlerine sürülür.

Zaten şairler cüllâb ile gülâbı birbirinden ayırarak şiirlerinde kullanmışlardır:

Yine Bâkî’ye kulak verelim:

Dûd-ı âhım ruhun hevâsıyla

Ebr olur yağdurur cihâna gül-âb

(Âhımın dumanı yanağını arzuladığı için bulut olup yeryüzüne gülsuyu yağdırır.)

Lâtîfî tezkiresinde şair dürri bahsinde bir lâtifeye yer verilir. Bu lâtifede Dürrî,Cüllâbî mahlâsını kullanan bir şerbetçiden ciğer yakan temmuz günlerinde bir beyit ile yardım istemiştir.Şerbetçi Cüllâbî bize bu kelimenin ne anlama geldiğini çok güzel bir şekilde haykırıyor. (1)

Getirilen delillerden de anlaşıldığı gibi cüllâb kelimesi, gülsuyu değil, bir tür tatlı ya da şerbettir. Bunları neden anlatmıştık? Cillop kelimesinin ne olduğunu ortaya çıkarmak için. Büyük bir ihtimalle cüllab kelimesi zaman için değişime uğrayarak cillop olmuştur.

Farsça gül-ab kelimesi, Arapça tesiriyle cül-âb ve cüllâb şeklini almış. Şekil değiştirdiği gibi anlam da değiştirmiş, gülsuyu iken bir çeşit tatlının adı olmuştur. Asırlar mâzîde kalınca bu tatlı unutulmuş, sadece adı şekil değiştirerek bugünlere gelmiş. Kelimemiz cüllâb iken cillop olmuş, bir deyim içinde gerçek anlamını yitirerek yaşamaya devam etmektedir.

Cillopun geçmişten bugüne değişimini anlatmaya çalıştım. Bitti mi? Galiba bitmedi. Çünkü bu kelime batı dillerine de geçmiş olabilir.

Redhouse sözlüğünde  “jelly bean” (celibin) diye bir kelime gördüm. İçi jöleli fasulye şeklinde bir şekermiş. Bu benzerlik beni  şaşkınlık içine hapsetti. Jöle kelimesi de benzer seslere ve anlama sahib. Acaba bu da mı bizim cüllâbdan geliyor?  Fransızca-Türkçe Resimli Büyük Dil Kılavuzu’ndada  “julep” kelimesi için “su ile zamktan mürekkep bir ilaç karşılığını veriyor. Allah Allah! Tabi bunlara bir şey diyemem.

Cillopun ne olduğunu yazmaya çalıştım. Cillop gibi bir yazı oldu mu olmadı mı bilmem, ama cillopun ne olduğunu artık bildiğimize eminim artık.

1- Kaba sözlere yer verildiği için zikredilen beyiti buraya alamıyorum. Meraklısı Lâtîfî Tezkiresi, Doç.Dr. Mustafa İSEN, Kültür Bakanlığı Yayınları, Ankara 1990,s.157. sayfaya bakabilir.

Fâriğ olmam eylesen yüz bin cefâ sevdim seni

Fâriğ olmam eylesen yüz bin cefâ sevdim seni
Böyle yazmış alnıma kilk-i kazâ sevdim seni
Ben bu sözden dönmezem devr eyledikçe nüh felek
Şâhid olsun aşkıma arz u semâ sevdim seni

Bend-i peyvend-i dilim ebrû-yı gaddârındadır
Rişte-i cem’iyyetim zülf-i siyeh-kârındadır
Hastayım ümmîd-i sıhhat çeşm-i bîmârındadır
Bir devâsız derde oldum mübtelâ sevdim seni

Ey hilâl-ebrû dilin meyli sanadır doğrusu
Sûy-i mihrâba nigâhım kec-edâdır doğrusu
Râ kaşından inhirâf etsem riyâdır doğrusu
Yâ savâb olmuş veya olmuş hatâ sevdim seni

Bî-gubârım hasret-i hattınla hâk olsam yine
Sıhhatim rûh-i lebindendir helâk olsam yine
Tîğ-i gamzenden kesilmem çâk çâk olsam yine
Hâsılı beyhûde cevr etme bana sevdim seni

Gâlib-i dîvâneyim Ferhâd u Mecnûn’a salâ
Yüz çevirmem olsa dünya bir yana ben bir yana
Şem’ine pervâneyim pervâ ne lâzımdır bana
Anlasın bîgâne bilsin âşinâ sevdim seni


Şeyh Galip

fuzuli ve şiirlerinin nesre çevrilişleri

Gönderen İsim/Mail: kadir kurnaz kadir__5555@hotmail.com

NABIZ -2 (Serter SAFA)

Kendinizi bir video kameraya çektikten sonra oturup izleyin eğer videodaki şahısı hala tanoyorsanız problem yok ama tanımakta zorluk çekiyorsanız kendinize yalan söylemeyi bırakmanın zamanı gelmiş demektir.*
Sosyoloji olayları incelerken ,parçalar, irdeler sonra birleştirir ve yine irdeler sonra olay ve olguya dair genellemeyi kur(a)msallaştırır ve sonra kur(u)msallaştırır,artık bu bilgi kuramı ve kurumu olan bir genellemedir.**
Yorumlarınız ve konuya olan alakanız için sonsuz teşekkürlerimi letirken yorumlar hakkında bir kaç kelam edip konumuza dönmek istiyorum.
Birçok yorum sahibi arkadaşım olay ve olgular hakkında iki satırda neticeye varmaya çalışmış bu doğru değildir,belki sonuç buyurulan gibi çıkabilir ama önemli olan sonuca gelene kadar geçilen merhalelerdir.Hukuk kuramı gibi düşünürsek, bir adamın ölmüş olduğuna karar vermek”tıbbın” konusudur, meftanın “ex” oluşu maktül için olayı sonlandırabilir ama katil ve olay için yetmez kim ,neden, nasıl vs… sorularının yanıtlanması icab eder. Konu toplum ve toplumun temas ettiği birşey olunca -buda insanımıza has birşey- “şundandır” diyiveririz.
Ayşenur hanım efendinin değinmek istediği bilinçli nesillerle bilinçli toplum modeline ulaşım projesinde bence eksik olan birşeyler var!!! elbetteki o çocuklar gerekiyorsa Mao’nun(maocu değilim hatta tiksinirim kendisinden) posterini taşıyacak veyahut daha iyisi geleceklse devricek ve yenisini inşaa edcek cesaret ve fiili gösterebilmelidirler.Aynı yıllarda ülkesinin bayrağını açıp Özgürlük diye bağıran bir Türk çocuğunun yaptığı fiili hangi çatı altına sokacaksınız- oda çocuk, oda çocuk değili mi? fakat asıl sorun o çocuğa “temyiz kabiliyetni” verebilmekte ki başarı oranıdır.Yani “ak sütün içindeki akkılı görebilecek” “canların canı uğruna canını varmeyi canına minnet sayabilecek –strateji ve taktik sahibi-. (Nezman,Nerede,Nasıl, Kim için)
Bir başka konuda gündemdeki şu meşhur cinayet olayı hakkında ; cinayeti işleyen sanığın zengin olduğu ve dolayısı ile problemin ekonomik olmayacağı kanısına varılmış.oysaki henüz sonuçlanmamış bir cinayet -ki ben sonunda ekonomik amaçlı birşeyin çıkacağı kanısındayım- hakkında birşeyler söylemek için çok erken değil mi? 1-Kız hamile kalmış ve çocuğa baskı kurmuş olabilir –çocuk zengin olduğu için kuvvetli bir baba adayı-. 2- çocuk aşık olduğu için meshep,din problemi veya sosyal statü yüzünden ailesine kabul ettirmek istemiş ve aile buna karşı çıkmış olabilir cinayeti aile –infazcısı- biri işlemiş olabilir… 3-ucu açık ekonomik, dinsel, toplumsal birçok soru sorulabilir -konumuzu dağıtmamak adına kesiyorum-.

Biz bu Kronik tahammülsüzlük Sendromu (KTS) hastalığını sosyolojide sıkıntılı bir döneme girmiş olan “Örnek olay” gözlem metodu kullanarak irdlemekte fayda görüyoruz, çünkü pozitivist ve determinist yaklaşım bizi kestirip atılan cevaplara iter buda konumuzda tespit sıkıntıları yaratabilir, elbetteki pozitivizm ve determinizmden yarlalnacağız ama parçaları birleştirirken. Gelin önce şu Türk toplumuna bir lokal anestezi yapalım toplumu oluşturan önemli parçalardan biri yani –Çocukları- karşımıza alıp bir konuşalım.-Konuda geçen çocuklar tanımı 8-15 yaş arasını kapsamaktadır-.
Korkunç bir istatistiki gerçeği paylaşmakta yarar var(otlama sonucu sunuyorum virgüllerle uğraşmayalım) 500 çocuğun 300’ü kişiye 200’ü malakarşı suç işlemiş. 11 yaşına kadar işlenen suçlara ceza yok(yeni çıkan kanun 15 yaşıda kapsıyor) 15-18 yaş işlenen suçlara cocuk mahkemelerinde cüzi cezalar verilmektedir ,kanuni boşluk suça meğili artırmış olabilir mi?.

Suç işleyen çocukların büyük bir bölümü eğitimsiz ve aile denetimsiz büyütülmüş ve yaşadığı sosyal çevre büyük şehirlerde varoş olarak tabir edilen, ekonomik yeterliliği 40×2 kanaat yaşam mücadelesi veren insanların oluşturduğu gece kondu semtleri.Bu semtlerdeki toplum pisikolojisi “kıskanç yapıdadır” “neden benim yok” “bu dünyaya ezilmeyemi geldik” kompleksini barındıran bir ruh hali içindedir. Lüks arabalarla geçip gidenlere galiz küfürler,-zenginse haksızdır- anlayışı içten içe beslenen kin ve vs…
Yaşam tarzı olarak görülen ve illaki abilerinden ve ilginç”baba” modelinden edindikleri“arkasokak” kültürü bu yaşlarda ilmik ilmik işlenmektedir balley,tiner,ispirto,esrar,kimyasal hap türünden uyuşturucu nitelikte “ve kolay bulabileceği”maddeler -bilinç altında- ileride“toplumdan ve insandan alma gereği duyacağı–dikkat buyurun- İNTİKAM ” hissini açığa çıkabilmek için zemin hazırlayacaktır.Bu fırsatlarda malumunuz.

Şimdi birazdaha şehirin içine doğru gelelim .Türkiyede “orta direk” denilen bir sosyal statü vardı hatırlarsanız !!! bu kavram ve tipler ekonomik olarak artık yok fakat bu konuda bize lazım olacak, bu çerçevede toplum nitelemesini yapacak tanıdık bir kavram bulamadım bu yüzden yine “orta direk”kavramını kullanacağım. Kimdi bu orta direk hatırlayalım; Türk toplumun büyük kısmını oluşturan,ortalama bir gelir düzeyi olan belirli eğitimi almış kentsel kültürün hakim olduğu toplum parçası diyelim mi? Bence yakın bir tarif. Aylık ekonomik faaliyetleri standart , kültürel alışveriş gelişime müsait ve belirli imkanları yakalayabilen bu toplum modelinin bireylerinin çocukları ailesi gibi hep bir yarış, beklenti ve özenti içindedir. Bu toplum modeli tehlikeye en yakın olnıdır neden mi? Balın tamammını alamasada ağzı şerbetlenir yani en azından umudu vardır, hırslar ortaya çıkar,kopmleks belirgindir üstün olma hissi ezici yapıdadır.çocuklar aile bireylerini ve yaşam koşullarını kıyaslaya bileceği daha görsel ve canlı ortamlar yakalaya bilir mesela tv de özeneceği birçok nesneyle karşılaşabilir(çaılışan annenin çocuğu),okulda sıra arkadaşından alacağı veya ona vereceği birçok özenti malzemesi olabilir. Kolay para kazanma bilinci bu yaşlarda işlenebilir çünkü belirlibir kültür seviyesi oluştuğu için kıyas ve mukayeselerde mantık yürütebilir. Onun babası müdür,bunun babası memur ,esnaf,özel sektör çalışanı vs… elde edemedikleri adına farklı sıçrayış –arayış-eğilim modellerine yönelebilirler.
Şimdi birdaha şehirden kopup “kafesler” içinde yaşayan aylık geliri 19Binliranın üstündeki zengin aile modelindeki çocuklara bir bakalım.Taşradaki çocuğun sosyal çevresi nekadar sapmaya meilli objelerle iç içeyse bu çocuklarda o derece tehlikededir.Herşeyi parasal güç ve nüfuzla çözebileceği bilinci (babadan öyle görmüştür)onu hiçbir güçü tanımamaya ve korkmamaya itecektir buda onun korkunç bir “Toplum düşmanı” olması için zemin hazırlayacaktır.Kreşlerde,dadı gözetiminde büyüyen bu zümre çocukları anne ve bab şevkatinden mahrum olduğu için yada yeteri kadar şevkat ve sevgi besinini alamadığı için hırçınlaşacaktır.Bu durumda sevgisizlik ve hayattan zevk alamama gibi psikolojik sorunlarla yüzleşmek zorunda kalabilir. Bu da başka türlü bir patlma şekli doğurur.-Fark eden birşey olmayacaktır balleyin yerini kokain alacaktır.-
Belirttiğimiz sosyal çevre modelleri konuda lazım olduğu kadar detaylanmış ve irdelenmiştir.
Buraya kadarki bölümde Aileye ne kadar büyük iş düştüğünü görmüşsünüzdür.Fakat başka bir sorun daha var hemde gözler önünde olan fakat önüne ekonomi perdesi çekilmiş önemlibir sorun. Çek Cumhuriyetinde halkta meydana gelen ahlaki çöküşün farkına varan cumhur başkanı din eğitiminin verilmesi için reklam kampanyası başlatmış ,her nekadar sorun ekonomik görünsede buraya kadarki bölümde Manevi bir eksikliğin varlığı yadsınamaz bir gerçektir.Din eğitimden Fundamentalist yada radikal bir söylev anlaşılmasın yada hindu rahipleri gibi bir temenni boyutunda “sevgi” aşılaması tabiri yakıştırılmasın. Realist dünyayı algılayabileceği manevi bir hava ile harmanlaya bileceği bir eğitim şeklinden bahsediyorum.(ilerde değinilecektir)
Buraya kadarki boyutu kapatıyorum. Devam edeceğiz
*Yazarın tezi
**Şahsi notlardan…

Divan Şiirine Kaynaklık Etmesi Bakımdan Kur’an

İslâmiyet’i kabul ettikten sonra Türklerin hayatlarının hemen hemen her safhasında önemli değişikler meydana gelmiştir. Türkler, eski kültürün getirdiği bazı inanç ve itikatları büyük oranda bir kenara bırakmışlar, bunların yerlerini İslamî kültürün ürünleri ile doldur­muşlardır. Dolayısıyla toplumların aynası mesabesinde olan edebiyat da bu durumdan oldukça etkilenmiştir. Özellikle tasavvuf anlayışının, Ahmet Yesevî ile başlayan ve Yunus Emre ile devam eden süreçte Türkler arasında hızla yayılması, Türk Edebiyatı’nda İslamî unsurla­rın daha da artmasına vesile olmuştur.

13. ve 14. yüzyıllarda temelleri atılan ve 15. yüzyıldan itibaren ağırlığını hissettiren ve Yüksek Zümre Edebiyatı, Klasik Edebiyat, Eski Türk Edebiyatı vb. isimlerle de anılan Divan Edebiyatı’nda da İslamî unsurlar yoğun olarak kullanılmaktadır.


Divan Edebiyatı şeklen sınırlı bir yapıya sahip ise de muhtevâ yönünden son derece zengin ve çeşitli kaynaklardan beslenir. Bütün dinî ve felsefî eserler, Kur’ân-ı Kerîm, hadis-i şerifler, kıssalar, mucizeler, tarih, esâtir, tabiât, kozmografya, zihniyet, olaylar, dil vb. pek çok alanda bir şairin sahip olduğu her türlü kültür ve birikim, bu edebiyatta vezne dökülür, kafiyeye dönüşür.[1] Divan şairlerinin kullandığı kaynakları Agâh Sırrı Levend on üç baş­lıkta ele alır.[2] Bu kaynakların en önemlilerinden birisi Kur’ân-ı Kerîm’dir. Kur’ân ayetleri, Divan şairlerinin bol bol istifade ettikleri birer hazine ve ilham kaynağıdır. İnanç sistemlerini eserlerine yansıtmaları onların en tabii sanat anlayışlarıdır. Telmih yoluyla olsun, mealen veya aynen olsun bir şairin ayetlerden iktibas yapması, şiirlerini didaktik bir çehreye de bü­ründürür.[3]

Türk Edebiyatı tarihine bir göz atıldığında Divan Edebiyatı’ndan önce de pek çok Türk şairinin, şiirlerinde Kur’ân ayetlerinden faydalandıkları görülmektedir.

Taâlallah zihî ma’ni sin yarattıng cism ü cânı

Kullık kılsam tüni küni minge sin ok kirek sin[4]

Allah’ım! Ne güzel mana ki, cisim ve canı sen yarattın. Gece gündüz sana kulluk et­mek isterim. Bana sen gereksin. Ahmed Yesevî’den aldığımız yukarıdaki şiirde, şair, Kur’ân’da geçen, her şeyin yara­tıcısının Allah olduğuna dair ayetlere telmihte bulunmuştur.

Tekke, Divan ve Halk edebiyatlarının hepsine ilham veren öncüsü ve yedi yüz yıldır en büyük şairimiz[5] diye tavsif edilen Yunus Emre’nin de şiirlerinde Kur’ân ayetlerini kullan­dığını görüyoruz:

Gökyüzünde İsa ile Tur dağında Musa ile

Elindeki asâ ile çağırayım Mevlâ’m seni[6]

beytinde Hz. İsa’nın göğe yükseltilmesi ve Hz. Musa’nın kıssalarının anlatıldığı ayetlere telmih vardır.

Âşık Yunus nider dünyayı sensiz

Sen hak peygambersin şeksiz gümansız

Sana uymayanlar gider imansız

Adı güzel kendi güzel Muhammed[7]

dörtlüğünde ise hem Hz. Muhammed’in hak peygamber olduğuna dair ayete hem de ona tabi olanların kurtulacağını anlatan ayetlere işaret edilmektedir.

Divan Edebiyatı’ndan önce tarih sahnesine çıkmış bu iki üstadın şiirlerinden verdi­ğimiz örneklerde de görüldüğü gibi Kur’ân ayetleri geçmişte Türk şiirine kaynaklık etmiştir.

Kurdan ayetlerinden faydalanma geleneğini Divan şairleri de devam ettirmişlerdir. Kur’an, hemen tamamen sevgilinin güzelliği, yüzü, bazan da saçı, boyu, hat’ı, gözü kaşı ve beni gibi güzellik unsurlarının temsili maksadıyla ele alınır. Diğer kitaplara nazaran daha çok beyitte geçer ve en çok Mushaf kelimesi altında tesadüf edilir. Umumiyetle güzellik Mushaf’a benzer, mushafta görülen tezyinat, harfler, harekeler, sureler, ayetler bu güzelliğin yukarıda geçen muhtelif unsurları olurlar:[8]

Bî-nikâb olma habîbim görmesin yüzün rakîb

Mushaf açık olıcak derler anı şeytan okur[9]

Divan Edebiyatı’nda (özellikle tasavvufî eğilimi fazla olan) pek çok şairin, şiirle­rinde Kur’ân ayetlerinden istifade ettiklerini müşahede etmekteyiz:

Ben kemân-ı vaslı çekmek dilerdüm dilberün

Hecr hükm-endâz imiş tîr-i kazâsın bilmedüm[10]

Beyitte Ahmed Paşa, kaza ve kader ile ilgili ayetlerden istifade ederek: “Ben sev­gilinin kavuşma yayını çekmek istiyordum. Oysa ki kaderin emri ayrılıkmış, ben kaza okunun geleceğini bilemedim.” diyor. Burada şairin ayeti kullanması, sevgilisinden ayrı kalmasına ilahî bir sebep bulma arzusundan kaynaklanmaktadır. Şair sevgilisinden ayrı kalmasının se­bebi olarak kaderin emrini gösteriyor.

Ey tabîb-i cân u dil bîmâr-ı ‘ışkam çâre kıl

Sûre-i Kevser hakı şekker lebün emdür bana[11]

Zâtî’nin bu beytinde Kevser kelimesi geçmektedir. Kevser, cennette bulunan ve çok lezzetli olduğuna inanılan bir ırmağın adıdır. Aynı zamanda Kevser sûresinde geçen bir kelimedir ve sureye ad olmuştur. Görüldüğü gibi beyitte şairin amacı Kevser sûresinden bahsetmek değil, Kevser Irmağı’nın lezzetini kullanarak sevgilisinin dudağının tatlılığından bahsetmektedir.

Seni melek göreli yazmaz oldu ‘ışka günâh

Velî yazıldı bu yüzden besî sevâp sana[12]

Melek senin güzelliğini göreli aşka günah yazmaz oldu. Fakat güzel yüzünden do­layı sana pek çok sevap yazıldı. Beyitte Kaf suresindeki “İki melek (insanın) sağında ve solunda oturarak yaptıklarını yazarlar.” mealindeki ayete telmih vardır. Fakat burada şairin amacı ayeti zikretmek değildir. Şair, bu ayetten faydalanarak sevgilisinin güzelliğini anlatmak istemektedir.

Bu çalışmamızın konusuna gelince, yazımızda Divan Edebiyatı’nın en büyük şairlerinden birisi olan Fuzûlî’nin Türkçe Divan’ında yer alan gazellerini ayetlerin kullanımı açısından incelemeye çalıştık. Fuzuli’yi şerh ve izah için onun Müslüman olarak hüviyetini tespit zarureti vardır.[13] Görünen o ki, Müslüman bir şair olarak Fuzûlî, gazellerini oluşturan beyitlerde Kur’ân ayetlerinden sık sık istifade etmiştir. Beyitler incelenirken görüleceği gibi, ayetlerin kullanım sıklığı özellikle na’tlerde ve Tasavvufî beyitlerde artmakta, diğer beyitlerde azalmaktadır.

Fuzuli, gazellerinde ayetlerden üç şekilde faydalanmıştır:

1- Ayetlerin aynen alındığı beyitler

2- Ayetlerin meallerinin kullanıldığı beyitler

3- Ayetlere telmihte bulunulan beyitler

A-) Ayetlerin Aynen Alındığı Beyitler
Fuzûlî, gazellerin -sayıları çok olmamakla birlikte- bazılarında ayetlerin orijina­linden faydalanmıştır. “Yasin” ve “Tâhâ” kelimeleri dışında ayetlerin tamamının alındığı bir beyit yoktur. Şair, ayetlerin orijinallerinden bir kısmını, anlatmak istediği konuya uygun bir bağlamda kullanmıştır. Fuzûlî, gazellerinde tespit edebildiğimiz kadarıyla sadece beş tane be­yitte ayetlerin orijinalinden faydalanmıştır.

Bulmazdı kahrun açmasa hân-ı siyâsetin

Hel min mezîd lokmasına dûzah iştihâ (2/5)

Senin kahrın siyaset sofrasını açmasa cehennem “daha var mı?” lokmasına iştiha etmezdi. Beyitteki “HEL MİN MEZİD” sözü ayetin orijinalinden alınmış bir bölümdür: “O esnada Allah buyurur: ‘Huzurumda çekişmeyin. Ben size daha önce uyarı gön­dermiştim. Benim huzurumda söz değiştirilmez ve ben kullara asla zulmedici değilim. O gün cehenneme: ‘Doydun mu?’ deriz.O da (HEL MİN MEZİD) ‘Daha var mı?’ der.” ( Kaf/29,30)

Senden bulubdur Ahmed-i Mürsel makâm-ı kurb

Tahsîn-i yâ vü sin ile teşrif-i tâ vü hâ (2/6)

Hz. Peygamber’i sen miraçtaki sana yakınlık mertebesine ulaştırdın. Yâsin sû­resinde onu sen övdün; Tâhâ sûresiyle de onu şereflendirdin. Makam-ı kurb, kurbiyyet makamı, yakınlık makamı demektir ki bu bize miraç olayını hatırlatır. Miraçtaki kurbiyyet, Necm suresi 9. ayette “fekane kabe kavseyni ev edna” yani bu yakınlık “Öyle ki araları iki yayın ucu kadar veya daha az kaldı.” şeklinde anlatılır. TÂHÂ ve YÂSİN kelimeleri, anlamları kesin olarak bilinmemekle beraber, Kur’ân’da iki surenin adları ve aynı zamanda birer ayettir. Aynı kelimeler 5. gazelin 6. beytinde de vardır:

Nice takrîr edeyim vasfını ol şâhın kim

Ana vassâf ola Yâsin ü mu’arrif Tâhâ (5/6)

Beyit, “O padişahın vasfı hakkında ne diyeyim. Onun güzelliği ancak Yâsin ve Tâhâ ile anlatılabilir.” anlamına gelmektedir. Yasin suresinde Hz. Peygamber’in ilahi mesajı tebliğ vazifesinde hiçbir mükafat beklemediği anlatılır. Tâhâ suresi ise Hz. Peygamber’in Mekke’de İslamî tebliğ esnasında inmiştir ve risaletinin kemale ereceğini müjdeler.

Vaslun bana hayat verir firkâtin memât
Subhâne hâliki halaka’l-mevti ve’l-hayât (39/1)

Visalin bana hayat verir ayrılığın ise ölüm. Bütün noksan sıfatlardan münezzeh olan Allah hayatı ve ölümü yaratmıştır. Mülk sûresi 2. ayette şöyle denmektedir: “Ellezi halaka’l-mevte ve’l-hayâte liyeblüveküm eyyukum ehsenü amelâ” Yani “O, hanginizin daha iyi amel edeciğini sınamak için hayatı ve ölümü yarattı.” Görüldüğü gibi beyitte ayetin orijinalinin bir kısmı kullanılmıştır. Sevgiliye kavuşmak aşık için hayat, ondan ayrılmak ise ölümdür. Şair, bu düşünceyi bu ayeti kullanarak desteklemek niyetindedir.

Buyurma tevbe mana ol şarâbdan nâsih

Ki görse anı dutar cezm-i terk-i tevbe Nasûh (55/2)

Ey nâsih! Bana bu şaraptan tövbe etmeyi öğütleme. Zira bu şarap öyle bir şa­raptır ki bunu Nasuh görse tövbeyi terk etmeye karar verir. Tahrim sûresi 8. ayetinde şöyle buyruluyor: “Yâ eyyühe’llezîne âmenû tûbû ilallâhi tevbeten nasûhâ” yani “Samimi bir tövbe (tövbe-i nasuh ) ile Allah’a dönünüz.” Beyitte geçen nasûh, Arapça nush kökünden gelen “fe’ûl” vezninde türe­tilmiş bir kelimedir. Nasûh tövbesi ile ilgili çeşitli rivayetler vardır. Elmalılı M. Hamdi Yazır, tevbe-i nasûh ile ilgili olarak şöyle demektedir: “Nasûh, tövbenin doğrudan doğruya sıfatı olarak hâlis, ciddi, temiz bir tövbe veya insanın din ve ahlâkını çok iyi ıslah edecek te­sirli bir tövbe anlamındadır.”[14] Bu yorumun dışında, Nasuh adlı bir kişinin çok önceleri yaşamış olan ve günahlarının çokluğu sebebi ile ettiği samimi tövbe vesilesiyle affedildiğine dair rivayetler de mevcuttur. Görünen o ki, Fuzûlî, her iki yorumu da dikkate almıştır. O şaraptan tövbe etmemi isteme, çünkü o şarabı Nasuh bile görse tövbesini bozar, diyor.

2- Ayetlerin Meallerinin Kullanıldığı Beyitler

Fuzûlî, bazı beyitlerinde ayetlerin meallerinden faydalanmıştır. Kimi beyitlerde ayetin mealini olduğu gibi kullanmış, kimi beyitlerde de ayetin sadece bir bölümünü almıştır. Meallerin, ayetlerin orijinalinden biraz daha fazla kullanıldığı dikkati çeker. Şair, tespitleri­mize göre on bir beyitte Kur’ân ayetlerinin meallerini kullanmıştır. Tasavvufî bağlamda düşü­nüldüğünde aslında pek çok beyitte ayetlerle ilgi kurulabilir. Fakat biz, sadece, kesin olarak ayetlerin meallerine işaret eden beyitleri almakla iktifa ettik.

Ya men ahâta ‘ilmüke’l-eşyâe küllehâ
Ne ibtidâ sana mutasavver ne intihâ (2/1)

Ey ilmi bütün eşyayı kuşatan Allah! Sana ne başlangıç ne de son tasavvur edile­bilir.” Fuzûlî, bu beytin ilk mısraında nedense ayetin orijinalini almak yerine, ayetle aynı manayı ihtiva eden Arapça bir cümle kullanıyor: ”Onun ilmi her şeyi kuşatmış­tır.”(Tâhâ/98). Ayrıca ikinci mısrada da “O, ilktir, sondur.” anlamına gelen Hadid sûresinin 3. ayetinden faydalanmıştır.

Bülend ü pest-i âlem şâhid-i feyz-i vücûdundur

Degül bîhûde olmak yok iken arz u semâ peydâ (4/2)

Alemin yükseği (gök) ve alçağı (yer) varlığının feyzinin şahididir. Yer ve gök yok iken var olmuştur, bu aslında boşuna değildir. Şair, dördüncü gazelin yukarıdaki beyti ile aşağıdaki iki beytinde Allah’ın Tekvîn, Tekvîn, Hakîm, Alîm gibi vasıflarını ayetlerden faydalanmak suretiyle anlatmaktadır. Beytin ikinci mısraında şu ayetten ilham alınmıştır: “Onlar, ayakta dururken, otururken, yanları üzerine yatarken Allah’ı anarlar, göklerin ve yerin yaratılışı hakkında derin derin dü­şünürler (ve şöyle derler) : ‘Rabbimiz! Bunu boşuna yaratmadın. Seni tesbih ederiz. Bizi ce­hennem azabından koru.’ ” (Al-i İmran/191)

Kemâl-i hikmetün izhâr-ı kudret kılmağa etmiş

Gubâr-ı tîreden âyine-i gîtî-nümâ peydâ (4/3)

Beyit, “Hikmetin kemali sendedir. Bu kemal kendi kudretini meydana çıkarmak için kara tozdan (topraktan) dünyayı gösteren ayna (gönül) vücuda getirmiştir.” manasına gelmektedir. Ayine-i gitînümâ gönüldür, kalptir. İnsan vücudunun topraktan yaratıldığına dair şu ayet vardır: “Biz sizi kuru bir çamurdan (topraktan) yarattık.” (Hicr/25)

Cihân ehline tâ esrâr-ı ilmün kılmaya mahfî

Kılubdur hikmetün küffâr içinde enbiyâ peydâ (4/6)

Senin ilmin bütün eşyayı ihata eder. Bu ilmin sırları dünyadaki insanlara gizli kalmasın diye kafirler içinde peygamberler gönderdin. Bu beyitte hem Allah’ın ilminin genişliği ile ilgili ayetten (daha önce geçmişti), hem de Cuma suresinin 2. ayetinden faydalanılmıştır: “Çünkü ümmilere içlerinden, kendilerine ayetlerini okuyan, onları temizleyen, onlara Kitabı ve hikmeti öğreten bir peygamber gönde­ren Allah’tır.”

Bâki-i mu’ciz ne hâcet din-i hak isbâtına

Âlem içre mu’ciz-i bâkî yeter Kur’ân sana (6/4)

Getirdiğin hak dinin ispatı için başka mucizeye ne gerek var? Âlem içinde kıya­mete kadar bâkî kalacak olan Kur’ân mucizesi sana yetmez mi? Geçmişte bir çok milletler kendilerine gönderilen peygamberlerden mucize göstermelerini beklerler. Aynı şekilde Hz. Muhammed’den de çevresindeki insanlar mucize göstermesini beklemişlerdir. Bu hususta şöyle bir ayet dikkatimizi çekmektedir. “Onlar: ‘Bize Rabb’inden bir mucize getirmeli değil miydin?’ dediler. Önce gelen kitapların apaçık delili (Kur’ân) onlara gelmedi mi?” (Tâhâ/133) ayeti ilham kaynağı olmuştur. Bu beytin bulunduğu 6. gazel na’ttir. Na’t, Hz. Peygamber’in özellikleri üzerine söylenen, Hz. Peygamber’i övmek maksadıyla kaleme alınan şiirlere verilen isimdir.[15] Bu sebeple şair, burada ve takip eden iki beyitte Hz. Peygamber’i övmekte ve bu övgüsünde anlamı güçlendirmek, ifadedeki tesir gücünü artırabilmek için Kur’ân ayetlerinden istifade etmektedir.

Vasf-ı Cibrîl-i Emîn etmiş kabûl-i hidmetün

Sırr-ı Hak keşfine anunla yetüb fermân sana (6/5)

Cebrail’in vasfı olan emanet senin hizmetine girmiştir. Hakk’ın sırrını keşf için ferman onunla yani emanetle sana gelmiştir. Hak sırrını keşf için gelen ferman Kur’ân’dır. Kur’ân da Cebrail vasıtasıyla gel­miştir: “O, arşın sahibinin katından güvenilir bir elçinin getirdiği sözdür.” (Tekvir/19,20)

Sensen ol hâtim ki ref’ etmiş cemi’-i hâkimi
Hâtem-i hükm-i nübüvvet tapşurup devrân sana (6/6)

Sen o son peygambersin ki devran sana nübüvvet hükmünün yüzüğünü takdim ederek bütün hakimleri ortadan kaldırmıştır. Beyitte geçen hâtem-i hükm-i nübüvvet ile bütün hükümleri kaldıran ve yeni hükümler geti­ren kişi, Hz. Muhammed’dir. Hz. Muhammed’in son peygamber olduğu şu ayette ifade edilmektedir: “O, Allah’ın resulü ve peygamberlerin sonuncusudur.” (Ahzâb/40)

Sünnetin mağfiret erbâbına minhâc-ı husûl

Tâ’atün ma’siyet emrâzına tedbîr-i ilâc (48/4)

Sünnetin, kulların affa eriştiği bir yoldur.Sana itaat, günah sahiplerinin hasta­lıklarını tedavi eder. Günah sahiplerinin hastalıklarının ilacı, günahlarının affedilmesidir. İslamî inanca göre günahların affedilmesi için Hz. Peygamber’in sünnetine ittiba gerekmektedir. Hz. Pey­gamber’e itaat edenlerin affedileceği şu ayette ifade edilmektedir: “De ki; Allah’ı seviyorsa­nız bana uyun ki Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın.” (Al-i İmran/31)

Âteş-i berk-i firâkın nâr-ı dûzah tek elim

Cür’a-i câm-ı visâlin âb-ı kevser tek lezîz (65/2)

Ayrılığının yıldırımının ateşi cehennem ateşinden daha elem vericidir. Visali­nin kadehinin bir yudumu, Kevser suyundan daha lezzetlidir. Kur’ân’da pek çok ayette cennet nimetlerinin güzelliğinden ve cehennem ateşi­nin dehşetinden bahsedilmektedir. Ayrıca bu beyitte geçen ve cennet nimetlerinden birisi olan Kevser Kur’ân’da bir sûre adıdır. Bu sûrede mealen “Biz sana Kevser’i verdik.” den­mektedir. Divan şiirinde sevgilinin visal kadehinden nûş eylemek aşık için en büyük hedeftir. Kadeh, kırmızı rengi dolayısıyla sevgilinin dudağına teşbih edilir. Sevgilinin dudağı ise âb-ı Kevser’den daha lezzetlidir.

Bu gamlar kim benim vardur ba’îrün başına konsa

Çıkar kâfir cehennemden güler ehl-i azâp oynar (70/6)

Benim başımdaki gamlar devenin başına konsa kafir cehennemden çıkar, azap görenler sevinçlerinden oynarlar. Bu beyitte şairin, Araf sûresinin 40. ayetinin mealinden faydalandığı görül­mektedir. Bu ayette: “Deve iğne deliğinden geçmedikçe kafirler de cennete giremeyeceklerdir.” buyrulur. Devenin iğnenin deliğinden geçmesi nasıl mümkün değilse, kafirlerin de cennetten çıkması o derece imkansızdır. Fuzuli bu mübalağayı öyle kullanıyor ki, sonunda dertleri bir deveye yüklense , devenin o ağır yük altında öyle inceleceğini, öyle arıklaşacağını varsayıp sonunda iğne deliğinden geçebileceğini; bu durumda da ayet-i kerimenin medlûlü olan, kâfirlerin cennete girmesi hadisesinin vuku bulacağını dile getiriyor.[16] Kısaca şair, bu ayet aracılığıyla dertlerinin ne kadar çok olduğunu anlatmak istemektedir.

Hiç kim bilmedi tahkîk ile ağzın sırrın

Sırr-ı gaybı ne bilür kimse Hudâ’dan gayrı (271/6)

Hiç kimse hakikatte ağzının sırrını bilmedi. Gaybın sırrını Allah’tan başkası bilemez. Divan şiirinde sevgilinin ağzı, yokluktur, gaybdır. Şair bu düşünceyi daha etkili bir şekilde muhatabına bildirmek için gaybın Allah’tan başkası tarafından bilinemeyeceğine dair muhtelif ayetlerden istifade etmektedir. Bu ayetlerden biri En’am sûresinin 59. ayetidir: “Gaybın anahtarları Allah’ın yanındadır. Onları Allah’tan başkası bilemez”

3- Ayetlerden İma Yoluyla Faydalanılan Beyitler

Fuzûlî’nin, şiirlerinde Kur’ân ayetlerinden istifade etme hususunda takip ettiği üçüncü yol ayetlere îmada bulunmadır. Fuzûlî pek çok beyitte Kur’ân ayetlerine telmihte bu­lunmuştur. Biz bu sayıyı otuz sekiz olarak tespit edebildik. Tasavvufi pencereden bakıldığında bu sayı daha da artabilir. Fakat, biz, diğer iki maddede olduğu gibi kesinlik aradık ve ayete kesin olarak telmihte bulunulan beyitleri aldık.

Ey ki ehl-i ‘ışka söylersen melâmet terkîn et

Söyle kim mümkün midür tağyîr-i takdîr-i Hudâ (1/5)

Ey aşk ehline melamet yolunu bırak diyen! Söyle, Allah’ın takdirinden başka­sının olması mümkün müdür? Beyitte Ahzab sûresinin 38. ayetine telmih vardır: “Allah’ın emri mutlaka ye­rine gelecek, yazılmış bir emirdir.” Melâmet, ayıplama, kınama demektir. Aşıklar, aşkın sırrını bilmeyenler tarafından daima ayıplanırlar. Yine melamet kelimesi ile aynı kökten türeyen melâmî ise, her tür gösterişten uzak, dünya malından yüz çeviren, dervişliği, rintliği kendine ilke edinen kimse[17] için kullanılır. Her iki anlamını da nazar-ı itibara aldığımızda, şair, melamet yolunda olmayı Allah’ın takdirine bağlıyor ve Allah’ın takdirinin değişmeyeceğine dair ayete göndermede bulunarak iddiasına kuvvetli ve kutsal bir mesnet bulmuş oluyor.

Sensin kılan mezâhir-i ümmîd-i bîm edip

Mûsâ’nın ilm genci asâsını ejdehâ (2/3)

Ümit ve korkunun göründüğü yer olmak üzere, Hz. Musa’yı ilim hazinesi, asasını da ejderha yapan sensin. Bu beyitte Hz. Musa ile ilgili olarak Taha suresinin 17-21. ayetlerinde geçen hususiyetlerinden bahsedilmektedir: “Şu sağ elindeki nedir, ey Musa? O, benim asâmdır, dedi; ona dayanırım, onunla davarla­rıma yaprak silkelerim,; benim ona başkaca ihtiyaçlarım da vardır. Allah: ‘Yere at onu , ey Musa!’ dedi. Onu hemen yere attı. Bir de ne görsün, hızla sürünen bir yılan değil mi? Allah u Teala: ‘Onu tekrar eline al. Korkma, biz onu evvelki asâ şekline getiririz.’ buyurdu.”

Havf-ı hatâda muztaribem var ümîd kim

Lütfun vere beşâret-i avf-i hatâ bana (3/5)

Bir hata işlemeyeyim diye korku içinde çırpınıyorum. Lütfunun, hatamın af­fedileceği müjdesini vermesini ümit ediyorum. Beyitte şu iki ayete telmih vardır: “Korkuyla ve ümitle Rablerine yalvarmak üzere (ibadet ettikleri için) vücutları yataklardan uzak kalırlar ve kendilerine verdiğimiz rızıktan Allah yolunda harcarlar. Yaptıklarına karşılık olarak, onlar için, ne mutluluklar saklandığını kimse bilemez..” (Secde/16,17); “Allah’ın rahmetinden ümidinizi kesmeyin.” (Zümer/53)

Ey Fuzûlî reh-i şer’ini tut ol râh-berün

Bu tarîk ile dalâletden özün eyle rehâ (5/6)

Ey Fuzûlî! O yol göstericinin gösterdiği yolu tut. Bu yol ile sapıtmaktan kur­tul. Gazelin bütünü düşünüldüğünde söz konusu rehberin Hz. Peygamber olduğu anlaşılmaktadır. Zaten bu gazel, na’ttır. Hz. Peygambere ittiba hakkında Kur’ân’da pek çok ayet vardır: “Biz Peygamber’i kendisine itaat edilmesi için gönderdik.” (Nisa/64); “De ki: Eğer Allah’ı seviyorsanız bana uyun ki Allah da sizi sevsin ve günahla­rınızı bağışlasın. ( Al-i İmran/31); “Allah’a ve resulüne itaat edin.” (Al-i İmran/32)

Ey olup mi’rac bürhân-ı ulüvv-i şân sana

Yere inmiş gökten istikbâl edüb Furkân sana (6/1)

Miraç, senin şanının yüksekliğine bir delildir. Kur’ân seni gökten karşılayıp yere, sana inmiştir.

Beyitte hem miraçtan hem de Kur’ân’ın indirilişinden bahsedilmektedir. Gerçi Kur’ân’da miraç kelimesi geçmemektedir fakat miracın vukua gelişi ile ilgili olarak İsra sure­sinin 1. ayetinde şöyle buyrulmaktadır: “Bir gece, kendisine bir takım ayetlerimizi gösterelim diye kulunu Mescid-i Haram’dan çevresini mübarek kıldığımız Mescid-i Aksa’ya götüren Allah noksan sıfatlardan münezzehtir. Allah, gerçekten işitendir, görendir.” Yine miraç hadisesine işaret eden bir başka ayet de Necm suresinin 13 il 18. ayetleridir: “Onun bir başka inişini Sidretü’l-Münteha’nın yanında görmüştü. Me’va cenneti de onun yanındadır. O dem ki Sidre’yi bir feyiz sarıyor, sardıkça sarıyordu. Peygamberin gözü kaymadı, şaşmadı, aşmadı da. Vallahi gördü, hem de Rabb’inin ayetlerinden en büyüğünü gördü.” Ayrıca beyitte, Kur’ân’ın indirilişi ile ilgili olarak pek çok ayete atıfta bulunulmuş­tur. Bunlardan birisi şu ayettir: “Biz sana Kur’ân’ı indirdik.” (Nahl44)

Kilk-i hülkün çekdi harf-i sâir-i edyâna hat

Hükm-i isbât etdi nefy-i sâir-i edyâna hat (6/3)

Hükmün kalemi diğer dinleri iptal etti. Diğer dinlerin iptali, senini di­ninin sabit ve bakî olduğunu ispat etti. Hz. Muhammed’e gelen İslam dini ile önceki dinler iptal olmuştur.Bu sebeple şair beyitte iki ayete telmihte bulunmuştur: “Bugün sizin dininizi ikmal ettim, üze­rinize nimetimi tamamladım ve sizin için din olarak İslam’ı beğendim.” (Mâide/3); “Mu­hakkak ki Allah katında din İslam’dır.” (Al-i İmran/19)

Kıldı benden ref’ teklîf-i namâzı mestlik

Saldı Hak bir neş’e-i câm-ı mey-i gül-gûn bana (13/2)

Sarhoşluk benim üzerimden namaz mecburiyetini kaldırdı. Çünkü Hak bana gül renkli şarap neşesi verdi.” Beyitte Nisa suresinin 43. ayetine atıf vardır: “Sarhoşken namaza yaklaşma­yın.” Bu ayetten yola çıkarak sarhoş bir şekilde namaz kılmak pek hoş karşılanmaz. Fakat burada şarap neşesi veren ilahi aşk şarabıdır.

Hûr u Tûbâ vasfın ey vâ’iz bu gün az eyle kim
Hem-dem ol Tûbâ-hırâm ü hûr-peykerdür bana (15/3)

Ey vaiz! Bana cennetteki huriler ile Tuba ağacını anlatıp durma. Çünkü o Tuba gibi salınıp gezen, huri güzelliğinde sevgili benim yanımdadır. Bu beyitte Kur’an’daki cennet nimetlerinin anlatıldığı pek çok ayete telmih var­dır. Bu ayetlerden birisi de şudur: “Onlar için cennette tertemiz eşler (huriler) vardır.” (Ba­kara/25) Divan şiirinde sevgilinin boyu cennetteki Tuba ağacına benzetilir ve çok zaman sevgilinin boyu Tuba ağacından üstün tutulur.

Ey dil ki hecre düzmeyüp istersen ol mehi

Şükret bu hâle yoksa gelür bir belâ sana (17/5)

Ey gönül! Sen ayrılığa dayanamayıp o ay gibi güzeli istiyorsun. Bu hale şük­ret, yoksa başına bir bela gelir. Dini inanca göre haline şükretmeyen insanların başına bela gelir. Bu durum şu ayette ifadesini bulur: “Eğer iman eder ve şükrederseniz Rabb’iniz size neden azap etsin.” (Nisa/47) Şair, sevgiliden ayrı kalmaya şükret, diyor.

Seni melek göreli yazmaz oldu ‘ışka günâh

Velî yazıldı bu yüzden besî sevâp sana (18/2)

Melek seni gördüğünden beri aşka günah yazmaz oldu. Lakin, bu güzel yüzün­den sana pek çok sevap yazıldı. Fuzûlî, sevgilisinin güzelliğini anlatmak için: “Seni göreli melekler günah yaz­maz oldu” diyor. Yani, melekler, güzelliği görünce günahları hoş karşılamış ve günah yazmaz olmuşlar. Meleklerin günahları yazması şu ayette geçmektedir: “İki melek sağında ve solunda oturarak yaptıklarını yazmaktadırlar.” ( Kaf/17)

Vermeyen cânın sana bulmaz hayât-ı câvidan

Zinde-i câvid ana derler ki kurbandur sana (21/2)

Senin için canını vermeyen ebedî hayata erişemez. Ebedi diri, senin yolunda canın kurban edendir. Tasavvufi bağlamda düşünüldüğünde buradaki sevgili Allah’tır. Sevgilinin yani Allah’ın uğrunda canını veren ölü sayılmaz. Bununla ilgili Bakara suresinin 154.ayetinde şöyle buyrulmaktadır: “Allah yolunda öldürülenlere ölüdür demeyin. Onlar diridirler, lakin siz bilemezsiniz.”

Âşıka şevkunla cân vermek inen müşkil degül
Çün Mesîh-i vaktsen cân vermek âsandur sana (21/4)

Ateşli bir aşkla senin için can vermek o kadar zor değildir. Çünkü zamanın İsa’sısın, âşıka can vermek senin için kolaydır.” Can vermek ve Mesih sözcüklerinin bir arada kullanılması Hz. İsa’nın ölüleri diriltmesini hatırlatır: “Allah’ın izniyle ölüleri diriltirim.” (Al-i İmran,49) Hz. İsa’nın ölüleri diriltmesi onun mucizelerinden birisidir. Divan şiirinde sevgilinin dudağının aşığa can bahşetmesi nedeniyle Hz. İsa ile mukayese edilir. Hz İsa’nın mucize­leri ile ilgili olarak Peygamberler Tarihi’nde özetle şöyle anlatılmaktadır: “Hz.İsa, İsrailoğulları’nı Allah’a imana davet edince İsrailoğulları Hz. İsa’dan mucize göstermesini isterler. Hz.İsa ilk olarak (Allah’ın yardımıyla) balçıktan bir yarasa yapar ve ona ağzından üfleyince, yarasa canlanarak uçar, gider. İkinci olarak Hz. İsa, gözleri görmeyen birisinin gözlerini mesheder ve o kişinin gözleri görmeye başlar. Daha sonra Hz. İsa: “Allah’ın iz­niyle ölüleri diriltirim.” der. Bunun üzerine İsrail kavmi devrin ünlü hekimlerinden Calinus’a giderler , durumu anlatırlar:“ Ey Calinus! İsa, «Ben ölüyü diriltirim.» diye iddia etmekte­dir.” derler. Calinus: “Ölüyü ilaçla kimse diriltemez! Eğer diriltirse hak nebîdir, hekim de­ğildir.” cevabını verir. İsrailoğulları İsa’ya tekrar gelip ölüyü diriltmesini isterler. Hz. İsa beş kişiyi diriltir. Bunlardan birincisi, gökten inen bir sofradaki pişmiş bir balığı dua ederek diriltmesidir. İkinci olarak, Âzar adında bir ölüyü diriltir. Âzar, Hz. İsa’ya hemen iman eder. Üçüncüsü, Hz İsa’nın dua etmesiyle bir oğulcuk dirilir , tabutu anasına götürür. Dördüncü olarak ölen bir kız için dua eder ve kız dirilir, kalkar, yürür. İsrailoğulları ise Hz.İsa’dan Nuh’un oğlu Sâm’ı diriltmesini isterler. Hz.İsa, Nuh’un Oğlu Sâm’ın kabrine gider, dua eder. Sonra da Nuh’un oğlu Ken’an’ı diriltir ve ona Nuh’un gemisini sorar. Ken’an ona: “Tufan’dan sonra gemiyi yel alıp Kaf Dağı’na bıraktı.” der.[18]

Kıldın edâ-yı na’t Fuzûlî temam kıl

Kemelte bi’s-selâmi ve tememte bi’s-salât (39/7)

Ey Fuzûlî! Peygamberi övmeyi tamamladın. Şimdi salâtı ve selâmı tamamla. Şair, tecrid sanatından istifade ederek: “Ey Fuzûlî! Na’tını tamamladığına göre artık Hz. Peygamber’e salat u selamda bulunman gerekir.” diyor. İslamî inanca göre Hz. Peygamber’in ismi anıldığında ona salat ü selam getirmek gerekir. Çünkü: “Allah ve melekleri Peygamber’e çok salavat getirirler. Ey mü’minler! Siz ona salavat getirin ve tam bir teslimiyetle selam verin.” mealindeki ayet bunu iktiza eder. (39/7)

Men fakîrem sen ganî vergil zekât-ı hüsn

Şer’ içinde hem manadur hem sana vâcib zekât (40/3)

Ben fakirim, sen zenginsin. Güzelliğinin zekatını ver. Kanuna göre senin bana zekat vermen vaciptir. Dine göre zekatı zengin olanlar verir ve zekat vermek vacip değil, farzdır. Demek ki buradaki vacip kelimesi görev anlamında kullanılmıştır. Kur’ân’da zekatla ilgili pek çok ayet vardır: “Namazınızı kılınız, zekatınızı veriniz.” (Bakara/110) ayeti bunlardan birisidir. Şair kendisinin güzellik fakiri, sevgilisinin de güzellik zengini olduğunu söylüyor ve sevgili­sinden güzelliğinin zekatını vermesini istiyor.

Ukbâda Kevser istemesin rind-i mey-gede

Dünyâda bes degül mi mey-i ergavân içer (77/4)

Meyhane rindi ahirette Kevser şarabı istemesin. Dünyada erguvan renkli şa­rap içiyor, bu kâfi değil mi? Daha önce Kur’ân’da cennet nimetlerinden sık sık bahsedilmektedir, demiştik. Be­yitte geçen Kevser bu nimetlerden biridir ve Kevser’in bir ırmak olduğu söylenir. Kevser, aynı zamanda Kur’ân’da bir sûrenin adıdır ve bu surede “Biz sana Kevser’i verdik.” denmek­tedir. Beyitte ise erguvan renkli şarap içen rindin cennetteki Kevser’i istememesi gerektiği ifade ediliyor.

İtün yoluna hûblar sürseler yüz nola emrünle

Melek haylı sücûd-ı Âdem etmek nass-ı Kur’ân’dır (89/5)

Güzellerin, köpeklerinin yoluna emrinle yüzlerini sürmelerine(secde etmelerine) şaşılır mı? Çünkü melekle­rin Adem’e secde etmesi Kur’ân’da anlatılmaktadır. Beyitte şair, sevgilisi ile diğer güzelleri karşılaştırıyor. Güzellerin, sevgilisinin yanında hiçbir değerinin olmadığını söylüyor. Bu sebeple güzeller ancak sevgilinin köpeğinin yoluna secde edebilirler. Şairin esas anlatmak istediği budur. Şair, sevgilisinin diğer güzellerle mukayese kabul etmeyecek derecede güzel olduğunu anlatmak için Hz. Adem’in secde hadisesini araç olarak kullanmaktadır. Bakara suresinin 34. ayetinde Adem’e secde meselesi şöyle anlatılmakta­dır: “Meleklere Adem’e secde edin demiştik. İblis müstesna hepsi secde ettiler, o ise kaçındı, büyüklük tasladı ve inkar edenlerden oldu.”

Teşne-i câm-ı visâlün âb-ı hayvân istemez
Mâ’il-i mûr-ı hatun mülk-i Süleymân istemez (115/1)

Visalinin kadehine susamış olan âb-ı hayâtı istemez. Karıncaya benzeyen ayva tüylerini seven ise Hz. Süleyman’ın tahtını istemez. Hz. Süleyman ile karınca hikayesi Divan şairleri tarafından sık sık kullanılır. Bu hikayenin kullanış şekline baktığımızda, karıncanın şair, Süleyman’ın ise sevgili olduğunu görüyoruz. Kur’ân’da bu hikaye şöyle anlatılmaktadır: (Karınca vadisine geldikleri zaman bir karınca: “Ey karıncalar! Yuvalarınıza girin; Süleyman ve ordusu farkına varmadan sizi ezmesin.”) . (Neml/ 18)

Ferâhum görüp cefâsını hasenâta dâhil eyler
Ne melek kim ol perînün ameline kâtib olmuş (135/3)

Benim ferahladığımı gören melek, cefasını iyilikler sayfasına dahil ediyor. O peri gibi güzelin amelini yazan bu nasıl melek? (Yukarıda insanın sağında ve solunda iki meleğin amelleri yazmasıyla ilgili bir ayet münasebetiyle ilgili ayet zikredilmişti :Bk. 18/2) İnsanlara cefa etmek dinen tasvip edilen bir durum değildir. Ne gariptir ki aşığına cefa eden sevgilinin cefası bile iyilikler sayfasına yazılıyor. Çünkü Divan şiirinde sevgilinin cefası bile lütuftur.

Şahsân mülk-i melâhatde sana kullar çok

Biri oldur ki varup Mısır’da sultan olmuş (136/2)

Sen güzellik mülkünün padişahısın. Sana kullar çok. Birisi de Mısır’da sultan olandır. Divan şiirinde, güzellik ve Mısır’da sultan olmak denince akla Hz. Yusuf gelir. Hz. Yusuf’un sultan oluşu hakkında Yusuf suresinin 54-56.ayetlerinde şöyle denilmektedir: (Hükümdar dedi ki:“Onu bana getirin, kendime onu has bir yardımcı edineyim.”Sonra hü­kümdar Yusuf’la konuşunca: “Sen bugün yanımızda mühim bir yer sahibisin, eminsin.” dedi. Yusuf şöyle dedi:“Beni Mısır’ın hazinelerine memur et; çünkü, ben iyi korur, iyi bilirim.” İşte, Yusuf’u zindandan kurtardığımız gibi kendisine Mısır memleketinde de kudret ve şeref verdik.)

Meger terkîb-i İsâ gerd-i hâk-i dergehündendür

Ki durmuş hâkden kadr ile azm-i âsumân etmiş (133/5)

Meğer, İsa’nın toprağı senin dergahının toprağının tozundanmış. Zira toprak­tan kalkmış, değer kazanarak göğe çıkmıştır. Hz. İsa’nın göğe yükseltilmesi şu ayette geçmektedir: “Allah buyurdu: Ey İsa! Seni vefat ettireceğim, seni nezdime yükselteceğim, seni inkar edenlerden arındıracağım ve sana uyanları kıyamete kadar kafirlere üstün kılacağım.”) (Al-i İmran/55) Sevgilinin dergahının toprağı, aşık için feyz kaynağıdır, kutsallık arz eder. Şair de sevgilinin eşiğinin toprağının ne kadar kutsal, saf ve feyizli oluğunu Hz. İsa’nın bu topraktan faydalanarak göğe yükseldiğini, göğe yükselme sebebinin sevgilinin eşiğinin toprağı olduğunu söyleyerek güzel bir neden buluyor.

Zihî cevâhir-i ihsân-ı ‘âma ma’din-i hâs

Dür-i şefâ’at içün bahr-i rahmete gavvâs (137/1)

Sen, alemi kuşatan ihsan madeni ve şefaat incisi çıkarmak için rahmet denizi­nin dalgıcısın. Gazelin bir sonraki beytinde geçen miraç kelimesinden buradaki rahmet kayna­ğının Hz. Peygamber olduğu anlaşılıyor. Hz . Peygamber’in rahmeti ile ilgili şu ayetleri tespit ettik: “O, iman edenler için bir rahmettir.” (Tevbe/61); “Biz seni alemlere rahmet olarak gönderdik.” (Enbiya/107); “O, size karşı çok düşkün, çok şefkatlidir, merhametlidir.”(Tevbe/128).

Yetüb huzûruna mi’rac vakti kılmışlar

Kamer husûl-i me’âsir Süheyl kesb-i havâs (137/2)

Miraç ile ilgili ayet yukarıda geçmişti.(Bk. 6/1)

Reh-i mütâbe’atündür tarîk-i fevz ü necât

Hevâ-yi merhametündür ümîd-i hayr u havâs (137/4)

Kurtuluş yolu, emirlerine uymaktadır. Merhamet arzun, bizim hayır ve kurtuluş ümidimizdir. Yukarıda iki beytini aldığımız bu gazel Hz. Peygamber’den bahseden bir na’ttır. Bu beyitte Hz. Peygamber’in merhameti ile ilgili ayetlere telmih var­dır.(Bk. 137/1)

Bekâ mülkün dilersen varunı yoh eyle dünya tek
Etek çek gördüğünden âfitâb-ı âlem-ârâ tek (156/1)

Beka mülkünü istiyorsan dünya gibi varını yok eyle. Dünyayı süsleyen güneş gibi gördüklerinden eteğini çek. Beka mülkünü yani ahireti istiyorsan bu dünyadan elini eteğini çek, diyor şair. Bu düşüncesinde şu ayetten istifade etmiş olabilir: “Dünya menfaati önemsizdir. Allah’tan korkanlar için ahiret daha hayırlıdır” (Nisa/77)

Ne bilür ohumayan Mushaf-ı hüsnün şerhin

Yere gökden ne içün indügini Kur’ân’ın (161/5)

Güzellik kitabının açıklamasını okumayan Kur’ân’ın yere niçin indiğini ne bilsin? Kur’ân’ın niçin indirildiği hakkında İbrahim suresinin 52. ayetinde şöyle denmek­tedir: “Bu Kur’ân, kendisiyle uyarılsınlar, Allah’ın ancak bir tek Tanrı olduğunu bilsinler ve akıl sahipleri iyice düşünüp öğüt alsınlar diye insanlar için gönderilmiş bir bildiridir.”

Çeşmümi eşk ile genc-i dür-i meknûn etdün

Merdüm-i çeşmümi ihsân ile Kârun etdün (167/1)

Gözümü gözyaşı ile değerli bir inci hazinesi, gözbebeğimi de bu ihsanınla Ka­run yaptın.” Beyitte geçen Karun, zenginliğiyle tanınan birisidir. Karun’un hikayesi Kur’ân’da Kasas suresinin 76. ayetinde anlatılmaktadır: “Karun, Musa’nın kavminden idi de onlara karşılık azgınlık etmişti. Biz ona öyle hazineler vermiştik ki anahtarlarını güçlü kuvvetli bir topluluk zor taşırlardı.” Beyitte, gözlerin çok fazla gözyaşı döktüğü söylenmekte ve gözbe­beği, inci gibi değerli yaşlara sahip olduğundan zenginlik ve çokluk itibariyle Karun’a benze­tilmektedir.

Bırak nikâb ki bilsün kemâl-i sun’ı görüp

Firişte hilkat-ı Âdem’de şüphesin bâtıl (176/2)

Örtüyü kaldır ki yaratılıştaki kemali görüp Adem’in yaratılışı hakkındaki dü­şüncelerinin batıl olduğunu anlasınlar. Beyitte, Adem’in yaratılışı hakkında batıl düşüncelere sahip olanlar meleklerdir. Adem’in yaratılışı ile ilgili Bakara suresinin 30. ayetinde şöyle denmektedir: (Hani Rabb’in meleklere: “Muhakkak ben yeryüzünde benim emirlerimi tebliğe ve infaza memur bir ha­life yaratacağım.” demişti. Melekler de “Biz seni hamd ile tesbih ve takdis edip dururken yerde bozgunculuk edecek, kanlar dökecek kimse mi yaratacaksın?” demişlerdi.).

Reh-rev-i irfâna besdür sâgar ü sâkî delil

Kim meh ü horşîdden tapmış temennâsın Halîl (177/1)

İrfan yolcusuna delil saki ve kadehtir. Hz. İbrahim, ay ve güneş yoluyla muradına ermiştir. Hz. İbrahim’in muradı, Hakk’a ulaşmaktı. Onun Hakk’ı buluşu En’am sure­sinde geniş bir şekilde anlatılmaktadır: (Biz İbrahim’e kat’i bilgiye erenlerden olması için göklerin ve yerin büyük mülkünü de öylece gösteriyorduk. İşte o üstünü gece bürüyüp örtünce bir yıldız görmüş: “Bu mu benim Rabb’im?” demiş. O sönüp gidince ise şöyle demiş: “Ben, böyle sönüp batanları Rabb’im olarak sevmem.” Sonra ayı doğar halde görünce de şöyle demiş: “Bu mu benim Rabb’im?” Fakat o da batıp gidince: “And olsun demişti, eğer Rabb’im bana hidayet etmemiş olsaydı sapanlar güruhundan olacakmışım.” Sonra güneşi doğar vaziyette görünce de: “Bu mu imiş benim Rabb’im? Bu hepsinden de büyük” demiş, batınca da şöyle söylemiştir: “Ey kavmim! Bunların hepsi fanidir.ben sizi Allah’a eş koştu­ğunuz nesnelerden katiyyen uzağım. Şüphesiz ki ben bir muvahhid olarak yüzümü, o gökleri ve yeri yaratmış olan Allah’a yönelirim. Ben müşriklerden değilim.”) (En’am /75-79) Şair: “İbrahim ay ve yıldızla nasıl amacına ulaştıysa biz de saki ve kadeh vasıta­sıyla amacımıza ulaşırız.” diyor.

Mûr-i muhakkarım ki serâsime çok gezip

Nâgâh bâr-gâh-i Süleymân’e yetmişim (187/4)

Süleyman ile karınca hikayesinin Kur’ân’daki anlatılış biçimi yukarıda geç­mişti. (Bk.115/1)

Bir kul oğlunu gönül şehrine sultan etdün

Mısr idi pâdişehin Yûsuf-ı Ken’an etdün (200/1)

Yusuf’un Mısır’a sultan oluşunu anlatan ayet, 136. gazelin 2. beytiyle ilgili açıklamada verilmişti.

Dil ki bir dilbere ser-menzil idi âhum ile

Yele verdüm adını taht-ı Süleyman etdüm (200/2)

Gönlüm, gönül alıp götüren bir sevgilinin mekanıdır.Ben gönlümü yele verdim, yok ettim. Onun adını da Süleyman tahtı koydum. Şair, gönlünü Süleyman’ın tahtına benzetmiş. Süleyman ve yel sözcüklerinin kullanılması Hz. Süleyman’ın rüzgara hükmet­mesi sebebiyledir: “Biz istediği yere onun emriyle kolayca giden rüzgârı, bina kuran ve dal­gıçlık yapan şeytanları, demir halkalarla bağlı diğer yaratıkları onun emrine verdik.” (Sâd/35)

Zâhidün ta’n ile dönerdim yüzün mihrâbdan
Nice bulmaz ecr min kâfir müselmân eyleyen ( 221/8)

Ayıplaya ayıplaya zahidin yüzünü mihraptan çevirdim. Bin tane kafiri müslüman eden hiç sevap alamaz mı? Zâhid, ibadetin sadece dış görünüşü ile ilgilenenler, öze ihtimam göstermeyenlerdir. İnsanları İslam’a davetle ilgili pek çok ayet vardır: “Sen, Rabb’ine davet et. Zira sen hakikaten dosdoğru bir yoldasın.”(Hacc/67); “İnsanları Allah’a çağıran, iyi iş yapan ve –ben müslümanlardanım- diyenden kimin sözü daha güzeldir.” (Fussilet/33)

Feth-i meyhâne içün okuyalum fatihalar

Ola kim yüzümüze açıla bir bağlu kapu (239/5)

Meyhaneyi fethetmek için fatihalar okuyalım. Belki bize bir kapı açılır. Feth ve fatiha aynı kökten gelen iki kelimedir ve her ikisi de Kur’ân’da birer sure adıdır. Fetih sûresi Mekke’nin fethiyle ilgilidir: “Biz sana apaçık bir fetih verdik.” (Fetih/1). Fatiha ise Kur’ân-ı Kerîm’in ilk sûresidir, yani Kur’ân’ın girişi, kapısıdır.

Ey Fuzûlî bize takdîr gam etmiş rûzî

Kılalum sabr nedür çâre rızâdan gayrı (271/7)

Ey Fuzûlî! Bize kader, gamı takdir etmiş. Sabredelim, zira razı olmaktan başka çare nedir? Aşığın kaderi gam çekmektir. Şaire göre kadere rıza göstermek gerekir. Çünkü: “Allah’ın emri mutlaka yerine gelecek, yazılmış bir kaderdir.” (Ahzab/38)

Nâvekin gör kim yarup eşküm dutar göz perdesün

Ey diyen Mûsâ asâsı kat’-ı deryâ etmedi (280/2)

Ey Musa’nın asâsı denizi kesip açmadı diyen! Bak sevgilinin okunun göz­yaşımı yarıp da göz perdesine nasıl ulaştırdığını gör.Sevgilinin oku, Musa’nın asâsına, gözyaşı da denize benzetilmiş. Hz.. Musa ile Firavun ve Firavun’un adamlarının mücadelesi Kur’ân’da şöyle anlatılır: (Derken Firavun ve adamları gün doğumunda onların ardına düştüler. İki topluluk birbirini Musa’nın adamları: “İşte şimdi yakalandık!” dediler. Musa: “Asla!”dedi.. “Şüphesiz Allah benimledir, bana yol gösterecektir.” Bunun üzerine biz Musa’ya: Asân ile denize vur!” diye vahyettik. Vurunca deniz derhal yarıldı.) (Şuârâ/60-63).

Her demünden min Mesîhâ zinde-i câvid olur
Sen eden izhâr i’câzı Mesîhâ etmedi (280/3)

Senin her nefesinden bin tane İsa ebedi hayata erer. İsa dahi senin gösterdi­ğin mucizeyi gösteremedi. Sevgilinin nefesi, aşıklara hayat vermektedir. Bu yönüyle sevgilinin nefesi İsa’nın nefesine teşbih edilir. İsa’nın mucizesi ölüleri diriltmektir: “Allah’ın izniyle ölüleri diriltirim.” (Al-i İmran /49). Şair, sevgilinin nefesinin aşığa can vericiliğinden bahsetmektedir.

Ey hoş ol kim ‘ışk harfin bir dahî tekrâredem

Haşr dîvânında görgeç nâme-i a’mâlümi (287/4)

Mahşer divanında amel defterimi görünce o defterde bir kez daha aşk kelime­sini tekrar etmek ne hoş olur. Şairin aşkı amel defterine yazılmıştır. Kıyamet gününde bu aşk kelimesini görünce yine mutlu olacaktır. Beyitte İsra suresinin 13-14. ayetlerine telmih vardır: “Her insanın amelini boy­nuna bağladık. İnsan için kıyamet gününde, açılmış olarak önüne konacak bir kitap çıkarı­rız. Kitabını oku! Bugün sana hesap sorucu olarak kendi nefsin yeter (deriz).”

Şerha bir gün kılduğum bîdâdı çekmez haşre dek

Ol melek kim yazmak ister nâme-i a’mâlüni (296/3)

Amellerin melekler tarafından yazılması ile ilgili ayet yukarıda geç­mişti. (Bk. 18/2)

Sonuç olarak diyebiliriz ki, İslamiyet’in kabulünden sonra İslami kültürün temeli olan ve asırlardır orijinalliğinden ve kutsiyetinden bir şey kaybetmeyen Kur’ân-ı Kerîm Türk toplumunu da etkilemiştir. Her ne kadar bazıları tebliğ amacını gütseler de genel olarak şairlerimiz Kur’ân ayetlerini söylemek istedikleri konuya uygun bir bağlamda, sözün mana­sını kuvvetlendirmek için vasıta olarak kullanmışlardır. Bu kullanımda -genel olarak- tebliğ ve telkin amacı gütmezler. Amaçları, bir ayeti zikretmek değil, sözün gücünü, büyüsünü artıra­rak muhataplarının zihinlerinde daha kuvvetli etkiler meydana getirmektir. Ayetler, kâh tam metin, kâh ibare, kâh remiz yoluyla anılıp şiirin muhatabına bir mesaj vermeye yönelik olarak vezne dökülürler.[19]

(Bu makale Diyanet İlmî Dergi’de yayımlanmıştır)

Muhammet KUZUBAŞ

——————————————————————————–

[1] İskender Pala, Osmanlı Ansiklopedisi, İz Yayıncılık, İstanbul 1996, C. 4, s. 160.

[2] Agâh Sırrı Levend, Divan Edebiyatında Kelimeler ve Remizler Mazmunlar ve Mefhumlar, Enderun Kitabevi, İstanbul 1984.

[3] İskender Pala, Osmanlı Ansiklopedisi, C. 4, s. 161.

[4] Kemal Eraslan, Divan-ı Hikmet’ten Seçmeler, Kültür Bakanlığı Yayınları, Ankara 1991, s. 320

[5] Ahmet Kabaklı, Türk Edebiyatı, C. 2, Türk Edebiyatı Vakfı Yayınları, Ankara 1991, s. 309.

[6] Mustafa Özçelik, Yunus Emre, Beyan Yayınları, İstanbul 1991, s. 164

[7] Mustafa Özçelik, Yunus Emre, s. 186

[8] Harun Tolasa, Ahmed Paşa’nın Şiir Dünyası, Ankara Üniversitesi Yayınları, Ankara 1973, s. 20.

[9] Ali Nihad Tarlan, Necati Bey Divanı, Millî Eğitim Yayınları, İstanbul 1963, s. 266.

[10] Ali Nihad Tarlan, Ahmed Paşa Divanı, Millî Eğitim Yayınevi, İstanbul 1966, s. 246.

[11] Ali Nihad Tarlan, Zati Divanı, Edebiyat Fakültesi Basımevi, İstanbul 1968, s.3.

[12] Çalışmamızda, Akçağ Yayınevi’nin yayımladığı Fuzûlî Divanı’nı esas aldık. (Bk. Fuzûlî Divanı, Akçağ Yayınları, Ankara, 1997.) Beyitlerin yanındaki parantezlerde ilk rakamlar gazel numarasını, ikinci numaralar beyit numaralarını belirtir.

[13] Ali Nihad Tarlan, Fuzûlî Divanı Şerhi, Akçağ Yayınları, Ankara, 1998, s.15.

[14] Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, C. 8, s. 164-165.

[15] Emine Yeniterzi, Türk Edebiyatında Na’t, Türkiye Diyanet Vakfı yayınları, Ankara 1993, s. XII.

[16] İskender Pala, Âşinâ Güzeller, Ötüken Neşriyat, İstanbul 1999, s. 246.

[17] Ferit Devellioğlu, Osmanlıca-Türkçe Ansiklopedik Lûgat, Aydın Kitabevi Yayınları, Ankara 1997, s.608.

[18] A. Faruk Gürtunca, Peygamberler Tarihi, Akpınar Yayınevi, İstanbul 1979, s. 503-504.

[19] İskender Pala, Âşinâ Güzeller, Ötüken Neşriyat, İstanbul 1999, s. 244.

Osmanlı berberi olmak zordur !!

osmanlı hallak

Osmanlı'da Hallak

Avrupa’ya karşılıksız ilan-ı aşk etmeden önce berberin adı “hallak” idi; yani “traş eden” demek. Sonra İtalyancanın “barbiere”sini alıp “berber” yaptık. Derken batılılaşma merakının zirveye çıktığı 1900′lerin başında berber yerine “perukar” demeye başladık; ama kısa zamanda onu da bıraktık ve Fransızcada “saçını düzene koymak” demek olan “coiffer” fiilinden gelme “kuaför’ü” ithal edip biraz daha Avrupalılaştık!


Şimdilerde Berberler Odası’ndan alınan bir sertifika ve cafcaflı dekorlarla süslü bir dükkanla bu iş yapılabiliyorsa da, Osmanlı’da berberlik yapmak herkesin harcı değildi. Berber deyip de geçmeyin, sakın.

O, bulunduğu semtin operatörüdür; çocukları sünnet eder, hacamatın her türlüsünü yapar, kan çıbanlarını yarıp temizler, dişçilik yapar; hatta sülük bile tutardı.

Sultan Mecid zamanında basılmış “Berberlik Adabı” adındaki kitabı ölçü almaya kalkarsak inanın bugün Türkiye’deki bir avuç berber ya kalır ya kalmaz! Bu kitapta yazılı şartlara göre Ayan azası olmak bundan daha kolay. İşte berber olmak için ileri sürülen şartlardan bazıları:

Berberin yaşı otuzdan aşağı olmayacak, evli olacak, işret ile asla ülfet etmeyecek, beş vakit namazına devam edecek. Ve daha neler ve neler… Ayrıca İstanbul kadısının on beş günde bir bunları gözden geçirmesi de şartlar arasında… En mühimini sona sakladım; berberlerin asabi ve hiddetli olup olmadıkları bir heyet huzurunda türlü denemelere tabi tutulurmuş. Hele bir tanesi çok ilginç!

Çeşme Meydanı’ndan tedarik ettikleri iflah olmaz takımından bir ipsizi berber dükkanının ilk açılacağı günden itibaren dükkanın kapısı önünde bekletirlermiş. İpsizin vazifesi, berber dükkana girerken bir kol vuracak veya çelme takacak; fakat düşmesine meydan bırakmadan kucaklayıp kaldıracak. Tabii bütün bu alınan tertibattan zavallı berberin haberi olmayıp apansız olacak veyahut içeri girecek traş leğeni devirecek. Anlayacağınız, adamı çileden çıkarmak için mümkün olan her şey yapılacak.

Bütün bu denemeler karşısında berber kızmaz, sükunetine devam ederse, imtihanı kazanmış demekmiş. Yani bu suretle, vatandaşların kellesinin rahatlıkla kendisine teslim edilebileceğine dair fetvası çıkarmış.

N’ideyin zâyi‘ idüp tûl-i emelle nefesi

N’ideyin zâyi‘ idüp tûl-i emelle nefesi
Kalmadı zerre kadar dilde bu dünyâ hevesi

Kârbân-ı reh-i ıklîm-i ‘adem-menzilinüñ
Tokınur oldu dilâ sem‘ime bang-ı ceresi


Iztırâbı ko gel ey murg-ı revân sabr eyle
Eskiyüp işte harâbe varayor ten kafesi

Gāfil olma gözüñ aç dîde-i hak-bîn olagör
Hor görme has ü hâşâk ile mûr u megesi

Şāhi-i bî-kes ü bîmâr u günehkâre ne gam
Sen olursañ eger ey bâr-ı Hudâ dest-resi

Şâhî (Şehzâde Bâyezid)

Not: Bağdatlı Ahdî tezkiresinde bu şiirin şehzadenin son şiiri olduğu söylenir.
Şâhî (Şehzâde Bâyezid)

Ziya Gökalp ve Çocuk Edebiyatı

Türk, ilim, fikir, edebiyat ve siyaset hayatında derin izler bırakan Ziya Gökalp, yakın tarihimizin en önemli simalarındandır. Büyük Atatürk, “Etimin ve kemiğimin babası Ali Rıza Efendi ise, fikrimin babası da Ziya Gökalp’tır.” demektedir. Sözden de anlaşılacağı üzere Gökalp, fikirleriyle Atatürk ilke ve inkılâplarına; dolayısıyla Cumhuriyet dönemine damgasını vuran insandır. Toplumsal ve ferdî pek çok konuda fikirleri ve önerileri vardır. Söz konusu fikir ve önerilerden yola çıkarak bu çalışmamızda, Gökalp’ın çocuk edebiyatı hakkındaki düşünce ve faaliyetlerine değineceğiz. Ziya Gökalp’ın düşünce sisteminin merkezini millet kavramı oluşturur. Gökalp, aileyi milletin en temel ve çekirdek yapı taşı olarak görür. Sosyolog, düşünür ve edebiyatçı kimliği ile aile kavramına çok önem veren Gökalp, bir fert ve bir baba olarak da aile ocağını fazlasıyla önemser. Malta’dan kızı Seniha’ya yazdığı bir mektupta: “insanı mesut edecek yegâne hayat, aile hayatıdır. Yeryüzünün cenneti aile ocağıdır.” (Tansel, 1989b, s.562) der. Aile ocağını böylesine önemseyen Gökalp, çocuğu ailenin süsü kabul eder. Kendi çocuklarına ve onların şahsında bütün çocuklara derin bir sevgisi vardır. Onun “İnsan ruhunun çocuklarla beraber saf bir hayat yaşamaya ihtiyacı vardır.

Göz çiçeklere muhtaç olduğu gibi, ruh da çocuklara muhtaçtır.” (Tansel, 1989b, s. 184) cümleleri bu sevginin ispatı gibidir. Aynı doğrultuda; “ Çocuksuz bir hayat, çiçeksiz bir tarla gibi pek sevimsiz.” (Tansel, 1989b, s. 571) ifadesini de kullanır. Ziya Gökalp çocuklara olan sevgisini ve onları iyi anlamasını kendi çocukluğundan kopamamasına bağlar. Ailesine yazdığı bir mektubunda bu durumu şöyle ifade etmektedir: “ Çocukluk başka bir âlemdir. İnsanlar büyüyünce o zamanın duygularını unuturlar. Ben, yazdığım çocuk şiirleri de gösterir ki, o hayattan hiçbir zaman çıkamıyorum.” (Tansel, 1989b, s. 571) Gerçekte de Gökalp, çocukluğundan hiç kopamamış, sürekli kendi çocukluğunun izlerini taşımıştır. Şahsiyetinin ve fikirlerinin olgunlaşmasında çocukluğunda yaşadığı olayların tesirli olduğunu söyler. İnsanın çocukluğunda aldığı eğitimin ve çocuğun kendi yönelimlerinin kişinin hayat görüşünün belirlenmesinde büyük rol oynadığını düşünür. Bu nedenle çocuğun seçimlerine saygı duymak gerektiğini belirtir. Çocuğun istediği kitapları okuması ve istediğini yapması gerektiğini savunur. O, kendi çocukluğunda istediklerini yapmış ve bundan fayda görmüştür. Bunu şöyle ifade eder: “Misal olarak ben kendi çocukluğumu anlatacağım. Ben çocukken bazılarına göre çok tembel, bazılarına nazaran da çok çalışkandım. Okulun derslerine hiç çalışmazdım. Fakat geceli gündüzlü meşgul olduğum bir şey varsa o da kitap okumaktı. Yedi yaşındayken Âşık Garip, Kerem, Şah İsmail gibi kitaplardan bir koleksiyonum vardı. Bir iki sene sonra tiyatro kitaplarına, daha sonra romanlara, şiir ve edebiyat kitaplarına sarıldım.” (Tansel, 1989b, s. 159-160) Bu yönelişler Ziya Gökalp’ın düşünce dünyasını oluştur. Nitekim Gökalp çocuk ruhunu gayet hassas bir aynaya benzetir. (Tansel, 1989b, s. 115) Gökalp’a göre “hayatın en tatlı çağı çocukluktur.” (Tansel, 1989b, s. 205) Malta’dan eşi Vecihe Hanım’a yazdığı bir mektupta şunları söyler: “Zaten ben bir türlü çocukluktan, gençlikten dışarı çıkamıyorum. Çocukluk şetaret, gençlik metanettir. Hayat bunlarsız nasıl yaşanır? Benim nasıl yaşadığımı soruyorsun: Türkan gibi desem bilmem inanır mısın? İnsanların yalancı hakikatlerinden uzak, hakikatten daha doğru olan hayaller, masallar, rüyalar içinde yaşıyorum.” (Tansel, 1989b, s. 407) Çocukları çok seven, onlarla ilgilenen, onlar için yazan bir insanın içindeki çocuk her an dışarı çıkabilir. Ziya Gökalp her vesileyle içindeki çocuk ruhunu eserlerinde sık sık açığa vurmuştur. “Yaşımın kaç olduğunu bilmem; fakat ben biraz çocuk, biraz da gencim. Çocuk olmasaydım çocuk masalları, şiirleri yazar mı idim?” (Tansel, 1989b, s. 489) demesi anlamlıdır. Ziya Gökalp’ın çocukluk ve çocuklarla ilgili en samimi görüşleri sürgün yıllarında eşine ve kızları Seniha’ya, Hürriyet’e ve Türkan’a yazdığı mektuplarda yer bulur. Çocuklarına hasret duyan bir babanın kaleminden çıkan bu samimi görüşler bir mütefekkirin hayata ve çocuklara bakışının en saf hâlidir. 4 Ekim 1920 tarihli mektubunda kızı Seniha’ya şunları yazar:

“Türkan gibi Hürriyet gibi ben de hülyalar kuruyorum; ben de onlar gibi çocuk oldum. Hayatın en tatlı zamanı çocukluk çağıdır. Ben bir türlü çocukluk zamanını unutamam. Şiirle, felsefeyle uğraştığım da bundan dolayı değil mi? İnsaniyetin çocukluk devrinde bu günkü ilim, fen ve medeniyet yoktu. Yalnız şiir, felsefe ve ahlak vardı. Şimdi de şairlik, filozofluk ve ahlaklılık ancak çocuk gibi saf kalabilmiş insanlarda görülebilir. Çocukluk ve gençlik? Bu devirler geçtikten sonra, insanlar şe’niyyete, yani hariçteki hakikatlere daha çok yaklaşır; fakat mefkûreden de o kadar ziyade uzaklaşırlar; fakat, bu çocukluk ve gençlik yaşa tabi‘ değildir. Nice ihtiyarlar vardır ki, ruhen genç kalmışlardır. Nice gençler de vardır ki, ruhen ihtiyarlardan ziyade mefkûreye yani gençliğe uzak düşmüşlerdir. Beni bu felaket günlerinde mukavemetli yapan kalbimin çocukluğu, ruhumun gençliğidir. Kalbimin çocukluğuna tabi‘ olduğum zaman, hayata bir şair gözüyle bakarım. Ruhumun gençliğine uyduğum zamanlarda ise, dünyayı bir filozof gözüyle görürüm. Hayata bir sarraf gözüyle bakmak, dünyayı bir tüccar gözüyle görmek, insanı yüksek saadetten uzaklaştırır. Onlar, belki maddeten daha rahat yaşarlar; fakat manen bedbahttırlar; çünki insanlığın hakiki zevklerini tatmaktan mahrumdurlar. Sözün doğrusu, insanda bu iki ruhiyyet beraber bulunmalıdır. İnsan hem mefkûreli hem şe’niyetli olmalıdır. Tam mükemmel bir insan böyle olur.” (Tansel, 1989b, s. 453) Ziya Gökalp’ın düşünce dünyasında çocuk yüce ve kutsal bir varlık, çocukluk da insanın en mutlu olduğu dönemidir. Hayatın en temiz, en tatlı ve en güzel anları çocukluk çağında yaşanır. “Çocuk Allah’ın nurunu hisseder. O, daima Allah’la beraberdir. Bundan dolayıdır ki, çocukluk hayatı en mesut bir zamandır. Bu çağda bütün duygular şiirdir, bütün sesler musîkidir, bütün hareketler rakstır, bütün sözler masaldır, romandır, edebiyattır. Hayat, meraklı bir tiyatro sahnesidir… onlar hayatın acılarını henüz bilmiyorlar. Hasılı çocukluk tatlı bir hayat, masum bir ömürdür.”(Tansel, 1989b, s. 518) Ziya Gökalp, çocukluğu sadece duygusal bir pencereden görerek çocuğa karşı sevgi ve ilgi duymaz. Aynı zamanda bilim adamı kimliği ile çocukla ilgili yaklaşımları vardır. Çocuk ve toplum, çocuk ve edebiyat, çocuk ve din gibi konularla ilgili tespitleri vardır. Örneğin, çocuk ve toplum ilişkisine yönelik olarak, bireyin değerlerinin, özelliklerinin ve alışkanlıklarının çocukluk döneminde kazanıldığı hususunu şöyle dile getirir: “ İnsan en samimi, en derunî duygularını ilk terbiye zamanlarında alır. Tâ beşikte iken işittiği ninnilerle ana dilinin tesiri altında kalır. Bundan dolayıdır ki, en çok sevdiğimiz dil ana dilimizdir. Ruhumuza vücut veren bütün din, ahlâk ve güzellik durgularımızı bu dil vasıtasıyla almışız zaten ruhumuzun sosyal duyguları, bu din, ahlâk ve güzellik duygularından ibaret değil midir? Bunları çocukluğumuzda hangi cemiyetten almışsak, o cemiyette yaşamak isteriz. Başka bir cemiyetin içinde daha büyük bir refahla yaşamamız mümkün iken, cemiyetimiz içinde fakirliği buna tercih ederiz. Çünki dostlar içindeki bu fakirlik, yabancılar arasındaki o refahtan ziyade bizi mesut kılar. Zevkimiz, vicdanımız, özleyişlerimiz hep içinde yaşadığımız, terbiyesini aldığımız cemiyetindir. Bunların yankısını ancak bu cemiyet içinde işitebiliriz.

Ondan ayrılıp da başka bir cemiyete intisap edebilmemiz için, büyük bir engel vardır. Bu engel, çocukluğumuzda o cemiyetten almış olduğumuz terbiyeyi ruhumuzdan çıkarıp atmanın mümkün olmamasıdır.” (Ziya Gökalp, 1970, s. 21-22) Gökalp, çocukların ruh dünyaları, çocuğun toplumdaki yeri, onların eğitimi gibi meselelerde fikirler beyan etmiş bir düşünürdür. Bunlardan birkaç örnek verecek olursak: “Çocuk dünyaya geldiği zaman lâ-millî bir ferttir. Çünki ana rahminden beraberinde millî harsa, millî kıymet hükümlerine dair hiçbir duygu getirmez. Çocuklar mektebe gittikten sonra oralarda, yalnız eski yahut yeni bir medeniyetin cansız ananelerini öğrenir ve millî harstan büsbütün mahrum kalırsa gayr-ı millî fertler sırasına geçerler. (…) Terbiyenin gayesi millî fertler yetiştirmektir. Millî fertler yetiştirmek ise, doğrudan doğruya millet yapmak demektir. Hakiki ferdiyetler de ancak bu millî fertlerdir; çünki fert, ancak millî harsın temsilcisi olduğu zaman bir şahsiyete maliktir. Gayr-ı millî fertler ise, dejenere dediğimiz şahsiyetsiz insanlardır. Şahsiyet önce millette meydana gelir ki, buna hars adını veriyoruz. Millî terbiyenin gayesi, şahsiyet sahibi gençler, fertler yetiştirmektir.” (Ziya Gökalp, 1972, s. 18-21) Bütün bu düşünceler, Gökalp’ın çocuklara çok yakın ilgi duyduğunu, onları toplumda önemli bir yerde gördüğünü ortaya koyar. Çocukları eğitmek gayesindedir, topluma çocuklar yoluyla ulaşmayı bilmiştir. Çocuk Ziya Gökalp’ın dünyasında büyük bir yer kaplar. Kızı, Hürriyet Hanım bir hatırasında şunları yazar: “Diyarbekir’de çıkardığı Küçük Mecmua’da ilmî ve fikrî yazılarıyla beraber çocuk masalları da yazıyordu. O zaman bir gün dedim ki: _ Baba, bu masalları benim için mi yazıyorsun? _Hayır, yalnız senin için yazmıyorum. _Biliyorum yalnız benim için değil, benimle kardeşlerim için yazıyorsunuz. _Hayır, Hayır, bilemedin! Bu masalları yalnız senin ve kardeşlerin için yazmıyorum; Türk çocukları için yazıyorum. Ben yalnız senin ve kardeşlerinin babası değilim. Bu dünyadaki bütün Türk çocuklarının babasıyım. Sizleri ne kadar düşünür ve seversem onları da o kadar düşünür ve severim.” (Beysanoğlu, 1964, s. 326.) Ziya Gökalp sürgündeyken düşman çocuklarına bile sevgiyle bakabilen onlara bakarken duygulanabilecek kadar çocuk sevgisiyle dolu ve çocuk ruhlu bir insandır. Kızı Seniha’ya Malta’dan yazdığı 19 Şubat 1920 tarihli mektubunda çocuklara duyduğu hasretini ve sevgisini ortaya koyarak şu satırları yazar: “Sürü sürü koyunlar, öbek öbek çocuklar görüyoruz. Çocuklar umumiyetle bize selam verirler. Acaba bizi kendileri gibi mektep talebesi mi sanıyorlar? Yahut başımızdaki fesler ve kalpaklar, onlara sevimli mi görünüyor? Hasılı küçük çocuklar bize dost nazarlarla bakıyorlar. İngilizce kitaplarda da çocuk şiirlerini severek okuyorum. Hayatın en tatlı yanı çocukluktur. Bu devirde dinlenen peri masalları, en güzel romanlardan daha vecdlidir. Bilmem

çocuklarıma olan iştiyakımdan, tahassürümden dolayı mı her nedense bu gün ruhumun içi bir çocuk bahçesi gibi olmuştur.” (Tansel, 1989b, s. 205) Yukarıdaki bilgiler ışığında Ziya Gökalp’ın çocuk hakkındaki görüşlerini, yaklaşımlarını topluca ifade etmek gerekirse; o, çocuğa, düşünür, sosyolog, edebiyatçı, baba Ziya Gökalp olarak bakar. İnci Enginün, bu durumu şu şekilde özetlemektedir. “Türk cemiyeti için önemli bütün meseleleri içine alan bir sistemin kurucusu olan Ziya Gökalp bu sistemde en küçük birim ve geleceğin unsuru olan çocuğa da büyük yer vermiştir. Çocuk sosyal kurumların en önemli ve en ufak birimi olan ailenin temelidir. Gökalp aile ve çocuk üzerinde çok durmuş, çocuğu hem aile birimini kuvvetlendiren varlık hem de cemiyetin geleceğinin gücü olarak görmüş ve çocuğun bir şahsiyet olarak yetiştirilmesini hedef edinmiştir. Gökalp’ın eserlerini ele aldığımız zaman, çocuklarla ilgili görüşlerini dört grupta toplayabiliriz. 1. Terbiye ve sosyal meselelerle ilgili olarak çocukların yetiştirilmesine dair görüşleri. 2. Çocukları yetiştirmek için yazdığı şiirler ve masallar. 3. Kendi çocukluğuna dair intibaları. 4. Kendi çocuklarının yetiştirilmesiyle ilgili görüşleri ve telkinleri.” (Enginün, 1991, s. 426) Ziya Gökalp Türk milletinin her türlü meselesiyle ilgilenmiş bir düşünürdür. Yukarıda söylediğimiz gibi o, sosyolog, edebiyatçı, şair, filozof aynı zamanda da eğitimcidir. Fiilî olarak eğitim camiasında yer alması ve eğitimle ilgili ortaya koyduğu fikirleriyle Türk eğitim tarihinde önemli bir yeri vardır. Gökalp eğitimi terbiye sözcüğü ile ifade ederek şöyle tanımlar: “Terbiye bir cemiyette, yetişmiş neslin henüz yeni yetişmeğe başlayan nesle, fikirlerini ve hislerini vermesi demektir.” (Ziya Gökalp, 1973, s. 321) Başka bir makalesinde, “eğitim toplumun bireylerini kendisine benzetmesi, yani temsil etmesi” şeklinde eğitimin fonksiyonunu anlatır. (Ziya Gökalp, 1992, s. 170) İçtimaiyat Mecmuası, Millî Tetebbular Mecmuası, Yeni Mecmua dergilerinin yayınlanmasına öncülük ederek, Türkçülüğün Esasları, Türk Medeniyet Tarihi, Türkleşmek- İslâmlaşmak- Muasırlaşmak kitaplarını yazıp yayınlayarak döneminde eğitimle ilgili görüş ve politikaların ortaya çıkıp tartışılmasını sağlamıştır. Millî eğitim meselelerini ilk kez sistemli olarak ortaya atıp işleyen odur. Cumhuriyetin eğitim ilkelerinin belirlenmesinde Ziya Gökalp’ın önemli bir rolü vardır. Öğretmen sorunları, meslek eğitimi sorunları gibi konulara yıllar önce çözüm aramıştır. Temmuz 1917 Muallimler Kongresi, Terbiye Kongresi, Ahlâk Kongresi, Lisan Kongresi gibi toplantıların önce ulusal sonra da uluslararası düzeyde toplanmasını önerir. Zaten Halkçılık, Millîyetçilik, Laiklik, Garpçılık, millî tarih, dilin sadeleşmesi, kadın hakları konularında olduğu gibi millî eğitim konusunda da Ziya Gökalp’ın fikirleri Atatürk’e ilham olmuştur. (Akyüz, 1994, s. 270-272)

Bugünkü eğitim anlayışındaki “yaygın ve örgün eğitim sınıflandırmasını ilk olarak ortaya koyan ve savunan odur.” (Aksu, 1989, s. 30) Eğitimi şu şekilde sınıflandırmıştır: “ Birinci tarz, yetişmiş neslin, kendisinin hiç haberi olmadan, samimi hayattaki konuşmaları, fiil ve hareketleriyle canlı misaller teşkil ederek yeni nesle tesirler icra etmesidir. İkinci tarz, yetişmiş neslin velî, vasî, öğretmen, mürebbî adlarıyla resmî vazifeler alarak, usûl ve irade altında yeni nesle bir takım muayyen fikirleri ve hisleri telkine çalışmasıdır. Ben, terbiyenin bu iki tarzdan birincisine yaygın terbiye, ikincisine organize terbiye adlarını veriyorum.” (Ziya Gökalp, 1973, s. 321) Bütün bunlardan sonra, yaşadığı dönemden bu yana eğitim tarihimizde çok önemli bir yeri olan Ziya Gökalp, Cumhuriyet dönemi eğitim anlayışının miladı kabul edilebilir. Gökalp eğitimin gayesini millî fertler yetiştirmek olarak tayin etmiştir: “Millî fertler yetiştirmek millet yapmak demektir. O halde millî terbiyenin gayesi, millet yapmaktır denilebildiği gibi, hakiki fertleri yetiştirmek de denilebilir.” (Ziya Gökalp, 1973, s. 50-51) Terbiyenin tanımını ve gayesini yukarıdaki şekilde tespit eden Ziya Gökalp’ın eğitim hedefinde çocuklar vardır. Eğitimle ilgili görüşlerinin toplumun tamamını ilgilendirdiği ve toplumun tamamına hitap ettiği söylenebilir ancak genel anlamda eğitim, -özellikle örgün eğitim- çocukları hedef aldığı için Gökalp’ın eğitim görüşleri çocuk eğitimi ile ilgilidir. Gökalp’a göre eğitim millet yapmak gayesi taşır. Bu gayeye ulaşmanın en güzel yolu ise terbiyenin tanımında yeni nesil olarak belirttiği çocukları millî kültür bünyesinde eğitmek ve sosyalleştirmektir. Ziya Gökalp bir ideologdur. Bu sebeple fikirlerini emanet edebileceği ve bu fikirleri uygulamaya geçirecek yeni bir nesle ihtiyaç duyar. Bu nesil, çağının çocukları ve gençleridir. Fikirlerinin özeti olarak kabul edilebilecek olan Türkçülüğün Esasları adlı eserinin son cümlesinde: “Ey, bugünün Türk genci! Bütün bu işlerin yapılması, yüzyıllardan beri seni bekliyor.” (Ziya Gökalp, 1970, s. 188) diyerek gençliğe seslenmekte onları göreve çağırmaktadır. Aynı şekilde çocukları da ideolojisinin geleceği olarak görür. Bundan dolayı Gökalp, çocuk eğitimine özel bir değer vermiştir. Çocukları devletin ve milletin devamı, geleceğin teminatı olarak görmektedir. Gelecekte sağlıklı bir millet hayatı oluşturabilmek için, çocukların millî değerler, millî duygular ve modern ilimler çerçevesinde eğitilmesi gerektiğini düşünür. Onun bu yaklaşımlarını çocuklar için yazdığı eserlerin hemen hemen tamamında görmek mümkündür. Diğer görüşlerinde olduğu gibi çocuk eğitimi konusunda da Ziya Gökalp’ın düşünce merkezi millîliktir. O, modern bir eğitim anlayışını savunur ve bunun temelini millî eğitimde görür. Konuyla ilgili olarak Millî Terbiye isimli makalesinde şu görüşlere yer verir: “Hulâsa, modern cemiyetlerde, çocuklara millî terbiye verilmesiyle, aynı zamanda, modern terbiye de verilmiş olur. Halbuki, modern olmayan cemiyetlerde çocuklara modern terbiye vermeye çalışmakla ne modern terbiye

ne de millî terbiye verilebilir. Tam tersine, çocukların karaktersiz, muvazenesiz, gayr-ı millî bir surette yetişmesine sebebiyet verilmiş olur. Hususiyle, biz modern bir cemiyet olduğumuz için, terbiyemizin yalnız millî olmasını temine çalışmak kâfidir. Terbiyemiz millî olduğu gün, ister istemez modern de olacaktır. Bizim için millî terbiyenin gayesi, aynı zamanda modern terbiye gayesinin de içinde vardır.” (Ziya Gökalp, 1973, s. 62-63) Ziya Gökalp eğitim hakkındaki görüşlerini üç ana prensip üzerine kurar. Bunlar; Türk Eğitimi, İslam Eğitimi ve Çağdaş Eğitimdir. Bu üç eğitimin birbirine yardımcı, birbirini tamamlayıcı ve yol gösterici olması gerektiğini savunur. Bu yardımlaşma ve irtibat olmazsa eğitimin birbiriyle çelişen ve faydasız bir iş olacağını söyler. “Oysa yetkilerinin çemberi ve bu çemberin sınırları akla uygun ve dosdoğru belirlenmezse birbirine karşı ve düşman olabilirler.” (Ziya Gökalp, 1992, s. 49) Ortaya koyduğu fikirleri ve eserleriyle çocuk eğitiminde yeni ve modern bir yaklaşım sergileyen Ziya Gökalp milletin geleceğinin çocuklar olduğunu görmektedir. Bu sebeple onların eğitimine büyük önem verir. Gökalp çocuklara verilecek eğitimin usulleri üzerine de fikirler beyan eder. Mesela çocuk eğitiminde gayet hassas ve nazik olunması gerektiğini vurgular ve şunları söyler: “Çocuk her gördüğünü taklit ettiği gibi, korkaklığa ve cesarete de ufakken alışır.” (Tansel, 1989b, s. 171-72) Aynı konuda, çocuklarla ilgilenirken söz konusu dengenin iyi ayarlanmasının önemine istinaden eşine yazdığı bir mektupta şunları yazar: “Çocuğu şımartmak iyi değildir, fakat, korkutmak hiç caiz değildir. Türkan gibi çocuklar tatlı dille yola gelir.” (Tansel, 1989b, s. 180) Ziya Gökalp’ın çocuklar ve çocuk eğitimi konularındaki görüşlerini ortaya koyan belgeler arasında özel mektuplarının da bulunması, bu konularda çok aydınlatıcı olmuştur. Gökalp sürgün yıllarında çocuklarından ayrı kaldığı için çok müteessirdir. O, çocuklarıyla birlikte olmak onlarla oynamak, eğlenmek, onlara dersler vermek ister çünkü Gökalp, çocukların eğitiminde ailenin büyük rol oynadığını bilir. Çocuk ilk eğitimini ailesinden alır. Özellikle anne çocuğun eğitiminde büyük sorumluluk taşır. Çocuk eğitiminde annenin üstüne düşen bu büyük görevin farkında olan Gökalp bu durumu değişik bir benzetme ile anlatır: “Bir anne çocuklarını söyletmeli ve onlara ihtiyaçlarına göre terbiye edici sözler söylemelidir. Çocuklar, aile tarikatının müridleridir. Anneleri onların şeyhi gibidir. Şeyh nasıl müridlerinin ruhlarıyla meşgul olur ve daima bu ruhları tedavi ederse, anne de çocukları hakkında onun gibi yapmalıdır.” (Tansel, 1989b, s. 384) Yine ailenin çocuk eğitimine katkısını dile getirirken: “Çocuk için en iyi mektep, ana kucağıdır; en iyi bahçe baba ocağıdır. Aile içinde alınan terbiye, her terbiyenin fevkindedir.” (Tansel, 1989b, s. 447) der. Aileyi eğitim yuvası olarak görmektedir. Kızı Hürriyet’e yazdığı bir mektupta, küçük kızı Türkan’ın güzel konuşmayı öğrenmesi için ona yardımcı olmasını ister ve şu bilgileri verir: “Türkan’a güzel masallar söyle; konuşmayı kendisine doğru öğret! Çocuk diliyle eğri büğrü konuşmasın” (Tansel, 1989b, s. 174)

Ziya Gökalp’ın çocuk eğitimi ile ilgili olarak çocuklara doğrudan telkinleri azdır. Onun, çocuk eğitimi ile ilgili görüşlerini daha ziyade, yetişkinlere bu konudaki telkinlerinde görmek mümkündür. Buna örnek olabilecek bir değerlendirmesini eşine yazdığı bir mektubunda dile getirir. Küçük çocukların meraklı olabileceğini bu durumun normal olduğunu ve anne babaların, büyüklerin meraklı çocuklara nasıl tavırlar göstermeleri gerektiğini anlatarak: “Çocuklar her şeyi anlamak isterler, sorarlar; fakat bizde ekseriya ana ve babalar, çocuğun bu suallerine kıymet vermezler. Ona baştan savma bir cevap verirler. Bu iyi değildir. Bilakis çocuğun bu sorularından istifade ederek, ona sorduğu şeye dair doğru bilgiler öğretmelidir. Bir çocuk daima suallerine baştan savma cevaplar alınca, yavaş yavaş artık hiçbir şeyi merak etmez ve sormaz olur; çünki evvelki suallerine aldığı cevaplar ruhunu doyurmadı. Avrupa’da ise çocuğun bir şey sormasını dört gözle beklerler; çünki bir çocuk sorduğu bir şeyi anlamağa hazırlanmış demektir. Bu fırsatı kaçırmayarak çocuğa sorduğu şey hakkında onun anlayacağı derecede malûmat verirler. Bundan başka babalar ve analar kendileri de, çocuklardan birçok şeylerin ne olduğunu sorarlar. Çocuk cevap vermek için düşünmeğe mecbûr olur. Doğru cevaplar verirse kendi aklına, zekasına i‘timad etmeğe, kendi kendine meseleler halletmeğe alışır. Bu usul eğlenceli bir çocuk terbiyesi yoludur.” (Tansel, 1989b, s. 513-514) yargısını ortaya koyar. Gökalp yukarıdakilere benzer yaklaşımlarını sıklıkla dile getirir. Onun bu yaklaşımını Önder Göçgün bir pedagog tavrı olarak nitelendirir ve Ziya Gökalp’ın 2 Aralık 1920 tarihli mektubundan alıntılar yaparak şunları yazar: “Ziya Bey bir pedagog tavrıyla çocuğun biraz yaramaz ve zeki olmasını sever. ‘…çocuklar dövülmekle uslanmaz. Zaten bir çocuğun çok uslu olması da iyi değildir. Zeki çocuklar, yaramaz olurlar. Uslu çocuklar hımbıl olanlardır.’ Onun için de; ‘küçük çocuklara bağırma(nın), dövme(nin), ekşi yüz gösterme(nin) iyi olmadığı’ inancındadır. Zira: ‘Sinirlilik bundan doğar. Sinirli insanlar, çocukken yahut büyüdükten sonra sert muamele gören insanlardır.” (Göçgün, 1992, s. 74) Gökalp aynı tavrını sık sık sergiler. Gökalp’ın bu pedagog tavrını Önder Göçgün aynı yazısının devamında mektuplarından alıntılar yaparak şöyle dile getirir: “Onun nazarında çocuk, ‘kendisine kıymet verildiğini gördükçe, kendi kendine itimat eden bir varlıktır’ ve: Bir çocuğa yaramaz, haylaz gibi sözlerle hitap edilirse, gerçekten yaramaz ve haylaz olur. Bununla beraber çocuğu şımartmak da iyi değildir.” (Göçgün, 1992, s. 75) Çocukların da yetişkinler gibi maddî, manevî bir takım ihtiyaçlarının olduğu bilinen bir gerçektir. Güzel sanatların bir şubesi olan edebiyatın çocukların manevî ihtiyaçlarının karşılanmasında çok önemli bir rol üstlendiği görülmektedir. Söz konusu rol, edebiyatta, çocuk edebiyatı alanının ortaya çıkmasına sebep olmuştur. Ziya Gökalp fikirleri ve bu sahadaki eserleriyle çocuk edebiyatının öncülerindendir.

Ziya Gökalp’ın döneminde (1876-1924) bugünkü anlamda, sınırları tespit edilmiş bir çocuk edebiyatı yoktu. Ancak o, bugünkü çocuk edebiyatına temel olabilecek nitelikte fikirler ve eserler ortaya koymuştur. Edebiyatın; çocukların eğitimi, olgunlaşması, sosyalleşmesi ve diğer ruhî ihtiyaçlarını karşılaması gibi konularda en büyük yardımcı olarak gören Ziya Gökalp edebiyat-çocuk ilişkisini çok önemli bulur. Çocukların müspet özellikler kazanabilmesi için edebiyat önemli bir araçtır. Onun bu konudaki fikirlerine örnek olması bakımından, kızlarına yazdığı bir mektubunda söylediği şu cümleler önemlidir. “Edebiyata ve şiire kıymet vermeli: çünkü bu iki hüner de gayet eğlenceli ve zevklidir. Aynı zamanda zekaya nur, muhayyileye kanat, kalbe de heyecan verir. Derslerin en vecdlisi edebiyat ve şiire dair olanlardır. Resimle mûsikî de şiirle edebiyatın arkadaşıdır. Bunların hepsi rûha güzellik, ahlâka temizlik verir. İnsan en tatlı vecdleri bu hünerden alır. Çocuklara Allah sevgisi, mefkûre sevgisi iyi verilmiyor. Çocuklar bu duyguları da, edebiyatın ilahilerinden, destanlarından almak mecbûriyetindedir.” (Tansel, 1989b, s. 73) Bu cümlelerden de anlaşılacağı gibi Gökalp, toplumsal kuralları, Türklük ve beşerî değerleri çocuklara edebiyat yoluyla telkine çalışır. Bu anlamda edebiyatı bir araç gibi kullanmak isteği düşünülebilir. O, edebiyatı faydacı bir beşerî ilim olarak görür. Ferdiyet ve şahsiyet adlı makalesinde bu konuyla ilgili olarak edebiyatın yeni nesle şahsiyet kazandırması gerektiğini belirtir. Şinasî ve Nâmık Kemâl dönemi edebiyatının gençleri şahsiyetli olmaya yönlendirdiğini söyleyerek edebiyatın bu noktadaki görevini şöyle tespit eder: “Edebiyat, gençlik terbiyesinin temeli olan beşerî ilimlerin mühim meşalelerinden biridir. İşte, bu yeri itibariyledir ki edebiyat insanı tam bütünlüğüyle tasvir etmek mecburiyetindedir. Edebiyat bütün insanlık hakkındaki gördüklerini söylemek için basın huzuruna davet edilmiş bir şahit mevkiindedir. Bu şahit insanların yalnız ferdi temayüllerini tasvir eder de, şahsi temayüllerini saklarsa vazifesini kötüye kullanmış, hakikate karşı küfretmiş olur.” (Ziya Gökalp, 1973, s. 197) Gökalp çocuklar için şiirler ve masallar yazmıştır. Onun bu vadideki eserleri çocuklara edebiyat aracılığı ile ulaşmak istemesinin bir sonucudur. Çünkü Gökalp edebiyatı pek çok noktada en iyi iletişim aracı olarak kabul etmektedir. Çocuklar edebiyat aracılığı ile eğitilmeli, onlara edebiyat aracılığı ile hitap edilmelidir. Kızlarına yazdığı mektuplarından birinde küçük kızı Türkan’ın aile içindeki eğitim ve diğer aile fertleriyle iletişimi konusunda söyledikleri çocuk ve edebiyat ilişkisini nasıl değerlendirdiğini gösterir: “Çocuğu şımartmak iyi değildir. Korkutmak hiç caiz değildir. Türkan gibi çocuklar tatlı dille yola gelir. Ona vermek istediğiniz dersleri, masallarla anlatabilirsiniz. O, küçük zekasıyla annesine teselli verebiliyor; o halde, masallarla vereceğiniz dersleri anlayabilir.” (Tansel, 1989b, s. 180) Ziya Gökalp edebî ürünlerin çocuk ruhuna ne derece hitap ettiğini iyi bilir. Kendi çocukluğundan örnekler vererek çocuğun ruhunu edebî eserlerle doyurduğunu ve zihnini edebî eserlerle genişlettiğini belirtir. Edebî eserlerin çocuk üzerindeki olumlu tesirine o kadar inanır ki kızı Seniha’nın kardeşi

Hürriyet’le ilgili -çok konuşmuyor, konuşurken sıkılıyor- şikâyeti üzerine cevaben şöyle yazar: “Üzerine düşmeden, kendisini sıkmadan, masallarla, oyunlarla biraz bu kızcağızı da şetaretlendirirseniz iyi olur. Kendisine sıkılma, utanma dendikçe, mahcupluğu daha ziyade artar, fakat, bu gibi sözler söylemeden, kendisiyle çok konuşup söyletmek faidelidir. Ezberlediği şiirleri yüksek sesle okursa, hepinizin yanında masal söylerse, yavaş yavaş sıkılganlığı geçer… Birbirinize masal söyleyiniz.” (Tansel, 1989b, s. 218) Ziya Gökalp’in fikir sisteminde çok belirgin bir özellik vardır. O önce teoride fikirlerini ortaya koyar sonra bu fikirlerin hayata geçirilmesinin yollarını gösterir. Buna da bizzat öncülük eder. Gökalp’in çocuk ve edebiyat eksenindeki görüşlerini değerlendirirken de aynı istikamette hareket ettiğini görürüz. Ziya Gökalp’a göre edebiyat millî olmalı, edebî eserlerde sade bir Türkçe kullanılmalı, edebî eser, okuyucusuna şahsiyet ve olgunluk kazandırmalı, okuyucuyu sosyalleştirmeli ve geliştirmelidir. Çocuklara yönelik yazdığı eserlere genel bir çerçeveden bakıldığı zaman onun eserlerinin bu fikirlerinin tatbiki niteliğinde oldukları görülür. Somutlaştırarak söyleyecek olursak Gökalp, masallarında ve şiirlerinde millî motiflere yer vererek Kızıl Elma’da Türkçülük mefkûresini; Tembel Ahmet ve Küçük Şehzade’de çalışkanlık ve dürüstlüğün neler kazandırabileceğini; Keloğlan ile Kuğular’da halkın zulme karşı zaferini; Düzme Keloğlan’da görünüşe kıymet vermenin kötü sonuçlarını; Pekmezci Anne’de sabrın, Keşiş Ne Gördün’de iyi kalpliliğin faydalarını; Yılan Bey ile Peltan Bey’de ise aile bağlarının önemini sade bir dille kaleme almıştır. İnci Enginün, “Cumhuriyetin ilk nesillerinde, bu masal ve şiirlerle telkin edilen millî ve beşerî değerler derin izler bırakmıştır.” (Enginün, 1991, s. 427) demektedir. Bize göre de bu böyledir ve çok yerinde bir tespittir. Gökalp’ın çocuk, çocuk eğitimi, çocuk ve edebiyat konularına ilişkin düşünce ve yaklaşımlarını eserlerinde uyguladığını görürüz. Buna göre Ziya Gökalp’ın çocuk edebiyatı sahasına dahil edebileceğimiz eserleri şekil, konu, dil ve üslup, bakımından değerlendirildiğinde söz konusu yargının doğruluğu daha iyi anlaşılacaktır. Ziya Gökalp, edebi eserlerinde Divan, Halk ve Batı Edebiyatı şekil unsurlarını kullanmıştır. Yetiştiği ve yaşadığı dönem itibariyle Gökalp’ın Divan edebiyatı’ndan tamamen kopuk olması beklenemez. 1911 yılında Genç kalemler hareketi ile başlayan dilde sadeleşme ve millîleşme cereyanına kadar Gökalp Klâsik edebiyatımızdan kopmuş değildir. O, Fevziye Abdullah Tansel’in de tespit ettiği gibi vezin olarak “ilk manzumelerinde aruzu” (Tansel, 1989a, s. XXIX) kullanmıştır. Divan edebiyatı nazım şekillerinden de gazelle şiirler yazmıştır. Ancak onun çocuk edebiyatı alanına dâhil olan eserlerinde Divan edebiyatı nazım şekillerinden herhangi birine rastlanmaz. Daha sonra Ziya Gökalp’ın fikirleri belli bir sistematiğe oturunca edebi eserlerin şekli konusunda net görüşler ortaya koymuş ve eserlerinde söz konusu görüşlerini uygulamıştır. Bu aşamada Gökalp’ın manzumelerini bir kaçı hariç özellikle Türk Halk ve Batı edebiyatının nazım şekilleriyle yazdığı görülmektedir.

Bu uygulamanın gerekçelerini Türkçülüğün Programı’nı yazarken ortaya koymuştur. Gökalp fikirlerini Türkçülük temeline oturturken Halka Doğru ve Garba Doğru ilkelerini ortaya koyar. Bu doğrultuda Edebiyatımızın Millîleşmesi ve İşlenmesi başlığı altında bu konuyu geniş bir şekilde açıklar: “Türkçülüğe göre, edebiyatımız yükselebilmek için, iki sanat müzesinde terbiye görmek mecburiyetindedir. Bu müzelerden birincisi Halk edebiyatı ikincisi Batı edebiyatıdır.

Türkçü şairler ve yazarlar bir taraftan halkın güzel eserlerini, öte yandan Batı’nın şaheserlerini model olarak almalıdırlar. Türk edebiyatı, bu iki çıraklık devresini geçirmeden, ne millî olabilir, ne de tekâmül edebilir. Demek ki edebiyatımız bir taraftan halka doğru öbür yandan Batı’ya doğru gitmek mecburiyetindedir.” (Ziya Gökalp, 1970, s. 143) Ziya Gökalp manzum eserlerinde millî veznimiz heceyi tercih eder. Bunu da estetik Türkçülüğün bir gerekçesi olarak görür. (Ziya Gökalp, 1970, s. 141-142) Ziya Gökalp’ın söz konusu görüşlerine uygun olarak çocuklar için yazdığı manzum masalların çoğu mesnevî nazım şekliyle yazılmıştır. Mesnevî nazım şekliyle yazılmış bu manzum masalların en güzel örneklerini, Kızılelma, Ülker ile Aydın, Küçük Şehzade, Alageyik, Kolsuz Hanım, Küçük Hemşire, Arslan Basat, Türk’ün Tufanı, Küçük Tomris, Yeşil Boncuk, Yaradılış, Kendine Doğru ve Limni’de Dicle Vadisi şiirlerinde görmek mümkündür. Divan edebiyatında mesnevî denince akla genellikle uzun manzumeler gelir. Gökalp’ta ise durum her zaman böyle değildir. O, mesnevî için kısa denebilecek tarzda manzumeler de kaleme almıştır. Kanaatimizce bu durum Ziya Gökalp’ın mesnevîde özgün yanını oluşturmaktadır. Adı geçen mesnevîlerin vezni hecedir. Gökalp, bu manzumelerinde hecenin muhtelif kalıplarını kullanmıştır. En çok kullandığı kalıplar ise (6+5) 11’li ve (4+3) 7’lidir. Ziya Gökalp’ın çocuklar için yazdığı manzumelerin bir kısmı da Batı kaynaklı nazım şekilleriyledir. Mektepli Hanım Kızların Marşı, Kurt ile Ayı, Yeni Atilla ve benzeri yirmi manzume böyledir. Fevziye Abdullah Tansel, bu hususta şu tespiti yapmaktadır: “Bunlar, esasını dörder mısralık kıt‘alar teşkil eden quatrain adı altında toplanan nazım şekline girer. Gökalp’ın bu şekli kullandığı otuz iki manzumesinden çoğu 1915-1922 yılları arasında basılmıştır. İlk şiirlerinde ise, herhalde Servet-i Funûn şairlerinin te‘siri ile, yine Garp klasik nazmına ait üçer mısralık kı‘alardan meydana gelen serbest terza-rima ile sone (sonet) şeklini kullandığı görülür.” (Tansel, 1989a, s. XXVIII) Gökalp’ın çoğunlukla kullandığı nazım şekilleri Halk edebiyatına ait olanlardır. Tevhid, Türk’ün Tekbir’i, İlahi, Asker Duası, Hayat Yolunda, Yeni Attila, Durma Vur, Şehit Haremi manzumelerinde görüleceği gibi en çok kullandığı Halk edebiyatı nazım şekli koşmadır. Ziya Gökalp bazen de Divan, Halk ve Batı edebiyatı kaynaklı nazım şekillerini ve bu şekillere ait unsurları aynı manzumede birilikte kullanır. Arslan Basat, Ülker ile Aydın, Kızılelma’da olduğu gibi. Olay, mesnevî şeklinde kafiyelenmiş beyitlerle, diyaloglar ise dörtlüklerle verilmiştir.

Öte yandan onun hiçbir şekle uymayan manzumeleri de vardır ancak bu tarzda yazdığı manzumelerden çocuk edebiyatı kriterine uyanı yoktur. Gökalp çocuklar için mensur eserler de kaleme almıştır. Bu eserler Türk Halk masalları formundadır. Keloğlan, Tembel Ahmet, Kuğular, Nar Tanesi Yahut Düzme Keloğlan, Keşiş Ne Gördün, Pekmezci Anne, Yılan Bey ile Peltan Bey böyledir. Gökalp mensur eserleri içinde manzum parçalara da yer vermektedir. Ziya Gökalp, Türkçülüğün teorisyenlerindendir. O, bu ideolojiyi “ilmî, felsefî, estetik bir mektep başka bir deyişle, kültürel bir çalışma ve yenileşme yolu” (Ziya Gökalp, 1970, s. 183) olarak görür. Çalışmaları, görüşleri ve eserleri de bu doğrultudadır. Çocuklara yönelik eserlerinde kültürel bir yenileşmeyi sağlamak amacındadır. Eserleri özellikle konuları ve kaynakları bakımından genel prensipleri ile paralellik arz eder. Konuları millîdir. Amaç Türk milletini medeniyetçe yükseltmek ve kültürel olarak kuvvetlendirmektir. Böylece Türk çocuklarına güçlü ve iyi bir karakter kazandırmak Gökalp’ın başlıca hedefidir. Gökalp, kendi millî kültürümüzü tanıyıp, o vasıtayla millî zevki tatmadan diğer kültürlere gitmenin doğru olmadığını düşünür. Bir insanın millî zevki tadacağı ilk devre ise çocukluk devresidir. Gökalp bu bilinçle millî ve kültürel konulara yönelmiş halk edebiyatından faydalanmıştır. Bu yönelişin sebeplerini şöyle izah eder: “Her millette, güzellik telakkisi başkadır. Bir milletin güzel gördüğü şeyleri, diğer millet çirkin görür. Bu suretle, zevkin millî olması lâzım gelir. Gerçekten de her milletin millî bir zevki vardır. Millî zevki bulmak için halka doğru gitmek, halk sanatlarından uzun uzadıya estetik bir terbiye almak lâzım olduğunu anladık.” (Ziya Gökalp, 1970, s. 149) “Devletler, kendi sanayilerini korumak ve geliştirmek için, yüksek gümrük vergilerini koymak suretiyle, dış alım satımların serbestçe devamını önlerler. Kavimler, millî dillerinin saflığını korumak için yabancı kelimeleri dillerine sokmamağa, edebiyatlarını millîleştirmek için milletler arası nitelikteki klasik edebiyatı bırakarak, konu ve esaslarını halk edebiyatından almağa çalışırlar.” (Ziya Gökalp, 1995, s. 44) Ziya Gökalp, edebî eserlerin konuları bakımından Türk halk edebiyatına dayanması ve bunların Batı edebiyatında görülen terbiyeye göre işlenmesi gerektiğini savunur. Çünkü o, Türk halk edebiyatı ürünlerinin yüksek estetik değere haiz olduğu, yüksek sanat değeri taşıdığı görüşündedir. Bu eserlerin ihmal edilmemesini ister: “Türk halk masallarıyla halk şiirinin güzelliği Türklerin estetik sahasında büyük bir kabiliyete malik olduklarını gösterir. Fakat yazık ki Osmanlı sanatkârlarının hatası yüzünden, şimdiye kadar bu sanat kabiliyeti Avrupaî bir terbiyeden mahrum kalmıştır.” (Ziya Gökalp, 1970, s. 140-141) “Edebiyatımız yükselebilmek için iki sanat müzesinde terbiye görmek mecburiyetindedir. Bu müzelerden birincisi halk edebiyatı, ikincisi batı edebiyatıdır…

Halk edebiyatı ne gibi şeylerdir. İlkin masallar, fıkralar, efsaneler, menkıbeler, üstureler; ikinci olarak, ata sözleri, bilmeceler; üçüncü olarak, maniler, koşmalar, destanlar, ilahiler, dördüncü olarak; Dede Korkut Kitabı, Aşık Kerem, Şah İsmail, Köroğlu gibi hikayelerle ceng-nameler, beşinci olarak; Yunus Emre, Kaygusuz, Karacaoğlan, Dertli gibi tekke ve saz şairleri, altıncı olarak; Karagöz ve Nasrettin Hoca gibi canlı edebiyatlar. Edebiyatımız bu modellerden ne kadar çok feyiz alırsa, o kadar çok millîleşmiş olur… Edebiyatımızın Batı şaheserleri müzesinde geçireceği çıraklığa da millî edebiyatımızın batılılaşması diyebiliriz. Bu ifadelerden anlaşıldı ki, millî edebiyatımız millîleştirme ve batılılaştırma adları verilen iki terbiye devresinden geçtikten sonra hem millî hem de Avrupalı bir edebiyat haline girecektir.” (Ziya Gökalp, 1970, s. 143-144) İşte Ziya Gökalp bu düşünceler ışığında Türk milletini yükseltmek için çalışmıştır. Çocuklar için kaleme aldığı kısa manzumeler, şiirler, manzum ve mensur hikayeler, masallar bu çabanın sonucudur. Kızılelma ve Alageyik, Gökalp’ın Turan mefkûresini anlatan sembolik hikâyelerdir. Ülker ile Aydın manzumesinde de Turan kelimesi sembolik olarak kullanılmıştır. Bir büyü sonucu ceylan şeklini alan Aydın, kardeşi Ülker’in yeni doğan ve Turan adı verilen oğlunu görür görmez eski şeklini alarak insan olur. Gökalp’ın çocuklar için yazdığı eserler dışında da Turan ülküsünü işlediği eserleri vardır. Fevziye Abdullah Tansel’in tespitine göre 1915 yılı başından itibaren Gökalp, Turan ülküsünü anlatma ve yayma maksadıyla hiçbir şiir yazmamış 1916’da yazdığı Lisan şiirinden sonra Turan’ı mefkûre anlamında kullanmaya başlamıştır. Türklük’ün yakın mefkûresi olan Oğuzculuk fikrini işleyen tek şiiri ise Ötüken Ülkesi’dir. (Tansel, 1989a, s. XXIII) Ziya Gökalp’ın vatan sevgisini işleyen eserlerinin bazıları yaşadığı dönemin olaylarını konu alır. Bu eserler sayı bakımından pek çok olmakla beraber çocukların faydalanabileceği Kolsuz Hanım adlı eser İzmir ve Edirne’nin işgali ile geri alınmasını anlatan sembolik bir hikâyedir. Belli bir olayla ilgili olmaksızın çocuklara vatan sevgisini aşılamak maksadıyla yazdığı eserleri ise Kurt ile Ayı, Şehid Haremi, Asker Duası, Türk’ün Tufanı, Yeni Attila, İlahi, Yeşil Boncuk, Küçük Tomris’tir. Gökalp’ın Atatürk, Enver Paşa, Tal‘at Paşa, Ömer Naci gibi yakın tarihimizde derin izler bırakmış şahsiyetleri çocuklara tanıtan şiirler yazması hiç şüphesiz faydalı olmuştur. Ancak bu şiirler, anlatım, dil, muhteva ve benzeri özellikleri göz önüne alınarak değerlendirildiğinde çocuk edebiyatına dâhil edilemez. Türk destanlarından ve Türk halk hikâyelerinden faydalanarak yazdığı eserler arasında Tepegöz ve Boğaç Han hikâyelerini sayabiliriz. Fevziye Abdullah Tansel’in adı geçen eserlerle ilgili olarak kaleme aldığı şu tespit önemlidir. “Gökalp, ‘ümid ederiz ki, sanatkâr bir şairimiz çıkar da devletimizin esası olan Kayı Boyu’na ait bu iki menkıbeden millî bir Şeh-name, bir Altun Destan çıkarır’ dileğinde bulunur. Ergenekon’dan sonra Tepegöz ve Boğa ile Boğaç hikayelerini manzum olarak Anadolu lehçesine çeviren şairimiz, bu iki

hikayedeki vak‘aları mantıklı  sıraya bağlı kalarak Arslan Basat adlı hikayesiniyazdı. Tepegöz hikayesinin kahramanı Basat, Oğuz ilini Ergenekon’a benzerikinci bir felaketten kurtarmıştır. Arslan Basat hikayesinin son kısmında, Oğuzilinin Tepegöz’den kurtarılması ile     İstiklâl Savaşı’mız, Tepegöz’ü mahveden Arslan Basat ile Türklerin yetiştirdiği kahramanlar ve Atatürk arasında bağlılık yaratmıştır.” (Tansel, 1989a, s. XXVI)Ayrıca Ziya Gökalp, halk masallarını manzum olarak düzenlemeye çalışmıştır. Bunlar arsında Yaradılış Kozmogonisi adlı eseri dikkat çekicidir. Gökalp’ın halk edebiyatına ait ürünlerden faydalanarak yazdığı eserler üzerine müstakil bir çalışma yapan Rıza Filizok, eserleri belli bir sistematiğe bağlamış ve bunları geniş bir şekilde incelemiştir. Bu incelemede Rıza Filizok, Gökalp’ın söz konusu eserlerini şöyle tasnif etmektedir:

“Ziya Gökalp’ın Masalları

A-   Dede Korkut Hikayelerine Dayanan Masallar

1-    Arslan Basat

2-    Deli Dumrul

B-    Temelinde Belli Bir Halk Masalı Bulunan Masallar

1-    Küçük Şehzade

2-    Ülker ile Aydın

3-    Kolsuz Hanım

4-    Yılan Bey ile Peltan Bey

5-    Keloğlan

6-    Nar tanesi Yahut Düzme Keloğlan

7-    Keşiş Ne Gördün

8-    Pekmezci Anne

9-    Tembel Ahmet

10-    Küçük Hemşire

C-   Çeşitli Motiflerin Birleştirilmesiyle Meydana Getirilmiş Masallar

Kızılelma

D-   Yabancı Kaynaklı Masallar

Kuğular

Ziya Gökalp’ın Şiirleri

A-   Konusunu Eski Türk Ustûrelerinden Alan Şiirler

B-    Şekil ve Muhteva Yönünden Tasavvufî Halk      Şiiri ve Saz    Şiirinden

Unsurlar Taşıyan Şiirler

C-   Tekerleme, Mani, Masal Gibi Kolektif Bir Karakter Taşıyan Halk

Edebiyatı Ürünlerinden Yararlanarak Yazılan Şiirler”  (Filizok, 1991, s.

108-267)

Aynı çalışmanın sonunda Filizok, Gökalp’ın eserlerinde muhteva konusuyla ilgili olarak şu tespite yer verir: “Ziya Gökalp, Türk milliyetçiliğinin temeli olarak gördüğü Türk halk ültürüne yönelmiş, Türk halk edebiyatını kurulacak yeni edebiyatın temeli olarak görmüştür.” (Filizok, 1991, s. 277)

Sonuç olarak Ziya Gökalp’ın eserlerinde, halk edebiyatı kaynaklı ancak batılı anlamda işlenmiş konular yer alır. Kaynağı Türk halk edebiyatı olmayan konular ise halk edebiyatı formunda işlenmiştir. Görüşleri ve eserleriyle Ziya Gökalp’ın fikir tarihimizde olduğu kadar, kültür, sanat ve özellikle edebiyatımızda da seçkin bir yeri vardır. Ziya Bey’e göre, edebiyat milli kültürümüzün ele alınması gereken en önemli bölümlerinden biridir. Bu düşüncesi doğrultusunda edebiyat kavramı üzerine pek çok fikir ortaya koymuştur. Edebiyat dille yapılan bir sanat dalıdır. Edebiyat kavramı üzerine düşünenler yoğunlukla dil konusu üzerinde kafa yorarlar. Ziya Gökalp da hem edebiyatın hem de kültürün ana unsuru olarak gördüğü dil konusuna çok sık temas etmiştir. Fikirleri bütünüyle incelendiğinde, Ziya Gökalp’ın yeni bir toplumun temellerini oluşturmak istediği görülür. Bu yeni toplumun ise yeni bir dil anlayışına ihtiyacı vardır. Toplumumuza temel olarak Türkçülüğü alan Gökalp, yeni dil anlayışına “Lisanî Türkçülük” adını verir. Osmanlı döneminde edebiyatta, dilde, ahlakta, musikide ve bilimde ikilik olduğunu öne süren Gökalp, bu konulardan dille ilgili olarak şunlar söyler: “Bundan beş yıl önce, memleketimizde yan yana iki dil yaşıyordu. Bunlardan birincisi, resmi bir kıymete malikti ve yazıyı inhisar altına almış gibiydi. Buna Osmanlıca adı veriliyordu. İkincisi, yalnız halk arasında konuşulmağa münhasır kalmış gibiydi. Buna da, küçümseyerek, Türkçe adı veriliyordu ve avama mahsus bir argo zannediliyordu. Halbuki, asıl tabiî ve hakiki dilimiz bu idi. Osmanlıca ise, Türkçe, Arapça ve Acemce’den ibaret olan üç dilin gramerini, sentaksını, lügatini birleştirmekle husule gelmiş sun‘i bir karışımından ibaretti. Bu iki dilden birincisi, tabii bir teşekkül ve günlük hayatta kullanılmak suretiyle, kendiliğinden vücuda gelmişti. Bundan dolayı milli kültürümüzün diliydi. İkincisi ise, fertler tarafından usulle ve iradeyle yapılmıştı. Bu dil aşuresinin içine, yalnız bazı Türkçe kelimeler ve takılar karışabilirdi. Demek ki, Osmanlıca’nın milli kültürümüzde pek az bir payı vardı.” (Ziya Gökalp, 1970, s. 92) Bu tespitleriyle dilimizdeki ikiliğe vurgu yapan Ziya Gökalp söz konusu ikiliğini aydın-halk kopukluğunu ortaya çıkardığını söyler. Milletleri millet yapan bağın eğitimde, kültürde yani duygularda birlik olduğunu söyleyen büyük düşünür bu bağın kurulabilmesi için dilde birlik kurulması gerektiğine inanmıştır*. Bu birlik Türkçülük anlayışının prensipleri doğrultusunda “halka doğru” gitmek suretiyle sağlanacaktır. Halkla aydının kaynaşması için birbirlerini anlayacakları bir dil gerekti. Bu dilin Osmanlı aydınının kullandığı dil olamayacağını gören Ziya Gökalp konuşma dilini yazı dili haline getirmeyi hedefler. Bunun nasıl yapılacağını da Türkçülüğün Esasları adlı eserinde “Lisanî Türkçülüğün Umdeleri (Dilde Türkçülüğün Prensipleri)” başlığı altında maddeler halinde açıklar. Yeni Türk dili konusundaki düşüncelerini özetleyerek bugünkü Türkçe’nin genel prensiplerini belirleyen Ziya Gökalp görüşlerini

edebî eserlerine yansıtmıştır. Çocuk edebiyatı sahasına dahil edebileceğimiz eserlerinde prensiplerini ortaya koyduğu Türkçe’yi kullanmıştır. Halkı aydınlatmak için onun dilini kullanmak gerektiği gerçeğinin farkında olan Gökalp’in eserlerinde kullandığı dil halkın dilidir. Ziya Gökalp halk dilini kullanırken şive ve ağız özelliklerini ortadan kaldırmıştır. Eserlerini edebi İstanbul ağzıyla yazar. Özelikle temelini Dede Korkut hikâyeleri ve halk masallarından alan eserleri dil yönünden istediği gibi işlemiştir. Millîleşmek ve ilerlemek için halka doğru gitmek gerektiğini düşünen Gökalp edebi eserlerinde halk edebiyatını kaynak olarak görmüş ve halkın diliyle yani konuşulan Türkçe ile eserler vermiştir. Bu yargının hemen ardından belirtmek gerekir ki, Gökalp kaynağı halk edebiyatı olan eserleri ve halkın dilini belirli bir sistematiğe göre işlemiştir. Bu sistematik yukarıda alıntı yaptığımız prensiplerdir. Milli edebiyat cereyanı içinde dilde sadeleşme fikrinin öncülüğünü yapan Gökalp o tarihe kadar yazılı edebiyatta ve aydın çevrelerce edebi bir dil olarak kullanılmayan konuşma dilini edebiyata taşıması bakımından çok önemli bir şahsiyettir. Bugünkü yazı dilinin de temeli olan bu yeni edebi dilin fikir mimarı Ziya Gökalp’tır. Çocuklar için yazdığı bütün eserlerinde sade ve akıcı bir dil kullanarak, günümüze kadar tüm çocukların beğenerek okudukları eserler meydana getirmesi yanında günümüz yazılı çocuk edebiyatının dil problemini de ortadan kaldırmasıyla Ziya Gökalp’in çocuk edebiyatı içinde özel bir yeri vardır. Konularının çoğunu sözlü edebiyattan almakla beraber Gökalp’in eserleri dil ve üslup yönünden çok orijinaldir. Bu orijinallik söz konusu dil ve üslup özelliklerinin ilk olmasından kaynaklanır. “Ziya Gökalp edebi eserlerinde halkın konuştuğu dili kullanır” tespitini yaparken anlatılmak istenen onun halkın konuştuğu kelimeleri kullandığıdır. Zira edebi eserin dilinin günlük konuşma dilinden farklı olduğu bilinen bir gerçektir. Edebi eserlerinde günlük konuşma dilin kelimeleriyle edebiyat yapılabileceğini ispatlayan Gökalp aynı zamanda dilde Türkçülük ilkesini ve Türk dilinin zenginliğini ispatlamış olmaktadır. Gökalp’in eserlerinde kullandığı dil ve üslup başarılı da olmuştur. Mesela yazıldığı günden beri Alageyik, Yeşil Boncuk, Kurt ile Ayı gibi manzumeler her Türk çocuğunun belleğinden iz bırakmış, bir tekerleme gibi söylenegelmiştir. Gökalp’in masalları birer halk masalı hüviyetinde anlatılagelmiştir. Onun Ülker ile Aydın, Keşiş Ne Gördün, Tenbel Ahmet, Kuğular ve diğer masallarını bilmeyen pek az çocuk vardır. Ziya Gökalp’in eserlerinin her dönemde sevilerek okunmasında, birçok sebep olmakla birlikte, asıl sebep bu eserlerin dil özellikleridir. Her yazar ve şair sözü etkili kılmak için uğraşır. Bunu nasıl başaracağı ise yazarın veya şairin üslubuna bağlıdır. Bunu yapabilmek için edebi sanatlara ve yoğun bir anlatıma yer vermemek Ziya Gökalp’ın en önemli üslup özelliklerinden biridir. O anlatımındaki akıcılığa ve güzelliğe sadelikle ulaşmayı başarır.

“Çocuktum ufacıktım,

Top oynadım acıktım.

Yolda buldum bir erik,

Kaptı bir alageyik.”

dizelerindeki rahat söyleyiş

“Yüce Tanrı! Biz ki yavru Türkleriz,

Sana geldik, vatan için duaya

Yurdumuzun necâtını dileriz

Elimizi açtık işte semaya

Biz yalvarır iken, söyle: Amin

Duamızı kabul eyle: Amin”

dizelerindeki samimi ve içten anlatım tarzı söz konusu sadeliğin örnekleridir.

“Ben bir küçük çocuğum,

Var bir yeşil boncuğum.

Üstünde bir güzel kız

Resmi var; Ay ve yıldız”

Örneklerinde de görüleceği gibi rahat bir söyleyiş, sade bir dil ve anlatımı güçlendiren Gökalp gereksiz kelime kullanımından kaçar. Masal üslubuyla yazdığı manzumelerde de nesir halindeki masallarında da bu durumu görmek mümkündür. Gökalp halk masallarının kalıplaşmış giriş ve bitiş motiflerini kaldırmıştır. Halk masalının içinde yer alan manzum sözleri, aslını bozmamaya itina göstererek onarmış, şekil ve dil özellikleri bakımından, güzelleştirmek amacıyla işlemiştir. Ancak masalları kendi üslubuyla yazarken halk masallarının anlatım özelliklerini tamamen ortadan kaldırmamış, onlardan birer üslup unsuru olarak faydalanmıştır. Mesela Kızılelma şiirindeki

Bir varmış bir yokmuş, Tanrı’dan başka

Kimseler yok imiş, yakın zamanda

başlangıcı buna güzel bir örnektir. Ziya Gökalp anlatımında zenginliği sağlamak için eserlerini halk edebiyatı unsurlarıyla güçlendirir. Bu konuda Rıza Filizok şöyle demektedir: “Gökalp daha yoğun bir masal atmosferi elde edebilmek için işlediği masalı diğer masallardan aldığı unsurlarla zenginleştirir. Bununla birlikte Gökalp’ın masalları, üzerimizde masaldan çok hikaye tesiri bırakır. Bunun sebebi yazarın konu, şahıslar, zaman ve mekan üzerinde modern bir hikaye tavrıyla durmasıdır. Gökalp, yukarıdaki kategorilerle ilgili teferruat üzerinde duruşuyla, tasvirlere yer verişiyle, masala yabancı olan motivasyonu masallarına ilave edilişiyle masallarını hikayeleştirmiştir.” (Filizok, 1991, s. 281) Üslup bakımından, sıfatın çok kullanıldığı eserler süslü kabul edilir. Gökalp özellikle masallarında bol sıfat kullanmıştır. Ancak bu durum onun eserlerini süslü yapmaz. Gökalp kullandığı sıfatlarla eserlerine şairâne bir bakış tarzı, değer hükümleri ve bir duygu yükü katar. Gökalp’ın diğer bir üslup özelliği ise eserlerinde diyaloglara fazlaca yer vermesidir. Hem manzum hem nesir eserlerinde her zaman diyaloglar görmek mümkündür.

“Üvey ana dedi: “Artık çekemem

Bu afacan çocukların derdini;

Ya bunları evden çıkar, ya beni…

Baba dedi: “Sen üzülme bu elzem”

dizeleriyle başlayan ülker ile Aydın manzumesinde bunun çok örneği vardır. Kolsuz Hanım, Alageyik, Kurt ile Ayı, Pekmezci Anne, Kızılelma ve diğer bütün eserlerinde aynı özellikleri görürüz. Bu durumu Rıza Filizok, Gökalp’ın eserlerinin manzum tiyatro dilinin eşiğine geldiğini söyleyerek açıklar. Filizok söz konusu diyaloglarla ilgili olarak da şu tespiti yapar: “Halk masallarında şahısların konuşmaları onların sosyal mevkilerine vb. göre değişmez. Gökalp, modern bir tiyatro yazarı gibi kahramanlarını karakterlerine uygun bir tarzda konuşturmuştur. Ziya Gökalp, bu tür edebî faaliyetleri ile halk kültürüne ve halk edebiyatına dayanarak, modern edebi eserler verilebileceğini göstermiş ve kendisinden sonra bu yolda çalışanlara ciddi bir örnek olmuştur.” (Filizok, 1991, s. 281) Ziya Gökalp’in çocuklar için yazdığı eserlerde anlatıcı üçüncü şahıstır. “O” anlatımı vardır. Bu anlatıcı olaya müdahale etmez. Olayın dışında gördüğünü anlatan bir anlatıcı vardır. Çocuklara yazdığı eserler içinde nazım ve nesir masallar ağırlıkta olmasına rağmen klasik masal anlatıcısı durumunda olmayan anlatıcı çoğu zaman kahramanları konuşturmayı tercih eder. Bu eserlerde anlatıcı görülen geçmiş zamanı kullanmakla birlikte, geniş zamanı da kullanır. Gökalp’ın eserleri içinde “Ben” anlatıcı kullanıldığı da olmuştur. Daha çok bir çocuk sözüyle yazdığı Alageyik, İlahi, Yeni Attila, Yeşil Boncuk bu eserlerdendir. Gökalp anlatımında mahalli ve argo tabirler, deyimler ve kelimeler kullanmaz. Kendi dünya görüşüne uygun olarak Türk kültürüne ait kelime, tabir ve deyimleri kullanmıştır. Gramer ve köken olarak Türkçe kelimeler kullanan Gökalp anlam bakımından da kelimeleri seçmiş ve yabancı kaynaklı olanları tercih etmemiştir. Manzum eserlerinde Türkçe cümle yapısının kurallı şeklini tam kullanmasa da cümle yapıları sağlamdır. Nesir tarzı eserlerinde ise cümleler kurallı ve gramatik olarak kusursuzdur. Edebiyatın konusu insandır. İnsanoğlunun serüvenini, özlemlerini, yaşayışını anlatan edebiyat, konusunun insan olması münasebetiyle sosyal bazı görevler üstlenmiş durumdadır. Bu görev birtakım mesajları topluma ulaştırmaktır. Edebiyatçı bu görevi üstlenmiş kişidir. Toplumun bütün sorunlarını gören yazar veya şair eserlerinde bazı çözümler sunması yanında insanoğlunun iyiye, güzele ve doğruya yönelmesi için telkinlerde bulunur. Söz konusu telkinler edebiyat aracılığı ile yapılır. Cahit Kavcar bu konuyu şöyle özetlemektedir: “Sanat, hem kişinin yaratıcı gücünü geliştirmek, hem de insanlık niteliklerini yüceltmek için güçlü bir araçtır. Kalpten kalbe giden en sıcak, en dolaysız ve en sağlıklı araç. Sanatçı, duyarlığı, düşünüşü ve yorumlayışı ile dikkati çeker, öteki insanlardan ayrılır. Çünkü o, toplumun ve yurdunun insanlarının özlemlerini, ihtiyaçlarını en iyi duyan ve sezen kişidir.

Genel anlamda sanatın ve sanat eserinin asıl amacı yaşamı kolaylaştırmaktır. Çünkü yaşamı yalnızca teknolojik araçlar kolaylaştırmaz. İnsanları iyiye, güzele ve doğruya yöneltme, güzellik duygusunu geliştirme ve toplumun ilerlemesi yolunda hizmet etme, sanatın temel işlevleri arasında yer alır. Sanatçı, örneğin bir yazar bu ödevlerini, bazen iyiyi canlandırmak, bazen de kötüyü, toplumun ve insanın aksak yanlarını sergilemek biçiminde yerine getirir. Vereceği dersi yasa maddeleri ya da ders notları ezberletir gibi kuru kuruya değil, sezgi, yaşantı ve telkin yoluyla, estetik yolla verir. Bu yönüyle sanat, genel anlamda eğitimin bir organı ve aracıdır.” (Kavcar, 1982, s. 2-3) İnsana ve topluma edebiyat aracılığı ile ulaşmak ve bazı değerleri telkine çalışmak edebiyatçıların hemen hemen tamamının yapmak istediği bir şeydir. Ziya Gökalp da aynı düşünce doğrultusunda hareket eden bir mütefekkir ve edebiyat adamıdır. O da çocuklara yönelik yazdığı eserlerde, Türklük ve insanlık için önemli gördüğü değerleri işler. Bu anlamda onun çocuk edebiyatı bünyesindeki eserleri mesajlarla doludur. Kullandığı dil ve ifade, seçtiği konular bu mesajları çocuğa daha iyi ulaştırmak içindir. Bu hususta İnci Enginün şu tesbitlerde bulunmaktadır “Gökalp’in halk masallarından derleyerek Türklük değerine göre baştan yazdığı masallardan manzum olanları, çocukların kolayca anlayıp ezberleyebilecekleri şekilde hecenin kısa kalıplarıyla söylenmiştir. Nesir olanların da dili son derece sadedir. Fakat her masal, milli ve beşerî bir değer telkin edecek tarzda yeni baştan inşa edilmiştir.” (Enginün, 1991, s. 427) Buna benzer bir tespiti Rıza Filizok da yapar. Filizok, Gökalp’in çocuklar için yazdığı masallar üzerine bir değerlendirme yaparken şunları söylemektedir: “Halk masallarında “kıssadan hisse” çıkarma geleneği yoktur. Gökalp fabllerde ve park hikayelerinde görülen bu tekniği masallarda kullanmıştır. Ancak onun masallarında “kıssadan hisse çıkarmak” yeri “kıssadan sosyal plana geçiş”’e bırakmıştır.” (Filizok, 1991, s. 280)

MURAT ATEŞ (Selçuk Üniversitesi,Araştırma Görevlisi)

KAYNAKLAR

AKSU, M. Hakkı, Ziya Gökalp’ın Eğitim ve Din Eğitimi ile İlgili Görüşleri,

(Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi), Bursa, 1989.

AKYÜZ, Yahya, Türk Eğitim Tarihi, Ankara Üniversitesi, Ankara, 1985.

BEYSANOĞLU, Şevket, Ziya Gökalp için Yazılanlar- Söylenenler, Ziya

Gökalp Derneği Yayınları, Ankara, 1964, s. 326

ENGİNÜN, İnci, Yeni Türk Edebiyatı Araştırmaları, 2.baskı, Dergah

yayınları, İstanbul, 1991.

FİLİZOK, Rıza, Ziya Gökalp’ın Edebî Eserlerinde Halk Edebiyatı Tesiri

Üzerine Bir Araştırma, Kültür Bakanlığı Yayınları, Ankara, 1991.

GÖÇGÜN, Önder, Hususî Mektuplarına Göre Ziya Gökalp’ın Hayat

Görüşü, Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü Yayınları, Ankara, 1992.

KAVCAR, Cahit, Edebiyat ve Eğitim, Ankara Üniversitesi Eğitim Bilimleri

Fakültesi Yayınları, Ankara, 1982.

TANSEL, Fevziye Abdullah, Ziya Gökalp Külliyatı I Şiirler ve Halk

Masalları,, 3. Baskı, Türk Tarih Kurumu Basımevi, Ankara, 1989.

—— ——,  Ziya Gökalp Küllüyatı II Limni ve Malta Mektupları,, 2. Baskı,

Türk Tarih Kurumu Basımevi, Ankara, 1989.

Ziya Göklap, Türkçülüğün Esasları,(haz. Mehmet KAPLAN), Millî Eğitim

Basımevi,İstanbul,1970

—— ——, Millî Terbiye ve Maarif Meselesi, 2. Baskı, Diyarbakır’ı Tanıtma

ve Turizm Derneği Yayınları, Ankara, 1972.

—— ——, Terbiyenin Sosyal ve Kültürel Temelleri I, (haz. Rıza

KARDAŞ), Millî Eğitim Basımevi,İstanbul, 1973.

—— ——, Türkleşmek –İslâmlaşmak- Muasırlaşmak, (haz.Yalçın TOKER),

2.Baskı, Toker Yayınları,İstanbul,1992.

——       ——, Türk             Ahlakı,       (haz.Yalçın        TOKER),        2.Baskı,Toker

Yayınları,İstanbul,1992.

——      ——, Hars ve               Medeniyet,(haz.Yalçın TOKER),Toker

Yayınları,İstanbul,1995.

 

kayatasarim