Edebiyat Türkiye Kültür ve Sanat Sitesi

anasayfa

Edebiyat Türkiye’ye hoşgeldiniz.Sitemiz beşinci yılına doğru emin adımlarla ilerlerken, bizler kaliteyi daha da artırmak için bu mekanın alt yapısını değiştirme ihtiyacı duyduk. İnanıyoruz ki yeni altyapımızla geçtiğimiz yıllarda yaşadığımız sorunları yeniden yaşamayacak ve buraya gün geçtikçe bir kütüphane işlevi kazandıracağız. Sitemizin bu işlevi kazanmasında elbette siz edebiyat severlerin rolü mühim olacaktır. Elinizdeki dökümanları ‘İçerik Gönder’ bölümünden bize ulaştırmanız halinde ilgili içerik sitemizde yerini alacak ve sair ziyaretçilerimiz de bundan faydalanacaktır.Ayrıca sitemize kendi şiir/denemelerinizi de yollayabilirsiniz.Şiir ve denemeleriniz ‘Erbab-ı Kalem’ bölümünden yayınlanacaktır.

Korku

İnsan korktuğu “şey”den nefret eder ve onu görmezden gelir. Korktuğumuz objenin türü, boyutu ve varlık tanımı önemli değildir tek kabul gerçeklik korktuğumuz gerçeğidir. Türk sağlıkçıları buna “emosyonel” bir tepki diyorlar bu kavram İngilizceki emotion(al) dan yani Türkçe karşılığı “duygu” olan kelimeden türetilmiş “imouşinal” diye okunan sözcüktür. Burası Türkçecilerin işi. Biz doğrudan “korku”nun, bünyedeki etkilerinin topluma yansıyışına değineceğiz. Yalnız konumuzu sosyal fobiden ayırıyoruz. O, kişinin hata yapıp kınanacağından korktuğu için topluma karışamamsı sorunudur. Adına şimdilik “Komplocu Toplum” diyebileciğim “herkes düşman biz “iyi”iz  zihniyetindeki bir modelden bahsediyorum. (Coumte ‘un Sosyoloji terimine verdiği ilk isim Sosyal Fizik’ti)

Tarih sahnesindeki etkisi kadar desiseler (entrika) ile de nam yapmış Türk İmparatorlukları ve devletleri gövdenin sabitliğini korumak için birtakım desiseler üretmiş ya da üretilen desiseler ile mücadele etmiştir. Tarihi safhada meydana gelen entrikal olayların nasıl ve ne şekilde ilerlediği aşağı yukarı aynıdır. Elbette devletin üst basamağındaki diplomatik davranış bunları gerektirir. Devlet adamının ahlaki yönü nevi şahsına münhasır kalmakla beraber devlet adına vereceği kararlarda şahsını ırgalamaz, meşhur “devletin bekasu içün” karındaş katline “vacip” lik verme kanunamesi malumunuz.

Hal yukarda böyle iken toplum kendi içinde birbirleri ile olan ilişkilerinde de şahsi varlıklarını sürdürmek için micro devlet davranışı sarf ederler ki buna karakter deriz.( bu ayrı bir konu referans almalar vs…)

Konu öküz altında buzağı aranmasıyla ilişkili. Beynimizin kılcallarından tutun da toplum en uç köşesine kadar işlemiş. Çoğumuzun “aslında şunu biz icat etmişizde batılı bunu bizden –çalmış- “dediğini biliyorum. Ya da haberlerde biri ölür ardından binbir türlü senaryolar yazılır, sokağa inersiniz konu oraya gelince türlü türlü akla hayale sığmayan senaryolar işitirsiniz. Tv dizilerinde entrikalar çemberi, bitmeyen düşmanlık senaryoları vs… En iyisini umup en kötüsü için hazırlıklı olamadık bir türlü, biz kendimizi dışarıya kapattık. Korktuk. Korku beraberinde nefreti getirdi, korku beraberinde güvensizliği getirdi. İstanbul için tanıdığım birinin şöyle dediğini hatırlıyorum “İstanbul entrikaları iki İmparatorluğun başını yedi. İstanbul’da yaşamak için entrikan olacak ve var olan entrikalarla baş edebilmeyi göze alacaksın” demişti. Ne kadar karamsar bir bakış açısı ne kadar korkunç bir öneri olduğunu çok sonraları daha iyi anlayacaktım. Ben örnek olarak bir başka büyüğümün İncilin sahte olduğunu bildiği halde “olaki içinde değişmemiş bir ilahi kelam olabileceği şüphesiyle” yinede saygı gösterip belden yukarısında taşıyışı zihniyetini benimsedim. Birşey öğrenmeye niyeti olan birinin davranışının da bu cihetten olması gerekliğine inanıyorum. Desise desiseyi getirir. ”Batılı bizi hiç sevmemiş yüz yıllar boyu” diyen bir kişinin devlet teşkilatlanmasından haberinin yok olduğu açıktır. Batı devlet başkanı yada kralı elbette kendini haraca bağlamış Sultanı ya da Hakanı sevmeyecektir. Ya da taraf devletlerin üstünlük kurmak amaçlı verdikleri türlü desiselerden zarar gören halk, elbette ki o devlete düşmanlık besleyecektir. Ama bunun toplumsal bir korkuya dönüştürülmeye çalışılması her iki taraf için bir hatadır. Bize ders diye öğretilen ilk ve orta öğretim tarihi gerçek tarihi bilgileri saptırması bir yana husumet besletici bir tarih anlayışındadır. Konu batı ya da tarih boyu mücadele ettiğimiz devletlerin desiselerini aklamak yada “onlar da insan; sevelim! hepimiz kardeşiz” değildir “durun bakalım adam ne diyor?!” demeye yönelik bir temennidir.

Ney kimi her dem ki bezm-i vaslunı yâd eylerem

Ney kimi her dem ki bezm-i vaslunı yâd eylerem
Tâ nefes vardur kuru cismümde feryâd eylerem

Rûz-ı hicrândur sevin ey murg-ı rûhum kim bugün
Bu kafesden men seni elbette azâd eylerem
devamını oku

Klâsik Şiirde Romantik Söylem veya Osmanlı Romantizmi

Romantizm, çıkış tarihini daha eskilere götürmek mümkün olmakla birlikte, XIX. yüzyılın başlarında ortaya çıkan ve asrın ortalarına kadar hemen hemen bütün Avrupa’da hakim olan bir sanat/edebiyat akımıdır. Klasisizme ve Aydınlanma Çağı’nın katı akılcılığına bir tepki olarak ortaya çıkan bu akım, ana çizgileriyle bilim ve aklın üstünlüğüne sınır getirme, ferdin hürriyetine önem verme, insanın duygu, arzu ve hayallerini gündeme getirme, tabiatın güzellik ve zenginliklerini tanımayı amaçlar (Çetişli 1998: 56). Osmanlı sanat ve edebiyat dünyasında da, sistemli bir yapı arz etmemekle birlikte, benzer algılama ve anlayışların olduğu bir gerçektir. Ancak bu benzerlikler özde önemli farklılıkları da içermektedir. Avrupa’da da ülkeler arasında aynı niteliklere sahip bir romantizmden bahsetmek mümkün değildir. Romantizm, akla karşı duygu, nesnelliğe karşı öznellik, amprisizme (tecrübî, içkin) karşı transandentalizm (aşkınlık), topluma karşı birey karşıtlıkları üzerine kurulmuştur.
devamını oku

Gice gündüz işüm âh u zâr u efgân oldı gel

Gice gündüz işüm âh u zâr u efgân oldı gel
Bu benüm dîvâne gönlüm gel ki vîrân oldı gel

Âteş-i aşkun derûnum yakdı ber-bâd eyledi
Söndüremez bahr-ı umman bitdi külhan oldı gel
devamını oku

Kibir

Gözlerimi kapatıyor ve bir an için yokluğumu düşünüyorum. Evet, biliyorum, yokluk demek bile ürkütücü ve yokluk kolay kolay tasavvur edilebilir bir şey değil ama bir an için yokluğumu düşünüyorum… hiçbir zaman vucud bulmadığımı… asla var olmadığımı. Oluyor mu ne? Evet, evet! Oluyor galiba!… Yokluk düşüncesi ile birlikte bensiz bir dünyanın var olmadığını fark ediyorum yahut dünyanın ben olmadan bir mana ifade etmediğini müşahade ediyorum. Garib hissetmeye başladım…  İnsanın “ben” dediği şey olmadan bu dünyanın bir manası yok o halde? Öyle ya benim olmadığım bir dünya olamaz ki! Ben dediğim şey nefs, ruh, şuur, irade ve sair unsurları ihtiva ediyorsa ve bu unsurlar ben olmadan olamazsa yahut ben dediğim şeyin vucudu için lazım gelen unsurlar bunlar ise ben yoksam dünya da yoktur. Başka şeylerin benim olmadığım zaman ve mekanda –ki zaman ve mekan onlara göre mevcuttur- var olmasının bu hakikati değiştirmemesi lazım değil mi? Kaldı ki yokluğu tasavvur etmek, “başka” olarak isimlendirdiğim şeyin “ben” ile irtibatını kesmek demek değil midir? Yani eğer ben yoksam zaten başkası da olamaz… Galiba doğru yoldayım.

Benim varlığım ile dünya bir mana kazanıyorsa şayet şu halde dünya ile aramda müthiş bir irtibat var! Nasıl bir irtibat acaba? Tohum ile toprak arasındaki gibi bir irtibat olabilir mi? Evet! Muhtemelen öyle bir irtibat var… ama… ama bir dakika…. Toprağın su olmaksızın tohumu çatlatmasının yolu yok. Madem öyle, benim çatlamam için yani dünyayı kurabilmem için bir şey lazım; bendeki cevheri –varsa şayet- açığa çıkartacak bir şey!… Düşün! Düşün!  Düşün!… Tabii ki!… İnanmak! Dünya ile irtibat kurabilmek için önce dünyaya inanmalıyım ve onu kendime inandırmalıyım! Benim dünyaya inanmam kolay çün ki ben biliyorum ki ben olmadan o olamaz ve ben varsam dünya diye bir şey var. Fakat bu durumda da bir mesele var…Ya benden bihaberse dünya? Ya dünya bensiz var olabileceğini düşünüyorsa?! Varlığımdan haberi bile olmayanı nasıl kendime inandırabilirim ki? Böyle bir şey mümkün mü? Hayır, olmadı! Tohum ile toprak arasındaki gibi bir irtibat değil bizimkisi… Daha farklı… Daha fazla… Evet! İrtibatın kurulabilmesi inanmakla oluyor ama tek taraflı bir inanmak bu… Sonu hiçliğe mahkum bir inanç! Tekrar yok olmak… Var olmak nedir haberdarken yok olmak! Hayır! Hayır! Kesinlikle tohum ve toprak gibi değiliz biz… İyi ama bu irtibat nasıl kurulacak? Dünyayı kendime nasıl inandırabilirim?! Düşün… Düşün… Düşün…

Ben ve dünya; dünya ve ben… Dünya ve ben; ben ve… Elbette! Tabii ya! Dünya benden farklı bir şey değil… Eğer ben varsam ve dünya benimle var oluyorsa demek ki dünya benim! Şu halde dünyayı kendime inandırmaya çalışmak boşuna bir gayret oluyor! Öyle ya dünyayı kendime inandırmaya çalışmak, kendimi inkar etmek demek. Şu halde dünya ile irtibat kuramıyor oluşum sadece kendi varlığıma inanmadığımdan. Evet! İrtibat, inanmakla mümkün ama inandığım düzgün değilse irtibat kayboluyor hatta hiç kurulamıyor! İnanmak… Var olduğuna inanmak… Dünyanın var olmadığına, benim var olduğuma inandığım kadar inanmak… Bu nasıl bir irtibat! Yıkıcı, perişan edici, bir hamlede yere serici! Hangi insan buna takat getirebilir… Bir yandan varım de, bir yandan yok… Zıtlar ne zaman bir araya geldi de ben tam arada kaldım Ya Rab?! Tabii ya! Sen! (c.c) Sen (c.c.) bana arada kalmışlığımı ve sıkıştığım yerden nasıl kurtulacağımı gösteriyorsun! Ve Elçilerin… Onlar… Arada kalmayanlar!… Hayır! Haşa! Arada kalanların en mustaribleri… Onların söyledikleri senin buyurdukların ve senin buyurdukların sadece dünyayla yani kendimle olan irtibatımın düzelmesi için! Olamaz! Nasıl daha önce düşünemedim?! Helvadan put yapmak maddeyi azizleştirmek değilmiş meğer! Bizzat kendimi azizleştirmek! Yani dünya ile irtibatın bozukluğu! Yani kendi kendimi inkar! Yani dünyanın bensiz olmayacağını bildiğimden ötürü benim Sen’siz(c.c.) olabileceğimi düşünmem!…  Bir yandan kendimi inkar edip bir yandan kendime inanmak! Hiçliğe inanmak! Aman Ya Rabbi!… Kibir!

Afv et!

Sayfa 1 25« İlkÖnceki»SonrakiSon »