Senün her kebkebün şekl-i süreyya oldu eflâke
diler kim ola ey mehrû kapunda hâk-i der kevkeb

Bakıyoruz beyite şair nida sanatını kullanmış "ey" diye seslenmiş birine. O vakit bunu alalım beyitin başına koyalım. Ey ayyüzlü ! Senin ayakkabının her çivisi feleklere yani gökyüzüne şekl-i süreya ( süreya yıldızının şekli) olduğundan dolayı yıldızlar sevgilinin kapısında eşiğinin toprağı olmayı ister. Şair sevgilinin dolaştığını hayal ediyor. Şair sevgilinin seyeranını uzaktan seyrediyor ve ona ulaşamadığı için ve onu yüceltmek maksadında olduğu için onu alıyor ve gökyüzünde hayal ediyor. Bunu ayakkabının altındaki çivilerin toprakta bırakmış olduğu izlerden anlayabiliriz. Düşünün çivilerin ucu çıkmış ve nokta nokta iz bırakıyor toprakta...

Edebiyat Türkiye Kültür ve Sanat Sitesi

anasayfa

Edebiyat Türkiye’ye hoşgeldiniz.Sitemize kendi şiir/denemelerinizi ve edebiyatla alakalı dökümanlar yollayabilirsiniz.Şiir ve denemeleriniz ‘Erbab-ı Kalem’ bölümünden yayınlanacaktır.

Yukarıda yer alan beyitler ve kısa açıklamaları Meşveret Divanımızdaki Klasik Türk Edebiyatıbölümünden alınmaktadır.Beyitlerin  açıklamaları üyelerimiz tarafından yapılmaktadır. İlgili bölüme katılarak beyitler üzerinde daha geniş bilgilere ulaşabilir ve siz de beyitler üzerinde düşüncelerinizi paylaşabilirsiniz.

Sâkıya mey sun ki bir gün lâlezâr elden gider

Sâkıya mey sun ki bir gün lâlezâr elden gider
Îrüşür fasl-ı hazân bağ ü bahâr elden gider

Her nice zühd ü salâha mâil olur hâtırım
Gördüğümce ol nigârı ihtiyâr elden gider


Şöyle hâk oldum ki âh etmeğe havf eyler gönül
Lâcerem bâd-ı sabâ ile gubâr elden gider

Gırre olmâ dilberâ hüsn ü cemâle kıl vefâ
Bâki kalmaz kimseye nakş ü nigâr elden gider

Yâr içün ağyâr ile merdâne ceng etsem gerek
İt gibi murdar rakîb ölmezse yâr elden gider

Avni

Lisan ve Edebiyatımız

Akvâm u ümemin mevcudiyet-i siyâsiye ve mâneviyeleri başlıcalisanlarının derece-i intizâm ve mükemmeliyetine tâbidir. Bir lisanın hüsn ve letafet ve mükemmeliyeti iki türlü olur. Biri tabiî ve hulkî,diğeri kesbi ve sun′î.Birincisi Allah vergisidir. İkincisi bir lisanı söyleyenlerin cehdve ikdâmlarına ve zevk-i selîmlerine  mütevakkıftır. Birincisi lisan,ikincisi edebiyattır.      İbtidâ, birinci ciheti nazar-ı itibâre alarakumûmdan hususa nakl-i kelâm ile lisanımızın Avrupa ve Asyalisanları arasında ve ale’l-husus ümem-i mütemeddine elsinesinenisbeten ne hal ve mevkide bulunduğunu düşünelim.

Bu makalenin başındaki kaziyeye riâyetle kable’l muhâkeme hükmümüzü verip hemân lisanımızın medh ü sitâyişine girişmek istemem. Maksadım bir medhiye okumak değil, tenkidli ve isbatlı bir makale yazmaktır.Kendini pek hor ve hakir görmek veya kendi hakkında pek âli bir fikirde bulunmak efrâd hakkında  ne kadar çirkin ve muzır ise birbirine tamamiyle zıd olan bu iki haslet, akvâm u ümem hakkında dao kadar ve belki de ondan ziyade çirkin ve muzırdır.

Çünkü insankendi nefsi hakkında mahviyet gösterirse bir dereceye kadar ma′zurgörülebilirse de  milyonlarca efradla müşterek bulunduğu kavmiyet vecinsiyeti hakkında mahviyet gösterirse başkalarının hukukuna tecavüz etmiş olur. Kendini hakir ve zelil gösteren veya öyle bilen adam dâimahakir ve zelil kalır. İnsanı derecât-ı âliyeye sevk eden zillet ve hakaret korkusudur. Zillet ve hakareti kabul ederse artık korkacak bir   şeyi kalmayıp her denâeti irtikâb edebilir.Bilakis kendi hakkında pek âli bir fikir beslemek dahî kusur ve nakâyıs-ı mevcûdeyi görüp     ıslah etmeğe mâni olduğundan bu da bilâhare o neticeyi müntebih olur. Binâen′aleyh herkes cinsiyet ve kavmiyetine âid husâsâta ne nazar-ı hakaretle ve ne de kibir veisti′zâmla bakmayıp dâima muazzez ve mukaddes nazar ile bakmaklaberaber kusur ve nakâyısı görmeyecek derecede büht ve hayretedalmayarak tabi′il-vuku′ olan az çok kusur ve nakâyısı   ıslah veikmâline çalışmak iktizâ eder. Bu kaziyeyi düstûrü’l-amel ittihâz  ederek lisan ve edebiyatımız hakkında mülahazatımıza girişelim:Türkler esasen cesur ve cengaver bir kavim olup  eskiden  bu sıfatla şöhret bulmuş oldukları gibi lisanları dahî ahlak ve tabiatlarınamuvâfık olarak hâl-i ibtidâisinde huşûnetden pek de âri değil idi. Mahâza elsine-i Turaniyenin en mükemmeli addolunup Eski Türkçe demek olan ‘Uygur’ lisanı kable’l İslâm dahî  yazılır, okunur,  ve herifadeye elverişli bir lisan idi. Türkler din-i İslâm’ı kabul ve ale’l-husus memâlik-i  İslâmiyeye dühûl ile  ibtidâ birtakım imâretler  ve ba′de büyük büyük devletler teşkil ederek dindaşları olan Araplar ve İranlılarla  karışmağa başladıktan sonra  eski Uygur hat ve edebiyatını zaten mezheb-i kadimeleriyle beraber terk ve ferâmuş etmiş olduklarından iştirâk-ı mezheb sâikasıyla ve bulundukları mahallerin tesiriyle Arabî ve Fârisi edebiyatına tâbi ve onlara hâdim olup kendi lisanlarını ihmâl etmiş ve bazıları büsbütün unutup bazıları da Arabîve Fârisi kemâlat ve tabiratla karışık söylemeğe başlamışlardı.

Ezelden şâh-ı ışkun bende-i fermânıyuz cânâ…

Ezelden şâh-ı ışkun bende-i fermânıyuz cânâ
Mahabbet mülkinün sultân-ı âlîşânıyuz cânâ

Sehâb-ı lütfün âbın teşne-dillerden dirîg itme
Bu deştün bağrı yanmış lâle-i nu’mânıyuz cânâ


Zamâne bizde cevher sezdügiçün dil-hırâş eyler
Anunçun bağrumuz hûndur maârif kânıyuz cânâ

Mükedder kılmasan gerd-i küdûret çeşme-i cânı
Bilürsin âb-ı rûy-i mülket-i Osmânî yüz cânâ

Cihânı câm-ı nazmum şi’r-i Bâkî gibi devr eyler
Bu bezmün şimdi biz de Câmi-i devrânıyuz cânâ

Baki

Diriliş Akımı mı İkinci Yeni mi?

Yakın zamana kadar Sezai Karakoç’un şiiri yaygın bir yanlışlıkla İkinci Yeni akımı içinde anılır, bu akımın mensupları sayılırken üstadın adı da ustalıkla araya harmanlanıverirdi. Böylece hem Sezai Karakoç’un şiirini kavrama yeterliliğinden mahrum oluş gizlenmiş olur, hem de İkinci Yeni’ye bir itibar kazandırma ve onaylatma oyunu el çabukluğuyla kotarılırdı.

Yayımlanmış veya yayımlanmamış yüksek lisans ve hatta doktora tezlerinden bazılarında da  böyle bir körlük yanılgısı yaşanıyor ki kanaatimce yalnızca bu yanlışlık, söz konusu tezin reddedilme sebebi olabilecek büyüklüktedir.
İkinci Yeni’ye mensup olarak meşhur olmuş şairlerin şiiriyle Sezai Karakoç şiiri arasındaki benzerlikler eş zamanlılık, dil ve kimi biçim unsurlarından ibarettir. Yalnızca bu unsurlara bakılarak elbette bir akım beraberliğinden söz edilemez. Zira ne İkinci Yeni şiiri bu unsurlardan ibarettir, ne de Sezai Karakoç’un şiiri. Bir ileti olarak şiir, onu doğuran ve var eden inanç ve düşünce dünyasından, hayat görüşünden bağımsız olarak ele alınamaz. Bu basit gerçek hatırda tutularak bakıldığında sözü edilen akımla Karakoç’un şiirinin düpedüz ‘ayrı dünyaların’ şiirleri olduğu görülecektir.
İki bininci miladi yılı Türk ve İslam dünyasının en büyük şairi ve mütefekkiri olarak kapatan; çağdaşı olmaktan, yaşadığı ülkede yaşamaktan, konuştuğu dili konuşmaktan saadet duyduğumuz üstat Sezai Karakoç, sanat, düşünce ve eylem alanlarını da kapsayan “Diriliş” akımının kurucusu ve mensubudur. Bu akıma kimi eleştirmenlerce “Yeni İslamcı Akım” ya da “İslami Edebiyat”  denilmişse de doğru adlandırmanın “Diriliş akımı” şeklinde olması gerektiği kanaatini paylaşıyoruz. Sayın Sezai Karakoç’un da tercihi bu yöndedir.

Diriliş akımı, duyuş ve düşünüşün de kendisiyle şekillendiği İslam’ı ve İslam Medeniyeti’ni hem malzeme hem de ilham kaynağı olarak kullanan; buna sanatçının kendi devrini, devrin dil ve malzemesinin yorumlanması ile bizzat sanatçının kendi biricikliğinin keşfinden doğan hasılayı da ekleyerek kullanan bir akım olarak tanımlanabilir. Bu manada Diriliş akımı yeni bir akım değil; kendi devirleri için Şeyh Galip’in de, Fuzuli’nin de Hz. Mevlana’nın da birer ihya edici öncüler oldukları göz önünde bulundurulunca adı geçen akımın da günümüzde ihya edilerek yeniden kurulduğunu, bu yüzden Sezai Karakoç’un aynı zamanda Diriliş akımının mensubu da olduğunu söyleyebiliriz.

İkinci Yeni olarak tanınan şiirin genel olarak ‘meselesiz, formalist ve öz düşmanı’, ‘tanrıyı, aşkı ve ölümü anlamayan’, medeniyetimize ait herhangi bir renk, koku ve ses taşıma kaygısından mahrum bir anlayışın ürünü olduğuna dair örneklemeleri gereksiz gördüğüm gibi
Sezai Karakoç’un ve onun şiirinin inanç, duygu ve düşünce bakımından yukarıda adı geçen şairlerin de içinde yer aldığı büyük gelenekle olan ruh ve gönül akrabalığına örnekler vererek açıklama yapmayı da gerekli görmüyorum.
Ancak pek fark edilmediğini düşündüğüm bir başka bağlantıdan; üstat Karakoç’un, büyük edebiyat geleneğimiz içindeki edebi türlerle ve onların formunu yenilemek suretiyle kurduğu gerçekten ‘yeni’ bağdan kısaca söz etmek istiyorum.

Edebiyatımızda adına “hamse” geleneği diyebileceğimiz bir gelenek var. Bir şairin rüştünü ispat etmesi için, büyüklerden sayılması için hamsesi olup olmadığına bakılıyor. “Beşlik”, “beşleme” diyebileceğimiz hamse, bir şairin yazması gereken en az beş temel kitaba işaret ediyor. Bunların birincisi elbette usulüne göre tertip edilmiş (Türk şairleri için) Türkçe divandan oluşuyor. İkinci kitabı Farsça divan oluşturuyor. İyi bir Türk şairi, paylaştığımız edebiyat geleneğinin büyük dillerinden biri olan Farsça’yı da ana dili gibi bilme ve onunla bir divan teşkil edecek kadar şiir yazma sınavından geçiyordu böylece. Üçüncü kitap Arapça’dan bir çeviri olmakla birlikte genellikle manzum kırk hadis tercümesiyle oluşturulan kitaptır. Her iyi şair, Arapça’yı da bilmek, Kur’an’a ve hadislere vakıf olmak, binlerce hadis içinden kırk tanesini seçerken de seçimine yol gösteren anlayışlarını ve önceliklerini sergilemek ve ayrıca bunlardan şiire ulaşmak sınavından da geçecektir. Hamsenin dördüncü kitabı, bilinen bir hikayenin yeniden anlatılmasından ibaret olmakla birlikte en zor ‘sınav’lardan biridir. Hüsrev-ü Şirin, Leyla vü Mecnun, İskendername, Yusuf ile Züleyha gibi mesneviler, en çok yazılmış olanlardan bazılarıdır. Burada şair üslup, yaklaşım, yenileyicilik gibi ciddi sınavlardan geçiyor. Bilinen ve başkaları tarafından defalarca yazılmış bir hikayenin yeniden yazımında dikkat edilmesi gereken asıl husus, sanatçının ne söylediği değil; -ki o malumumuz- o hikaye dolayımıyla neleri nasıl söylediğidir. Şaire ve hamsesine sıra dışılık kazandırabilecek beşinci kitap ise, tematik unsurları da kişi ve olayları da sanatçının kişisel kurgusunun ürünü olan ve ‘orijinal mesnevi’ diyebileceğimiz; bir kitaptır. En eskilerden Ferdüddin Attar’ın Mantıku’t- Tayr’ı ile yakın dönemden Şeyh Galip’in Hüsn-ü Aşk’ının bu son guruba giren kitaplardan olduğu biliniyor.
Bunlardan başka aynı türde yahut farklı kitaplarla “hamsesini” genişleterek altıya, yediye hatta dokuza çıkaranlara da tezkirelerde ve ansiklopedilerde rastlıyoruz. Gerçi  örneğin altı kitabı olan için hamsesi değil “sittesi vardır” deniliyor, ancak ‘hamse’ geleneğe adını veren kelime olmayı sürdürüyor.

Sezai Karakoç’un hamse geleneğiyle; geleneğin biçimsel gibi durmakla birlikte  taşıyıcı olduğu tartışmasız olan bu yüzüyle de akrabalık kurma; böylece onu çeşitli biçimlerde yenileyerek diriltip sürdürme çabasında olduğunu düşünüyorum. Üstadın şiir kitaplarından hangilerinin hamse geleneğindeki hangi türlere karşılık geldiğinin ve bunlarda ne gibi yeniliklerin yapıldığının incelenmesi ayrı yazıların konusudur ve eminim ileride bu konu üzerinde önemle durulacaktır. Acizane ben de kolay yerinden başlayarak bir iki cümle söylemek istiyorum: Bilinen bir hikayenin yeniden ve yenilenerek yazılması suretiyle, ne söyleneceği az çok malumumuz; ve fakat nasıl söylediği sınavı demek olan hamsenin dördüncü kitabı, üstadın, -adı üstünde- Leyla ile Mecnun adlı eseridir. Miladi yirminci yüzyılın ikinci yarısında, modern Türk şiirinin kazanım ve birikimleri de kullanılarak ve serbest vezinle yeniden yorumlanarak yazılan Leyla ile Mecnun hikayesi, böylece antik bir malzemeye dönüşme tehlikesinden bir kere daha kurtulmuş, yeni bir eser olarak günümüz edebiyatına kazandırılmıştır. Tek başına bu eser, geleneğin değişerek devam etmesi anlayışının yetkin bir örneğidir.

Hamse geleneğindeki orijinal mesneviye karşılık gelen eserinin ise “Hızırla Kırk Saat” olduğunu düşünüyorum. Hikaye oldukça geriye itilmiş, kurguda şiir mantığı içinde sıçramalı bir teknik kullanılmış, buna bağlı olarak zamanda da kronoloji gözetilmemiştir. Söz konusu unsurlar yalnızca şiire bir fon ve yeni şiirler söylemeye bir vesile olarak kullanılmıştır. Yine de Hızır’ın çağlar içinde çeşitli insan toplumlarını ve şehirleri gezip tanık olduklarını, karıştığı olayları ve bunlardan yansımaları takip edebildiğimiz için yeni bir mesnevi ile karşı karşıya olduğumuzu rahatça söyleyebiliriz. Genel olarak mazmunları ihya ederek edebiyatımıza kazandırma bilinçli çabası içinde gördüğümüz Karakoç’u, (gül, bengisu, Leyla…) burada da Hızır mazmunu ile karşımıza çıkarken görüyoruz. Hızır mazmunu ihya edilmekle birlikte edebiyatımıza bu seviyede ilk kez bu eserle girmiştir.

Yabancı dil bilgisinin şiirle sınanması diyebileceğimiz hamsenin iki ve üçüncü türdeki kitaplarına ise “İslam’ın Şiir Anıtlarından” ve “Batı Şiirlerinden” adlı eserleri akraba görüyorum. Burada dil olarak Farsça’nın yerini Fransızca’nın almış olması, Diriliş anlayışının devrin dil, malzeme ve imkanlarını yoklayıp yorumlayarak içselleştirme yönündeki yaklaşımının bir örneği olduğu gibi, yine sanatçının çağını anlaması gerektiği cümlesinden olarak, çok yönlü temaslar kurduğumuz Batı medeniyetinin zamanımızda aktif durumda bulunmasının zorlayıcı bir sonucudur da.
Üstat Sezai Karakoç’un hamse geleneği ile ilişkisinin boyutları, kısaca anlatmaya çalıştığımın çok ötesindedir. Zira Tahanın Kitabı, Gül Muştusu, Ayinler ve Çeşmeler’in de orijinal mesnevi türüne giren eserler olduğu kanaatindeyim. Mesnevi geleneğindeki bu yenilenişin mukayeseli incelenmesi, O’nun İkinci Yeni’ci olduğu komik sanısından kurtulabilen akademisyenleri bekliyor.

Yazar: Şaban Abak

Divan Şiirinde Sabâ

1
DİVAN ŞİİRİNDE SABÂ
(Osmanlı Tarihi Araştırmaları XXVI, Prof. Dr. Mehmet Çavuşoğlu’na
Armağan II, İstanbul 2005.)
Doç.Dr. H. Dilek Batislam*

Divan  şiirinin temelinde belirli benzetme öğeleriyle, mazmun ve motifler
bulunmaktadır. Hemen her divan  şairinin  şiirinde rastlayabileceğimiz kimi mazmun ve
motiflerin divan  şairlerinin  şiirlerinden, örnek metinlerden yola çıkılarak tespit edilmesi,
divan  şiirinin kendine özgü benzetme dünyasının ortaya konulmasını sağlayacaktır. Ayrıca,
bu tür belirli benzetme  öğelerinin tespitine dayalı çalışmalar divan  şairlerinin ortak  şiir
malzemesini nasıl kullandıklarını ve  şairler arasındaki üslûp benzerliklerini ya da
farklılıklarını gösterecektir. Farklılıkların tespiti  şairlerin divan  şiiri geleneğini ne kadar
yansıtıp yansıtmadıkları konusunda fikir verici olacaktır (Kut, 2000: 169-173).
Bu yazımızda divan şiirinde yaygın  kullanılan benzetme öğelerinden biri olan sabâ ve
sabâyla ilgili öğeler üzerinde duracağız. Çeşitli kaynaklarda verilen bilgilerden yola çıkarak
sabâ rüzgârının özelliklerini tanıttıktan sonra, divan  şairlerinin  şiirlerinden seçtiğimiz örnek
beyitler aracılığıyla sabâ rüzgârıyla ilgili hangi özelliklerin divan  şiirinde söz konusu
edildiğini göstermeye çalışacağız. Ayrıca taradığımız  divanlarda bu öğelerin kullanım
sıklığının ne ölçüde olduğu konusunda da bir değerlendirme yapacağız.
Divan  şiirinde doğa ve doğa olaylarıyla ilgili öğeler önemli yer tutar. Divan  şairleri
şiirlerinde kullandıkları benzetmelerde, mazmun ve motiflerde  sıklıkla doğa güzelliklerinden
ve doğanın kendine özgü bazı özelliklerinden yararlanırlar. Ancak, doğayla ilgili benzetme ve
tasvirler gerçekçi değildir. Gelenekte belirlenen  şekliyle, fazla değiştirilmeden kullanılır.
Divan  şairi, kendisine geleneğin getirdiği hazır unsurlardan ve malzemeden hareket etmek
durumundadır. Belirli konular ve duygular etrafındaki bu hazır unsurlar divan  şiirinin
değişmez motiflerini meydana getirir. Bu motifler sisteminde  şairin ele alacağı her unsur,
geleneğin önceden belirlemiş olduğu ilgi ve imajlarla kapalı bir daire oluşturur.Bunlardan her
birinin beraberinde başka neleri getireceği, nelerle birlikte ele alınacağı, çağrıştıracağı
unsurlar, hangi imajlarla kullanılacağı önceden bellidir. Divan  şiirinde her motif bir bağlı

*
Çukurova Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü Öğretim Üyesi.
2
unsurlar grubudur. Bu grubun içinden herhangi bir unsur zikredildiğinde öteki unsurlar , biri
ya da birkaçı ile onun beraberinde gelir (Akün, 1994: C.IX, 421-422 v.d.).
Sevgilinin ya da övülen kişinin özelliklerini vurgulamak için doğadan alınmış
varlıklarla ilgili teşbih ve mecazlardan yararlanılır. Divan şiirinde kullanılan doğaya ait öğeler
arasında gök cisimleri, mevsimler, rüzgârlar, bitkiler, hayvanlar vb. sıralanabilir. Bütün bu
sıraladığımız öğeler divan şairinin şiir dünyasında duygu, düşünce ve hayallerin daha etkili ve
güzel bir biçimde anlatılmasını  sağlayan unsurlar olarak yer alırlar.
Divan şiirinde sık kullanılan yukarıda sözünü ettiğimiz doğayla ilgili öğeler arasında
anâsır-ı erbaadan olması nedeniyle rüzgâr ve rüzgâr çeşitleri önemli bir yer tutmaktadır. Bir
rüzgâr çeşidi olan “Sabâ” da divan  şiirinde çeşitli özellikleriyle hemen her divan  şairinin
kullandığı öğelerden biridir. Divan  şairlerinin  şiirleri arasında çeşitli nazım  şekilleriyle
yazılmış sabâ redifli bir çok  şiirin bulunması da bunun kanıtlarındandır. Sabâ redifli  şiirlere
Karamanlı Aynî’nin sabâ redifli gazelini (Mermer, 1997: 312,313)Ahmet Paşa’nın sabâ redifli
Terci-i bendi’ni (Tarlan, 1992: 106-107), Fuzûlî’nin sabâ redifli Naat’ını (Akyüz vd., 1990:
35-36), Nef‘î’nin sabâ redifli iki gazelini (Akkuş, 1993: 281-282), Nâilî’nin sabâ redifli
gazelini (İpekten, 1990: 160;  İpekten, 1997: 172-178)  ve Enderunlu Vâsıf’ın sabâ redifli
gazelini (Gürel, Tarihsiz: 276) örnek verebiliriz.
Arapça olan sabâ kelimesine sözlüklerde çeşitli karşılıklar verilmektedir. Sözlüklerde
yer alan sabâ ile ilgili açıklamaların bir bölümünde sabânın rüzgâr anlamı dışında edebî
metinlerdeki anlamlarına da değinilmiştir. Sabânın farklı anlamlarının verildiği bazı
sözlüklerde yer alan karşılıklardan  birkaçını şöyle sıralayabiliriz:
Mütercim Âsım Kâmus Tercümesi’nde “Sabâ”ya: “Sadın fethi ve elifin kasrıyla rûzgâr
aksâmından  şol rûzgâra dinür ki matla‘-ı Süreyyâ ile Benât-ı na‘ş beyninden hübûb ider ola.”
karşılığını verir  (Mütercim Âsım, 1305: C.III, 853).
Kâmûs-ı Türkî’de: “Şark-ı şimâlî cihetinden esen hafîf ve latîf rüzgâr. Bâd-ı sabâ. Eski
şi‘rimize sermâye-i makâl olan kelimât-ı  ma‘dûdedendir. Sabâ-reftâr: Bâd-ı sabâ gibi hafîf ve
serî‘ yürüyüşlü” açıklamaları yer almaktadır (Şemseddin Sâmî, 1989: 816).
Osmanlıca sözlükte de: “Gün doğusundan esen hafîf ve latîf rüzgâr” karşılığının
ardından;  Esb-i sabâ-reftâr: Rüzgâr gibi uçan at. Sabâ-berâber: Sabâ rüzgârı gibi hafif ve
latîf. Sabâ-reftâr: Rüzgâr gibi hafif ve çabuk giden” tamlamalarının anlamları verilmiş ayrıca,
Türk müziğinin en eski makamlarından birinin de sabâ makamı olduğu söylenmiştir. Müzikte
3
sabâ-aşîrân, sabâ-pûselik, sabâ-uşşâk, sabâ-zemzeme ya da sabâ-kürdî makam adlarının da
bulunduğu açıklanmıştır (Devellioğlu, 1986:1084-1085).
Farsça sözlükte ise, “Sabâ”ya şu karşılıklar verilmektedir: “1-Âşık ve ma‘şûk arasında
peyktir ve ma‘şûktan haber getirir veya onun için haber götürür. 2- Sabâ rüzgârı sevgiliden
haber getirdiği için fitnecidir. 3- Sabâ baharın evâilinde olduğu için  ıtır kokuludur. Edebî
gelenekte sevgilinin kûyundan geldiği için güzel kokuludur. 4- Sabâ rüzgârı sabah erkenden
estiği için sabah rüzgârıdır. 5- Sabâ rüzgârı  İsfend ayının sonunda ve baharın evvelinde
olduğu için zayıf, hasta ve takatsizdir.  6- Şimâl rüzgârının bahar rüzgârına yakınlığı vardır.”
(Sîrûs Şemîsâ, 1998: C.2, 785-787). Sözlükte bu karşılıklarla birlikte her madde için değişik
şairlerin  şiirlerinden alınmış Farsça örnek beyitlere de yer  verilmektedir. Örnek beyitler
sabânın yukarıda sıralanan özelliklerini yansıtmaktadır. Açıklamalardan da anlaşılacağı gibi
bu sözlük bir edebiyat terimleri sözlüğü olduğu için sabânın daha çok şiirdeki anlamları, edebî
terim olarak kazandığı anlamlar üzerinde durulmuştur.
Farsça bir başka kaynakta da Sabâ (İsim); “Doğu ve güney arasında esen rüzgârın
adıdır. “Bâd-ı berîn” de denir. Bu rüzgârın estiği yer Matla‘-ı Süreyyâ’dan Benât-ı Na‘ş’adır.
Ona “Kabul” da denir. “Debur” un zıddı. Bâd-ı  şimâl, Nesîm-i mülâyim. Sabâ bahar
mevsiminde Doğu’dan esen yeldir.” açıklamalarının ardından “sabâ-hulk” tamlamasına yer
verilir. Mürekkep sıfat olarak kabul edilen bu terkibe; “Sabâ rüzgârı gibi güzel huylu, sabâ
rüzgârı gibi latif, neşe saçan, mülâyim anlamları verilmiştir. Açıklamaların sonuna da Hakânî
Şirvânî’nin divanından alınmış Farsça örnek beyitler eklenmiştir (Seyyid Ziyaeddin Süccâdî,
1373: C.II, 962).
Sabâ, gün ile gece beraber olduğunda, gün doğusundan  esen latif rüzgâr olarak da
tanımlanır. Ancak şiir dilinde sabâ, daha çok sevgilinin semtinden esen rüzgârdır. Sabâ; bahar
tavsifinde, cananın zülfü perişanlığı ve kokusunu tasvirde bir çok mazmunlar yapılmasını
sağlamıştır. Bazılarına göre seher vakti kıble tarafından esen rüzgârdır ki, Hazret-i Yusûf’un
gömleğinin kokusunu Yakup’a bu rüzgâr götürmüştür.  Şairler bu rüzgârı âşıkla mâşuk
arasında haberleşme aracı sayarlar. Sabâ aynı zamanda peyk-i  şuarâdır. Cananın makamına
ancak sabâ ve şimal ulaşır (Onay 1992: 353; Büyük Türk Klasikleri, 1988: C.7, 401).
Sabâ, değişik kaynaklarda sıralanan yukarıdaki anlamların dışında tasavvuf terimi
olarak da  çeşitli anlamlar yüklenmiştir. Sabâya, tasavvufta nefsin kuruntular ve vesveseye
dalmasıyla bir çeşit iç huzursuzluğu duyması ve perişan olması, feyiz ve tecelli nimetlerine
mazhar olma, rûhânî âlemin doğusundan esen ve hayra vesile olan nefhalar, manevî esintiler,
nefsin vesvesesinden meydana gelen perişanlık yahut feyiz ve tecelli gibi değişik anlamlar
4
verilmiştir ( Uludağ 1996: 445; TDEA 1990: C.7, 379 ; Büyük Türk Klasikleri 1988: C.7,
401).
Kaynakların verdiği bilgilerden de anlaşılacağı gibi sabâ,  şiir dilinde farklı anlamlar
kazanmaktadır. Divan  şiirinde sık kullanılan rüzgâr çeşitlerinden biri olan sabâ, daha çok
koku ile olan taşıma, dağıtma ve yaymaya dayanan ilişkisi bakımından ele alınır. Sabâ, güzel
kokusu yüzünden sevgilinin saçlarına düşkündür. Onu çözer, dağıtır, uçurur. Sevgilinin
saçlarına dokunduğu için güzel kokar. Sabânın taşıyıp dağıttığı kokuların başında misk,
amber, sümbül  ve reyhan gelir. Aynı zamanda sabâ sevgiliden haber getiren, onun
güzelliğinden söz eden  bir postacıdır. Bazen de âşık kendisini sabânın eline bırakır ve
sevgilisine götürmesini ister. Çoğunlukla gülşen, bağ ve bostan gibi yerlerde dolaşır, bunlar
arasındaki ilişkiyi düzenler.  İlkbaharda tabiatın gelişmesi, güzelleşmesi sırasında bazı
görevler üstlenir. Örneğin, goncanın açılıp gül haline gelmesini sağlar, laleye kırmızı rengini
verir, nergisin gözünü açar, serviyi yeşilliklerle donatır. Sabâ, tabiatla ilgili görevlerini yerine
getirdikten sonra âşıkların meclisine uğrar ve sevgiliyle âşık arasındaki daha çok kokuya
dayalı bağlantıyı kurar.  Sabânın bu özellikleri bazı beyitlerde “can vermek” olarak  nitelenir.
Bu açıdan “İsa nefesli” olarak tasvir edilir. Sevgilinin köyünde, mahallesinde, evinde ve
geçtiği yollarda dolaşır. Bu yolların tozu ile arkadaşlığı vardır. Sabâ tozla olan ilgisi
bakımından “seferden gelmiş ayağı tozlu” bir kişiye benzetilir. Bazen de “bî-ser ü pâ” olarak
nitelendirilir. Suyun yüzünü  çiçekler ve yapraklarla doldurur (Pala 1995: 417; Tolasa 1973 :
482-483; TDEA 1990: C.7, 374, 379 ; Büyük Türk Klasikleri 1988: C.7, 401).
Türk ve İran edebiyatının ortak öğelerinden biri olan sabâ, estiği yön dolayısıyla Çin,
Maçin ve Hıta ülkelerinden gelmiş veya oralara uğramış olarak kabul edilir. Bu ülkeler daha
çok misk ile birlikte ele alındığından sabâ da güzel kokulu , misk taşıyan bir rüzgâr olarak
hayal edilir. Uzak yerlerden geldiği için “yol miskini, yol eri”  gibi ifadelerle tasvir edilir.
Ayrıca sabânın hafif esmesi  “sürünmek, yalınayak” olmak sözleriyle; kesik kesik esmesi
“düşe dura gitmek”; fısıldar gibi esmesi “duâ veya duâ etmek, nefes, dem” sözleriyle ifade
edilmiştir (Çavuşoğlu 2001: 273-274). Sabânın hafif şeyleri uçurması da, bazı beyitlerde söz
konusu edilir. Âşık sevgilinin semtine yönelmesini rüzgârın zayıflığı dolayısıyla kendisini
uçurması veya sürüklemesi  şeklinde izah eder (Tolasa 1973  : 482-483). Kimi zaman  az da
olsa sabânın zarar verici özelliği de vardır.
Sabâ, kuzey doğudan hafif hafif esen bir rüzgârdır. En çok sevgilinin izi veya ayağı
tozunu, zülfü kokusunu getirmesi, yani haberci oluşu ile söz konusu edilmektedir. Bazen de,
uzaklardan sevgilinin diyarından gelmiş bir tüccar şeklinde tasavvur olunur. Âşık can nakdini
5
vererek, ondan sevgilinin  ayağı tozunu sermayesine almak isterse de o vermez. Âşık o kadar
zayıf düşmüştür ki, sabâ elinden tutup onu yarin eşiğine iletir. Mecnun’u da öldüğünde o alıp
götürmüştür. Sabânın yarin kapısından getirdiği toprak âşığın dermanı, ilâcıdır. Gül, onu hasta
nergisin gözüne sürme yapar. Sabâ sevgilinin zülfünde dolaşmaktadır. Bu durum, “el oyunları
oynamak” deyimi ile anlatılır. Sabâ,  sıralanan  özellikleri çerçevesinde “peyk, elçi, subaşı,
tarak, âşık, âh, dem-i pîr, dâye” vb. unsurlar ile benzerlik içinde ifade edilir (Kurnaz 1987:
499-500).
Sabâ, divan şiirinde çeşitli yönleriyle sık sık söz konusu edilen ana motiflerden biridir.
Özellikle sabâ redifli  şiirlerde  şiirdeki anlam ve hayal dünyası sabânın özellikleri etrafında
şekillenmektedir. Sabâ, bir rüzgâr çeşidi  olduğu için daha çok “bâd”  la birlikte tamlama
kurarak “bâd-ı sabâ” biçiminde şiirlerdeki yerini alır. Örneğin:
Nev-bahâr erdi hevâ gâliye-sây oldu yine
Nefes-i bâd-ı sabâ nâfe-güşây oldu yine (Nef  ‘î D., G.107, b.1, s.332)
1
beytinde
“İlkbahar geldi hava yine güzel kokulu oldu. Sabâ rüzgârının nefesi yine sevgilinin nâfe saçını
açıcı oldu” denilerek, ilkbaharda tabiatın güzel kokularla dolması ve sabânın nefesinin
sevgilinin güzel kokulu, nâfe gibi saçını açması anlatılır.  İlkbaharın gelmesiyle birlikte
tabiatta görülen değişikliklerde  sabânın rolü vurgulanır. Sabâ rüzgârı kişileştirilir.
Sabâ ki dest ura ol zülfe müşk-i nâb kokar
Açarsa ‘ukde-i pîrâhenin gül-âb kokar (Nedim D., G.16, b.1, s.281) “Sabâ zülfüne el
vurursa saf misk kokar. Gömleğinin düğümünü açarsa gül suyu kokar” beytinde de yukarıdaki
örnekteki gibi sabâ-koku ilgisi üzerinde durulmuştur. Sabânın elinin sevgilinin saçına değmesi
ya da gömleğinin düğümünü çözmesiyle misk ve gül kokusunun ortaya çıkacağı belirtilmiştir.
Sabânın, sevgilinin güzel kokusunun etrafa yayılmasını sağlayacağı vurgulanmıştır.
Reşk eyleme meşâm-ı dil ü câna ey sabâ
Bûy-ı visâl-i yârdan ol bî-nasîbdir (Nâilî D., G.39, b.2, s.172)  “Ey sabâ can ve gönlün
burnunu kıskanma. O, sevgilinin kavuşma kokusundan nasibini alamamıştır” beytinde,
sabânın âşığı kıskanmaması istenir. Çünkü âşık, sevgilinin kokusuna ulaşamazken sabâ bu

1
Örnek beyitlerin alındığı divanların baskıları kaynakçada verilmiş olup; beyitlerden sonra yer alan
nazım  şekli, beyit ve sayfa numaraları bu baskılara aittir. Beyit örneklerinde beyitlerin alındığı baskıların
imlasına bağlı kalınmıştır.
6
kokuya ulaşır. Sabâya kıskanma özelliği verilerek sabâ  kişileştirilmiş, sabâ-koku ilgisine
dikkat çekilmiştir.
Çîn-i zülfünde giriftâr kalırdı dil-i zâr
Erişip bâd-ı sabâ etmese nâgâh meded (Nef ‘î D., G.28, b.5, s.294) beytinde  “Sabâ
rüzgârı ansızın yetişip yardım etmeseydi inleyen gönül saçının kıvrımına tutulup kalırdı”
diyen  şair, sevgilinin zülfüne esir olup kalan gönlünün ancak sabâ rüzgârının  yardımıyla
kurtulacağını söyler. Beyitteki çîn-i zülf tamlamasındaki çîn kıvrım, büklüm anlamının yanı
sıra misk kokusunun elde edildiği yer anlamını da çağrıştırır. Zülf-misk arasında da koku-renk
bakımından ilgi kurulur. Sabâ, beyitte âşığın yardımcısı olma rolünü üstlenmiştir.
Eylesin bâd-ı sabâ zülfünü  ko ham-der-ham
Dil-i dîvâneyi bend eylemek âsân olsun (Nef ‘î D., G.96, b.2, s.327) “Bırak sabâ
rüzgârı zülfünü kıvrım kıvrım yapsın. Deli gönlü bağlamak kolay olsun” beytinde şair, sabâ
rüzgârının sevgilinin saçlarını kıvrım kıvrım yaptığını, deli gönlünün de bu kıvrımlara
kolayca tutulacağını söyler. Böylece sabâ, âşığın gönlünü avlamak hususunda sevgiliye
yardımcı olur. Sevgilinin saçlarının kıvrım kıvrım olması, sabânın sevgilinin saçlarıyla
oynaması nedenine bağlanarak hüsn-i ta‘lîl  sanatı yapılmıştır. Ayrıca, deli gönlün bağlanması
ifadesiyle eskiden delilerin zincire vurulduğu da hatırlatır.
Âvâredür şemîm-i ser-i zülfi ey sabâ
Sayd it çemen götürmeden evvel konagına (Nâbî D.C.II, G.742, b.9, s.1017) “Ey sabâ
zülfünün ucunun kokusu başıboştur. Çemen konağına götürmeden önce onu sen avla”
beytinde şair, sabânın çimenden önce davranarak sevgilinin saçının kokusunu elde etmesini,
avlamasını tavsiye eder. Beyitte sabâya koku avcısı olma özelliği verilir.
Söyledir bülbüli bûy-ı gül ile bâd-ı sabâ
Mantıku’t-tayr okıdur kuşlara san kim ‘Attâr (Mesîhî D., K.8, b.7, s.42) “Sabâ rüzgârı
taşıdığı gül kokusuyla bülbülü söyletir. Sanki ‘Attar kuşlara Mantıku’t-tayr okutur” beytinde
sabâ rüzgârının gül kokusu getirerek bülbülü konuşturduğu söylenir. Bülbülün ötmesi sabânın
ona gül kokusu taşıması nedenine bağlanarak hüsn-i ta‘lîl yapılır. Gül-bülbüle, Attar’ın ünlü
eseri Mantıku’t-tayr’a telmihte bulunulur. Sabânın koku taşıma özelliğine dikkat çekilir.
Divan şiirinde sabânın kokuyla olan ilgisi kadar sık söz konusu edilen özelliklerinden
biri de âşık ile sevgili arasında haberleşmeyi sağlamasıdır. Örneğin:
Hecr bîmârı tenim bâd-ı sabâdan dem-be-dem
7
Sıhhat için sıhhati ahbârın eyler ârzû (Fuzûlî D., G.240, b.5, s.248) “Ayrılık hastası
olan bedenim iyileşmek için sürekli sabâ rüzgârından sevgilinin iyilik haberini getirmesini
ister” diyen   şair, iyileşmesinin  sabâ rüzgârının getireceği sevgilinin iyilik haberine bağlı
olduğunu söyler.  Sabâ rüzgârının haberci olmasını ister.
Sensiz açılmazız deyü peyk-i sabâ ile
Güller çemende bülbüle kâğıt uçurdular (Hayâlî D., G.61, b.2, s.110) “Çemende,
güller sensiz açılmayız diye sabâ habercisi ile bülbüle haber gönderdiler” beytinde sabâ, gül
ile bülbül arasında haberci olma görevini üstlenir. Gülün isteğini bülbüle sabâ iletir. Gülün
açılması bülbüle bağlıdır. Sabâ, âşıkla(bülbül) sevgili(gül) arasında haberleşmeyi sağlar.
Beyitte ayrıca, gül-bülbül ilişkisine de telmih yapılır.
Bana bâd-ı sabâ ol serv-i gül-ruhtan haber vermez
Açılmaz gonce-i bahtım ümîdim nahli ber vermez (Fuzûlî D., G.117, b.1, s.187) “Sabâ
rüzgârı bana o gül yanaklı serviden haber vermez. Bahtımın goncası açılmaz, ümidimin fidanı
meyve vermez” beytinde şair, sabâ rüzgârından sevgilinin haberini alamadığı için şanssız ve
ümitsiz olduğunu söyler. Âşığa sevgilinin haberini getirmeyen sabâ rüzgârıdır. Bu nedenle
vefâsız olan sevgili değil sabâdır.
Sabâ lutf ettin ehl-i derde dermândan haber verdin
Ten-i mecrûha cândan câna cânandan haber verdin (Fuzûlî D., G.165, b.1, s.210)
“Sabâ lutf ettin dert ehline dermandan haber verdin. Yaralı bedene candan, cana sevgiliden
haber verdin” beytinde de sabâ rüzgârı, âşığa sevgiliden haber getirir. Haber getirdiği için
sabâ hasta âşığın canına can katar ona şifa verir.
Bâd-ı sabâdan aldık peyâmın
Ey bî-terahhum ey nâ-Müselmân (Nâilî D.,  Ş.39, b.4, s.337)  “Ey acımasız, ey
Müslüman olmayan (sevgili) haberini bâd-ı sabâdan aldık” beytinde şair, acımasız sevgilinin
haberini sabâ rüzgârından alır. Sevgili o kadar acımasızdır ki, sabâ rüzgârı olmasa âşık
sevgiliden hiç haber almayacaktır. Bu beyitte de sabânın haber getirme özelliği dikkat çeker.
Bâd-ı sabâ her subh-dem bustâna seyr it iste yol
Ol yanağı gül kandadır ol zülfü sünbül nicedir (Şeyhî D., G.35, b.6, s.131) beytinde
“Sabâ rüzgârı her sabah vakti bostanda gez, dolaş, git, yol iste. O gül yanaklı, zülfü sümbül
gibi olan sevgili nerededir? Ne haldedir?” diyen  şair, sabâ rüzgârı aracılığıyla sevgiliden
haber almaya çalışır.
8
Sürme, divan şiirinde çeşitli özellikleri nedeniyle sıkça söz konusu edilen  öğelerden
biridir (Gürer, 1997: 119-126). Sabâ ile sürme arasında da çeşitli ilgiler kurulmuş ve bir çok
beyitte sabâ-sürme  ilişkisi ele alınmıştır. Örneğin:
Açtı nergis gözünü zahmetten
Çünkü erişti tûtiyâ-yı sabâ (Ahmet Paşa D., K.38/1, b.5, s.107) “Nergis gözünü
zahmetten kurtardı. Çünkü sabâ rüzgârının getirdiği sürme ulaştı” beytinde göz mazmunu
olarak kullanılan nergisin, sabânın göz hastalıklarına iyi geldiği düşünülen sürmeyi
getirmesiyle gözünü açıp iyileştiği söylenmiştir. Sabâ ve nergis kişileştirilmiş, sürmenin göz
hastalıklarını tedavi etme özelliğine telmih yapılmıştır.
Sürme ideyin gözlerime ey sabâ getür
Hâk-i derini kuhl-ı Sıfâhân’a vermezin (Muhibbî D., G. 2156, b.3, s.635) “Ey sabâ
getir, gözüme sürme yapayım. Sevgilinin kapısının toprağını Isfahan sürmesiyle değişmem”
beytinde âşık, sabâ rüzgârından sevgilinin kapısının toprağını getirmesini ister, çünkü bu
toprağı gözüne sürme yapacaktır. Âşık için sevgilinin kapısının toprağından yapılan sürme en
güzel sürme olarak bilinen Isfahan sürmesinden daha değerlidir. Beyitte  sabânın sevgilinin
kapısından getirdiği topraktan yapılan sürme Isfahan sürmesiyle kıyaslanır ve Isfahan
sürmesinden üstün tutulur.
Ey sabâ yabanda mı buldun ayağı toprağın
Her göze ol tûtyâyı  râyegân vermek neden (Necâtî Beg D., G.388, b.2, s.323) “Ey
sabâ ayağının toprağını yabanda mı buldun? (Kolayca, fazla mı buldun?). Her göze o sürmeyi
bol bol vermek neden?” beytinde de âşık, sabâdan hesap sorar. Sevgilinin ayağının toprağını
ve ayak toprağından yapılan sürmeyi sabânın herkese dağıtmasına, bol bol vermesine kızar.
Sevgilinin ayağının toprağı âşığa gereklidir. Bu nedenle sabâ onu herkese dağıtmamalıdır.
Çünkü o toprak değerlidir ve kolay bulunmamıştır.
Getürdükçe sabâ yili gubârını diyârından
Gözüme tûtiyâ bigi çekem her dem gubârından (Cem Sultan D., G.231, b. 1, s.172)
beytinde “Sabâ rüzgârı sevgilinin bulunduğu yerden toz getirdikçe her an sürme gibi o tozdan
gözüme çekeyim” diyen âşık, sevgilinin diyârından sabânın getirdiği tozu gözüne sürme
yapar. Yolcu gibi ayağı tozlu olan sabâ, sevgilinin kapısından geçtiği için sevgilinin  ayağının
tozunu da taşır.
Sabâ ger hâk olursam ben izi tozundan ol servin
9
Yürü var topragını cân gözüne tûtiyâ eyle (Usûlî D., G.118, b.5, s.214) beytinde “Sabâ
eğer ben ölürsem, o servi gibi sevgilinin izinin tozundan yürü git can gözüne sürme yap”
diyen âşık,  sevgili yüzünden öldüğü zaman, sevgilinin izinin tozundan can gözüne sürme
yapılmasını ister. Ölse bile sevgilinin izinin tozundan  yapılan sürmeden vazgeçmek istemez.
Sevgilinin ayağının tozuna kavuşmadan ölürse, öldükten sonra sevgilinin ayağının tozundan
gözüne sürülmesini vasiyet eder.
Sabâ ile birlikte divan  şiirinde sık kullanılan öğeler arasında kimi telmihler de
bulunmaktadır. Çeşitli telmih öğeleriyle sabânın birlikte kullanıldığı örneklerden bazıları
şunlardır:
Sûr-ı İsrâfil urur sankim dem-i bâd-ı sabâ
Kim nebât emvâtı yer yer çıkdı yerden âşikâr (Usûlî D., K. 3, b.2, s.66) beytinde
“Sabâ rüzgârının nefesi sanki İsrafil’in surudur. Bitki ölüleri yerden çıkıp görünür oldu” diyen
şair, sabâ rüzgârının nefesini  İsrafil’in Suruna benzetir.  İsrafil Sura üflediğinde ölülerin
dirilmesi gibi toprak altındaki gizli çiçeklerin de sabâ rüzgârının nefesiyle ortaya çıkıp
dirileceğini söyler. İsrafil’in Suru ölüleri kıyam ettirip ayağa kaldırır. Baharın habercisi sabâ
estiğinde de toprağın altında bulunan tohumlar canlanıp toprağın üstüne çıkarlar. Beyitte
ayrıca  İsrafil ve Sura telmih yapılır.
Cân u dil Ferhâd’ını şâdân kılduñ ey sabâ
Yohsa uğrayu mı geldüñ kasr-ı Şîrîn üstine (Mesihî D., G.225, b.2, s.261) “Ey sabâ
can ve gönül Ferhat’ını mutlu ettin. Yoksa Şirin’in kasrına uğrayarak mı geldin?” beytinde
şair, sabâya seslenerek sabâ rüzgârının kendisini mutlu etmesinin sebebini sevgilinin
bulunduğu yere uğrayıp ondan haber getirmesiyle açıklar. Kendisini Ferhat, sevgilisini de
Şirin  olarak kabul edip Ferhad u Şirin’e telmih yapar.
Diyesin ey sabâ Ferhâd u Kays’a
Felek bir tâze Mecnûn itdi peydâ (Muhibbî D., G.50, b.5, s.56) “Ey sabâ, Ferhat ve
Kays’a felek yeni bir Mecnun ortaya çıkardı diyesin” beytinde  şair, sabâya seslenir.
Âşıklıklarıyla ünlü Ferhat ve Kays’a haber vermesini, feleğin kendisini Mecnun ederek yeni
bir âşık ortaya çıkardığını söylemesini ister. Sabâ aracılığıyla diğer âşıklara yeni bir âşık
olarak ortaya çıktığını haber verir. Beyitte, sabâ haber taşıma özelliği verilerek kişileştirilir,
Ferhat, Kays ve Mecnun’a telmih yapılır.
Her kaçan bâd-ı sabâdan açıluben gül güler
10
Nâle eyler karşusında sanmañuz bülbül güler (Muhibbî D., G.1016, b.1, s.327) “Her
ne zaman sabâ rüzgârından gül açılıp gülse, sanmayın ki bülbül de onun karşısına geçip güler.
Bülbül, gülün karşısında inler” beytinde, gül-bülbül ilişkisine telmih yapılır. Sabâ rüzgârının
goncayı açtırıp gülen gül haline getirdiği söylenir. Ancak, gülün açılmasının bülbülün
sevinmesine, gülmesine değil; inlemesine ve derdinin artmasına, üzülmesine neden  olduğu
belirtilir. Bunun nedeni ise, gül açtıkça bülbülün derdinin giderek çoğalması, artmasıdır.
Gonce gibi bağrı pür-hûn hâr elinden bülbülün
Salınur bâd-ı sabâ ile güler oynar gül  (Muhibbî D., G.1661, b.3, s.500) “Dikenin
elinden bülbülün bağrı gonca gibi kanlıdır. Gül, sabâ rüzgârıyla salınır, güler, oynar” beytinde
sabâ rüzgârının gülü açtırması, salınmasına ve gülmesine sebep olması anlatılır. Ancak gülün
bu mutlu hali bülbülün bağrının gonca gibi kanla dolmasına neden olur. Yukarıdaki beyitte
olduğu gibi gül ile bülbül telmih öğesi olarak  bu beyitte de yer alır. Sabâ eser, bülbülün bağrı
goncanın dikeniyle kan olur.  Gonca, bülbülün kanıyla açar, gül olur. Gonca bağrı kanlı
katildir. Gül de sabâ ile salınır.
Cân verir enfâs-ı Îsâ gibi ölmüş dillere
Ger sabâ dagıtsa bûy-ı zülf-i anber-bârını (Usûlî D., G. 128, b.3, s.224) “Sabâ eğer
sevgilinin amber saçan zülfünün kokusunu dağıtsa,  İsa’nın nefesi gibi ölmüş gönüllere can
verir” beytinde sabânın sevgilinin saçının kokusunu dağıtarak ölmüş gönülleri dirilteceği
söylenir. İsa’nın ölüleri diriltme mucizesine telmih yapılır.
Merdümlük eyle bize sabâ bûy-ı cân getür
‘İsilik eyle mürdeye rûh-ı revân getür (Muhibbî D., G.527, b.1, s.189) “Ey sabâ
rüzgârı, yiğitlik edip bize sevgilinin can veren kokusunu getir. İsa’lık edip  ölüye hareket eden
ruh, can getir” beytinde de yukarıdaki örnekte olduğu gibi İsa’nın ölüleri diriltme mucizesine
telmih yapılır. Sabâ, âşığı diriltici can kokusu getirmesi nedeniyle İsa’ya benzetilir.
Mısr-ı Yusuf’dan getürdi pirehen bûyun sabâ
Rûşen olup açılan da dîde-i Ya‘kûb’dur (Muhibbî D., G.1032, b.2, s.332) “Sabâ
rüzgârı, gömleğin kokusunu Yusuf’un Mısır’ından getirdi. Böylece Yakup’un gözü de
parlayarak açıldı” beytinde de sabânın koku getirme özelliği ön plana çıkar. Sabânın getirdiği
kokunun Yakup’un gözünün açılmasına sebep olduğu söylenerek Hüsn-i ta‘lil sanatı ve Yusuf
kıssasına telmih yapılır.
Hüzn içinde ey sabâ Ya‘kûb-ı dil ahvâlini
11
Mısr-ı hüsn içre var it ol Yûsuf-ı Ken‘an’a ‘arz  (Muhibbî D., G.1035, b.2, s.407) “ Ey
sabâ hüzün içindeki Yakup’un gönlünün halini, git güzelliğin  Mısır’ı içindeki Kenan’ın
(Vadi-i Kenan) Yusuf’una söyle”  beytinde  de sabâ, Yusuf’a Yakup’un haberini götürür.
Yukarıdaki beyitte olduğu gibi Yusuf kıssasına telmih yapılır.
Divan  şiirinde kullanılan sabâ ile ilgili öğeler, sabâ merkezde olmak  şartıyla; sabâ-
koku-saç; sabâ-haber; sabâ-sürme; sabâ-telmih  gibi anlam ilgileri etrafında yoğunlaşmakla
birlikte bu anlam ilgilerinin dışında sabâya ait başka özellikler de söz konusu edilmektedir.
Sabânın en çok sözü edilen özellikleri yukarıda sıralanan anlam ilgileriyle ortaya çıkan
özelliklerdir. Bu tür özellikler pek çok  şairde rastlayabileceğimiz geleneğin tekrarı olan
özelliklerdir. Ancak, bunların dışında bazı usta şairlerin sabâ ile ilgili kendine özgü, orijinal
denilebilecek kimi hayal ve benzetme öğelerine yer verdiği  görülür. Örneğin:
Serv sanmañ süpürüp gülşeni ferrâş-ı sabâ
Tayamış bâgçe dîvârına cârûbları (Nâbî D., G.827, b.2, s.1079) “ Gül bahçesini
servinin süpürdüğünü sanmayın. Sabâ süpürgecisi gül bahçesini süpürüp süpürgeleri bahçe
duvarın dayamış” beytinde  şair, süpürgelerin duvara dayanmasından yola çıkarak, duvar
kenarındaki servileri süpürgeye, sabâ rüzgârını ise bir süpürgeciye benzetir.
Aşağıdaki beyitte de çok sık rastlanmayan sabânın zarar verici olma yönü üzerinde
durulmuştur.
Öykündüğü(y)çün kâkül-i reyhânına sünbül
Bâg içre sabâ saçını anun yola yazdı (Ahmet Paşa D., G.344, b.4, s.284) beytinde
“Sümbül sevgilinin reyhana benzeyen kâkülüne özendiği, ona benzemeye çalıştığı için az
daha bağda esen sabâ rüzgârı  onun saçını yolacaktı” diyen  şair, sümbül ile saç arasındaki
benzerlik ilişkisine değinir. Sümbül koku, renk ve dağınıklık özellikleri sebebiyle saça
benzetilir. Ancak, sevgilinin saçı sümbülden daha güzeldir. Sümbül sevgilinin saçıyla boy
ölçüşemez. Bu nedenle sabâ rüzgârı sevgilinin saçına özenen sümbülü cezalandırır. Aslında
rüzgâr esince sümbül zaten sarsılır bu sarsılma beyitte güzel bir nedene bağlanarak hüsn-i
ta‘lil sanatı yapılır. Sabâ rüzgârı kişileştirilir. Yazmak kelimesinin “yayma, döşeme, serme”
anlamı düşünüldüğünde de sümbülü, sabânın yol kenarına yaymasının nedeni, sevgilinin
güzel kokulu saçına özenmesi olur.
Ey sabâ bâğda ol gül-ruha öykündü diye
12
Lâlenin yüzünü kan eyleme kim bühtândır (Ahmet Paşa D., G.61, b.5, s.148) “Ey sabâ
o gül yanaklıya benzemek istedi diye bağda lalenin yüzünü kan eyleme bu iftiradır” beytinde
de yukarıdaki beyte benzer şekilde, sabânın sevgilinin gül yüzüne özenen lalenin yüzünü kan
etmesi, yani laleye  kırmızı renk vermesi anlatılır (Kartal, 1998:  48-49). Lâlenin sevgilinin
gül yanağına özendiğine inanmaması gerektiği, bunun bir iftira olduğu söylenerek sabânın
lâleyi cezalandırmaması, kan içinde bırakmaması istenir.  Sabâ kişileştirilir.
Müzeyyen oldu yine yer arûsı rengârenk
Saçar sabâ yüzüne ebr  şişesiyle gülâb (Şeyhî D., K.15, b.6, s.70) “Yine yer gelini
süslendi. Sabâ yüzüne bulut  şişesiyle gül suyu saçar” beytinde de sabânın çok söz konusu
edilmeyen bir başka özelliğinden, yağmur yağdırmasından söz edilir. Ancak sabânın bu
özelliği güzel bir benzetme aracılığıyla verilir. Yeryüzü baharda rengarenk boyalarla süslenen
gelin, sabâ da ilkbahar yağmuruyla (bulut  şişesiyle) bu gelinin üzerine gül suyu saçarak
süslenmesine yardım eden, ona güzel koku serpen  bir kişi  gibidir.
Alıp sabâ elin iletür âsitânına
Şol nâ-tüvânı kim reh-i gamda gubâr ola (Hayâlî D., G. 7, b.2, s.91) beytinde, “Gam
yolunda toz olan şu zayıf, güçsüz kişiyi, sabâ elinden tutup senin eşiğine getirir” diyen şair,
sabâ rüzgârının aşk derdi çekmekten, aşkın gam yolunda toz gibi olan, zayıf ve güçsüz düşen
âşığı sevgilinin kapısına, eşiğine  götüreceğini söyler. Âşık o kadar güçsüz ve zayıftır ki, sabâ
rüzgârı hafif esen bir rüzgâr olmasına rağmen âşığı önüne katıp götürebilir.
‘Ârızuñ vasfını yazmak dilemiş bâd-ı sabâ
Safha-i âbdaki mevc anuñ mıstarıdur (Mesîhî D., G.44, b.3, s.142) “Sabâ rüzgârı
yanağının özelliklerini yazmak istemiş. Su yüzündeki dalga onun satır çizme aletidir”
beytinde, sabâ rüzgârı sevgilinin yanağının özelliklerini yazmak istediğinde su üzerindeki
dalgaların onun mıstarı olacağı söylenmiştir. Sabâ rüzgârı sevgilinin yanağının özelliklerini
sıralamak istemiş o nedenle eserek su yüzeyinde dalgalar meydana getirmiş, yazı çizgileri
oluşturmuştur. Sabânın sevgilinin yanağının güzelliğini anlatma görevini üstlendiği
vurgulanmış, sabâ kişileştirilmiştir.
Nâlişlerini derd ile bî-çâre bülbülün
Bâd-ı sabâ eliyle gülistâna yazmışım (Ahmet Paşa D., G.199, b.2, s.215) beytinde
“Çaresiz bülbülün dert ile inlemelerini sabâ rüzgârı eliyle gül bahçesine yazmışım” diyen şair,
gül-bülbül ilgisine telmihte bulunarak,  âşığın derdini sabâ rüzgârıyla sevgiliye ilettiğini
13
söyler.  Çaresiz âşığın dertli inleyişlerini taşıyan sabâ, âşığın inleyişlerini gül bahçesine
yazarak, yayarak sevgiliye ulaştırır.
Defterin bâd-ı sabâ  lü’lû-yı lâlânuñ dürer
İlter olsa dişlerüñ vasfın ‘Adenden cânibe (Bâkî D., G. 440, b.2, s.373) “Sabâ rüzgârı
Aden tarafına dişlerinin özelliğini iletecek olsa parlak incinin defterini dürer” beytinde de
sabâ rüzgârı sevgilinin dişlerinden söz ettiğinde en güzel inci olarak bilinen Aden incisinin
bile sözü edilmez olur diyen şair, sevgilinin dişlerinin güzelliğiyle birlikte sabânın sevgilinin
güzelliğine dair  haberleri iletme özelliğini vurgular. Sevgilinin dişlerinin niteliği öyle
üstündür ki, Aden incisinin defterini dürer (ününü yok eder). Ayrıca en güzel inci olarak
bilinen Aden incisine telmih yapar. Sevgilinin dişi Aden incisiyle kıyaslanır. “Defterini
dürmek” deyimi aracılığıyla irsâl-i mesel yapılarak anlatıma renk katılır.
Tekellüfsüz gelür bâd-ı sabâ târâc ider bir gün
Çemen bezminde gûyâ süfre-i gül hân-ı yagmâdur (Bâkî D., G. 127, b.3, s.180) “ Sabâ
rüzgârı sıkıntısız gelip bir gün yağma eder; sanki çimen meclisinde gül sofrası  yağma
sofrasıdır” beytinde; sabâ rüzgârının çimenlikteki gül sofrasını yağmaladığı söylenerek sabâ
rüzgârı kişileştirilir ve yağma yapan birine benzetilir. Yağmacı sabâ, gül sofrasını yağma
sofrası gibi yağmalayarak bütün güllerin kokularını alır. Ayrıca, eski bir gelenek olan “hân-ı
yağma” geleneğine de telmih yapılır ( Pala, 1995: 211).
Kûy-ı yârın bir gubârın kondurursan çihreme
Ey sabâ yüklet bana rûy-ı zeminin minnetin (Hayâlî D., G.426, b.3, s.237) “ Ey sabâ
yüzüme sevgilinin bulunduğu yerin  tozunun bir zerresini kondurabilirsen bana yer yüzünün
bütün sıkıntılarını yükle” beytinde âşık, sabânın sevgilinin bulunduğu yerden getireceği toza
karşılık dünyanın bütün sıkıntılarını çekmeye razıdır.
Yukarıda yer alan, taradığımız çeşitli divanlardan seçilen örnek beyitlerden de
anlaşılacağı gibi divan  şiirinde sabâ; çok zengin ve çeşitli  benzetmelerle söz konusu edilen
motiflerden biridir. Sabâ ve onun kimi özellikleri etrafında hayal gücüne dayalı, çağrışım
çeşitliliği sağlayan bir benzetme dünyası oluşturulmuştur. Bu benzetme ve hayal dünyasının
ortak kullanılan malzemelerinin yanı sıra her  şairin kendine özgü duygu ve düşüncelerinin
ürünü örneklere de rastlamak mümkündür. Bu tür örnekler, her ne kadar divan şairleri ortak
malzemeyi kullanıyor gibi görünse de özgün kullanımların varlığının da inkar edilemez
olduğunu göstermektedir. Şâirlerin ustalığını belirleyecek olan da daha çok özgün yönleridir.
14
Aşağıda vereceğimiz sabâ ile ilgili tamlamaların kullanım sıklıklarına ilişkin bilgiler de
şairlerin özgün benzetmeleri hakkında bize ipucu verebilecek niteliktedir.
Sözlüklerde bulunan sabâ ile ilgili tamlamalar; “bâd-ı sabâ”, “Sabâ-beraber”, “sabâ-
hulk”, “sabâ-reftâr”, “esb-i sabâ-reftâr”, “sabâ-âşirân”, sabâ-pûselik” tamlamalarıdır.
Bunlardan musikiyle ilgili olan son iki örneğe taradığımız divanlarda rastlamadık. Sabâ ile
ilgili olarak taradığımız divanlarda yer alan tamlamaları ve bunların kullanım sıklığını  şu
şekilde sıralayabiliriz:
Âhû-yı sabâ: (Nâbî 1);  Âsîb-i dest-bürd-i sabâ: (Nâilî 1);Attâr-ı sabâ: (Ahmet
Paşa1; Necâtî 1); Bâd-ı sabâ: (Muhibbî 36; Necâtî 32; Ahmed-i Dâ‘î 23; Hasan Ziyâ‘î 15,
Nef’î 16; Mesihî, Şeyhî, Nedim, Şeref Hanım 10; Bâkî, Nâbî 9; Karamanlı Aynî, Fuzûlî ve
Sâbit 8,  Ahmet Paşa 6; Hamdullah Hamdi, Nâilî ve Neşâtî  5; Cem Sultan, Usûlî 4,  Hayâlî ve
Enderunlu Vâsıf 2; Şeyh Galip, Şeyhülislâm Yahyâ, Vecdî 1); Bâdiye-i peyk-i sabâ:  (Şeyh
Galip 1); Berîd-i sabâ-güzâr: (Nâilî 1); Cibril-i sabâ: (Usûlî 1); Dem-i sabâ: (Şeyhî 1);
Dest-i sabâ: (Ahmet Paşa 4, Nâbî 2, Nedim 1); Dest-i târâc-ı sabâ: (Nedim1); Dil-güşâ-yı
sabâ:  (Ahmet Paşa 1); Enfâs-ı sabâ: (Necâtî 1); Enfâs-ı sabâ-bû: (Usûlî 1); Esb-i sabâ:
(Mesihî 1); Esb-i sabâ-reftâr: (Sâbit 1); Ferrâş-ı sabâ: (Ahmet Paşa, Bâkî, Nâbî 1); Feyz-i
sabâ: (Şeyh Galip 1); Gül-geşt-i sabâ: (Nâbî 1); Hâme-i sabâ-reftâr: (Nâbî 1); Hemdem-i
sabâ: (Şeyhî 1); Hâssiyyet-i bâd-ı sabâ: (Sâbit 1); Hem-hâlet-i sabâ: (Şeyh Galip 1); Hevâ-
yı sabâ: (Ahmet Paşa 2); Kâsid-i bâd-ı sabâ: (Sâbit 1); Kâsid-i sabâ:  (Sâbit 1); Keff-i
direm-feşân-ı sabâ: (Bâkî 1);  Mânend-i sabâ: (Hayâlî 1);  Meşşâta-i sabâ:  (Necâtî 1);
Mızrâb-ı sabâ: (Şeyh Galip 1); Nefes-i bâd-ı sabâ: (Karamanlı Aynî, Muhibbî 1); Nefha-i
sabâ: (Şeyhî 1); Nesîm-i sabâ: (Ahmed-i Dâ‘î, Hasan Ziyâ‘î, Şeyhülislâm Yahyâ 1; Sâbit 2);
Nesme-i  sabâ:  (Hamdullah Hamdi 1 ); Nesme-i bâd-ı sabâ:  (Hamdullah Hamdi 1);
Nesmete’s-sabâ: (Şeyhî 1);  Nev-rûz-ı sabâ: (Nef’î 1);  Nusret-i sabâ: (Şeyhî 1);  Pend-i
sabâ: (Şeref Hanım 1); Peyk-i sabâ: (Ahmed-i Dâ‘î, Muhibbî, Hayâlî, Fuzûlî 1) ; Peyk-i tîz-
kâm-ı sabâ: (Nâilî 1); Reh-güzâr-ı bâd-ı sabâ: (Nâbî 1); Sabâ vü  şimâl: (Şeyhî 1); Sabâ
yeli: (Necâtî 5, Şeyhî 3, Mesihî, Ahmet Paşa 2); Sabâ yili: (Muhibbî 3; Mesihî 2, Hamdullah
Hamdi, Bâkî, Cem Sultan 1); Sabâ: (Muhibbî 96; Necâtî 48, Şeyhî 43, Ahmet Paşa, Fuzûlî
34, Nâilî 30, Nâbî 27, Hayâlî 26, Şeyhülislâm Yahyâ 17, Hasan Ziyâ‘î, Bâkî ve Neşâtî 15,
Nef’î 14, Mesihî, Cem Sultan, Nedim 12, Karamanlı Aynî 11,  Şeref Hanım 8, Hamdullah
Hamdi 6, Usûlî ve Sâbit 5, Enderunlu Vâsıf ve Vecdî 4);  Sabâ-misal: (Hayâlî 1);  Sabâ-
reftâr: (Necâtî 1); Sabâ-seyr-i cihân-gird: (Neşâtî 1); Sabâ-veş: (Nâilî 2, Hayâlî, Nâbî, Şeyh
Galip 1); Sabâ-yı feyz: (Nâbî 1); Sabâ-yı Haleb: (Nâbî 1); Safâ-yı sabâ: (Ahmet Paşa 1);
15
Sedd-i reh-i bâd-ı sabâ: (Nâbî 1);  Semend-i sabâ: (Mesihî 1);  Sermâye-i bûy-ı dem-i
müşgîn-i sabâ: (Nâilî 1); Sür‘at-i esb-i sabâ: (Sâbit 1); Süvâr-ı esb-i Mısrî-i sabâ-reftâr:
(Enderunlu Vâsıf 1); Tahrîk-i sabâ: (Nef’î, Sâbit ve  Neşâtî 1); Tûtiyâ-yı sabâ: (Ahmet Paşa
1); Üstâd-ı ayyâr-ı sabâ: (Şeyhî 1).
Genel  toplam: Ahmed-i Dâ‘î 48, Şeyhî 54, Ahmet Paşa 47, Necâtî 89, Cem Sultan
17, Hasan Ziyâ‘î 31, Karamanlı Aynî 20, Mesihî 18, Hamdullah Hamdi 14, Usûlî 11, Hayâlî
32, Bâkî 18, Muhibbî 100, Fuzûlî 35,  Nef’î 16, Şeyhülislâm Yahya 19,  Vecdî 5, Nâilî 36,
Neşâtî 22, Nâbî 40, Sâbit 21,  Nedim 22, Şeyh Galip 10, Enderunlu Vâsıf 8, Şeref Hanım 192
.
SONUÇ
Rüzgâr çeşitlerinden biri olan sabâ ve sabâ  ile ilgili kelime ve tamlamalar divan
şiirinde önemli bir yer tutmaktadır. Divan  şairleri  şiirlerinde en çok sabâ kelimesi ile bâdı
birleştirerek bâd-ı sabâ tamlamasını kullanmışlardır. Bunun dışındaki tamlamaların birkaçı
dışında büyük bir bölümü  şairlerin kendine özgü, çok sık kullanılmayan tamlamalardır.
Tamlamalarda yer alan kelimelerin çeşitliliği dikkati çekmekle birlikte, belirli anlam ilgileri
etrafında yoğunlaşma görülür. Sabâyı niteleyen tamlamalarda  hem somut hem de soyut
kelimeler kullanılmıştır. Kimi zaman sabâ ile ilgili benzerlik ifadeleri için  kelime ya da
eklere de yer  verilmiştir. Sabânın özelliklerini vurgulamak için benzetme amacıyla kurulan
tamlamalarda âhû, semend, esb gibi hayvanlarla ilgili kelimeler, ferrâş, meşşâta, attâr, peyk,
berîd, kâsid gibi mesleklerle ilgili kelimeler, dem, hem-dem, nefes, enfâs, nefha gibi nefes ve
zamanla ilgili  kelimeler, hem-hâlet, manend, misal,-veş  v.b. benzerlik ifade eden kelimeler,
nusret, feyz, safâ, tahrîk gibi sabânın diğer özelliklerini yansıtan bazı kelimelerle, sabânın
hareketinin özellikleriyle benzerlik ilgisi kuran kelimelerin sıklıkla kullanıldığı görülür.
Sabâ kelimesiyle kurulan tamlamalardaki kelime sayısı yüzyıllar ilerledikçe  artmaya
ve çeşitlilik göstermeye başlamıştır. Özellikle Nâilî’nin şiirlerindeki tamlamalar, Sebk-i Hindî
akımının da etkisiyle olmalı, diğerlerine oranla daha uzun ve zor anlaşılır tamlamalardır.
Erken yüzyıllardaki şairlerin şiirlerinde sabâ ile kurulan tamlamalarda  somut kelimeler daha
sık kullanılmış görünmektedir.  Divan  şiirinin gelişimine paralel olarak zaman içinde  şiir
dilinde soyuta yönelişin arttığı düşünülebilir. Tamlamaların sayıları kronolojik olarak
izlendiğinde 15. yüzyıl divan şairlerinin şiirlerinde sabâ ile ilgili kelime ve tamlamaların daha
sık kullanıldığı, 16. yüzyılda ve sonraki yüzyıllarda birkaç  şair dışında kullanım sıklığının

2
Sıralama taranan divanların ait olduğu yüzyıllar dikkate alınarak yapılmıştır.
16
giderek azaldığı gözlenmektedir. Bu durumda, divan şiirinin kelime kadrosundaki değişimin,
somuttan, soyuta yönelişin ve hayal dünyasının gelişiminin etkisi olduğu düşünülebilir.
Yüzyıllar içerisinde ve şairler arasında görülen bu farklı kelime ve tamlama kullanımı divan
şairlerinin fikir, hayal dünyası ve zevk değişikliği konusunda  fikir vermektedir.
Divan şiirinde sabânın sık söz konusu edilen özellikleri, sabâ-koku, sabâ-haber, sabâ-
tabiat, sabâ-âşık, sabâ-sevgili, sabâ-telmih,  sabâ-sürme ilgileri  etrafında yoğunlaşmaktadır.
Sabâ-koku ilgisiyle bağlantılı olarak sabâ, güzel kokuları bir yerden başka bir yere taşır. Bu
güzel kokular sevgilinin saçının kokusu, misk, amber kokusu ya da sümbül, reyhan, gül gibi
çiçek kokuları olabilir. Sabâ aynı zamanda güzel kokuların çok bulunduğu, üretildiği
ülkelerden Çin, Maçin ve Hıta taraflarından estiği ve oralara da gittiği için de güzel
kokuludur. Sabânın bu özelliği değişik yerleri gezip dolaşması ve hareket halinde olmasıyla
da yakından ilgilidir. Ayrıca sabâ, baharı çağrıştırır. Ilık esen ferahlatıcı bir rüzgârdır, bahar
ve çiçeklerin kokusunu taşıdığı için bu koku,  şaire sevgilinin teninin ve saçının kokusunu
hatırlatır.
Sabâ-haber ilgisi düşünüldüğünde sabânın önemli bir özelliği de haber getirmesidir.
Değişik yerleri gezip dolaşan sabâ, özellikle âşığa sevgiliden haber getirir. Sevgilinin fitneye
sebep olan saçının kokusunu getirerek âşığı üzer, onun kafasını karıştırır. Bazen de âşık, aşk
derdiyle öylesine güçsüz ve zayıf bir hale gelir ki sabâ, âşığın kendisini sevgiliye götürür.
Bunun için âşık, sabâ rüzgârına ilgi gösterir. Sabâ genellikle âşığın dostudur. Çünkü ona
sevgilinin kokusunu, haberini, getirir ya da onun sevgilinin yanına gitmesini sağlar.
Sabânın tabiatla, mevsimlerle ve mevsim değişikliklerinin bitkilere etkisiyle ilgili
özellikleri de sık söz konusu edilir. Sabâ baharın habercisidir, bahar mevsiminde eser,
çiçekleri açtırır, tabiatın canlanmasını sağlar, dirilticidir. Bu canlılık âşığı da etkiler, doğayla
birlikte âşıkta da değişiklikler olur. Goncaların açması,  âşığa sevgilinin düğme çözüp
yakasını açmasını çağrıştırır. Sabânın devamlı bir rüzgar olmayışı, esip geçmesi âşıkta
geçicilik, çabuk değişme gibi izlenimlere sebep olur. Sabâ, değişik yerleri dolaşarak koku ve
haber taşıdığı için hoşluk, ferahlık ve serinlik verir. Her  şeyden  önce sabâ; âşıkla sevgili
arasındaki iletişimde önemli bir rol üstlendiği için âşık, sabâya değer verir, onun varlığının
kendisi için iyi sonuçlar doğuracağını düşünür.
Sabânın tabiatta meydana getirdiği değişiklikler ya da çeşitli şekillerde sevgiliyle âşık
arasındaki haberleşmeyi sağlaması gibi özelliklerinin açıklanabilmesi, vurgulanabilmesi   için
bazı telmih öğelerinden yararlanılır. Söz konusu telmih öğeleri sabânın öne çıkarılmak
istenilen özelliğine bağlı olarak çeşitlilik gösterirler. Sabâ ile birlikte kullanılan telmih öğeleri
17
arasında Hüsrev,  Şirin, Ferhad, Mecnun gibi hikâye kahramanları,  İsa, Yakup, Yusuf gibi
peygamberler, Sûr-İsrâfil, Aden-inci, Isfahan-sürme  vb. ile gül-bülbül önemli yer tutar.
Bunların dışında zaman zaman bitki ve hayvanlarla ilgili başka telmih  öğeleri de kullanılır.
Sabânın sürme ile olan ilgisine gelince; sabâ haber ve kokuyla birlikte sevgilinin
bulunduğu yerin ya da sevgilinin ayağının toprağını da getirir. Bu topraktan da sürme yapılır.
Âşık sevgilinin ayağının toprağından yapılan sürmeyi gözüne çeker.
Yukarıda sıraladığımız sabâ ile ilgili olarak sıklıkla kullanılan öğelerin dışında sabânın
başka özelliklerinin dile getirildiği örneklere de rastlanmaktadır. Bu tür örneklerde daha çok
sabânın tabiat olaylarındaki rolü ya da tabiatta meydana getirdiği bazı değişiklikler söz
konusu edilmektedir. Divan  şairlerinin sabâ ile ilgili yaklaşımları genelde olumlu
yaklaşımlardır. Sabânın olumsuz yönlerinden çok olumlu yönleri ele alınır. Örneklerde
sabânın tasavvufî yönü ile musikiyle ilgili anlamı ön plana çıkmamıştır.
Divan  şiirinde sözü edilen yukarıda sıraladığımız sabâ  ile ilgili özelliklerden bir
bölümü  şairlerin çoğunun  şiirlerinde rastlanan özelliklerdir. Belirli noktalarda  şairlerin sabâ
ile ilgili tasavvurları benzemektedir. Ancak, bu özelliklerin anlatımında kullanılan kelime ve
tamlamalar değişiklik göstermektedir. Kelime ve tamlama seçimindeki farklılık beraberinde
üslup farklılığını getirmektedir.  Sabâ ile ilgili temel  anlam ilgileri  her şâirin şiirinde değişik
şekillerde ve birbirinden farklı kelime kadrosuyla ifade edilmektedir. Örneğin, sabâ-koku
ilgisinin değişik boyutları vardır. Yukarıdaki örnek beyitlerde de  görüldüğü gibi her şair bu
ilginin farklı bir boyutu üzerinde ya da aynı boyutu üzerinde durabilmektedir. Ancak ele
alınan boyut ortak olsa bile, anlatım biçimi ve seçilen kelimeler değişmektedir.  Özellikle sabâ
kelimesiyle kurulan tamlamalar ve bu tamlamalarda kullanılan kelimelerin büyük bir
bölümünün özgün örnekler olduğu görülmektedir. Aynı kelimelerle kurulan ve birden çok
şairin kullandığı tamlama örneği çok azdır.
Kısacası,  divan şairinin his, hayal ve duygu dünyasında önemli bir yer tutan sabâ, bir
tabiat olayı olmanın ötesinde duygu ve düşüncelerin iletilmesinde, değişim, hareket, canlılık
gibi kavramlarla olan ilgisi dolayısıyla bir benzetme öğesi olarak önemli bir rol üstlenmiştir.
Şiirde, divan  şairinin sabâya yüklediği anlamlar, sabâ ile ilgili tasavvurlar zaman içinde
kültürel değişim ve gelişimle birlikte yüzyıllar içerisinde  bazı küçük farklılıklar göstermekle
birlikte varlığını sürdürmüş ve korumuştur.  Şüphesiz bu değişimde divan  şiirinin gelişimi,
şairlerin  şiirde somuttan soyuta yönelişleri, kendilerine özgü his ve hayal unsurlarının
kullanmaları ve zevk değişimi etkili olmuştur.
18
Divan  şiirinde sık kullanılan bu tür belirli benzetme öğelerinin yüzyıllar içerisindeki
seyri, kazandığı anlamlar, kullanım sıklığı gibi özellikler incelenerek divan  şairlerinin
geleneği yansıtma biçimleri, özgün benzetmeleri, divan şiirinin anlam dünyası, usta şairlerin
orijinal yönlerinin neler olduğu, divan  şiirinin üslup özellikleri v.b. pek çok konuda yeni
bilgilere ulaşmak mümkün olacak ve divan şiirinin daha iyi anlaşılması sağlanacaktır.
KAYNAKÇA
Ahmed-i Dâ‘î Divanı C.I-II, 2001, (Haz. Mehmet Özmen), TDK. Yay., Ankara.
Ahmet Paşa Divanı, 1992, (Haz. Ali Nihat Tarlan), Akçağ Yay. Ankara.
Akün, Ömer Faruk,  1994,  “Divan Edebiyatı” mad.,  Türkiye Diyanet Vakfı  İslâm
Ansiklopedisi, C.IX, İstanbul, s.389-425.
Bâkî Divanı (Tenkitli Basım), 1994, (Haz. Sabahattin Küçük), AKDTYK. TDK. Yay.
Ankara.
Başlangıcından Günümüze Kadar Büyük Türk Klasikleri, 1988,  Tarih, Antoloji,
Ansiklopedi, C.7, Ötüken-Söğüt Yay., İstanbul.
Bosnalı Alaeddin Sâbit Divan, 1991, (Haz. Turgut Karacan), Cumhuriyet Üniversitesi
Yay. No.37, Sivas.
Cem Sultan’ın Türkçe Divanı, 1989, (Haz.  İ.Halil Ersoylu), AKDTYK, TDK. Yay.,
Ankara.
Çavuşoğlu, Mehmed, 2001, Necati Bey Divanı’nın Tahlili, Kitabevi Yay., İstanbul
Devellioğlu, Ferit , 1986,  Osmanlıca-Türkçe Ansiklopedik Lugat, 7. Baskı, Aydın
Kitabevi, Ankara.
Enderunlu Vâsıf Divanı, (Tarihsiz) (Haz. Rahşan Gürel), Kitabevi. İstanbul.
Fuzûlî Divanı, 1990, (Hazırlayanlar: Kenan Akyüz, Süheyl Beken, Sedit Yüksel,
Müjgan Cunbur), Akçağ Yay., Ankara.
Gürer, Abdulkadir; 1997, “Divan Edebiyatında Sürme Ve Nâilî’nin Bir Gazeli”, AÜ:
DTCF. Türkoloji Dergisi, C.XII, S.1, A.Ü. Bas. Ankara.
Hamdullah Hamdi ve Divanı, 1999, (Haz. Ali Emre Özyıldırım), KB. Yay., Ankara.
19
Hasan Ziyâ‘î, Hayatı, Eserleri, Sanatı ve Divanı (İnceleme-Metin), (Haz. Müberra
Gürgendereli), 2002, KB. Yay. TTK Bas., Ankara.
Hayâlî Divanı, 1992, (Haz. Ali Nihat Tarlan), Akçağ Yay.,  Ankara.
İpekten, Haluk, 1997, Nâilî, Hayatı, Sanatı, Eserleri, II. Baskı, Akçağ Yay. Ankara.
Karamanlı Aynî Divanı, 1997, (Haz. Ahmet Mermer), Akçağ Yay., Ankara.
Kartal, Ahmet, 1998, Klasik Türk Şiirinde Lâle, Akçağ Yay., Ankara.
Kurnaz, Cemal, 1987, Hayali Bey Divanı Tahlili, KTB Yay., Ankara.
Kut, Günay, 2000, “Bir  Şairi Değerlendirmedeki Yöntem: Ortak Malzemenin
Kullanılışı Ve  İfade  Şekli”,  İlmî Araştırmalar, Dil, Edebiyat, Tarih  İncelemeleri, S.10,
İstanbul, s.169-176.
Mesihî Divanı, 1995, (Haz. Mine Mengi), AKDTYK. Yay.,  Ankara.
Muhibbi Divanı, 1987, (Haz. Coşkun Ak), KTB. Yay. Ankara.
Mütercim Âsım, 1305, Okyanusü’l-Basît Fi-tercümeti’l-Kâmûsi’l-Muhît,  C.I, II, III,
Matbaatü’l-Osmaniyye, İstanbul.
Nâbî Divanı, 1997, (Haz. Ali Fuat Bilkan), C.1-2, MEB. Bas., İstanbul.
Nâilî Divanı, 1990, (Haz. Haluk İpekten), Akçağ Yay. Ankara.
Necâtî Divanı, 1992, (Haz. Ali Nihat Tarlan), Akçağ Yay. Ankara.
Nedim Divanı, 1997, (Haz. Muhsin Macit), Akçağ Yay. Ankara.
Nef‘î Divanı, 1993, (Haz. Metin Akkuş), Akçağ Yay. Ankara.
Neşâtî Divanı, 1996, (Haz. Mahmut Kaplan), Akademi Kitabevi, İzmir.
Onay, Ahmet Talât, 1992, Eski Türk Edebiyatında Mazmunlar ve  İzahı, (Haz. Cemâl
Kurnaz), TDV. Yay. Ankara.
Öztürk, Mürsel; Örs, Derya, 2000, Mütercim Âsım Efendi, Burhân-ı Katı, TDK. Yay.,
Ankara.
20
Pala, İskender, 1989, Ansiklopedik Divan Şiiri Sözlüğü, C.1-2, Akçağ Yay., Ankara.
Sefercioğlu, Nejat, 1990, Nev’i Divanı Tahlili,  Kültür Bakanlığı Yay., Ankara.
Seyyid Ziyaeddin Süccâdî, 1373,  Ferheng-i Lugât ve Ta‘bîrât Bâ  Şerh A‘lâm ve
Müşkilât Divân, Hakânî Şirvânî, C.II, Tahran.
Sîrûs Şemîsâ, 1998, Ferheng-i İşarât-ı Edebiyât-ı Fârsî, C.2, Tahran.
Şemseddin Sâmî, 1989, Kâmus-ı Türkî, 3. Bas. Çağrı Yay. İstanbul.
Şeref Hanım Divanı, 2002, (Haz.Mehmet Arslan), Kitabevi Yay., İstanbul.
Şeyh Gâlip Divanı, 1994, (Haz. Muhsin Kalkışım), Akçağ Yay. Ankara.
Şeyhî Divanı, 1990, (Haz. Mustafa İsen-Cemal Kurnaz), Akçağ Yay. Ankara.
Şeyhülislam Yahya Divanı, 2001, (Haz. Hasan Kavruk), MEB. Yay., Ankara.
Tolasa, Harun, 1973, Ahmet Paşa’nın Şiir Dünyası, Sevinç Matbaası, Ankara.
Türk Dili ve Edebiyatı Ansiklopedisi (TDEA), 1990, “Rüzgâr”, mad., C.7, Dergâh
Yay., İstanbul.
Türk Dili ve Edebiyatı Ansiklopedisi (TDEA), 1990, “Sabâ”, mad. C.7, Dergâh Yay.,
İstanbul.
Uludağ, Süleyman, 1996, Tasavvuf Terimleri Sözlüğü, 2. Bas.,  Marifet Yay., İstanbul.
Usulî Divanı, 1990, (Haz. Mustafa İsen), Akçağ Yay., Ankara.
XVII. Yüzyıl  Şâiri Vecdî ve Dîvânçesi,  2002, (Haz. Ahmet Mermer), MEB. Yay.
Ankara.

21

Daimonion (Serter SAFA)

Herkes ekolünce başladı malumunuz bendeniz de bu ekolle yetiştim;o zat hakkında küçük , kısa ama önemli bir bilgi vermek kaygısıyla… Fırsat veren arkadaşlara teşekkür ve şükranlarımı sunarım

Atina’da bir adam doğdu ; Heykeltraş bir baba ve ebe bir anneden.

Baba olan; Sophroniskos dış dünyaya olmasını istedği şekli veren bir yontucu, kaba kil ve toprağa görüntüsüne benzeyen fakat bakışta farklı görünümler verebilen bir adam. Anne olan ;Phainerete yenibir başlangıca el veren ve yenibir mevcudiyete ilk cesaret öğretisini başlatan başından tutup çektiğ küçük bedene var olma savaşı vereceği dünyanın ortasında “işte buradayım” demenin ilhamını verebilen bir kadın . Biliyordu ki ; madem insan“Başından tutlarak gerçeğin ortasına atılır ve yaşamaya başlar, öyle ise bütün başlangıçlar bu başın içindedir” rutin bir doğumun düşünmeyle ilintisi bundan gayri ne olabilirki. Nice kafalar gövdelerinden ağırdırlar ve nice kafalar dünyayı yönetir de dünya bu kafalara dar gelir.
Babasından şekil vermeyi annesinden yeni fikirlere ebelik yapma ilhamını alarak büyür SOKRATES.Sonra gençleri yeniden şekillendirmeye ve onlarda zaten var olan yeni fikirleri doğutmanın kaygısında sürdürür ömrünü ve bu uğurda ölümü bile bekletmez. O bilgici değildir bilgiyi arar ve bulmanın kaygısına düşer ,en iyi bilginin “kendini bilmek” olduğunu savunur.Çarşıda ,pazrda,sokakta ona rastlaya bilirdiniz yalın ayak ve sade bir görünüşüyle. Ne bir ekol ne bir dershane nede para kazanmak amacı bilgi pazarlaması .O nun bütün düşünceleri (dialoglar) öğrencileri tarafından yayılmıştır ,doğru olanda budur zaten bir Filozofun hayatında. O asla “ben” demedi kendini bilmenin kaygısında hep arayıştaydı konuşur gibi öğretirdi bu yüzden onun en büyük eseri Diyaloglar dır. Sokrates ”hiç kimse bile bile kötülük işlemez, kötülük bilginin eksikliğinden ileri gelir” der. yine bu yüzden bütün öteki erdemler, ana erdem olan “bilginin” içinde toplanmışlardır ve bilginin kendisi edinildiği ve öğrenildiği gibi, öteki erdemler de elde edilir ve öğretilebilir olacağını savunur.


Peki bu adam kendisinde olmadığını idia ettiği bunca bilgiyi nasıl biliyordu.Çok mu düşünüyordu,okuyordu,yazıyordu? Bunu kendisi bize şöyle izah ediyor;
Çocukluğumdan beri beni izleyen, İlahi bir gücün vermiş olduğu kutsal bir ses vardır. Bu öyle bir ses ki, ne zaman onu içimde duysam, yapmak üzere olduğum bir işi yapmamam gerektiğini gösterir. Anlarım ki yanlışlardan korunuyorum. Ama hiçbir zaman beni herhangi bir şeye zorlamaz… Bana eşlik eden bu ilahi güç (Daimon), etkisini benimle ilişkisi olan insanlar üzerinde de tüm gücüyle gösterir.” “İlahi güç bana kendimi veya başkalarını inceleme (tanıma, bilme) konusunda bir görev vermiştir” buna “bilgiyi arama” -görevi de der-. Bu görevi bırakmak savaş alanını bırakmak kadar utanç verici dir .Çünkü ona göre “fazilet bir bilgi”dir. Yani insanların faziletli olmaları ancak bilgi ile, ilim ile olacaktır.
Nedir Sokratesin –Daimonion- dediği şey. Bir içsel sesten öte ona öğretilerini aşılayan emirler veren bir güç mü? Sokrates bu seslerin “beni aşan bir şey” olduğunu söyler .Kendisine “gençliği baştan çıkarmak ve atina’ya yeni tanrılar getirmeye kalkışmak” suçundan yargılayan mahkeme heyetinin o zamana kadarki faaliyet ve fikirlerinden vazgeçmesi şartıyla hayatının bağışlanacağını söylenmesine karşılık şunları söylemiştir:
“Atinalılar! Sizi sayarım ve severim; İlahi güce(…) sizden daha çok baş eğerim. Hayatım ve gücüm var oldukça, bilgiyi, erdemi, hak bildiklerimi uygulamak ve öğretmekten, rastladığım kişileri uyarmaktan vazgeçmeyeceğim. Çünkü bunun İlahi gücün(…) emri olduğunu bilirsiniz.” *Atinadaki çok tanrılı dine karşı oluşu Ahlak ve faziletin önemini her diyaloğunda vurgulayışı araştırmacıları farklı kulvarlarda düşünmeye itmiştir. Bu gün onun hakkında söylemeye çekindiğimiz tespitler belki zaman ve mekan kaygısı belki sosyolojik faktörler nedeni ile sadece düşüncelerimizde saklıdır.*
**İç seslerinize kulak verin bırakın onun Rahmani mi şeytani mi olduğuna yararlılıklarınız versin .Sokratesi anlamak bütün pozitivitesi ile dünyayı ve ona dair bütün detayları anlamaya niyet etmektir.

* yazarın notu
** yazarın görüşü

Zühdünü ko aşka …

Zühdünü ko aşka düş ehl-i cenan etsin seni
Piyr-i aşka kulluk et canane can etsin seni

Bir zeman bülbül gibi efganın ağdır göklere
Şol kadar kıl naleyi kim gülistan etsin seni


Ar u namusun bırak şöhret kabasından soyun
Giy melamet hırkasın kim ol nihan etsin seni

Yüzünü yerler gibi ayaklar altında ko kim
Hak teala başlar üzre asüman etsin seni

Verme rahat nefsine daim gaza-yı ekber et
Ka’be-yi dil fetholup darül-eman etsin seni

Gel Niyâzinin elinden bir kadeh nûş eyle kim
Mahvedip nam u nişânın bi-nişan etsin seni

Niyâzi Mısrî

Biadad-i âdem

Şu dar-ı dünya âhâd-ı nâsların beşiği

Biadad-i âdem biçare, bibehre

Uyumak için doğmuş sanki

İntibah etmek istemez kimse…

Emre YAMAN

Sayfalar: 1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 ...22 23 24 İleri

kayatasarim