Avni

Her zeman 'aşıklara varmak derd-i cânâna güç
'Arz-ı hâl itmek gedâlar hazret-isultâna güç

(sevgilinin kapısına herzaman yaklaşmak aşıklara çok zordur.Tıpkı dilencilerin ulu padişahlerın huzuruna çıkmalarının mümkün olmadığı gibi)
sevgili sevene cevr eder ..Bu divan edebiyatının en belirgin özelliklerinden biridir..Maşuk aşığa bitmez zulümlerde bulunur.Bu aşığın kaderi olduğu gibi sevgilisinin onu hatırlamasıdır da..aşık bu cevr ü cefalar katlandığı ölçüde değeri artar.cevr etmek aşığa münhasırdır..aşık hep hasret çeker..bu cevrlerin sonu vuslattır ama bu gerçekleşmez..bu beyittede maşuk gücü ve kudreti bakımından ulu bir padişaha aşık da dilenciye benzetilmiş bir bakıma..aşık vefa ister..sevdiğinin onu birkere hatılamasını halini anlamasını ister.ama bu hiçbirzaman olmaz..nasıl ki dilenciler ulu padişahların huzuruna çıkamazlarsa aşıklarda sevgililerinin huzuruna çıkıp arz-ı hal edemezler..



Avni


Edebiyat Türkiye Kültür ve Sanat Sitesi

anasayfa

Edebiyat Türkiye’ye hoşgeldiniz.Sitemize kendi şiir/denemelerinizi ve edebiyatla alakalı dökümanlar yollayabilirsiniz.Şiir ve denemeleriniz ‘Erbab-ı Kalem’ bölümünden yayınlanacaktır.

Yukarıda yer alan beyitler ve kısa açıklamaları Meşveret Divanımızdaki Klasik Türk Edebiyatıbölümünden alınmaktadır.Beyitlerin  açıklamaları üyelerimiz tarafından yapılmaktadır. İlgili bölüme katılarak beyitler üzerinde daha geniş bilgilere ulaşabilir ve siz de beyitler üzerinde düşüncelerinizi paylaşabilirsiniz.

Fuzuli’nin Su Kasidesi Şerhi

Eski edebiyatımız Hz. Peygamber için yazılmış binlerce beyit ve müstakil eserle süslüdür. Bu edebiyatın önemli bir kıs­mında güzel deyince, dilber deyince, sevgili deyince neredeyse hep ilk akla gelen odur. Asr-i Saadet’te Hassân bin Sâbit ve Ka’b ibni Züheyr’in kasidelerinden başlamak üzere Arap, Iran ve Türk edebiyatlannda onun için nazmedilen bütün eserlerde ona duyulan özlem ve aşk dile getirilmiştir. Türk edebiyatındaki naatler arasında onu “suyun hararetle aradı­ğı, kapısına ulaşmaya çalıştığı.sevgili” olarak tasvir eden bir tanesi vardır ki asırlar boyunca zevkle okunmuş ve hâlâ da okunmaktadır.

Kasidelerin ‘nesîb’ yahut ‘teşbîb’ denen başlangıç bölümlerinde, şairlerin gerek şiir sanatındaki kudretle­rini göstermek, gerekse methedecekleri şahsın övgüsüne güçlü ve etkili bir üslûpla başlamaya zemin hazırlamak üzere bir tabiat yahut güzel tasviri ile başlamaları edebî bir gelenektir. Ancak bizim edebiyatımızda pek çok örneği görüldüğü üzere bazen nesib kısmında doğrudan doğruya methedilen şahsın övgüsüne girildiği yahut esere, methedilen şahsın tasvirim ima eden ifadelerle başlandığına çokça rastlanmaktadır. “Su” kasidesinde de nesib kısmında tasvir edilip özle­minden bahsedilen güzelin kimliği, bütün ‘hüsniyât’ tarzı -yani sevgilinin güzelliklerinden bahseden türdeki- şiirlerde olduğu gibi meçhul bırakılmakla birlikte, çoğu beyitlerde onun Hz. Muhammed olduğuna dair güçlü ipuçlan veril­mektedir. Bu bakımdan eser okunurken ve yorumlanırken bu husus sürekli göz önünde bulundurulmalıdır.

I . Kaside

fâ’ilâtün fe’ilâtün fâ’ilâtün fâ’ilün

KASÎDE DER MEDH-l HAZRET-İ FAHR-I KÂİNAT

Saçma ey göz eşkden gönlümdeki odlare su
Kim bu denlü dutuşan odlare kılmaz çâre su

Âb-gûndur günbed-i devvâr rengi bilmezem
Yâ muhît olmuş gözümden günbed-i devvâre su

Zevk-i tîgundan ‘aceb yoh olsa gönlüm çâk çâk
Kim mürûr ilen bıragur rahneler dîvâre su

Vehm ilen söyler dil-i mecrûh peykânun sözin
ihtiyât ilen içer her kimde olsa yâre su

KAİNATIN ÖVÜNCÜ HAZRET-İ PEYGAMBER’İN METHİ HAKKINDA KASÎDE

Ey göz, gönlümdeki ateşlere gözyaşından su saç­ma, artık böylesine tutuşan ateşlere su fayda etmez.

Dönüp duran kubbenin rengi su rengi midir, yoksa gözümden [akan] su devreden kubbeyi mi kaplamıştır, bilmiyorum.

Senin kılıcının zevkinden gönlüm yank yarık olsa buna şaşılmaz, zira su akarken duvarda gedik bı­rakır.

Yaralı gönül [-yahut dil- senin] peykânının sözü­nü korkarak söyler. Kimde yara olsa o [kimse] su­yu ihtiyatla içer.
Suya virsün bâgbân gülzân zahmet çekmesün
Bir gül açılmaz yüzün tek virse min gülzâre su

Ohşadıbilmez gubânnı muharrir hattuna
Hâme tek bakmakdan inse gözlerine kâre su

‘Ârızun y âdiyle nemnâk olsa müjgânum n’ola
Zâyi’ olmaz gül temennâsiyle virmek hâre su

Gam güni itme dil-i bîmârdan tîgun dirîg
Hayrdur virmek karanu gicede bîmâre su

İste peykânın gönül hectinde şevkum sâkin it
Susuzam bir gez bu sahrâda menüm’çün are su

10. Men lebün müştâkıyam zühhâd Kevser talibi
Nitekim meste mey içmek hoş gelür huşyâre su

Ravza-i kûyına her dem durmayup eyler güzâr
‘Âşık olmuş gâlibâ ol serv-i hoş-reftâre su

Su yalın ol hûydan toprag olup dutsam gerek
Çün rakîbümdür dahi ol kûya koyman vare su

Dest-bûsı ârzûsiyle ger ölsem dostlar
Rûze eylen topragum sunun anunla yâre su

Serv serkeşlük kılur kumrî niyazından meger
Dâmenin duta ayagına düşeyalvare su

İçmek ister bülbülün kanın meger bir reng ile
Gül budağınım mizâcına gire kurtare su

Tıynet-i pâkini rûşen kılmış ehl-i ‘âleme
İktidâ kılmış tarîk-i Ahmed-i Muhtâr’e su

Seyyid-i nev’-i beşer deryâ-yi dürr-i ıstıfâ
Kim sepüpdür mu’cizâtı âteş-i eşrâre su

18- Kılmağ içün tâze gülzâr-i nübüvvet revnakın
Mu’cizinden eylemiş izhâr seng-i hâre su ‘

Bahçıvan gül bahçesini sele versin, boş yere zah­met çekmesin; [zira] bin gül bahçesine su verse senin yüzün gibi bir gül açılmaz.

Muharririn bakmaktan gözlerine kalem gibi kara sular inse de, gubârını senin hattına benzetemez.

Yanağını hatırladıkça kirpiklerim ıslansa bunda şaşılacak ne var? [Zira] gül elde etmek için dikene su vermek boşa gitmez.

Gam gününde hasta gönlümden kılıcını esirgeme. [Çünkü] karanlık gecede hastaya su vermek se­vaptır.

Gönül! [O sevgilinin nazarı] okunu iste, ayrılığın­da coşkunluğumu teskin et. Susuzum; bu sahrada bir kere [de] benim için su ara.

Nasıl mest olana şarap, ayık olana da su içmek hoş gelirse; [aynı şekilde] ben senin dudağının tutku­nuyum, zahitler ise Kevser talep etmektedirler.

Su hiç durmadan [sevgilinin] mahallesinin bahçe­sine doğru akar gider. Galiba o hoş yürüyüşlü servi boylu güzele âşık olmuş.

Toprak olarak suyun yolunu o mahalden tutup engellemeliyim. Madem ki rakibimdir, suyu ora­ya varmaya bırakmam.

Dostlar! Eğer [o sevgilinin] elini öpme arzusuyla ölürsem, toprağımdan kâse yapın ve sevgiliye onunla su verin.

Servi ağacı, su servinin eteğini tutup, ayağına ka­panıp yalvarmadıkça kumrunun ricalarını kabule yanaşmaz.

Galiba [gül budağı] bir hile ile bülbülün kanını içmek istiyor. Su gül budağının tabiatına girip [bülbülü] kurtarsın.

Su, seçilmiş peygamber Hz. Muhammed’in yolu­nu tutmakla, dünya halkına temiz yaratılışını gös­termiş.

İnsanların önderi [ve öyle bir] seçme inci denizidir ki mucizeleri şerlilerin ateşlerine su serpmiştir.

Nebiliğin gül bahçesinin güzelliğini tazelemek için katı taş [onun] mucizesinden [dolayı] su çı­karmış.

Mu’cizi bir bahr-i bî-pâyân imiş âlemde kim
Yetmiş andan min min âteş-hâne-i küffâre su

Hayret ilen barmagın dişler kim itse istimâ’
Barmagından virdügin şiddet güni Ensâre su

Dostı ger zehr-i mâr içse olur Âb-i Hayât
Hasmı su içse döner elbette zehr-i mâre su

22 Eylemiş her katreden min bahr-i rahmet mevc-hîz
El sunup urgaç vuzu’ içün gül-i ruhsâre su

Hâk-i pâyine yetem dir ‘Ömrlerdür muttasıl
Başını daşdan dâsa urup gezer âvâre su

Zerre zerre hâk-i dergâhına ister sala nûr
Dönmez ol dergâhdan ger olsa pâre pâre su

Zikr-i na’tün virdini dermân bilür ehl-i hatâ
Eyle kim def’-i humâr içün içer meyhwâre su

Yâ Habîbullâh yâ Hayre’l-beşer müştâkunam
Eyle kim leb-teşneler yanup diler hemvâre su

Sensen ol bahr-i kerâmet kim şeb-i Mi’râcda
Şebnem-i feyzün yetürmiş sâbit ü seyyâre su

Çeşme-i hûrşîdden her dem zülâl-i feyz iner
Hâcet olsa merkadün tecdîd iden mi’mâre su

Bîm-i dûzeh nâr-i gam salmış dil-i sûzânuma
Var ümîdüm ebr-i ihsânun sepe ol nâre su

Yümn-i na’tünden güher olmış Fuzûlî sözleri
Ebr-i nîsândan dönen tek lü’lü’-i sehvare su

31 Hâb-i gafletden olan bîdâr olanda rûz-i haşr
Eşk-i hasretden tökende dîde-i bîdâre su

32 Umduğum oldur ki mahrûm olmayam dîdârdan
Çeşme-i vaslun vire men teşne-i dîdâre su

Onun muciz[eler]i dünyada kâfirlerin binlerce ateş tapınağına su ulaştıran sonsuz bir deniz imiş.

Şiddet gününde Ensâr’a parmağından su verdiği­ni kim duysa hayretle parmağını ısırır.

Dostu eğer yılan zehiri içse [bu zehir ona] Bengi­su olur. Düşmanı su içse su elbette yılan zehirine döner.

Abdest için el uzatıp gül yanağına su vurunca her damladan bin rahmet denizi dalgalanmış.

Su ömürler boyunca sürekli onun ayağı toprağına ulaşayım diyerek başını taştan taşa vurup avare gezer durur.

Su her zerresiyle onun eşiği toprağına ışık vermek ister, paramparça da olsa o dergâhdan dönmez.

Ayyaşlar [içkiden sonraki] baş ağrısını gidermek için nasıl su içerlerse, hata ehli kimseler de senin naatını tespih çeker gibi anmayı derman bilir [ler].

Ey Allah’ın sevgilisi! Ey insanların [en] hayırlısı! Susuzluktan dudağı kurumuşların yanıp sürekli su istemeleri gibi seni şevkle arzulamaktayım.

Sen öyle bir keramet denizisin ki Mirac gecesinde feyzinin çiğ taneleri duran ve hareket eden bütün yıldızlara [bu feyizden] su iletmiş.

Senin kabrini yemleyen mimara su lâzım olsa, güneş çeşmesinden her an bereket zülâli iner.

Cehennem korkusu yanık gönlüme gam ateşi sal­mış. [Ancak] senin ihsan bulutunun o ateşe su serpeceğinden ümitliyim.

Suyun Nisan bulutundan [inip] sultanlara lâyık inciye dönmesi gibi, Fuzûlî’nin sözleri [de] senin naatinin bereketinden [birer] inci olmuş.

31-32 Gaflet uykusundan uyanan [kimse], kıyamet günü olduğunda; pişmanlık gözyaşlarından, uyanıp açılan gözüne su döktüğünde umduğum: sevgilinin güzel yüzünden mahrum olmamam [ve] vuslatının çeşmesinin ben cemal susamışına su

“Eşk” gözyaşı “od” ise ateş demektir. Öncelikle şair böyle bir ifade ile dolaylı olarak, gönlünde bir ateş bulunduğunu ve gözlerinden yaşlar akmakta olduğunu bildirmektedir. Şair gözünün akıttığı yaşları, içindeki ateşi söndürmek yahut teskin etmek için serptiği sular gibi yorumlayarak gözüne seslenmekte ve “Böylesine tutuşan ateşlere su fayda vermez” demektedir. Bu ifade iki anlama gelebi­lir: l. Gönlümdeki yangın öylesine fazladır ki artık buna su serpmenin faydası yoktur, söndürülemez. Alevlerin iyice yükseldiği bir yangım söndürmek için o günün en güçlü tulumbaları ve tulum­bacılarının dahi çaresiz kaldıkları bilinmektedir. O devrin şartlarında tulumba vb. imkânlarla sıkı­lan sular, bu gibi büyüyen yangınları söndürmekten çok yangının diğer yerlere sıçramasını engelle­mek için çevreyi ıslatmaya yarıyordu. Böyle bir manzaraya işaret olmak üzere şair gözlerine boşuna uğraşmaması tavsiyesinde bulunuyor. 2. Bu ateş insanı yakıp kavurmasına rağmen su ile söndürüle­cek cinsten değildir. Görüldüğü üzere “od” [= ateş] kelimesi burada hakikî anlamında değil, insanın içini yakan duygu karşılığında mecazî anlamda kullanılmıştır. Ayrıca göz, yangın söndürmeye çalı­şan bir şahıs gibi düşünülerek kendisine hitap edilmiştir (teşhis). Su ve ateş gibi birbirine zıt nesne­ler aynı ibarede kullanılmışlardır (tezat).

“Âb-gûn” su rengi demek olup cam ve hava gibi renksiz ve şeffaf nesneler için kullanılır. “Günbed-i devvâr” dönen kubbe; “muhît” saran, kuşatan anlamındadır. Eskiler göğü ve felekleri yeryüzü üzeri­ne kapanmış şeffaf kubbeler olarak tasavvur ediyorlardı. Şair bu şeffaf gökyüzünün su rengi oluşu
ile gözünden akan sular arasında bir ilişki kurarak, sanki gerçeği bilmiyormuş gibi davranmakta ve “Bu gök kubbe su rengi mi, yoksa gözümden akan yaşlarla devreden kubbeyi su mu kapladı, bilmi­yorum?” diyerek akan gözyaşlarının felekleri dahi kaplayacak kadar çok olduğunu vurgulamaktadır (tecahülüarif, mübalâğa).

Öyle anlaşılıyor ki şair aynı zamanda, sürekli gözünden akan yaşlar sebe­biyle her yeri su olarak gördüğünü ima etmektedir. Bunun yanı sıra devrinin tip, astronomi, kimya, coğrafya gibi bilimlerini şiirinde çokça işleyen Fuzûlî, burada o devrin göklerle ilgili bir inancına te­mas etmektedir. Eskiler iç içe girmiş yedi kat şeffaf kubbe gibi düşündükleri felekler ile dünya se­ması arasında, dalgalarının bir damlası dahi havaya karışmayan ve gerektiğinde bir miktarı yağmur olarak yeryüzüne indirilen bir su deryası bulunduğuna inanıyorlardı. Hatta bazılarına göre gezegen­ler de bu deniz içinde balıklar gibi yüzerek hareket etmekteydiler. Bu deniz veya denizlerin mahiye­ti hakkında Erzurumlu ibrahim Hakkı’nın Ma’rifetnâme adlı eserinde uzun uzadıya bilgi verilmiştir, işte şairin “Yoksa gözümden akan su devreden kubbeyi mi sarmış?” demesinin sebebi bu olsa ge­
rektir. Beyitte “devrân” [= felek] ve “devvâr” [= çok dönen, sürekli devreden] kelimeleri aynı kökten kaynaklanan kelimeler olduklarından özellikle tercih edilmişlerdir (iştikak).

Beytin bir soru cümlesi şeklinde yorumlanması, Âzerî Türkçesinde görülen ve daha çok vurgu ile belli olan bir hususiyetten kaynaklanmaktadır. Şair aslında cevabını bildiği bir soruyu kendi kendine sorarak, konuya okuyu­cusunun dikkatini yoğunlaştırma amacındadır. Eski şiirimizde sevgilinin âşığın gönlünde büyük heyecanlar ve sızılar uyandıran bakışı kılıç, hançer vb. kesici ve yaralayıcı silâhlara benzetilir. Bütün şairler bu kılıç darbeleri ile gönüllerinin param­
parça olduğunu ifade ederler. Sanatında her zaman farklı olmayı kendisine prensip edinen Fuzûlî ise gönlünün bu kılıç darbelerinden değil, bu darbelerin zevkinden yarık yarık olduğunu ifade et­mektedir. Çünkü ona söz konusu kılıç darbeleri, su kadar aziz gelmektedir. Hemen ardından da buna akan suyun zamanla taş üzerinde oluşturduğu izleri ilginç bir örnek olarak getiriyor (irsalime-
sel). Özellikle asırlık çeşme ve şadırvanlarda musluklardan damlayan suların taş yahut mermer üze­rinde derin izler bıraktığı malûmdur, işte şair sevgilisine, su nasıl duvar üzerinde “mürûr” [= akma, geçme] ile “rahne”ler [= yarık, gedik] bırakıyorsa, onun kılıcının da kendi gönlünde aynı şekilde ya­rıklar oluşturduğunu söylüyor. Burada işlenen kılıç-su ilişkisi, gerek deyim olarak gerekse teknik
bir tabir olmak itibanyla “kılıca su verme” ile ilgili bir husustur. Kılıcın su verilerek çelik hâline ge­tirilişi onun sertlik ve keskinliği ile ilgili olup; şairler ve özellikle Fuzûlî sevgilinin kılıç gibi bakışma su kadar muhtaç olduklarını ima etmek için onu daima suya benzetirler. İşte şairin gönlünde açılan yaraları suyun taş üzerinde bıraktığı izlere benzetmesi bundan kaynaklanmaktadır.

4- Bir önceki beyitte ifade edilen, sevgilinin kılıcının âşığa su gibi geldiği hususunu şair bu defa farklı bir yorumla, yeniden ve daha güçlü bir biçimde işlemektedir. Günümüzde de ameliyatlı hastalara su vermezler, hasta ne kadar su istese ve yansa onun iyiliği için suyu damla damla ve ihtiyatla verir­ler. Beyitte sevgilinin bakışını yahut kirpiğini sembolize etmek üzere kullanılan “peykân” [= ok ucu­na takılan sivri çelik, temren] da çelikten mamul olduğu için su verilmiş bir metaldir. Burada sevgi­linin bakışı yahut kirpiğinin hararetle yanmakta olan âşığa gerçekten su gibi geldiğini vurgulamak için şair yeni bir sahne çiziyor: Nasıl derin yarası olan bir kimse suyu ihtiyatla içerse, yaralı gönül de sevgilinin peykâmndan bahsederken öylesine ihtiyatlı davranmaktadır. Burada da amaç, sevgilinin
âşıkları yaralayan, hâlden hâle sokan ok gibi tesirli bakışının Fuzûlî için su kadar aziz ve hararetle arzu edilen bir nesne olduğunu vurgulamaktır. Beyti ilk okuyanda sanki gönül, oktan yaralandığı için tekrar yaralanacakmış endişesi ile ondan korku ile bahsediyormuş intibaı uyandırılmış. Halbu­ki şair ikinci mısrada verilen örnekten (irsalimesel) de anlaşılacağı üzere bu okun su gibi hararetle
arzulanan bir şey olduğunu, sevgilinin kılıç ve ok gibi kesici ve yaralayıcı bakışlarına su kadar muh­taç olduğunu vurgulamaya çalışmaktadır.

Tarikat meclislerinde Hz. Muhammed’in manevî şahsiyetinin daima hazır bulunduğuna ve onun, nazarı ile zikir halkasında bulunan dervişlere ilâhî feyiz dağıttığına inanılır. Bu gibi zikir ve mera­simlerden sonra uzun bir süre su içilmemesine dikkat edilmesi yahut suyun ihtiyatla içilmesi, bey­tin oluşturduğu çağrışımlar açısından ilginç bir dürüm teşkil etmektedir.

“Suya vermek” [= sele vermek, sel alıp götürmek] ile “su vermek” [= yetişmesi için ihtimamla sula­mak] deyimlerinin ustalıkla seçilerek kullanıldığı bu beyitte şair, sevgilinin yüzünü bir güle benzet­mekte ve bu güzellikte bir gülün bir daha yetişmesinin mümkün olmayacağını ifade etmektedir. Daha sonra gelen beyitlerden açıkça anlaşılacağı üzere burada söz konusu edilen güzel Hz. Muham­
med’dir. Eski şiirimizde Hz. Peygamber’in bir gül ve onun yaşadığı Asr-i Saadet’in de bahar mevsi­mi şeklinde işlendiği düşünülecek olursa şairin neyi kastettiği daha iyi anlaşılabilir. Beyitte geçen “sele vermek” deyimi, selin alıp götürmesine göz yummak, buna engel olmak için tedbir almamak anlamında bir ifadedir. Anlaşıldığına göre şair, Hz. Muhammed’in ahir zaman peygamberi olduğu
inancından hareketle “bâg-bân” kelimesiyle Allah’ı, bağ ile de dünyayı semboliz ederek onun ölü­münden sonra dünyanın varlığının anlamsızlığını ifade etmeye çalışmaktadır. Azerî Türkçesinde benzetme edatı olarak kullanılan “tek” [= gibi] kelimesi, aynı zamanda sayı sıfatı olarak “tek” [= bir tane] anlamına gelmesi bakımından ibaredeki “min” [= bin] kelimesi ile uzak anlamı itibanyla ilişki
içindedir (ihamıtenasüp). ibaredeki bahçıvan, su vermek, gül bahçesi, gül, gül açılmak gibi ifadele­rin bir arada kullanılması, kavramlar arasında tam bir uyum oluşturmaktadır (müraatinazir).

Bu beyitteki bazı kelimeler iki anlama gelebilecek şekilde ustalıkla seçilmişlerdir. Çağatay ve Azerî Türkçelerinde nakkaş ve aynı zamanda yazıcı anlamıyla “muharrir”; sakal ve yazı kaşılığıyla gelen “hat” toz yahut ‘toz gibi ince şey anlamıyla gubârî de denen bir yazı çeşidinin ismi olan “gubâr”; re­sim çizmede kullanılan kıl kalem ve yazı yazmada kullanılan kamış kalemi karşılayan “hâme” keli­meleri özellikle seçilmiştir. Şair sevgilinin yanağındaki “hatt”ı [= sakal] övmek için; bir nakkaşın ne kadar uğraşsa, bakmaktan kalem gibi gözlerine kara sular inse, yine de “gubâr’ını yani toz kadar in­ce çizgilerini onun sakalına benzetmeye muvaffak olamayacağını ifade etmektedir. Türkçede günü­müzde de kullandığımız “göze kara sular inmek” deyimi gözün artık görmez hâle gelmesinden ki­nayedir. Nakkaş bu tasviri çizmek için o kadar uğraşmıştır ki gözü görmez hâle gelmiştir. Bu durum
için ucuna yukarıdan aşağıya doğru kara mürekkebin inmekte olduğu kalemin benzetilen olarak se­çilmesi ifadeye ayrı bir güzellik katmaktadır, insanlar özellikle aşırı beyaz yahut fazla ışıklı bir cismebakınca bir müddet sonra geçici bir körlük oluşur. Buna engel olmak için çöllerde göze sürme çe­kerler yahut karı çok olan yerlerde göz altına kömür tozu sürerler. Kalemin ucunun göz gibi düşü­
nülmesi ve yazı yazarken duruşunun beyaz kâğıda bakıyor gibi oluşu ve içindeki siyah mürekkebin aşağıya doğru akışı kalem hakkında geliştirilen “kalem gibi gözlerine kara su inse” ifadesi ile fevka­lâde bir uyum teşkil etmektedir. Eğer “muharrir” kelimesi hattat veya kâtip olarak düşünülecek olursa bu defa da “gubâr” kelimesi ile toz kadar küçük yazı anlamındaki ‘hatt-i gubârî’nin kastedil­diğine hükmederek, “Kâtip kalem gibi bakmaktan gözlerine kara sular inse de, gubârî hattını senin sakalına benzetemez” anlamını çıkarmak mümkündür. Eskiden ömürlerinin neredeyse tamamını çok ince tahrirlerle uğraşarak geçiren minyatür sanatçılarının önemli bir kısmının bir zaman sonra gözlerinin göremeyecek hâle geldiği düşünülecek olursa, şairin beyitteki ifadesiyle aynı zamanda böyle bir tarihî gerçeğe de temas ettiği anlaşılır.
“Ârız” yanak demektir.

Bu ifade ile şair kendisini, sevgilisinin yanağı aklına gelince gözyaşlarını tu­
tamayan ve bu yaşlarla kirpikleri ıslanan bir âşık olarak ifade etmekte, hemen ardından da kirpik ve diken arasında şekil itibanyla bir benzerlik kurarak kirpiklerinin ıslanışını gül elde etmek için di­kenli dalların sulanmasına benzetmekte, “Gül temennisi ile dikene su vermek -yani bir güzelliği el­
de etmek için başa gelecek sıkıntılara razı olmak- ziyan değildir, bilakis fayda getirir” demek iste­mektedir. Burada söz konusu edilen ve gözde açılması ümit edilen gûl, rüyada görülmesi ümit edi­len Hz. Muhammed’dir. O kolayca ulaşılamayan, ancak rüyada ulaşılabilen yahut mahşer gününde yüzünü görme anı hasretle beklenen bir sevgilidir. O, kendisine sevgi bağlamayanlara, ümmet ol­
mayanlara; kendisi için gözyaşı dökmeyip hasretini çekmeyenlere ne bu dünyada ve mahşer günün­de sancağını açtığı zaman cemalini göstermez.
Bütün yukarıdaki beyitlerde olduğu gibi bu beyit de tamamıyla Hz. Muhammed’e âşık olan vect ve hâl ehli kimselerin ruh yapılan ile ilgili bazı psikolojik halleri tasvir etmektedir. Bu gibiler geceleri sabahlara kadar salât ve selâm ile, yani Allah’a ibadet edip Hz. Muhammed’in şefaatine mazhar olma ümidiyle ona selâm ederek vakit geçirirler. Onun bir anlık tecellisini bekler dururlar. Bu tecellînin
yani zuhurun gerçekleşmediği günler, onlar için “karanu gice”den [= karanlık gece] farksız gamlı günlerdir. Bu hâller tasavvuf yolunda seyredenlerce tutulma, daralma, sıkıntı anlamına gelen ‘kabz’ ve açılma, ferahlama, neşe demek olan ‘bast’ kelimeleri ile ifade edilir. Sevgilinin bakışının bu ede­biyatta kılıç yahut hançere benzetildiğinden daha önce de bahsedilmişti. İşte şairin gam ve keder
gününde hasta gönlüne sevgilisinin hançerini istemesi, Hz. Muhammed’in manen tecelli ederek âşı­ğına nazarını yöneltmesi talebini içeren sembolik bir ifadedir. Şair bu duruma karanlık gecede hara­retle yanan, yatağından kalkıp bir damla su içmeye mecali olmayan bir hastayı örnek vererek; “Böy­
le birine su vermek nasıl hayırlı bir iş ve sevap ise, senin gamının derdiyle aynı durumda olan bana da kılıç gibi keskin bakışınla nazar etmen aynı değerdedir” demek istemektedir.

Görüldüğü üzere yukarıda olduğu gibi burada da silâh ve su ilişkisi sürdürülmekte; âşığa sevgilinin çelik gibi keskin nazarının hararetle yanmakta olan hastanın suya olan ihtiyacı kadar kıymetli olduğu vurgulanmak­tadır.
Bu beyit günümüzde Anadolu’da hâlâ sürdürülmekte olan, ok tabir edilen “V” şeklindeki bir çu­bukla yer altındaki su kaynağını arama işini çağrıştırmaktadır. Bu iş için el almış olan kimse iki ucundan tuttuğu “V” şeklindeki oku önüne tutarak yürür, su kaynağının bulunduğu yerde okun önde bulunan köşesi aşağıya doğru çekilerek su kaynağının bulunduğu noktayı haber verir. Yukarı­da süregelen nazar ve ok ilişkisi burada da fakat biraz daha farklı bir şekilde sürdürülmektedir. Şair gönlüne sanki farklı birisiymiş gibi hitap ederek ondan sevgilinin okunun temrenini talep etmesini istemektedir. Burada bir şeyi can ü gönülden isteme hâline işaret edilmektedir. “Peykân” [= okun ucundaki keskin çelik parça] ile kastedilen okun kendisi olmalıdır. Yani okun ucu zikredilmiş, fa­kat aslında kendisi kastedilmiştir (zikr-i cüz irâde-i kül). “Sahrâ” çöl demektir. Şair gönlünden sev­
gilinin okunu alarak aşk sahrasında kendisi için su yerine geçen ilâhî feyiz ve tecelliler arayıp bul­masını istemektedir. Beyitteki “gez” [= kez, kere defa] kelimesi aynı zamanda “gez” [= aramak içindolaş] şeklinde okunabilecek bir yapıya sahiptir (cinas).

“Zühhâd” zahitler demektir. Edebiyatımızda “zâhid” kavramı, gerçek anlamı olan züht ve takva sa­hibi, dindar kimse anlamından farklı olarak; gösteriş ve menfaatleri için dindar geçinen, riyakâr, aşk ve şevkten nasibi olmayan kaba sofuları temsil eden bir tipi canlandırır. Şairler bu gibilere her fırsatta sürekli sataşmayı bir gelenek hâline getirmişlerdir. “Hüşyâr” aklı başında olan kimse demektir. Pek çok örneği geçtiği üzere aşk yolu akıl ile girilecek bir yol değildir. Akıl bu sarp yolda şairlerce ayağı topal bir beygir gibi kabul edilmiştir. Zahitler ibadetlerinde samimi olsalar bile akıllarını reh­ber edindikleri için bu yola giremezler.

Kıldıkları her rekât namaz için kendilerine cennette verile­cek bahçeyi yahut çektikleri her tespih tanesi için yiyecekleri bir cennet üzümünü düşünürler. Her ibadetleri menfaatleri içindir. Öyle ki Allah onlara Cennet vadetmese ibadet etmeyecek tiplerdir. Âşık ise Allah kendisine hiçbir şey vadetmese dahi Allah’a ibadetine devam eden, ondan sadece ce­malini yani âşığı olduğu yüzünü görmeyi talep eden samimî bir tipi sembolize eder. işte Fuzûlî’nin “Ben senin dudağının hasretini çekiyorum, zahit ise cennette kendisine verilecek Kevser’in hayalini kuruyor” demesinin sebebi budur. “Leb” tasavvufî bir sembol olarak ilâhî tecelliler anlamında kulla­nılmakla beraber burada metnin ifadesinden anlaşıldığına göre, şair ahirette Hz. Muhammed’in kendisine “ümmetim!” yahut Allah’ın “kulum!” diye hitap edişini kastetmekte; bu anın özlemiyle yanıp tutuşmaktadır. Fuzûlî bu ifadesini daha çarpıcı bir hâle getirmek için sarhoşa şarabın, aklı ba­şında kimseye de suyun hoş gelmesini örnek göstermektedir. Öyle ayyaşlar vardır ki yeri geldiğinde bir damla şarap için bütün servetlerini verirler. Meseleye şarabın helâl ve haram olması yönünden bakmamak gerekir. Bu benzetme bir tutkuyu ve samimiyeti vurgulamak üzere sergilenmiştir. Şair sevgilisinin dudağına o ayyaşın şaraba olan tutkunluğu gibi bir düşkünlükle, hiçbir riya ve gösterişi olmadan hasrettir. Yeri geldikçe ifade edildiği üzere dinin haram ve necis kıldığı şarabın kiri, zahi­din riya ve gösteriş ile ettiği ibadetin kiri yanında tertemiz kaldığı için şairler birer sembol olarak sü­rekli şarap ve zahit kavramlarını birlikte zikrederek şarabı üstün tutarlar.

Bu beyitte bir akarsu tasvir edilerek, bu suyun söz konusu serviye âşık olduğu için onun bulundu­ğu bahçeye doğru sürüklenmekte olduğu yorumu geliştirilmektedir. Eski şiirimizde “serv” [= servi ağacı] ince, uzun, mütenasip boyu ve rüzgârda salınışı ile güzel boy ve salınarak yürüyüşün yahut
mütenasip yapıda kimselerin sembolü hâline geldiği gibi, şekil itibarıyla l rakamını andırdığından manevî anlamda “vahdet” [= Allah'ın birliği] sembolü olarak kullanılmış ve özellikle Fuzûlî’nin şi­irinde pek çok defalar ‘istiare yoluyla’ Hz. Muhammed’i sembolize etmiştir. Asıl anlamı bahçe de­mek olan “ravza” kelimesi burada bir çağrışım oluşturmak üzere Hz. Muhammed’in kabri Ravza-i
Mutahhara’yı ima için tercih edilmiş görünüyor (iham). Su ise alçak gönüllülüğün, meyledişin ve aşk yoluna sürüklenip gidişin sembolüdür. Fuzûlî’nin yaşadığı Bağdat şehrinde, Hz. Muhammed’in kabrinin bulunduğu güney istikametine doğru akmakta olan Dicle nehrinin konumunu göz önün­de bulundurarak beyte bakacak olursak, su o servi boylu peygambere olan aşkından dolayı onun
“Ravzasına doğru durmadan akıp gitmektedir. Hz. Muhammed’in evinin ve mescidinin bulunduğu yere “ravza” denmesinin sebebi, “Evimle minberim arası cennet bahçelerinden bir bahçedir” mealin­deki bir hadis-i şeriften kaynaklanır.
Aşk şirket yani ortaklık kabul etmez. Aşkın en başta gelen şartlarından birisi kıskançlıktır. Her âşık sevgiliye en yakın kendisi olsun ister, onun yanında gördüğü herkesi kendine rakîb görür. Bir önce­ki beytin devamı durumunda olan bu beyitte Fuzûlî, daha önceki beyitlerde kılıç ve temren çelikle­rinden ümit ettiği suyun farklı bir su olduğunu ima edercesine, bu akan sudan içmeyi aklından da­
hi geçirmemektedir. Şimdi onu aşktan dolayı bir kıskançlık sarmıştır ve tek derdi sevgilisine doğru yönelmiş akıp gitmekte olan ve kendisiyle âdeta rekabet eden bu suyun yolunu kesmektir.

Bu ko­nuda öylesine saf ve samimîdir ki aklına ilk gelen şey hemen ölüp toprak olmak ve bir parça olsun bu akışa engel teşkil edebilmektir. Şairin vurgulamak istediği husus aşk yolunda canın ve malın hiçbir değeri olmadığıdır. “Kûy” mahal ve mekân demek olup edebiyatta daha çok sevgilinin bulun­duğu yer için kullanılır. “Toprak olmak” ölünce insan bedeninin toprağa karışarak yok olup gitme­si sebebiyle ölmekten kinaye bir tabirdir. “Koyman” gerek Azerî gerek Anadolu Türkçesinde “koy­mam, bırakmam, izin vermem” anlamındadır.

“Dest-bûs” el öpme, “kûze” ise topraktan yapılan kap demektir. Bir hasretin, aşktaki samimiyetin, karşılıksız fedakârlığın, saf vuslat arzusunun en güzel şekilde ifade edildiği bu beyitte şair, hayatta iken kavuşamadığı hayalî sevgilisine hiç olmazsa öldükten sonra kavuşma, bir şekilde ellerine değ­me ümidiyle dostlarına vasiyette bulunuyor: “Eğer bu emelime kavuşamadan yani onun elini öpe-meden ölürsem, mezarımın toprağından bir çanak yapın ve sevgiliye bu çanakla su verin. Hiç ol­mazsa ona bu şekilde değmiş olayım.”
Edebiyatta gülün bülbüle âşık olduğu hakkında geliştirilen yorumlar gibi bir de servi dalına konup sürekli dem çeken kumrunun, servi ağacına âşık olduğu yorumu geliştirilmiştir.

Kumrunun sürekli dem çekişi onun serviye yalvarması ve servinin şekil itibarıyla dimdik bir görünüşe sahip bulunma­sı, kumrunun bütün yalvarmalarına karşılık olumsuz bir tavır takınması olarak yorumlanır. İşte böyle bir tabiat manzarasına yeni bir yorum getiren Fuzûlî, servi ağacının dibinden akan suyu da bu ikiliye ilave ederek suyu, kumruya merhamet etmesi için servi ağacının eteğine yapışan, ayağına ka­panan ve yalvaran biri olarak yorumlamaktadır. Fakat manzaranın ilginç yanı su bu şekilde davranınca servinin hemen dik başlılığı terk etmesidir. Yani su servinin ayağına gelince servinin gölgesi suya aksedecek ve böylece kumrunun yalvarmalarına itiraz etmekten vazgeçmiş olacaktır. Bilindiği
üzere servi aynı zamanda edebiyatta vahdet yani ilâhî birliğin sembolü olarak kullanılmıştır.

Bu be­yit hakkında geliştirilen servinin Allah’ı, kumrunun ona sürekli yalvaran kulu ve servinin ayağına kapanan suyun da ümmetine şefaat etmek için Allah’a yalvaran Hz. Muhammed’i sembolize etmesi beytin ayrı bir güzelliğini sergilemektedir.

Gül ve bülbül hakkında geliştirilen alegorik hikâyelerde efsanevî bir rivayet vardır. Güya gül ilk ya­ratıldığında soluk renkli bir çiçekmiş. Bülbülün geceler boyunca sabahlara kadar sürekli dallarına konup ona yalvarmalarına aldırış etmezmiş. Nihayet bülbül mecalsiz kalıp kendinden geçtikten sonra her sabah erkenden açılırmış. Bu yıllarca böylece devam etmiş. Nihayet bir seferinde bülbül yine gülün çevresinde yalvarırken gülün dikeni vücuduna saplanarak canından olmuş, akan kanları gül fidanının dibine dökülmüş. Ertesi sabah açılan gül goncaları o zamana kadar hiç görülmedik bir hâlde kırmızı olarak açılmışlar. Bundan dolayı gülün kırmızı rengini bülbülün kanından elde ettiği­ne ve daha güzel renge sahip olmak için bülbüle sürekli aynı hileyi tekrarladığına inanılır. Şair bu efsaneye bir işaret olmak üzere gül ağacını bülbülün kanına susamakla itham etmekte, bülbülü kur­tarmak için de suyun bir an önce gülün mizacına girerek onu değiştirmesini istemektedir.

Burada hile anlamında kullanılan “reng” kelimesi aynı zamanda, uzak anlamı itibarıyla beytin konusunu teşkil eden gülün bülbülün kanından renk alması bahsini de çağrıştıracak şekilde tercih edildiğin­den dikkat çekmektedir (ihamıtenasüp).

“Mizâc” eski tıp bilgisine göre insan vücudunda bulunan ‘ahlât-i erba’a’ [= dört hık] yani kan, bal­gam, sevda ve safradan oluşan dört ‘hılt’ın birbirlerine göre oranları ile ilgili bir husustur. Bu dört ‘hılt’ da sıcaklık, soğukluk, nemlilik ve kuruluk tabiatlarının bir sonucu olup bu tabiatlar da ‘anâsır-i erba’a’ [= dört unsur] denen ateş, hava, su ve topraktan ibaret unsurların etkilerinden oluşur. Ah­lât-i erba’a yani dört hıltın insan vücudundaki oranlarının artma ve azalmasının demevî, balgam!, safravî ve sevdâî gibi mizaçların ortaya çıkmasına sebep olduğuna inanılmıştır. Böylece insanın sa­dece bedenindeki organik yapının değil ahlâkî yapısının da etkilendiği düşünülmüştür. Buna göre çabuk öfkelenmek yahut korkmak veya kan dökücü olmak vb. karakterler de bu ‘hıltların vücutta­ki oranları ile ilgili hususlardan sayılıyordu. İşte Fuzûlî gülü kan dökmeye meyilli ve muhtemelen demevî mizaçlı bir şahsa benzeterek, suyun onun bünyesine bir an önce girip bu mizaç dengesini değiştirmesini ümit etmektedir.

16-Aslında toprak demek olan “tıyn” kökünden türetilen “tıynet” kelimesi insanın yaratılışı, fıtratı ve mayası anlamında bir tabirdir. “Rûşen kılmak” apaçık belli etmek, “iktidâ kılmak” ise tabi olup uy­mak demektir. Esas anlamı çokça övülmüş demek olan Ahmed ismi Hz. Muhammed’in Kur’an’da geçen isimlerinden olup “Muhtâr” onun seçilmiş bir peygamber oluşunu belirten bir sıfatıdır. Tabi­
atta daha çok denizler ve akarsularda bulunan su, esas itibarıyla temiz olup aynı zamanda temizle­me özelliği olan bir unsurdur. Şair aslında suyun yaratılışında var olan bu özelliğine şairane bir yorum getirerek onun, Hz. Muhammed’in yoluna uyduğu için böylece temiz ve temizleyici olduğunu ifade etmektedir (hüsnütalil). Bu beyitte suyun Hz. Muhammed’in yoluna girmesi ile yukarıda 11. beyitte sevgiliye âşık olarak onun yoluna koyulması arasında ince bir ilişki bulunmaktadır. Bu beyit kasidenin giriş kısmının (nesih) bitip methe geçişin başladığı beyittir (gürizgâh).

“Seyyid” ileri gelen, önder ve efendi, “nev’” yahut “nevi”‘ cins, sınıf, “nev’-i beşer” ise insan soyu de­mektir. Bilindiği üzere Hz. Muhammed hakkında edebiyatta en yaygın olarak kullanılan benzetme­lerden biri onun bir ‘dürr-i yektâ’ yani eşi benzeri bulunmayan bir inci olduğudur. Fuzûlî’nin şiiri­nin en belirgin özelliklerinden birisi de kendisinden önce söylenmişleri daima bir perde aşmak ve
sürekli daha yeni şeyler üretmektir. Öyle anlaşılıyor ki şair burada Hz.Peygamber için kullanılan bu tabir yerine onu, her biri değerli birer inci gibi olan sözleri sebebiyle “deryâ-yı dürr-i ıstıfâ” [=seçme inci denizi] şeklinde vasıflandırmayı daha uygun görmüştür. Her türlü kötülüğün iyice arttı­ğı Cahiliye Devri’nde gelen ve çevresindeki kötülükleri iyiliğe çeviren bir peygamber olduğundan,Fuzûlî onu mucizeleri kötülük ateşleri üzerine su serpen bir peygamber olarak nitelendirmektedir.

Bu ifade aynı zamanda Allah’ın Hz. Muhammed için söylediği “Biz seni ancak âlemlere rahmet olmak üzere gönderdik” (Enbiyâ, 107) ayetine çağrışım yapacak bir biçimde kullanılmıştır. Bilindiği üzere Türkçede günümüzde dahi, özellikle ihtiyarlar yağmur yerine “rahmet” demektedirler. Beyitteki “âteş” ve “su” ibareleri aralannda zıtlık oluşturmak üzere kullanılmışlardır (tezat).

Burada Ziyâd b. Haris es-Sudâî’den nakledilen bir hadise işaret edilmiştir. Ziyâd’ın kavminden bir heyet gelip yazın kuyularının kuruması sebebiyle susuzluk çektiklerini, zor durumda kaldıklarını bildirir. Bunun üzerine Hz. Muhammed yedi tane çakıl taşı getirterek bunları elinde ovuşturup dua eder ve memleketlerine gittiklerinde bunlan Allah’ın adını anarak sıra ile söz konusu kuyuya atma­
larını söyler. Bu hadiseden sonra kuyuda öyle çok su oluşmuş ki kimse bir daha kuyunun dibini gö­rememiş. Şair önce nebilik müessesesini âdeta solmakta olan bir gül bahçesi şeklinde ima ediyor.
Çünkü Hz. isa’dan sonra uzun yıllar boyunca peygamber gelmediğinden insanlar yollarını şaşırmış­lardır. Sonra da hem bu mucizeye işaret ederek, hem de suyun bahçeleri yeşertmesini kastederek;sert taşlann dahi onun peygamberlik bahçesini âdeta tazelemek için su çıkardıkları yorumunu geliş­tiriyor. Bilindiği üzere mucize peygamberlere has bir Allah vergisi olup hemen bütün peygamberler bir mucize ile gönderilmişlerdir. Şair Hz. Muhammed’in peygamberliğini bir gül bahçesi, yukarıda bahsi geçen çakıl taşlarından su çıkması hadisesini de mucizesi ile bu bahçenin sulanıp tazeliğinin artması ve güzelleşmesi olarak görmektedir.

“Bahr” deniz, “bahr-i bî-pâyân” ise ucu bucağı olmayan deniz demektir. “Âteşhâne” ateşe tapanla­rın yani mecusîlerin tapınaklarına denir. Hz. Muhammed’in doğduğu gece, mecûsîlerin Istahrâbâd şehrinde bulunan ve asırlar boyunca hiç sönmeden yanan büyük ateşleri ilk olarak sönmüştü. İslâm tarihçileri bu hadiseyi dünyaya bir peygamber gelişinin alâmeti olarak belirtirler ve şairler Hz. Muhammed’i överken bu hususu sık sık belirtirler. Ancak Fuzûlî burada bir değil “min min” [= binler­ce] Mecusî tapınağına su ulaştığını, yani ateşlerinin söndüğünü belirtmektedir. Kolayca anlaşılacağı üzere burada Hz. Muhammed’in peygamberliğinden önce iran’da yaygın bulunan bu tapınakların,
islâm’ın yayılmasından sonra hemen tamamen yok olmalarına işaret edilmektedir.
Câbir bin Abdullah’tan rivayet edilen bir hadise göre, Medine’den gelen Müslümanların Kabe’yi ser­bestçe tavaf edebilmek için Hudeybiye sulhunu yaptıkları gün herkes çok susuz ve zor durumdakalmıştı.

Ağlayacak bir hâlde gelip ellerindeki bir kırbayı göstererek “Yâ Resûlallah! Bu sudan başka ne içecek ne de abdest alacak suyumuz yok” demeleri üzerine Hz. Peygamber elini getirilen su tulumu­nun içine sokmuş ve parmaklanndan pınar gibi sular akmaya başlamıştı. Hadisi rivayet eden şahıs, Câbir’e “O gün kaç kişiydiniz?” diye sorduğunda Câbir’in “Bin beş yüz kişiydik ama eğer yüz bin kişi de olsaydık su yine bize yeterdi” dediği bildirilmektedir. Hz. Muhammed’in değişik zamanlarda çok az miktardaki suyu elini kaba sokarak çok kimseye yetecek kadar çoğalttığı, kurak çölde yere çukurkazdırıp elini içine koyarak oradan su kaynamasını sağladığına dair (bk. res. 129, 130) pek çok hadis rivayet edilmiştir. Ancak Fuzûlî’nin, “şiddet günü” [= sıkıntı günü] demesi, aynı zamanda Hz. Muhammed’in Tebük Seferi’ni de akla getirmektedir. Çünkü Kur’an’da bu sefer için “Sâ’atü’1-usra” [= zorluk saati, vakti] dendiği gibi, Hz. Peygamber o seferde de parmaklarından akan su ile bütün ordunun susuzluğunu gidermişti. Şairin Hz. Peygamber’in parmakları ile “parmak dişlemek” [= hayretten parmağını ısırmak] deyimi arasında ortak bulunan “parmak” ilişkisini özellikle tercih etti­ği görülmektedir.

Bu beyitteki “dost” [= arkadaş] ve “zehr-i mâr” [= yılan zehiri] kelimeleri, okuyucunun zihninde derhâl Hz. Muhammed ve Ebubekir’in Mekke’den Medine’ye giderlerken gizlenmek için girdikleri mağarada delikten çıkan yılanı ve Hz. Ebubekir’in yılan Hz. Peygamber’e zarar vermesin diye ayağı­nı deliğe dayaması hadisesini canlandırmaktadır. Hâlid bin Veltd’in çevresindekilerin engellemesine rağmen bilerek çok etkili bir zehir içtiği, aynı şekilde Hz. Ömer’in de Bizans elçisinin karşısında bir zehri içtiği fakat kendilerine hiçbir şey olmadığı rivayet edilmektedir. Fuzûlî bu beyitteki ifadesiyle her biri Hz. Peygamber’in yakın dostları olan bu kimselerin olağanüstü hâl ve fedakârlıklarını imaediyor olmalıdır. Düşmanının içtiği suyun yılan zehirine dönmesi ise, yine Tebük seferinden dö­nüşte Semûd kavminin harabelerinden geçerlerken, Hz. Muhammed’in oradaki su birikintisinden su içmek isteyen esbabını, o suyun zehirli olduğu gerekçesi ile engellemesine ve o suyla yoğurdukları hamurlan dahi döktürmesine bir işaret olabilir (telmih).

Arapça asıllı “katre” kelimesi damla, “vuzu’” ise abdest anlamındadır. Azerî Türkçesinde “min” bin, “urgaç” vurduğu zaman demek olup burada abdest için yüze su vurulması kastedilmektedir. “Hz.Muhammed’in abdest alışını ima ve tasvir eden bu beyitte, onun abdest için yüzüne çarptığı her su­dan binlerce rahmet deryası dal­galandığı ifade edilmektedir.

“Biz seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik” (Enbiyâ, 107) mealindeki ayetten de anlaşılaca­ğı üzere, Hz. Muhammed’den Kur’an’da “rahmet” [= iyilik, gü­zellik] olarak bahsedilmektedir. Fuzûlî’nin onun yanağından et­rafa sıçrayan damlaları rahmet deryasına benzetmesi böyle bir ilgiyi kastederek, damlayı övgü amacıyla deniz şeklinde ifade et­mesinden kaynaklanmış olabilir. “Rahmet” aynı zamanda Allah’ın kullarına acıyıp onları bağışla­ması demektir. Hz. Peygam­ber’in hadislerinden anlaşıldığı­na göre şartlarına uygun olarak yani kendisinin uyguladığı şekil­de alınan her abdest, insanın bü­tün günahlarının bağışlanmasına sebep olacak kadar güçlü ve Al­lah’ın rahmetini celp edecek bir ibadettir. Beytin ima ettiği bütün bu anlamlardan başka asıl hede­fi; yukarıda bahsedilen Tebük Seferi’nden dünüşte İslâm ordusu susuzluk içinde olduğu hâlde Tebük kaynağına varıldığında, oradan bir kabı dolduracak kadar az su alınarak Hz. Muhammed’e getirilmesi ve kendilerinin o az miktarda suyla abdest alarak suyu kaynağa geri serpmesi, ardından ucu demirli üç sopayı kaynağa saplamasıyla derhâl billûr gibi üç su kaynağı fışkırması hadisesine işaret etmektir. Allah Resulü’nün bu su hakkında “Yâ Muaz! Uzun ömrün olsaydı, çok geçmeden bu su ile buralann bağ ve bahçelerle dolduğunu görürdün” dediği rivayet edilmektedir. Beyitte “katre” [= damla] ve “bahr” deniz kelimeleri, büyüklük ve küçüklük itibarıyla zıt kavramlar olduklarından özellikle kullanılmışlardır (tezat).

Daha önce de pek çok örneği görüldüğü üzere bu edebiyatta yerde ve gökte bulunan her şey sevgiliye hayrandır. Ay, güneş, denizler, hayvanlar bitkiler bütün canlılar… İşte şair bu edebî geleneğe uyarak suyu, Müslümanların gerçek sevgilisinin ayağının toprağına ulaşmaya gayret ederken tasvir etmekte; onun akarken taşlara çarparak kırılıp köpürmesini, başını taştan taşa vuran bir çılgın âşık gibi pey­gamberin ayağının toprağına ulaşmaya çalışıyor olarak yorumlamaktadır (teşhis). Su hakkında “âvâ­re” [= başı boş] gezinen çılgın bir şahıs yorumunun yapılması, meyilli ve boş bulduğu her yere şuur­suzca ve elinde olmadan akarak bu haliyle sevgiliye olan aşk ve iştiyakından dolayı âdeta Mecnun gi­bi aklını yitirmiş bir hâlde bulunduğunu vurgulamak içindir. Ayak basılan toprak demek olan “hâk-i pây” ile burada Hz. Muhammed’in sağlığında gezindiği, ayağını bastığı topraklar kastedilmektedir.

Eskiler havada uçuşan gözle görülemeyecek kadar, küçük toz parçacıklarına “zerre” diyorlardı. Loş bir yere dışarıdan sızan parlak güneş ışıkları sayesinde görülebilen bu parçacıklar, dikkat edilecek olursa her biri gökyüzündeki yıldızlar gibi parlayarak uçuşur dururlar. Ancak burada şairin “zerre zerre” [= her zerresi ile] ifadesi ile suyun zerrelerini ifade ettiği ve güçlü bir ihtimalle şelâle vb. yer­lerden kuvvetle akarken etrafa yine toz bulutu gibi saçılan su zerreciklerini kastettiği anlaşılmakta­dır. Havaya dağılan bu su zerreciklerinin oluşturduğu buluta bir de güneş vurursa bazen gökkuşağı şeklinde nefis renk cümbüşü ortaya çıkar. İşte şair bu haliyle suyu, onun kapısına gidip oradaki toprağı aydınlatmak, hiç olmazsa böylece ona bir hizmette bulunmak isteyen biri gibi düşünmekte­dir (teşhis). Öyle ki paramparça da olsa bu yoldan dönmeyecektir.

“Zikr” bir şeyi anmak yahut söylemek demek olmakla birlikte burada özellikle tercih edilen “vird” [=daha çok tarikat mensuplarının belli zaman ve sayılarda okumayı âdet hâline getirdikleri Allah'ın isim­leri, selâmlar, dua veya ayetler] kelimesi ile de eş anlamlı bulunduğundan bu uzak anlamına da işaret edecek şekilde kullanılmıştır (ihamıtenasüp). Esas anlamı bir nesnenin sıfatlarını saymak demek olan “na’t” kelimesi, bir edebî tabir olarak özellikle Hz. Muhammed’i tasvir ve tarif eden şiirler hakkında alem olmuştur. Dolayısıyla “zikr-i na’tün virdi” demek, “senin sıfatlarının peşpeşe anılıp sıralanması” demektir, içki içen kimselerin özellikle uyuyup uyandıklarında başlarında oluşan ağnya “humâr” de­nir. Şair bu ağrıdan kurtulmak için, ayyaşların su içmelerini örnek göstererek, onlar nasıl su içerlerse “ehl-i hatâ” [= yanlış işler yapan kimseler] da senin vasıflarını ve övgülerini tespih çekercesine çokça anmayı kendilerine “dermân” [= dertten kurtulma, iyileşme, iyileşme çaresi] bilirler demektedir. Kat’î olduğu iddia edilemez ancak, öyle hissediliyor ki şair burada “ehl-i hatâ” ibaresiyle divanları şarap, iç­ki meclisi ve meyhanelerle dolu olan şairlere ince bir imada bulunarak; bunların çoğunun divanında yer tutan peygamber naatlerini de bu hatanın derdinin dermanı olarak yorumlamaktadır.

Fakat burada Fuzûlî’nin Hz. Muhammed’in hayatı ile ilgili temas etmek istediği asıl husus, meşhur şair Ka’b b. Züheyr ile ilgili olan hadisedir. Ka’b Müslüman olmadan önce Hz. Peygamberi ve ailesi­ni ağır bir dille hicvettiğinden kanı helâl kılınmış, görüldüğü yerde öldürülmesi emredilmişti. Fakat daha sonra Müslüman olup Hz. Muhammed için bir kaside yazarak tanınmayacak bir şekilde huzu­runa çıkmış, “Ka’b huzurunuza Müslüman olarak gelse onu affeder misiniz?” diye sorup olumlu ce­vap alınca kendisini tanıtmış ve nazmettiği kasideyi okumuştu. “Peygamber dünyayı aydınlatan bir meşaledir, Allah’ın şerri kesip atmak için çekilmiş kılıcıdır” beytine geldiğinde Hz. Muhammed elinde verecek bir şeyi bulunmadığından şaire sırtındaki hırkasını çıkartıp vermişti. Bundan dolayı bu ese­re Kasîde-i Bürde adı verilmiştir. İşte Fuzûlî’nin “Hatâ ehli kimseler senin naatını vird etmeyi kendilerine derman bilirler” demesi bundan dolayıdır. Şair kendisi de böyle bir naat nazmetmekle aynı manevî lutfa erişme ümidinde olmalıdır. Eskiden Araplarda ve Türklerde hastalara şifa için naat okuma âdeti bulunduğu da düşünülecek olursa buradaki “dermân” kelimesinin anlamı daha bariz olarak ortaya çıkar sanırız.

Aslen Arapça olan “habîb” kelimesi sevgili demektir. Hadislerinden bazılarında
Hz. Muhammed kendisini “habîbullah” [= Allah'ın sevgilisi, en çok sevdiği insan] olarak vasıflandırmıştır. “Beşer” in­san, “hayrü’l-beşer” insanların hayırlısı, “müştâk” ise şevk ve aşkla özleyen, can atan demektir. Fu­zûlî burada Hz. Peygamber’e olan sevgisini bir karşılaştırmayla nasıl “leb-teşne” [= dudağı susamış, dudağı susuzluktan kurumuş] kimseler “hemvâre” [= daima, aralıksız, sürekli] su isterlerse, kendi­sinin de Hz. Peygamberi öylesine arzuladığım onu böyle bir hasretle özlediğini belirtmektedir. Be­yitte Âzerî Türkçesinin bir söyleyiş şekli olarak geçen “eyle kim” [= öyle ki] ibaresi günümüz Türk­çesine çevrilirken daha çok ‘gibi’ şeklinde aktarılmaktadır.

Günümüzde daha çok hikmet ve Al­lah dostlarından zuhur eden olağa­nüstü hâller için kullanılan “kerâ­met” kelimesi burada daha çok izzet, şeref, lütuf ve cömertlik anlamlarına gelecek şekilde kullanılmıştır. Daha önce de çeşitli kullanılış şekilleri geçtiği üzere “bahr” [= deniz] ben­zetmesi bir şeyin çokluğunu vurgu­lamak için yapılır. Bu durumda “bahr-i kerâmet” deniz gibi bol ve uçsuz bucaksız ihsan ve cömertlikler demektir. “Mi’râc” Hz. Muham­med’in bir gece evinden alınarak gö­ğe çıkarılması mucizesi; “feyz” ise ‘ilim, bereket, bağış, manevî mutlu­luk vb. anlamları içine alan geniş bir kavramdır. Eskiler bir astronomi ta­biri olarak hareket hâlindeki gök ci­simlerine “seyyar” veya “seyyâre”; hareketsiz duranlara da “sâbit” veya “sâbite” derlerdi.

Hemen şunu hatırlatmak gerekir ki o devirde insanlar, yaprak yahut muh­telif cisimler üzerine çiğ yağmasının fizikî sebeplerim çok iyi izah edebili­yorlardı. Deniz ve nehirlerden güne­şin harareti sebebiyle yükselen su buharı gece serinliğinde bir imbik içindeki buharın sıvılaşması gibi sı-vılaşarak cisimleri nemlendiriyordu. Bu gibi konulara bütün eserlerinde ayrı bir ilgi ile yaklaşan Fuzûlî’nin burada “bahr” [= deniz], “şeb-nem” [= gece nemi, çiğ] ve “şeb” [= gece] kelimelerini rastgele kullanmış olabileceğine inanmak mümkün değildir. Tabii ki kerâmet bir denize ve feyiz de gece yağan çiğ tanele­rine benzetildiğine göre ortada gerçek anlamda bir deniz ve çiğ yağması gibi bir durum yoktur. Bey­tin bütün amacı büyük kerem sahibi bir peygamberin Mirac gecesinde manevî feyiz ve bereketiyle göklere şeref verdiğinin vurgulanmasıdır. Aynı şekilde sabit ve seyyar yıldızlara ulaştırılan su da ko­layca anlaşılacağı üzere çiğ gibi her yanı saran feyiz ve manevî tesirden kinayedir. Fuzûlî’nin bu ba­histe gezegenlerden söz etmesi, özellikle ‘Mi’râc-nâme’ türü eserlerde bu mucize anlatılırken o dev­rin astronomi nazariyelerine göre çeşitli gezegenlerin Hz. Muhammed’in huzuruna gelerek ondan dua ve bereket kazanmaları şeklinde düşünülen, tamamen hayal ürünü olarak geliştirilmiş edebî motiflere bir işarette bulunmak amacını taşımaktadır.

28-Güneşin bir noktadan çıkan ve yeryüzüne yayılan ışıklarının bir çeşmeden çıkarak parlayan suya benzetilmesinden kaynaklanan “çeşme-i hûrşîd” [= güneş çeşmesi] tabiri ile şairler çok değişik söz oyunları geliştirip hayaller kurmuşlardır, içimi hafif ve lezzetli su demek olan “zülâl” ile şair güneş­ten yeryüzüne yayılan bereketi sembolize etmek üzere “zülâl-i feyz” [= feyiz ve bereket zülâli] terki­bini kullanmıştır. Hz. Muhammed’in evi ile mescidi birbirine bitişik mekânlarda idi. Vefatı üzerine yatağının bulunduğu yere defnedilmiş ve evinin bulunduğu yer kabre dönüştürülmüştü. Günü­müzde Medine’de Ravza-i Mutahhara yahut Mescid-i Nebevî diye andığımız mekân çeşitli zaman­larda Müslüman hükümdarlar ve özellikle Osmanlı hükümdarları tarafından onarılarak ihtiyaca gö­re genişletilmiştir, işte Fuzûlî bu durumu kastederek, eğer bu yenileme ve onarım işini yapan mi­mara su gerekirse, bu iş için ancak güneş çeşmesinden akan bereket suyunun lâyık olabileceğini söylemekte; böylece Hz. Peygamber’in kabrine ve ona verilen değeri vurgulamaktadır.

Bilindiği gibi Osmanlı sultanları Mekke ve Medine gibi mukaddes beldelerin hizmetinde harcan­mak üzere her yıl “Sürre Alayı” ile büyük servetler gönderirlerdi. Bunun yanı sıra Kabe’yi ve Rav-za’yı âdeta yeni baştan inşa eden Osmanlıların, buraların hizmetine harcanmak üzere kurduklan va­kıfların sayısı belirsizdir. Buralara olduğu kadar Hac yollarına da büyük hizmetler verilmiş, Kanu-nî’nin kızı Mihrimah Sultan, neredeyse bu yolda bütün servetini harcayarak daha önce Harunürre-şîd’in hanımı Zübeyde’nin inşa ettirdiği Aynüzzübeyde su yollarını yeniden aynı isimle ihya ettirmiş ve Şam’ın tatlı suyunu Arafat’a kadar ulaştırmıştır. Dolayısıyla Hz. Peygamber’in kabrini onaracak mimara su gerektiğinde “çeşme-i hûrşîd”den [= altın renkli güneş çeşmesinden, mihr kaynağından, mihrin para musluğundan] su gelmesi ifadesi; sanki “Mihrimah” gibi güneşi çağrıştıran bir ismi ima etmek üzere kullanılmış intibaını uyandırmaktadır.

29-Beytin ilk mısraında yer alan “dûzeh” [= cehennem], “nâr” [= ateş], “sûzân” [= yanan] kelimelerinin oluşturduğu ateş ile ilgili kavramlann sıcaklığı ile ikinci mısrada yer alan “ebr” [= bulut] ve su keli­melerinin serinliği arasındaki tezat derhâl kendini hissettirmektedir. İslâmî akideye göre kulun Al­lah’a karşı tavrını tarif etmek üzere geliştirilen “havf ü recâ” yahut “bîm ü ümîd” [= korku ve ümit] tabirine imada bulunmak üzere beyitte bu iki kelime özellikle tercih edilmişlerdir. Şair ahiret gü­nünde Allah’ın cehenneminden korkmaktadır. Ancak o günde Hz. Peygamber’in ihsan ve şefaatin­den de ümitlidir. Beyitte günümüzde de kullanmakta olduğumuz “yüreğe su serpme” deyimi çok ustaca bir üslûpla işlenmektedir.

Bilindiği üzere kasideler muhatabı olan kimselerden bir şeyler talep etmek için nazmedilen eserler­dir. Bu beyitten şairin bu eserini ahiret gününde Hz. Muhammed’in şefaatini istemek üzere nazme-derek onun manevî şahsiyetine sunduğu anlaşılmaktadır.

30- “Yümn” uğur ve bereket, “na’t” ise Hz. Peygamberi öven şiirler demek olduğuna göre “yümn-i na’t” bu şiirlerin bereket ve uğuru demektir. Hem bir tevazu ifadesi hem de ustaca övünmenin yer aldığı bu beytinde Fuzûlî, sözlerini Nisan bulutundan inen bir yağmur damlasına benzetiyor. Bu aynı za­manda parlak bir yağmur damlası imajından hareketle eskilerin ‘şi’r-i âbdâr’ [= parlak ve taze şiir] dedikleri zengin anlamlarla dolu ve yepyeni sözlerden oluşan şiire işaret teşkil etmektedir. Dikkat edilecek olursa burada şairin kendisi Nisan bulutu makamında yani bol ve bereketli şiirler söyleme konumundadır. İşte bu sözler Nisan bulutundan düşen bir damla gibi mütevazi iken Hz. Muham­medî övmenin bereketi ile bir anda “lü’lü’-i şehvâr” [= padişahlara lâyık inci] oluvermişlerdir. Ko­layca anlaşılacağı üzere burada incinin, eskilerin inancına göre Nisan bulutundan inen bir damlanın istiridye içine yerleşmesi sonucu oluştuğu hakkındaki inanışa bir işaret vardır. Güya her yıl bu ayda istiridyeler denizden karaya çıkarak ağızlarını açarlar ve bir yağmur tanesi yutarak denize geri dö­nerlermiş. Dikkat edilecek olursa şair kendisini övmekle beraber, yağmur damlası gibi sözlerinin iri ve çok değerli inciye dönüşmesinin hikmetine Hz. Peygamber’i sebep göstererek eseri boyunca sür­dürdüğü övgülerine devam etmeyi de ihmal etmemektedir.

31-32 Fuzûlî’nin şiirinin en belirgin özelliklerinden birisi, kelimelerden başka cümleleri de iki anlama gelecek şekilde kullanma konusunda büyük bir ustalık göstermesidir. İki beytin birbirine bağlana­rak bir cümle oluşturduğu bu ibarede ilk beyit iki anlama gelecek şekilde kullanılmıştır.

Bunlardan ilki yukarıda nesre çevrildiği gibidir. Şair Kur’an’daki “Sen onları hasret günü hakkında uyar. Çünkü onlar gafletin içine dalmış oldukları hâlde…” (Meryem, 39) mealindeki ayete telmihte bu­lunarak ve ayette geçen “hasret” [= pişmanlık, hayıflanma, üzüntü], “uyarma” ve “gaflet” ibarelerini özellikle seçerek bir tasvir geliştirmektedir. Buna göre Fuzûlî, bütün insanların mezarlarından kal­dırılarak bir yere haşrolunacakları yani toplanacakları bir gün demek olan “rûz-i haşr”de [= kıyamet günü], dünyada iken “hâb-i gaflet” [= gaflet uykusu] içinde bulunan kimsenin, “hasret” [= pişman­lık] gözyaşlarını “dîde-i bîdâr”ına [=uyanan gözüne] dökeceğini ifade ederek; böyle bir günde senin yüzünü görmekten mahrum olmamayı ümit ediyorum demektedir. Fuzûlî, Hz. Peygamber’in “vus- lat”ını [= kavuşma] bir çeşmeye benzeterek kendisini de “teşne-i dîdâr” [= sevgilinin yüzünü görme­ye susamış] olarak nitelendirmekte ve bu çeşmenin suyundan yani Hz. Muhammed’in yüzünü gör­me suyundan gözünün kana kana içmesini -yani gözünün onu bol bol görmesini- ümit etmektedir.

31. beytin diğer bir yoruma göre nesre çevrilişi ise şöyledir: “Gaflet uykusundan uyanık olan -yani gaflet uykusuna dalmayan- kimse, kıyamet günü olduğunda hasret gözyaşlarından uykusuz gözleri­ne su döktüğünde…” Buna göre burada dünyada iken gaflet uykusuna yakalanmayan, sürekli uya­nık olan bir kimse söz konusu edilmektedir. Böyle bir kimse kıyamet günü olduğunda “hasret” [= hararetle özleyiş] gözyaşlarını “bîdâr” [= uykusuz] gözlerine -âdeta “Bu kadar uyanık durdun, biraz daha dayan, şimdi sevgiliyi göreceksin!” dercesine- serpmektedir. Âdeta ne cennet ne de cehennem kaygısındadır, sadece sevgilinin yüzünü görmeye hasrettir, işte böyle bir günde Fuzûlî sevgilinin yüzünden mahrum olmama ümidi içindedir.

Atilla Şentürk

Hayâ ve rızka dair bir cümle(Mehmet BAKİ)

Rızk, lugatte yeyilip içilecek şey, nimet manalarına gelirken hayâ ise utanmak, ar, hicab, edebin bir cüzü, Allah (c.c) korkusundan ötürü haramdan uzak durmak gibi manalara geliyor. İlk bakışta biribirleri ile pek alakası yokmuş gibi duran bu iki kelimeyi bakın Efendimiz (s.a.v.) nasıl kullanmış:

“Hayâ rızka mânî olur”

Allah-u ekber! İlk bakışta alakasız görünen bu iki kelime meğer nasılda birbirine perçinliymiş! Demek ki birinin varlığı diğerinin yokluğuna sebeb yahut diğerinin yokluğu bir diğerini var ediyor. Şu hâlde hem hayâ ve hem rızk kelimesi zannedildiği gibi sadece utanmak ve yemek-içmek mânâsına gelmiyor. Daha derin bir mânânın sahibi bu iki kelime. Öyle olmak zarunda çün ki Efendiler Efendisi (s.a.v.) her iki kelime arasındaki irtibata işaret etmiş. Haşa! İrtibata işaret etmemiş, irtibatı ifade etmiş.

Rızk, yeyip içmek manası ile insanın maddi tarafına bakarken, “Allah’ın (c.c.) mahlukatı için ezelde takdir edip lûtfettiği nimet” manası ile insanın ruhuna bakar. Rızkın birinci manası yoliyle bu dünyada devamlılık sağlanırken, rızkın ikinci manası ile bu dünya meşru bir zemine istinad eder. Birinci manası ile rızk dünyadaki bütün mahlukatı ihata ederken ikinci manası ile rızk sadece “inananlara” isabet eder. İki mânâda şunu söyler: “Rızk için müessir unsur ihtiyar yahut irade değil aksine aciz olmaktır. İftikâr içinde olmak rızkın isabeti için kâfidir. Senin ihtiyar yahut iraden ancak bir perde hükmündedir. Tıpkı dünyanın perde olması gibi!” Sahiden de öyle. Yeni doğmuş bir veled ne kadar çaresizdir değil mi? Anasından emdiği süt ise gıdaların en hasıdır. Veledin iftikarı o çaptadır ki Allah (c.c.) velede gıdaların en hasını layık görmüştür. Demek ki insan ne kadar aciz ve fakr halinde ise dünyadan rızıklanması tam tersi o çapta büyük oluyor. Buna mükabil rızk peşinde koşmak zaruri… Acaba sahiden öyle mi?

Dünyada insanın elinin değdiği her ne varsa bozulur. Dolayısiyle rızk peşinde koşan insan için dünyayı bozmak gayet tabii bir netice. Tam bu noktada  karşımıza başka bir kelime çıkıyor: Kanaat! Az olanı istemek daha doğrusu aza razı olmak! Asgari şartlara bilerek ve isteyerek talib olmak. Hayatı idame etmek yani dünyayı daha az bozmak –mümkünse bozmamak- için asgari şartlara talib olmak. O şartlar ile fakrının farkında olarak Hakk’a (c.c.) müteveccih bir hayat idame etmek.

Bozulan dünyayının hasarlarını tamir ve tazmin etmek için rızk ile kanaat arasında kurulan münasebetin has ismi helal! Helal rızk ise ancak kanaat ile mümkün. Eskiler bu nükteyi ne güzel ifade eder: “Çok mal haramsız, çok söz yalansız olmaz!” Yani kesret keyfiyete mânî.  Kesret yani çokluk, yani maddenin köpürtülmesi… Rızk-iftikar irtibatı kendisini “helallik” meselesinde de faş ediyor demek ki. Şu halde dünyanın bozulmaması ancak kanaat sahibi inananlar eliyle mümkün ve kanaat sahibi inananların elindeki biricik vasıta: Hayâ! Hayâ zira dinin va’z ettiği ahlakın ana kaidesi hayâ. Ol sebebten hayâ etmek demek dünya ile irtibatı asgari de tutmak yani helal rızk aramak için yola revan olmak –tekrar edelim kendini ve dünyayı bozmamak için- demektir. Rızkın peşinden koşmak değil aramak için yola revan olmak! Zira dünya kaçmaz! İnsan kaçacağını zanneder ve dünyanın peşinden koşar!

Efendimiz (s.a.v) hayâ bahsinde “ölümü ve çürümeyi hatırlamayı” zikrediyor bir hadis-i şerifde. Demek ki hayada müessir unsur dünyanın faniliğini akılda tuturak kendi acizliğinin yani Allah iftikarının farkında olmak! Şu halde hayâlı bir insan için rızk yalınız Hakk’a (c.c.) şükür ve hamd vesilesi olmaktan başka bir şey değildir. Rızkın birinci manası olan yemek ve içmek insanın maddi/hayvani tarafına işaret ettiği fakat bu manasiyle rızk insanı doyurmadığı için rızkın hakiki manası ikincisinde saklı. Elbette her hakikat gibi üzerine bir yalan perdesi serilmiş vaziyette. O yalan sebebiyle ki insan aldanıyor, zaafına mağlub oluyor ve dünyaya galebe çalmak derdine düşüyor. Yani dünyada mutlu olmak insan için rızkın bolluğu ile mütenasib oluyor. İş bu hâlde insanın dünya ile başı belaya düşmeden olmuyor. Etrafımızda olan biten her meseleye birde bu cihetten nazar edilirse rızk peşinde koşmanın insanı hayasızlaştırdığını ve adına modern denilen “yeni”nin insanın hayvan tarafını işleyerek ne çapta sefil kıldığını görmek pekala mümkün! Dünyanın yalan olduğu hakikati bu “yeni” için çok eski bir söz!

Haya ve rızk arasındaki irtibat belki hiçbir devirde olmadığı kadar bu devirde koparıldı. Asli itibari ile değil netice itibari ile koparıldı! Artık devamlı yenilenen bir yenimiz var. Bu yeni dünya, üzerinde refah ve bolluk içinde yaşamak için bulunulan bir saha hükmünde. Eser müessir yerine koyularak Lat ve Menat’tan daha tehlikeli putlar ihdas ediliyor. Öyle putlar ki bunlar, üreyebilmekteler. Birinin varlığı bir diğerinin varlığı için mesele teşkil etmiyor. Hiçbir devirde olmadığı kadar birbirlerine müsamahalılar. Zavallı insan ise putların sofrasında doymak bilmez nefsini doyurmak ile meşgul. Meşgul olduğu kadar memnun. Memnun zira hayatı, yemek ve içmekten mürekkeb bir hâl olarak vehmediyor. Dünya, insanın kendi kendisinin farkına varamayacağı kadar insanı ihata etmekte. Hayasızca sofraya yani dünyaya el uzatmaktan imtina etmeyen insan! Modern insanın “kuru hurma yiyen kadının oğlundaki haya”dan bahsedilince haya etmesini beklemek mümkün değildir! Rızk peşinde koşan önüne bakar! Çevresine değil! Arkasında ne bıraktığı ise mühim olmadığı için umrunda bile değildir! İşte modern insanın kaidesi!

Maslow’un ihtiyaçlar hiyerarşisi hayasızca bir tasniftir. Eğer hayalı olsa idi mekkeli müslümanlara dünyayı dar eden müşriklerin vahşice tazyiklerine mânî olmak için Efendimiz (s.a.v.) bir sulh yolunu elbet bulurdu. Müşrikler bir yalana inanıp kendilerinde yokluğunu düşününce tir tir titredikleri bir şeyi müslümaların elinden alınca zannettilerki müslümanlar ellerinden alınan rızkın peşine düşecek ve koşacaklardı. Hayır! Onlar Allah’tan (c.c.) hakkiyle korktukları için hayâ sahibiydiler ve hayâ sahibi oldukları için dünyayı değil dünyanın sahibini tercih ettiler.

Asrımızın İslam’ı  marka yapma derdindeki dindarları bu dünyaya bir inanmayan ile aynı cihetten nazar ediyor. Sebeb ve netice arasındaki irtibat bir inanmayan ile aynı! Efendimiz (s.a.v.) sırf inkar edenlere benzememek için saçlarının şeklini bile değiştirirken bugün dindarlar inkar eden ile aynı minvalde hareket ediyor. Hayâ bunun neresinde?!

Bu kadar sözü bana söyleten saik Hakan Albayrak ağabeyin bir köşe yazısında sarf ettiği “Sınırın açılması, ticaretin gelişmesi, iktisadi hayatın canlanması Erivan’ın bu adımları atmasını kolaylaştıracaktır” cümlesi. Hayır! Mesele aktüel bir mevzu değil. Mesele daha temelde! Dünya ile inananların irtibatının modern darbeler sebebi ile nasıl da değiştiği ve temelinden sarsıldığı.

Hakan Albayrak ağabeyin bu cümlesi dünya ile daha müreffeh bir irtibatın insan üzerindeki tesirinin nelere gebe olduğunu ve ne olmaz denilen şeylerin aslında ne kadar kolay olabileceğini işaret ediyor değil mi?

Eğer böyle düşünüyorsanız lûtfen bu yazıyı bir daha okuyunuz. Zira hayâ dediğimiz şeyin dünyaya meyl etmekten hicab duymak olduğunu anlayacaksınız! Tabii mezkur cümledeki arızayı görmeniz de pekala mümkün!

Ne Süleyman’a esîrüz …

Ne Süleyman’a esîrüz ne Selim’ün kulıyuz
Kimse bilmez bizi bir Şâh-ı Kerimin kulıyuz

Kul olan ışka cihân beğlerine eğmedi baş
Başka sultân-ı cihânuz gör e kimün kulıyuz


Gam yirüz kan yudaruz gûşe-i mihnetde müdâm
Sanma kim Kevser-i Cennât-ı Naîmün kulıyuz

Hüsn-i hadis kulıyuz sanma bizi sultânum
Vech-i pâkünde olan ân-ı kadîmün kulıyuz

Terk idüb Hayreti’ya tâc ü kabadan geçdük
Anca bu dünyede bir köhne kilîmün kulıyuz

Hayreti

Kanuni ve Karınca…

İstanbul’da güneşli bir günün sabahında Topkapı Sarayı’nın avlusundabulunan Has Oda’nın kapısı açıldı. Uzun boylu genç bir adam arka bahçeye doğru ilerliyordu Bu kişi, Avrupa’yı titreten, koca Akdeniz’ihâkimiyet altına alan Osmanlı Devleti’nin kudretli hükümdarı KanunîSultan Süleyman’dan başkası değildi. Devlet işlerinden vakit buldukça soluklanmak için arka bahçeye çıkar, ağaçları, kuşları, denizi seyrederdi.

O gün deniz, ağaçlar bir başka güzeldi, yalnız ağaçlardan birkaç
tanesinin yapraklarının buruştuğunu fark etti. Hemen yanlarına
yaklaştı ve eliyle tutup incelemeye başladı. Biraz sonra ağaçların
neden buruştuklarını anlamıştı. Karıncalar sarmıştı o güzelim
dallarını. Aklına bir çözüm yolu geldi. Ağaçları ilaçlatacaktı.
Böylece ağaçlar karıncalardan kurtulacak ve rahat bir nefes
alacaklardı. Fakat birkaç dakika daha düşününce bu fikrin o kadar da
iyi olmadığını anladı. Karıncalar da can taşıyordu, ağaçları
ilaçlatırsa onlar ölebilirdi. İşin içinden çıkamayacağını anlayan
Kanunî, bu konuyu danışmak için hocası Ebussuud Efendi’yi aramaya
koyuldu. Hocasının odasına gitti. Ama hocası odada yoktu. Hemen
oracıkta bulduğu kâğıt parçasına kafasına takılan soruyu edebî bir
üslupla yazdı ve hocasının rahlesi üzerine bıraktı.

Birkaç saat sonra hocası odasına gelmiş ve rahlenin üzerinde el yazısı
ile yazılmış kâğıdı görmüştü. Eline hat kalemini alan Ebussuud Efendi,
talebesinin soruyu yazdığı kâğıdın altına bir şeyler yazdı ve kâğıdı
rahleye bıraktı.

Kanunî bir ara tekrar hocasının odasına uğradı. Hocası yine yerinde
yoktu; ama rahlenin üzerine bırakmış olduğu kâğıdın üzerine kendi
yazısı dışında bir şeylerin daha yazılmış olduğunu gördü. Merakla
kâğıdı eline aldı ve okumaya başladı. Yazıyı okuyunca yüzünde bir
tebessüm belirdi. Kâğıdın üst kısmında Kanunî’nin hocasına yazdığı
sual vardı. Kanunî şöyle diyordu hocasına:

Meyve ağaçlarını sarınca karınca
Günah var mı karıncayı kırınca?

Hocası Ebussuud soruyu şöyle cevaplıyordu:

Yarın Hakk’ın divanına varınca
Süleyman’dan hakkın alır karınca

kanuni

Noktalarda Virgül

gökyüzünden baktığında
bir noktalar
yıldızlara çıktığında
hiç yoklar

küçük insanlar
insanlar küçük
fakat
içleri çok sızlar
dertleri büyük

dertleri büyük
büyük dertleri
oldukça çoklar
virgül kadarlar
sonu gelmeyen cümlenin
satır aralarındalar
birleştiklerinde
küçük kalır yıldızlar

omuzlar manevi çökük
kalp manevi göçük
enkazda kaldı duygular
yüreği sökük

dilsiz dertler
söylenemezler
iç/ler/e hapsedilirler
bakılsada gözükmezler

sevinmez gözler
sahte o; görünen gülüşler
gelir geçerler

öyle kalplere derman
tek bir hüsrev
yüreklerde acı harman
diyeceğim o dur ki
gel onu sev

küçük insanlar
insanlar küçük
dertleri büyük
büyük dertleri

Bahadır Başaran

Gönderen İsim/Mail: Bahadır Başaran ( bahadirbasaran_@hotmail.com)

Be/Besmele

Be

/”Be” ayıltır ayyaş ilhamı/

I.
Akşamcı dörtlüklerde sözcük günah içerken
Kötüye gül takardı sarhoş olunca kalem
Ayyaş ilham meleği ikiyi dört seçerken
Dışına kir akardı, şerre dalınca kalem
Kötüye gül takardı sarhoş olunca kalem

Alfabenin ruhu aç, maddenin buhranında
Oldum, piştim zannında manasız işaretler
Gayyaya düşmez mi söz uhrevi söz yanında
Bağışlanma anında yetersiz kefaretler
Oldum, piştim zannında manasız işaretler

Hastalığı yaymaya kötü bir hücre yeter
Komalık olmuş harfler sokaklarda süründü
Mânânın iliğine yayılan habis kanser
Hak söylerim sanarken nifaklara büründü
Komalık olmuş harfler sokaklarda süründü

Sanki kızıl gövdeli marduk çarptı uslara
Dokuz aydır beslenen ulvi ses doğmaz oldu
“Be” siz başlayan tümce kir kattı elmaslara
Sürur için beklenen rüyaya yeis doldu
Dokuz aydır beslenen ulvi ses doğmaz oldu

II.
Beşeriyyet romanı hüznümü anlatamaz
“Be” “Şer’iyye(t)” diliyle yalvarmak istiyorum
Namazsızlık zamanı, kokunu koklatamaz
Elif Lâm Mîm sırrına tez varmak istiyorum
“Be” “Şer’iyye(t)” diliyle yalvarmak istiyorum

Aklımızı ayıltsın göklerdeki okyanus
Ey cümlenin sahibi! Ey harflere hükmeden!
Senin izninle biter imgelerdeki kâbus
Sarhoş dile îman ver! Şeytan, sözü bükmeden
Ey cümlenin sahibi! Ey harflere hükmeden!

Bir nur ver ki nurundan, içtikçe ayılalım
Zihnimiz parladıkça âlem ayılmak görsün
“Be” den ilham aldıkça tövbekâr sayılalım
Şehvetten uzak ilham inanç ağını örsün
Zihnimiz parladıkça âlem ayılmak görsün

Ekim 2010

Müjgân Akyüz/MAJ

Gönderen İsim/Mail: Müjgan Akyüz majegitim@gmail.com

Dağıttın hâb-ı nâz-ı yâri

Dağıttın hâb-ı nâz-ı yâri ey feryâd neylersin
Edip fitneyle dünyâyı harâb-âbâd neylersin

Dil-i mecrûhuma rahm eyle kalsın dâm-ı zülfünde
Şikeste-bâl olan murgu edip âzâd neylersin


Edersin gerçi her derde tabîbim bir devâ ammâ
Cünûn-i ehl-i aşk olunca mâder-zâd neylersin

Varıp gîsû-yi yâri öyle birbirine kattın
Yine bir fitne tahrîk eyledin ey bâd neylersin

Güzel tasvîr edersin hatt ü hâl-i dilberi ammâ
Füsûn ü fitneye geldikte ey bâd neylersin

Bahâyî veş değilsin kabil-i feyz-i safâ sen de
Tekellüf ber-taraf ey hâtır-i nâ-şâd neylersin
Bahâyî

Günümüz Türkçesiyle:

1- Ey feryat! sevgilinin naz uykusunu dağıttın, ne yapıyorsun? Dünyayı fitneyle harabeye çevirip de neyleyeceksin?
2- Yaralı gönlüme acı da saçının tuzağında kalsın; kırık kanatlı kuşu âzad edip neyleyeceksin?
3- Hekimim! gerçi her derde bir ilaç verirsin ama, âşıkların deliliği anadan doğma olunca ne yaparsın?
4- Ey rüzgâr! gidip sevgilinin saçlarını öyle birbirine kattın; yine bir kargaşalık yarattın, ne yapıyorsun?
5-Ey Bihzâd!(*)sevgilinin ayva tüyünü ve benini güzel tasvir ediyorsun ama, büyüleyici güzelliğine ve fitnesine gelince ne yapacaksın?
6-Ey kederli gönül!sen de Bahayi gibi safâ aadetine erişmeye kabiliyetli değilsin, teklif tekellüf bir yana,neyleyeceksin?

Şiir ve Düzyazı

Şurasını biliyoruz ki, şiir ya da koşuk (nazım), düzyazıdan önce. Bundan da olağan bir şey olamaz, çünkü yazının bulunması, insanları konuşmalarından çok, çok sonradır elbet. İnsanlar yazı yazmaya başlamadan önce, tapınırken, oynamaları sırasında, söylemek istedikleri sözleri bir biçime sokuyorlar, onu oyunla ve ezgi ile zaman ve hareket bakımından benzeştiriyorlardı. Böylece de ölçülü biçili sözler demek olan şiir ortaya çıkıyordu. Öyle ki, binlerce yıl önce, bugünkü uygarlığımızın temelini atan birtakım büyük adamlar, doğaya ilişkin düşüncelerini şiir biçiminde söylemişlerdir. Şiir, sözlü anlatımın ilk biçimiydi.

Çok şaşırtıcı bir şeydir, bilinen en eski tarih içinde, sadece Hititler dualarını, masallarını düzyazı biçiminde kaleme almışlardır. Oysa onların, bütün uygarlıklarına sahip çıktıkları Sümerler’de şiir sevgisinin çok büyük olduğu anlaşılıyor. Okunmuş, bilinen Sümer şiirleri bunu gösteriyor. Anadolu’nun yetiştirdiği Homeros, demek Hititleri kaale almadan anlatacağını şiir biçiminde söylemiştir. Onun destanları ölçülü fakat uyaksızdır.

Demek insanlık düzyazının ortaya çıkmasını uzun bir süre beklemiştir. Bunun için birtakım yorucu denemeler geçirildiği düşünülebilir. Peki neden şiirle, şiire benzer ölçülü sözlerle yetinilmedi de, özne, tümleç, ve eylemden kurulu tümceye heves edildi? Bunun nedenlerini araştırmak bizim için artık olanaksızdır sanırım….

Melih Cevdet Anday


Sayfalar: 1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 ...21 22 23 İleri

kayatasarim