Edebiyat Türkiye Kültür ve Sanat Sitesi

anasayfa

Edebiyat Türkiye’ye hoşgeldiniz.Sitemiz beşinci yılına doğru emin adımlarla ilerlerken, bizler kaliteyi daha da artırmak için bu mekanın alt yapısını değiştirme ihtiyacı duyduk. İnanıyoruz ki yeni altyapımızla geçtiğimiz yıllarda yaşadığımız sorunları yeniden yaşamayacak ve buraya gün geçtikçe bir kütüphane işlevi kazandıracağız. Sitemizin bu işlevi kazanmasında elbette siz edebiyat severlerin rolü mühim olacaktır. Elinizdeki dökümanları ‘İçerik Gönder’ bölümünden bize ulaştırmanız halinde ilgili içerik sitemizde yerini alacak ve sair ziyaretçilerimiz de bundan faydalanacaktır.Ayrıca sitemize kendi şiir/denemelerinizi de yollayabilirsiniz.Şiir ve denemeleriniz ‘Erbab-ı Kalem’ bölümünden yayınlanacaktır.

Yâ Rab ol düşman bakışlu yara n’itdüm …

Yâ Rab ol düşman bakışlu yara n’itdüm n’eyledüm
Sevdüğümden gayrı ol dil-dâra n’itdüm n’eyledüm

Ben gedâ bir kimsemin yatur itin kaldurmadum
Yar işiğinde olan ağyara n’itdüm n’eyledüm
devamını oku

Saray,Pâdişah,Şair ve Şiir

Osmanlı pâdişahlarının ilme, sanata; âlim ve sanatkârlara bilhassa şiire ve şâirlere ne kadar değer verdiklerini târihten biliyoruz. Sultanlar ve pâdişâh namzedi şehzâdeler en zorlu durumlarda bile âlim ve sanatkârları yanlarından ayırmamışlardır. Has dairede sırdaşları, dertdaşları; karşılaştıkları bir sıkınıtıyı çözmek için istişare ettikleri müsteşarları hep bu ilim ve sanat adamlarından olmuştur. Saltanat sahipleri, savaş hazırlıkları ve plânları yaparlarken bile bu ehil insanların ilim ve şiir sohbetlerini ihmâl etmemişlerdir. En neşeli anlarında, en hüzünlü zamanlarında, içinden çıkılamayan, kördüğüm meseleleri çözen; en derin acıları tatlıya bağlayıp hazanı bahara çeviren “hem neşâtın hem de gamın rûzgârını gören” bu ulu kişiler hep onların yanlarındadır.İşte sultanlar bu şiir ikliminin sultanlarından feyz alıp bu sanatın diyarında onların yolunda at koşturmuşlardır.
Sehî Bey, tezkiresinde şair sultan olarak verdiği ilk kişi Sultan Yıldırım Bayezid’in oğlu Sultan Mehmed evlâdı Sultan Murâd’dır. (1) Lâtîfî’ye göre de şiir söyleyen ilk padişah odur. (2).Kınalızâde, kitabına Sultan Murâd’la başlar. Daha ilk cümlede hânedândan şiirle, kendisine üstünlük verenin evvelâ Sultan Murâd olduğunu söyler.(3)
İkinci Murâd, geleceğin Fatih’i olacak oğlu Mehmed’in en iyi şekilde eğitilmesi için her türlü imkânı seferber etmiştir. Bu iyi tedrîsât neticesinde Fâtih Sultan Mehmed ,Avnî mahlâsıyla bir dîvân meydana getirecek kadar şiir yazabilmiştir.
Şiirin tadını alan, bu sanatın ilmine vâkıf olup bu edebiyatın gerekliliğine inanan Fatih’ten sonra, şiir mecbûriyet hâlini almış gibidir. Şiirin ‘düm tek’leri; yani âhengi olan aruz vezni ile binâ edilen bu sanat, hânedan mensupları arasında su içmek, yemek yemek gibi zarûrî ihtiyaçlardan biri olmuştur. Şiir, hayatın öyle bir parçası olmuştur ki mektuplaşmalar bile şiir hâlini almıştır.
Fâtih’in büyük oğlu Sultan Bayezid, kendisine baş kaldıran kardeşi Cem Sultan’a yazdığı manzum mektubu ve Cem’in ona verdiği cevabı, o devrin tarihini anlatan hemen hemen bütün kitaplarda görmek mümkündür. Sultan Bayezid, isyânkâr kardeşine şöyle seslenir:

“Çün rûz-ı ezel kısmet olınmış bize devlet
Takdîre rızâ virmeyesin buna sebeb ne
Haccü’l-Haremeynim diyü da’vâlar idersin
Ya saltanat-ı dünye içün bunca taleb ne”

Cem Sultan ‘ın cevâbı:

“Sen bister-i gülde yatasın şevk ile handan
Ben kül döşenem külhen-i mihnetde sebeb ne” (4)

Sultan Bayezid ile Cem Sultan arasındaki mücâdeleyi bu mısralardan daha güzel ne anlatabilir?

Cem Sultan, ölümün nefesini ensesinde hissederken en büyük destekçilerinden, yardımcılarından biri şair Seferihhisarlı Haydar Çelebi olmuştur. Bu şair; onun defterdarı, yol arkadaşı ve dert ortağı,(5) “ sıkıntının en şiddetli olduğu zamanlarlarda onun acısını paylaşan, dertlerini unutturan dostu idi.”(6) Târihin en meşhur şehzâdesine, minik yavrusu Oğuz’un ölüm haberini getirdikleri sırada, Fâtih’in küçük, fakat derdi büyük oğlu, gazellerindeki kadar derin gözyaşı deryâlarına dalıp dalıp çıkmıştır. Cem’i bu dertli ânında Haydar Çelebi, teselli ve teskin etmek için ona samimiyet özlü şiirleriyle, inci mercan sözleriyle, dil ilminin bütün inceliklerini kullanarak kim bilir ne diller dökmüştü. Kara gün dostu bilge şair Haydar Çelebî olmasa bu gözyaşı sultânının şiirleri, çağlayan gözyaşlarıyla beraber akan zamana karışıp gidecekti. Biz de ondan haberdâr olmayacaktık.Yazımı fazla ıslatmamak için Cem Sultan’ın gayzerler gibi su fışkırtan beyitlerine yer vermeyeceğim.Sadece şu güzel beyitle iktifa edelim:
Dün gece deryâya düşdüm düşde gark oldum sanıp
Uyanıp gördüm gözüm yaşı imiş deryâ meğer

Sekiz yıllık saltanatı at üstünde geçen, üç kıtada “ Ezân-ı Muhammedî’nin şehbâl açması için” kâh “Karabulut” kâh “Akbulut” olup koşturan Sultan Selim, en meşgûl zamanlarında bile ilim, irfân sâhibi şairlerle sohbet etmeyi ihmâl etmemiş ve bu keyifli sohbetlerden aldığı zevk ve ilhamla şiir yazmaktan da geri durmamıştır.
Ne yazık Yavuz Sultan Selim’in şiirlerinin dili Farsça’dır. Milletimiz ona kendi dilinde şiir yazdırmayı arzulamış olmalı ki başka şairlere ait olan birçok Türkçe şiiri, Sultan Selîm’e isnâd etmiştir. Bu durumla ilgili olarak Sehî Bey:”Câhil insanlar ona Türkçe şiirler isnâd ederler, ama o aslâ Türkçe şiir söylememiştir, bütün şiirleri Farsçadır.(7)”der. Bu mevzû hakkında Lâtîfî de Sehî Bey’i destekler mâhiyette bilgiler verir. Sultan Selîm bahsinde, Selîmî’nin olmadığı hâlde ona isnât edilen birkaç beyiti de bizlerle paylaşır. (8)Hatta şair Neşrî’nin anlatıldığı bölümde, bu şaire ait bir şiirin yanlışlıkla Sultan Selîm’inmiş gibi gösterildiğini dile getirerek sözü geçen şiirin beyitlerinden örnekler verir:

“Gözlerimden aktı deryâlar gibi yaşım benim
Dôstlar çok nesne gördü onmadık başım benim

Geçmek için seyl-i eşkimden hayâlin askeri
Bir direkli iki gözlü köprüdür kaşım benim” (9)

Öyle ki tarihçi Reşat Ekrem Koçu bu bu şiirin son beyitini delil göstererek Sultan Selîm hakkında şu sözleri sarf eder : “İçki de kullanırdı, hem de çok içerdi. Pek asîlâne îtirâf ediyor:

“Ey felek dokuz dolu câm içmeyince Han Selîm
Dehr içinde olmadı hergez ayakdâşım benim”(10)

Hattâ Google’da arama yaparken Dr.Abdullah Tekiner “Selim’den Bir Gazel” başlığı altında bu gazelin tamamını açıklama yoluyla bir yazısına denk geldim.(11)

Kınalızâde Hasan Çelebi’nin tezkiresinde de Sultan Selim ‘den uzun uzun bahsedilirken şiirlerinden seçilen beyitlerde Türkçe tek beyit yoktur.(12)

Bu mevzû da nerden çıktı denilebilir. Konunun dışına çıktığımın farkındayım. Fakat Yavuz Sultan Selîm imzalı Türkçe şiirlerin dillerde hatta kalemlerde hâlâ dolaşmasından ötürü bu konuya, karınca kararınca açıklık getirmek istedim.

Sultan Selim’in Kastamonulu âlim ve şair Halîmî’yle Trabzon’daki şehzâdeliğinde başlayan bir dostluğu vardır. “ Halîmî’yi savaşta ve barışta dert ortağı olarak seçmişti kendine. Cihân pâdişâhının bir şairle dillere düşen dostluğunu şairlerden şöyle dile getirmiştir:

Ol pâdişeh ki ism-i şerîfi Selîm ola
Lâyık budur musâhibi anın Halîm ola (13)

Sultân Selîm pâdişah olduğunda Halîmî Çelebi’yi sarayın bahçe kapısında karşılamış, hâlini hatırını sormuş, berâberce saraya girmişlerdir. Sultân Selîm, hürmet ettiği bu ilim ve sanat adamına : “Her ne kadar saltanata nâil olsak da dostlardan uzak kaldık.”(14) diyerek onun kendi indinde ne kadar değerli olduğunu anlatmıştır.

Şiirden çok iyi anlayan Kânûnî Sultan Süleyman, kendi devrinde Bâkî’yi en büyük şair kabul ettiği için onu her zaman koruyor, ona ihsanlarda bulunuyordu. Hattâ Rumeli kazaskeri Hâmit Efendi Bâkî’nin Silivri Medresesi’ne tâyinini usûllere muvâfık bulmadığı için bu atamanın icrâsında tereddüt göstermiştir. Fakat kesin emirlerle Bâkî ‘nin, Silivri Medresesi’ne tayini gerçekleşmiştir. (15) Sultan Süleymân’ın takdirlerini kazanmış genç bir şairin, teamüllerin hiçe sayılıp bir medreseye atanması, şiir sanatına verilen ehemmiyeti ve bu sanatın o devirde nelere kâdir olduğunu göstermesi bakımından çok mühimdir.
Zaman geçtikçe şiir, hayâtın içinde daha aktif hâle gelir. Soru sormak için bile şiir tercih edilir. Takrîben üç bin gazeli bulunan, Zâtî’den sonra en çok gazel yazan (16) şairlerden olan Kânûnî Sultan Süleyman, şiiri günlük konuşma dili hâline getirmiştir: Karıncaların istilâ ettiği bir ağacı, bu dur durak bilmeyen çalışkan böceklerden kurtarmak için Ebussuûd Efendi’den şöyle cevaz istemiştir:

“Dırahta ger zarâr itse karınca
Günâhı var mıdır ânı kırınca”

Ebussuûd Efendi’nin cevâbı da aynı vezin ve kâfiyeyle olur:
“Yarın dîvânına Hakk’ın varınca
Süleyman’dan alır hakkın karınca” (17)

Konuşma üslûbuyla yazılan şiirler tarih boyunca devam edegelmiştir.
Meşhur mektuplardan biri de Bağdad’ı İranlılardan geri almak için Irak’a giden Hâfız Ahmed Paşa, başarılı olamayınca Dördüncü Murad’a gönderdiği mektuptur:

“Aldı etrâfı adüv imdâda asker yok mudur
Dîn yolunda baş verir bir merd-i server yok mudur

Dergâhı Sultân Murâd’a nâmemiz îsâline
Bâd-ı sarsâr gibi bir çâpük kebûter yok mudur”

14-15 yaşındaki Dördüncü Murâd, aynı vezin ve kâfiye ile Hâfız Ahmed Paşa’ya cevap yazar:

Hâfızâ Bağdad’da imdâd etmeye er yok mudur
Bizden istimdâd idersin sende asker yok mudur

Düşmeni mat etmeye ferzâneyim ben der idin
Hasma karşı şimdi at oynatmaya yer yok mudur (18)

Yukarıda söylendiği gibi Fatih Sultan Mehmet’ten sonra şiir; pâdişahların, şehzâdelerin hatta okuyup yazan herkesin olmazsa olmaz meşgûliyetlerinden biri olmuştur. Fâtih, devlet büyüyüp zenginleştikçe yakın ya da uzak devletlerdeki ilim, sanat ve gönül adamlarını İstanbul’a davet ediyordu. Bu vesîleyle ilim gelişiyor, İlim geliştikçe de şiir sanatımız da inkişâf ediyordu. Çünkü bahis mevzû olan ilim, fikir ve zikir sâhibi insanlar, şiir yazıyordu. Onlar bin bir zahmet ve emekle gece yarılarına kadar kafa patlatıp kaleme aldıkları beyitleri ilim temelleri üzerine binâ ediyorlardı. Bu da sanatı ilmîleştirmiştir. Şiir sanatının gelmiş geçmiş en büyük ustalarından biri olan Fuzûli ,dîvânının önsözünde “İlimsiz şiir, esâsı yok dîvâr gibi olur.Ve esâssız dîvâr gâyet de bî-i’tibâr olur. (19)” diyerek bu sanatın özünde ilim olduğu söylemiştir.

Bizler bugün birçok devlet adamını şairlik yönüyle biliyor ve anıyoruz. Şairliği devlet adamlığının gerisinde kalan pâdişahlar da şiirden,edebiyattan anlayanlara daha yakın,daha sevimli geldiğini görüyoruz.Sultânü’ş-Şuârâ Bâkî devletin yargı mensuplarından idi. Bizler onu nasıl bir kazasker olduğuyla değil, şairliğinin büyüklüğü ile ilgileniyoruz. Bâkî nasıl bir kazaskerdi? Dâvâları nasıl çözerdi? Mahkemede adam kayırır mı idi? Suçluları suçsuz gösterip mâsum insanlara cezâ keser miydi? Bunlarla ilgilenmiyoruz. Biz, adı bu gökkubede “bir hoş sedâ olarak Bâkî kalan” söz sultânı ile alakadar oluyoruz. Vefat edip cenâzesi Fâtih Câmi’inde musallâ taşına konduğunda cenâze namazını kıldırıan Şeyhülislâm Sun’ullâh Efendi, Bâkî’nin :
“Kadrini seng-i musâllâda bilip ey Bâkî
Durup el bağlayalar karşına yârân saf saf”
beyitini okudu. (20) Şeyhülislâm; kazasker Bâkî’nin değil, Sultânü’ş-Şuârâ Bâkî’nin cenâze namazını kıldırmış, onun ardından gözyaşı dökmüştür. Halk, omuzlarda asık suratlı bir bürokratın değil, gönüllere ferahlık veren, güneş yüzlü, sünbül kokulu büyük bir şârinin tabutunu taşımıştır.

Osmanlı ailesinin mensupları ve devlet adamları şairleri koruyup gözetmişler. Oh ne iyi yapmışlar! Onlara güzel güzel imkânlar sağlamışlardır. Kıskananlar çatlasın! Söz ustalarının, kelime işçilerinin şiirlerini okumaktan ve dinlemekten büyük keyif almışlar. Yarasın! Eğer bunlar olmasaydı, belki de Bâkî gibi zaman rüzgârı önünde bir kuru yaprak gibi sürüklenme zevkini tadamayacaktık. Nâbî’nin tecrübelerinden istifâde edemeyecek, ikbâl meyhânesinde mağrurlananların baş ağrısı çekeceklerinden bî-haber yaşayacaktık. Şeyh Gâlib’in rahle-i tedrîsine oturamayacak, kendimize hoşça bakamayacak ve bu âlemin özü olduğumuzu bilemeyecektik…

Sultanlar, şeyhülislamlar, paşalar, kadılar; şiir devletinde de ferman buyurmuşlar, fetvalar vermişler, emirler savurmuşlar, hükmetmişler… Devlet işlerinin boğucu ve yıpratıcı hırçın dalgalarından kaçabildikleri zamanlarda sığınabildikleri huzur limanı şiir olmuştur. Bu kaçışlar sayesinde asık suratlı, çatık kaşlı; kalplere korku salıp usanç veren devletten güler yüzlü, gönüllere ferahlık saçan; insanın gönlünde bahar esintileri terennüm ettiren; düşünce ve hayâl dünyasına güneşler doğuran koca koca divanlar meydana gelmiştir. İşte bu vesilelerle saraylar ve paşa konakları bir şiir muhiti hâline gelmiştir. Dîvân şiirine, aşağılamak için “saray şiiri” denmesinin sebebi bu olsa gerektir. Fakat bir edebiyatın sarayda da yankı bulması, kendini orada kabul ettirmesi, devletin en üst seviye idarecisinden en küçük bürokratına kadar birçok okuryazarın o şiir geleneğinin bir mensubu olması o edebiyatın eksikliği, kusûru değil, elbette başarısıdır.
Kelimeleri incileştiren bu edebiyat sadece saray mensuplarına mahsus değildir. Divan şiiri eğitimli şehir insanlarının sanatıdır.
Bin yıllık bir edebiyatı, Osmanlı coğrafyasına sıkıştırmak doğru değilken, birilerinin bu aşk ve gönül lisânını Topkapı Sarayı’na hapsetmeye çalışması sarayın yolunu dahi bilmeyen, hayatında İstanbul’a hiç gelmemiş, hatta Osmanlı coğrafyasının rüyâsını bile görmemiş divan şairlerine haksızlık olmaz mı?
Unutulmamalıdır ki edebiyat yüksek zümrelerin işididir.

1-Sehî Bey ,Heşt Behişt ,Tercüman 1001 Temel Eser,İstanbul 1980,s.43
2- Doç.Dr.Mustafa İSEN, Lâtîfî Tezkiresi,Kültür Bakanlığı Yayınları,Ankara 1990,s.68.
3- Dr.İbrâhim KUTLUK,Kınalı Hasan Çelebi Tezkiretü’ş-şuarâ,TTK,Ankara 1989,s.70
4-Dr.Halil ERSOYLU,Cem Sultan’ın Türkçe Dîvânı 1.Cilt,Tercüman 1001 Temel Eser,İstanbul 1981,s.20.
5- Doç.Dr.Mustafa İSEN, Lâtîfî Tezkiresi,Kültür Bakanlığı Yayınları,Ankara 1990,s.231.
6- Dr.İbrâhim KUTLUK,Kınalı Hasan Çelebi Tezkiretü’ş-şuarâ,TTK,Ankara 1989,s.313
7- Sehî Bey ,Heşt Behişt ,Tercüman 1001 Temel Eser,İstanbul 1980,s.50.
8- Doç.Dr.Mustafa İSEN, Lâtîfî Tezkiresi,Kültür Bakanlığı Yayınları,Ankara 1990,s.79.
9- Doç.Dr.Mustafa İSEN, Lâtîfî Tezkiresi,Kültür Bakanlığı Yayınları,Ankara 1990,s.342.
10-Reşad Ekrem KOÇU,Osmanlı Pâdişahları,Nebioğlu Yayınevi,s.208
11-http://www.yagmurdergisi.com.tr/konu_goster.php?konu_id=1067&yagmur=bolum2&sid=26&kat=17
12- Doç.Dr.Mustafa İSEN, Lâtîfî Tezkiresi,Kültür Bakanlığı Yayınları,Ankara 1990,s.207.
13-Dr.İbrâhim KUTLUK,Kınalı Hasan Çelebi Tezkiretü’ş-şuarâ,TTK,Ankara 1989,s.84-94.
14- Dr.İbrâhim KUTLUK,Kınalı Hasan Çelebi Tezkiretü’ş-şuarâ,TTK,Ankara 1989,s.307-308
15-Prof.Dr.Köprülüzâde Mehmet Fuat,Eski Şairlerimiz Divan Şiiri Antolojisi,Muallim Ahmet Hâlit Kütüphânesi,İstanbul 1934.s.259-260
16- Prof.Dr.Mine MENGİ,Esti Türk Edebiyatı Tarihi,Akçağ ,Ankara 1997.s.168.
17-Prof.Dr.Âmil ÇELEBİOĞLU,Kânûnî Sultan Süleymân Devri Türk Edebiyatı,MEB,İstanbul 1994
18-Hilmi YÜCEBAŞ,Hiciv ve Mîzah Edebiyatı Antolojisi,Milliyet Dağıtım,İstanbul 1976
19-Fuzûlî,Külliyât-ı Dîvân-ı Fuzûlî,Ahter Matbaası,20 Rebi’ü’s-sânî 1308,s.5.
20- Prof.Dr.Köprülüzâde Mehmet Fuat,Eski Şairlerimiz Divan Şiiri Antolojisi,Muallim Ahmet Hâlit Kütüphânesi,İstanbul 1934.s.264-265

Cumhuriyet Dönemi Türk Şiirine Bir Bakış

Burada, Cumhuriyet Dönemi Edebiyatı üzerinde dizgesel, Profesör Fuad Köprülü’nün terimiyle integral görüşler öne sürmeyeceğim. Bu konuda 1998′i de kapsamayı öngören bir çalışmayı sürdürmeme rağmen, kendimi ‘meslekten’ bir edebiyat tarihçisi saymıyorum çünkü. Elbet bu sözlerim edebiyat tarihinin cahili olduğum anlamına gelmiyor ama bana tarihçinin mesleki kaygıları dolayısıyla öne sürme cesareti göstermeyeceği kişisel ve kurgusal düşünceler belirtme olanağı sağlıyor. Sadece şiir alanında kalacak ve ana doğrultuları saptamaya yönelik bir çaba harcayacağım:

devamını oku

NABIZ-5

Eğitim ve öğretim iki farklı kavramlardır öğrenmeye eğitilmiş bir aslanın ateşli bir çemberden nasıl geçeceğini öğreten -terbiyeci-nin başarısı o aslanı küçük yaşta öğrenmeye eğitmesi ile başlar ve o aslanın çemberden geçişi terbiyecinin iyibir eğitmen aslanınsa iyibir öğrencil olduğunu gösterir. Demmek ki öğrenmeye eğitmek her bünye için geçerli bir yol izler.Doğru yerde- doğru zamanda – doğru kaynak tarafından (anne, baba,terbiyeci vs…). Eğitimin pahalı olduğunu fakat cehaletin daha pahalı olduğunu söyleyerek ülke eğitim ve öğretim sisteminde paralı (parçalı manası olarak da algılanabilir) hizmet veren -şirketlerin- kaçamak yaptıkları bu veczin kabul görülen manasından münezzeh olarak algılanışı ve dikta edilişi parasal kaygıdan ibarettir. Ortada cehaletin zararına yapılmış önemli bir vurgu göremiyorum. Ülkemizde son yıllarda ortaya atılan cehaletin tarifi ne yazık ki tam manasını karşılmaktan öte hatta “o” değildir. Cehaletin kelime manasından başka vurgulamak istediğim farklı bir tarifi vardır cehalet; bilmek yada bilmemek ile tariflenemez ,bilmemek sadece bilmenin olumsuzudur. Cehalet daha büyük bir tehlikedir. Bilmeyene bir şeyi öğretebilirsiniz fakat cehalet yukarıda izah etmeğe çalıştığımız öğrenmeye eğitmenin olumsuzudur. Cehalet ; öğrenmemeye eğitilmiş bünyenin öğrenmek istememesidir. Cehalet bilmek istememektir dolayısı ile cehalette bilmekle bilmemenin farkı yoktur. Öğretmen, hamal, hakim, kapıcı fark etmez. Öğrenmek istemeyen kadar cahil, anlamak istemeyen kadar aptal hiçkimse yoktur.

Eğitimin aile ile başlayacağı hepimizin malumu ama önemi yukarıda tariflemeye çalıştığımız cehalet tehlikesinin bilinmesiyle ortya çıkmaktadır. İnsan belirli bir merakla doğar. Küçük bir çocuğu gözlemlemişseniz bunu görebilirsiniz karşılaştığı objeye olan merakını önce ağzıyla, dokunarak, koklayarak gidermeye çalışır daha sonraları sormaya başlar daha daha sonra araştırmaya yani bilmek için temelde merakını tatmin etmek için belirli aşamalardan geçer. Sonuç olarak sosyal bilimlerin temel sorularını sorar -nedir- ne değildir-nedendir-.

Yazımızın ilk bölümlerinde insanımızı ve yetiştiği sosyal çevresini 3 aşamada ve 3 sosyal çevre modelinde incelemiştik. Sosyal çevre modelleri farklılık gösterdiği için öğrenmeye eğitim sürecide farklılık gösterecektir.
Yaşadığı ve -merak modelleri- ile karşılaştığı sosyal çevresinde öğrenmeye eğitim aldığı bireylerin elinde yetişmek zorunda kalan “varoş” mahalle çocukları ailesinin ona vereceği eğitim aşamasında karşılaştığı boşluğu bu tiplerin elinde dolduracaktır.

Orta direğin çocukları ise Anne ve babanın egolarında şekil almaya kıt imkanlarla yöneltilecek
olmayacağı yahut olmaktan mutlu olamayacağı tiplere dönüştürüleceklerdir. Bu şekillenme modelini üniversite sınavlarında yaptığımız 24 tercih modeline benzete biliriz “Bu olmazsam bu olurum” modeli sakat idealistler ortaya çıkartmıştır. “Ben şunu okumak istiyordumda bunu okudum” diyen kişi yada kişi grubundan uzak durun. Bilmek, öğrenmek ayrı tahsil ve sertifika ayrı şeylerdir. Patronların çocukları genelde aile ve baba eğitiminden pek nasiplenemezler. Ona dadılık eden ya da kreşlerde ders veren kişilerin yansıttığı sosyal çevre modeli ile ailesinin mevcudiyet bulduğu sosyal çevre modeli arasında kalacaktır. Sonra bunalımdan çıkış için kendine kişilik -satın alacaktır-.

Sorun nasıl aşılır? Başarı sağlanacağına inandığımız -imdat freni- Ebeveyn Eğitim Merkezleri kurulmalıdır. Devletin ilgili bakanlıkları hastalığı domuz gribi, aids hatta AB ye giriş müzakereleri gibi ciddiye almaları gerekmekteir.Nedir bu Ebeveyn Eğitim Merkezleri (EEM). Gelecek nesli yatiştirmenin kaygısında olan devletlerin uygulamak zorunda olduğu sistemli, bilinçli, değişen dünya koşulları bakımından güncel metotlarla Aile olabilme eğitimidir. Bölgesel bazda eğitim verecek olan kurum (kentsel yaşam, kırsal yaşam ) bölge gereksinimleri bölge kültür özeliklerini modern bir biçimde yaşatılmasını hedefleyecek. Hatta evlenme adaylarına bu kurumlardan alınacak sertifikaları olmak zorunluluğu getirilicek -daha sornraki yıllarda toplum bilinç düzeyinin kontrol ve gözlemi sonucuna göre sertifika zaruriyeti kalkabilir-, ama ilk 50 yıl için bu EEM kurumlarının varlığı 8 yıllık eğitim ve askerlik hizmeti gibi zornulu olmalıdır. Eğitim tamamen parasız olacak yaş sınırı olmayacak yaş ve cinse göre uzmanların belirlediği bir eğitim verilecektir. Köyden/kentten göçüp köy/kentte yaşamak isteyenler kırsal/kentsel yaşam oryantasyonuna tabi tutlmak kaydı ile buralara yerleşeceklerdir. Pedogoji, pisikoloji, sosyoloji, ekonomi, sağlık, Halk bilimi (ders programı genişletilebilir) çerçevesinde eğitimler verilmelidir. (Belirtilen EEM’e sadece özetle değinilmiştir. Tartışmaya açık bir konudur ilgili kurumla ilgili tartışma başlığı -divana- eklenecektir)

Şuan için suç oranın artış gösterdiği kentlerde (sopalı bekçi maliyeti yerine) acil psikolojik destek birimlerinin devreye girmesi -zaruri- 10-20-30 seanslık devletin öngördüğü birimlerde NLP tarzında yaş ve cinsiyete göre psikolojik destek birimlerinin oluşturulması.
Nüfuz cüzdan numaralarından tespit edilebilme kolaylığı sağlanarak herkesin psikolojik karnesinin çıkartılması ve seanslara olan devamlılığının kontrol edilmesi.
Yazılı ve görsel iletişim araçlarında (özel kanalarda dahil) günün birkaç saatinde bu tarz eğitimlerin verildiği program şartı getirilmesi.
Atlar itler vadisi ya da grup sex fanta(zit)lerinin Türk edebiyatından aşırdıkları çakma -şey-lerin bir an evel ortadan kaldırılması.
Ceza ve ödül sistemi açısından ceza kanunun ilgli maddeleri yeniden düzenlenmesi ve caydırıcı özelliğe dikkat çekilerek şehirlerde ilgili kanun ve müeyyidesi Bilbordlarda , afişetlerde lanse edilmesi bir an önce uygulanması gereken acil başlıklardır.

Dizimizin sonuncu yazısını yayınlarken konuyla alakalı beğenisi yada eleştrisi olan arkadaşların -divanda- açtığım nabız başlığında diledikleri beyanatı yapabilirler.

Gönülde bin gâmım vardır ki…

Gönülde bin gâmım vardır ki pinhân eylemek olmaz
Bu hem bir gam ki il ta’nından efgân eylemek olmaz

Ne müşkil derd olursa bulunur âlemde dermânı
Ne müşkil derd imiş aşkın ki dermân eylemek olmaz
devamını oku

Sayfa 1 25« İlkÖnceki»SonrakiSon »