Edebiyat Türkiye Kültür ve Sanat Sitesi

anasayfa

Edebiyat Türkiye’ye hoşgeldiniz.Sitemiz beşinci yılına doğru emin adımlarla ilerlerken, bizler kaliteyi daha da artırmak için bu mekanın alt yapısını değiştirme ihtiyacı duyduk. İnanıyoruz ki yeni altyapımızla geçtiğimiz yıllarda yaşadığımız sorunları yeniden yaşamayacak ve buraya gün geçtikçe bir kütüphane işlevi kazandıracağız. Sitemizin bu işlevi kazanmasında elbette siz edebiyat severlerin rolü mühim olacaktır. Elinizdeki dökümanları ‘İçerik Gönder’ bölümünden bize ulaştırmanız halinde ilgili içerik sitemizde yerini alacak ve sair ziyaretçilerimiz de bundan faydalanacaktır.Ayrıca sitemize kendi şiir/denemelerinizi de yollayabilirsiniz.Şiir ve denemeleriniz ‘Erbab-ı Kalem’ bölümünden yayınlanacaktır.

Direniş

“Bir şeyin tasarruf hakkına sahib olmak ile aynı şeyin mülkiyet hakkına sahib olmak birbirinden farklı manaya gelir ve bir şeyin ırzına ekseriyatle o şeyi tasarruf edenler geçer!”

Geçtiğimiz bir kaç içinde gerçekleştirilen IMF toplantıları sebebi ile yaşanan hadiseleri doğru tevil edebilmek için bu hükmü nazar-ı itibara almakta fayda var.  Eylemleri gerçekleştirenler “Zulme karşı omuz omuza!” fehvasının arkasına sınığınıp başka bir zulme sebebiyet veriyor olabilirler mi? Yahut şöyle soralım: Acaba direniş eylemleri sahiden bir direniş mi?

Direniş… Pes etmemek, kabul etmemek, karşı koyma cehdi, varlık sebebini müdafaa… Nasıl tarif ederseniz edin direnişin menbaı bir hakkın gasbına, mansabı da aynı hakkın yerine koyulmasına istinad eder. Bu sebebten direniş insana mahsus bir hususiyettir. Hayvanat yahut nebatat direnemez zira çevresiyle bütünlük arz eden bir şekilde yaratılmıştır; yani mahlukatın direnemez olması direnmelerine lüzum olmadığı içindir. İnsan ise sevk-i ilahi icabı dünyadan istifade edebilmesi için lazım gelen cihazat ile mücehhez kılınmıştır. Tasarruf, bu istifadenin fiiliyata dökülmesinden başka bir şey değildir. Tasarruf da biricik ölçü haddi aşmamak… yani lazım olanı lazım olduğu kadar sarf etmek… israf etmemek! Tam da bu noktada israfı, bir şeyin boş yere kullanılması olarak anlamamak lazım. İsraf, bir şeyin tasarruf hakkına tecavüzdür. Aynı şeyin mülkiyet hakkına tecavüzün adı ise: Gasbdır. İnsan ile dünya arasındaki irtibatın yıkıcı olması ise tasarruf ve mülkiyet hakkının yerli yerince anlaşılamamasındandır.

IMF toplantıları sebebi ile sokaklarda çıkan kavganın temelinde –kavganın her iki tarafı içinde- tasarruf hakkının, mülkiyet hakkı zannedilmesi bulunmaktadır. Bu sebebledir ki bir taraf dünyaya nizamat verme hakkını kendinde görürken, diğer taraf da  –tersinden- aynı hakkı kendinde görmektedir. İster ayakkabı fırlatan genci, ister ayakkabı fırlatılanı nazara alın; fark etmez. İki tip arasındaki yegane fark, dünya ile kurdukları yıkıcı irtibatın derecesidir. Her iki tarafta dünyayı değiştirmek cehdini kendinde gördüğü için yani müdahale yerine müdahil olmayı tercih ettiği için birbirlerinden pek de farkları yoktur. Olmadığı içindir ki mülk hakkını gasb etmek için kavga etmek kaçınılmaz olmakta. İki taraf içinde kavga mülkiyet kavgasıdır.

Eylemcilerin direnişi tasarruf haklarının elinden alınmasından değil “Mülkiyet hakkının sahibi kim olacak?” sualinden sudur etmekte. Hayır! Sol ve kapitalist düşüncenin nazara verdiği mülkiyet mefhumundan bahsetmiyorum. “Dünyanın efendisi kim olacak?!” sualinden bahsediyorum! Dünyanın efendisi olmak. Bütün kavga bunun için! Biri zalim, biri mazlum olmuş ne fark eder? Gaye dünyaya müdahil olmaksa her ikisi de aynı şey değil midir?

İnsan dünyaya müdahale etmek için geldi; müdahil olmak için değil… Allah (c.c.) müdahale etmez zira doğrudan müdahildir. Mülk Allah’ındır (c.c) ve mülkünde tasarruf sahibi O’dur (c.c.)! İnsan ise kendisine izin verilen kadarına müdahale hakkına sahibtir. Yaşanan kavganın tarafları, birbirlerinin her ettiklerine müdahale ediyorlar çün ki müdahil olmak varlık sebebleri. Eğer sermaye tarafından bir zulum var ise –ki vardır- zulme direnen farkında olmadan zalim tarafından zaten denetim altında tutulmakta. Zira sadece mazlum direnmiyor, aynı zamanda zalim de “tahtından düşmemek” için direniyor! Mazlum için tahtı ele geçirmek zulmun sona ermesi manasına yani kendince tasarruf hakkının iadesi manasına gelirken, zalim için denetimin yok olması yani kendince mülkiyet hakkının kaybı manasına gelir. Sırf bu sebebten mevcut yapı tahtın zayıf noktalarını tesbit edebilmek için direnişi, direnişçilerin farkına varmadan destekliyor. Gah ürünleri ile, gah kelimeleri ile, gah zevkleri ile…. Eğer direnişçi agah değilse zalim tarafından kendisine -bazen sarih, bazen zımni- verilen destekleri zalimi tahtından düşürmek için kullanacağı bir araç olarak kabul etmekte bir beis görmüyor ve farkında olmadan tuzağa düştüğü yani direniş hakkı sadece görüntüde kaldığı için irfan sahiblerinin nazarında sahiden mazlum vaziyetine düşüyor. Direnişçinin mazlum olması, mevcut yapının yapıp ettiklerine müdahale etmek arzusundan dolayı sokaklarda başına gelenlerden değil. Denetim altında olduğunu fark etmediğinden!

Sermayeye “Defol!” demek ile denetimden kurtulabileceğini zanneden direnişçi asıl “defol”u sermayenin hayatına dahil ettiği unsurlara söyleyemediği, söylemeye cesareti olmadığı için “eylemin” kolayına kaçmakta. Öyle ya; üzerinde mülkiyet hakkımız olan şeyleri kendimizden uzaklaştırmak, üzerinde tasarruf hakkımız olanı kovmaktan daha zordur! Sermayenin sigarasını terk etmek, sermayaye defol demekten çok daha zordur! Bu şekli ile direnişçi kafesin içindeki ete saldıran postu değerli bir tilkiden başka bir şey değildir.

Sermaye elindeki bütün cihazat ile hayatımıza müdahil! Beğenirsiniz yahut beğenmezsiniz; direnirsiniz yahut direnmezsiniz… Her hal u karda sermayenin hayatımıza müdahil olduğu gerçeği değişmez! Bu gerçeği bir parça sezen ve sokaklara inen direnişçi için direniş, bir nevi toplu tatminden başka bir şey değildir. Müdahil olma arzusunun tatmini… Sermayenin elinden aldığı mülkiyet hakkını kullanmak için, dilediği gibi tasarrufda bulunma arzusu. Kendine ait bir hayatı olmadığı daha doğrusu sermayenin verdikleri tatmin etmediği ve sermaye verdikleri ile tatminsizliği körüklediği için başka hayatlara müdahale ederek tatmin olmak arzusu… Çok zaman itiraz ettiği, sermayenin verdikleri yani sermayenin kendisi değil aksine, kendisinin bir şey verememesi. Öyle ya madem sermaye ve onun tesirlerine karşı çıkılıyor; önce evinde bulaşıklarını sermayenin deterjanı ile yıkayan anneye direnilmesi lazım değil mi? Ama hayır! Böyle bir şey mümkün değil zira esnafın mülkiyet hakkına tecavüz annenin mülkiyet hakkına tecavüzden çok daha kolaydır! Direniş bu cihetten kolaydır. Kolaydır çün ki çaresiz kalanın yapacağı tek şey: Saldırmak! Sokaklara taşan bir eylem olması ise kendi kifayetsizliğinin farkında olmasından. Birden çok kişi bir araya gelince kuvvet doğacağı zannı direnişçilerin en büyük hatası! Ne yani aile efradım ile film izlerken kadın ve erkeğin öpüşme sahnesinde televizyonu kapatmak bir direniş değil mi? Sokaklara inen direnişçilerden bu mahremiyeti anlamasını zaten beklemiyorum! Dünyalarımız farklı yani direnişimiz…

Allah Resul’unun (s.a.v.) “Bir elime ay’ı, diğer elime güneşi koysalar davamdan vazgeçmem!” buyurmasındaki nükte direnişin ne ve nasıl olduğunu izaha fazlasiyle kafidir.

Azm-i sefer ettin dil-i nâçârı unutma

Azm-i sefer ettin dil-i nâçârı unutma
Gittin güzel ammâ bu dil-efkârı unutma

Gâhîce uyandıkça şebistân-i safâda
Şol gice olan sohbet-i hemvârı unutma
devamını oku

Hayâ ve rızka dair bir cümle

Rızk, lugatte yeyilip içilecek şey, nimet manalarına gelirken hayâ ise utanmak, ar, hicab, edebin bir cüzü, Allah (c.c) korkusundan ötürü haramdan uzak durmak gibi manalara geliyor. İlk bakışta biribirleri ile pek alakası yokmuş gibi duran bu iki kelimeyi bakın Efendimiz (s.a.v.) nasıl kullanmış:

“Hayâ rızka mânî olur”

Allah-u ekber! İlk bakışta alakasız görünen bu iki kelime meğer nasılda birbirine perçinliymiş! Demek ki birinin varlığı diğerinin yokluğuna sebeb yahut diğerinin yokluğu bir diğerini var ediyor. Şu hâlde hem hayâ ve hem rızk kelimesi zannedildiği gibi sadece utanmak ve yemek-içmek mânâsına gelmiyor. Daha derin bir mânânın sahibi bu iki kelime. Öyle olmak zarunda çün ki Efendiler Efendisi (s.a.v.) her iki kelime arasındaki irtibata işaret etmiş. Haşa! İrtibata işaret etmemiş, irtibatı ifade etmiş.

Rızk, yeyip içmek manası ile insanın maddi tarafına bakarken, “Allah’ın (c.c.) mahlukatı için ezelde takdir edip lûtfettiği nimet” manası ile insanın ruhuna bakar. Rızkın birinci manası yoliyle bu dünyada devamlılık sağlanırken, rızkın ikinci manası ile bu dünya meşru bir zemine istinad eder. Birinci manası ile rızk dünyadaki bütün mahlukatı ihata ederken ikinci manası ile rızk sadece “inananlara” isabet eder. İki mânâda şunu söyler: “Rızk için müessir unsur ihtiyar yahut irade değil aksine aciz olmaktır. İftikâr içinde olmak rızkın isabeti için kâfidir. Senin ihtiyar yahut iraden ancak bir perde hükmündedir. Tıpkı dünyanın perde olması gibi!” Sahiden de öyle. Yeni doğmuş bir veled ne kadar çaresizdir değil mi? Anasından emdiği süt ise gıdaların en hasıdır. Veledin iftikarı o çaptadır ki Allah (c.c.) velede gıdaların en hasını layık görmüştür. Demek ki insan ne kadar aciz ve fakr halinde ise dünyadan rızıklanması tam tersi o çapta büyük oluyor. Buna mükabil rızk peşinde koşmak zaruri… Acaba sahiden öyle mi?

Dünyada insanın elinin değdiği her ne varsa bozulur. Dolayısiyle rızk peşinde koşan insan için dünyayı bozmak gayet tabii bir netice. Tam bu noktada  karşımıza başka bir kelime çıkıyor: Kanaat! Az olanı istemek daha doğrusu aza razı olmak! Asgari şartlara bilerek ve isteyerek talib olmak. Hayatı idame etmek yani dünyayı daha az bozmak –mümkünse bozmamak- için asgari şartlara talib olmak. O şartlar ile fakrının farkında olarak Hakk’a (c.c.) müteveccih bir hayat idame etmek.

Bozulan dünyayının hasarlarını tamir ve tazmin etmek için rızk ile kanaat arasında kurulan münasebetin has ismi helal! Helal rızk ise ancak kanaat ile mümkün. Eskiler bu nükteyi ne güzel ifade eder: “Çok mal haramsız, çok söz yalansız olmaz!” Yani kesret keyfiyete mânî.  Kesret yani çokluk, yani maddenin köpürtülmesi… Rızk-iftikar irtibatı kendisini “helallik” meselesinde de faş ediyor demek ki. Şu halde dünyanın bozulmaması ancak kanaat sahibi inananlar eliyle mümkün ve kanaat sahibi inananların elindeki biricik vasıta: Hayâ! Hayâ zira dinin va’z ettiği ahlakın ana kaidesi hayâ. Ol sebebten hayâ etmek demek dünya ile irtibatı asgari de tutmak yani helal rızk aramak için yola revan olmak –tekrar edelim kendini ve dünyayı bozmamak için- demektir. Rızkın peşinden koşmak değil aramak için yola revan olmak! Zira dünya kaçmaz! İnsan kaçacağını zanneder ve dünyanın peşinden koşar!

Efendimiz (s.a.v) hayâ bahsinde “ölümü ve çürümeyi hatırlamayı” zikrediyor bir hadis-i şerifde. Demek ki hayada müessir unsur dünyanın faniliğini akılda tuturak kendi acizliğinin yani Allah iftikarının farkında olmak! Şu halde hayâlı bir insan için rızk yalınız Hakk’a (c.c.) şükür ve hamd vesilesi olmaktan başka bir şey değildir. Rızkın birinci manası olan yemek ve içmek insanın maddi/hayvani tarafına işaret ettiği fakat bu manasiyle rızk insanı doyurmadığı için rızkın hakiki manası ikincisinde saklı. Elbette her hakikat gibi üzerine bir yalan perdesi serilmiş vaziyette. O yalan sebebiyle ki insan aldanıyor, zaafına mağlub oluyor ve dünyaya galebe çalmak derdine düşüyor. Yani dünyada mutlu olmak insan için rızkın bolluğu ile mütenasib oluyor. İş bu hâlde insanın dünya ile başı belaya düşmeden olmuyor. Etrafımızda olan biten her meseleye birde bu cihetten nazar edilirse rızk peşinde koşmanın insanı hayasızlaştırdığını ve adına modern denilen “yeni”nin insanın hayvan tarafını işleyerek ne çapta sefil kıldığını görmek pekala mümkün! Dünyanın yalan olduğu hakikati bu “yeni” için çok eski bir söz!

Haya ve rızk arasındaki irtibat belki hiçbir devirde olmadığı kadar bu devirde koparıldı. Asli itibari ile değil netice itibari ile koparıldı! Artık devamlı yenilenen bir yenimiz var. Bu yeni dünya, üzerinde refah ve bolluk içinde yaşamak için bulunulan bir saha hükmünde. Eser müessir yerine koyularak Lat ve Menat’tan daha tehlikeli putlar ihdas ediliyor. Öyle putlar ki bunlar, üreyebilmekteler. Birinin varlığı bir diğerinin varlığı için mesele teşkil etmiyor. Hiçbir devirde olmadığı kadar birbirlerine müsamahalılar. Zavallı insan ise putların sofrasında doymak bilmez nefsini doyurmak ile meşgul. Meşgul olduğu kadar memnun. Memnun zira hayatı, yemek ve içmekten mürekkeb bir hâl olarak vehmediyor. Dünya, insanın kendi kendisinin farkına varamayacağı kadar insanı ihata etmekte. Hayasızca sofraya yani dünyaya el uzatmaktan imtina etmeyen insan! Modern insanın “kuru hurma yiyen kadının oğlundaki haya”dan bahsedilince haya etmesini beklemek mümkün değildir! Rızk peşinde koşan önüne bakar! Çevresine değil! Arkasında ne bıraktığı ise mühim olmadığı için umrunda bile değildir! İşte modern insanın kaidesi!

Maslow’un ihtiyaçlar hiyerarşisi hayasızca bir tasniftir. Eğer hayalı olsa idi mekkeli müslümanlara dünyayı dar eden müşriklerin vahşice tazyiklerine mânî olmak için Efendimiz (s.a.v.) bir sulh yolunu elbet bulurdu. Müşrikler bir yalana inanıp kendilerinde yokluğunu düşününce tir tir titredikleri bir şeyi müslümaların elinden alınca zannettilerki müslümanlar ellerinden alınan rızkın peşine düşecek ve koşacaklardı. Hayır! Onlar Allah’tan (c.c.) hakkiyle korktukları için hayâ sahibiydiler ve hayâ sahibi oldukları için dünyayı değil dünyanın sahibini tercih ettiler.

Asrımızın İslam’ı  marka yapma derdindeki dindarları bu dünyaya bir inanmayan ile aynı cihetten nazar ediyor. Sebeb ve netice arasındaki irtibat bir inanmayan ile aynı! Efendimiz (s.a.v.) sırf inkar edenlere benzememek için saçlarının şeklini bile değiştirirken bugün dindarlar inkar eden ile aynı minvalde hareket ediyor. Hayâ bunun neresinde?!

Bu kadar sözü bana söyleten saik Hakan Albayrak ağabeyin bir köşe yazısında sarf ettiği “Sınırın açılması, ticaretin gelişmesi, iktisadi hayatın canlanması Erivan’ın bu adımları atmasını kolaylaştıracaktır” cümlesi. Hayır! Mesele aktüel bir mevzu değil. Mesele daha temelde! Dünya ile inananların irtibatının modern darbeler sebebi ile nasıl da değiştiği ve temelinden sarsıldığı.

Hakan Albayrak ağabeyin bu cümlesi dünya ile daha müreffeh bir irtibatın insan üzerindeki tesirinin nelere gebe olduğunu ve ne olmaz denilen şeylerin aslında ne kadar kolay olabileceğini işaret ediyor değil mi?

Eğer böyle düşünüyorsanız lûtfen bu yazıyı bir daha okuyunuz. Zira hayâ dediğimiz şeyin dünyaya meyl etmekten hicab duymak olduğunu anlayacaksınız! Tabii mezkur cümledeki arızayı görmeniz de pekala mümkün!

Kısaltarak Dilini Katleden Türk İnsanı

kısaltma dediğimiz konu aslında doğru yapıldığı sürece tüm dillerde olan güzel bir kavramdır. örneğin amerika birleşik devletleri’ni abd diye kısaltmak dile rahatlık sağlar. fakat benim başlıkta da görüldüğü gibi eleştirdiğim konu özellikle son yıllarda gelişen teknoloji sayesinde iletişimin daha geniş kitlelere erişmesi sonucu günlük yaşamda sıkça kullanılan kelimelerin anlamsız bir şekilde kısaltılmasıdır. bu kısaltmalar ilk olarak cep telefonlarının yaygınlaşmasıyla birlikte uzun uzadıya mesajlaşan yurdum insanının fazla cep telefonu faturası gelmemesi veya telefon kontürlüyse kontürünün bitmemesi için kelimeler içinde geçen sesli harfleri kırpmasıyla başlamıştır. daha sonra ise bu ucube bir moda halini almış ve kısa mesajlardan tutunda msn’de, internet chat ortamında kısaca elektronik yazışmanın olduğu her alanda fazlasıyla kullanılmaya başlanmıştır.

devamını oku

Tefekkür

Evvela kelime manasına sonra neden bu başlığı seçtiğimize ve ne demek istediğimize, neye hizmet ettiğimize değinmek suretiyle bazılarımızın bilmediği belki de ilgi alanı olmadığından ön yargı ile yaklaştığı konu başlığımızı inceleyelim.
Tefekkür’ün daha Türkçe karşılığı “düşünmek” tir. Fakat mana kapsamında tam karşılayan tanımı düşünülen “şey” in idrakına ve şuuruna varma çabasıdır. Teffekkür yani düşünmek fiili ; düşünülen şeyin idarakına hizmet etmesi gerekir, bunun dışındakiler hüsnü kuruntudan ibarettir yada “paronaya”.

Sosyoloji bilmi için paçalarımı sıvadığım anda elime tutuşturulan ve her defasında dua ve şükranlarımı sunduğum hocam vasıtası ile keşf ettiğim ve “Türk Teffekkürü Tarihi” ni sistem ve sıraya koyan düşünü tarihimize yön veren merhum Prof.Dr Hilmi Ziya Ülken (1901-1974)’in dev eseri Türk Teffekkürü Tarihi hakkında sizlerle birşeyler paylaşmak istedim. Bilindiği gibi Türk dünyası tarih sahnesinde boy gösteren imparatorlarımıza karşın Düşünce tarihimizde dünyayı her manada etkileyecek bir fikir bir düşünü örneği yoktur. Fakat bunun yanında batı felsefesinin sentezleştrilmesi yada çıkan bir fikri akımın fikrin sahibinde bile daha iyi tarifleyip açıklayabilen gelişimini sağlaya bilen isimler mevcuttur. Modern manada felsefe hatta sosyoloji dahil düşünü dünyamızın 19.yüzyıla kadar başı boştur. Bir düşüncenin ekolu bile kurulmuş sayılamaz. Bunun Emevi dininin İslam diye yutturulmasıyla alakalı olduğunun kanısındayım. Felsefeyi “şeytaniyat” olarak nitelemelerin sonucu olarak görüyorum.

Eser aslında 2 cilttir fakat sonradan ilave edilen “Türkiye’de Çağdaş Düşünce Tarihi” bu eserin üçüncüsü olarak adl edilir son cildi bir kıyas tarihidir şiddetle tavsiye ediyorum “satın alın”. İçinde özellikle edebiyatçılarımı ilgilendirecek tahlillerde mevcuttur.(Atabetül hakayık-Kutadgu bilig) Prof.Dr Hilmi Ziya Ülken hakkında felsefi terimleri es geçmeden tanıtım yazamayacağımdan onu tanımayı size birakıyorum “Tefekkürdeki” bu doruk isim ve eseri ile ilgili internetten de ulaşabileceğiniz Din sosyolojisi uzmanı Prof.Dr Ünver Günay Bey’in bahsi geçen kitabın tanıtım ve tahlilini okuyabilirsiniz(pdf formatlı).

Şimdi o eserden kolay ulaşabildiğim(kopyala yapıştır) birkaç pazajı sizlere sunmak istiyorum.

“Mekteplerimizde bir edebiyat tarihi okutulmaktadır. Fakat onunla muvazi olarak giden bir fikir hayatı bu dersin içinde yer almamıştır. Talebe efendi-ler, Bakî’yi okurken İbn Kemal’i veya Namık Kemal’i okurken İshak Hoca veya Salih Zeki’yi bilmiyorlar. Halbuki bugünkü Türk dili ve Türk hassasiyetini tanımak için onun tarihini, tekâmülünü bilmek ne kadar zaruri ise; bugünkü Türk düşünüşünü anlamak için de onun geçirdiği istihaleleri bilmek o kadar zaruridir…”

“Türk tarihinde, garp mütefekkirleriyle kıyas edilebilecek orijinal büyük bir feylesof yoktur. Binaenaleyh yalnızca felsefe veya ilim tarihi yapmak imkânsız olacaktır. Feylesof ismiyle tanınanların nihayet yüksek birer mütercim veya şarih olmalarına mukabil; felsefe haricindeki birçok bahislerde çok daha orijinal ve kıymetli fikir hareketleriyle karşılaşmaktayız. Bu nokta da, bizi sistemli tefekkür cereyanlarına bağlanmayarak -alelumum- tefekkürün tarihini vücuda getirmeye sevk etmiştir.”

Bize önce şöyle dediler “Göklerin ve yerin yaratılışında, gecenin ve gündüzün gidip gelişinde elbette aklıselim sahipleri için ibret verici deliller vardır” (Âl-i İmrân190)
“Gördükleri halde görmezler.Duydukları halde duymaz ve anlamazlar.”(incil markus 13.bölüm)

Sayfa 1 25« İlkÖnceki»SonrakiSon »