Edebiyat Türkiye

Sitemize içerik göndermek için lütfen Tıklayınız.

Hacı Bayram Veli

Bu dünyanun meseli bir ulu şara benzer
Velî bizüm ömrümüz bir tîz bazara benzer
Her kim bu şara geldi bir lahza karar kıldı
Girü dönüp gitmeği gelmez sefere benzer

İlk iki beytini aldığımız bu şiir, on beşinci asrın ünlü mutasavvıf şairlerinden Hacı Bayram
Veli’nin tahlili üzerinde durduğumuz aşağıdaki ilahisine diyebiliriz ki ses ve muhteva olarak
kaynaklık yapmıştır.
Dinî, tasavvufî duyuş ve düşünüşün önemli bir temsilcisi olan Hacı Bayram Veli, on
beşinci asırda, Anadolu’da siyasî, sosyal ve dinî çalkantıların yaşandığı bir dönemde hakikatleri
söyleyen, insanları; iyiye, güzele ve doğru olana çekip edebe, ahlâka ve sevgiye yönlendiren
büyük bir mutasavvıf, hikmet ehli önemli bir şahsiyettir. Derin bir islâmî kültüre sahip bu büyük
mütefekkirin, bugün için elimizde aruz vezniyle iki, hece vezniyle üç adet olmak üzere toplam
beş şiiri bulunmaktadır.3 Hacı Bayram Veli’nin hayata bakışı ve dünya görüşü, aldığı derin
medrese eğitimi ile bilahare Bayramiyye tarikatı adıyla tesmiye edilen tasavvufî duyuş ve
düşünüş sistemine dayanır4. Son derece önemsediği tasavvuf ve felsefe ağırlıklı eğitimin yanında
Hadis, Tefsir, Kelam, Fıkıh gibi islâmî ilimlere dayalı derslere de yine aynı hassasiyetle eğilmiş,
özellikle Anadolu Türk muhitinde bu derslerin öğretimine önem vermiş5; bu vesileyle de “bilim
ve tasavvufu birleştirme” başarısını göstermiş büyük bir mütefekkirdir.6
Bursa’da Ulu Camii’nin açılışında okuduğu hutbeden ötürü, bir anda kazandığı şöhretten
huzursuz olan “Ekmekçi Koca” yahut “Somuncu Baba” adıyla da bilinen Ebu Hamidüddin
Aksarayî ile birlikte Bursa’dan Şam’a, bilahare Mekke ve Medine’ye, oradan da tekrar
Anadolu’ya dönen Hacı Bayram Velî, Aksaray’a, yerleşmiş; mürşidinin vefatından sonra da Ankara’ya dönmüş, kendi adıyla anılan Bayramiyye tarikatının öğretilerini, Anadolu Türk
muhitinde yaymaya başlamıştır.7
Hacı Bayram Velî bir müderris ve mutasavvıf hüviyetine sahip kişiliğiyle şiirlerinde,
insan denilen en şerefli varlığın yaratılış sebebini; dünyadaki yeri, konumu ve sorumluluğunu;
kendi varlığının dışındaki varlıklarla olan münasebetini; fizikötesi âlemdeki durumunu dinî,
felsefi, tasavvufî bir yaklaşımla ele almış ve samimiyetle işlemiştir. Varlığın varoluş gayesinin
idrâkinde olan bu büyük veli, ilahî aşk yolunda yürürken kat ettiği menzilleri, makamları
tasavvufî bir bilgi derinliği ve disiplini içerisinde sunarken son derecede saf ve samimi bir
yaklaşım içerisindedir. Bayramîlik yol, usûl ve erkânının bir bakıma özeti mahiyetinde olan:
“bilmek”, “bulmak” ve“olmak”8 tasavvurları, bu büyük velinin şiirlerinde kullandığı ses, kelime
ve kavramlara, mânâ derinliği içinde sindirilmiş vaziyettedir.
Hacı Bayram Velî’nin hem en çok şerh edilen, hem de mevcut beş şiirinin içinde en
meşhurlarından birisi olarak addedilen tahlili üzerinde durduğumuz bu ilahisinde büyük veli, bir
bakıma olgunlaşma süreci yaşamakta olan, bu itibarla da nefsin muhtelif merhalelerini aşarak
belli bir tasavvuf makamına erişen kalbin, metafizik serüvenini nakleder. Şairin:

Çalabım bir şâr yaratmış iki cihân âresinde
Bakıcak dîdâr görinür ol şârın kenâresinde

şeklindeki mısralarında; dinî, tasavvufî, felsefî duyuş ve telâkkiler bir takım mecazlar, telmihler,
semboller aracılığıyla ve bir anlam derinliği içinde duyurulur. Allah’ın nazargâhı olan kalbin,
mânâ âlemine ilişkin yapı ve fonksiyonları samimiyetle terennüm edilir. “Allah’ım (cc), iki cihan
arasında bir şehir yaratmış; o şehrin kenarında(olup o şehre) bakınca dîdâr görünür.” şeklinde
gayet açık, anlaşılır ve sade bir anlatım akıcılığına sahip bu mısralar, aslında son derece girift,
metafizik derinliği olan tasavvufî bir yoğunluk ve felsefî duyuşlar taşımaktadır. Bu ilahî
hakkında bugüne kadar yapılmış olan şerhlerde özellikle “iki cihân” ve “dîdâr” kavramlarına
farklı zaviyelerden yaklaşılmış, bu kavramlar üzerinde farklı mânâlar, farklı görüş ve düşünceler
ileri sürülmüştür. Türkçe bir kelime olan ve şehir anlamına gelen “şâr”, şairin duygu ve tefekkür
dünyasında “kalp” olarak sembolleştirilmiştir. Bütün varlıkları yoktan var eden Allah (cc), insanı
beden ve can/ruh dediğimiz iki unsurdan yaratmış, bu unsurları akıl, kalp ve nefis dediğimiz ilâhî cevherlerle eksiksiz donatmıştır. Kalp de adeta düzenli bir şehir gibi teşkilat yapısıyla, sevk ve yönetimiyle, maddî ve manevî dokusuyla sürekli gelişme gösteren varlığıyla, muhtelif hâllerinyaşandığı bir mekândır.
Kudret elinde en güzel şekilde biçimlendirilen ve İslâm fıtratı üzerine yaratılan insanın bu
ilk hâli saf, katıksız ve tertemizdir. Böyle bir yaratılışa mânevî gözle bakıldığında, onda Allah’ın
bir takım fiillerine, sıfatlarına, ait tecellilerini müşahede etmemek imkânsızdır. Şair, kalbi ilâhî
plânda beden ve can denilen iki cihanın arasında yaratılmış kutsal bir yer olarak nitelendirir.
Yüz, çehre anlamlarına gelen “didâr” kavramı ise şiirde; “O şehrin kenarından bakınca görünen
ilâhî bir yüz” olarak tavsif edilmektedir. Allah’ın cemalinin mü’minlerce hayatta yahut öldükten
sonra görülüp görülmeyeceği hususunda, âlimler arasında ciddi görüş ayrılıkları vardır. Hacı
Bayram Veli bu mısrada geçen duyuşu ile Allah’ın cemalinin, O’nun murat etmesiyle daha
hayatta iken görülebileceğini söylemiştir. Allah; A’raf Sûresinin 7/143. ayetinde: “Mûsa tayin
ettiğimiz vakitte (Tûr-i Sina’ya) gelip de Rabbi Onunla konuşunca “Rabbim! Bana (kendini)
göster; seni göreyim!”dedi. (Rabbi), “Sen beni asla göremezsin. Fakat şu dağa bak, eğer o
yerinde durabilirse sen de beni göreceksin!”buyurdu. Rabbi o dağa tecelli edince onu
paramparça etti, Mûsa da baygın düştü. Ayılınca dedi ki: Seni noksan sıfatlardan tenzih ederim,
sana tevbe ettim ve ben inananların ilkiyim.” buyurarak insan tarafından asla görülemeyeceğini;
ancak peygamberlik payesine sahip bir Allah dostunun, Allah’ı görmeğe ilişkin tükenmeyen
iştiyakı ve Kıyâmet Sûresinin 75/22,23.: “Yüzler vardır ki, o gün ışıl ışıl parıldayacaktır.”,
“(Onlar) Rablerine bakacaklardır.” ayetleri, Allah’a kurbiyyet derecesinde dost olanların, O’nu
ahrette görebileceklerine dair tasavvurlar ortaya koymaktadır.
Şiirde; insanın maddî ve manevî dünyası da diyebileceğimiz beden ve can arasında, bu iki
ilahî unsurun bir biriyle münasebetini sağlayan kalp, sembolik ifadesiyle bir şehre benzetilmiştir.
Toprağın kudret eliyle yoğrulup, en güzel biçim verilmesiyle teşekkül eden beden, ilahî
nefhanın ünsiyetiyle can bulmuş ekmel bir varlıktır. Her bir zerresi başlı başına bir âlem
hususiyeti taşıyan “beden”in, aslı toprak olan ve bir hikmet membaı taşıyan mahiyeti henüz tam
mânâsıyla çözülmüş değildir. Adem’den buyana insanoğlunu sürekli meşgul eden “can/ruh”
hakkında ise Allah (cc) İsra Suresi 85.ayetinde: “Sana ruh hakkında soru sorarlar. De ki: Ruh,
Rabbimin işlerindendir. Size, ancak az bir bilgi verilmiştir.” buyurmaktadır.
Bir şehirde mimarî yapılanma nasıl bir plân ve program kapsamında gerçekleştirilirse; o
şehirdeki ulaşıma, sağlığa, pazarlamaya, ilme, hikmete, irfana nasıl önem verilir, her geçen gün
bu şehrin güzelleşmesi, bayındır hale gelmesi yolunda nasıl hummalı bir gayret sarf edilirse;
aynen bunun gibi kalbin de manevî bir eğitim müdahalesiyle olgunlaşması; nefsin bitmez
tükenmez arzu ve ihtiraslarından korunması arzu edilir. Hâtta kalbin, kendi benliğinden
sıyrılması, “seyr-ü sülûk” denilen belirli bir dönem içerisinde disipline edilmiş sıkı, çileli ve
sabırlı bir iç eğitim sürecinden geçirilmek suretiyle olgunlaşması istenir. Manevî olgunluğa
erişmiş bu gönül şehrinde, o ezelî ve ebedî olan sevgilinin görüleceğine de işaret eden şair, aşkta
en ileri bir makam olan vuslâtın, akıl aracılığıyla değil kalp yoluyla, yani aşkla gerçekleşeceği
görüşüne ışık tutar.
Gönül, şehir sembolüyle hadîslerde de ele alınmıştır. Peygamberimiz bir hadîsinde: “Ben,
ilmin şehriyim. Ali onun kapısıdır. İlim edinmek isteyen, ona kapısından gelsin” buyurarak.10
mecaz aracılığıyla kendi gönlünü ilimle mücehhez kılınmış bir şehre; Hz.Ali’nin gönlünü ise bu
şehrin kapısına teşbih etmiştir.

Mutasavvıf şairimiz Hacı bayram Veli;
Nâgihân ol şâra vardım ol şârı yapılır gördüm
Ben dahi bile yapıldım taş u toprak arasında

diyerek bu mısralarında da birinci beyitte tespit ettiğimiz aynı duygu ve düşünce derinliğiyle,
inşa edilmekte olan gönül şehrinden bahsetmektedir. “Birdenbire o gönül denilen şehre
vardığını; o şehri yapılır gördüğünü; kendisinin de o taş ve toprak arasındaki yapılanmanın
bizzat içinde kaldığını” ifade eden şair, nefsin olgunlaşmasında ve kalbin manevî terbiyeden
geçmesinde belli bir süre için gerekli görülen “çile hayatına”; “seyr-ü sülûk” adı verilen kalp
eğitiminin önemine; bu yoldaki uygulamaların usûl ve esaslarına işaret etmektedir. Bir şehir nasıl
sürekli imar edilip bayındır hâle getiriliyorsa; gönül de sırr-ı ilâhîye vakıf olmak için yeniden bir
diriliş sürecine girmek, her geçen gün biraz daha “bilmek”, “bulmak”,“olmak ve en mütekâmil
hâle gelmek durumundadır. Şehirler sahip oldukları tarihî, ilmî, kültürel ve ahlakî dokularıyla
nasıl bir kimlik ve kişilik hususiyeti taşıyorlarsa; insanların da huy, duyuş ve düşünüş itibariyle
kendilerine has bir aidiyetleri, kimlik ve kişilik yapıları vardır. Bir şehri adı ile kalıcı kılan, o
şehrin sahip olduğu tarihî ve kültürel dokudur. İnsanı ise yücelten ve Allah’a kurbiyyet
derecesinde yaklaştıran, kalbinin sahip olduğu kalıcı ve manevî güzellikleridir.
Esasen âlemin küçük bir modeli olan insanoğlunun maddî varlığının esasını toprak,
manevî varlığının esasını can/ruh teşkil eder. “Toprak”, tasavvufta ele alındığı şekliyle tıpkı
“su” gibi tevazuun ve bereketin sembolü olarak tasavvur edilmiştir. Şair: “Ben dahi bile yapıldım
taş u toprak arasında” diyerek Tâhâ Sûresinin 20/55.: “Sizi ondan (topraktan) yarattık; yine
oraya döneceksiniz ve bir kez daha sizi oradan çıkaracağız”
meâlindeki âyete de telmih yaparak
kalbin, sürekli iri ve diri kalmasında manevî yapılanmanın önemli olduğuna işaret ediyor. Bir
şehrin mimari yapılanmasında şairin ifadesiyle nasıl ki “taş” ve “toprak” nevinden malzemeler
gerekliyse; gönül şehrinin inşasında da; “zikir, sabır, şükür, tevbe, istiğfar, tefekkür, tezekkür,
tevekkül, tevazu, teslimiyet vb. gibi imanı kuvvetlendiren, irfanı derinleştiren, kalbi daima iri ve
diri tutan manevî unsurlar gerekli görülmektedir. İnsan, ancak kalbin mânâ âleminde yaşadığı
böyle bir “hâl” sayesinde eşyanın özüne nüfuz edebilecek, kalp gözünün açılmasıyla bir takım
manevî güzellikleri mükâşefe ve müşâhede edebilecektir.
Şair: “Ben dahi yapıldım” derken, bir bakıma kalbinin inşasının ve imarının
tamamlandığına; bu gönül şehrinde muhabbet, mâ’rifet ve hakikat meyvelerinden tattığına; sırr-ı
ilâhîye ilişkin bir takım manevî güzellikleri yaşadığına; fillerde, isimlerde, sıfatlarda ve zatında o
bir ve benzersiz sevgiliyi müşahede ettiğine işaret ediyor. Birinci beyitte “O şehrin kenarından
baktığında didârı gören” kalp gözü; bu beyitte kalbin mimarî yapısının tamamlanmasıyla
sevgilinin muhtelif güzelliklerinin farkına varıyor.Yard. Doç. Dr. Cevdet Kılıç, bu konu ile ilgili
yaptığı araştırmasında: “Tasavvuf felsefesinde ve özellikle Bayramilikte şâra varmak için dört
merhaleyi geçmek gerekir. Birincisi, tecelli-i ef’aldir. Bu, sâlikin fiillerinde sevgiliyi müşâhede
etmesidir. İkincisi, tecelli-i esmâdır. İsimlerle sevgiliyi müşahede etmektir. Üçüncüsü, tecelli-i
sıfattır. Sıfatlarda sevgiliyi müşahede etmektir. Dördüncü ve son merhale ise, zatını müşahede
etmektir. Bu dört merhale geçilmeden o şehre varılmaz, yani fenafillâh ve bekabillah
makamlarına ulaşılamaz.” diyerek görüşümüze aynı zaviyeden ciddi bir açıklık kazandırmıştır.
Yunus içinde bitip tükenmeyen aşk iştiyâkıyla gönül denilen şehrin uçsuz bucaksız ummanına
dalma ve o sevgilinin izini öz içinde bulma bahtiyarlığına:
Girdüm gönül şehrine taldum anun bahrına
Işkıla gideriken iz buldum cân içinde
diyerek erişmemiş midir?…Özellikle bu beyitteki muhtevî yapı, Yunus ile Hacı Bayram Veli
arasındaki gönül akrabalığını çok bariz bir şekilde hissettirmektedir.
Şâkirtleri taş yonarlar varıp üstâda sunarlar
Çalâb’ın adın anarlar ol taşın her paresinde

Bize sınırlı olarak verilen bu hayatta boş durmak, boş oturmak, boşa vakit geçirmek yok;
sürekli gayret, hummalı bir çalışma, kutsal bir emek, helal kazanç var; kısacası Allah’ın rızasını
kazanma, O’nu “bilme, bulma” ve O’nda “olma” yolunda bitmeyen bir çalışma, sürekli bir
kulluk var… Zâriyât Sûresi 51/56. ayetinde: “ Ben cinleri ve insanları, ancak bana kulluk
etsinler diye yarattım.” buyuran Allah (cc), insandan kendisine tayin edilen bu kulluk süresi
içinde marufu yaşamasını ve emretmesini, münkerden sakınmasını ve sakındırmasını istiyor.
Gönül şehrinin inşasında çalışan dervişler, yaptıkları her işi, yaşadıkları her hâli, taşı
yontup ona istenilen şekli verdikten sonra ustalarına sunan işçiler gibi gönül mimarlarına
sunarlar. Şairin ifadesiyle: “Çalab’ın adının biteviye anıldığı” bu ameliyede, tabiri caizse
“zikirle”, “fikirle” ve “tefekkürle” yapılan bu yeniden varoluş sürecinde kat edilen merhaleler ve
aşılan menzillerle gönül yeniden bir diriliş, yeniden bir varoluş süreci yaşar. Bu zaman diliminde
giderek olgulaşan gönül, bir hâlden başka bir hâle bürünür.
Tasavvufî hayat tarzında, nefse ait merhalelerin aşılmasında zikrin önemi büyüktür. Zirâ
kalp; zikir sayesinde titrer, huzura erer, gelen belâlara sabreder. Ahzâb sûresinin 33/41,42.
ayetlerinde: “Ey inanalar Allah’ı çokça zikredin”, “Ve O’nu sabah akşam tesbîh edin”; Hac
sûresinin 22/35. ayetinde ise: “Onlar öyle kimseler ki, Allah anıldığı zaman kalpleri titrer;
başlarına gelene sabrederler; namaz kılarlar ve kendilerine rızık olarak verdiğimiz şeylerden
(Allah için) harcarlar.
” şeklinde geçen ilâhi emirler, Allah(cc) indinde “zikrin”, gerekliliğini ve
önemini açıkça ortaya koyar. Her bir mürid tarafından bilinen ve tanınan her bir zerrenin diri
kılınıp ebedî sükûnete, huzura ve saadete erdirilmesi, “Çalâb’ın adının anılması” ile mümkün
hâle getirilmektedir. Ra’d sûresinin 13/28. ayetinde: “(Onlar, Allah’a) iman edenler ve gönülleri
Allah’ın zikriyle sükûnete erenlerdir. Bilesiniz ki, kalpler ancak Allah’ı anmakla sükûnet
bulur.
”; Âl-i İmran sûresinin 3/191. ayetinde ise: “Ayakta dururken, otururken, yanları üzerine
yatarken (her vakit) Allah’ı ananlar (şöyle duâ ederler) Rabbimiz! Sen bunu boşuna yaratmadın.
Seni tesbih ederiz. Bizi cehennem azabından koru!
” tarzındaki ilâhi hitaplar, kalbin en önemli
görevinin Allah’ı “anmak”, “bilmek” ve daima “hatırlamak” olduğunu göstermiyor mu?..

Yunus:

Gör nice taşlar atılur dost içün başlar tutılur
Gelür gönüle batılur hâlümüze haldaş gelür
diyerek yaşamıştır.

Bu durum; dostun verdiği sınırsız nimetleri kabullenme gibi, ondan gelen
dert ve belâlara da rıza göstermenin ve hiç de kolay olmayan acılara tahammülün adıdır.
Sâliklere has böyle bir hayat tarzını, on beşinci asrın mutasavvıf şairlerinden İbrahim Tennûri:
Câna cefa kıl ya vefâ
Kahrın da hoş lütfun da hoş
Ya dert gönder ya(hut) devâ
Kahrın da hoş lütfun da hoş”

sözleriyle ne kadar da güzel terennüm etmiştir değil mi?.. Zira tasavvuf yolunda giden bir
müridin, acı ve ızdırap çekmeden ebedî saadete ulaşması düşünülemez.
Bir şehrin pazar yerinde alınıp satılan, kişinin ürettiği eşyadır, maldır. Ancak mal, mülk,
para, eşya gibi maddî alana hitap eden zenginlik insanı mesut ve bahtiyar etmez. Kişiye ebedî
saadeti bahşeden “değer”, yine kişinin bizzat kendi kazanımları olan manevî alandaki kalıcı
zenginliklerdir. Bu da kemâle ermiş olan kalbin taşması sonucu Hacı Bayram Veli’nin ifadesiyle:
Ârifler sözünün gönüllere yaptığı telkin ve tebliğ” aracılığıyla olmaktadır. Âriflerin sözünün alınıp satıldığı bir pazar yerine teşbih edilen sohbet meclisleri, zikir halkaları, Allah (cc) ile kurulan kurbiyyetin doruk noktalarıdır. “Ârifler sözi satılur ol şârın bâzâresinde” diyerek
“sözü”, adeta alınıp satılan bir meta olarak tasavvur eden Hacı Bayram Veli, burada sohbet
meclislerinde duyulan ve yaşanan feyz-i ilahî’yi, kalpten kalbe nakletme erdeminin gerekliliğinin
ve güzelliğinin üzerinde durur.

Keleci bilen kişinin yüzünü ağ ide bir söz
Sözi bişirüp diyenün işini sağ ide bir söz”

diyen Yunus da “sözü pişirip demenin” önemini ve erdemini derinden idrâk etmiş bir gönül ehli
değil midir?..
Ol şâr dediğüm gönüldür ne delidür ne uslıdur
Âşıklar kanı sebildir ol şârın kenâresinde

Hacı Bayram Veli, bu şiirin tamamında kullandığı “şâr” kelimesinin gönül anlamına
geldiğini bu beytinde bizzat açıklamak suretiyle, onun “ne deli, ne de akıllı” olduğunu söylüyor.
Allah (cc), Peygamberleri aracılığıyla insana istikâmet göstermiş, onun ifrat ve tefritten uzak
kalmasını, bir muvazene içinde yaşamasını sağlamıştır. İnsanoğlu bu sayede dünya ve ukbâ
dengesini kurmuş, bu sayede hakiki mânâdaki kulluğun idrakine, zevkine ve şevkine
varabilmiştir. Cenâb-ı Allah, yüce kitabımız Kur’ân’da bu dengeyi: “Allah’ın sana verdikleri ile
ahiret yurdunun peşinde ol, (ama) dünyadan da nasîbini unutma!” (Kasas: 77)
hitabıyla anlatır.
İnsanoğlu bir yandan Allah’ın nimetlerini (Duha 11), diğer yandan da o nimetlerin hesabını
vereceğini (Tekasur ) aralıksız hatırlamalı, bundan ötürü de kendisine dengeli bir hayat
kurmalıdır.
İslâm dininde hemen her alanda ifade edilen ifrat ve tefritten kaçıp orta yolu bulmak, bu
şiirde iman cevherini bünyesinde barındıran gönül için tanımlanan, o, “ne delidir, ne usludur”
ifadesiyle karşımıza çıkıyor. Bu yüce duyuş ve inanışı samimi bir hayat tarzı haline getiren nice
aşk ehli vardır ki, bu yolda mesafeler kat edip Allah’a kurbiyyet derecesinde yaklaşmışlardır.
Özellikle şairin ifadesiyle “ne usludur” yani “uslu değildir” gönül hâli içinde bulunan nice
“aşıklar” Allah yolunda “kanlarının sebil gibi akmasına rıza göstermişler”, canlarını bu yolda
feda etmekten çekinmemişlerdir. Allah (cc) yolunda kanlarını sebil etmiş Allah dostları için:
Ahzâb Sûresi 33/23. ayette: “Mü’minler içinde Allah’a verdikleri sözde duran nice erler var. İşte
onlardan kimi, sözünü yerine getirip o yolda canını vermiştir; kimi de (şehitliği) beklemektedir.
Onlar hiçbir şekilde (sözlerini) değiştirmemişlerdir.
” buyurulmaktadır ki şair, bu mısrada bu
ayete telmih sanatı yapmıştır.
Bu sözi ârifler anlar cahiller bilmeyüp tanlar
Hacı Bayram kendü banlar ol şârın minâresinde

Hayatı gerçek şekliye yaşamak, ondaki bir kısım hakikat sırlarını tefekkür etmek,
anlamak ve bunu anlaşılır bir söz hâline dökmek sanıldığı kadar kolay değildir. Sürekli gelişen,
olgunlaşan bir gönülde, süzülerek özün sözü haline dönüşen aşk iksirinden tat alanlar olacağı
gibi, bundan mânevî bir lezzet alamayanlar da olacaktır. Bu tasfiyesi gerçekleşmiş ve belli bir
makama erişmiş olan kalbin elde ettiği bir kısım keşfi bilgilerle yüklenmiş sözünü, ancak ârif
olanlar anlar; kalbi temizlenmemiş, nefsinin heva ve hevesinin peşinde koşan ve her şeyi bildim
zanneden gafillerin, cahillerin bu sözü anlaması imkânsızdır. Hattâ şairin ifadesiyle bu gibi
gafiller bu söz sahiplerini söyledikleri sözlerinden ötürü kınar ve eleştirirler. Bu hakikati
“arifler”, “cahiller” tezadıyla ortaya koyan şair; Zümer sûresinin 39/9.: “ …(Ey Muhammed!.)
De ki: Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu? Doğrusu ancak akıl sahipleri bunları hakkıyla
düşünür”
ayeti ile Araf sûresinin 179. : “…Kalpleri vardır bununla kavrayıp-anlamazlar, gözleri
vardır bununla görmezler, kulakları vardır bununla işitmezler. Bunlar hayvanlar gibidir, hatta
daha aşağılıktırlar. İşte bunlar gafil olanlardır.
” ayetine telmih yaparak bize bu âyetlerin derin
anlamlarını hatırlatır.
Hacı Bayram Veli, tıpkı tesirinde kaldığı Yunus gibi şiirlerinde iç âlemle dış âlemi
birbirinden ayırmıştır. Bir yandan kendi iç âlemini sürekli bilme ve tanıma cehtini gösteren şair;
diğer yandan da kâinatı tanımayı, eşyanın mahiyetini derinden anlamayı, onun yaratıcısını
tefekkür etmeyi ve O’nu sürekli anmayı kendisine şiar edinir. Bu hâl; kâinatın sahibini, O bir ve
benzersiz, O zamandan ve mekândan münezzeh olan Allah’ı (cc), insanın yakından daha yakın
bir mesafede duymasını sağlar.17 Kaf sûresinin 50/16. : “Andolsun insanı biz yarattık ve nefsinin
kendisine fısıldadıklarını biliriz ve biz ona şah damarından daha yakınız.”
Ayeti ile Bakara
sûresinin 2/186.: “Kullarım sana, beni sorduğu vakit de ki, ben her halde yakınım. Duâ edenin
duâsını bana duâ ettiği anda işitir, ona karşılık veririm. O halde kullarım da benim dâvetime
uysunlar ve bana inansınlar, umulur ki doğru yolu bulurlar.
” ayetinin tebliğ ve telkin ettiği
mânânın künhüne varan insan, sırr-ı ilahiye ait bir kısım hâkikatleri kalp gözü sayesinde görür,
anlar ve bunu başkalarıyla da paylaşır.
“Hacı Bayram kendü banlar ol şârın minâresinde” beytinde şair, kendisinde adeta bütün
bir insanlığın sorumluluğunu, kendi sorumluluğunu ise bütün insanlarda hisseder. Bu itibarla
bütün insanları, tasavvufî olgunluğa erişmiş bir gönülün sahip olduğu sevgi, sevda ve aşk iksirini
paylaşmağa; o ilâhi güzellikleri “bilmeye”, “bulmağa” ve bu güzelliklerle “olmağa” çağırır.
Allah (cc), Fussilet Sûresi 41/33.: “(İnsanları) Allah’a çağıran, iyi iş yapan ve “Ben
Müslümanlardanım” diyenden daha güzel sözlü kim vardır?” ayetine telmih yaparak olmuş bir
gönülün duyuş ve telakkilerine tercüman olur. Hacı Bayram Velî, bizzat yaşadığı tasavvufî
hayata dayanan mâna yüklü birikimlerini sadece âriflerle değil, özellikle şiirin son mısraında
bütün bir insanlıkla paylaşmayı isteyen bir gönül hali sergiler. Bu hâlde, bütün insanları imarı
tamamlanmış ve bayındır hale getirilmiş bir gönül şehrine davet vardır… Bu hâlde, Allah’ın(cc)
rızası ve sonsuz rahmeti vardır… Bu şehre girebilenlere ne mutlu!..

1 ) Faruk K. TİMURTAŞ, Yunus Emre Dîvanı, Tercüman 1001 Temel Eser,s.34.
2 ) Faruk K. TİMURTAŞ, a.g.e.s.,71.
3 ) Prof.Dr.Abdurrahman GÜZEL, Dinî- Tasavvufî Türk Edebiyatı, Akçağ Yayınları, Ankara 1966,3.Baskı,s.394.
4) Hasan Kamil YILMAZ, Aziz Mahmud Hüdayî ve Celvetiyye Tarikatı, İstanbul 1990, s. 169; Fuat
BAYRAMOĞLU, Hacı Bayram Velî Yaşamı Soyu Vakfı, TTK Yay., Ankara 1983, c. I, s. 21.
5) Yard. Doç. Dr. Cevdet KILIÇ, “Hacı Bayram Veli’de İnsanın Ontolojik Varlığı ve Olgunlaşması Süreci.”
Tasavvuf: İlmî ve Akademik Araştırma Dergisi, yıl: 7 [2006], sayı: 16, s. 41.
6 ) Ethem CEBECİOĞLU, Hacı Bayram Velî ve Tasavvuf Anlayışı, Ankara 1994, s. 335.
2
7)Fuat Bayramoğlu, Hacı Bayram Velî Yaşamı Soyu Vakfı,TTK Yay., Ank.,1983, c. I, s. 21; Kâmil Şahin, “Hacı
Bayram Velî’nin Müderrisliği ve Melike Hatun Medresesi”, Hacı Bayram Veli Sempozyumu Bildirileri, s. 123
8 ) Abdurrahman Güzel, “Hacı Bayram Velî’nin Üç İlâhisinin Tasavvufi Açıdan Açıklanması”,Hacı Bayram Veli
Sempozyumu Bildirileri, Ankara 8-9 Mart 1990, s. 77
9 ) Prof.Dr. Abdurrahman GÜZEL, Dinî- Tasavvufî Türk Edebiyatı,Akçağ Yayınları, Ankara 1966,3.Baskı,s.399
11)Yard. Doç Dr. Cevdet KILIÇ, Hacı Bayram Veli’de İnsanın Ontolojik Varlığı ve Olgunlaşması Süreci,
TASAVVUF: İlmî ve Akademik Araştırma Dergisi, yıl: 7 (2006), sayı: 16, ss. 41-63.; Bu konuda ayrıca bkz.:
Kumanlıoğlu, Hasan Fehmi, Hz. Pîr Seyyid Muhammed Nuru’l-Arabi Hayatı, Şahsiyeti ve Tasavvufi Görüşleri,
İzmir 1995, s. 128,129 .
12 ) Faruk K. TİMURTAŞ, a.g.e.,s.132.
13 ) Elmalılı Hamdi YAZIR, Hak Dîni Kur’an Dili,(Akçağ) Başer Basım Yayın ANKARA, C.2.s.580.
14 ) Faruk K. TİMURTAŞ, a.g.e.,s.74
15 ) Prof. Dr. Abdurrahman GÜZEL, Dinî- Tasavvufî Türk Edebiyatı, Akçağ Yay., Ankara 1966,3.Baskı,.424
16 ) Prof.Dr.Abdurrahman GÜZEL, Dinî- Tasavvufî Türk Edebiyatı,Akçağ Yayınları, Ankara 1966,3.Baskı,s.399.
17 ) Mehmet KAPLAN, Türk Edebiyatı Üzerinde Araştırmalar 1, Dergâh Yayınları, İstanbul 1976,s. 155.
Rıfat Araz.

Benzer yazılar

Yorumlar

türk porno , adana escort , adana escort bayan , porno izle , mersin escort , escort adana , adult forum , istanbul escort , hatay escort , beylikdüzü escort , bodrum escort , eskisehir escort , porno indir , escort bayan , seks hikaye ,


Hosting Sponsoru

sponsor