Edebiyat Türkiye

Sitemize içerik göndermek için lütfen Tıklayınız.

Dadaizm

1916’da, şair Tristan Tzara’nm öncülüğünde, İsviçre’de başlayan “Dada” ya da “Dadacılık” ve doktor şair Andre Breton öncülüğünde, Fransa’da 1924 yılında ilk bildirisini yayın­layan  Gerçeküstücülük   (Surrealisme)   birbirine   biraz   da hısım iki şiir akımıdır. Şiir akım ve okullarının toplumsal değişimlerden, ülke­nin yeni sosyal durumundan, dış ülkelerdeki sanat ve düşün etkinliklerinden, eskiye usanç ve bıkkınlık, yeniye özlem duygusundan kaynaklanarak doğduğunu söylemiştik.

Toplumsal Değişimler

O halde önce Yirminci Yüzyıl başındaki Avrupanm top­lumsal değişimlerine, toplumsal olay ve çalkantılarına bir göz atalım:

Üretim ve pazar yarışı: Yeni makinaların bulunması, sö­mürgelerden akan hammadde, maliyeti düşürme çabası, özgür yarışma sanayi üretimini sürekli artırıyordu. Bu artan üretim için gerekli hammadde ve yeni pazarlar bulma yarışı çelişkileri ağırlaştırmıştı. Yavaş yavaş birbirine düşman iki grup ortaya çıktı: Gruplardan birinin başında İngiltere, diğe­rinde Almanya bulunuyordu. Pazar ve sömürge sorunlarının bir an önce çözülmesi gerekiyordu. Ama yeryüzünde artık “yararlanılabilir”  topraklar kalmamıştı. Topraklarına sömürgeler katma siyasetine ötekilerden sonra atılan büyük devletler, başta Almanya, ABD ve Japonya, hammadde kaynakları, pazar bakımından kendilerini, hakları yenilmiş horlanmış sayıyorlar, bu yüzden de sömürgelerin ve etki alanlarının yeniden paylaşılması sorununu ortaya atıyorlardı. Sömürge sahibi olmak isteyen Almanya, karşısında sürekli İngiltere ve Fransa’yı buluyordu. Ayrıca, bir türlü çözümlenmeyen Alsace-Lorraine sorunu, Fransız-Alman ilişkilerini gittikçe gerginleştiriyordu.(ı)

Petrol sorunu: Ülkesinde petrol çıktığı için Amerika, üretimini daha ucuza mal ediyor, hem üretimini, hem pazarlarının sayısını artırıyordu. Amerika ile yarışabilmek için İngiltere’nin Ortadoğu petrollerini ele geçirmesi, bunun için de Osmanlı İmparatorluğu’nun yıkılması gerekiyordu. Almanların koltuğuna giren Abdülhamit İngiliz-Amerikan petrolcü­lerine, petrolün ne işe yaradığını bilmediği halde, salt işkillendiği için, Ortadoğu’dan tek karış toprak satmadı, ayrıca, bir fermanla, petrol bölgelerindeki özel kişilerin mülklerini de “miri arazi”, yani hazine arazisi sınırlarına aldı. İngilizler için tek çıkar yol Abdülhamit’in devrilmesiydi. Kendilerini para ve danışmanlarla donanmış bulan Jön Türkler, bir hükümet darbesiyle Abdülhamit’i tahttan indirdiler. Bu darbe, Gülbenkyan ve Entelijans Servisçe imzalanmıştı”.(2)

Abdülhamit’in düşüşüyle Türkiye’de Almanlar da göz­den düştü. Bu durum İngiltere ile Almanya arasındaki gerili­mi daha da artırdı.

Balkanlar: Balkanları ele geçirmek için Avusturya-Macaristan İmparatorluğu ile Rusya arasında sürekli bir yarış, ayrıca, Güneydeki slavlar konusunda Sırbistan’la sü­rekli sürtüşme vardı.

Silahlanma giderleri: Bu anlaşmazlıklar nedeniyle ülkelersilahlanıyor, ulusal gelirlerinin önemli bir bölümünü silahlanmaya harcıyordu. Öyle ki, silahlanma giderleri artık çekilmez bir hal almıştı. Halkların yaşam düzeyleri boyuna düşüyordu.

Birinci Dünya Savaşı: Böylece savaş çıktı, ardında yıkımlar bıraktı. Yenenleri de yenilenleri de yıprattı, bezginlik, yılgı, korku, yoksulluk ve yoksunluklar doğurdu. yakınlarını kaybedenler, ölümle burun buruna gelenler yaşa­ma karşı güvenlerini yitirdiler, yaşam bir hiçtir, insan bir hiçtir duygusuna kapıldılar.

Burjuva tanrıtanımazlığı: Fransa’da yirminci yüzyıl baş­ları, Kilise ile laik burjuvalar, burjuva cumhuriyetçiler ara­sındaki savaşıma tanık oldu. Din gücünü hayli yitirdi. Maddeciliği de benimsemeyen kentsoylu tanrıtanımazlar, Tanrıdan kalan boşluğu dolduramayınca bu kez yaşamın saçmalığı’nı ileri sürdüler.

Sovyet Devrimi: Rusya’da gerçekleştirilen devrim Avrupa’daki ekonomik, toplumsal, hukuksal ve dinsel tüm kuru­luşları ve inanışları sarstı. Tüm burjuva değer yargıları sına­va çekildi.

Böylece Avrupa iki büyük olaya tanık oldu: Birinci Dünya Savaşı ve Sovyet Devrimi.

Ve bu iki büyük olaya koşut olarak da sanatta başlıca iki eğilim ortaya çıktı: Çağın bunalımından, eşitsizliklerinden, dengesizliklerinden örgütlü ürün ve davranışlarla kurtulmak isteyenlerin yöneldiği, yazında toplumcu sanat, devrimci sanat, güdümlü sanat adlarıyla geçen örgütlü sanat ve bunalımlardan kendini, kendi ben’ini, bilinçaltını araştırarak kurtulmak isteyenlerin yöneldiği bireyci sanat.

Şimdi de bu akımın nasıl doğduğunu Dadacılığın kuru­cusu Tristan Tzara’dan izleyelim. Tristan Tzara,  Mayıs 1950’de, Ribemond-Dessaignes’in kendisiyle yaptığı bir radyo konuşmasında “Dadacılık”ın doğuşu üstüne şunları söyler: “DADA’nın nasıl doğduğunu anlamak için, bir yandan, Birinci Dünya Savaşı sırasında, bir grup gencin, adına İsviçre denilen o hapishanedeki ruh halini, öte yandan o devirdeki sanat ve edebiyatın entellektüel düzeyini bilmek gerekir. 1916-1917 yıllarında savaş sanki hiç bitmeyecek gibiydi, sonu gelmiyordu bir türlü. Öyle ki uzaktan uzağa, benim ve arkadaşlarımın, bizlerin gözünde daha bir büyüyordu. Tiksinti ve başkaldırı böyle başladı. Düşülküsel edilgenliğin (pacifisme utopique) tuzağına da kolay kolay düşmeksizin savaşa kesinlikle karşıydık. Savaşı ortadan kaldırmak için önce kökünün kazınması, onu yaratan nedenlerin ortadan kaldırılması gerektiğini biliyorduk. İçimizde sabırsız bir yaşamak arzusu vardı ve çağdaş denilen uygarlığın bütün kuruluşlarından, hatta temelinden, mantı­ğından, dilinden nefret ediyorduk. Başkaldırı öyle biçimlere bürünmüştü ki acayiplik estetik değerleri bile çiyneyip geçiyordu. Unutmayalım, o zamanlar yazında insansal olan her şeyi gölgeleyen aşırı bir duyarlık vardı ve kötü zevk yüksek­ten atıp tutarak sanatın bütün alanlarında egemenliğini ko­yuyor, en bayağı ürünlerle burjuvazinin gücünü sergiliyor­du…”

Tzara, “Gerçeküstücülük ve savaş – sonrası “nda ise şunları yazar:

“DADA aktörel bir gerekten, salt aktöreye ulaşmak iste­ğinden, tüm zihinsel yaratıların ortasındaki insanın, insansal tözün yoksullaşmış kavramlarına, ölü ilke ve değerlere ve haksız kazançlara karşı üstünlüğünü onaylayan derin duy­gudan doğdu. DADA bütün bir gençliğin ortak başkaldırı­sından, bireyin, tarihe, mantığa ya da toplumsal aktöreye al­dırmadan doğasının derin isterleriyle kaynaşma özleminden, bu özlemden kaynaklanan başkaldırıdan doğdu. Neydi doğasının bu derin isterleri? Onur, Aktöre, Aile, Sanat, Din, Özgürlük, Kardeşlik, daha bunun gibi insansal özlemleri yanıt­layan nice kavramlar, kurumlar. Bunların hepsinden kala kala kemik yığını kalmıştı, çünkü bu kavramlar, bu kurum ve kuruluşların iliği sömürülmüş, ilk anlam ve içerikleri yok olmuştu. Descartes: “Benden önce insanların var olduğunu bilmek bile istemem” der. Bu sözü yayın organlarımızdan birinin başına koyduk. Dünyaya yeni bir gözle bakmak istediğimiz, bakış açımızı bile yeniden gözden geçirmek istediği­miz, bizden öncekilerin, büyüklerin dayattığı doğruyu ve diğer değer yargılarını sınavdan geçirmek istediğimiz anla­mına geliyordu bu.”

Şöyle bir durumla karşılaşıyoruz:

Sürüp giden Birinci Dünya Savaşı, sonuçlarıyla, özel­likle savaş görmemiş genç kuşakta, bu arada genç sanatçılar kuşağında yılgınlık doğuruyor ve savaşa karşı çıkıyorlar.

Bu karşı çıkış, “savaş kötü, o halde biz savaşa katılmı­yoruz” şeklinde edilgen (pacifisme utopique) değil. Etken.

Savaşı ortadan kaldırmak için önce kökünün kazınma­sı, onu yaratan nedenlerin ortadan kaldırılması gerektiğinibiliyorlar.

Savaşı yaratan yozlaşmış onur, yurt, aktöre, aile, sanat,din, özgürlük, kardeşlik gibi kurumlarıyla, yozlaşmış bir değer yargıları dizisiyle, hatta diliyle ve temelini oluşturan tümkuruluşlarla burjuvazinin ta kendisidir.

O halde burjuvaziyi bütün bu kuruluşlarıyla söküp atmak, ilk anlamını yitirmiş onur, yurt, aktöre, aile, sanat, din, özgürlük, kardeşlik, değer yargıları, dil gibi kurum ve kuruluşlara salt aktöreye, erdeme uygun yeni bir anlam ka­zandırmak gerekir.

Tüm kurum ve kuruluşları yozlaşmış bir burjuvazinin elbette sanatı da yozdur. Yapmacık, aşırı bir duyarlılık in­sansal olan her şeyi, üstüne çöküp, gizliyor. Yukardan atıp tutan kötü bir zevk sanatın her alanında egemen.

Burjuvazinin bütün kurum ve kuruluşlarını, bu arada sa­natını da yıkmak gerek.

Burjuvazi ve onun nice savaşlar çıkarıp, kargaşalar yaratan yoz kurumlarına ilk başkaldıran Tristan Tzara ve arkadaşları  mıydı? Aynı tepkiyi çok öncelerden Baudelaire ve Rimbaud

da göstermişti. Ne diyordu Baudelaire?

“Acımasız aktöre yasalarının yeni örnekleri ve yeni kurbanları olarak, yaşadığımızı sandığımız şu yerde geberip gideceğiz (…) Din mi, ondan söz etmeyi ve kalıntılarını araştırmayı gereksiz buluyorum, zira Tanrıyı yadsıma zahmetine bile girişmek başlıbaşına rezillik.(…)

Bu servet çağında hâlâ varolabilirse, Tüze servet yapmayı bilmeyen yurttaşları toplumdan atacak. Karın, ey burjuva, bundan böyle karın, yasallığa dörtdörtlük bir alçaklığı da katarak, kasanın kül yutmaz ve sevdalı koruyucu meleği karın dörtdörtlük bir kapatma olacak (Füzeler, XXII).”

Benzer yazılar

Yorumlar


Hosting Sponsoru

sponsor