Edebiyat Türkiye

Sitemize içerik göndermek için lütfen Tıklayınız.

Sevgi Soysal, Şafak

SEVGİ SOYSAL’IN ”ŞAFAK” ROMANIN TAHLİLİ

0. Konusu
Roman 12 Mart dönemini anlatır.

1. Özet
Roman, Baskın, Sorgu ve Şafak bölümlerinden oluşmaktadır. Romanın baş kahramanı Oya, okumuş, kültürlü, iyi bir çevrede yetişmiş, evli ve iki çocuk sahibi biridir. Ankara Merkez Ceza evinde tutuklu kaldıktan sonra komünizmi övmek suçundan Adana’ya sürgün olarak gönderilmiştir. Mustafa ise İstanbul Üniversitesi Fen Fakültesi mezunu bir matematik öğretmenidir. Evli, bir çocuk babası olan Mustafa, siyasi bir suçtan dolayı yattığı hapishaneden yeni çıkmış ve Adana’ya akrabalarının yanına gelmiştir. Oya ve Mustafa romanın ana kahramanlarıdır. Onların geriye dönüşleri ve hatırladıklarıyla kendileri hakkında daha fazla bilgi edinilir.

Baskın bölümünde Adana’ya sürgün olarak gelen Oya, insanlardan uzak yaşamaya çalışmasına karşılık sürgündeki yalnızlığa dayanamayarak Mustafa’nın kuzeni olan avukat Hüseyin’in davetini kabul ederek bir akşam yemeğine gider. Oya bu yemeğe kadar son derece dikkatli davranmış, kimseyle görüşmemeye çalışmış ve her gün düzenli olarak karakola gitmiştir. Gidilen ev Mustafa ile Hüseyin’in dayısı ve bir fabrika işçisi olan Maraşlı Ali’ye aittir. Yapılan baskınla birlikte Oya, Mustafa, Hüseyin, ev sahibi Ali, Zekeriya ve Ekrem göz altına alınır.

Sorgu bölümünde diğerlerinden ayrı bir hücreye konulan Oya, ev sahibi Ali’nin herkesten önce sorguya alındığını ve dövüldüğünü duyar. Adana Emniyeti Birinci Şube Müdürü Zekâi Bey briç masasından kalkıp baskında yakalananları sorgulamaya gelir. Oya sorgusu sırasında bir tür iç hesaplamaya girişir, kendisini sorgular ve ifadesini yazması istendiğinde cezaevindeki günleri ve orada tanıdığı kişileri hatırlar. Sorgu, Oya’dan sonra sorguya çekilen Mustafa için de aynı görevi görür. Oya gibi Mustafa da sorgusu sırasında cezaevindeki günlerini ve orada tanıdığı kişileri hatırlar. Bu bölümde baskının, evin tam olarak dinlenmeden gerçekleştirildiğini ve suç unsuru olabilecek hiçbir kanıtın olmadığını, baskını gerçekleştirenlerden biri olan polis Abdullah’tan öğreniriz.

Son bölüm olan Şafak’ta ise göz altına alınanlar serbest bırakılır. Mustafa eşinin ve çocuğunun yanına Urfa’ya döner. Oya ise başka diyarlara gitmenin özlemini duyar. Şafak burada başlangıcı göstermektedir.

2. Kişiler

OYA

Romanda küçük burjuva devrimcilerini simgeleyen bir karakterdir. Örgütlü mücadele içinde değildir, ancak yazılarında komünizmi övmek suçundan hüküm giyer. Oya, küçük burjuvalık ile devrimcilik arasında çatışma yaşamaktadır. Çünkü Oya, sınıfsal köken olarak küçük burjuvadır. O içinden çıktığı sınıfa karşı işçi sınıfından yana tavır almayı seçmiştir. Ama romanda bunu tam olarak başaramadığı gözlenmektedir. Bunu yaşadığı iç çatışmalardan ve davranışlarından anlayabilmekteyiz. Nitekim Oya baskının olduğu gece Maraşlı Ali’nin evine belli bir ideoloji doğrultusunda, o inançla bir şeyler yapma amacıyla gitmemiştir. O, otel odasından sıkıldığı için bu ziyareti yapmıştır. Oya bu yönleriyle 12 Mart döneminin iki katmanını da yansıtmaktadır.

MUSTAFA

Oya ile birlikte küçük burjuva devrimcilerini simgeleyen iki karakterden biridir. Ancak Mustafa’nın Oya’dan farkı bir işçi sınıfı ailesinden gelmesidir. Mustafa, öğretmen olarak sınıf atlar. Bu iki sınıf arasında kalmışlık durumu nedeniyle sürekli kendini sorgular. Tıpkı Oya’nın yaptığı gibi. Küçük burjuva kimliği ile devrimci kimliği sürekli birbiriyle çatışır.Tutuklu kaldığı dönemde ceza evinde tanıştığı Ahmet, Mustafa’nın açmazını şöyle dile getirir:” Örneğin siz öğretmenler, tipik küçük burjuvalarsınız. Bütün yaşantınız ve tavırlarınızla. Sen öğretmenliği, küçük burjuvalığı seçmişsin, ama bir yandan içinden geldiğin sınıfın ideolojisine sahip çıkmak istiyorsun. Olmaz, iki şey birden seçilmez.” Tahliye edildikten sonra Mustafa da akrabası olan avukat Hüseyin’e durumlarını tahlil ederken şunları söyler:”İşte bizleri zayıflatan bu. İçinden geldiğimiz bir sınıfa, fark etmeden özenmek. Çünkü yıllarca tahsili filan hep sınıf atlamak için yapmışız. Yıllarca bunun için sıkıntı çekmişiz. Kendimize ait olması gereken bir ideolojiyi keşfettiğimizde, daha doğrusu keşfettirildiğimizde bocalıyoruz. Çok yatırım yaptığımız bir şeyden zor mu vazgeçiyoruz nedir? İçinde bulunduğumuz koşulları değiştirmeyi o kadar uzun süredir kafaya koymuşuz ki, bu olanaklar elimize geçmeye başladığında, istemesek de sarılıveriyoruz. Ancak sınıf değiştirmeye özenmemiş bir işçi gerçek bir devrimci olabilir. Bir de işçi sınıfı ideolojisi adına, kendi sınıflarını değiştirebilenler.” Burada görülmektedir ki yazar, Mustafa’nın devrimci olmakta zorluk çekmesini sınıf değiştirmeye özenmesine bağlamaktadır. Küçük burjuva aydınının durumuna eğilmek isteyen yazar, Mustafa’nın aracılığı ile başka örnekler vererek konuyu tartışır.
Yazar Oya ile birlikte Mustafa’nın bu iç çatışmalarıyla 12 Mart döneminin panoramasını gözler önüne serer. İnsanlar sürekli bir arayış içerisindedir. Toplum baskılarından ve normlarından sıyrılıp kendilerini bulma peşindedirler. Yazar bunu tek bir kişi üzerinden vermemiştir. Farklı kesimlerde, farklı tarzlarda yetişmiş insanlar bu çatışmayı, bu arayışı yansıtmada çok yönlülüğü sağlamıştır.

MARAŞLI ALİ

Alevi bir işçidir. ”Ecevitçidir”. Bu deyim, 1960’lı ve 1970’li yıllarda CHP içinde İsmet İnönü’ye muhalefet eden Bülent Ecevit’in destekçileri için kullanılmaktadır. Ali dürüst, sınıf bilinçli bir işçidir. Ali karakterinin kuruluşu, Sevgi Soysal’ın halktan kişileri eleştirmemesine, hatta zaman zaman idealleştirmesine bir örnektir. Ali gözaltına alındığında dayak yer, ancak dayak karşısında sinmez. Yazar Ali’den son kez söz edişi de onun sınıf bilinçli tavrını göstermek içindir: Ali’nin çalıştığı fabrikanın müdürü olan Muzaffer Bey, üç günlük yevmiyesini keser. Yazar bu durum karşısında Ali’nin sinmeyip hakkını arayacağını, ”Haksız kesilen yevmiye üzerinde duracak. Üç günlük de olsa, hakkını alacak. Mutlaka.” sözleriyle anlatır.

POLİS MEMURU ABDULLAH, MÜDÜR ZEKÂİ BEY, EMEKLİ ALBAY MUZAFFER BEY:

Bu isimler romanda egemen güçlerin aracı olan kesimi temsil ederler ve toplumsal konumları göz önüne alınarak çizildikleri için, özellikleri ister istemez genel olacak, onları ‘birey’ yapacak kendilerine özgü kişilikleri ortadan sileceklerdir. Bu tür karakterler dış dünyadaki ve diğer romanlardaki benzerleri gibi konuşacak, hareket edecek ve temsil ettikleri tipi iyi örnekleyebildikleri oranda başarılı sayılacaklardır.
Romandaki bu kişiler devrimcileri kendilerine düşman olarak görürler. Ancak bu fikri bir düşmanlık değil, şeklen gerçekleşen bir düşmanlıktır. Onlar çeşitli güçlerin emirlerini gerçekleştirme misyonunu üstlenmişlerdir. Bilinçli bir yaklaşım söz konusu değildir. Yazar bunu her fırsatta dile getirmiştir. Bu çevreden insanlar romanda devrimci kesimle çatışma halindedir. Yazar bu kişilerin tahliliyle devrimci kesimin haklılığını okura vermiştir. Bu kişiler ezen kesimin simgeleridir,12 Mart döneminin istismarcılarıdır. Bu dönemin şartları onlar için çıkar oluşumudur.
Yazar 12 Mart döneminde kadına bakışı da söz konusu isimler aracılığı ile belirtmiş, bunları şiddetle eleştirmiştir.
Burada Mustafa’nın kuzeni Hüseyin’den de söz etmeliyiz. Önce İşçi Partili iken, ardından Birlik Partili olan, kendisini sosyalist olarak tanımlamasına karşın, Alevi kimliği üzerinden çıkar sağlama peşindedir. Birlik Partisi’ne üye olarak buradan müşteriler kazanmayı düşünmekte, günün birinde milletvekili olmayı hayal etmektedir. Hüseyin’in bu durumu, küçük burjuva aydınlarının romandaki örneklerinden birini oluşturur. Hüseyin, bulunduğu durumdan çıkar sağlamayı amaçlayan, dönemin buhranlarını gözler önüne seren bir tiptir.

GÜLŞAH VE ZİYNET

Bu isimler romanda geleneksel kadın tipini temsil eder. O dönemin olayları kocalarına ve çocuklara bir etki etmediği sürece onlara da etki etmez. Bu iki ismin ortak özelliklerinden biri de eğitimsiz oluşlarıdır.
Gülşah ve Ziynetin görevleri yemek yapıp, evi temizleyerek yıllardır kendilerine biçilen bu misyonu gerçekleştirmektir. Bu faaliyetler onların dünyalarını oluşturur. Öyle ki ev polisler tarafından basıldığı zaman Gülşah bunun sofrada eksik olan bir şeye ve yemeklerin güzel olmamasına bağlar. Apolitik olan bu iki isim o dönem Türkiyesinin başka bir yönünü gösterir okuyucuya.

3. Yazar Hakkında

Sevgi Soysal, çağdaş Türk Edebiyatının önemli yazarlarından biridir. 1960’larda yazmaya başlayan Soysal’ın ilk hikâyelerinde “varoluşçuluk” akımının etkileri görülür. Soysal’ın yazarlığa başladığı altmışlar, bütün dünyada ve ülkemizde kadınlarla ilgili yayınların artarak ilgi görmeye başladığı yıllardır. Özellikle 1970’lı yıllarda başta Sevgi Soysal olmak üzere birçok yazar, dünyadaki gelişmelere paralel olarak kadın özgürlüğünü kamuoyunun gündemine getirir. Bu konu, genellikle kadın yazarlar tarafından daha çok feminizm çerçevesi içinde ele alınıp değerlendirilir.

Romanları, hikâyeleri ve diğer eserlerinde belirleyici iki temel unsur vardır. Bu da “kadının özgürlüğü” kavramı ile “bilimsel sosyalizm”dir.Soysal, ilk eserlerinden itibaren kadının psikolojik sorunlarını ele alır. O, herkesin girmeye cesaret edemediği cinsellik dahil birçok konuyu kamuoyunun gündemine taşır. Baskın kişiliğinden yola çıkarak kadının birey olması için çalışır. Kendi deyimiyle kadını “şaşkın ördek”likten kurtarma çabası içine girer: Soysal, bir yazar için hikâye ve romanın büyük bir uğraş ve kültür gerektirdiği düşüncesindedir. Aile ve toplum yapısı bilinmeden iyi bir romanın yazılamayacağı inancındadır. Bu nedenle eserlerinde gözleme dayalı olarak bireyin ve toplumun açmazlarını anlatmaya çalışır. O, kadın sorunlarını ele alırken tam bir feminist yaklaşım göstermez; eğitimin önemine inanır. Soysal eğitilmiş ve bilinçli kadının kendi geleceği ile ilgili daha doğru kararlar alabileceğini düşünür. O, toplumda, cinsiyet ayırımının ortadan kaldırılmasına çalışır; kadının erkek bağımlılığından kurtularak birey olmasını arzular. Soysal’ın Yıldırım Bölge’de tutuklu olduğu günlerde kadınları spor yapmaya teşvik etmesi, erkekler tarafından feminist bir yaklaşım olarak değerlendirilir. O, böyle düşünen erkekleri yadırgar. Aksine o, kadınların kendi aklını kullanması ve kendi yeteneklerinin farkına varmaları için böyle bir öneri getirir.

Soysal, her zaman ölçülü olmayı yeğler. Ataerkil yapının eğitim yoluyla etki ve baskısının azalabileceğini düşünür. O, kadın olmanın zorluğunu bildiği için kendi yaşadığı deneyimlerden yola çıkarak düşüncelerini kurgusal anlamda hikâye ve romanlarına yansıtır. Sevgi Soysal’ın Türk Edebiyatındaki yerini belirlerken kendinden sonraki döneme yaptığı etkilere de bakmak gerekir. Soysal’dan sonra birçok yazar, yetmişli yılların sonuna doğru “kadın” konusunu ele alan eserler yayımlarlar.
Yazarın bilimsel sosyalizme yaklaşımı da dönemin temel yanlışlarından uzaklaşmaya yöneliktir. Yani özellikle 1960 ve 70’li yıllarda bilimsel sosyalizm, bir aydın ve öğrenci hareketi olarak algılanmış ve gerçekten de aydınlar ve üniversite öğrencileri tarafından temsil edilmiştir. Oysa bilimsel sosyalizmin dayandığı temel eksen işçi ve halk hareketi olmasıdır. İşçi sınıfının eylemlerinde geniş halk kitlelerinin aktif olarak bulunmadığı bir hareket, tam bilimsel sosyalist bir yaklaşım kabul edilemez. Yazar bunu romanlarında özellikle vurgular ve idealize ettiği kahramanlar hep işçi sınıfının temsilcisi olarak gördüğü kahramanlardır. Bütün bunlarla birlikte yaşadığı dönem içerisinde, bütün dünyada dozu ve felsefesi değişik feminizm hareketlerinin ülkemize yansıdığını biliyoruz. Bunun etkileri yazarlarımızda görülmüştür. 1960 ve 70’li yıllarda özellikle Amerika başta olmak üzere bazı Avrupa ülkelerinde kadının erkek karşısındaki cinsel özgürlüğü hep tartışılmıştır. Sevgi Soysal’ın yaşıtı birçok kadın yazarımızın bu konuları irdelediğini görürüz. Ancak onun kaba bir psikolojik itiraf romancılığı düzeyine inmediğini de belirtmeliyiz.
Soysal’ın eserlerinde Cumhuriyet sonrası Türk toplumundaki sosyokültürel değişmenin izlerini görmek mümkündür. Özellikle başkent Ankara, bu değişimin en canlı örneklerinden biridir.
Onu diğer yazarlardan ayıran özelliklerden biri de eserlerinin çoğunda otobiyografik öğelerin yer almasıdır. Yazarın yayımlanan ilk eseri “Tutkulu Perçem” in üzerinden geçen süre (1962-2006) kırk dört yıldır. Bu süre yarım asra bedel. Bir edebî eserin kalıcılığı bakımından bu zaman dilimi sağlıklı bir değerlendirme ve ölçüt sayılabilir. Yazarın ölümünün üzerinden ise otuz yıl geçmiştir. Sevgi Soysal, geçen zamana rağmen eserleriyle gündemde kalmaya, yeni okuyucuların dikkatini çekmeye devam ediyor.
Yazarın dil ve anlatımına bakacak olursak; Yazar, konuşma diline hakimdir. Günlük dilden pek çok argo ve deyim alarak, bunları hikâye ve romanlarında ustalıkla kullanır. Az da olsa eserlerinde Arapça ve Farsça tamlamalara rastlanır. Yazar hikâye ve romanlarındaki kahramanları kendi yörelerinin ağzıyla konuşturur. Bunu yaparken onların kültür seviyeleri ve toplumdaki sosyal statülerine uygun bir dil kullanır. İyi bir gözlemci olması sebebiyle eserlerinde kişilerle ilgili ayrıntıları gözden kaçırmaz. Yazarın üslûbunun en belirgin özelliği ise çok sık devrik cümle kullanmasıdır. Devrik cümleyi tercih etmekle konuşma diline yaklaştığını düşünür.

Gönderen İsim/Mail: Yavuz Sinan ULU/ snnl06@hotmail.com

Benzer yazılar

Yorum yapılmış

[…] Sevgi Soysal, Şafak […]

Yorumlar

türk porno , adana escort , adana escort bayan , porno izle , mersin escort , escort adana , adult forum , istanbul escort , hatay escort , beylikdüzü escort , bodrum escort , eskisehir escort , porno indir , escort bayan , seks hikaye ,


Hosting Sponsoru

sponsor