İlk Sayfa 1 2 3 Sayfaların Hepsini Göster2.

Romantizm, çıkış tarihini daha eskilere götürmek mümkün olmakla birlikte, XIX. yüzyılın başlarında ortaya çıkan ve asrın ortalarına kadar hemen hemen bütün Avrupa’da hakim olan bir sanat/edebiyat akımıdır. Klasisizme ve Aydınlanma Çağı’nın katı akılcılığına bir tepki olarak ortaya çıkan bu akım, ana çizgileriyle bilim ve aklın üstünlüğüne sınır getirme, ferdin hürriyetine önem verme, insanın duygu, arzu ve hayallerini gündeme getirme, tabiatın güzellik ve zenginliklerini tanımayı amaçlar (Çetişli 1998: 56). Osmanlı sanat ve edebiyat dünyasında da, sistemli bir yapı arz etmemekle birlikte, benzer algılama ve anlayışların olduğu bir gerçektir. Ancak bu benzerlikler özde önemli farklılıkları da içermektedir. Avrupa’da da ülkeler arasında aynı niteliklere sahip bir romantizmden bahsetmek mümkün değildir. Romantizm, akla karşı duygu, nesnelliğe karşı öznellik, amprisizme (tecrübî, içkin) karşı transandentalizm (aşkınlık), topluma karşı birey karşıtlıkları üzerine kurulmuştur.

Klasisizm ile romantizm arasındaki temel fark, klasisizmde insanın fikir, romantizmde ise duygu tecrübesinin ön plana çıkarılmış olmasıdır. Romantizm, bu ikilem arasında klasisizm ve duygu okulunun aşırılıklarını törpüleyerek orta bir yol üzerinde karar kılmıştır. Yani ne duygudan yoksun düşünce, ne de düşünceden yoksun duygu tercih edilmiştir. “Düşünüyorum ve hissediyorum öyleyse varım.” hükmü, romantizmin temel ilkesi olmuştur (Çetişli 1998:58). Bu düşünce Osmanlıdaki, ‘Mutlak’ (Allah)a, aklın yanında duygu ve kalple ulaşılır anlayışı ile benzerlikler göstermektedir. Ancak Osmanlıda, duygu ve kalp her zaman için ön plandadır. Bu iki anlayış arasındaki temel farklılıklardan biri, ulaşılmak istenen amaçla ilgilidir. Mutlak’ı arama ve ona ulaşma amacındaki birey, aklı bir araç olarak görmenin yanı sıra, duygu ve kalbi de gerektiğinde araç olarak görebilmiştir. Çünkü bireyin, vuslat noktasında kendi özü dahil her şeyden vazgeçmesi gerekmektedir. Osmanlıda, İslamiyet öncesinden gelen ordu-millet yapılaşması, daha sonra İslâm’ın cemaat anlayışıyla bütünleşerek “kolektiflik” şuurunu yaşamın bütün alanlarına taşmıştır. Bu sistem, bireye ancak sosyal hiyerarşi içinde bir yer verir. Osmanlı toplum yapısı içinde birey, ancak sistemin bir parçası olarak vardır. Osmanlıda sosyolojik bir sınıf da yoktur. “İslamî dünya görüşü sınıfsız bir cemiyetin dünya görüşüdür…

Osmanlı bir nomokrasi (kuralların hüküm sürdüğü bir düzen)’dir… Padişah ve şeyhülislam ezeli kanunların bekçisi ve icra vasıtası olmaktan ibarettir.” (Meriç 1997: 282). Bu ise, bireyin silikleşmesi, tamamen geri plana itilmesi anlamına gelmemektedir. Esasında sistem bireyin mutluluğu için vardır. Sistem, bireyin yeteneklerini geliştirmesi noktasında, alabildiğine uygun zeminler oluşturmuştur. Sıradan insanların padişahtan sonraki en yüksek makamlara kadar yükselebilmeleri bu durumun somut bir örneğidir. İslam toplumlarında olduğu gibi Osmanlıda da “cemaat” esastır. Bu durum, sistematik olarak teşvik de edilmiştir. Birey ancak cemaatinin hedef ve değerleriyle uyum içinde olduğu ölçüde değerli sayılır. Ayrıca din, temel toplumsal kurumlarda hem cemaat bağlantılarını güçlendiren, hem de bireyi tek başına olma fiilî tecrübesinden koruyan bağlamlar yaratır (Andrews 2000: 168). İslam dini, toplumları devlet örgütünden günlük hayatın ayrıntılarına kadar biçimlendirmiştir. Devlet, bütün kuruluşlarıyla, bu dinin taşıdığı evrensel anlamı tanıtmanın ve gerçekleştirmenin aracı olmuştur. Bu
bilinç, yöneticisinden, düşünürüne ve şairine kadar toplumun bütün katmanlarında kendisini gösterir. Osmanlı şairi, tarihi eskilere giden bu kültürün sesini terennüm etmiştir. Entelektüel yapı bireysellikten öte, ortak kültür zemini üzerine kurulmuştur. Edebiyatta bireysellik, daha çok dilin imkanlarını zorlama ve dilin anlatım gücünü daha üst seviyelere çıkarma noktasında kendisini göstermiştir. Tevhit inancını yüceltme düşüncesi, edebiyatla aklî ve siyasî zeminden estetik ve duygusal zemine çekilmiştir.

Divan şiirinde, birbirinden farklı veya birbirinin tamamlayıcısı gibi görünen düşünceleri bir arada görmek mümkündür. İslâm dininin daha çok zahirî yönünü ortaya koyan, bu dünyanın gelip geçici olduğu, dolayısıyla dünyevî hazlara hitap eden güzelliklerin aldatıcı ve kişiyi ebedî güzelliklerden uzaklaştırıcı olduğu anlayışı, pek çok şairin dünya görüşünü oluşturmuştur. Hemen bunun yanında, yine dünyadaki güzelliklerin gelip geçici olduğu, dolayısıyla bu güzellikleri doyasıya yaşamanın gerekliliği de vurgulanırken; insanların mevki, makam, güç ve zenginliklerine güvenmemeleri de belirtilir. Belki birbirleriyle çelişkili gibi görünen bu düşünceler, divan şiiri potası içerisinde uyumlu bir bütünlük oluşturmuştur. Bir divanda bu düşüncelerin hepsiyle karşılaşmak mümkündür:

Çarhın fenâ-pezîr idiğin gösterir bize
Câmın rübûde-hâtır-ı resm-i habâbıyız

(Na’ilî)(İpekten1990: 226)

[Kadehteki içki kabarcığının görüntüsü, bizlere gök kubbe (varlık âlemi)nin sonunda yok olacağını hatırlatır.]

Gâfil geçürme fursatı kim bâğ-ı âlemün
Gül devri gibi devleti nâ-pâydârdır

(Bakî) (Küçük 1984: 196)

(Fırsatı kaçırma, çünkü dünya bahçesinin güzellikleri de gül devri gibi kısa ve geçicidir.)

Kâse-i deryûzeye tebdîl olur câm-ı murâd
Biz bu bezmin Nâbiyâ çok bâde-hârın görmüşüz

(Nabî) (Bilkan 1997: II/696)

(Ey Nâbî, biz bu içki meclisinin nice içki içenlerini görmüşüz ki, murat kadehi gün gelip dilenci kâsesine dönmüştür.)

İlk Sayfa 1 2 3 Sayfaların Hepsini Göster2.

Sitemizde yer alan diğer bazı gönderiler...