Edebiyat Türkiye

Sitemize içerik göndermek için lütfen Tıklayınız.

Divan Şiirine Kaynaklık Etmesi Bakımdan Kur’an

İslâmiyet’i kabul ettikten sonra Türklerin hayatlarının hemen hemen her safhasında önemli değişikler meydana gelmiştir. Türkler, eski kültürün getirdiği bazı inanç ve itikatları büyük oranda bir kenara bırakmışlar, bunların yerlerini İslamî kültürün ürünleri ile doldur­muşlardır. Dolayısıyla toplumların aynası mesabesinde olan edebiyat da bu durumdan oldukça etkilenmiştir. Özellikle tasavvuf anlayışının, Ahmet Yesevî ile başlayan ve Yunus Emre ile devam eden süreçte Türkler arasında hızla yayılması, Türk Edebiyatı’nda İslamî unsurla­rın daha da artmasına vesile olmuştur.

13. ve 14. yüzyıllarda temelleri atılan ve 15. yüzyıldan itibaren ağırlığını hissettiren ve Yüksek Zümre Edebiyatı, Klasik Edebiyat, Eski Türk Edebiyatı vb. isimlerle de anılan Divan Edebiyatı’nda da İslamî unsurlar yoğun olarak kullanılmaktadır.

Divan Edebiyatı şeklen sınırlı bir yapıya sahip ise de muhtevâ yönünden son derece zengin ve çeşitli kaynaklardan beslenir. Bütün dinî ve felsefî eserler, Kur’ân-ı Kerîm, hadis-i şerifler, kıssalar, mucizeler, tarih, esâtir, tabiât, kozmografya, zihniyet, olaylar, dil vb. pek çok alanda bir şairin sahip olduğu her türlü kültür ve birikim, bu edebiyatta vezne dökülür, kafiyeye dönüşür.[1] Divan şairlerinin kullandığı kaynakları Agâh Sırrı Levend on üç baş­lıkta ele alır.[2] Bu kaynakların en önemlilerinden birisi Kur’ân-ı Kerîm’dir. Kur’ân ayetleri, Divan şairlerinin bol bol istifade ettikleri birer hazine ve ilham kaynağıdır. İnanç sistemlerini eserlerine yansıtmaları onların en tabii sanat anlayışlarıdır. Telmih yoluyla olsun, mealen veya aynen olsun bir şairin ayetlerden iktibas yapması, şiirlerini didaktik bir çehreye de bü­ründürür.[3]

Türk Edebiyatı tarihine bir göz atıldığında Divan Edebiyatı’ndan önce de pek çok Türk şairinin, şiirlerinde Kur’ân ayetlerinden faydalandıkları görülmektedir.

Taâlallah zihî ma’ni sin yarattıng cism ü cânı

Kullık kılsam tüni küni minge sin ok kirek sin[4]

Allah’ım! Ne güzel mana ki, cisim ve canı sen yarattın. Gece gündüz sana kulluk et­mek isterim. Bana sen gereksin. Ahmed Yesevî’den aldığımız yukarıdaki şiirde, şair, Kur’ân’da geçen, her şeyin yara­tıcısının Allah olduğuna dair ayetlere telmihte bulunmuştur.

Tekke, Divan ve Halk edebiyatlarının hepsine ilham veren öncüsü ve yedi yüz yıldır en büyük şairimiz[5] diye tavsif edilen Yunus Emre’nin de şiirlerinde Kur’ân ayetlerini kullan­dığını görüyoruz:

Gökyüzünde İsa ile Tur dağında Musa ile

Elindeki asâ ile çağırayım Mevlâ’m seni[6]

beytinde Hz. İsa’nın göğe yükseltilmesi ve Hz. Musa’nın kıssalarının anlatıldığı ayetlere telmih vardır.

Âşık Yunus nider dünyayı sensiz

Sen hak peygambersin şeksiz gümansız

Sana uymayanlar gider imansız

Adı güzel kendi güzel Muhammed[7]

dörtlüğünde ise hem Hz. Muhammed’in hak peygamber olduğuna dair ayete hem de ona tabi olanların kurtulacağını anlatan ayetlere işaret edilmektedir.

Divan Edebiyatı’ndan önce tarih sahnesine çıkmış bu iki üstadın şiirlerinden verdi­ğimiz örneklerde de görüldüğü gibi Kur’ân ayetleri geçmişte Türk şiirine kaynaklık etmiştir.

Kurdan ayetlerinden faydalanma geleneğini Divan şairleri de devam ettirmişlerdir. Kur’an, hemen tamamen sevgilinin güzelliği, yüzü, bazan da saçı, boyu, hat’ı, gözü kaşı ve beni gibi güzellik unsurlarının temsili maksadıyla ele alınır. Diğer kitaplara nazaran daha çok beyitte geçer ve en çok Mushaf kelimesi altında tesadüf edilir. Umumiyetle güzellik Mushaf’a benzer, mushafta görülen tezyinat, harfler, harekeler, sureler, ayetler bu güzelliğin yukarıda geçen muhtelif unsurları olurlar:[8]

Bî-nikâb olma habîbim görmesin yüzün rakîb

Mushaf açık olıcak derler anı şeytan okur[9]

Divan Edebiyatı’nda (özellikle tasavvufî eğilimi fazla olan) pek çok şairin, şiirle­rinde Kur’ân ayetlerinden istifade ettiklerini müşahede etmekteyiz:

Ben kemân-ı vaslı çekmek dilerdüm dilberün

Hecr hükm-endâz imiş tîr-i kazâsın bilmedüm[10]

Beyitte Ahmed Paşa, kaza ve kader ile ilgili ayetlerden istifade ederek: “Ben sev­gilinin kavuşma yayını çekmek istiyordum. Oysa ki kaderin emri ayrılıkmış, ben kaza okunun geleceğini bilemedim.” diyor. Burada şairin ayeti kullanması, sevgilisinden ayrı kalmasına ilahî bir sebep bulma arzusundan kaynaklanmaktadır. Şair sevgilisinden ayrı kalmasının se­bebi olarak kaderin emrini gösteriyor.

Ey tabîb-i cân u dil bîmâr-ı ‘ışkam çâre kıl

Sûre-i Kevser hakı şekker lebün emdür bana[11]

Zâtî’nin bu beytinde Kevser kelimesi geçmektedir. Kevser, cennette bulunan ve çok lezzetli olduğuna inanılan bir ırmağın adıdır. Aynı zamanda Kevser sûresinde geçen bir kelimedir ve sureye ad olmuştur. Görüldüğü gibi beyitte şairin amacı Kevser sûresinden bahsetmek değil, Kevser Irmağı’nın lezzetini kullanarak sevgilisinin dudağının tatlılığından bahsetmektedir.

Seni melek göreli yazmaz oldu ‘ışka günâh

Velî yazıldı bu yüzden besî sevâp sana[12]

Melek senin güzelliğini göreli aşka günah yazmaz oldu. Fakat güzel yüzünden do­layı sana pek çok sevap yazıldı. Beyitte Kaf suresindeki “İki melek (insanın) sağında ve solunda oturarak yaptıklarını yazarlar.” mealindeki ayete telmih vardır. Fakat burada şairin amacı ayeti zikretmek değildir. Şair, bu ayetten faydalanarak sevgilisinin güzelliğini anlatmak istemektedir.

Bu çalışmamızın konusuna gelince, yazımızda Divan Edebiyatı’nın en büyük şairlerinden birisi olan Fuzûlî’nin Türkçe Divan’ında yer alan gazellerini ayetlerin kullanımı açısından incelemeye çalıştık. Fuzuli’yi şerh ve izah için onun Müslüman olarak hüviyetini tespit zarureti vardır.[13] Görünen o ki, Müslüman bir şair olarak Fuzûlî, gazellerini oluşturan beyitlerde Kur’ân ayetlerinden sık sık istifade etmiştir. Beyitler incelenirken görüleceği gibi, ayetlerin kullanım sıklığı özellikle na’tlerde ve Tasavvufî beyitlerde artmakta, diğer beyitlerde azalmaktadır.

Fuzuli, gazellerinde ayetlerden üç şekilde faydalanmıştır:

1- Ayetlerin aynen alındığı beyitler

2- Ayetlerin meallerinin kullanıldığı beyitler

3- Ayetlere telmihte bulunulan beyitler

A-) Ayetlerin Aynen Alındığı Beyitler
Fuzûlî, gazellerin -sayıları çok olmamakla birlikte- bazılarında ayetlerin orijina­linden faydalanmıştır. “Yasin” ve “Tâhâ” kelimeleri dışında ayetlerin tamamının alındığı bir beyit yoktur. Şair, ayetlerin orijinallerinden bir kısmını, anlatmak istediği konuya uygun bir bağlamda kullanmıştır. Fuzûlî, gazellerinde tespit edebildiğimiz kadarıyla sadece beş tane be­yitte ayetlerin orijinalinden faydalanmıştır.

Bulmazdı kahrun açmasa hân-ı siyâsetin

Hel min mezîd lokmasına dûzah iştihâ (2/5)

Senin kahrın siyaset sofrasını açmasa cehennem “daha var mı?” lokmasına iştiha etmezdi. Beyitteki “HEL MİN MEZİD” sözü ayetin orijinalinden alınmış bir bölümdür: “O esnada Allah buyurur: ‘Huzurumda çekişmeyin. Ben size daha önce uyarı gön­dermiştim. Benim huzurumda söz değiştirilmez ve ben kullara asla zulmedici değilim. O gün cehenneme: ‘Doydun mu?’ deriz.O da (HEL MİN MEZİD) ‘Daha var mı?’ der.” ( Kaf/29,30)

Senden bulubdur Ahmed-i Mürsel makâm-ı kurb

Tahsîn-i yâ vü sin ile teşrif-i tâ vü hâ (2/6)

Hz. Peygamber’i sen miraçtaki sana yakınlık mertebesine ulaştırdın. Yâsin sû­resinde onu sen övdün; Tâhâ sûresiyle de onu şereflendirdin. Makam-ı kurb, kurbiyyet makamı, yakınlık makamı demektir ki bu bize miraç olayını hatırlatır. Miraçtaki kurbiyyet, Necm suresi 9. ayette “fekane kabe kavseyni ev edna” yani bu yakınlık “Öyle ki araları iki yayın ucu kadar veya daha az kaldı.” şeklinde anlatılır. TÂHÂ ve YÂSİN kelimeleri, anlamları kesin olarak bilinmemekle beraber, Kur’ân’da iki surenin adları ve aynı zamanda birer ayettir. Aynı kelimeler 5. gazelin 6. beytinde de vardır:

Nice takrîr edeyim vasfını ol şâhın kim

Ana vassâf ola Yâsin ü mu’arrif Tâhâ (5/6)

Beyit, “O padişahın vasfı hakkında ne diyeyim. Onun güzelliği ancak Yâsin ve Tâhâ ile anlatılabilir.” anlamına gelmektedir. Yasin suresinde Hz. Peygamber’in ilahi mesajı tebliğ vazifesinde hiçbir mükafat beklemediği anlatılır. Tâhâ suresi ise Hz. Peygamber’in Mekke’de İslamî tebliğ esnasında inmiştir ve risaletinin kemale ereceğini müjdeler.

Vaslun bana hayat verir firkâtin memât
Subhâne hâliki halaka’l-mevti ve’l-hayât (39/1)

Visalin bana hayat verir ayrılığın ise ölüm. Bütün noksan sıfatlardan münezzeh olan Allah hayatı ve ölümü yaratmıştır. Mülk sûresi 2. ayette şöyle denmektedir: “Ellezi halaka’l-mevte ve’l-hayâte liyeblüveküm eyyukum ehsenü amelâ” Yani “O, hanginizin daha iyi amel edeciğini sınamak için hayatı ve ölümü yarattı.” Görüldüğü gibi beyitte ayetin orijinalinin bir kısmı kullanılmıştır. Sevgiliye kavuşmak aşık için hayat, ondan ayrılmak ise ölümdür. Şair, bu düşünceyi bu ayeti kullanarak desteklemek niyetindedir.

Buyurma tevbe mana ol şarâbdan nâsih

Ki görse anı dutar cezm-i terk-i tevbe Nasûh (55/2)

Ey nâsih! Bana bu şaraptan tövbe etmeyi öğütleme. Zira bu şarap öyle bir şa­raptır ki bunu Nasuh görse tövbeyi terk etmeye karar verir. Tahrim sûresi 8. ayetinde şöyle buyruluyor: “Yâ eyyühe’llezîne âmenû tûbû ilallâhi tevbeten nasûhâ” yani “Samimi bir tövbe (tövbe-i nasuh ) ile Allah’a dönünüz.” Beyitte geçen nasûh, Arapça nush kökünden gelen “fe’ûl” vezninde türe­tilmiş bir kelimedir. Nasûh tövbesi ile ilgili çeşitli rivayetler vardır. Elmalılı M. Hamdi Yazır, tevbe-i nasûh ile ilgili olarak şöyle demektedir: “Nasûh, tövbenin doğrudan doğruya sıfatı olarak hâlis, ciddi, temiz bir tövbe veya insanın din ve ahlâkını çok iyi ıslah edecek te­sirli bir tövbe anlamındadır.”[14] Bu yorumun dışında, Nasuh adlı bir kişinin çok önceleri yaşamış olan ve günahlarının çokluğu sebebi ile ettiği samimi tövbe vesilesiyle affedildiğine dair rivayetler de mevcuttur. Görünen o ki, Fuzûlî, her iki yorumu da dikkate almıştır. O şaraptan tövbe etmemi isteme, çünkü o şarabı Nasuh bile görse tövbesini bozar, diyor.

2- Ayetlerin Meallerinin Kullanıldığı Beyitler

Fuzûlî, bazı beyitlerinde ayetlerin meallerinden faydalanmıştır. Kimi beyitlerde ayetin mealini olduğu gibi kullanmış, kimi beyitlerde de ayetin sadece bir bölümünü almıştır. Meallerin, ayetlerin orijinalinden biraz daha fazla kullanıldığı dikkati çeker. Şair, tespitleri­mize göre on bir beyitte Kur’ân ayetlerinin meallerini kullanmıştır. Tasavvufî bağlamda düşü­nüldüğünde aslında pek çok beyitte ayetlerle ilgi kurulabilir. Fakat biz, sadece, kesin olarak ayetlerin meallerine işaret eden beyitleri almakla iktifa ettik.

Ya men ahâta ‘ilmüke’l-eşyâe küllehâ
Ne ibtidâ sana mutasavver ne intihâ (2/1)

Ey ilmi bütün eşyayı kuşatan Allah! Sana ne başlangıç ne de son tasavvur edile­bilir.” Fuzûlî, bu beytin ilk mısraında nedense ayetin orijinalini almak yerine, ayetle aynı manayı ihtiva eden Arapça bir cümle kullanıyor: ”Onun ilmi her şeyi kuşatmış­tır.”(Tâhâ/98). Ayrıca ikinci mısrada da “O, ilktir, sondur.” anlamına gelen Hadid sûresinin 3. ayetinden faydalanmıştır.

Bülend ü pest-i âlem şâhid-i feyz-i vücûdundur

Degül bîhûde olmak yok iken arz u semâ peydâ (4/2)

Alemin yükseği (gök) ve alçağı (yer) varlığının feyzinin şahididir. Yer ve gök yok iken var olmuştur, bu aslında boşuna değildir. Şair, dördüncü gazelin yukarıdaki beyti ile aşağıdaki iki beytinde Allah’ın Tekvîn, Tekvîn, Hakîm, Alîm gibi vasıflarını ayetlerden faydalanmak suretiyle anlatmaktadır. Beytin ikinci mısraında şu ayetten ilham alınmıştır: “Onlar, ayakta dururken, otururken, yanları üzerine yatarken Allah’ı anarlar, göklerin ve yerin yaratılışı hakkında derin derin dü­şünürler (ve şöyle derler) : ‘Rabbimiz! Bunu boşuna yaratmadın. Seni tesbih ederiz. Bizi ce­hennem azabından koru.’ ” (Al-i İmran/191)

Kemâl-i hikmetün izhâr-ı kudret kılmağa etmiş

Gubâr-ı tîreden âyine-i gîtî-nümâ peydâ (4/3)

Beyit, “Hikmetin kemali sendedir. Bu kemal kendi kudretini meydana çıkarmak için kara tozdan (topraktan) dünyayı gösteren ayna (gönül) vücuda getirmiştir.” manasına gelmektedir. Ayine-i gitînümâ gönüldür, kalptir. İnsan vücudunun topraktan yaratıldığına dair şu ayet vardır: “Biz sizi kuru bir çamurdan (topraktan) yarattık.” (Hicr/25)

Cihân ehline tâ esrâr-ı ilmün kılmaya mahfî

Kılubdur hikmetün küffâr içinde enbiyâ peydâ (4/6)

Senin ilmin bütün eşyayı ihata eder. Bu ilmin sırları dünyadaki insanlara gizli kalmasın diye kafirler içinde peygamberler gönderdin. Bu beyitte hem Allah’ın ilminin genişliği ile ilgili ayetten (daha önce geçmişti), hem de Cuma suresinin 2. ayetinden faydalanılmıştır: “Çünkü ümmilere içlerinden, kendilerine ayetlerini okuyan, onları temizleyen, onlara Kitabı ve hikmeti öğreten bir peygamber gönde­ren Allah’tır.”

Bâki-i mu’ciz ne hâcet din-i hak isbâtına

Âlem içre mu’ciz-i bâkî yeter Kur’ân sana (6/4)

Getirdiğin hak dinin ispatı için başka mucizeye ne gerek var? Âlem içinde kıya­mete kadar bâkî kalacak olan Kur’ân mucizesi sana yetmez mi? Geçmişte bir çok milletler kendilerine gönderilen peygamberlerden mucize göstermelerini beklerler. Aynı şekilde Hz. Muhammed’den de çevresindeki insanlar mucize göstermesini beklemişlerdir. Bu hususta şöyle bir ayet dikkatimizi çekmektedir. “Onlar: ‘Bize Rabb’inden bir mucize getirmeli değil miydin?’ dediler. Önce gelen kitapların apaçık delili (Kur’ân) onlara gelmedi mi?” (Tâhâ/133) ayeti ilham kaynağı olmuştur. Bu beytin bulunduğu 6. gazel na’ttir. Na’t, Hz. Peygamber’in özellikleri üzerine söylenen, Hz. Peygamber’i övmek maksadıyla kaleme alınan şiirlere verilen isimdir.[15] Bu sebeple şair, burada ve takip eden iki beyitte Hz. Peygamber’i övmekte ve bu övgüsünde anlamı güçlendirmek, ifadedeki tesir gücünü artırabilmek için Kur’ân ayetlerinden istifade etmektedir.

Vasf-ı Cibrîl-i Emîn etmiş kabûl-i hidmetün

Sırr-ı Hak keşfine anunla yetüb fermân sana (6/5)

Cebrail’in vasfı olan emanet senin hizmetine girmiştir. Hakk’ın sırrını keşf için ferman onunla yani emanetle sana gelmiştir. Hak sırrını keşf için gelen ferman Kur’ân’dır. Kur’ân da Cebrail vasıtasıyla gel­miştir: “O, arşın sahibinin katından güvenilir bir elçinin getirdiği sözdür.” (Tekvir/19,20)

Sensen ol hâtim ki ref’ etmiş cemi’-i hâkimi
Hâtem-i hükm-i nübüvvet tapşurup devrân sana (6/6)

Sen o son peygambersin ki devran sana nübüvvet hükmünün yüzüğünü takdim ederek bütün hakimleri ortadan kaldırmıştır. Beyitte geçen hâtem-i hükm-i nübüvvet ile bütün hükümleri kaldıran ve yeni hükümler geti­ren kişi, Hz. Muhammed’dir. Hz. Muhammed’in son peygamber olduğu şu ayette ifade edilmektedir: “O, Allah’ın resulü ve peygamberlerin sonuncusudur.” (Ahzâb/40)

Sünnetin mağfiret erbâbına minhâc-ı husûl

Tâ’atün ma’siyet emrâzına tedbîr-i ilâc (48/4)

Sünnetin, kulların affa eriştiği bir yoldur.Sana itaat, günah sahiplerinin hasta­lıklarını tedavi eder. Günah sahiplerinin hastalıklarının ilacı, günahlarının affedilmesidir. İslamî inanca göre günahların affedilmesi için Hz. Peygamber’in sünnetine ittiba gerekmektedir. Hz. Pey­gamber’e itaat edenlerin affedileceği şu ayette ifade edilmektedir: “De ki; Allah’ı seviyorsa­nız bana uyun ki Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın.” (Al-i İmran/31)

Âteş-i berk-i firâkın nâr-ı dûzah tek elim

Cür’a-i câm-ı visâlin âb-ı kevser tek lezîz (65/2)

Ayrılığının yıldırımının ateşi cehennem ateşinden daha elem vericidir. Visali­nin kadehinin bir yudumu, Kevser suyundan daha lezzetlidir. Kur’ân’da pek çok ayette cennet nimetlerinin güzelliğinden ve cehennem ateşi­nin dehşetinden bahsedilmektedir. Ayrıca bu beyitte geçen ve cennet nimetlerinden birisi olan Kevser Kur’ân’da bir sûre adıdır. Bu sûrede mealen “Biz sana Kevser’i verdik.” den­mektedir. Divan şiirinde sevgilinin visal kadehinden nûş eylemek aşık için en büyük hedeftir. Kadeh, kırmızı rengi dolayısıyla sevgilinin dudağına teşbih edilir. Sevgilinin dudağı ise âb-ı Kevser’den daha lezzetlidir.

Bu gamlar kim benim vardur ba’îrün başına konsa

Çıkar kâfir cehennemden güler ehl-i azâp oynar (70/6)

Benim başımdaki gamlar devenin başına konsa kafir cehennemden çıkar, azap görenler sevinçlerinden oynarlar. Bu beyitte şairin, Araf sûresinin 40. ayetinin mealinden faydalandığı görül­mektedir. Bu ayette: “Deve iğne deliğinden geçmedikçe kafirler de cennete giremeyeceklerdir.” buyrulur. Devenin iğnenin deliğinden geçmesi nasıl mümkün değilse, kafirlerin de cennetten çıkması o derece imkansızdır. Fuzuli bu mübalağayı öyle kullanıyor ki, sonunda dertleri bir deveye yüklense , devenin o ağır yük altında öyle inceleceğini, öyle arıklaşacağını varsayıp sonunda iğne deliğinden geçebileceğini; bu durumda da ayet-i kerimenin medlûlü olan, kâfirlerin cennete girmesi hadisesinin vuku bulacağını dile getiriyor.[16] Kısaca şair, bu ayet aracılığıyla dertlerinin ne kadar çok olduğunu anlatmak istemektedir.

Hiç kim bilmedi tahkîk ile ağzın sırrın

Sırr-ı gaybı ne bilür kimse Hudâ’dan gayrı (271/6)

Hiç kimse hakikatte ağzının sırrını bilmedi. Gaybın sırrını Allah’tan başkası bilemez. Divan şiirinde sevgilinin ağzı, yokluktur, gaybdır. Şair bu düşünceyi daha etkili bir şekilde muhatabına bildirmek için gaybın Allah’tan başkası tarafından bilinemeyeceğine dair muhtelif ayetlerden istifade etmektedir. Bu ayetlerden biri En’am sûresinin 59. ayetidir: “Gaybın anahtarları Allah’ın yanındadır. Onları Allah’tan başkası bilemez”

3- Ayetlerden İma Yoluyla Faydalanılan Beyitler

Fuzûlî’nin, şiirlerinde Kur’ân ayetlerinden istifade etme hususunda takip ettiği üçüncü yol ayetlere îmada bulunmadır. Fuzûlî pek çok beyitte Kur’ân ayetlerine telmihte bu­lunmuştur. Biz bu sayıyı otuz sekiz olarak tespit edebildik. Tasavvufi pencereden bakıldığında bu sayı daha da artabilir. Fakat, biz, diğer iki maddede olduğu gibi kesinlik aradık ve ayete kesin olarak telmihte bulunulan beyitleri aldık.

Ey ki ehl-i ‘ışka söylersen melâmet terkîn et

Söyle kim mümkün midür tağyîr-i takdîr-i Hudâ (1/5)

Ey aşk ehline melamet yolunu bırak diyen! Söyle, Allah’ın takdirinden başka­sının olması mümkün müdür? Beyitte Ahzab sûresinin 38. ayetine telmih vardır: “Allah’ın emri mutlaka ye­rine gelecek, yazılmış bir emirdir.” Melâmet, ayıplama, kınama demektir. Aşıklar, aşkın sırrını bilmeyenler tarafından daima ayıplanırlar. Yine melamet kelimesi ile aynı kökten türeyen melâmî ise, her tür gösterişten uzak, dünya malından yüz çeviren, dervişliği, rintliği kendine ilke edinen kimse[17] için kullanılır. Her iki anlamını da nazar-ı itibara aldığımızda, şair, melamet yolunda olmayı Allah’ın takdirine bağlıyor ve Allah’ın takdirinin değişmeyeceğine dair ayete göndermede bulunarak iddiasına kuvvetli ve kutsal bir mesnet bulmuş oluyor.

Sensin kılan mezâhir-i ümmîd-i bîm edip

Mûsâ’nın ilm genci asâsını ejdehâ (2/3)

Ümit ve korkunun göründüğü yer olmak üzere, Hz. Musa’yı ilim hazinesi, asasını da ejderha yapan sensin. Bu beyitte Hz. Musa ile ilgili olarak Taha suresinin 17-21. ayetlerinde geçen hususiyetlerinden bahsedilmektedir: “Şu sağ elindeki nedir, ey Musa? O, benim asâmdır, dedi; ona dayanırım, onunla davarla­rıma yaprak silkelerim,; benim ona başkaca ihtiyaçlarım da vardır. Allah: ‘Yere at onu , ey Musa!’ dedi. Onu hemen yere attı. Bir de ne görsün, hızla sürünen bir yılan değil mi? Allah u Teala: ‘Onu tekrar eline al. Korkma, biz onu evvelki asâ şekline getiririz.’ buyurdu.”

Havf-ı hatâda muztaribem var ümîd kim

Lütfun vere beşâret-i avf-i hatâ bana (3/5)

Bir hata işlemeyeyim diye korku içinde çırpınıyorum. Lütfunun, hatamın af­fedileceği müjdesini vermesini ümit ediyorum. Beyitte şu iki ayete telmih vardır: “Korkuyla ve ümitle Rablerine yalvarmak üzere (ibadet ettikleri için) vücutları yataklardan uzak kalırlar ve kendilerine verdiğimiz rızıktan Allah yolunda harcarlar. Yaptıklarına karşılık olarak, onlar için, ne mutluluklar saklandığını kimse bilemez..” (Secde/16,17); “Allah’ın rahmetinden ümidinizi kesmeyin.” (Zümer/53)

Ey Fuzûlî reh-i şer’ini tut ol râh-berün

Bu tarîk ile dalâletden özün eyle rehâ (5/6)

Ey Fuzûlî! O yol göstericinin gösterdiği yolu tut. Bu yol ile sapıtmaktan kur­tul. Gazelin bütünü düşünüldüğünde söz konusu rehberin Hz. Peygamber olduğu anlaşılmaktadır. Zaten bu gazel, na’ttır. Hz. Peygambere ittiba hakkında Kur’ân’da pek çok ayet vardır: “Biz Peygamber’i kendisine itaat edilmesi için gönderdik.” (Nisa/64); “De ki: Eğer Allah’ı seviyorsanız bana uyun ki Allah da sizi sevsin ve günahla­rınızı bağışlasın. ( Al-i İmran/31); “Allah’a ve resulüne itaat edin.” (Al-i İmran/32)

Ey olup mi’rac bürhân-ı ulüvv-i şân sana

Yere inmiş gökten istikbâl edüb Furkân sana (6/1)

Miraç, senin şanının yüksekliğine bir delildir. Kur’ân seni gökten karşılayıp yere, sana inmiştir.

Beyitte hem miraçtan hem de Kur’ân’ın indirilişinden bahsedilmektedir. Gerçi Kur’ân’da miraç kelimesi geçmemektedir fakat miracın vukua gelişi ile ilgili olarak İsra sure­sinin 1. ayetinde şöyle buyrulmaktadır: “Bir gece, kendisine bir takım ayetlerimizi gösterelim diye kulunu Mescid-i Haram’dan çevresini mübarek kıldığımız Mescid-i Aksa’ya götüren Allah noksan sıfatlardan münezzehtir. Allah, gerçekten işitendir, görendir.” Yine miraç hadisesine işaret eden bir başka ayet de Necm suresinin 13 il 18. ayetleridir: “Onun bir başka inişini Sidretü’l-Münteha’nın yanında görmüştü. Me’va cenneti de onun yanındadır. O dem ki Sidre’yi bir feyiz sarıyor, sardıkça sarıyordu. Peygamberin gözü kaymadı, şaşmadı, aşmadı da. Vallahi gördü, hem de Rabb’inin ayetlerinden en büyüğünü gördü.” Ayrıca beyitte, Kur’ân’ın indirilişi ile ilgili olarak pek çok ayete atıfta bulunulmuş­tur. Bunlardan birisi şu ayettir: “Biz sana Kur’ân’ı indirdik.” (Nahl44)

Kilk-i hülkün çekdi harf-i sâir-i edyâna hat

Hükm-i isbât etdi nefy-i sâir-i edyâna hat (6/3)

Hükmün kalemi diğer dinleri iptal etti. Diğer dinlerin iptali, senini di­ninin sabit ve bakî olduğunu ispat etti. Hz. Muhammed’e gelen İslam dini ile önceki dinler iptal olmuştur.Bu sebeple şair beyitte iki ayete telmihte bulunmuştur: “Bugün sizin dininizi ikmal ettim, üze­rinize nimetimi tamamladım ve sizin için din olarak İslam’ı beğendim.” (Mâide/3); “Mu­hakkak ki Allah katında din İslam’dır.” (Al-i İmran/19)

Kıldı benden ref’ teklîf-i namâzı mestlik

Saldı Hak bir neş’e-i câm-ı mey-i gül-gûn bana (13/2)

Sarhoşluk benim üzerimden namaz mecburiyetini kaldırdı. Çünkü Hak bana gül renkli şarap neşesi verdi.” Beyitte Nisa suresinin 43. ayetine atıf vardır: “Sarhoşken namaza yaklaşma­yın.” Bu ayetten yola çıkarak sarhoş bir şekilde namaz kılmak pek hoş karşılanmaz. Fakat burada şarap neşesi veren ilahi aşk şarabıdır.

Hûr u Tûbâ vasfın ey vâ’iz bu gün az eyle kim
Hem-dem ol Tûbâ-hırâm ü hûr-peykerdür bana (15/3)

Ey vaiz! Bana cennetteki huriler ile Tuba ağacını anlatıp durma. Çünkü o Tuba gibi salınıp gezen, huri güzelliğinde sevgili benim yanımdadır. Bu beyitte Kur’an’daki cennet nimetlerinin anlatıldığı pek çok ayete telmih var­dır. Bu ayetlerden birisi de şudur: “Onlar için cennette tertemiz eşler (huriler) vardır.” (Ba­kara/25) Divan şiirinde sevgilinin boyu cennetteki Tuba ağacına benzetilir ve çok zaman sevgilinin boyu Tuba ağacından üstün tutulur.

Ey dil ki hecre düzmeyüp istersen ol mehi

Şükret bu hâle yoksa gelür bir belâ sana (17/5)

Ey gönül! Sen ayrılığa dayanamayıp o ay gibi güzeli istiyorsun. Bu hale şük­ret, yoksa başına bir bela gelir. Dini inanca göre haline şükretmeyen insanların başına bela gelir. Bu durum şu ayette ifadesini bulur: “Eğer iman eder ve şükrederseniz Rabb’iniz size neden azap etsin.” (Nisa/47) Şair, sevgiliden ayrı kalmaya şükret, diyor.

Seni melek göreli yazmaz oldu ‘ışka günâh

Velî yazıldı bu yüzden besî sevâp sana (18/2)

Melek seni gördüğünden beri aşka günah yazmaz oldu. Lakin, bu güzel yüzün­den sana pek çok sevap yazıldı. Fuzûlî, sevgilisinin güzelliğini anlatmak için: “Seni göreli melekler günah yaz­maz oldu” diyor. Yani, melekler, güzelliği görünce günahları hoş karşılamış ve günah yazmaz olmuşlar. Meleklerin günahları yazması şu ayette geçmektedir: “İki melek sağında ve solunda oturarak yaptıklarını yazmaktadırlar.” ( Kaf/17)

Vermeyen cânın sana bulmaz hayât-ı câvidan

Zinde-i câvid ana derler ki kurbandur sana (21/2)

Senin için canını vermeyen ebedî hayata erişemez. Ebedi diri, senin yolunda canın kurban edendir. Tasavvufi bağlamda düşünüldüğünde buradaki sevgili Allah’tır. Sevgilinin yani Allah’ın uğrunda canını veren ölü sayılmaz. Bununla ilgili Bakara suresinin 154.ayetinde şöyle buyrulmaktadır: “Allah yolunda öldürülenlere ölüdür demeyin. Onlar diridirler, lakin siz bilemezsiniz.”

Âşıka şevkunla cân vermek inen müşkil degül
Çün Mesîh-i vaktsen cân vermek âsandur sana (21/4)

Ateşli bir aşkla senin için can vermek o kadar zor değildir. Çünkü zamanın İsa’sısın, âşıka can vermek senin için kolaydır.” Can vermek ve Mesih sözcüklerinin bir arada kullanılması Hz. İsa’nın ölüleri diriltmesini hatırlatır: “Allah’ın izniyle ölüleri diriltirim.” (Al-i İmran,49) Hz. İsa’nın ölüleri diriltmesi onun mucizelerinden birisidir. Divan şiirinde sevgilinin dudağının aşığa can bahşetmesi nedeniyle Hz. İsa ile mukayese edilir. Hz İsa’nın mucize­leri ile ilgili olarak Peygamberler Tarihi’nde özetle şöyle anlatılmaktadır: “Hz.İsa, İsrailoğulları’nı Allah’a imana davet edince İsrailoğulları Hz. İsa’dan mucize göstermesini isterler. Hz.İsa ilk olarak (Allah’ın yardımıyla) balçıktan bir yarasa yapar ve ona ağzından üfleyince, yarasa canlanarak uçar, gider. İkinci olarak Hz. İsa, gözleri görmeyen birisinin gözlerini mesheder ve o kişinin gözleri görmeye başlar. Daha sonra Hz. İsa: “Allah’ın iz­niyle ölüleri diriltirim.” der. Bunun üzerine İsrail kavmi devrin ünlü hekimlerinden Calinus’a giderler , durumu anlatırlar:“ Ey Calinus! İsa, «Ben ölüyü diriltirim.» diye iddia etmekte­dir.” derler. Calinus: “Ölüyü ilaçla kimse diriltemez! Eğer diriltirse hak nebîdir, hekim de­ğildir.” cevabını verir. İsrailoğulları İsa’ya tekrar gelip ölüyü diriltmesini isterler. Hz. İsa beş kişiyi diriltir. Bunlardan birincisi, gökten inen bir sofradaki pişmiş bir balığı dua ederek diriltmesidir. İkinci olarak, Âzar adında bir ölüyü diriltir. Âzar, Hz. İsa’ya hemen iman eder. Üçüncüsü, Hz İsa’nın dua etmesiyle bir oğulcuk dirilir , tabutu anasına götürür. Dördüncü olarak ölen bir kız için dua eder ve kız dirilir, kalkar, yürür. İsrailoğulları ise Hz.İsa’dan Nuh’un oğlu Sâm’ı diriltmesini isterler. Hz.İsa, Nuh’un Oğlu Sâm’ın kabrine gider, dua eder. Sonra da Nuh’un oğlu Ken’an’ı diriltir ve ona Nuh’un gemisini sorar. Ken’an ona: “Tufan’dan sonra gemiyi yel alıp Kaf Dağı’na bıraktı.” der.[18]

Kıldın edâ-yı na’t Fuzûlî temam kıl

Kemelte bi’s-selâmi ve tememte bi’s-salât (39/7)

Ey Fuzûlî! Peygamberi övmeyi tamamladın. Şimdi salâtı ve selâmı tamamla. Şair, tecrid sanatından istifade ederek: “Ey Fuzûlî! Na’tını tamamladığına göre artık Hz. Peygamber’e salat u selamda bulunman gerekir.” diyor. İslamî inanca göre Hz. Peygamber’in ismi anıldığında ona salat ü selam getirmek gerekir. Çünkü: “Allah ve melekleri Peygamber’e çok salavat getirirler. Ey mü’minler! Siz ona salavat getirin ve tam bir teslimiyetle selam verin.” mealindeki ayet bunu iktiza eder. (39/7)

Men fakîrem sen ganî vergil zekât-ı hüsn

Şer’ içinde hem manadur hem sana vâcib zekât (40/3)

Ben fakirim, sen zenginsin. Güzelliğinin zekatını ver. Kanuna göre senin bana zekat vermen vaciptir. Dine göre zekatı zengin olanlar verir ve zekat vermek vacip değil, farzdır. Demek ki buradaki vacip kelimesi görev anlamında kullanılmıştır. Kur’ân’da zekatla ilgili pek çok ayet vardır: “Namazınızı kılınız, zekatınızı veriniz.” (Bakara/110) ayeti bunlardan birisidir. Şair kendisinin güzellik fakiri, sevgilisinin de güzellik zengini olduğunu söylüyor ve sevgili­sinden güzelliğinin zekatını vermesini istiyor.

Ukbâda Kevser istemesin rind-i mey-gede

Dünyâda bes degül mi mey-i ergavân içer (77/4)

Meyhane rindi ahirette Kevser şarabı istemesin. Dünyada erguvan renkli şa­rap içiyor, bu kâfi değil mi? Daha önce Kur’ân’da cennet nimetlerinden sık sık bahsedilmektedir, demiştik. Be­yitte geçen Kevser bu nimetlerden biridir ve Kevser’in bir ırmak olduğu söylenir. Kevser, aynı zamanda Kur’ân’da bir sûrenin adıdır ve bu surede “Biz sana Kevser’i verdik.” denmek­tedir. Beyitte ise erguvan renkli şarap içen rindin cennetteki Kevser’i istememesi gerektiği ifade ediliyor.

İtün yoluna hûblar sürseler yüz nola emrünle

Melek haylı sücûd-ı Âdem etmek nass-ı Kur’ân’dır (89/5)

Güzellerin, köpeklerinin yoluna emrinle yüzlerini sürmelerine(secde etmelerine) şaşılır mı? Çünkü melekle­rin Adem’e secde etmesi Kur’ân’da anlatılmaktadır. Beyitte şair, sevgilisi ile diğer güzelleri karşılaştırıyor. Güzellerin, sevgilisinin yanında hiçbir değerinin olmadığını söylüyor. Bu sebeple güzeller ancak sevgilinin köpeğinin yoluna secde edebilirler. Şairin esas anlatmak istediği budur. Şair, sevgilisinin diğer güzellerle mukayese kabul etmeyecek derecede güzel olduğunu anlatmak için Hz. Adem’in secde hadisesini araç olarak kullanmaktadır. Bakara suresinin 34. ayetinde Adem’e secde meselesi şöyle anlatılmakta­dır: “Meleklere Adem’e secde edin demiştik. İblis müstesna hepsi secde ettiler, o ise kaçındı, büyüklük tasladı ve inkar edenlerden oldu.”

Teşne-i câm-ı visâlün âb-ı hayvân istemez
Mâ’il-i mûr-ı hatun mülk-i Süleymân istemez (115/1)

Visalinin kadehine susamış olan âb-ı hayâtı istemez. Karıncaya benzeyen ayva tüylerini seven ise Hz. Süleyman’ın tahtını istemez. Hz. Süleyman ile karınca hikayesi Divan şairleri tarafından sık sık kullanılır. Bu hikayenin kullanış şekline baktığımızda, karıncanın şair, Süleyman’ın ise sevgili olduğunu görüyoruz. Kur’ân’da bu hikaye şöyle anlatılmaktadır: (Karınca vadisine geldikleri zaman bir karınca: “Ey karıncalar! Yuvalarınıza girin; Süleyman ve ordusu farkına varmadan sizi ezmesin.”) . (Neml/ 18)

Ferâhum görüp cefâsını hasenâta dâhil eyler
Ne melek kim ol perînün ameline kâtib olmuş (135/3)

Benim ferahladığımı gören melek, cefasını iyilikler sayfasına dahil ediyor. O peri gibi güzelin amelini yazan bu nasıl melek? (Yukarıda insanın sağında ve solunda iki meleğin amelleri yazmasıyla ilgili bir ayet münasebetiyle ilgili ayet zikredilmişti :Bk. 18/2) İnsanlara cefa etmek dinen tasvip edilen bir durum değildir. Ne gariptir ki aşığına cefa eden sevgilinin cefası bile iyilikler sayfasına yazılıyor. Çünkü Divan şiirinde sevgilinin cefası bile lütuftur.

Şahsân mülk-i melâhatde sana kullar çok

Biri oldur ki varup Mısır’da sultan olmuş (136/2)

Sen güzellik mülkünün padişahısın. Sana kullar çok. Birisi de Mısır’da sultan olandır. Divan şiirinde, güzellik ve Mısır’da sultan olmak denince akla Hz. Yusuf gelir. Hz. Yusuf’un sultan oluşu hakkında Yusuf suresinin 54-56.ayetlerinde şöyle denilmektedir: (Hükümdar dedi ki:“Onu bana getirin, kendime onu has bir yardımcı edineyim.”Sonra hü­kümdar Yusuf’la konuşunca: “Sen bugün yanımızda mühim bir yer sahibisin, eminsin.” dedi. Yusuf şöyle dedi:“Beni Mısır’ın hazinelerine memur et; çünkü, ben iyi korur, iyi bilirim.” İşte, Yusuf’u zindandan kurtardığımız gibi kendisine Mısır memleketinde de kudret ve şeref verdik.)

Meger terkîb-i İsâ gerd-i hâk-i dergehündendür

Ki durmuş hâkden kadr ile azm-i âsumân etmiş (133/5)

Meğer, İsa’nın toprağı senin dergahının toprağının tozundanmış. Zira toprak­tan kalkmış, değer kazanarak göğe çıkmıştır. Hz. İsa’nın göğe yükseltilmesi şu ayette geçmektedir: “Allah buyurdu: Ey İsa! Seni vefat ettireceğim, seni nezdime yükselteceğim, seni inkar edenlerden arındıracağım ve sana uyanları kıyamete kadar kafirlere üstün kılacağım.”) (Al-i İmran/55) Sevgilinin dergahının toprağı, aşık için feyz kaynağıdır, kutsallık arz eder. Şair de sevgilinin eşiğinin toprağının ne kadar kutsal, saf ve feyizli oluğunu Hz. İsa’nın bu topraktan faydalanarak göğe yükseldiğini, göğe yükselme sebebinin sevgilinin eşiğinin toprağı olduğunu söyleyerek güzel bir neden buluyor.

Zihî cevâhir-i ihsân-ı ‘âma ma’din-i hâs

Dür-i şefâ’at içün bahr-i rahmete gavvâs (137/1)

Sen, alemi kuşatan ihsan madeni ve şefaat incisi çıkarmak için rahmet denizi­nin dalgıcısın. Gazelin bir sonraki beytinde geçen miraç kelimesinden buradaki rahmet kayna­ğının Hz. Peygamber olduğu anlaşılıyor. Hz . Peygamber’in rahmeti ile ilgili şu ayetleri tespit ettik: “O, iman edenler için bir rahmettir.” (Tevbe/61); “Biz seni alemlere rahmet olarak gönderdik.” (Enbiya/107); “O, size karşı çok düşkün, çok şefkatlidir, merhametlidir.”(Tevbe/128).

Yetüb huzûruna mi’rac vakti kılmışlar

Kamer husûl-i me’âsir Süheyl kesb-i havâs (137/2)

Miraç ile ilgili ayet yukarıda geçmişti.(Bk. 6/1)

Reh-i mütâbe’atündür tarîk-i fevz ü necât

Hevâ-yi merhametündür ümîd-i hayr u havâs (137/4)

Kurtuluş yolu, emirlerine uymaktadır. Merhamet arzun, bizim hayır ve kurtuluş ümidimizdir. Yukarıda iki beytini aldığımız bu gazel Hz. Peygamber’den bahseden bir na’ttır. Bu beyitte Hz. Peygamber’in merhameti ile ilgili ayetlere telmih var­dır.(Bk. 137/1)

Bekâ mülkün dilersen varunı yoh eyle dünya tek
Etek çek gördüğünden âfitâb-ı âlem-ârâ tek (156/1)

Beka mülkünü istiyorsan dünya gibi varını yok eyle. Dünyayı süsleyen güneş gibi gördüklerinden eteğini çek. Beka mülkünü yani ahireti istiyorsan bu dünyadan elini eteğini çek, diyor şair. Bu düşüncesinde şu ayetten istifade etmiş olabilir: “Dünya menfaati önemsizdir. Allah’tan korkanlar için ahiret daha hayırlıdır” (Nisa/77)

Ne bilür ohumayan Mushaf-ı hüsnün şerhin

Yere gökden ne içün indügini Kur’ân’ın (161/5)

Güzellik kitabının açıklamasını okumayan Kur’ân’ın yere niçin indiğini ne bilsin? Kur’ân’ın niçin indirildiği hakkında İbrahim suresinin 52. ayetinde şöyle denmek­tedir: “Bu Kur’ân, kendisiyle uyarılsınlar, Allah’ın ancak bir tek Tanrı olduğunu bilsinler ve akıl sahipleri iyice düşünüp öğüt alsınlar diye insanlar için gönderilmiş bir bildiridir.”

Çeşmümi eşk ile genc-i dür-i meknûn etdün

Merdüm-i çeşmümi ihsân ile Kârun etdün (167/1)

Gözümü gözyaşı ile değerli bir inci hazinesi, gözbebeğimi de bu ihsanınla Ka­run yaptın.” Beyitte geçen Karun, zenginliğiyle tanınan birisidir. Karun’un hikayesi Kur’ân’da Kasas suresinin 76. ayetinde anlatılmaktadır: “Karun, Musa’nın kavminden idi de onlara karşılık azgınlık etmişti. Biz ona öyle hazineler vermiştik ki anahtarlarını güçlü kuvvetli bir topluluk zor taşırlardı.” Beyitte, gözlerin çok fazla gözyaşı döktüğü söylenmekte ve gözbe­beği, inci gibi değerli yaşlara sahip olduğundan zenginlik ve çokluk itibariyle Karun’a benze­tilmektedir.

Bırak nikâb ki bilsün kemâl-i sun’ı görüp

Firişte hilkat-ı Âdem’de şüphesin bâtıl (176/2)

Örtüyü kaldır ki yaratılıştaki kemali görüp Adem’in yaratılışı hakkındaki dü­şüncelerinin batıl olduğunu anlasınlar. Beyitte, Adem’in yaratılışı hakkında batıl düşüncelere sahip olanlar meleklerdir. Adem’in yaratılışı ile ilgili Bakara suresinin 30. ayetinde şöyle denmektedir: (Hani Rabb’in meleklere: “Muhakkak ben yeryüzünde benim emirlerimi tebliğe ve infaza memur bir ha­life yaratacağım.” demişti. Melekler de “Biz seni hamd ile tesbih ve takdis edip dururken yerde bozgunculuk edecek, kanlar dökecek kimse mi yaratacaksın?” demişlerdi.).

Reh-rev-i irfâna besdür sâgar ü sâkî delil

Kim meh ü horşîdden tapmış temennâsın Halîl (177/1)

İrfan yolcusuna delil saki ve kadehtir. Hz. İbrahim, ay ve güneş yoluyla muradına ermiştir. Hz. İbrahim’in muradı, Hakk’a ulaşmaktı. Onun Hakk’ı buluşu En’am sure­sinde geniş bir şekilde anlatılmaktadır: (Biz İbrahim’e kat’i bilgiye erenlerden olması için göklerin ve yerin büyük mülkünü de öylece gösteriyorduk. İşte o üstünü gece bürüyüp örtünce bir yıldız görmüş: “Bu mu benim Rabb’im?” demiş. O sönüp gidince ise şöyle demiş: “Ben, böyle sönüp batanları Rabb’im olarak sevmem.” Sonra ayı doğar halde görünce de şöyle demiş: “Bu mu benim Rabb’im?” Fakat o da batıp gidince: “And olsun demişti, eğer Rabb’im bana hidayet etmemiş olsaydı sapanlar güruhundan olacakmışım.” Sonra güneşi doğar vaziyette görünce de: “Bu mu imiş benim Rabb’im? Bu hepsinden de büyük” demiş, batınca da şöyle söylemiştir: “Ey kavmim! Bunların hepsi fanidir.ben sizi Allah’a eş koştu­ğunuz nesnelerden katiyyen uzağım. Şüphesiz ki ben bir muvahhid olarak yüzümü, o gökleri ve yeri yaratmış olan Allah’a yönelirim. Ben müşriklerden değilim.”) (En’am /75-79) Şair: “İbrahim ay ve yıldızla nasıl amacına ulaştıysa biz de saki ve kadeh vasıta­sıyla amacımıza ulaşırız.” diyor.

Mûr-i muhakkarım ki serâsime çok gezip

Nâgâh bâr-gâh-i Süleymân’e yetmişim (187/4)

Süleyman ile karınca hikayesinin Kur’ân’daki anlatılış biçimi yukarıda geç­mişti. (Bk.115/1)

Bir kul oğlunu gönül şehrine sultan etdün

Mısr idi pâdişehin Yûsuf-ı Ken’an etdün (200/1)

Yusuf’un Mısır’a sultan oluşunu anlatan ayet, 136. gazelin 2. beytiyle ilgili açıklamada verilmişti.

Dil ki bir dilbere ser-menzil idi âhum ile

Yele verdüm adını taht-ı Süleyman etdüm (200/2)

Gönlüm, gönül alıp götüren bir sevgilinin mekanıdır.Ben gönlümü yele verdim, yok ettim. Onun adını da Süleyman tahtı koydum. Şair, gönlünü Süleyman’ın tahtına benzetmiş. Süleyman ve yel sözcüklerinin kullanılması Hz. Süleyman’ın rüzgara hükmet­mesi sebebiyledir: “Biz istediği yere onun emriyle kolayca giden rüzgârı, bina kuran ve dal­gıçlık yapan şeytanları, demir halkalarla bağlı diğer yaratıkları onun emrine verdik.” (Sâd/35)

Zâhidün ta’n ile dönerdim yüzün mihrâbdan
Nice bulmaz ecr min kâfir müselmân eyleyen ( 221/8)

Ayıplaya ayıplaya zahidin yüzünü mihraptan çevirdim. Bin tane kafiri müslüman eden hiç sevap alamaz mı? Zâhid, ibadetin sadece dış görünüşü ile ilgilenenler, öze ihtimam göstermeyenlerdir. İnsanları İslam’a davetle ilgili pek çok ayet vardır: “Sen, Rabb’ine davet et. Zira sen hakikaten dosdoğru bir yoldasın.”(Hacc/67); “İnsanları Allah’a çağıran, iyi iş yapan ve –ben müslümanlardanım- diyenden kimin sözü daha güzeldir.” (Fussilet/33)

Feth-i meyhâne içün okuyalum fatihalar

Ola kim yüzümüze açıla bir bağlu kapu (239/5)

Meyhaneyi fethetmek için fatihalar okuyalım. Belki bize bir kapı açılır. Feth ve fatiha aynı kökten gelen iki kelimedir ve her ikisi de Kur’ân’da birer sure adıdır. Fetih sûresi Mekke’nin fethiyle ilgilidir: “Biz sana apaçık bir fetih verdik.” (Fetih/1). Fatiha ise Kur’ân-ı Kerîm’in ilk sûresidir, yani Kur’ân’ın girişi, kapısıdır.

Ey Fuzûlî bize takdîr gam etmiş rûzî

Kılalum sabr nedür çâre rızâdan gayrı (271/7)

Ey Fuzûlî! Bize kader, gamı takdir etmiş. Sabredelim, zira razı olmaktan başka çare nedir? Aşığın kaderi gam çekmektir. Şaire göre kadere rıza göstermek gerekir. Çünkü: “Allah’ın emri mutlaka yerine gelecek, yazılmış bir kaderdir.” (Ahzab/38)

Nâvekin gör kim yarup eşküm dutar göz perdesün

Ey diyen Mûsâ asâsı kat’-ı deryâ etmedi (280/2)

Ey Musa’nın asâsı denizi kesip açmadı diyen! Bak sevgilinin okunun göz­yaşımı yarıp da göz perdesine nasıl ulaştırdığını gör.Sevgilinin oku, Musa’nın asâsına, gözyaşı da denize benzetilmiş. Hz.. Musa ile Firavun ve Firavun’un adamlarının mücadelesi Kur’ân’da şöyle anlatılır: (Derken Firavun ve adamları gün doğumunda onların ardına düştüler. İki topluluk birbirini Musa’nın adamları: “İşte şimdi yakalandık!” dediler. Musa: “Asla!”dedi.. “Şüphesiz Allah benimledir, bana yol gösterecektir.” Bunun üzerine biz Musa’ya: Asân ile denize vur!” diye vahyettik. Vurunca deniz derhal yarıldı.) (Şuârâ/60-63).

Her demünden min Mesîhâ zinde-i câvid olur
Sen eden izhâr i’câzı Mesîhâ etmedi (280/3)

Senin her nefesinden bin tane İsa ebedi hayata erer. İsa dahi senin gösterdi­ğin mucizeyi gösteremedi. Sevgilinin nefesi, aşıklara hayat vermektedir. Bu yönüyle sevgilinin nefesi İsa’nın nefesine teşbih edilir. İsa’nın mucizesi ölüleri diriltmektir: “Allah’ın izniyle ölüleri diriltirim.” (Al-i İmran /49). Şair, sevgilinin nefesinin aşığa can vericiliğinden bahsetmektedir.

Ey hoş ol kim ‘ışk harfin bir dahî tekrâredem

Haşr dîvânında görgeç nâme-i a’mâlümi (287/4)

Mahşer divanında amel defterimi görünce o defterde bir kez daha aşk kelime­sini tekrar etmek ne hoş olur. Şairin aşkı amel defterine yazılmıştır. Kıyamet gününde bu aşk kelimesini görünce yine mutlu olacaktır. Beyitte İsra suresinin 13-14. ayetlerine telmih vardır: “Her insanın amelini boy­nuna bağladık. İnsan için kıyamet gününde, açılmış olarak önüne konacak bir kitap çıkarı­rız. Kitabını oku! Bugün sana hesap sorucu olarak kendi nefsin yeter (deriz).”

Şerha bir gün kılduğum bîdâdı çekmez haşre dek

Ol melek kim yazmak ister nâme-i a’mâlüni (296/3)

Amellerin melekler tarafından yazılması ile ilgili ayet yukarıda geç­mişti. (Bk. 18/2)

Sonuç olarak diyebiliriz ki, İslamiyet’in kabulünden sonra İslami kültürün temeli olan ve asırlardır orijinalliğinden ve kutsiyetinden bir şey kaybetmeyen Kur’ân-ı Kerîm Türk toplumunu da etkilemiştir. Her ne kadar bazıları tebliğ amacını gütseler de genel olarak şairlerimiz Kur’ân ayetlerini söylemek istedikleri konuya uygun bir bağlamda, sözün mana­sını kuvvetlendirmek için vasıta olarak kullanmışlardır. Bu kullanımda -genel olarak- tebliğ ve telkin amacı gütmezler. Amaçları, bir ayeti zikretmek değil, sözün gücünü, büyüsünü artıra­rak muhataplarının zihinlerinde daha kuvvetli etkiler meydana getirmektir. Ayetler, kâh tam metin, kâh ibare, kâh remiz yoluyla anılıp şiirin muhatabına bir mesaj vermeye yönelik olarak vezne dökülürler.[19]

(Bu makale Diyanet İlmî Dergi’de yayımlanmıştır)

Muhammet KUZUBAŞ

——————————————————————————–

[1] İskender Pala, Osmanlı Ansiklopedisi, İz Yayıncılık, İstanbul 1996, C. 4, s. 160.

[2] Agâh Sırrı Levend, Divan Edebiyatında Kelimeler ve Remizler Mazmunlar ve Mefhumlar, Enderun Kitabevi, İstanbul 1984.

[3] İskender Pala, Osmanlı Ansiklopedisi, C. 4, s. 161.

[4] Kemal Eraslan, Divan-ı Hikmet’ten Seçmeler, Kültür Bakanlığı Yayınları, Ankara 1991, s. 320

[5] Ahmet Kabaklı, Türk Edebiyatı, C. 2, Türk Edebiyatı Vakfı Yayınları, Ankara 1991, s. 309.

[6] Mustafa Özçelik, Yunus Emre, Beyan Yayınları, İstanbul 1991, s. 164

[7] Mustafa Özçelik, Yunus Emre, s. 186

[8] Harun Tolasa, Ahmed Paşa’nın Şiir Dünyası, Ankara Üniversitesi Yayınları, Ankara 1973, s. 20.

[9] Ali Nihad Tarlan, Necati Bey Divanı, Millî Eğitim Yayınları, İstanbul 1963, s. 266.

[10] Ali Nihad Tarlan, Ahmed Paşa Divanı, Millî Eğitim Yayınevi, İstanbul 1966, s. 246.

[11] Ali Nihad Tarlan, Zati Divanı, Edebiyat Fakültesi Basımevi, İstanbul 1968, s.3.

[12] Çalışmamızda, Akçağ Yayınevi’nin yayımladığı Fuzûlî Divanı’nı esas aldık. (Bk. Fuzûlî Divanı, Akçağ Yayınları, Ankara, 1997.) Beyitlerin yanındaki parantezlerde ilk rakamlar gazel numarasını, ikinci numaralar beyit numaralarını belirtir.

[13] Ali Nihad Tarlan, Fuzûlî Divanı Şerhi, Akçağ Yayınları, Ankara, 1998, s.15.

[14] Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, C. 8, s. 164-165.

[15] Emine Yeniterzi, Türk Edebiyatında Na’t, Türkiye Diyanet Vakfı yayınları, Ankara 1993, s. XII.

[16] İskender Pala, Âşinâ Güzeller, Ötüken Neşriyat, İstanbul 1999, s. 246.

[17] Ferit Devellioğlu, Osmanlıca-Türkçe Ansiklopedik Lûgat, Aydın Kitabevi Yayınları, Ankara 1997, s.608.

[18] A. Faruk Gürtunca, Peygamberler Tarihi, Akpınar Yayınevi, İstanbul 1979, s. 503-504.

[19] İskender Pala, Âşinâ Güzeller, Ötüken Neşriyat, İstanbul 1999, s. 244.

Benzer yazılar

Yorumlar

türk porno , adana escort , adana escort bayan , porno izle , mersin escort , escort adana , adult forum , istanbul escort , hatay escort , beylikdüzü escort , bodrum escort , eskisehir escort , porno indir , escort bayan , seks hikaye ,


Hosting Sponsoru

sponsor