Edebiyat Türkiye

Sitemize içerik göndermek için lütfen Tıklayınız.

Fuzuli’nin Sana Redifli Gazeli

Kıymetli dinleyenlerim, asırlardır edebiyatımızın zirvesinde adeta bir pırlanta gibi parlamakta olan Fuzûlî’yi anmak üzere bir araya geldiğimiz bu gönül meclisinde öncelikle sizleri saygı ve sevgiyle selâmlıyorum. Bu tebliğimde önce kısaca metin şerhi hadisesinin mahiyeti ve edebiyatımız için arzettiği önemi dile getirmeye ve daha sonra da, ömürlerini, kültür ve edebiyatımızın bu müstesnâ simâsını, Fuzûlî’yi anlamak, anlatmak ve onu genç nesillere sevdirmek uğrunda harcamış iki büyük insan, bu sahanın iki unutulmaz ismi hocaların hocası Ali Nihat Tarlan ile lisans, yüksek lisans ve doktora öğrencisi olmakla gurur duyduğum hocam merhum Halûk İpekten’in bu sahadaki çalışmaları ile bu iki ustanın kaleminden büyük şairimiz Fuzûlî’nin “sana” redifli gazelinin şerhini takdim etmeye çalışacağım.

Değerli dinleyenlerim;

Klâsik edebiyatımızın altıyüz yıllık ürünlerini incelemek, onları anlamaya çalışmak ve onlardan yeniden zevk alabilmek için ne yapmak gereklidir? Nasıl bir yol bulmalı, nasıl hazırlanmalı ve nelere dikkat edilmelidir? Tabii bu kadar uzun bir geçmişi bulunan ve Türk toplumunun asırlar boyu zevk ve heyecan kaynağı olan bu edebiyatı anlamaya çalışmak için önce, bu edebiyatın kolay bir edebiyat olmadığını kabul etmek gerekir.

Evet, eski şiirimiz, devrine ve şairine göre değişen ölçülerde zor anlaşılır bir şiirdir. Ancak bu sadece dilden gelen bir zorluk değildir. Zamanın sosyal hayatı, halkın yaşayışı, adetleri ve bu kültürün yabancısı olmak da bu zorluğu arttırır. Buna bazı şairlerde tasavvufu da eklemek gerekir.

Divan edebiyatının bir mazmunlar edebiyatı olduğu her zaman söylenmiştir.Bilindiği üzere mazmunlar, teşbih, istiare, mecaz, telmih sanatları içinde çok kullanılan ve alışılan benzetmelerdir. Bugün belki birçoğu yadırganabilecek olan bu benzetmeler yüzyıllar boyunca şairlerin ve halkın düşüncesine ve mantığına uygun olarak yapılmışlar ve bunlara dayanan mazmunlar kullanıla kullanıla şiirde yerleşmiştir. Her şair hazır bulduğu bu mazmunlarda küçük değişiklikler yapmış, bazı eklemelerde bulunmuş, böylece mazmunlar zenginleşip çeşitlenmiştir. Okuyucu da bunlara alıştığı ve benimsediği için hep aynı tür benzetmeleri bekler olmuştur. Böylece şairlerle okuyucular arasında önceden yapılmış bir anlaşma doğmuş ve bir diyalog kurulmuştur. Eğer şair, sevgilinin saçından sözedecekse, daha önce yapılmış belirli benzetmeleri yapmak, belirli mazmunları kullanmak zorundadır. Çünkü bir defa güzel saçın uzun, kıvrımlı, kapkara ve güzel kokulu olması gerektiği kabul edilmiş ve buna alışılmıştır. Bu bakımdan saçın şeklini zincir, yılan, düğüm, bağ, tuzak, kemend, halka, çevgân, sünbül, salkım söğüt, perişan, avare, mahşer, perde, çadır benzetmeleriyle; rengini kara, gece, akşam, zulmet, kâfir, duman, sâye, Hintli; kokusunu da misk, anber, benefşe, sünbül, şebboy benzetmeleriyle verecektir. Sevgilinin saçı bütün şairlerde bu ve buna yakın benzetmeler ve bunlarla kurulu mazmunlarla anlatılır. Bu alışılmış mazmunlar dışında, çok yeni ve değişik mazmun tekliflerinin, büyük bir şairden gelmedikçe benimsenmesi çok zor olmuştur. Örneğin, sarı saç, mavi göz mazmununun bilindiği kadarıyla divan şiirine Nedim tarafından sokulmuş olması gibi..

Özellikle metin şerhi çalışmalarında çok dikkat edilmesi gereken bir husus; şairlerin beyitlerde kullandıkları kelimeler arasında mutlaka bir ilişki kurmağa dikkat etmiş olmalarıdır. Bunun için de kelimeleri seçerken, yakın ve uzak anlamları ile birbirine bağlayarak kullanmışlardır. Eski şiirimizi lâyıkıyla anlayabilmek ve zevkine varabilmek için üzerinde durulacak bir başka konu da şiirlerin tasavvufî anlamlarına dikkat etmek gereğidir. Büyük mutasavvıf şairlerin şiirlerinde tasavvuf çok belirgin bir şekilde yer alırken, bazı şairlerde ise tasavvufî anlam şiir sanatı içinde eritilmiş ve ilk görünen anlamın altına gizlenmiştir. Bilhassa Nâilî ve Şeyh Gâlib gibi bazı büyük şairlerde çoğu zaman beyitlere tasavvufî bir anlam dışında açıklama getirmek hemen hemen imkansızdır. Bu tür şiirlerde tasavvufî anlamı bulup çıkarmak için uzun uzun düşünmek, tasavvuf terimlerine ve bazı işaretlere dikkat etmek zorunluluğu vardır.(1)

Metin şerhi çok genel bir ifadeyle, eserin bizzat kendisini esas alan bir çalışmadır.Bu tür çalışmaların temel felsefesi; metinden yola çıkarak anlatılmak isteneni yorumlamak olmuştur.

Bu metod, klâsik kültür geleneği içerisinde metni açıklama, ilgili metnin kenarına haşiye, izah, tefsir, telhis, talikat ve şerh yoluyla düşülen notlar şeklinde gelişmiştir. Bu terimlerin genellikle “açıklama-yorum” karşılığında kullanıldığını görürüz. Metin tahlili veya metin incelemesi adıyla bilinen faaliyet de çoğu zaman bu çerçevede düşünülmüştür.

Metin tahlili müstakil bir eserin kendi içinde incelenmesi olmakla birlikte, bu çalışmaları yönlendiren güzellik ve değerlilik bakış açılarına göre değişkenlik arzeder. Metin tahlili olarak adlandırdığımız çağdaş metin incelemelerindeki estetik anlayış, çoğu zaman Batı estetiği veya edebiyat teorisinin yani retoriğin tesiri altındadır. Buna karşılık klâsik edebiyatın güzellik ve kıymet anlayışı doğu kültürüne has bir estetik anlayışa veya edebiyat teorisine, yani belâgata dayanmaktadır. Bu nedenle yine metin tahlili anlamındaki metin şerhi edebiyat teorisi veya edebiyat tarihi birikimiyle birlikte; klâsik edebiyatın kaynaklarını yani Kur’ân-ı Kerim, hadisler, doğu ve batı mitolojisi, islâm tarihi ve tasavvufu da bir bilgi dağarcığı olarak hazırlamış olmayı gerektirir.

Türkiye’de metin şerhi çalışmalarının pîri sayılan Tarlan, yaşadığı dönemde avrupâi anlamda bir metin tahlilinin mevcudiyetine rağmen. klâsik kültür birikimi ve klâsik estetik anlayışına uygun olarak eseri açıklama yolunu seçmiş birisidir. Değişik bir ifadeyle bu; divan edebiyatının kaynaklarını ön plâna alan bir şerh metodunun adı olmuştur.(2) Nâmık Kemal’in oğlu Ali Ekrem Bolayır ve Ferid Kam, Tarlan’ın bu sahadaki en değerli hocaları idi. Prof.Dr. Ali Alparslan onun hocalarını aştığını ileri sürerken bir önemli noktaya temas ediyor : “Metin şerhinde eski şarihlerin metodunu ortadan kaldırdı. Eskiler şerh yaparken mânâsız, yersiz izahlarda bulunurlar, kelimeler ve mefhumlar hakkında gramere ait bilgilerden başlayarak akıllarına gelen her türlü şeyi sıralarlar, ondan sonra esas mevzua geçerlerdi. Hatta bu yüzden bazan beytin esas mânâsından uzaklaşırlardı. Halbuki Ali Nihat Tarlan metin açıklamalarında şairin psikolojisinin, hayatının, muhitinin, bilgisinin ve bu bilgi hududunun gözönünde bulundurulmasını ön plâna aldı. Böylece yeni bir metod ortaya koydu.”(3)

Tarlan’ın böyle bir metodu benimsemesinde kuşkusuz bizim edebiyatımıza bir bütün olarak bakmasının ve bu edebiyat hakkında kadirşinaslık duygularıyla dolu olmasının önemli rolü vardır. O’na göre Divan edebiyatına havas edebiyatı deyip onu millî bir edebiyat saymamak, bir milletin içinde havassın o millete mensup olmadığını sanmak kadar cahilce bir hükümdür. Elbette bir cemiyet, birçok bakımdan ayrı ayrı seviyelerdedir. Her birinin ayrı bir ihtiyacı vardır. İnsanı bütünü ile kavrayan ihtiyaçların çok şiddetli ve gerekli olanı da sanat ihtiyacıdır. Yine ona göre bir çocuğun doğar doğmaz ağlaması içinde bile sanatın tohumu vardır.

Bugünkü nesil, birçok tarihi zaruretler neticesinde ecdadının vücuda getirdiği bir sanat abidesine yabancı kalmıştır. Bir nesil kendi mazisine ve onun taşıdığı şereflere varis olursa, daha kudretli yetişir ve kendine güveni artar. Veya hiç olmazsa millî kabiliyetlerinin sınırlarını görür. Her sanat eseri beşerî bir ihtiyacın mahsulüdür. Ve bir bilim adamı, asırlarca evvel vücuda gelip inkişâf eden bir sanat telakkisini bugünkü zevki ile ölçemez, değerlendiremez.

Altı asır bir milletin ruhu üzerinde gelişip ona hâkim olan, kütüphaneler dolusu eser veren bir edebiyat, incelenmeye eğer ve bu neslimiz için mukaddes bir vazifedir sanırım. İyice bilmeden, sathî bir görüşle bir sanatı mahkûm etmek, fikrî bir fâciadan başka birşey değildir. Evet, bu edebiyatı anlamak güçtür. Büyük bir kültür zenginliğine muhtaçtır. Hiçbir medenî millet, mâzisini, sanatını bizim kadar ihmal etmiş değildir. Şimdiye kadar divan edebiyatı mahsulleri sadece bir zevk, hissî ve fikrî bir tatmin elde etmek için okunmuştur. Şairlerimiz hakkında verilen kıymet hükümleri subjektiftir. Çoğu zaman hiçbir vesikaya dayanmaz. Onların eserleri içine nasıl fikrî ve rûhî bir hazırlıkla gireceğiz? Çok defa müstahkem bir kaleye benzeyen bir beyti neresinden girerek fethedebileceğiz?”(4) Tarlan’ın bu düşüncelerine katılmamak elde midir ?

Sevgili dinleyenlerim,

Metin incelemelerinde merhum Halûk İpekten, Tarlan ekolünün takipçisi idi. Fuzûlî, Bâkî ve Nâilî ve Şeyh Gâlib üzerinde yapmış olduğu çalışmalar bunun en güzel örnekleridir. Metnin kelime anlamına katkıda bulunmaksızın nesre çevrilmesi, şekil ve muhtevanın iki ayrı bölüm halinde dikkatlere sunulması, edebî sanatlar ve kelime ilişkileri açısından metnin incelenmesi, mazmunların tesbit edilerek açıklanması ve sonuçta bu kelime ilişkileri ile mazmunların metne kazandırdığı yeni anlamların açıklanması bu metodun belli başlı hususiyetleri olarak göze çarpar.(5)

Yakın dostu Prof. Dr. Orhan Okay, onun için bakınız neler söylüyor : “Haluk İpekten, üniversitelerimizde “Eski Türk edebiyatı denilen, ama bence eskimeyecek klâsiğimiz olan divan edebiyatı alanının disiplinli ve titiz araştırıcılarındandı. Onun, eski şiirimizi belli bir açıdan tahlil etmekte, neslinin içinde bir otorite olduğunu tereddüt etmeden söyliyeyim. Divan şiirimizin tahlil ve değerlendirilmesinde, birbirinden farklı iki yol tutulmuştur. Eski tezkirecilik usülünü ve aslında pek de bilgimiz olmayan geçmiş asırların şuara meclislerinde veya var idiyse şiir öğretimindeki usulleri bir tarafa bırakıyorum. Dârülfünun ve akademik çevreler teşekkül ettikten sonra Divan şiirine iki türlü bakılmıştır. Biri Ferid Bey(Kam)’in “şerh-i mütûn” geleneği ki, Agah Sırrı Levend, Ali Nihat Tarlan, Necmettin Halil Onan ve onların yetiştirdikleri bir koldan bu geleneği devam ettirmişlerdir. İkincisi Fuad Köprülü’nün, her edebî eser gibi divan şairinin de tarihî, sosyal siyâsî bir zeminde geliştiğini dikkate alarak tahlil çerçevesini genişleten bir yorum kapısı aralamasıdır. Bu aralanan kapıdan birbiriyle fazla bağları olmayan, kısmen Ali Canip Yöntem ve daha çok İsmail Habib Sevük, Ahmed Hamdi Tanpınar, Mehmet Kaplan gibi tenkidçiler girdiler. Haluk İpekten bunlardan birincilere bağlıydı. Divan şiirinin mantığına, belâgatine, formel yapısına, nihayet bütün bu sistemin getirdiği bilgi birikimine son derece bağlı, fakat bunu aşan yorumlara, kendisine uzak ve zorlama gibi görünen kontekst ilişkilerine , geleneğin getirdiği şerhlerden sapmalara, aykırılıklara da aynı derecede karşıydı. Belki de bu tavrının verdiği çekingenlik ve titizlikle kongrelere katılmadı, dergilere yazmadı hatta çok sınırlı sayıda birkaç örneğin dışında makale de kaleme almadı.(6) İpekten’in metin şerhi çalışmalarında dikkatimizi çeken en önemli husus; onun tasavvufî remzlerin açıklanması bahislerinde fazla hassas davranmayışı, meselenin derinliğine inmek istemeyişi olmuştur.

Kuşkusuz metin şerhi adı altında toplanacak çalışmalar bu iki kıymetli insanın çalışmalarından ibaret kalmadı. Özellikle akademik çevrelerde bir kısmı bugün de devam eden birbirinden değerli çalışmalar yapıldı. Tahir Olgun, Mehmet Çavuşoğlu, Harun Tolasa, Tunca Kortantamer Cem Dilçin, İsmail Ünver, özellikle eski şiirimizi anlamanın bir basamağı olan mazmunlara dair çalışmaları ile Mine Mengi, Ali Alparslan, Kemal Eraslan, Amil Çelebioğlu, Halil Erdoğan Cengiz, Cemal Kurnaz, Nejat Sefercioğlu, Nahit Aybet, Adem Çalışkan, Mustafa Tatçı, Ahmet Mermer, İskender Pala, Atilla Şentürk, Rıdvan Uzel, Mehmet Temizkan, Mehmet Sarı, Mustafa Sütçü, Sabahat Güler, Yavuz Demir, Ahmet Arı, Mehmed Emin Ertan, Bünyamin Çağlayan ve ismini zikredemediğimiz çok sayıda ilim adamımız bu büyük ustaların yolunu takip etmek suretiyle Türk kültürüne önemli hizmetlerde bulundular. Bu vesile ile kendilerine şükranlarımızı sunuyoruz.

Değerli dinleyenlerim, şimdi de iki ustanın kaleminden Fuzûlî’nin “SANA” redifli gazeline geçmek istiyorum :

ı. Ey melek-sîmâ ki senden özge hayrândır sana

Hak bilür insân demez her kim ki insândır sana

“Ey melek yüzlü, senden başka herkes sana hayrandır. Allah bilir ya, insan olan sana insan demez. (Melek der)”

Bu beyt için bakınız Tarlan neler söylüyor : “Bu beyti izah etmeden önce bu dünyanın tasavvufî cephesine dair birkaç söz söylemek zarureti vardır.

Tasavvufta hüsn-i mutlak, tek ve mutlak güzellik olan Allah’tır. Yani Hak’tır. Güzellik öncelikle insanda tecellî eder. Çünkü insan bütün varlığı ile ancak insanda tecellî eden güzelliğe bağlanır. İnsandaki güzellik ise Hakk’ın güzelliğidir. Tasavvuf ile ilgilenen Divan şairleri bir insan güzelliğine karşı aşklarını söyledikleri zaman onun fizîkî varlığından geçip güzelliğin gerçek sahibi olan Allah(C.C)’a yönelirler. Şiirlerinde çoğu zaman buna dair ipuçları da verirler. Bu tür metinlerin tahlili yapılırken bunlara çok dikkat edilmelidir. Sözü edilen sevgililer hemen daima mücerred yani soyuttur. Bazı şairlerde, özellikle herhangi tarikatla ilişkisi bulunmayan şairlerde mecâzî aşkın terennüm edildiği görülür. Fakat o da son derece ihtiyatlı ve iffetli bir üslûp içerisindedir. Bu gibi incelikleri ancak uzun bir meşguliyet sonucunda görebilmek mümkündür. Şimdi beyti ele alalım :

Melek kelimesinin hakiki manası kudrettir. Bu kısmı “Ey bize kendini kudret şeklinde gösteren” biçiminde alırsak bu hakiki güzel olan Allah’tır. Çünkü kendinden başka herkes ona hayrandır.

Melekler, nurdan yaratılmış lâtif cisimlerdir. Maddeden arınmış nur şeklinde varlıklardır. Kur’ân-ı Kerim’in Nur Sûresi 35. ayetinde; “Allahü nûrü’s-semâvât-ı ve’l-arz…”Yani “Allah, yerlerin ve göklerin nurudur.” buyurulur.

Sonra meleklerde yemek içmek, erkeklik dişilik yoktur. Yani insanlara benzemezler. Seni görenler eğer insan ise, yani şuur idrak ve irfan sahibi iseler “Allah bilir ki” yemin ederim ki sana insan demezler.

Fuzûlî burada “Hak bilür” ifadesini iki mânâda kullanıyor :

1. Yemin ederim ki, Allah bilir ki.

2. Sana insan demez, seni Hak olarak bilir ve tanır.

O halde anlaşılıyor ki, Fuzûlî’nin bir iki karîne ile söylemek istediği melek-sîmâ sevgilinin, Hüsn-i Mutlak’ın bir tecellisi olduğudur. Divan şairleri melek, peri, insan, huri kelimeleriyle tenasüb sanatı yaparlar. Burada da insan ile meleği bir arada zikrediyor.”

Tarlan’nın öncelikle tasavvuf penceresinden girdiği bu beytin şerhini bakınız Haluk İpekten nasıl yapıyor :

“Sevgilinin yüzü melek yüzüne benzetilmiş. İnsan olan, yani gerçek, bilgili, olgun olan, kendini bilen insan sevgiliye insan demez. Melek der. Hem cümlenin gelişinden hem de yüzünün melek gibi güzel olmasından sonra savgiliye melek denmesi doğaldır. Melekler, güzel, iyi huylu, nurdan yaratılmış, maddesi ve cinsiyeti olmayan varlıklardır. Aslında melek, kudret anlamındadır. Cinsiyetleri olmadığından “senden özge” denmiş, yani kadın erkek bütün insanlar sana hayrandır.” İpekten daha sonra “Hak bilür” sözü üzerinde durmakta, açıklamalarda bulunmakta ve beytin tasavvufî yönünü ele alarak şunları söylemektedir : “Bu tasavvufî bir beyittir. Fuzûlî’nin hemen bütün beyitlerinde anlaşılanın altında gizli bir tasavvufî anlam vardır. Beyitteki sevgili Allah, aşk da ilâhî aşktır. Özge, başka, gayr demektir.Gayr, vahdetten başka olan herşey, yani kesrettir. Sûfîlerin Vahdet-i Vücud düşüncesine göre tek ve mutlak varlık Allah’tır. Kâinatta görünen herşey Allah’ın zâtının tecellîsidir. Bu yüzden ondan gayrı olan herşey ve herkes ona hayrandır.

İpekten, bu beyte ilişkin son olarak Hak- melek- insan kelimeleriyle bir tenasüb sanatının yapıldığını söyler.

2. Vermeyen cânın sana bulmaz hayât-ı câvidân

Zinde-i câvîd ana derler ki kurbândur sana

“Sana canını vermeyen ebedî hayata erişemez. Ebedî hayata erişen ona derler ki sana kurbândır.”

Tarlan’ın ikinci beyit için şunları söylediğini görüyoruz : “Can maddî hayatın devamını sağlar. Bu maddî hayatı sana vermeyen, vermeye kıyamayan, yani kendini Allah’ta yok etmeyen, fenâfillaha erişmeyen ebedî hayata kavuşamaz. Çünkü fenâfillâhın neticesi bekâbillâh, yani Allah ile bâkî olmaktır. Ebediyyen diri olan, Allah’a kurban olan, bir anlamda kendini onun yolunda yok eden bir anlamda da Allah’a yakın olandır. Çünkü kurban gerçekte yakınlık demektir. Şimdi birinci beyitte söz konusu edilen melek-sîmânın siması meydana çıkıyor.”

İpekten, ikinci beyti günümüz Türkçesine; “ Sana canını vermeyen ölümsüz hayata kavuşamaz. Ancak kendisini sana kurban edene ölümsüz hayata erişmiş denir.” şeklinde çevirdikten sonra şu şekilde açıklamaktadır : “Câvid, câvidân, ölümsüz, ebedî demektir. Beyitte, ölüp hayatta kalmak, ancak ölerek yaşamak gibi bir anlam çelişkisi görülüyor. Aslında islâmî düşüncede bu dünya fânî, geçici; öteki dünya, yani ahiret ise bâkîdir, süreklidir. Sürekli olan hayata erişmek için de insan vücudunun ölüp toprak olması gerekir. Böylece beyitteki çelişki gibi görünen durum ortadan kalkar.

Beytin tasavvufî anlamında sevgili Allah’tır. Can sadece Allah’a verilir. Beden ve can, insanın maddî, gönül ise manevî varlığıdır. Canını verip, bedenini öldürüp maddî varlığından sıyrılan aslına döner. Fenâfillâha erişir ve kendisini O ilâhî varlıkta yok ederek ebedî canlılığa kavuşur.

Kurban kelimesi beyitte özellikle seçilmiş ve iki anlamda kullanılmıştır. Kurban, kurb kelimesinden ve yaklaşma yakınlaşma, Allah’a yakınlaşmak için kendini esirgemeden feda etme, yok etme anlamlarına da gelir.”

3. Âlemi pervâne-i şem’-i cemâlün kıldı ışk

Cân-ı âlemsin fedâ her lahza min cândır sana

“Aşk bütün âlemi güzelliğinin mumu etrafında pervâne etmiştir. Sen âlemin cânısın. Her an sana bin cân fedâ olsun.”

Tarlan şöyle diyor bu beyt için : “O kadar güzelsin ki âlem senin güzelliğinin mumu etrafında pervâne gibi dönüp o ateşte kendini yok etmek, yakıp mahvetmek istiyor.

Âlem bir bedense sen o âlemin canısın. Hayatı, varlığı o âlem senden alıyor. Yani vâcibü’l-vücûdsun. Böyle olunca her an sana bin can fedadır. Çünkü zât-ı Hakk’ın kendisi cân-i âlemdir. Can esasen onundur. Her bir pervane ateşe düşüp yanıyor. Alem de pervane gibi dönüyor.

Divan şiirinde mumun fitili candır. Çünkü yanan odur. Güzellik bir mum, yanan fitili sensin demek istiyor.”

İpekten’in bu beyte dair söyledikleri ise şunlar : “Bu beytin de sevgilinin güzelliğini, herkesin ona aşık olduğunu anlatan basit anlamı yanında bir de tasavvufî anlamı vardır : Buradaki cemâl, cemâl-i mutlaktır. Sufilere göre âlemin meydana gelişinin nedeni aşktır. Dünya aynı zamanda Vücûd-ı Mutlak olan Allah’ın aşk-ı zâtî ile kendini görmek, göstermek ve bilinmek istemesinden doğmuştur. Tek varlık O’dur. Âlemdeki herşey, herkes Vücûd-ı Mutlak’ın tecellîsidir. Bu yüzden beyitte “herkes, herşey, bütün insanlar ve dünya, kâinât” anlamında âlem kelimesi kullanılarak “cân-ı âlemsin” denmiş.

Cemâl, ışık veren bir muma benzetilmiş. Mum, bir toplantının canıdır; mum olmayınca karanlıkta toplanılmaz. Toplantının başına “şem’-i bezm” denir. Mum, aynı zamanda bir insana benzetilir. Eriyen beyaz mum kısmı insanın bedeni, alevi yüzü, dumanı da saçlarıdır. Mumun fitili de insanın canıdır. Fitil olmadan mum yanmaz. “Cân-ı âlemsin” sözüyle, sen âlem toplantısının başısın ve insana hayat veren can, muma hayatı veren fitil gibi, âleme hayat veren sensin, denilmiş. Mumun fedâ sözüyle ilişkisi vardır. Bu ilişki, mumun yandıkça erimesi ve yok olup gitmesindendir. Dünyada her an binlerce insan ölür yani canlarını Allah’a fedâ ederler.

İpekten burada pervâne kelimesine çok değişik ve güzel bir fonksiyon yüklemekte ve şunları söylemektedir: Pervâne, aynı zamanda postacı, haberci demektir. Böylece ilk mısradaki “Aşk, âlemi senin güzelliğinin habercisi yaptı” sözleriyle Cemâl-i Mutlak’ın âlemde göründüğü ve âlemin Allah varlığının habercisi olduğu söylenmiş.

Şiirde bülbül ve gül, servi ile kumru, pervâne ile mum daima birlikte kullanılır. Pervâne muma âşıktır. Onun çevresinde döner ve sonunda onun ateşinde yanar, kendini fedâ eder. Pervâne, aşkta sadâkatın simgesi olarak kullanılır.”

4. Âşıka şevkunla cân vermek inen müşkil degül

Çün Mesîh-i vaktsen cân vermek âsândur sana

“Hararetli, içi yanan bir aşkla canını sana vermek o kadar müşkil değildir. Çünkü vaktin İsâsısın, âşıka cân vermek sana kolaydır.”

Tarlan bu beyit için şunları söylüyor : “Aşkla içi yanan âşık, sana kolayca canını verir. Madem ki sen zamanın İsa’sısın ve İsa’nın mucizesi de ölüyü diriltmektir, âşık sana kolayca canını verir. Tasavvufta var olan tek Vâcibü’l-vücûd’tur. İsa ise O’nun tecelli ettiği bir yerdir. O Allah’ın ihyâ sıfatına mazhar olmuştur. Birinci beyitte sözü edilen bu melek-sîmâ da Allah’ın güzelliğinin bir mazharıdır. Bu güzel, İsa gibi âşıka tekrar kolayca can verir, onu diriltir. Bu sûretle âşık bekâbillâha erişir.”

İpekten ise Fuzûlî’nin bu beytini şöyle açıklıyor : “Sevginle âşıklara can vermek senin için güç değildir. Çünkü sen zamanın İsâ’sısın; can vermek senin için kolaydır.”

Beyit ilk anlamıyla, sevgilinin aşkı ve arzusuyla aşıkları canlandırdığını, onlara hayat ve neşe verdiğini anlatıyor. Arzu, istek, aşk, hararet, ışık, parlaklık gibi birkaç anlamı olan şevk kelimesinin kullanılmasıyla sevgili ayrıca muma benzetilmiş. Mumun ışığı, şavkı vardır. Karanlıkta mum yakılınca ortalık aydınlanır ve bütün çevre, insanlar canlanıp ortaya çıkar.

Sevgili can vermek, diriltmek bakımından Hz.İsa’ya benzetilmiştir. İsa yerine Mesih kelimesinin kullanılması şunun içindir : Mesih, sıvazlanmış, elle okşanılmış, mesh etmiş, kılık değiştirmiş, başka bir şekle girmiş demektir. Hz.İsa çarmıha gerildikten sonra şekil değiştirerek tecerrüd etmiş ve maddî varlığından sıyrılarak göğe çekilmiştir. Sevgili de beyitte şekil değiştirilip Hz.İsa yerine konulmuş. Hz.İsa’nın mucizelerinden biri de hastaları iyileştirmesi ve ölüyü diriltmesidir. İsa peygamber nefesi ve dokunmasıyla hastaları iyileştirirdi. Azer adında birini de öldükten sonra diriltmiştir. Bu yüzden geçeceği yollarda yüzlerce hasta bekleşirdi. Beyitte sevgilinin de Hz.İsa gibi ölmüş olan aşıkları değiştirdiği, onlara can verdiği söylenmiş.

“Can vermek” sözü iki mısrada da tevriyeli, yani iki anlamda kullanılmış; Canlandırmak, diriltmek ve canını vermek, ölmek anlamlarında. Birinci anlamda özne sevgilidir. Her iki mısrada da can verdiği kimse âşıktır. Ölmek anlamında ise, ilk mısrada özne aşıktır. Aşık sevgilisinin aşkı yüzünden kolaylıkla canını verir. İkinci mısrada özne Mesih’tir. Mesih, Hristiyan inancına göre çarmıhta canını vermiştir. Can vermek böyle iki anlamda kullanılırken ilk mısradaki sana kelimesiyle sihr-i helâl sanatı yapılmış; mısra bu kelimenin önünde ve sonunda durularak okununca değişik anlamlar verecek şekle sokulmuştur.

Beyit tasavvufî açıdan düşünüldüğünde, gerçek sevgili olan Allah’ın âşıkları ve tüm insanları canlandırması, onları diriltmesi kolaydır. Ayrıca bütün yaratıklar, bu arada aşıklar da Allah’a canlarını kolaylıkla verirler.”

5. Çıkma yârum geceler agyâr ta’nından sakın

Sen meh-i evc-i melâhatsın bu noksândır sana

“ Ey sevgilim! Geceleri sokağa çıkma, çünkü başkaları sana ta’n ederler, ayıplarlar, kötü söz söylerler. Sen güzelliğin en yüksek noktasında bulunan bir aysın, bu senin için noksanlıktır.”

Eskiden geceleri sokağa çıkıp gezenler pek hoş görülmezdi. Herkes güneş batınca evine çekilirdi. Hele gece gezen bir sevgili, bir güzel olursa..

Eski yazı ile meşgul olanlar da iyi bilirler ki bu beyitte sevgilim anlamına gelen “yârum” kelimesi “yarım” olarak da okunur. O zaman bu kelimenin iki mânâsı vardır :

l. Gece yarıları

2. Geceleri yarım olarak

Gece çıkmak dahi hoş görülmeyen birşey olduğu halde, gece yarısı çıkmak herkesin ayıplamasına, kötü yorumuna maruz kalmaktır. Güzelliğin evcinde yani en yüksek noktasında olan aya bedr-i tam denir. Bu dolunaydır. Bedr-i tam ise akşamdan doğar, gece yarısı ortaya çıkmaz. Eğer bedr-i tam gece yarısı yarım olarak görünürse mutlaka husuf yani ay tutulması vardır. Ayın bu halini görenler gürültü yaparlar, teneke çalarlar, taş atarlar. Şairin birinci mısrada agyâr ta’nından sakın dediği budur. Ta’na, yani ayıplanmaya, kınanmaya maruz kalmak ve bedr-i tamın yarı görünmesi bir noksandır, noksanlıktır. Zaten dolunay gece yarısı çıkmıyacağı için bu gereksiz, anlamsız bir istektir.

Fuzûlî bu beyitte sevgilinin bedr-i tam olduğunu yani Hakk’ın güzelliğini mümkün olan en tam şekilde aksettirdiğini söylemek için gece çıkmak hadisesini bir bahane olarak kullanıyor.

Tarlan’ın bu şekilde izah ettiği bu beyti İpekten de şu şekilde açıklıyor :

“Sevgilim! Gece yarıları çıkma, yabancıların ayıplamalarından sakın. Sen güzellik göğünün en yüksek yerindeki dolunaysın; geceleri çıkmak sana yakışmaz, kusur sayılır.”

Yârim kelimesi beyitte iki anlamda tevriyeli olarak kullanılmış; sevgilim ve yarım anlamlarında.. “Çıkma yârim geceler” l. Sevgilim geceleri çıkma.. 2. Gece yarıları çıkma.. Böylece beytin anlamı, “Sevgilim sen bu güzelliğinle geceleri ya da gece yarıları sokaklara çıkıp dolaşma. Bu sana yakışmaz; herkes seni ayıplar, dedikodu ederler” şeklinde anlaşılıyor.

Sevgili “mâh-ı evc-i melâhat”, yani güzelliğin doruğundaki aya benzetilmiş. Ayın en parlak en güzel hâli dolunay şeklidir. Ay, dolunay halinde iken gece yarısı çıkmaz; akşamdan, güneşin batmasından önce doğar. Dolunayın akşamdan doğmayıp gece yarısı çıkması ay tutulması ve ancak gece yarısı kurtulup aydınlanmasıdır. Ay tutulduğu zaman noksandır, kusurludur ve güzelliğini kaybetmiştir. Ay tutulunca kurtarılması için tüfek atılır, teneke ve davul çalınarak gürültü çıkarılır, yani ta’n edilir. Böylece dolunayın gece yarısı çıkması, noksan ve ta’n kelimeleriyle beyitte bir ay tutulması mazmunu verilmiş.

Basit anlamıyla beyitte hem sevgilinin güzelliği, hem de aşığın kıskançlığı anlatılmıştır.”

6. Pâdişâhum zulm edip âşık seni zâlim demiş

Hûb olanlardan yaman gelmez bu bühtândır sana

“Pâdişâhım, âşık sana zulm isnâd ederken kendisine zulmetmiş. Zira güzel olanlardan kötü şey gelmez, bu sana iftiradır.”

Âşık sevgilisinde Hakk’ın güzelliğini görmezse, sevgiliden gelen eza ve cefayı zulüm telakki eder. Bu suretle iyiye kötü dediği için kendisi zalim olur. Çünkü Hakk, aynı zamanda hayr-ı mutlaktır. Ondan gelen cefa da olsa bir ihsandır, lütuftur.

Güzellerden kötü şey gelmez. O halde Hak’tan gelen her şey güzeldir. Kur’ân-ı Kerim’in birçok yerinde “Allah (c.c) âdildir, zulmetmez” buyuruluyor. Ondan geleni teslimiyet içerisinde ve rıza ile karşılamak lâzımdır. Nitekim bundan sonraki beyitteFuzûlî bunu belirtir.

İpekten’in bu beyti izahı ise şöyle :

“Sevgilim, aşıklar haksızlık edip sana zâlim demişler. Güzellerden kötülük gelmez; bu sana iftiradır.”

Sevgili her zaman büyük, saygıdeğer kişilere benzetilmiş, bu arada kendisine padişah, sultan, şah gibi isimler verilmiştir. Bu beyitte de sevgili yerine istiare ile padişah sözü kullanılmış. Padişahlar adil veya zalim olurlar. Halk adil padişahı sever, zâlim olandan da şikayet eder. Beyitte padişahın sadece zalim tarafı söylenmiş. Aslında sevgilinin aşıka güler yüz göstermesi, yumuşak davranması, vefalı olması beklenemez. Her zaman cevr ü cefa eder. Âşıkı öldürür. Şiirdeki gelenek budur. Beyitte dendiği gibi aşıkların sevgiliye zulmettikleri ise hiç görülmemiştir. Ayrıca padişaha da zulmedilmez, zulmü yaparsa padişah yapar.

Güzel olanlardan kötülük gelmemesi sözünde “Yüzü güzel olanın kalbi de güzel olur” hadisine telmih vardır. Güzellerden kötülük değil, ancak iyilik gelir.

7. Ey Fuzûlî hûb olanlardan tegâfüldür yaman

Ger cefâ hem gelse anlardan bir ihsândır sana

“Ey Fuzûlî! Güzeller aşıkları görüp tanımamazlıktan gelirler, onlarla hiç ilgilenmezlerse asıl kötü olan budur. Onlar tegafül etmeyip cefâ etseler sana bir ihsândır.”

Tarlan’ın sadece günümüz Türkçe’sine çevirmekle yetindiği bu beyit hakkında İpekten’in görüşleri de şöyledir :

“Fuzûlî! Güzel yüzlülerden gelecek kötülük, aşıkı umursamamak, bilmezlikten gelmektir. Güzellerden cefa eziyet de gelse bu, senin için iyiliktir.”

Bir beyit önceki fikir bu beyitte yeniden söylenmiş. Fuzûlî’ye göre sevgiliden gelecek üzüntü, keder, azarlama kötülük değil, iyilik ve ihsandır. Çünkü bunlar sevgilinin ilgisini gösterir. Güzellerden gelecek kötülük, istignâ, tegâfül yani ilgisizlik, umursamazlıktır. Aşıkları öldüren de budur. Şair bu fikrini pek çok beytinde söylemiştir.

İhsan ve lütuf, iyilik, bağış anlamındadır ve büyüklere, padişahlara ve Allah’a mahsustur. Her yapılan, herkesin yaptığı iyilik ihsan ve lütuf sayılmaz.

Sevgili dinleyenlerim, bir gazel, bize edebiyatımızın başta Fuzûlî olmak üzere üç büyüğünü anma fırsatını verdi. Bu vesile ile kendilerini saygı, sevgi ve rahmetle anıyoruz. Ruhları şâd olsun.

Teşekkür ederim.
Yrd.Doç.Dr. Rıdvan Canım

_________________________________

Kaynaklar :

ı.) Prof.Dr. Halûk İpekten; Gazel Şerhi Örnekleri II. Türk Dili. Türk Şiiri Özel Sayısı II (Divan Şiiri), Sayı: 415-417. s. 260. Temmuz l986.

2) Yrd.Doç.Dr. Metin Akkuş. Metin Şerhi Geleneği Tarlan Mektebi’nden Haluk İpekten’e. Yedi İklim. C.4, Sayı: 32 İst.l992, s.67

3) Prof.Dr. Ali Alparslan; Ali Nihat Tarlan Üzerine. Ord.Prof.Ali Nihat Tarlan. Edebiyat Meseleleri. İstanbul l98l. s.11

4) Prof. Dr. A.Nihat Tarlan; Edebiyat Meseleleri. İstanbul l98l.

5) Yrd.Doç.Dr. Metin Akkuş. Metin Şerhi Geleneği Tarlan Mektebi’nden Haluk İpekten’e. Yedi İklim. C.4, Sayı: 32 İst.l992, s.68

6) Prof.Dr. M.Orhan Okay; Bir Dostun Ardından. Yedi İklim. C.4, Sayı: 32 İst.l992, s.64-65.

Benzer yazılar

Yorumlar

türk porno , adana escort , adana escort bayan , porno izle , mersin escort , escort adana , adult forum , istanbul escort , hatay escort , beylikdüzü escort , bodrum escort , eskisehir escort , porno indir , escort bayan , seks hikaye ,


Hosting Sponsoru

sponsor