Edebiyat Türkiye

Sitemize içerik göndermek için lütfen Tıklayınız.

Mesnevi-i Manevi’de Leyla ve Mecnun

Mevlânâ’nın Mesnevisini, Doğu kültür ve mitolojisini içinde saklayan bir hazineye benzetebiliriz. 25.632 beyit(1) tutan bu dev eserde Arap, İran, Türk kültür ve edebiyatına dair pek çok bilgi ve ürün bulunmaktadır. Biz burada, bunlardan yalnızca Leylâ ve Mecnûn’a değineceğiz. Leylâ ve Mecnûn’un Mesnevî’de neyi anlatmak için, nasıl kullanıldığını araştırmaya ve incelemeye çalışacağız.
Leylâ ve Mecnûn, aslında Arap halk edebiyatına ait bir hikayedir. Leylâ ve Mecnûn incelemesine geçmeden önce, hikayenin konusunu kısaca hatırlatalım:

“Necd’de bulunan Beni Amir kabilesine mensup olan Kay s (Mecnûn) ile Leylâ, kabilelerinin hayvanlarını otlatırken, birbirini severler; yaşlarının büyümesi ve aşklarının meydana çıkması üzerine Leylâ çadırda alıkonur ve Kays ‘a gösterilmez; bunun üzerine Kays ‘da aşkın ilk ızdırabı başlar. Kays ‘in babası Leylâ’yı ister ise de, aşk sebebi ile dillere düştüğünden veya kızlarını rüsva ettiğinden, yahut başka bir bahane ile, teklif reddedilir ve Leylâ bir başkasına nişanlanır. Bu hale müteessir olan Mecnûn, ıztıraplarının te ‘siri ile, büsbütün aklını kaybeder. O sırada kendisini görüp, muradına erdirmek isteyen Mervân b. El-Hekem (45-65;675-683)’in vergi (sadakat) me’muru Omar b Abd el-Rahmân ile yerine tâyin edilen Nevfel b. Musahik’m teşebbüsleri boşa gider. Mecnûn’un babası, duâ ile iyi olacağını ümit ederek, onu Mekke ile Medine ‘ye götürür ise de, Mecnûn aşkının artması için duâ eder ve çöllere kaçarak, vahşi hayvanlar ile yaşamaya başlar. Mecnûn’un Leylâ’ya benzettiği ceylanı avcılardan kurtarması v.b. vakalar, bu sırada vaki olmuştur. Sonunda Leylâ, Mecnûn ‘u sevdiğinden, aşk ızdırapları içinde ölür; Mecnûn’da ona ağıtlar söyleyerek ve aşkının acılarını terennüm ederek, çöllerde dolaşır, nihayet bir gün ölüsü bulunur. ” (2)

Leylâ ve Mecnûn, Mesnevî’de bir hikaye bütünlüğü içerisinde bulunmaktan çok güzellik ve aşkı anlatmada kullanılan sembol kişiler ve motifler halinde yer alıyor. Veled İzbudak’ın hazırlayıp, Abdülbâkî Gölpmarlı’nın gözden geçirdiği altı ciltlik Mesnevi tercümesinin I. cildinin 406, 407; III. cildinin 567-577; IV. cildinin 1533-1561; V. cildinin 3286-3291. beyitlerinde olmak üzere Mesnevî’nin dört ayrı yerinde karşımıza çıkıyor.(3) Fakat burada karşılaştığımız Leylâ ve Mecnûn motiflerine, Genceli Nizami(4) ve Fuzûli’nin (5) mesnevîlerinde tesadüf edilmiyor. Şimdi sırasıyla Veled İzbudak çevirisinde bu motiflerin bulunduğu beyitlerin çevirilerini vererek metinleri değerlendirmeye çalışalım:

Birinci cildin 407, 408. beyitlerinde “Halife’nin Leylâ’yı görmesi” anlatılıyor. Burada Leylâ’nın güzelliğinden Mecnûn’un aşkından söz ediliyor gibi görünse de, asıl anlatılmak istenen aşk ve güzellik kavramlarıdır. Hele bu kavramlardan Mevlânâ söz ediyorsa, bu aşkın ilâhî bir aşk, bu güzelliğin ilâhî bir güzellik olduğunu düşünmek gerekir.

407 “Halife, Leylâ’ya dedi ki: “Sen o musun ki Mecnûn, senin aşkından perişan oldu ve kendini kaybetti.

408 Sen başka güzellerden daha güzel değilsin. ” Leylâ, “sus, çünkü sen Mecnûn değilsin. ” diye cevap verdi. ” (6)

Burada dikkati çeken en önemli nokta, güzelliğe anlam kazandıranın aşk olmasıdır. Her şey aşkla güzeldir. Eğer Mecnûn’daki aşk olmasa Leylâ’nın güzelliği diğerlerinden pek de farklı değildir. Bunu çağımızın ozanlarından Aşık Veysel de “Güzelliğin on par’etmez / Şu bendeki aşk olmasa” (7) sözleriyle çok güzel ifade etmiştir.

Aşk, sevginin son hadde varmasıdır. Tasavvufta aşk, önemli bir araçtır. Çünkü Tanrıya ulaşmak isteyen dervişler, ancak Tann’ya duydukları aşkla nefislerini yenebilmekte, Tanrı’dan gayrı olan şeylerden vaz geçebilmektedirler. Agah Sırrı da bunu şöyle belirtir: “Nefse galebe için de yegane vasıta aşktır. Nasıl ki, tecelliye sebep de aşk olmuştur. Bizi ancak aşk Hakk’a konuşturabilir. Hakiki aşk insan ruhunun (ruh-ı mutlak) olan Allah ‘a karşı bir iştiyakıdır. ” (8)

Mutasavvıflar, aşkı ikiye ayırırlar: “Aşk-ı mecazi, Aşk-ı Hakîkî; yani geçici aşk, gerçek aşk. Geçici aşk, birisine duyulan sonsuz özlem ve istektir. Gerçek aşk, Tanrı’ya duyulan sonsuz sevgi ve özlemdir.(9) Burada Mecnûn’un aşkının hakiki, yani gerçek olduğunu söyleyebiliriz. Metinden de anlaşılacağı gibi Mecnûn’un gözü, Halife’nin gözünden, aşkı, Halife’nin aşkından.farklıdır. Onun aşkı mutasavvıfane bir aşktır.

Üçüncü cildin 567-577. beyitleri arasında “Mecnûn’un, Leylâ’nın civarında oturan bir köpeğe iltifatı” anlatılmaktadır. Aşağıda yer alan Türkçe’ye çevrilmiş bu beyitlerde de genel olarak aşk teması işlenmiştir. Bunun yanında kimsenin ayıplarının ortaya dökülmemesi, şekle değil mânâya önem verilmesi düşünceleri de yer almaktadır.

567 “Tıpkı Mecnûn gibi. O da bir köpeği okşamakta, öpmekte, önünde yanıp erimekteydi.

568 Etrafında eğilip bükülerek, onu ululayıp ağırlayarak dönüp dolaşıyor, ona saf şeker şerbeti veriyordu.

569 Bir herzevekil dedi: “A ham Mecnûn, bu yapıp durduğun şey ne delilik, ne sersemlik,

570 Köpeğin ağzı daima pis şeyleri yer. Ardını bile diliyle temizler. ”

571 Köpeğin ayıplarını bir hayli saydı döktü. Zaten ayıp gören gayp aleminin kokusunu bile alamaz.

572 Mecnûn dedi ki: “Sen, baştan başa suretten, cisimden ibaretsin. Gel de benim gözümle bir bak!

573 Bu köpek, bence Tanrı’mn bir çözülmez tılsımıdır. Bu köpek, Leylâ ‘nın mahallesinin bekçisi.

574 Himmetine bak, gönlüne, canına, irfanına dikkat et ki neresini seçmiş, neresini yurt edinmiş?

575 O benim mağaramın yüzü kutlu köpeği, hatta o benim derttaşım, gamdaşım.

576 Onun mahallesinde yurt tutan köpeğin ayağının bastığı toprak bile ulu aslanlardan yeğdir.

577 Ey köpeklerine aslanların köle olduğu sevgili anlatmaya imkan yok ki, sus vesselam!”(10)

Metinde de görüldüğü gibi burada Mecnûn’un, Leylâ’nın yaşadığı yerdeki bir köpeğe aşırı ilgisi ve sevgisi anlatılıyor. Mecnûn, Köpeği adeta sevgilisi gibi öpüp koklamakta, etrafında dönmekte ve ona şeker şerbeti ikram etmektedir. Bunu gören biri, köpeğin pis olduğunu hatırlatarak Mecnûn’u uyarır. Mecnûn da görünüşe aldanmamak gerektiğini belirterek, köpeği sevgilisinin bulunduğu yerde yaşayacak kadar kutlu olmasından dolayı sevdiğini söyler.

Burada da öncelikle aşkın gücünü görüyoruz. Mecnûn, köpeği pis olmasına rağmen sevgilisine yakınlığından dolayı sevmektedir. Aslında bu tasavvufta görülen bir durumdur. Mutasavvıflar, vahdet-i vücut ilkesinden yola çıkarak bütün varlıkları, Tanrı’nın bir görüntüsü veya tecellisi gibi düşünürler ve Tanrı’ya duydukları aşkı, yaratılmışlara da duyarlar. Bunu Yunus Emre “Yaradılmışı severiz / Yaradandan ötürü”(11) sözleriyle, daha yalın bir biçimde ifade ediyor.

Burada anlatılmak istenen diğer düşünce, “Başkalarının ayıbını, kusurunu açıklamama” düşüncesidir. Bu düşünce 570 ve 571. beyitlerde köpeğin kusurlarını sayıp döken adamın sözlerinden sonra yer alan “Zaten ayıp gören gayp aleminin kokusunu bile alamaz.” cümlesinden anlaşılmaktadır. Âlem-i gayb, “Allah ilminin bulunduğu, bilinmeyen âlem’dir.(12) Yani burada yaratılmışların kusurlarını, ortaya dökenlerin Allah’a yakın olamayacakları anlatılıyor.

Yine burada “şeklin değil mânânın önemli olduğu” düşüncesinin de yer aldığını görüyoruz. Bu düşünce de bütün beyitlere yayılmış olmakla birlikte 572 beyitte yer alan, Mecnün’un şu sözleriyle “Sen, baştan başa suretten, cisimden ibaretsin. Gel de benim gözümle bir bak!” diye başlayan ve devam eden kısımda açıkça anlatılmaktadır. Mecnûn, daha önce de belirttiğimiz gibi köpeği, mutasavvıfların vahdet-i vücut ilkesine uygun olarak yaradandan ötürü sevmektetir.

Aslında hayvanlara karşı duyulan bu sevgi ve saygı Budizm’de de vardır. Mehmet Kaplan Tip Tahlilleri adlı kitabında “Bir Budist hikayesinde prens, aç bir parsa yaşaması için kendi vücudunu feda eder. Mecnün’un bir gazali avlanan avcıya, hayvanın canını kendisine bağışlaması için yalvarması ve “cümle raht”mı vermesi, Budizm’den İslam kültürüne geçmiş bir motifi hatırlatıyor.(13) şeklinde bilgi veriyor. Mesnevî-i Mânevî’de yer alan, “Mecnün’un, Leylâ’nın civarında oturan bir köpeğe iltifatı” motifi de bize Budizm’de görülen bu hikayeyi hatırlatıyor. Asaf Halet Çelebi de Mevlânâ ve Mevlevîlik adlı kitabında Mevlânâ’da pantheist, Budist ve neoplatonist izler bulur. (14)

Dördüncü cildin 1533-1561. beyitleri arasında “Aklı Leylâ’da olan Mecnün’un, aklı yavrusunda olan devesiyle mücadelesi” anlatılmaktadır. Burada da yine aşkın işlendiğini görüyoruz. Fakat burada verilmek istenen asıl düşünce, tasavvufa uygun olarak, maddi aşkın, yani nefse uymanın insanı asıl sevgiliden, Tanrı’dan uzaklaştıracağı düşüncesidir.

1553 “Bu, Mecnûn ‘la devesine benzer, o ileriye gitmeye savaşır, bu geriye gitmeye!

1534 Mecnûn’un sevdası önde bulunan Leylâ’ya kavuşmak, devenin sevdası ardına dönüp yavrusuna ulaşmak!

1535 Mecnûn, bir an bile kendisinden geçti mi deve, hemencecik geri döner, geriye giderdi.

1536 Mecnûn, takatiyle aşkta, sevda ile dolu olduğundan kendisinden geçmemesine imkan yoktu.

1537 Kendisini gözetleyen akıldı, fakat aklını Leylâ’nın sevdası kapmıştı.

1538 Deveye gelince, o çevikti, fırsat gözleyip durmaktaydı.. Yularını gevşek hissetti mi.

1539 Anlardı ki Mecnûn daldı gitti.. Hemen germeye yüz tutar, yavrusunun bulunduğu tarafa doğru gitmeye başlardı.

1540 Mecnûn kendisine gelir, evvelce bulundukları yerden fersahlarca geriye gittiğini anlardı.

1541 Üç gün böyle yol aldılar. Mecnûn, adeta yıllarca tereddüt içinde kaldı.

1542 Nihayet dedi ki: “A deve, ikimiz de aşıkız ama birbirimize aykırıyız.. Arkadaşlığa layık değiliz!

1543 Senin sevgin de bana uygun değil, yuların da, senden ayrılmak gerek!

1544 Bu iki arkadaş da birbirinin yolunu vurmada.. Tenden aşağı inip ayrılmayan can, yol azıtır gider!

1545 Senin canın da arşın aynlığıyla yoksulluğa düşmüş.. Tenime diken aşkıyla deveye dönmüş!

1546 Can, yücelere kanat açmada.. Ten tırnaklarıyla yerlere sarılmada.

1547 Ey vatan aşkıyla ölmüş deve, sen benimle oldukça, canım, Leylâ ‘dan uzak kaldı gitti!

1548 Adeta Musa kavminin yıllarca çölde kalışı gibi ben de seninle bu hallere düştüm.. Ömrüm geldi geçti!

1549 Bu yol, vuslata erişmek için iki adımdan ibaret., halbuki ben, senin hilenle tam altmış yıldır, bu iki adımlık yolda kala kaldım.

1550 Yol yakın.. Fakat ben pek geç kaldım. Bu binicilikten adam akıllı usandım artık!

1551 Bu sözleri söyleyip, kendisini deveden fırlattı attı, niceye bir dertten yanıp yakılacağım, yandım artık, dedi.

1552 Ona o geniş ova daracık bir hale geldi., kendisini bir taşlığa atıverdi.

1553 Hem de öyle bir attı ki o yiğidin bedeni ezildi..

1554 Kendisini yere öyle bir fırlattı ki kazara ayağı da kırıldı!

1555 Ayağını bağladı, top olurum da dedi, onun çevgânının önüne düşer, yuvarlanarak giderim!

1556 İşte güzel sözlü hakîm, tenden inmeyen atlıya bu yüzden lanet etmiştir.

1557 Tanrı aşkı, hiç Leylâ’nın aşkından az değersiz olur mu? Ona top olmak daha doğru, daha yerinde!

1558 Top ol da doğruluk yanına yat, aşk çevgânıyla yuvarlanarak git!

1559 Çünkü bu yolculuk, binekten indikten sonra Tanrı çekişiyle olur.. Halbuki önceki gidişimiz deveyleydi!

1560 Bu çeşit gidiş, gidişlerden apayrıdır., bu gidiş, cinlerin çalışmasıyla da olmaz insanların çalışmasıyla da!

1561 Bu çekilip gitme, alelade çekilip gitme değildir.. Bunu, Ahmed’in lıttfu meydana getirdi vesselam!(15)

Görüldüğü gibi bu metinde, devesiyle adeta savaşan Mecnûn’un durumu anlatılmaktadır. Mecnûn, bir an önce Leylâ’ya kavuşmak için deveyi öne doğru sürmekte, deve ise fırsat buldukça geride kalan yavrusuna doğru koşmaktadır. Sonuçta Mecnûn, uzunca bir zaman harcamasına rağmen kısacık bir mesafeyi kat edemediğini görür. Bunun üzerine kendisini deveden atar ve sevgiliye ulaşmasını önleyen engelden kurtulur.

Benzer yazılar

Yorumlar


Hosting Sponsoru

sponsor