Edebiyat Türkiye

Sitemize içerik göndermek için lütfen Tıklayınız.

Baharın ilk günleriydi

Baharın ilk günleriydi… Doğa, hüzünle başlayıp, uykuyla devam eden yolculuğundan uyanışa geçmişti. Ağaçlar adeta tomurcuklanmaya yemin etmişti. Birçok bitki bu uyanışın müsebbibi ve şahidiydi. Hepsi de inatla kafasını çıkarıyordu hayata. Hazırız diyorlardı, zorluklara, güzelliklere, sıkıntılara, olgunlaşmaya… Her şeye hazırız, diyorlardı… Bu yolculuk meşakkatliydi. Uyanıştan sonra geleceğe dair nelerle karşılaşacağını kimse bilemezdi. Onlar yaşamaya aday olmakla ve bu inatçılıklarıyla güçlerini ortaya koymuşlardı zaten. Bir ressam elinden çıkmış edasıyla renklerin cümbüşünü sergiliyordu yine…

Kendi halindeki küçük bahçede de bir kıpırdanma oluyordu. Kayısı ağacı bu yıl hiç olmadığı kadar çok zarif ve beyazı harika tonundaki yavrularını dallarından çıkarıyordu hayata. Küçük kayısı çiçeği ne kadar da harikuladeydi ve onun da yolculuğu başlamıştı… Başarabilecek miydi, yoksa pes mi edecekti? Merhaba dedi ilk gün… Biraz da şaşkındı… Olgunlaşma safhasında nasıl bir görev verilmişti acaba? Güzel bir nimet olup şifâ mı olacaktı yoksa çabuk mu bitecekti bu seferi? Dündü… Diğerleri de benim gibi ne kadarda güzel… Bana çok benziyorlar fakat benden farklılar, dedi. Çünkü hepsinin yolculuğu faklıydı.

Doğuşundan birkaç gün geçmişti ve doğduğu dala daha da sıkı tutunmaya başlamıştı ki… O gün her zamankinden farklı bir şeyler oldu. Uyanıştaki doğanın güzelliğinin zıtlığı kaim oluyordu. Bu da kurulan nizamın bir parçası olmalı diyordu kendi kendine… Ama ürküyordu… Rüzgâr çok şiddetli değildi ancak küçük kayısı çiçeğini kopardı dalından, kopardı yolculuğundan… Kopardı nimet olma sevdasından… İşte savruluyordu. Rüzgârın önüne iradesi dışında katılmış savruluyordu. Ve rüzgâr onu bıraktı… Henüz solgun değildi… Çok olmamıştı kopalı, koparılalı…

Ne kadar zavallıyım! Güzelliğimi düşünürken aczimi akıl edemedim dedi. Amacım hoş bir meyve olmakken ve bunun için gönderilmişken dünyaya tam zıddı olabileceğini düşünemedim… Baktı etrafına bir temaşâger edasıyla… Yeşilin bin bir tonuyla dolu yine kendi gibi mini mini çayırların asındaydı… Birazdan rüzgâr tekrar kattı önüne… Kopalı dalından biraz daha zaman geçmişti ki yavaş yavaş solgun yüzüne şahit oldu. Çok hoş ve işlenmişti. Ama işte her canlı gibi ömrü de güzelliği de yok oluyordu.

Rüzgârla olan yolculuğu yeni çıkmak üzere olan yeşil bitkinin dibinde son buldu şimdilik… Baktı! Pek anlam veremedi… Ne güzelliği var ki dedi. Dokundu… Hafif salladı ve o müthiş koku yayıldı etrafa… Bu ne güzel bir koku dedi… Yine kafasını öne eğdi. Dış güzelliğe bakarak yorum yaptı öze inince esas güzelliği keşfetti ve düşündü… İnsanlar da böyle… Geçici güzelliklere yönelirken maneviyatı, içi, özü unutuyorlar! Farkına varınca birçok şey için geç oluyor… Sonra da pişmanlıklar ve hezeyanlar ekliyorlar bedbahtlıklarına… dedi ve benim gibi diye ekledi. Tekrar döndü o yeşil bitkiye… Fesleğendi o. Ve yanında hiçbir ehemmiyetim kalmadı diye düşündü.

Ömrü kısalıyordu. Nasıl can verecekti? Hiç olmadığı kadar düşünüyordu. Yine rüzgâr geldi ve çağırdı başka bir yolculuğa. Bu sırada etrafını seyretti. Yeşilin bin bir tonu… Beyazlar… Merhaba diyordu zamana onlar da. Sonra onların başına geleceklerle uğraşamam dedi. Zaten rüzgâr da bir kaldırımın kenarına bıraktı onu. “Taş” dedi. İlk kez dokundu ona… Soğuktu, hoş değildi, yapaydı… Sevmedi! Uyanışa katılanlardan farklı bir canlı geçti üzerinden. Karıncaydı… Üzerinden geçiyordu. Acıtmadan eziyordu onu… Sonra bir kedi geldi. Baktı küçük çiçeğe, kokladı. Ve işine yaramayacağını anlayınca geri çekildi. Büyüktü… Ömrünün sonuna ramak kala geri çekildi kedicik.
Düşündü yine küçük kayısı çiçeği, büyüklük mefhumunu. Neye göre büyüktü, kime göre büyük? Karınca onun yanında küçüktü, üzerinden geçiyordu, kedi ona göre büyüktü dokunmadı bile… Büyüklüğün neresinde olunduğu etrafındakilerle teşekkül ediyordu demek ki… Bunların üzerinde yoğunlaşırken düşünceleri pervasız bir ayak altında bitirdi yolculuğunu… Tıpkı yaşama adaylığı gibi son verişi de irade dışıydı. Üzdü onu bu şekilde can veriş… Yolculuğuna son veren farkında bile değildi. Pervasızcaydı adımlarını atışı. Böyle miydi yaşamak? Niye gönderildi mahlûk, nasıl yaşardı? Başına neler gelirdi… Ve gidişi… En önemlisi bunların farkında olur muydu?

MAKBULE ÜNAL

 

Benzer yazılar

Yorumlar


Hosting Sponsoru

sponsor