Edebiyat Türkiye

Sitemize içerik göndermek için lütfen Tıklayınız.

İnsânbol/İstanbol

I.
Bu şehir,
Bu zamân,
Dar sokaklar…

Biliyor musun,
Bâzen eskitiyorum bu fikirsiz şehri
Beton binâlara, ahşaptan evler çiziyorum
Eski İstanbul oluyor bu şehir…
Eski İstanbuldayım;
Başımda bir takke, üzerimde istanbulin,
Yanımdan faytonlar geçiyor

Biliyor musun,
Bu eskittiğim şehirde,
Bir hanımefendinin düşen mendilini
Yüzlerce yıl koklayabilirim

Daha da eskitiyorum bu şehri..
Sabâh namazı sonraları, sarayın bostanından
Zerzevat toplayan zevât mahzûz
Ve zembilcisi, ve nalbandı, ve sâlepcisi

Biliyor musun
Huzûr, ölümü de güzelleştirmiş
Bu eskittiğim şehirde..

II.

Bir demdi,
Lambadan önce, çırâdan sonraydı
Beygir, Skutari’de; at, Üsküdar’da idi
Mermer-i beyzâ, betonlanmadan,
Mahalleler, apartımana taşımadan evveldi
Şadırvanlar, şad-revân; şehzâdeler, şah-zâde idi
Dâne-i Rahmân’ın bil’an çatladığı demdi
Terkib-i lisân, terkib-i insân
Hâtıra-i fâtihân
Muhabbet, farz-ı ayn
Nâs, yekzebân, yekzemân..
Türkân, Çerâkise, Ekrâd,
Arab, Acem, Ehl-i sebt…
Bilumûm ebruferâh idi..
Irklar kanlanmadan,
Kanlar, ark olmadan önceydi

Aya sofi?
Sofi u Sofie karundaş idi bre!

Cefâdan sonra, sefâdan önceydi
Selâtin, meydân-ı harbı terketmeden,
Keyf, hümâyuna düşmeden evvel,
Payitaht, seyyâde hânümân değilken idi
Devr-i çâkâçâk..
Zevk-ü sefa, zikr-u fikr idi…

Şarkında terennümî şarkılar,
Ğarbında, ğurebâdan nâğmeler:
Hay! Huy!
Havâs’ı keşşâf,
Hassâ’da berdevâm inkişâf..
Bu şehrin
Rûhu halveti, bedeni celveti idi..
Destûr!

Dersaâdet
Bersaâdet
Sersaâdet

Kasvet yok!
İnsan bol/İstanbol

Saatler saâdete muayyer
U rahâtiyede kaylûle…
Bu şehir,
Lâle-i Hudâ, hâle-i Muhammedî idi

Kevne nakş
Düvele icâzet-bahş,
Islambol..

Bu şehir, melâikenin çeyizi;
Ulemânın, hüdavendin, sipehsalârın kalbgâhı idi..
Ağuyu şir-u şerbet,
Şâirini şiir eyleyen,
Ebu’l şehr, ümmü’l şi’r idi..
Rab teâla,
Aleddevâm şiir yarattı idi, şâir-i âşık-ı’Stanbul’un rûhunda..
Burc-i şuarâ,
Şiir, sultân..Sultân-ı şiir..

Zamk-ı arâbî islendiği,
Lâ’lrenge işlendiği vakt idi
Hattât, nûn-hayât,
Âsâr: ba’su ba’de’l-mevt..
Divit hem kalem, hem bıçak,
Rıhlar rıhdânda idi…
Mekân-ı kadîmde Kelâm-ı kadîm..
Tecâhül-i ârifâne ihtiyâttan,
Devr, havf-u recâ
Mesele, kef-he-ye-ayn-sâd idi…
Sükûtiyât,riyâzâtdan ..

Bir demdi…
Gece yarıları, çırâsı yanan
Cumbalı evlerden fenâ fil âşk
Şarkılar, kalû-belâ’dan gelir,
Sonsuzluğa gider idi
Ceffelkalem değil, nakışlı idi kelimeler,
Cümleler neşîde
Edebiyât-ebediyât
Mecnûn’u mecnûn eden
Leylâ değil, bu eski şehrin leyâli idi
Belki bir hûrinin akseden hayâli idi

Münzevîsi bildiği gibi,
Humârisi, soytarısı da bilir idi
Derûnu, el’hüznü…

Yokdan var iden Allah,
Okdan yar/yer iden kutb-ı devrân!
Dergâh-ı mualla,
Yekpâre, yek kere meftûh,
Kerrelerle fâtih
El’an, her an!
Stanbul, berdevâm fethetti,
Boğaz, boğazında kaldı heveskârın, merdümhârın..
-iş bu, her dem idi!-

Medresede ahlakıyât,
Mehtâbiyede mehtâbiyeler…
Ambarlarda amber, misk-i amber!
Bülbül, kulkul
Vüreyka, yaprağanda,
Sulh sürâhilerde
Zemzeme mürekkeb bir makâm..

Hacı Bekir lokumundan önce
Lâleler lâl kalmadan evveldi
Huzûr dersleri, helvâ sohbeti..
Helvahânede helvâlar, keşküller,
Duvarda yağlavılar
Çeşm-i bülbül kırılmadan önceydi
Şerbethâne, cam…cân…
Zıyk-ı sadra şîfâ!

Gül bahçeleri, daha gecekondu değil idi
Gül kokusu, gül reçeli, gül şerbeti…

İlmin, ilhâmı renc/recm etmediği dem idi
Âşk, uzva düşmeden evvel idi
Bey-efendiler, hissiyâta hissedâr,
Hanım-efendiler, yalağuz erkeğine süslenir idi..
Aşıklularda his-i kable’l vukû
Güneh, hayâlde bile nâmevcûd

Hâtibin kekemeye dilsiz kaldığı,
Görenin, âmâya kör olduğu,
Şahlevendin topalla, topalladığı
Âlicenâblar, kadîrşinaslar ahkâmıydı..

Konaklar yanmadan evvel idi
Ğarbda şarkın, şarkta ğarbın inşâ edildiği dem idi
Taştan başa el-mîmâr,
Kıyâm ve kıvâm..

Mûsıkî, meyhâneye düşmeden önce,
Sâzendeye, çalgıcı denilmeden evveldi
Huzûr-ı hâzirûnda
Mehterân-ı mûteber:
Meşk, tek savt:
Yekdir Allah!!!

Sakız îcâd edilmeden evveldi
Ham kelimeler, çiğnenmeden irâd edilmez idi
Lâf, murâd; irâd, kelime-i kibâr..
Sürç-i lisân, sürç-i insân idi..
El-mahsura, burc-i dürerbâr
Kelâm, kelimeden mülhem idi..

Bir dem idi
Sondan bir önceki kadem,
Zât değil, devrân kızıl idi

Bir vakt-ı feylûle
Şakak ayada, gövde ufkî,
İkrâh zamanı idi
Akşam doğmadan kıyâm;
Akla, kayda elham!
Baş ağusu..
Şamsin gitmekliği, gelmekliği akraba..
Tanır ve anlar idi,
Lâkin ârif-u derrâk değil idi..

Sabır dağıldı, hisâb yığıldı da
Bu belde, ebru-sûz, ebced-sûz kaldı
Rûh-ı minâra düştü
Divân düştü, şiir düştü,
İstanbul düştü!

“ elhâl, aşk postu, ğazâlın sırtında değil, debbâğın elindedir..”

Gönderen İsim/Mail: İbrâhîmî Feyzullah Yalçın

Benzer yazılar

Yorumlar


Hosting Sponsoru

sponsor