Uluğbey
"reis'ul divan"
İleti Sayısı: 2090
Çevrimdışı
|
 |
« : 09 Ocak 2006, 16:37:08 » |
|
TÜRKÜ Türkiye'nin sözlü geleneğinde, bir ezgi ile söylenen halk şiirinin her çeşidini göstermek için en çok kullanılan ad "türkü"dür. Özel durumlarda ya da ezginin, sözlerin çeşitlemesine göre ninni, ağıt, deyiş, hava adları da kullanılmaktadır. Çağdan çağa ve yöreden yöreye içerik ve şekil olarak değişiklikler gösterebilir. Aşk, doğa, güzellik, kahramanlık, sosyal konular türkülerin konusunu oluşturur. Türküler aynı zamanda aşık edebiyatı nazım şeklidir. Yani söyleyeni belli türküler de vardır. Kendine özgü bir ezgiyle söylenir. 8�li ve 11�li hece kalıbıyla söylenir. Bent ve kavuştak olmak üzere iki bölümden oluşur. Hecenin sekizli ve on birli ölçüleriyle yazılır. Türküler ezgilerine göre divan, usulsüz, bozlak, koşma, hoyrat, kayabaşı, Çukurova gibi çeşitlere ayrılır.
|
|
|
|
|
Uluğbey
"reis'ul divan"
İleti Sayısı: 2090
Çevrimdışı
|
 |
« Yanıtla #1 : 01 Mart 2006, 14:32:00 » |
|
Hani herkesin bir türküsü vardır ya...Bu bölümde elimden geldiğince bunları aktaracağım sizlere... Siz de yardımcı olursanız sevinirim.
Hastane Önünde İncir Ağacı,
Komşu kızı ile beşik kertmesi olan bir genç askerde vereme yakalanır. Hava değişimi olarak Yozgat'a (Akdağmadeni) gelir. Sözlüsünün ailesi gence kızlarını göstermek istemez. Genç tedavi için İstanbul'da hastaneye yatar, pencereden gördüğü incir ağacından aldığı ilhamla aşağıdaki türküyü söyler.Yakalandığı amansız hastalıktan kurtarılamayarak hastanede ölür. Ailesi cenazesini Yozgat'a getiremez, İstanbul'da kalır.
Türkünun Sözleri
Hastane Önünde İncir Ağacı Hastane önünde incir ağacı (Annem ağacı) Doktor bulamadı bana ilacı (Annem ilacı) Baş tabip geliyor zehirden acı (Annem vay acı)
Garip kaldım yüreğime dert oldu Ellerin vatanı bana yurt oldu
Mezarımı kazın bayıra düze (Annem vay düze) Yönünü çevirin sıladan yüze (Annem vay yüze) Benden selam söylen sevdiğinize (Sevdiğinize)
Başını koysun karalar bağlasın Gurbet elde kaldım diye ağlasın
|
|
|
|
|
Uluğbey
"reis'ul divan"
İleti Sayısı: 2090
Çevrimdışı
|
 |
« Yanıtla #2 : 01 Mart 2006, 14:34:38 » |
|
Ereğli'den Çıktım Sökün Eyledim
Ali Ercan, Kara Kaş Gözlerin Elmas ve Niğde Türküleri adlı kitabında "Sabi Baba" isminde bir kişiden dinlediği bu türkünün hikayesini aynen şöyle anlatmaktadır:
"Orta köyde Tahir efendi adında bir halk şairi varmış. Bu zât sazını kendi zevki için çalarmış. Altında atı, terkesinde sazı, şehir şehir, kasaba kasaba dolaşırmış. Günlerden bir yaz mevsimi Ereğli'ye gezmeye gidiyor. Şehre girmeden bir ağaçlık, su kenarında bir kaç aşiret çadırına rastlıyor. Çadırların bir tanesinden güzel bir kız ellerindeki helkeleri,saçları iki bölük,yakınındaki pınara su doldurmaya gidiyor. Tahir efendi kızı görünce aşık oluyor. Kendisini tanıtıyor ve Allah'ın emri ile de kıza evlenme teklifi yapıyor. Kız ise Tahir efendiyi ayaktan başa kadar süzdükten sonra teklifi kabul ediyor. "Yalnız babam Adana'ya gitti, bir hafta sonra gelir, o zaman gel ve beni babamdan iste" diyor.
Tahir efendi hemen geri Ortaköy'e döner ve en yakın akrabasına,eşine,dostuna durumu anlatır ve bir haftayı sabırsızlıkla bekler. O bekleye dursun ,kızın babası üç gün sonra dönüyor. Kızının durumunda bir takım değişiklikler seziyor. Vaziyeti başka bir şahıs tarafından da öğrenen baba,bu işe asla razı olmuyor. Hemen çadırı,çatmayı yüklenip Adana tarafına doğru yollanıyor. Bir hafta geçiyor ve Tahir efendi dünürcülerini toplayıp Ereğli'ye hareket ediyor. Çadırın olduğu yere geldikleri zaman hepsi şaşırıyorlar. Çünkü çadırın yerinde yeller esmektedir. Tahir efendi Sevgili Hüsne'sinin ayak izinden başka hiçbir şeye rastlayamıyor. Sonsuz gam tülüne bürünen Tahir efendi çeker sazını, vurur mızrabını ve bu türküyü yakar."
Kaynak: ERCAN,Ali,Kara Kaş Gözlerin Elmas ve Niğde Türküleri,s.24,25,Niğde İl Basım Evi,Niğde,1965
Öğrt. Gör. Hakan Tatyüz
|
|
|
|
|
Uluğbey
"reis'ul divan"
İleti Sayısı: 2090
Çevrimdışı
|
 |
« Yanıtla #3 : 01 Mart 2006, 14:36:04 » |
|
Ayran Türküsü
Gurbet ellerinde eğlendim kaldım Güzel cemalini görünce durdum Gelin bu ayranı taze mi yaydın Hüdanın aşkına doldur ayranı Canım ayranı, güzel ayranı
İyi hoş doldursun ayranı ya, sen kimsin? Köylük yerde bir genç kız her isteyene bir tas ayranı uzatırsa ne olur, adı nereye çıkar? Demezler mi; falancanın kızını gördüm, bir yabancıya tası doldurup ayran verdi. Aralarında bir şey var, elin yabancısına yoksa verir mi ayranı? Hem köyün geleneklerine de ters düşmez mi? Hem de genç bir kız! Yok canım, bu işin içinde bir iş var mutlaka.
Cemile güzelliği dillere destan bir kız, Aziz köyün yakışıklı gençlerinden. Eh göz görüp gönül de sevince, her şey tamam gerisi büyüklerin bileceği iş. Üç-beş emmi dayı; köyün muhtarı imamı, bir de Aziz’in babası varıp istemişler Cemile’yi. Kız evi nazevi derler, olacak o kadar naz. Araya bir kaç görüşme daha girer, sonunda iş tamam. İş tamam da daha askerliğini yapmamış Aziz. Bugün yarın derken, nişanlarının haftası askerlik çağrısı gelmiş. Aman yaman daha yeni nişanlandım hiç olmazsa bir iki ay geçsin dese kimse dinlemez. Günü gelince vurmuş sırtına çantasını, dost ahbap helâlleşmiş, varmış Cemile’nin yanına. “Üç yıl çabuk geçer bak. Büyük seli hatırla beş yıl oldu, dün olmuş gibi. Esat emmi öleli dört yıl oldu. Demem şu ki günler tez geçiyor; bir göz açıp kapayınca burdayım gönlünü ferah tut” demiş. Bekleyeceklerine söz verip ayrılmış Cemile ile Aziz. Kara trenin düdüğü ile ilk kez köyünden ayrılmış Aziz. Sık sık mektup yazmış köyüne, içindekileri dökmüş mektuplarına. Anasına babasına, dolaylı olarak da nişanlısına selamlarını, özlemlerini iletmiş.
Aziz askerdeyken, kötü bir haber yayılmış asker ocağına; “Uzakdoğu’da savaş patlamış, bizi de savaşa çağırıyorlarmış”. Kimi “Yok canım yalan söylüyorlar dünyanın bir ucundaki kavgadan bize ne” dese de, “Bizim sözümüz varmış, onlar savaşa girerse biz yardım edeceğiz, biz girersek onlar yardıma gelecekmiş. NATO mu, ne diyorlar işte onun için” diyormuş kimileri. . Derken Aziz’in kura günü gelip çatmış. Adı cepheye gidecekler arasındaymış. Bir yandan üzülür ölürse yaban ellerde ölecek, hem ne için savaştığını da bilmeyecek. “Yurduma düşman saldırmadı, arıma, namusuma dil uzatan olmadı peki bu savaştan bize ne” der “Acep oraların havası nasıl olur, kaç gün de gidilir” diye kendi kendine düşünür durur. Çok geçmeden de cephede bulur kendini. Gecesi gündüzü yok savaşın Aziz gününü ayını şaşırıyor, tek amacı ölmemek ve bir an önce Cemile’sine kavuşmak.
Demokrat Partinin “Altın çağı” denilen bu dönem 1947 de ki yabancı sermayeyi teşvik kanunu 1951 de sermaye bölüşümünü daha da kolaylaştırıcı doğrultuda yapılan değişiklik ve Kore savaşına bir tugay asker göndermesiydi. ABD’nin isteği ve NATO’ya üye olmak için Tuğgeneral Tahsin Yazıcı emrinde 5 bin asker Kore’ye gönderilmişti. Türkiye savaşı standart 5 bin kişiyle sürdüreceğine söz verdiği için eksilmeler oldukça asker göndermeye devam etmiş ve savaşın Türkiye’ye faturası 717 ölü 5247 yaralı 229 esir 167 kayıp olmuştu. Bu da ABD’den sonra en fazla kayıp veren ülkenin Türkiye olduğunun göstergesiydi.
Her taraftan ateş yağmakta tam bir cehennem misâli. Bu arada şarapnel parçalarından biri de gelip Aziz’i buluyor ki, hem de yapayalnız. Düştüğü yerde kalıyor. Aziz eli yüzü paramparça esir kampına götürülür. Canı kurtuluyor kurtulmasına ya Aziz eski Aziz değildir artık. Radyo bültenlerinde kayıp listeleri okunur, birliğine gelemeyenler arasında Aziz’in de adı vardır. Cemile vurulmuşa döner. Herkes birbirini avutmaya çalışsa da Aziz’in artık dönmeyeceğine çünkü onun öldüğüne inanırlar. Ama Cemile hiç ümidini kesmemiştir, “Aziz ölmedi, ölse künyesi bulunurdu” diye diye aradan yıllar geçer ve tek bir haber çıkmamıştır Aziz’den. Günlerden bir gün Cemile çeşme başında yayığı almış önüne ayran yapıyormuş. Başını kaldırdığında bir atlının yoldan sapıp çeşmeye doğru geldiğini görmüş. Cemile kafasını önüne eğip göz ucuyla da yabancıya bakmış. Yüzü gözü yara bere içinde olan yabancı Cemile’den bir tas ayran istemiş. Cemile de yabancıyı terslemiş, çünkü yabancı ayranı sözle değil türkü çağırarak istemiş. Cemile de ayran vermek istemediğini yine türkü ile yanıtlamış. Karşılıklı türkü düeti başlamış. Türkünün sonunda yabancının Aziz olduğunu anlamış Cemile. Anlıyor da ayran yayığını bir yana, bakracı bir yana atıp boynuna sarılmış Aziz’in. Yılların özlemini bir türküyle dillendirip, iki sevgilinin kavuştuğu bu türkünün sözlerine bakalım...
Ayran Türküsü
Aziz: Uzak yollardan da kıvrandım geldim Tatlı dillerine eğlendim kaldım Gelin bu ayranı tazemi yaydın Hüda’nın aşkına doldur ayranı Cemile: Uzak yolların vefası mısın Ak alnımın da sen cefası mısın Yaydığım ayranın kahyası mısın Anamdan habersiz vermem ayranı Aziz: Bunca yıldır gurbet elde dururum Çeker silahımı seni vururum Ya ayranı alırım ya da ölürüm Gel kız kerem eyle doldur ayranı Cemile: Ayranı atlarıma yüklerim Götürür de dağ başına dökerim Gurbet elde yârim vardır beklerim Ondan başkasına vermem ayranı Aziz: O nedir ki yer altında paslanmaz O nedir ki suya düşer ıslanmaz O nedir ki etin kessen seslenmez Ya bunun cevabın ya da ayranın Cemile: O altındır yer altında paslanmaz O güneştir su altında ıslanmaz O ölüdür etin kessen seslenmez Bilirim bunları vermem ayranı Aziz: Tepsiye koydum da binliği tozu Ortadan kaldırdık hele Aziz’i Bir kaşık ayranı ver hala kızı Hüda’ nın aşkına doldur ayranı Cemile: Tepsiye koydum binliği tozu Ortadan kaldırdım hele Aziz’i Sana feda ettim iki ala gözü Getir kabını da doldur ayranı
|
|
|
|
|
Uluğbey
"reis'ul divan"
İleti Sayısı: 2090
Çevrimdışı
|
 |
« Yanıtla #4 : 01 Mart 2006, 14:36:58 » |
|
Gesi Baglari
(Of) Gesi Bağları'nda Dolanıyorum Yitirdiğim Yarimi Aman Aranıyorum Bir Çift Selamına Güveniyorum
Gel Otur Yanıma Hallerimi Söyleyim Halimden Bilmiyor Ben O Yari Neyleyim
(Of) Gesi Bağları'ndan Gelsin Geçilsin Kurulsun Masalar Rakı Konyak İçilsin Herkes Sevdiğini Alsın Seçilsin
Atma Anam Atma Şu Dağların Ardına Kimseler Yanmasın Anam Yansın Derdime
(Of) Gesi Bağları'nda Üç Top Gülüm Var Hey Allah'tan Korkmaz Sana Bana Ölüm Var Ölüm Varsa Şu Dünyada Zulüm Var
Gel Otur Yanıma Hallerimi Söyleyim Halimden Bilmiyor Ben O Yari Neyleyim
Kaynak: Ahmet Gazi Ayhan
Derleyen: Muzaffer Sarısözen Türkü Sözleri Yöre: Kayseri
Gesi Bağları Türküsünün hikayesi :Kayseride annesi ile yaşayan genç kız Kayseri iline bağlı gesi kasabasına gelin gider ozamanın şartlarında ulaşım zor oldğu için genç kız kayseriye gidip gelemez ve annesine olan özlemi onu çok üzer kocası vurdum duymaz gamsız birisidir genç kızla hiç ilgilenmez kaynana ise despot ve kötü birisidir geline yapmadık eziyet bırakmaz aradan zaman geçer ve bir çocukları olur çocuğu ile avunmaya çalışır ama nafile annesine olan özlemi birtürlü dinmemiştir annesinden hiç haber alamadığı için çok üzülmektedir.aylar yıllar geçer ve kötü haber gelir annesinin öldüğünü öğrenen gelin üzüntüsünden gesinin güzel bagları arasında hem ağlar hem de gesibağları türküsünü söyleye söyleye dolaşır durur.türkünün bilinen 64 beyiti derlenmiştir. Kaynak: Ahmet Gazi Ayhan
|
|
|
|
|
Uluğbey
"reis'ul divan"
İleti Sayısı: 2090
Çevrimdışı
|
 |
« Yanıtla #5 : 01 Mart 2006, 14:39:13 » |
|
Lelavü Mecnun aşkı
leyla aaahh leylaaaa sende buldum aşkımın kaderini terk edersen duyarsın , bir sabah ölüm haberimi kaçma ellere ,atma çöllere , düşürme dillere kalbindeki yerimi mecnun leylasız yanıp tüter mi sevda çölünde çemen biter mi ömrümü versem acep yeter mi kaçma ellere , atma çöllere , düşürme dillere kalbindeki yerimi Mecnun, bir kabile reisinin dualar ve adaklarla dünyaya gelmiş olan kays adlı oğludur. okulda bir başka kabile reisinin kızı olan leyla ile tanışır. bu iki genç birbirlerine aşık olurlar. okulda başlayıp gittikçe alevlenen bu macerayı leyla'nın annesi öğrenir. kızının bu durumuna kızan annesi, kızına çıkışır ve bir daha okula göndermez. kays okulda leyla' yı göremeyince üzüntüden çılgına döner, başını alıp çöllere gider ve mecnun diye anılmaya başlar.
mecnun' un babası, oğlunu bu durumdan kurtarmak için leyla'yı isterse de mecnun (deli, çılgın) oldu diye leyla' yı vermezler. leyla evden kaçarak, mecnun' u çölde bulur. halbuki o, çölde âhular, ceylanlar ve kuşlarla arkadaşlık etmektedir ve mecâzî aşktan ilâhî aşka yükselmiştir. bu sebeple leylâ' yı tanımaz. babası mecnûn' u iyileşmesi için kâbe' ye götürür. duâların kabul olduğu bu yerde mecnûn, kendisindeki aşkını daha da arttırması için allahü tealâya duâ eder:
"ya rab belâ-yı aşk ile kıl âşinâ beni bir dem belâ-yı aşkdan etme cüdâ beni."
duâsı neticesi aşkı daha da çoğalır ve bütün vaktini çöllerde geçirmeye başlar. diğer tarafta ise leylâ da aşk ıstırabı içindedir.
bir zaman sonra âilesi, leylâ' yı ibn-i selâm isimli zengin ve îtibârlı birine verir. ancak, leylâ kendisini bir perinin sevdiğini ve eğer kendisine dokunursa ikisinin de mahvolacağını söyleyerek ibn-i selâm' ı vuslatından uzak tutmayı başarır.
mecnûn, çölde, leylâ' nın evlendiğini arkadaşı zeyd' den işitince çok üzülür. leylâ' ya acı bir sitem mektubu gönderir. leylâ da durumunu bir mektupla mecnûn' a anlatır. kendisini anlamadığından dolayı o da sitem eder.
bir müddet sonra mecnûn' un âhı tutarak ibn-i selâm ölür. leylâ baba evine döner. bir çok tereddütten sonra her şeyi göze alarak, mecnûn' u çölde aramaya başlar. fakat mecnûn, dünyadan elini eteğini çekmiş ilâhî aşk yüzünden leylâ'nın maddî varlığını unutmuştur. leylâ, çölde mecnûn' u bulduğu hâlde, mecnûn onu tanımaz. leylâ onun erdiğini anlarsa da yine onsuz yaşayamaz. hastalanıp yataklara düşer. kısa zaman sonra da ölür. mecnûn, leylâ' nın ölüm haberini öğrenir. gelip mezarını kucaklar, ağlayıp inler;
"ya rab manâ cism ü cân gerekmez cânânsuz cihân gerekmez."
der, kabri kucaklayarak ölür.
bir müddet sonra mecnûn' un sâdık arkadaşı zeyd rüyasında, cennet bahçelerinde birbiriyle buluşmuş iki mesut sevgili görür. bunlar kimdir? diye sorunca, derler ki: "bunlar mecnûn ile onun vefalı sevgilisi leylâ' dır. aşk yoluna girip temiz öldükleri, aşklarını dünya hevesleriyle kirletmedikleri için burada buluştular."
|
|
|
|
|
Firari
İleti Sayısı: 59
Çevrimdışı
|
 |
« Yanıtla #6 : 28 Mart 2006, 23:55:38 » |
|
hep merak ederdim çökertme türküsündeki (ilk dinlediğm zamanlarda "burası da asfalt değil Halil'im aman vites yalısı" şeklinde anlayıp yetmezmiş gibi bir de bu şekliyle söylediğim) asbatın (aslında asbatı da yeni öğrendim) ve bitez yalısının ne demek olduğunu.. Geçenlerde olayı kavradım ve forumda bu başlığı görünce de yazayım dedim hikayesini.. Önce sözler:
ÇÖKERME TÜRKÜSÜ Çökertme'den çıktım da Halil'im aman başım selamet Bitez de Yalısı'na varmadan Halil'im aman koptu kıyamet Arkadaşım İbrahim Çavuş Allah'ına emanet Burası da Asbat değil Halil'im aman Bitez Yalısı Ciğerime ateş saldı elli kurşun yarası Güvertede gezeriken aman kunduran kaydı İpekli mendilimi Halil'im aman rüzgar aldı Çakır da gözlü Gülsüm'ümü Çerkez Kaymakam aldı Ciğerime ateş saldı elli kurşun yarası Gidelim gidelim Halil'im Çökertmeye varalım Kolcular görürse Halil'im derelere kaçalım Teslim olmayalım Halil'im aman kurşun saçalım Burasıda Asbat değil Halil'im aman Bitez Yalısı Ciğerime ateş saldı elli kurşun yarası
Hikaye şöyle:
Bodrumlu Halil, Yunan adlarıyla Türkiye arasında en iyi arkadaşı İbarahim Çavuş'la bir nevi kaçakçılık yaparmış. Bitez yalısında da Gülsüm adında güzel bir kız oturuyormuş. Zaten birbirlerini seven Halil ile gülsüm'ü halk da bibirlerine yakıştırırmış.Bir de kötü adam Çerkez Kaymakam varmış.O da gülsüme yanıkmış tabi. Yalakları buna Halil'i yakala Gülsüm'ü al demişler.Bir gün Halil ve İbrahim Çavuş kaçak mallarla Yunan adlarına doğru yola çıkarken kendilerine pusu kurulacağı haberini aldıkları için dönüşte Bitez yalısına çıkacakları haberini yaymışlar ama aslında Asbat'a yanaşacaklarmış. Neyse dönüşte karanlık yüzünden bunlar Bitez'e yanaşınca olan olmuş. Kurşunlar bir yandan kolcuların hançerleri bir yandan derken halil ölmüş ardından da bu ağıt yakılmış.. "Burasıda Asbat değil Halil'im aman Bitez Yalısı "
|
Sarhoş olmak için içmek gerekmez Dünyanın devrine tiryakiyim ben Hasrettir aşkımı ben de büyüten Rûz-ı vasl-ı yârdan Firârîyim ben
|
|
|
Münzevî
İleti Sayısı: 56
Çevrimdışı
Sükût gibi münzevi, çığlık gibi hürsünüz.
|
 |
« Yanıtla #7 : 29 Mart 2006, 01:45:27 » |
|
Kesik Çayır
Meram bağları, Meram çayırları tanıktır, böylesi yiğit her anaya kısmet olmaz. İnadına mertti, inadına yiğit, inadına yağızdı.
Konya'nın valisi o yıl Meram'da otururdu hep. Meram o zamanlar da en saygıdeğer yeriydi şehrin, Mevlevi dedeleri Meram'daydı, çelebiler hepten Meram'daydı. Ve Vali paşanın yâveri, genç yâveri Meram'dan çok az inerdi Konya'ya. Bütün oralar bu genç adamı, o da bütün oraları tanırdı, iyi tanırdı.
Yâver, fesini sola doğru devirdi. Güz demiydi. Serindi ama o yanıyordu. Korkmuyordu. Oysa Kocamış bir gece yollara düşmüştü "Dutlu"dan Meram'a doğru, akşam namazından sonra. Korkmuyordu.
"Sırtıma sepken yağıyor." "Yanuben yorgun gelirim."
demiş elin oğlu zamanında. Yâver işte bu hâl idi. Konya severdi bu delikanlıyı; O da Konya'yı. Ama Konya'dan daha çok sevdiği bir şey bir kişi, bir hatun kişi vardı. Meram'a ilk zamanlar sık gelirdi. Aslı Konaya'lı değildi.
Sevdiceği bir Mevlevî çelebisinin kızıydı. Düşünün, Allah etmesin dile düşerlerse ötesi yoktu bu işin. Allah etmesin dile düşerlerse, Musalla mezarlığında selviler hüzzam makamından bir şarkıyla başlayıverirlerdi. Allah etmesin, gençti. Konya'nın delikanlısı zaten pek hayır okumuyordu adının üstüne. Allah etmesin. Ama yine de kotkmuyordu işte.
Sevdiceği bir Mevlevî çelebisinin kızıydı. Gelirken- giderken bir şeyler olmuştu. Bir şeyler olmuştu çünkü. Loraslarından kalkan ebabil kuşları, kanatlarında "Günaydınlar" getirdilerdi bir gün. Ebabil kuşlarının gözleri kahverengiydi, sol ellerinin üstünde bir "Ben" vardı ebabil kuşlarının.
Bu gece onunla buluşacaktı. İlk buluşmaları değildi bu şüphesiz. Ama Meram'ın o ördekbaşı ve şili çayırları o "incecik" çayırları tanık olsun ki en mutlusuna gidiyordu buluşmalarının.
Yâver fesini sol yana devirdi ve bıyıklarını burdu. Eli-ayağı yanıyor gibiydi. Kerpiç duvarı aşmıya çalıştı. Ceketi tozlandı, aldırmadı, hemen şöyle silkiverdi eliyle, ince çayırlar ayağına dolaştılar aldırmadı.
Çelebi kızı, Zerdalinin altına vardı. Gözleri apaydınlıktı, kahverengiydi. Yâver yanına gelince, oturuverirdi çayırların üstüne. Yâver o cesaretsiz elleriyle çelebi kızın elini tutacak oldu, edemedi. Oturdu.
Konya pul pul dirildi gözbebeklerine. Yalnız Konya değil dünyalar onundu. Anasını hatırladı, bir zaman sonra, memleketini hatırladı, sonra kalkıp gitmek istedi, niye istedi bilmem, gidemedi.Oturdu.
Derken efendim sekiz iklimden ipil ipil bir batı rüzgarının seranadı başladı. Kız konuşuyordu. Çelebi kızı. Derken efendim, Dere tarafından bir bülbülü vurdular, ne hacetti, kız konuşuyordu, yâver öldü öldü dirildi.
Konuştular. Kızın elleri yâverin ellerinde serindi. Uzun uzun konuştular. Aşktı bu dost. Sevgiydi. Ne Konya vardı önlerinde, ne zerdali ağaçları, Ne Meram, ne paşa, ne çayırlar ve ne de sekiz taraflarından sekiz kara binayla onları gözetleyen sekiz Konya uşağı.
Derken efendim, yâver "Haydi hoşçakalasız" diyecekti, diyemedi. Derken efendim sekiz karabina sekiz kurşun kuştu yâverin suratına. Derken efendim, yâver "gidem" dedi, gidemedi. Önce sallandı sağ ayağının üzerinde üç kez. Sonra sa yanına devrildi. Kıpırdayamadı bile. Sekiz Konya delikanlısı için sanki bir şey olmamıştı. Dere yöresine doğru "Konyalı" yı çağıraraktan yürüdüler.
Sabah yakındı. Çelebi kızı ölü sevgilinin üstüne eğildi. Öylece kaldı.Gün ışığında ölü yâveri ve çelebi kızını "incecik" çayırların üstünde buldular. Paşa, vali paşa, yâverin anasına yanık künyesini gönderdi yarıntesi günü.
"İnce çayır biçilir mi Sular ayaz içilir mi Bana yardan vaz geç derler Yâr tat'lolur geçilir mi"
Sonra arkasından, mezar taşı olsun garibin diye bu türküyü yakıverdiler. "İnce çayır biçilir mi?" Biçtiler bile.
"Aman ben yandım, paşam ben yandım, Ellerin köyünde vuruldum kaldım."
Kesik çayır biçilir mi Sular soğuk içilir mi Bana yardan geç diyorlar Seven yardan geçilir mi
Ağam desinler desinler Şeker yesinler Şu kız şu oğlana Vurgun desinler
Aman ben yandım Yandım yandım yandım Ellerin köyünde Aldandım kaldım
Ağam desinler desinler Şeker yesinler Şu kız şu oğlana Vurgun desinler
Ağam ben yandım Yandım yandım yandım Ellerin memleketinde Aldandım kaldım
Ankara'nın tren yolu Gahi eğri gahi doğru Canım benim anadolu Gideyim mi senden gayrı
Ağam desinler desinler Şeker yesinler Şu kız şu oğlana Vurgun desinler
Aman ben yandım Yandım yandım yandım Ellerin köyünde Aldandım kaldım
Ağam desinler desinler Şeker yesinler Şu kız şu oğlana Vurgun desinler
Aman ben yandım Yandım yandım yandım Ellerin köyünde Aldandım kaldım
Kaynak : Anonim
|
Kişiye Her İşi Âlâ Görünür Kuzguna Yavrusu Anka Görünür
|
|
|
darabuka
İleti Sayısı: 2
Çevrimdışı
|
 |
« Yanıtla #8 : 30 Kasım 2006, 03:42:28 » |
|
eklemek istedim:)
türkülerimiz uzun havalar(usullü) ve kırık havalar(usulsüz) olarak ikiye ayrılır. daha sonra makamlarına(ayak) göre,belirttiğiniz gibi yörelerine göre çeşitlendirilir. aslında çok geniş bir konu kısaca örneklendirecek olursak BOZLAK Avşar beylerinde 11 hece ölçüsü ile yakılan,kürdi makamında,bozlamaktan (haykırmak) gelen bir türdür. konusu genelde sıla,özlem,aşkdır çekiç ALİ,Muharrem ERTAŞ,Neşet Ertaş gibi çok önemli ozanlarımızı sayabiliriz. ayrıca BARAK,ZEYBEK.................Sayabiliriz dediğim gibi çok geniş bir konu bu konuda kendimi başat sayabilirim bir sorunuz olursa yanıtlamaya çalışırım.
|
neşet
|
|
|
volkanca3
İleti Sayısı: 8
Çevrimdışı
|
 |
« Yanıtla #9 : 28 Ocak 2007, 19:50:48 » |
|
teşekkürler.. güzel bilgiler.. :ALKIS
|
edebiyatı yaşam biçimi haline getirenlere özenmemek elde değil.
|
|
|
|