Gönderen Konu: İskender Pala'nın Köşesi...  (Okunma sayısı 49013 defa)

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Çevrimdışı Dil-şâd

  • aşık-ı edebiyat
  • *****
  • İleti: 2,068
  • Benim tedbirim, Sen'in takdirinden küçüktür.
İskender Pala'nın Köşesi...
« : 23/02/07, 11:26 »
Mecelle’nin söz konusu ettiği hükümler, o dönemde uygulanmakta olan İslamî hukuk düzeninin eseri olmakla birlikte günümüzün evrensel hukuk kurallarına da tamamiyle uymaktadır. Zaten bunun aksi de düşünülemezdi. Burada önemli olan husus, hukuku halkın anlayacağı ve kolayca öğreneceği hâle getirmek ve onu insanların vicdanlarına yansıtabilmektir. Çünkü yasaklar ve özgürlükler ancak vicdanlarda şekillenirse toplum barışından ve huzurundan söz edilebilir. Aksi takdirde polis gücüyle korunmanın esas alındığı bir zeminde neyin suç, neyin hak olduğunu bilmeyen kuru kalabalıkların kakafonisiyle savrulan insanların yaşadığı bir güruh ortaya çıkar. Mecelle-i Ahkâm-ı Adliye, gerek veciz ifadesi, gerekse formüle edilmiş kuralları sayesinde yüzelli yıl önceki insanları bu tür karmaşalardan koruyordu. Keşke bugün de, şöyle kuralları akılda kalan, veciz bir anayasamız olsaydı.

Aşağıda Mecelle’nin giriş bölümünü teşkil eden kısımdan bazı maddeler seçtik. Öğrenmek, bireysel ve toplumsal hukukumuz açısından son derece yararlıdır.

Bir işten maksat ne ise, hüküm ona göredir...

Şekk (şüphe) ile yakîn (kesin delil) zail olmaz (çürümüş olmaz).

Bir şeyin bulunduğu hal üzere kalması asıldır.

Zarar kadîm (sürekli) olmaz.

Beraat-ı zimmet (masumiyet) asıldır.

Kelâmda (sözde) asl olan mana-yı hakikidir (kastedilen anlamdır).

Meşakkat (zorluk) teysîri (kolaylığı) celb eder.

Zaruretler memnu (yasak) olan şeyleri mubah (yapılabilir) kılar.

Bir özür için caiz olan şey ol özürün zevaliyle (ortadan kalkmasıyla) bâtıl olur.

Mâni (engel) zail oldukta (ortadan kalkınca), memnû (yasak) avdet eder (geri döner).

Bir zarar kendi misliyle izale olunmaz (giderilmez).

Ehven-i şerreyn ihtiyar olunur (iki şerden iyiye yakın olanı tercih edilir).

Alması memnu (yasak) olan şeyin vermesi dahi memnudur.

Ezmanın (çağın) tagayyüriyle (değişmesiyle) ahkâmın (hükümlerin) tagayyürü inkâr olunamaz.

Asıl sâkıt oldukta (hükümden düşünce) fer’i (ayrıntı) dahi sakıt olur.

Bir şey bâtıl (geçersiz/yasak) oldukta, onun zımnındaki (alt birimindeki) şey dahi bâtıl olur.

Kelâmın imali (bilinenin söylenmesi) ihmalinden (susmaktan) evlâdır (iyidir).

Mükâtebe (yazışma) muhatebe (konuşma) gibidir.

Hatası zahir (açık) olan zanna (şüpheye) itibar yoktur.

Tevehhüme (kuruntuya) itibar yoktur.

Kişi ikrariyle (sözüyle) ilzam olunur (sorumlu tutulur).

Külfet nimete ve nimet külfete göredir.

İskender Pala (Bir köşe yazısından)
"Kelimeye çevrilemeyen mânânın düğümünde kalp açık, akıl kapalı..."


Çevrimdışı Dil-şâd

  • aşık-ı edebiyat
  • *****
  • İleti: 2,068
  • Benim tedbirim, Sen'in takdirinden küçüktür.
İskender Pala Yazıları...
« Yanıtla #1 : 18/04/07, 20:05 »
Mutlak Güzellik

Sokaktan geçerken Yusuf’un yüzünün nuru o civarda bulunan köşklerin, evlerin pencerelerinden içeriye vurur, düşerdi.
Köşklerde bulunanlar: Belli ki Yusuf gezmeye çıktı, şimdi buradan geçiyor!” derlerdi.
Köşede bucakta oturanlar da duvarlarda ışıklar, parıltılar görünce,
Yusuf’un oradan geçtiğini anlarlardı.
Yusuf’un geçtiği sokağa penceresi bulunan ev, onun oradan geçişinden şereflenir, nurlanırdı.
(Ey kardeş) Aklını başına al da evinin penceresini Yusuf’un geçtiği sokağa aç;
ve pencerenin önüne oturup onu seyret!
Âşık olmak demek, nur gelen tarafa pencere açmaktır.
Çünkü gönül, gerçek dostun yüzü ile aydınlanır, nurlanır.


Güzelin kim olduğunu ne vakit unuttuk, ya güzelliğin neliğini ne zaman?..
Bir yük oldu ömür, kovunca güzeli hayatımızdan; ve güzellik küsüp gitmişti,
 ömür bir yük oldu. Güzellik ruhlarda perveriş içindeydi.
Güzellik bereketti, zenginlikti; güzeli arayan cihanın canını arıyor demekti.
Güzel olan iyi doğru ve yararlı olandı. Güzel bir söz, güzel bir iş, güzel bir ders gibi.
 Güzel şiir de, güzel manzara da, güzel söz de hep estetik değeri tartmaktaydı.
Din idi adı evvel güzelliğin, felsefe oldu sonra, bilgi oldu, yönetim ve siyaset oldu…
 Daha neler olmadı!.. Herkes ve her şey güzelin peşinde, güzel ülkelerde güzel günler yaşandı.

Sonra…

Sonra güzel insanlar güzel atlara binip gittiler ve güzellikler yağmalandı birer birer.
Hüzünlü gönülleri sabaha eklerken güzellikler, sevinci gizleyerek sabahı bekler oldular.
Gözlere akseden renkler de, sazlara yankıyan ahenkler de güzelliğini yitirdiler.
 Bestelerimiz şiddet doldu, tatlı diller hayal oldu.
Gönüller güzelden uzaklaştı, zira gönüllere kin bulaştı.
Güzellik atıldı ya kaşlar da çatıldı. Oysa gelenek güzel üzerine bina olunur,
kültür güzellikle beka bulurdu. Güzelin yönü gönleydi, hem güzelliğin de…
Gönül Çalab’ın tahtıydı, Güzel’i aramayan iki cihan bedbahtıydı.
Neye mâl olursa olsun, yaşamanın anlamı, güzel görünüşleri ve şekilleri;
belki güzellik dolu gönülleri kurtarmaktı.
Güzellik insana peşin verilmiş cennetti ve sultanlar güzele bakar, gönüller güzele akardı.


Kitâb-ı Aşk/İskender Pala
"Kelimeye çevrilemeyen mânânın düğümünde kalp açık, akıl kapalı..."

Çevrimdışı Dil-şâd

  • aşık-ı edebiyat
  • *****
  • İleti: 2,068
  • Benim tedbirim, Sen'in takdirinden küçüktür.
İskender Pala Yazıları...
« Yanıtla #2 : 19/04/07, 15:36 »
         
Mutlak Güzellik

 İki parçaydı hakikatte güzellik ve her parça diğer yarısına âşık.
 Onunla sevilen sevene ders okutur, onunla sevgi ilmiği kilim dokuturdu.
 Aşk mektebinin kitapları ve defterleri, atölyeleri ve ezberleri hep onu söylerdi satır satır;
hani ki nakışları ve yazıları, resimleri ve suretleri mana mana hep onu anlatır.
   
          Yalnızca bir çeşit güzel vardır ama görüntüleri binlerce çeşittir.
Sevgilinin sureti de, şekli de yoktur ta başından; vardır ki adı güzelliktir,
ona suret ve şekildir giydirilen mutlak güzel kumaşından.
 O vakit güzel, güzelliğini göstermek üzere evreni bir ayna olarak var eder.
Bilmeyen aynalığı, ne bilsin aynalara pas olur keder.

          Güzellik ki iğreti durur her çiçekte ve kelebekte, genç kızda ve yıldızda;
fidanı yavaş yavaş kurur ve ışığı azar azar bozulur.
 Ezeli sevgilide güzellik bir harman olur ve güzeller harmandaki taneler.

          Kardeşçiğim, bir güneş ışığı say güzelliği, üç renkli camdan süzülen…
Hani ruh, gönül ve beden canında huzmelenen bir nur de adına…
Akşam olunca çekilip güneşe geri gider ya hani ışıklar ve hani göz kapanınca kaybolur ya nurlar…
Işığı da, nuru da cansız görmeye alıştır kendini… Yolda kalmamak, can kılıcında kör olmamak için…

          Gel artık kardeşçiğim, gülümseyelim ve güzellikleri görelim.
Bıçağın ağzına sunulmadan ariyet güzelliklerimiz ve dönülmeyen yolculuklara çıkmadan benliklerimiz,
mahşer mahşer yağmalanan imanlarımızda eriyen zamanların surlarını güzelliklerle örelim.

Duyarak ve düşünerek, her ikindi güneşinin lirizmi gibi, her dolunay akşamının
romantizmi gibi güzelliğe bakalım ibretle ve içimizde büyüsün bütün güzellikler.
Seste, içimde ve boyada hakikatin güzelliğine bırakalım kendimizi,
Mutlak Güzelden renk değiştirelim.

         Allah’tan daha güzel boyası olan kim? (Bakara, 138)

         
          ( Kırk Güzeller Çeşmesi, s.110-113)
"Kelimeye çevrilemeyen mânânın düğümünde kalp açık, akıl kapalı..."

Çevrimdışı Dil-şâd

  • aşık-ı edebiyat
  • *****
  • İleti: 2,068
  • Benim tedbirim, Sen'in takdirinden küçüktür.
Ynt: Mutlak Güzellik...
« Yanıtla #3 : 20/04/07, 09:40 »
Samimi Hayat

Yakın zamana kadar, bizim eski edebiyatımız için, yazık ki "hayattan kopuktur" denirdi. Mamafih bu edebiyatın mücerred konularına ve insan ruhuyla örtüşen samimiyetine bakınca, sultana karşı gelmiş bir yeniçerinin isyan hislerini, yahut rüşvet alan bir devlet görevlisinin tepelenmesi gerektiğini aramak belki ondan çok şey istemektir.

Edebiyat eseri, samimiliği ölçüsünde hayatı anlatır; bu doğrudur. Çünkü Allah, insanoğlunu yaratıp da hayat denilen şeyi bağışlarken ona fıtrî bir içtenlik vermiştir ki onunla hayatı anlasın, haz alsın veya hissetsin. İçtenlikten ve samimiyetten uzak her hayat sahnesi, sahte ve kayıp bir ömür parçasından gayrı nedir ki?!..

İnsanın en güzel duygusu hiç şüphesiz İlahî, derunî ve estetik değerler karşısında hissettiği ilham dolu narin lerziştir. Bu iç titremesi, bir nane çöpü kadar cılız dalı üstünde yaprakları dağılmaya hazır bir şakayık olsa; dünyanın bütün tsunamileri, bütün kasırgaları ve bütün fırtınaları da o nazenin çiçeğin yapraklarını dağıtmak için güçlerini birleştirseler, yine de bu güzelliğin yaşama gücüne kıl kadar ziyan eriştiremezler. Bizce samimiyet, işte o çiçeğin dayanma gücünün adıdır ve hayatın tamamını kuşatır. Tıpkı bir ruhun, bedii güzellikler karşısında hissettiklerinin adı gibi.

Binaenaleyh edebiyat eseri de hayatın ne kadar derininde ise o derece kalıcı olacaktır. Hayatın en gizli veya karışık sahneleri yaşanırken insan ruhundaki hamleleri, gönülde biriken duyguları; sevinçleri veya hüzünleri, elemleri veya neşeleri duyurmayan bir edebiyat eseri ne kadar samimi olabilir ki?!..


İskender Pala
"Kelimeye çevrilemeyen mânânın düğümünde kalp açık, akıl kapalı..."

Çevrimdışı Dil-şâd

  • aşık-ı edebiyat
  • *****
  • İleti: 2,068
  • Benim tedbirim, Sen'in takdirinden küçüktür.
Ah şu Türküler...
« Yanıtla #4 : 12/05/07, 14:44 »
Ah Şu Türküler

Güftesi, yangınlarla dolu bir yüreğe, Avlarlı Efe’ye ait bir uzun havada,

“Meyledemem ki başkasına tevbeler olsun
   (Canan  Canan)
Hem yüzleri dost özleri düşmanda usandım”   
     denilmektedir.

İnsanın içini yakan kavuran, kül eden iki dizedir bu ve bir türkü formuna girince başlar en muhteşem yangını. Beşikten mezara her olay insana etki eder ama bir türküye yansımış olanı kadar içler tutuşturanı azdır hadiselerin. Depremler ve sellerden çok ayrılıklardan; belki ölümlerden çok hasretlerdendir onların dilleri. Canlı varlıklar gibi doğup yaşarlar ve ezgilerinin canlılığı kadar kıvılcımlarla başlatır yangınları  yüreklerde. Kim söylemiştir, kime söylenmiştir, çok zaman belli değildir; ama herkes söylemiş, herkese söylenmişçesine derindedir alevleri.  Türküler bir toplumun vicdanıdır, hüznü ve sevincidir. Belki mâtemi, gözyaşı ve mutluluğu…

Bir türkü yakıldığı için olsa gerek hep yakmak olur kârı. Dizeleri alev alev, bendleri duman duman… Eğer yakılmamış da söylenmişse bir türkü, ölümlüdür, fanidir.  Yakılmak ki yankılanmaktır yüzyılları aşar gider.

Bir türkü bir Türke yakıştığı kadar hiçbir millete yakışmaz.Onlar bizde çığlık çığlığadır da hep yanık havalar, uzun havalar ile “ya-leyl” lenir. Ir’lardan ve koşuklardan, Kaşgarlı Mahmut’dan ve Yusuf Has Hacip’den, Dedem Korkut’tan ve Evliyâm Çelebi’den süzülerek gelmiştir çünkü beste beste.

Bir türkü bazen bir milleti ta kendisidir.
Kim bu dizeleri yazanın “tat Türk oğlanı” olduğunu söyleyebilir. Kim bu türküdeki şiirselliğe hayran olmaz?...

Bir güzel şûha dedim.İki gözün sürmelidir
Dedi: Billâhi seni Hind’e kadar sürmelidir
Dedim: Ey Mehlika bir gece al bezme beni
Dedi: Beyhûde yorulma kapılar sürmelidir
Dedim: O hâl-i siyehler ne beladır câna
Dedi: Bir tanesine yüz sene çift sürmalidir
Dedim: Ebrûlarının yayına kurban olayım
Dedi: Bak Lütfî kıyarım cânına sürmelidir


Allah hüzünlü kalbi sever ya hani…Hani bir türkü sevinçten çok gözyaşıdır ya........


İskender Pala
"Kelimeye çevrilemeyen mânânın düğümünde kalp açık, akıl kapalı..."

Çevrimdışı UluğBey

  • "reis"
  • *****
  • İleti: 2,352
Gerçek sevgi(li)
« Yanıtla #5 : 13/05/07, 01:22 »
Konu için teşekkür ederim.Müsadenizle ilk iletiye bölüm için bir resim ekledim.Burası İ.Pala'nın köşesi olarak kalacağı için ilk iletide böyle bir resimin daha hoş duracağını düşündüm.Umarım mahsuru yoktur.Arzu ederseniz kaldırabiliriz.


Gerçek sevgi(li)

Klasik şiirimizin temelini oluşturan aşk bahsinde, âşıkın en belirgin vasfı, sonsuz derecede kıskanç ve sevgili konusunda katı gayret sahibi olmasıdır.


Sevgilisini rakiplerden korumak kadar rakipleri de sevgiliye yaklaştırmamakla görevli sayar kendini. Ne ki Taşlıcalı Yahya Bey, bütün bu klasik çerçevenin ve mazmunlaşmış düşüncenin dışında,

Kâşkî sevdiğimi sevse kamu halk-ı cihân

İşimiz cümle hemân kıssa-i cânân olsa

deyivermiştir. “Keşke yaratılmış ne varsa hepsi benim sevdiğimi sevse de işimizin tamamı hemen sevgiliyi konuşmak, onun yaptıklarını söyleşmek olsa!” Hayretengîz bir ifade, çarpıcı bir hitap... İçinde mangalların tutuştuğu bir yüreğin yangınından bir kıvılcım dışarı taşmış gibi... Bu sevgi olsa olsa bütün kalplerin hamurunu yoğuran, kainatın üzerine yaratıldığı, yerleri ve gökleri ayakta tutan o mutlak sevgi; o sevgili de katıksız güzelliğin (hüsn-i mutlak) hakimi, kelime-i tevhîdin sahibi olan Rab ve İlah olabilir. İlah ki, ‘sevgi, saygı, boyun eğme ve itaat ile yüceltilen’in adıdır. Bütün beşerî sevgiler o sevgiden ve O’nun sevgisinden bir iz ve işaret taşır ve elbette bu yüzden sevgiliye boyun eğilir, saygı duyulur, itaat edilip adı yüceltilir. Bu iki sevgi arasındaki tek fark, tapınma ve ibadet hissinden ibarettir. Çünkü ibadet ancak O’na yapılır (Fatiha, 5) ve bu da mükemmel sevginin önünde eğilip boyun eğme, yerlere kapanmadan başka bir şey değildir. Bu noktada sevme eylemine başka sevenlerin de ortak olması, sevgilinin yüceliğine işarettir de, sevilene başka bir sevgiliyi ortak etmek Sevgili’nin affetmeyeceği en büyük zulümdür. Sevgili ki, bütün zatı ve sıfatlarıyla sevilmeye layık yegane varlıktır; o halde bütün diğer varlıklar ancak ona bağlı olarak sevilebilirler. Başka türlü söyleyecek olursak; O, sevgi adına yarattığı her şeyin tek İlah’ıdır ve ondan başka sevgililer edinip ilahlaştırmayı affetmez.

*

Yaratılanları sevgiye yönelten iki hasletten biri güzellik, diğeri yüceliktir. İnsanlar ya güzel olana, yahut yüce olana karşı ilgi duyar, sevgi uyandırırlar. Allah hem güzellik hem de yücelik açısından mutlak olan mükemmelliğe sahiptir. O kadar ki her ne güzellik ve ululuk varsa O’ndandır; belki O’na aittir. Dolayısıyla her bakımdan sevilmeyi hak eden yalnızca O’dur.

Sevgi, dostluğun da harcını karmıştır. İnsan kimi severse onu kendisine dost bilir çünkü. Bu açıdan bakıldığında mutlak Sevgili, şairin de dediği gibi “kamu halk-ı cihan”ın dostudur, onları sever. Burada ihanet eden taraf sevendir. Bu yüzden “Keşke herkes benim sevdiğimi sevse!” denilmiş. Ancak o zaman her sohbet Sevgili üstüne olacak, her şey Sevgili’ye dönüp varacaktır. Oysa Allah, kendinden başka dostlar edinenleri de, sevgide kendisiyle başkalarını bir tutanları da ikaz etmektedir: “İnsanlardan bazıları Allah’tan başka ortaklar edinir, onları Allah’ı sevdikleri gibi severler. Müminler ise Allah’ı daha çok severler (Bakara, 165).”

Sevgili, önce güzellik ve yücelik adına sevilmeyi hak eder, sonra onu bir seven çıkar. Allah, kullarına eriştirdiği her türlü ihsan ve iyilik ile, onların kalplerine koyduğu güzellik ve estetik ile sevilmeyi hak etmiş, hatta belki kullarına gerekli kılmıştır. Şüphesiz Allah’ın bir şeyi vermesi yahut vermemesi, yapması yahut yapmaması, sevinç veya kedere boğması, kolaylaştırması da zorlaştırması da, kahrı yahut lütfu da, üzmesi yahut üzüntüsünü gidermesi ve de bütün bunları, hiç de kendisinin ihtiyacı olmadığı halde, müstağnî ve münezzeh olduğu halde yapması, ancak kişiyi bir Sevgili’ye yöneltecek İlah’lığındandır. Ta ki kalpler böylece O’nu ilah edinip sevsinler. Daha ileri gidelim; Allah’ın, günah işlemesi için kulunu serbest bırakması, günah işlerken onu koruması, bekçiliğini yapması, yardım etmesi, günahını gizlemesi, hatta kendisine isyan derecesine gelse de izin vermesi ve nimetlerini kesmemesi, hep kulunu sevmesindendir. Ta ki sevme hamuru üzerine yaratılan kul bunu fark etsin ve tevbe ile gerçek Sevgili’yi bulsun. Yoksa hangi zat, kendisine düşmanlık besleyen birini sevmeye; hangi patron kendisine küfreden birinin rızkını vermeye devam eder? Bir an düşünülsün, acaba, herhangi bir yaratık, bir başka yaratığa bu derece müsamahakar olsa ve iyi davranıp nimet bağışlasa, onu sevmemek mümkün olur mu?!.. Kulunun bütün kötü sırlarını bildiği halde onları ortaya saçmayan, bütün günahlarını örtüp ona bir de lütuf ve ihsanlarda bulunan birine dost olmamak, yahut onu sevmemek mümkün müdür?!.. Peki de, sürekli iyiliğini gördüğümüz, nefeslerimiz sayısınca nimetlerine kavuştuğumuz, her saniye kendisine muhtaç olduğumuz bir Sevgili’yi sevmemek, daha da iğrenci, başka sevgilileri ilahlaştırmak ne demektir?!.. Üstelik O, bir kudsî hadiste “Kulum! Herkes seni kendisi için ister; ben ise kendin için isterim!” deyip dururken.

Şairin duasına amin demekten öte ne gelir elimizden?!..
[/size]

Çevrimdışı UluğBey

  • "reis"
  • *****
  • İleti: 2,352
Aşk... Ezelde bir merhaba idi; hâlâ ki odur...
« Yanıtla #6 : 13/05/07, 01:23 »
Aşk... Ezelde bir merhaba idi; hâlâ ki odur...

Fatih'in veziri olan şair Ahmet Paşa bir beytinde, aşkındaki sadakati ve tutarlılığı anlatabilmek için,


“ Cânıma bir merhaba sundu ezelde çeşm-i yâr

Şöyle mest oldum ki gayrın merhabâsın bilmedim”

deyiverir. Kolay bir söyleyişe göre çok güçlü bir hayal!.. Öyle ki Ahmet Paşa hakkında tezkirelerin "Türk şiirine parlaklık ve güzelliği ilk o vermiştir." hükmünü doğru çıkartır. Günümüz diliyle şöyle demek: "Ezel gününde sevgilinin gözü bana bir merhaba lûtfetti. O gün bu gündür, o bakışın mestliğiyle başka birinin merhabasını hiç tanımadım."

Aşk... Kainatın yaratılış vetiresini, özünü ve esasını oluşturmak bakımından başlangıcı ezel gününe dayanan ve ebede kadar süreceğinde şüphe bulunmayan macera... Gönülleri terbiye eden, ruhlara derinlik katan, dimağlara yükseklik veren bir hüzün ve neş'e. Varlıkla birlikte var olan, ve varlıkta en son yok olacak olan. Başlangıcı ta ezel gününde; şöyle: Kur'an'da anlatılır ki (Âraf, 171-172) Allah, dünyada hiçbir şey yok iken, hatta dünya yok iken ruhlar âlemini yarattı. Orada bütün ruhları bir araya toplayıp sordu: "Elestü bi-Rabbikum?" Yani, "Ben sizin Rabbiniz değil miyim?" Ruhlarımız bu soru karşısında "Kâlû: Belâ!" Yani "Dediler ki; -Evet (şüphesiz Sen bizim Rabbimizsin)". Bu meclis (ezel bezmi, elest meclisi), varlığın ilk toplantısı idi ve bütün ruhlar orada birbirlerine şahit tutuldular; ta ki dünyaya geldikleri vakit, bir bedene girdikleri, ete kemiğe büründükleri vakit bu sözlerinden dönmesinler... Dönenler olursa, o mecliste rahmet ve merhametiyle kullarına muamele eden Rab Taala'nın rahmet ve merhamet çizgisinin dışına itilsinler...

Ezel bezmi öyle bir meclis idi ki, orada yan yana olanlar, yakın olanlar, birbirlerini görenler, birbirleriyle konuşanlar; bu dünyaya geldiklerinde de birbirleriyle yan yana ve yakın olur, buluşur veya konuşurlar. İnsanlar arasındaki çağ farkları, uzaklık ve yakınlıklar ile biganelik ve âşinalığın temeli işte o ezel gününe dayanır. Bu durumda dünya, ezelde kader olarak yazılanın vuku bulduğu (kaza) bir duraktır; o kadar. Bu durakta aşkın ve âşıkın nasîbi de ezel günündeki durumuyla bağlantılı olarak bu dünyada görünürlük ve yaşanırlık kazanır. Bu durumda ya Hüsn ü Aşk yazarı Galib Dede'nin benzetmesiyle dünyaya ait desenleri ve çizgileri olan kader kumaşları ruhlarımız arasında bölüştürülürken âşıka da sevgi hissesi olarak terzilerin makas artığı kırpıntılar misali paramparça olmuş bir kalb düşecek veya yukarıda Ahmet Paşa'nın dediği gibi âşık, ezel gününde öyle bir çift göz ile karşılaşacak ki aşktan pay almayı, veya aşktan gayrı pay almayı unutup dünya hayatını öyle yaşayacaktır. Söylediğine göre Ahmet Paşa, ezel gününde henüz ruhlar alemindeyken, güzellerden bir güzel, kendi güzelliğinin farkında olarak (istiğna halinde) göz süzüp de kendisine âşık ararken, gözleri bir an, yalnızca bir an, Ahmed'in canına da değip geçmiştir. Aşk adına Ahmed'e ne olduysa işte o bir an içinde olmuş ve o güzellik karşısında mest ve hayran düşüp kendini kaybedivermiştir.

Bu öyle bir mestliktir ki aradan milyonlarca yıl akıp giderek dünya kurulacak; Adem yaratılıp yine on binlerce yıl insanoğlu dünyada ezel macerasını sürdürecek, nihayet Ahmed'in ruhu da bir beden ile dünyaya geldiğinde hâlâ ezeldeki o sarhoşluğu geçmemiş olacaktır. Bunun diğer yönden okunuşu, Galib'in dediği gibidir ve Ahmet, ezel gününde gördüğü güzelin aşkını kendisine zoraki kader edinerek dünyayı da onun uğrunda her türlü belalara, sıkıntılara, ayrılık acılarına vs. katlanarak mest ve hayran yaşayıp gider. Yani ki aşkında bu derece sadakat ve doğruluk, tıpkı ruhların Allah'a verdikleri söz gibi bir ağırlık ve sorumluluk taşır. Ta ki âşık, ruhlar meclisinin sözünde duran yegane kişisi olabilsin. Öyle ya hemen hepimiz o gün verdiğimiz sözü çoktan unutmuş, kendimize (masivadan, paradan, ihtiraslardan, gururlardan, maldan, mülkten vs.) yüzlerce tanrılar edinmiş durumdayız. Oysa âşık ezelde verdiği aşk sözüne sadakatle sarılmış, aşkın bunca ayrılık belasına da katlanarak âşıklıkta bir gömlek daha derece kazanmanın yollarını aramaktadır. Aşkın belası öyle bir tatlı bela ki, ezelde başlamış olup ebede kadar uzanacaktır. Nitekim ruhlarımız, "Elestü bi-Rabbikum?" sorusuna karşılık olarak "Evet" anlamına gelebilecek pek çok kelime arasından "bela"yı seçmiştir. Kul, belayı kendisi istemeyince Allah neden versin ki?!.. Velev aşkın belası da olsa!..

Çevrimdışı UluğBey

  • "reis"
  • *****
  • İleti: 2,352
Varlık-yokluk
« Yanıtla #7 : 13/05/07, 01:25 »
Eskiler “Her şey zıddıyla kâimdir” demişler. Pek doğru!.. Beyazın ne olduğu ancak siyah ile, ışığın değeri karanlıkta kalınca bilinir.


Güzelliğe hayran olmak için çirkine bakmak zarurî, iyiliğe teşekkür için kötülüğün elemini çekmek tabiîdir. Bu yüzden inişler yokuşla, kolaylıklar zorlukla ölçülür hep.

Tasavvuf dilince sayalım isterseniz: Fakr ile gınâ (fakirlik-zenginlik), havf ile recâ (korku-umut), kabz u bast (darlık-ferahlık), mahv u ıspat (silinmek-belirmek), cem ü fark (toplanış-ayrılış), beka ve fenâ (sonsuzluk-yokluk), vahdet ü kesret (bir’lik-çokluk)... Yani ki hayatı öğüten zıtlıklar... Ve bütün bu zıtlıklar arasında kulun büyük sınavı...

Dünyanın sıcağını ve soğuğunu tatmadıkça, olup bitenlere tahammül göstermedikçe gerçek lezzete erilebilir mi sizce? Petekten bal yemek isteyen, birkaç arının iğnesine katlanmalı değil midir? Bütün ömrünü sıhhat ve afiyette geçirmek, dertlerin en şiddetlisi sayılmaz mı o halde!.. Sıhhatin şükrünü layıkıyla eda edebilmek için hastalık gerekmez mi sahiden? Ekşi bir şey yemek, pekalâ her daim tatlı yemekten lezzetli de olabilir.

Gerçek mutluluk için arada sırada kederlenmek, hayatın hasılatını toplamak adına zaman zaman azaba uğramak, zorluklara maruz kalmak... Ezel ile ebed arasında nefis ile ruhun, günah ile sevabın amansız mücadelesi... İşte yolcunun asıl kimliğini oluşturan, hayat kütüğüne ne sıfatla kaydolunacağını gösteren mihenk. Yükün ağır veya hafif olması, yolculuğun kolay veya zor olmasıyla doğru orantılı. Yükü hafif olan kolay menzil alır ve murad yeli onu maksada kolay ulaştırır. Amma ki yükü ağırsa kişinin, nasıl ilerlesin taşlık yolda, yalınayak?!.. Hele de gereksiz olanı atmayı, fuzulî yükten kurtulmayı, boş hamallığı terk etmeyi akıl etmiyorsa!..

Mademki her şey zıddıyla kâimdir, o halde varlık da elbette yoklukla ölçülecektir. Varlık çoğaldıkça burada keder, ötede sorgu çoğalacak; varlıktan geçtikçe keder de sual de yok olacaktır. Fuzulî Mecnun’u Hakk’a erdirirken ona şöyle dedirtir:

Kurtar beni ıztırâb-ı gamdan

Ver müjde vücûduma ademden

Yani ki, “İlahî! Varlığıma yokluktan bir müjde eriştirip (varlığımı yok edip) beni gam ıztırabından kurtar!” Öyle ya, fanî varlıktan geçmeyince yokluğa, yani bakî olan gerçek varlığa erişmek muhal. Varlığın çokluğu nisbetinde yolculuk zor, ölüm ürkütücü. Düşünsenize bir, onca mal mülk edinmişsiniz, onca çalışıp kazanmışsınız, sonra da onları sahip(!)lenmişsiniz, ecel gelince nasıl bırakıp gider insan?!.. Hayata sarılmalar öyle çok ki onun zıddı olan ölüm hiç akla gelmemiş, varlığa öyle alışılmış ki yokluk akıldan silinip gitmiş... Hani yükü hafif olanların yolculuğu da kolay olurdu?!..

İşin özü ve özeti şu: Ecel geldiğinde terk edecek ne kadar az şey var ise “lebbeyk!” diyerek ölüme o derece çok kucak açılabilir. O halde varlığınız çoğaldığı oranda onu hayır yolunda azaltınız ki yolculuklarınız kolay olsun!.. Çokluğun derdi elbet çok olur; yokluk kapısında nefis de yok olur.

Yunus ne güzel söylemiş:

Bunca varlık var iken gitmez gönül darlığı.

Sevgiliye can vermek

Feridüddin Attar Aşknâme’de anlatıyor: Sultanın kızına bir gariban âşık olmuştu. Sultan bunu duyunca âşıkı huzura getirtip,

-Ya ülkemi terk eder gidersin, dedi, ya da kelleni vurdurtacağım, kararını hemen ver.

Zavallı adam, düşündü, taşındı ve gitmeye karar verdi. Sultan ise adamın cevabını duyunca cellatları çağırttı. Vezir dedi ki:

-Hünkarım, neden suçsuz birinin kellesini vurdurttunuz?

-Çünkü gerçek bir âşık değildi o, sahtekardı. Eğer gerçekten âşık olsaydı, başının kesilmesini seçerdi. Eğer başının kesilmesini seçseydi, tahtımdan kalkıp onu yerime oturtacaktım.

Hayatını sevgilisinden daha çok seven kişi aşk davasına kalkışmamalı. Bir an durup düşünelim; Sevgili’yi hayatımızdan daha çok sevebiliyor muyuz?!..
Yalancı şahitler kahvesi

Bundan yüz sene kadar evvel, İstanbul’da Sultanahmet Adliyesi’nin karşısında, Binbirdirek yakınında bir kahvehane varmış. Mahkemeye yakın olmak dolayısıyla aylakçı takımından bazı uyanıklar burada oturur, yalancı şahit lazım oldukça kadı huzuruna çıkarlarmış. Yine bir seferinde kadı efendi davalıya “Şahidin var mı?” diye sorunca adam “Dışarıda efendim, bir çeyrek müsaade ederseniz hemen getiririm!” cevabını yapıştırmış. Sonra da malum kahvehaneye koşup rastgele birini “Yürü şahitliğe gidiyoruz!” diyerek peşine takmış. Birbirini tanımayan bu iki adam bir yandan hızlı adımlarla mahkemeye gidiyorlar, bir yandan konuşuyorlarmış:

-Ağam nedir dava konusu?

-Alacak verecek meselesi!..

Şahit atılmış:

-Hâlâ ödemedi mi o pezevenk borcunu?

-Sus bre, borçlu olan benim!

Şahit bu sefer işi pişkinliğe vurmuş:

-Ödedin ya ağam, kaç kere ödeyeceksin!..

Çevrimdışı Dil-şâd

  • aşık-ı edebiyat
  • *****
  • İleti: 2,068
  • Benim tedbirim, Sen'in takdirinden küçüktür.
Şairin Yalnızlığı...
« Yanıtla #8 : 13/05/07, 12:53 »
Konu için teşekkür ederim.Müsadenizle ilk iletiye bölüm için bir resim ekledim.Burası İ.Pala'nın köşesi olarak kalacağı için ilk iletide böyle bir resimin daha hoş duracağını düşündüm.Umarım mahsuru yoktur.Arzu ederseniz kaldırabiliriz.
Rice ederim efendim, bir mahsuru yok resimlerin, güzel de olmuşlar üstelik, teşekkürler...

Şairin Yalnızlığı...

Şiirin ve şairlerin en önemli konularından biri yalnızlıktır. Hani gariplik, garip kalma, garip düşme mânâsına olan yalnızlık. Şiire de yakışan bir konudur ayrıca. Hele şair lirizme ve duygusallığa önem veriyor, edindiği yalnızlık tecrübelerini ilhamlarıyla birleştirerek zenginleştiriyorsa...

Yalnızlık çaresizlikle birleştiğinde asıl trajedi mısraları doğar ki artık oturup ağlayasınız gelir.

Divan şiirinde yalnızlık bir ayrılığın, bir terk edilmişliğin, felekten kaynaklanan bir zulmün sonucu olarak dillendirilir ve çoğunlukla şair bu kaderi yaşamak zorundadır.

Sevgilinin ayrılığını, firkatini, hicranını, hasretini çekmek değildir bu, bizatihi sevilenlerin tamamının, elbirliği edip şairi yalnız bırakması, danışıklı dövüş gibi ondan yüz çevirmesidir. Üstelik bunun sebebi şairin terk edilecek durumlara yahut ayıplanacak hallere düşmesi değil, tamamen dostların vefasızlığıdır.

İşte Fatih çağının ünlü şairi Necatî Bey’in feryadı: “Beni ağlan beni kim üstüme gelmez ölicek / Bir avuç toprağ atar bâd-ı sabâdan gayrı” Aşağı yukarı şöyle demek: “İnsanlar! Bana ağlayın bana ki öldüğüm vakit üstüme bir avuç toprak atmaya saba yelinden gayrı kimsecikler gelmez.”



Ölüm ki insanların en uzak tanıdıklarını bile başına getirir ve mevtanın başında son bir meclis kurdurtur; böylece ölene karşı son görev, dostluk görevi yerine getirilir. Ama gelin görün, şair, öldükten sonra kimsecikler başına toplanmayacak, hatta bir Allah kulu mezarını ziyaret etmeyecek, belki mezar toprağı bile kaybolup gidecek, adı sanı silinecek diye korkmakta, bu yüzden “bana ağlayın” feryadına tutunmaktadır. Bu derece yalnızlığın adı artık garipliktir. Bu Yunus hazretlerinin “Bir garip öldü diyeler / Üç günden sonra duyalar / Soğuk su ile yuyalar / Şöyle garip bencileyin” demesinden daha hazin bir durumdur.

Mezarını kapatmak için saba yelinden başka kimsesi olmayan bir gariplik, öylesine dehşetli bir yalnızlık. Hafazanallah ölüsü bir kıyıya atılıvermek gibi... Oysa şair bunları söylerken sözün mefhûm-ı muhâlifini kastederek dostlarının gelip mezarını ziyaret etmelerini, birkaç damla da olsa hasret gözyaşları dökmelerini ummakta, dahası sevgilinin gelip mezarı başında kendisini anacağının rüyalarını görmektedir. Galiba asıl şikayeti de bu umutlarının boşa çıkmasından, dost bildiklerinin kendisini terk etmesinden, sevgilinin insafı bırakmasından olsa gerek. Bu derece garipliğin bir benzerini Bağdat ikliminin yanık âşıkı, gönlü esmer acılarla dolu Fuzulî’de de görürüz. Muhtemelen Necatî Bey’e nazire olarak söylenen beyit şöyledir: “Ne yanar kimse bana âteş-i dilden özge / Ne açar kimse kapım bâd-ı sabâdan gayrı” Şöyle demek: “Ne gönül ateşinden gayrı bir yananım, ne de saba yelinden başka kapımı bir açanım var!”

Fuzulî’nin garipliği, Necatî Bey’in acısının tersine henüz ölmeden gerçekleşmiş, felek ona garipliği daha bu dünyada göstermiştir. İnsanın en kötü zamanında bir yananı mutlaka bulunur. Annesi, kardeşi, can dostu falan... Ama gelin görün ki Fuzulî bütün bunları yitirmiş ve geriye yalnızca gönlünde yanan gam ateşi kalmıştır. Bu ateş, gönlünde aşk yüzünden yandığına göre bütün yitirdikleri de yine bu aşk yüzünden yitirilmiş olmalıdır. Yani onun trajedisi, aşka düştükten sonra terk edilmesi, yalnız bırakılması ve garip kalmasıdır. Fuzulî’ye bu mânâda güzel bir cevap, vaktiyle Kanunî’nin yakın koruma görevinde bulunan (peyk/solak), yeniçeri nesepli Aşkî’den gelir. Onunki de tamamen iyi gün dostlarından şikayettir.

Varlıklı ve itibarlı bir ömrün ahirinde, elden ayaktan düşüp de fakirlik gelip çatınca, çevresindeki insanların birer birer dağılışlarını görerek kahrolmak, nihayet genç eşinin de kendisini terk edip gidişine içerleyerek yalnızlaşmak, İstanbul’a hayli uzak bir yerde, yol iz olmayan Rumelihisarı’nda babadan kalma bir kulübeciğe sığınmak ve sonunda şöylece feryad etmek... Tam bir yürek yarası: “Taşradan kimse gelür deyu sevinir canım / Uğrasa bir sek-i âvâre gelip meskenime” “Eğer bir gün, başıboş dolaşan bir köpek, kazara kapıma uğrasa, dışarıdan birisi beni ziyarete, hal hatır sormaya geldi diye canım sevinmeye başlar.”

Allah kimseye vermesin!..
"Kelimeye çevrilemeyen mânânın düğümünde kalp açık, akıl kapalı..."

Çevrimdışı Dil-şâd

  • aşık-ı edebiyat
  • *****
  • İleti: 2,068
  • Benim tedbirim, Sen'in takdirinden küçüktür.
Ateşler İçinde...
« Yanıtla #9 : 14/05/07, 15:35 »
XVIII. yüzyılın ünlü şairi Şeyh Galib, belki de bütün divan şiiri macerası boyunca ateşten en çok bahseden ve aşkı bir ateş ile izaha çalışan yegane adamdır.

Bir yandan İstanbul ufuklarını yalayıp yok eden yangınlar görmüş, diğer yandan Mevlânâ’nın aşkı izah ederken özetle söylediği “Hamdım, piştim, yandım” vetiresinden ilham almış ve sonuçta tasavvufî düşüncelerini ateş ve yanma üzerine teksif ile söylediği beyitleri de alev alev tutuşturmuş, okuyucunun yüreğini de yakmıştır. Ünlü eseri Hüsn ü Aşk’ta Benî Mahabbet (Sevgioğulları) obasını tavsif ederken,

Giydikleri âfitâb-ı temmûz
İçtikleri şu’le-i cihân-sûz
Erzâkları belâ-yı nâgâh
Ateş yağar üstlerine her gâh


diyecek derecede ateş ile ünsiyet peyda etmiştir. Dediğine göre o kabilede herkes “Temmuz güneşini giyerler, cihanı yakan ateşi içerler. Erzakları apansız geliveren belalardan ibaret ve üzerlerine her an ateşler yağmakta...”

Galib Dede ve Efendim dediği Mevlânâ’ya göre neydeki yanık nağmeler aslında birer hava değil ateştir ve o ateşi tadmayanlar aşktan behremend olamazlar. Aşk ateşi, kalpte hararetin artmasıyla tutuşan ve insanın bütün benliğini yangınlara veren değerli bir varlıktır ve gönlünde bu ateşi taşımayanlar hiç yaşamamış sayılsalar yeridir. Nitekim tasavvufa göre insan ateşin sınavından geçerek arılık kazanır ve aslı nur olan melekler derecesine ancak ateşten sonra yükselir.

Ateş, evrenin kurucu unsurlarından (anasır-ı erbaa) biri, belki birincisidir. Toprak, hava ve su aslında ateşi de içeren, yahut ateş ile değişen ögelerdir. Bu yüzden tabiatta hızla değişen pek çok şey ateş kullanılarak dönüştürülür, yahut ateş ile terbiye edilir. Sanayide kağıttan kumaşa, çelikten kuartza kadar hemen her alanda ateş tam bir dönüştürücü ve terbiyeci olarak görülür. Havayı, suyu ve topraktaki maddeleri değiştiren de hep ateştir. Demiri işlemek de, yemeği pişirmek de ateş iledir.

Ateşin maddeleri ayrıştırması veya hall ü hamur etmesi özelliği onu yüksek mertebelere çıkarır. Nitekim insanın maddesi ile manasını da birbirinden ateştir ayıran. Yine ateştir ki insanı acılar, ayrılıklar ve azablarla harmanlayıp pişirebilir. Sonuçta kirlerinden arınan insan İlahi tecellilere hazır hale gelir. Bu hâlin devamında insan semenderleşir ve ateşte yanmaz olur, belki ateş onun için bir lezzete dönüşür. Değil mi ki bütün azabların sonunda lezzete çıkan bir kapı bulunur...

Ateş, şeytanın yaratıldığı madde olmak bakımından da insan nefsinin imrendiği bir varlıktır. O yüzdendir ki ham insan şeytanî konulara daha fazla meyleder, ama aşk ateşi ile yandıkça varlığındaki ateş ihtiyacını giderir ve Rahmanî’liğe yönelir, insan-ı kâmil olur. Bu bakımdan ateş mahremdir, kalbimizde yaşar. Gizlidir, çünkü maddenin içinde ya potansiyel olarak veya cevher olarak mevcuttur. Alevleriyle oynamak isteyenlerden mutlak itaat ister, yaktıkça acı verir ama sonuçta mürebbiyeliğini de icra eder. Allah’ın Celal ve Cemal sıfatları gibi.

Cehennemin ateş fikriyle izahı belki de ateşin temizleyiciliği üzerine bina edilmiş bir düşüncenin sonucudur. Mademki kirli olanlar cennete giremez, o halde Allah da kullarını kirlerinden arıtmak için cehennemi yaratmıştır. İbrahim’e karşı serin ve selamet olan (yani içinde yakmama vasfı da gizli olan) ateş, elbette O’nun emrine itaat için yakar ve bu yanış aşkın gereği bir yanış ise kişi dünyada cenneti yaşar. Çünkü ateşin yandığı yer gönüldür ve şamanın ateşe tutkusu da, zerdüştün ateşi kavramak isteyişi de aslında gönlü ele geçirme gayretinden öte değildir.

Gönül ki içinde ateş yanar, sakın onu avuç içi kadar yürek ile ölçüp bir kandil sanmayınız... Gönül ki bir ülkedir ve yangın bir uçtan bir uca bütün kentleri yalayıp yutmaktadır. İsterseniz bu yazıyı bir de ateş denizlerini gözünüzün önünden ayırmayarak okuyunuz; ta ki kendi yangınınızı ve ateşinizin cesametini görebilesiniz.
"Kelimeye çevrilemeyen mânânın düğümünde kalp açık, akıl kapalı..."

Çevrimdışı Dil-şâd

  • aşık-ı edebiyat
  • *****
  • İleti: 2,068
  • Benim tedbirim, Sen'in takdirinden küçüktür.
Göz kırp bana sitare; bileyim seni!..
« Yanıtla #10 : 18/05/07, 15:22 »

Siz ey, evvelce kömür karasında yalan, sonra gönül yarasında parlayan yıldızlar! Siz zambak zambak... Ve sonra bayrak bayrak... Hani siz; kendinizi dostluğa ilikleyerek dolaşırdınız semalarımızda?!..

Siz ey, düşmanlar iken birbirinin ışığında dost olan yıldızlar! Hani siz firuze akşamların reyhan reyhan açan çiçekleriydiniz atlas bahçelerde!?..

Siz ey, noksanları tamamlanınca bir bir parlayan yıldızlar! Hani siz kol kola girdiğinizde saadetin çağıydı asumanlarınızda!?..

Bir yıldız, gökte bir saadetin adıdır yerdeki insan için. Açamayan goncaların karanlık tarlasında bir çolpan; karalığın kudurmuş ağzında bir sitar(e), gökleri ayakta tutan dağlar gibi bir demirkazık, ve umutları hüzünle büyüten bir kervankıran... Münzevi avcılara yorganlar biçen gecelerin ışık ışık yanışıdır yorgun bulutlar arasında her yıldız; ve Adı Güzel Süvari’nin berk urarak koşan Burak’ının nallarından çil çil serpilen kebkebleriyle romantik desenler dokuyan mistik kevkebleridir.

Yıldızlarımız nerede hey!..

Gerçeğin ruhuna üfleye üfleye hayatı sevgiyle yorumlayan yıldızlarımız nerede? Yağmalanmış kuyulara düşüremediğimiz yağmurları, kör sıtmalarımıza serinlik diye yağdıran yıldızlarımız nerede? Kentten kaçışlarımızın ardından avuçlarda yalnızca bir damla gözyaşı olup yanan yıldızlarımızı kim aldı? Yıldızlarımız nerede?

* * *

Yıldızlarımızı yitirdik!.. Aah, ışıklarımızı yitirdik. Işığımız körlük, beyazımız karalık oldu. Güvenlerimiz çorak coğrafyalara ekildi, bereketli başaklarımızı cılız güveler yedi. Yağmur yağmur güzellikler, nefes nefes yakınlıklar göç ettiler yad ellere ve kül yorgunu bulutların tül desenleri arkasında, gül sarhoşu şerareler misali parlayan şafak yıldızlarımız söndü ardı ardına.

Yıldızsız bağırlarımızda kulunçlar ve kılınçlar eskitiliyor şimdi, aydınlıklarımız kara düşüncelerle karanlık dehlizlere kilitleniyor. Bir bir dökülüyor yanılsamalarımız tarihin utanç bellediği seherlere, ve kalbur kalbur eleniyor yorgun, solgun ve küskün zamanlar yerlere. Yangınlar çalınıyor bahtımıza, ışığı olmayan yangınlar... Mağaralardan uzun uyku sesleri geliyor, ve kovasız kuyularda Yusuflar ağlaşıyor. Taze gelinlerimizin köhnemiş çeyizlerine kelep kelep taze lavanta taneli hayaller bükülüyor; dudaklarından, uzak zamanlar hatırası yıldız yıldız parlayan gülüşler sökülüyor ve komşu evlerin akasyaları arasından belki de hiç bestelenemeyecek şiirler dökülüyor. Zulmün ağırlığında sabır taşları çatlatılıyor umarsızca, ve dile getirilememişliğin boğuk sancıları saplanıyor böğrümüze arsızca. Yazık ki sahralara ikiyüzlülük yayan yarelere de, sevincin kalbini kemiren farelere de şiirler yazılıyor artık yıldızsız zamanlarda.

Yıldız alacası bir dünyada yıldız falcılarına çaldırdık son şafak yıldızımızı da. Yerlerde çiçek, göklerde yıldızdı düşlerimiz; ve heyhâât, yıldızların düştüğü yere kilitlendi gülüşlerimiz. Yıldızlarımız kaydı ve her gece avare uykusuzluklarda yıldızlar sayarak poyrazına tutulduk yıldız yelinin. Yıldızlarımızı söndürdüler göklerde, bir türlü barıştıramadılar yıldızlarını yıldızımızla. Sonra tarihlerimiz başkaldırdı coğrafyalarımıza, sonra yağmalanan günlerimizde anlam ile insan el ele tutuşup gittiler yıldızsız semalara, yittiler.

Sen ey!.. Nakaratı unutulmuş müzdeviç şarkıların al al rengiyle dokunan Ayyıldız’ım, bayrağım! Aşkın ve kavganın enkazında yeter şu küskünlüğün! Gülümseyişlerin vursun yüzlerimize, nur içinde nur olsun; gecelerin sesleri ekilsin yüreklerimize, sürur üzre sürur olsun, matemimiz sûr olsun.

Yıldızlar!.. Göğe bakan çocuklarımıza bir kez olsun yüz gösterin ve sabahlara yakın düşsün artık aydınlıklarımız. Nerede bir biçimli güzellik varsa hep sizinle biçsin şirazesini, ve nerede bir ahenkli sanat varsa sizinle ölçsün endazesini. Güzelliğin hakiki sevenleri, sevecekleri hakiki güzelliği sizinle tanısınlar ve sizi ansınlar. Yaşasın sizin için ağlayan bir dize her şiirde; ve sizin için parlayan bir damla her nehirde...

Yıldızlar!.. Acep siz, kefensiz gömülenlerin yerine mi bekliyorsunuz doruklarımızı?

Yıldızlar!.. Bigane körlüğümüze göz kırpmaktan yorulmaz mısınız hiç?

Yıldızlar!.. Samanyolundan gelecek kervanlarınızı bekliyoruz; bir susuzluğu gidermek ve bir vuslata ermek için.


İ. Pala
"Kelimeye çevrilemeyen mânânın düğümünde kalp açık, akıl kapalı..."

Çevrimdışı Dil-şâd

  • aşık-ı edebiyat
  • *****
  • İleti: 2,068
  • Benim tedbirim, Sen'in takdirinden küçüktür.
Sakın ha!..
« Yanıtla #11 : 18/05/07, 15:23 »

Edep, terbiye ve ahlaka aykırı işlere dairdir bu yazı, fuhşiyata dairdir; ruhunu edeple besleyenler okusun, gidişatında ahenk isteyenler okusun. Dört yanı kirle sarılanlar, aldanışlara ayağı karılanlar okusun.

İmtihan ki yalnızca bir derlemedir fuhuştan ve gerisi şundan bundan... Kanlı bir drama dönmüş nice zamanın sahnelerinde hep aynı oyun Habil’den bu yana. Bize uzak olanı bize getiren de; bize yakın olanı uzağa götüren de aynı postacı. Sebillerden kızıl alevler akıtıp bal şerbeti diye sunan sihirbaz; çorak toprakları sürme diye gözpınarlarımıza süren gallanguş.

Ahlak ve edep, ve fuhşiyat!.. Siper sipere, süngü süngüye, göğüs göğüse... Deruna çarpınca yenilginin melali, esrik bakışlı zambaklarımızı kanatır tırnak tırnak yıldızlardan süzülen yanılgılarla düşürür lekeyi yüzüne ayın ırmak ırmak. Kara bulutlarında şehrayinleri gülümser asırlık rüyaların ve içimizden kaç bin yıldız birden kayar.

Fuhşiyat!.. Hekimler hekiminin kapısında derman dilenen bîçare hastaların kalbine akan zehir... Kuşları kanatsız uçuşturduğu yalandır onun, aruzî iplere sarılıp heyûlâ tutuşturduğu yalan... Yalandır beyaz gecelerde ruhları kamaştıran sihirli biblolar, ve yalandır bahar ufuklarına tutunmuş pastoral tablolar... Derisinden soyundurulmuş varlıklara hiçliğin gölgesini giydiren eşkıya hikâyeleri yalandır hep, yollarını kaybeden çolpanların salhorde geceleri arayan sâyeleri de yalan. Yalandır atların buğulu yelelerinde aşkı eriten sevgililer de, yalandır bir çekirge buduyla karınca vadilerine salınan sevgiler de.

Fuhşiyat!.. Yüreğinde dilsiz acıları dalgalarca büyüten yiğitlerin deryaya düşürdükleri gümüş aynadır, paslı ve soğuk... Fuhşiyat!.. Derunî özlemleri dağ gibi adamların, uçurumların kuytularında güneşe tutunmaya teşne nahif nesterenleri kıskandıran duygularını pâymâl eder, gizli ve açık... Ülfetin sırrını fısıldar gibi serper yollarına arzuları püfür püfür ve yağmurlarını bir sanemin gözlerinde biriktirir küfür küfür...

Yasak gülümseyişlerin potasında külçe külçedir şimdi fuhuş, haddeden geçip yâl u bâl kıvamında sokaklara taşıyor. Ezberlenmiş günleri yaşatmakta o bize hiç ürpertisiz, ve pervasız yalanlar misali evlerimize akmakta ekran ekran. Müzmin tebessümlerin ağırlığı altında iki büklüm sürünmede hayat; ve dün, ve bugün kalbine âhlar biriktiren güzellerimiz, koleksiyoncu cellatlarına uzatmada incecik boyunlarını birer birer. İçimizin nurdan köprülerini yıkanlar, artık fuhuş yağdırmadalar üstümüze tellal tellal. Ve sefil düşüncelerin evinsiz nasipleriyle dolu çıkınlar, bir zamanlar bacalarından haya tüten evlerde sofralar kuruyor.

Kara bir mevsim, bir çığlık ve dönüyor bu çark–ı felek. Bir çıkmaz sokakta yolumuzu kesen fuhuş, “seni yiyeceğim” diyor dikilip karşımıza. Bir saman çöpü dahi olsa mızrağımız, karşısında bu devin, savunmak gerek emaneti, hani “elest”te aldığımız.

Rengini damarlarımızdan alan çiçeğin aşkına; balını edeple toplayan peteğin aşkına... Dikkat et ağam!.. Yazıda yanlışlar gibi, yolda kalmışlar gibi olma.

Öfkeli mısralar doldurmadan manzumeleri ağam, çıngıraklı yılanlar, henüz nisan damlasını yutmadan, titre ve aslına dön! Nasuh ahitlerden sonraki huzurda mutmain olur ruhlar. Toprağın bağrına düşen cemreler gibi, medeniyete desen veren Emre’ler gibi,

Arayı arayı bulsam izini

İzinin tozuna sürsem yüzümü

Sen ve ben, ve biz, hepimiz

Bugün hangi gün, yıllardan kaçtayız!?..


İ. Pala
"Kelimeye çevrilemeyen mânânın düğümünde kalp açık, akıl kapalı..."

Çevrimdışı Dil-şâd

  • aşık-ı edebiyat
  • *****
  • İleti: 2,068
  • Benim tedbirim, Sen'in takdirinden küçüktür.
Dertsiz olmak dert olarak yeter...
« Yanıtla #12 : 18/05/07, 15:26 »


Okulun kapısında bile  bekletilmeyen kız çocuklarına–

– Baharında eylülü yaşayan kuşcağız! Kalbini hüzünle dağladın mı hiç?

Hüzün ki su ve ateştir ılgım salgım; gülünü de gülistanını da, ırmağı ve lalesini de ateş ve suya döndürür hayatın... Hani ateşe değince bir su, bakılır ya niceliğine ırmak mıdır, ya yağmur mu. Yağmurlu havanın yangını büyük olur ya hani; hani serpintiler ateşi besler ya!?.. Bardak bardak boşalıyorsa bir su, söner de alevler; yağmur yağmur serpilince çoğalır ya hani!..

Hüzün ki kalpte başlayan bir yanıştır, elbet onu söndürmek için gayrete gelir göz pınarları yağmur yağmur... Ve yazık ki ırmak olamadıkça, yalnızca içindeki yangını çoğaltır bir kuşcağızın. Minicik kalbi yandıkça ağlayan bir kuş, gerçekte kentler tutuşturacak yangınlar çoğaltmaktadır turfa yüreğinde, ve yazık ki başkaları gafildir alevlerden... Bir döngüdür bu yüzden su ve ateş, hüzün potasında insanı yandırıp yundurmak için; ve belki başına baht, ayağına taht kondurmak için.

–Rüyalarına siyah hüzünler düşen kuşcağız! Damlada denizce çağladın mı hiç?

Deniz ki ateşlere sürgün sancılarda eflatun düşünceler çoğaltır. Kelimeleri tutsak olmuş zamanları can evine dalga dalga sürükler kasıtla. Bir süvarinin terkisinde uyuyan sağır uğultuları getirir ufuklardan, ve bir geminin pruvasında karanlığın kurşun ağırlığı duyulur. Sonsuz hürriyete benzer uzayan bir şey vardır uzaklarda, hep uzaklarda... Alabildiğine maviliklerde uçuşur bulutsu sevinçler pupa yelken, ve çoban ateşlerine koşan gecelerde derbeder ömürler bölünür orta yerinden kâbus kâbus... Umut salıncaklarındaki huzurlu uykular, öldürülecek heyecanların tenhalarında eylül şiirlerine döner de baygın ormanların ve ölü sahillerin öte yakasında sıtmalı arzular vurur udun tellerine; kafessiz bülbüller düşer bir bir yere...

–Yüreğinde melal büyüten kuşcağız! Okul önlerinde gizli gizli ağladın mı hiç?

Gözyaşı ki bir tesellidir yavaş yavaş ayağa kalkan ve sürgünlerin yurda son dönüşlerindeki özlemdir. Yağmayan yağmurların altında, yalınayak, antik güzelliklere tutkun papatya tarlalarını seher yürüyüşleriyle geçerek beyaz saatler yaşamaktır gözyaşı. Parıltısını yeni bulmuş gözlerinde bir kuşcağızın, çeşmibülbül tutsaklıklarıyla yıkık bendlerinden taşra akan hayallerdir, eski resimlerde yıllanmış hatıralardır, seruma koşan hastalar gibi. Aylara ve yıllara değmez karınca yollarında yağı biten kandiller aydınlatıyor şimdi hazin çehrelerini güvercinlerin, ve domdom kurşunuyla vurulup düşmekteler yere. Damla damla arınmadır bu, kirli sulardan ve basamak basamak yükseliştir heyûlâ kaygulardan...

– Kanadı orta yerinden kırılan kuşcağız! Umudunu bir âh’a bağladın mı hiç?

Âh ki Rabb’ın en kısa adıdır, tutulmuş yollarda kararıp yitirilen rüyaları uygarlığın kaçamak suskunluklarının yüzüne çarpıverir, ve son kapıda selvalar ve sisler, mahşer çıvgını ruhlarımıza adalet dağıtır. Rakkaslarına söz geçiremeyen saatler, yüreklerin hüzünle en tanıştığı anda durur ve yoğun ihanet lifli ince yapraklarda, çizgi çizgi çile okunan yüzler belirir, dolunay olur... Varsın gündüzler ışığından utansın artık, kederler buz kessin yangınlarında ve dillerimizdeki sefil ilençleri güden dişlek çobanların geçtiği kapılar kapansın bir bir.

Hüzne ne hacet kuşcağız; zeytine and içerek ve kevserlere not düşerek bir tayy–i mekana dönecekse ıyşımız, işretimiz... Âh ile adreslerimiz ırmaklar olmuşsa elbette öğreneceğiz yüzmeyi, değil mi?!..



İ. Pala
"Kelimeye çevrilemeyen mânânın düğümünde kalp açık, akıl kapalı..."

Çevrimdışı Dil-şâd

  • aşık-ı edebiyat
  • *****
  • İleti: 2,068
  • Benim tedbirim, Sen'in takdirinden küçüktür.
Vur kazmayı Ferhad; çoğu gitti azı kaldı...
« Yanıtla #13 : 19/05/07, 21:18 »


Sezam (Yaraşığım)!

Halis altını sahtesinden ayırdetmek için potaya koyarlar hani bilirsin, fitnedir adı bu işlemin. İyiliği, kötülüğü belli olsun diye de kader insanı hep eritir potasında bir fitne ile ve zamanın çarmıhına germek ister ruhlarımızı aklanalım diye. Eşlerimizle, mallarımızla, evlatlarımız ve komşularımızla mevsimlerin kinini çarpar yüzlerimize. Zulümkâr harfler yağdırır üzerimize, katipler hep acı kelimeleri yazar lugatlarımıza bir sınanma için. İyilikten kötülüğe dönecek miyiz, bülbül–i şeydayı kör kuyularda boğacak mıyız diye.

Sezam!

Farkında mısın bilmem, yasaklı kumaşların soluk desenlerinde de, şenlik alaylarının kanlı mendillerinde de hep bir kargaşadır yüreğini kapatıp ruhunu çizik çizik eden. Bilgi ile acı birlikte öğrenilir bir bozgunun alaca karanlığında; ve bilgi acıtır, esmerletir gönüllerimizi, bilirsin. Bilirsin, son Kaf dağının son hüması son hummayı da dökünce tarife sığmaz damarlara, sellerce sürüklenir Bir’likten ötelere varlık; fitnedir adı.

Sezam!

Sevgili’nin çağında bir sürgün idi fitne. “Haklıyı Haksızdan Ayıran”a kadar şehrin duvarlarına hasretle baktı hep. “İki Nurlu”nun şehid edilişiyle çatladı kale kapısı ve ordular istila etti şehirlerimizi, dalga dalga, akın akın. Beden ikliminde hücum üstüne hücum, künde üstüne kündeler gördük. Düşler ve düşüşler tuttu sokak başlarını vakur illerin. Uykusuz türkülerin nakaratlarında ağıtlar oldu hasadımız. Kentler ecelsiz serüvenler yaşadı tarihin gözeneklerinde paramparça.

Sezam!

Ay ışığının ayarttığı saatlerde “Sevgili”ye ilticalara durduk kaç kez de, hani kurşun adımlarla çiğnendik. Balta girmemiş hayatın orta yerinde gecikmiş düşlerimizi tazarruda bulunduk da, gözlerimizde çığlıklar çoğaldı hani. Saadet oyununa geç kalan göçmen kuşların sesine yasladık gece şarkılarını da hani, gönlümüz kör düğümlerde tutsak oldu. Sevgilinin bir nihanice nigahında can verirken milyonlarca âââhımız, hani he’nin iki gözü iki çeşmeydi, ve vedasız yolcularımızı bir daha getirmedi nedense kalyonlar geri.

Sezam!

Fitneler kıtalar geziyor şimdi, fitneler gönüllerde kaşaneler kurdu... İçilmiş sulardan geriye kırık bardaklar bile kalmadı yazık ki. Eskimiş süngüleriyle bozguna uğramış Nizam–ı Cedid taburları gibi hayat, ölen çocuklardan soyulmuş yırtık giysileri topluyor. Kalbimizin çarşıları yıkımlar gördü, zelzeleler yığıldı üstümüze tabaka tabaka. Dallardan çiğ damlaları süveydalarımızın yamalarına düşüyor artık; ve günlerin ana rahminde yaşlı neyzenler tenhalığın ezgilerini besteliyor acıyla. Düdük kötü hakemler elinde, mağlubiyet alın yazısınca çoğalmada.

Sezam!

Ömür, fitne elinde efkar gergefi; ölümse derin sırların yokladığı kale burcu. Ve kalenin kapısı kırıldı ya bir kez, iyi yürekli nesiller, saçaklara çekilip ürperen serçelere döndü. Denizleri atlaslardan tanıyan serdümenler kaptan oldu kadırgalarımıza; açık rüzgarlarda hece hece bozgun yaşıyor armadaları kelamın. Hatıra yüklü sandukaların muhacir düşleri uçup gitmedeler yuvalarına yüreklerini bırakarak. Şemsiyesiz ayların biteviye ıslaklığında yalınayak. Mecnun’lar, Kerem’ler; ve yılların izinde yolların uzun nakaratları yıldırımlarla, şimşeklerle ürpermede. Uzak özlemlerimiz kurşunî tipiler, dumanî boranlar arasında çırpınıyor yazık ki.

Sezam!

Biliyorsun, söylemesek bağrımız, söylesek dudaklarımız kanar! İlla ki söyleyelim; söyleyelim ki sezam, artık şeytan içimizde, ve özülke fitneye tutsak. Sınama mallarımızda sezam, sınama sözlerimiz ve evlatlarımızda; sınama kendi(liği)mizde!

Karar zamanı Sezam, kararlılık zamanı. Kendi küllerinde çırpınmadan bir anka, ve yakmadan kanatlarını kendi ateşinde, doğuşlar hep bir hayal; var oluş hep bir yokluk.

Vur kazmayı Ferhâd, çoğu gitti azı kaldı.


İ. Pala
"Kelimeye çevrilemeyen mânânın düğümünde kalp açık, akıl kapalı..."

Çevrimdışı Dil-şâd

  • aşık-ı edebiyat
  • *****
  • İleti: 2,068
  • Benim tedbirim, Sen'in takdirinden küçüktür.
Saadet Bahçesinin Gülleri...
« Yanıtla #14 : 24/05/07, 00:15 »
Saadet bahçesinin gülleri

Helal süt ve helal sevgiyle eğitilmiyorsa bir çocuk,
bozuk biçimli bir yetişkinden öte nedir ki?!..

Birinci...

Beşiğine yıldızlar yağan çocuk, seni seviyoruz!

Yanaklarından derlediğimiz gülüşleri büyütürken içimizde, sana sultan dedik ve bitmeyen ninniler dinledik minicik kelimelerinde, sonsuz hayaller yaşadık. Kadife rüyalarımızda sınırsız ülkü olup ipek yapraklarla açan bir tomurcuktun sen, sevdalar uğuru, süveydalar nuru. Ruh güzelliğin yüzündeki güzellikçe çoğalsın istedik; kitabımıza ismini, duvarımıza resmini koyduk. Biz iki çocuktuk, seni büyütürken büyüdük.

İkinci...

Kollarında ışıklı dünyalar taşıyan çocuk, seni seviyoruz.

En güzel rüyayı geleceğin için gördük, ve bütün biyografini bir peri masalından yola çıkarak yazdık. Issızlığın canhıraş hıçkırıklarını elediğimiz zamanları neşeli avuçlarında erittik. Bir prenses idin sen, masalları çalınmış kelebeklerin ve balı emilmiş peteklerin tesellisi. Böğrümüzden sepken dökülen gecelerde, gönül ferahımız idin sen. Hayatın anlamını keşfettikçe nazenin çocukluğunda, gitgide anne olduk, baba olduk.

Üçüncü...

Ak köpüklü maviliklerde iksir arayan çocuk, seni seviyoruz!

Güzel güzel yerlerde güzel isimlerle çağırdık seni, alperenlerce büyüttük hayallerimizde. Masala dönen yıllarda unuttuğumuz sisler arkasındaki derin teessürlerimizin perdelerini yırtan küçük şehzade sen ol istedik; ve mağrur bilgileri derleyen uçurtmalarını saldık göklere yıldız yıldız, umut umut... Sen büyürken biz kemâle ermiştik.

Ve diğerleri...

Afganistan’ın, Filistin’in ve sokakların çocukları... Misketlerine kurşun isabet eden, oyuncakları hiç tanımayan çocuklar. Sesi karanlığa karışan ve Kaf dağında simurglarla yarışan çocuklar. Hüzünlü seherlerin kor kor damlalarla parlayan hakikatlerini, âvâre gözyaşlarında yıkayan çocuklar. Taş döşeklere uzanıp karlara yorgan diye örtünen, beyazlığa açık pencerelerden bulgur bulgur şefkat dilenen serçeler. Sevgilerinin hülyalı şarkısında annelerinin, babalarının hicranı bestelenirken kahırlarının inzivasında mezarlıkların çigan estiği çocuklar. Kendine vurgun denizlerin imbatlarında buğulu bir camı bile olmayan evlere hasret çocuklar.

Sevdalarına çarmıhlar kurulan ceylanlarımız bizim, uzaklardaki çocuklarımız!.. Başında kar, özünde bahar yaşayan; ve vermediğimiz sevgileri yaprak yaprak gönüllerinde taşıyan çocuklarımız.

Kemiğinin zarafetinden belli olur bir çocuğun cesedi, ve talihlerini kesmeyen bıçaklar etlerini keser dar sokakların izbe çığlıklarında. Bir melek “anne!” der, bir çiçek “baba!” söyler son nefesinde... Korkusu gece olan, korkusu yalnızlık olan çocuklarımız sokaklarda hâlâ ölmeyi bekliyorlar geceden ve yalnızlıktan korkarak.

Gözyaşları denizlere ulaşmada çocukların, âh ateşlerinin kıvılcımları güneşi tutuşturmada. Yıldız değil gördüklerimiz, gözyaşlarıdır savrulmuş yavrucakların. Çarptıkça kırılan kalplerinde çobanlar ve çıngırak sesleri ve karabaşlar yollarını yitirdiler. Badem şekeri ve leblebilerle dolu ceplerinde bir tek gözyaşları kaldı tane tane... Gül iken küle döndüler.

Havai fişek diye bakıyor çocuklar artık bomba yalımlarına, kuyruklu yıldız niyetine seyrediyorlar füze ışıklarını. Noel babanın hediyesi patriotların, scudların enkazından kendilerine oyuncak üretiyor minicik elleri... En coşkulu derelerde dolunayların öptüğü kumrucuk alınlarını, şimdi damperli kamyonlar çiğniyor. Ve yarısı yaşanmamış hayatlarını yarısı kirlenmiş bir dünyada bırakarak küsüp gidiyorlar bize, serviliklerin koyu gölgesinde birikiyorlar birer ikişer; kentleri, kıyıları, dağları, ormanları, anneleri, babaları, sevgileri yaşamadan... Yalnızca keloğlanı ve kırmızı başlıklı kızı alıyorlar yanlarına.

Biyolojik savaşlarda ölmez bir çocuk, asıl sevgisiz kalınca ölür. Ve “Git başımdan çocuk!”tan sonra binip giderler uçan halılarına çocuklar.


İ. Pala

"Kelimeye çevrilemeyen mânânın düğümünde kalp açık, akıl kapalı..."