Gönderen Konu: Tasavvuf & Ney  (Okunma sayısı 10598 defa)

0 Üye ve 2 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Çevrimdışı Dil-şâd

  • aşık-ı edebiyat
  • *****
  • İleti: 2,068
  • Benim tedbirim, Sen'in takdirinden küçüktür.
Tasavvuf & Ney
« : 24/07/07, 21:01 »
NEY’İN TÜRK TASAVVUF DÜŞÜNCESİ’NDEKİ YERİ
      
       Türklerin İslâmlaşma süreci X. yüzyılda başlamıştı. İslâmiyet ile birlikte zaten toplumda var olan mistik düşünce ve anlayış islâmî bir kimliğe bürünerek, Türk tasavvuf anlayışının temellerini oluşturdu. Hoca Ahmet Yesevî, Hacı Bektâş-ı Velî ve Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî bu anlayışın Türk toplum hayatına yerleşmesini sağlamışlardı.

      Türklerin İslâmiyetten önceki dinleri olan Şamanizm, Animizm ve Totemizmde de mûsikînin çok önemli rolü vardı. Bu dinlerin tümünde törenler müzik eşliğinde yapılırdı. Örneğin çoğunlukla hâkim olan Şamanizmde kam, baksı veya şaman denilen din adamları ellerinde kopuz ile dolaşır, dînî mesajlarını mûsikî yardımıyla iletirlerdi. İslâmiyette de mûsikîye karşı bir cephe mevcut değildir. İslâm Peygâmberi Hz.Muhammed, Kuran’ ın güzel sesle ve kâideye müstenîd âhenkle okunmasını öğütlemiştir. Tecvîd ve Kıraat işte bu rağbetin sonucunda doğmuştur ve mûsikî ile yakın ilişkileri vardır[1].

       Türklerin dînî hayatlarında mûsikî her zaman yer almıştır. Özellikle tekke hayatında, âyin ve diğer dînî törenlerde (cem, zikir, deverân vs.) mûsikînin rolü büyükse de bir çok tarîkatin törenlerinde telli çalgıların yer almasına cevâz verilmemiştir. Ancak hemen hemen bütün tarîkatlerin törenlerinde bendir ile birlikte ney yer almıştır.

        Bilhassa Mevlevîlikte neyin önemi çok büyüktür. Hz. Mevlânâ Mesnevî’ sine şu sözlerle başlamıştır:

         “ Bişnev ez ney çün hikâyet mî küned
           Ez cüdâyîhâ şikâyet mî küned
           Gez neyistân tâ merâ bübrîde end
           Ez nefîrem merd ü zen nâlîde end
           Sîne hâhem şerha şerha ez firâk
           Tâ begûyem şerh-i derd-i iştiyâk ”[2]

            
         “ Dinle neyden, zirâ o birşeyler anlatmakta
           Ayrılıklardan şikâyet etmededir.
          Ney der ki:  Beni kamışlıktan kopardıklarından beri,
          İniltim kadın - erkek herkesi ağlattı.
          Ayrılık bağrımı delik deşik eylesin,
          Tâ ki aşk derdini anlatabileyim.”

      
          Hz. Mevlânâ’ ya göre mûsikî Allah’ ın lisânıdır. Yüce yaratıcı Bezm-i Elest’ te ruhlara mûsikî ile seslenmiştir. Bu sebepten hangi milletten, hangi dilden olurlarsa olsunlar, insanlar mûsikî ile aynı duyguları paylaşabilirler. Hiçbir sanat insan rûhuna mûsikî kadar doğrudan doğruya ve içinden kavrayacak şekilde nüfûz edemez. Mûsikî, son derece değerli bir mânevî temizlenme, ferahlama ve yücelme vâsıtasıdır. Rûhu kir ve paslardan temizlediği gibi, ona batmış olan dikenleri de ayıklayarak tedâvi eder. Mûsikî ile temizlenmeyen rûh yükselemez, aksine yerdeki bayağı ihtiraslara bulaşarak kirlenir ve körelir. Gerçek mûsikî insana hayvânî hisleri hatırlatmak şöyle dursun, ona  “sonsuz varlık” ı hissettirir, sezdirir. Bu sezgiyle onu O’ na yaklaştırır ve nihâyet ulaştırır. Bunda en etkili ses ise ney sadâsıdır.

           Hz. Mevlânâ’ nın felsefesinde ney, “insan-ı kâmil” in (yani bir takım merhalelerden geçerek olgunlaşmış insanın) sembolüdür ve aşk derdini anlatmadadır. Benzi sararmış, içi boşalmış, bağrı dağlanarak delikler açılmış, ancak Yüce Yaratıcı’ nın üflediği nefesle hayat bulan, tıpkı insan gibi geldiği yere özlem duyan ve delik deşik olmuş sînesinden çıkan feryâd ve iniltileri ile insanlara sırlar fısıldayan bir dosttur. Bu sebeple ney, mevlevîlerce kutsanmış ve “ nây-ı şerîf ” diye anılmıştır.

         “ Ney hadîs-i râh-ı pür hûn mîküned
           Kıssahâ-yı ışk-ı Mecnûn mîküned [3]”

        “ Ney, kanla dolu bir yoldan bahsetmede,
          Mecnûn’ un aşkından hikâyeler anlatmadadır.”

         “ Âteş-i ışkest  ke’ender ney fütâd
           Cûşiş-i ışkest ke’ender mey fütâd ”[4]


         “ Aşk âteşi ki neyin içine düşmüştür,
           Aşk coşkunluğu ki meyin içine düşmüştür.”

         “ Hem çü ney zehrî vü tiryâkî ki dîd
           Hem çü ney demsâz ü müştâkî ki dîd ”[5]

          “ Ney gibi hem zehir, hem panzehir,
            Ney gibi hem hemdem, hem müştâkı kim gördü? ”




[1] Sadeddin Nüzhet Ergun, Türk Musikisi Antolojisi, İstanbul 1942, Cilt 1, Sayfa 8.

[2] Amil Çelebioğlu, Mesnevi-i Şerif Manzum Nahifi Tercümesi, İstanbul 1967, Cilt 1, Sayfa 1-3.

[3] Fuat Yöndemli, Mevlevilikte Sema Eğitimi, Ankara 1997, Sayfa 33-34.

[4]  Fuat Yöndemli, Mevlevilikte Sema Eğitimi, Ankara 1997, Sayfa 33-34.

[5]  Fuat Yöndemli, Mevlevilikte Sema Eğitimi, Ankara 1997, Sayfa 33-34.



Mehmet YÜCEL



Kaynak : http://www.neyzen.com
"Kelimeye çevrilemeyen mânânın düğümünde kalp açık, akıl kapalı..."

Çevrimdışı UluğBey

  • "reis"
  • *****
  • İleti: 2,352
Ynt: Tasavvuf & Ney
« Yanıtla #1 : 25/07/07, 11:05 »
Hz Mevlana'nın mesnevisinin sırrı Dil-şâd'ın alıntıladığı


         “ Bişnev ez ney çün hikâyet mî küned
           Ez cüdâyîhâ şikâyet mî küned
           Gez neyistân tâ merâ bübrîde end
           Ez nefîrem merd ü zen nâlîde end
           Sîne hâhem şerha şerha ez firâk
           Tâ begûyem şerh-i derd-i iştiyâk ”[2]
           
         “ Dinle neyden, zirâ o birşeyler anlatmakta
           Ayrılıklardan şikâyet etmededir.
          Ney der ki:  Beni kamışlıktan kopardıklarından beri,
          İniltim kadın - erkek herkesi ağlattı.
          Ayrılık bağrımı delik deşik eylesin,
          Tâ ki aşk derdini anlatabileyim.”

mısralarında gizli olduğu söylenir.Bütün mesneviyi bu mısraların dillendirildiği söylenir.Hatta daha da ileri giderek bu sır "b" harfine biraz daha ileri giderek "b" harfinin altındaki noktaya kadar götürülür. Bu mısraların arasına girdiğimizde de hakim unsurun ney olduğunu görüyoruz.Ney nasıl kamışlıktan koparıldığı için feryad ü figan ediyorsa, insan da mutlak yaratıcıdan ayrıldığı için feryad etmelidir/edecektir..Mevlananın ölümü düğün gecesi olarak görmesi de bununla açıklanabilir.

Paylaşım için teşekkürler.

Çevrimdışı Dil-şâd

  • aşık-ı edebiyat
  • *****
  • İleti: 2,068
  • Benim tedbirim, Sen'in takdirinden küçüktür.
Ney’i Nasıl Dinlemeli
« Yanıtla #2 : 02/08/07, 10:10 »
Ney’i nasıl dinlemeli
DİNLE
Çünkü; dinlemek, dokunmaktan, tatmaktan, koklamaktan hatta görmekten daha önemli ve daha önceliklidir. Beş duyun ile elde ettiğin bilgilerin hepsinin doğruluğundan emin olamazsın. Algıladıklarını bilgi düzeyine yükseltebilmen için ayrıca çaba harcamak zorundasın. Bu çabanın en azı ve en verimlisi dinleyerek algıladıkların için olacaktır. Göz’ün kapağı vardır, kapanabilir; görevini yapabilmek için ışığa muhtaçtır. Ayrıca hem yön’le hem de açıyla sınırlıdır. Gözün algılayabileceği varlıklar da sınırlıdır. Sadece somut varlıkları, o da gerekli şartlar mevcutsa görebilirsin. Işık yoksa, karanlıktaysan göremezsin. Ama duyabileceklerinde böyle sınırlar yoktur. Somut varlıklardan soyut varlıklara, bu âlemden, ledûnne, ahirete, melekûta, ilhama, işraka, hisse ve akla dair her türlü hadisenin, vakıanın, mefhum ve mânâ’nın bilgisine, bütün bunların ve en önemlisi ‘kendi’nin gerçeğine ancak dinleyerek ulaşabilirsin. Kur’an-ı Kerim’in ayetleri dinleyenleri muhatab almıştır. Vahye mazhar olanların hepsi “dinleme” hassasına sahip olanlardandır.
Duymak, işitmek yetmez; dinle. Öyle dinle ki, ses ve söz önce bilgi’ye sonra hikmet’e dönüşsün. Koyun kaval dinler gibi değil, ağaç topraktan, yaprak yağmurdan suyu çeker gibi dinle. Kulağın kapağı yok, açman gerekmez; aklını aç, kalbini aç, insafını aç ki dinlemiş olasın.

NEY’DEN
Ney; ses çıkaran aletlerin en ilgi çekici olanıdır. Yapısının basitliğine rağmen, ne öğrenilmesi kolay, ne de çıkarabildiği sesler sıradan veya tekdüzedir. Duyan, dinleyen üzerindeki etkisi ise idrak ve ifade sınırlarının bir hayli ötesindedir.
Ney ile ârif arasında bir çok benzerlik vardır ve bu yüzden ney kâmil insanı simgeler. Ney’in simgelediği insan herhangi bir insan değildir. İrfan sahibi, akıl sahibi insanın ağzından etkili, aşıkâne, anlamlı sözler dökülür. Ney’in sesi de öyledir.
Ney; dümdüz ve dosdoğru bir şekil üzeredir. Kemale ermiş insanların da hâl ve tavırlarında, eda ve üsluplarında hele de sözlerinde hiçbir eğrilik göremezsin. Sesi duyulmadıkça ney; kuru, üstelik içi boş, fazladan bir de üstüne bir takım delikler açılmış herhangi bir çomak veya kamış gibi görülür. Gerçek ârifinde dış görünüşü böyle sıradan bir görünüştür. Her türlü görünüş özelliği ve gösterişten uzak, her türlü kendini görünüşle ifade arzusuna yabancı, süssüz, çalımsız, temiz, duru ve sade.
Kâmil insan, arif, evliya, Allah dostu gibi terimler, ruhunu kemâle erdirmiş, hâli ve fiili ile yücelmiş gerçek insanı ifade eder. İnsan bu dünyaya başıboş kalması için gönderilmiş ve başıboş bırakılmış değildir. Bedeni ile herhangi bir canlıdan farkı olmayan insanı diğer canlılardan üstün kılan, yükselebilmesi, kendi gerçek değerini artırabilmesidir. Canlı anlamına gelen “hayvan” ile “insan” arasındaki fark, ruhunu yüceltebilme, sonsuzluğu hakedebilme kabiliyetidir.
Ney’in içi her şeyden boş, sadece aşk nefesi ile doludur. İrfan sahibi ermiş insanların gönlü de her türlü, şüphe, endişe, vesvese, hırs, riya gibi zararlı duygulardan temizlenmiş, sadece ilahî aşk ile doludur. İşte bu kâmil insanlar, maddeyi aşmış, bilgiyi hikmet ve irfana yükseltmiş olanlardır. Onlar, benliklerini muhabbetullah içinde eritmeyi başarmış olanlardır. Onlar yaratılışın asıl gayesi olan mükemmelleşme, noksanlıklardan kurtulma yoluna girmiş, belirli mesafelere ulaşmış olanlardır.

NELER ANLATIYOR,
Ney’in sesi, dinleyenlerin içindeki aşkı kuvvetlendirir. İrfan sahipleri, bilgiyi hikmet ve irfan derecesine yükseltebilmiş olanların sohbetlerinde de aynı tesir vardır. Arif kişileri dinledikçe içindeki aşkın arttığını, dünya elemlerinden, basit dertlerden kurtulduğunu, adeta hafiflediğini hissedersin. Ney’in sesi dinleyene bir aşk hikayesi anlatır, ney’i dinleyen o yanık seslerin arasından bir aşk macerası hisseder. İrfan sahiplerinin anlattıkları da gerçek aşıkların hâlleridir. Onların sohbetlerinden ötelerin gerçekleri öğrenilir. Ney’in hüneri dış görünüşünde değil, içindedir. İrfan sahiplerinin de asıl üstün özellikleri içlerindedir. Onlar; mevki, makam servet ve maddi güç sahibi değildirler. Onların gücü sıradan insanların sahip olduğu maddî güçlerin ötesinde ve üstündedir. Manevî güç sahibidirler.
Ney, kendi başına hiçbir şey değildir. Bir üstada, kendisinden o güzel seslerin çıkmasını sağlıyacak bir erbab’a muhtaçdır. İnsanında tekamülü de böyledir. İnsan kendi başına kalırsa şeytanın maskarası olur. Yücelmek için bir üstadın elini tutmaya, Onun gösterdiği yol üzere gitmeye muhtaçtır.
Tıpkı ney’in ne olduğu ancak bir üstadın hüneriyle sesi çıkınca belli olduğu gibi, ârif’in irfanı da konuşunca değil, ancak söyledikleri can kulağıyla dinlenince anlaşılabilir. Nasıl, ney’in sesinin kaynağı ney’in kendisi değil, ona üflenen nefesse; hakikî ârifin kelâmı’nın kaynağı da kendisi değil, her nefes irtibat hâlinde bulunduğu hakikî irfan deryasıdır. Zaten o, kendinden geçmiş, kendini aşmış, kendi olmaktan kurtulmuştur. Böylece de hakikat deryasının nurunu, ziyasını ve bereketini çöl karanlıklarına akıtmaya vasıta olmuş, vesile olmuştur.

AYRILIKLARDAN ŞİKAYET EDİYOR
Dünya insanın gurbetidir, asıl vatanı değildir. Ney’in asıl vatanı da koparılıp getirildiği sazlıktır. Sazlıkta yeşil ve canlıydı. Bu dünyada kurudu. İnsan da ruhlar âleminde iken sonsuz lezzetler, manevî hazlar içindeydi. Dahası, mutlak mânada özgürdü. Bu çile ve meşakkat dünyasına gelince o tatlardan mahrum kaldı. Kurudu. Şimdi özgürlüğü özlüyor ama, nasıl bir şey olduğunu bile hatırlamıyor, bilmiyor.
Ney, asıl vatanı olan kamışlıktan kesilip getirildiği için gurbettedir. İrfan sahibi olanlar da bu dünyada ev sahibi değil, gurbet ehli olduklarının bilincinde yaşarlar. Yaşadığı yerin gurbet olduğunu bilen, vatanındaymış gibi yaşayamaz. Onun için sıla özleminden, ayrılık acısından, eza ve cefadan başka hâl; bir gün bu çilenin biteceğini, özlediğine kavuşacağını, aslına rücu edeceğini bilmekten başka da sevinç ve mutluluk yoktur.
Özlemek için sevmek, sevmek için de bilmek lâzımdır. Özleyeni dinle ki, sana neden sevdiğini anlatsın. Neden sevdiğini merak et ki ne olduğunu öğrenesin. Bileni dinle ki senin de belki bir gün bilme ümidin olsun.
Ve nihayet; kendini öğren ki asıl ihtiyacını anlayasın. Dünyada ne kadar gam, kasvet, çile, meşakkat varsa; bunlara ait ne kadar şikâyet varsa hepsinin de bir tek noktadan, işin aslını bilmemekten kaynaklandığını öğrenmekten korkma. Bu noktaya ulaşınca anlayacaksın ki asıl korkulması gereken gerçeğin kendisi değil, ondan habersiz olmaktır. Özgürlük istiyorsan önce ayrılığın anlamını öğren ki özlemenin anlamı olsun.
İşte Mesnevî baştan sona bu ayrılık macerasının hikayesinden ibarettir.

M. Sait Karaçorlu              AHENK Dergisi Mesnevi Dersleri
"Kelimeye çevrilemeyen mânânın düğümünde kalp açık, akıl kapalı..."

Çevrimdışı Dil-şâd

  • aşık-ı edebiyat
  • *****
  • İleti: 2,068
  • Benim tedbirim, Sen'in takdirinden küçüktür.
Kamışın Yolculuğu...
« Yanıtla #3 : 25/08/07, 23:01 »

Ben ney'im? Delik deşik şimdi yüreğim. Ey sevgili tüm şarkılarımı sana söylerim. Duymazsın beni, kavuşmayacağımızı bilirim. Hep yaşlıdır gözlerim, yanan yüreğimle hep seni özlerim. Sesimi sana duyuracak yaralı bir gönül beklerim. O anlattıkça derdini, ben inlerim. Herkesle konuşmam, herkes anlamaz beni. Her yürek taşıyamaz bu ateşi. Her göz yağmurları çağırmaz. Her gönül aşk denizine dalamaz. Su ateşi söndürür. Marifet suyla ateşi birlikte taşıyabilmektir. Akıl erdiremez buna her ruh. Aklı erenlere mecnun denilir.

Sıcak ellerine tutundum bir aşığın. Önce bastı bağrına, sonra götürdü dudaklarına... Nefesiyle titretti yüreğimi... Parmaklarıyla deşti yaramı, kanattı. Şimdi aşkımı anlatma zamanı. Ben başlayıncaya konuşmaya, susacak tüm dünya.

"Ya hu!"

Susun şimdi ney'i dinleme zamanı. Feryadımla coştu neyzen. Aşkla dönermiş dünya, döner semazen. Haykırışlarımı duyan her kalp kanadı.herkes kendi sevdasınca yandı. Gönülleri ayrılık acısı sardı. Aşklar gözyaşına kandı. Sevda aleviyle kanatlandı ruhlar, sonsuzluğa uzandı.

"Ya hu!"

Şimdi ben konuşmalıyım. Sevgiliye aşkımı haykırmalıyım. Ben neyim? Küçük bir kamıştım sazlıkta. Kader bir bıçak oldu, kopardı toprağımdan. Aşk ateşiyle piştim. Hasretinden bağrımı deldim. Konuş dediler, ağladım, inledim... Şimdi aşkın ellerinde dolanan bir ney'im...

Ney aşkın sesi... Ney ayrılığa yakılan ağıt. Ağlar ney aşk ateşiyle... Yüreklerle konuşur ney, yüreklere konuşur... Aç şimdi kalbinin kulağını:

" Şu ney'in neler söylediğini can kulağıyla dinle!...

O ayrılıklardan şikayet etmededir.

 Duymak, işitmek yetmez; dinle. Öyle dinle ki, ses ve söz önce bilgi’ye sonra hikmet’e dönüşsün. Koyun kaval dinler gibi değil, ağaç topraktan, yaprak yağmurdan suyu çeker gibi dinle. Kulağın kapağı yok, açman gerekmez; aklını aç, kalbini aç, insafını aç ki dinlemiş olasın.


Alıntı
"Kelimeye çevrilemeyen mânânın düğümünde kalp açık, akıl kapalı..."

Çevrimdışı kardelen

  • aşık-ı edebiyat
  • *****
  • İleti: 1,517
Ynt: Tasavvuf & Ney
« Yanıtla #4 : 30/08/07, 22:58 »
Ney Olup Ağlamaktır En Güzel Duamız

Dinle neyden ki hikâye etmede, Hep ayrılıktan şikayet etmede Mevlânâ’nın mesel dünyasında,
ney insanı temsil eder.

İnsan da, tıpkı ney gibi, içinde nefes saklamaktadır. İnsanın her sözü, bir özleyişin ve bir ayrılığın ifadesidir. İnsanın iç çekişleri, aslından ayrı olmanın hüznünü, yuvadan uzak olmanın sancısını yansıtır.

Kamışlıktan kopardıklarından beri beni, Feryadım ağlatır her kadını ve erkeği. Kamışlık neyin anayurdu ve evidir. İnsan da tıpkı ney gibi cennetten, yani yuvasından ayrılmıştır.

Kalbinin ebedî muhabbetle doyduğu cennetten dünya gurbetine sürülmüştür. İnsan kalbi, tıpkı ney gibi, fena ve zevalin, ayrılık ve yokluğun yaşandığı bu dünyada, inceden inceye feryad etmektedir. İnsan ruhu olması gereken yerde değildir; geçmişe ait hüzünler ve geleceğe ait kaygılar, aslında hep bu uzaklığın sözsüz ve sessiz ağlayışından ibarettir.

Ayrılık parça parça eyledi sinemi, Anlaşılır eyleyeyim diye aşk derdini. İnsan duyguları göğsünde açılan yaralar gibidir. Tıpkı neyin göğsündeki deliklere benzer duygular.

İnsana üflenen ruh da, bu deliklerle ifade eder kendini. Evden uzak kalmanın derdi, Ebedî Sevgili’den ayrı düşmenin sızısı, insanın kalbinden dışa doğru açılan duygularla sese gelir, söze dökülür. Her kim ki, aslından uzak ve ayrı kalırsa, Kavuşma zamanını bekler durur ya. İnsan, En Sevgili’den uzak olup asıl yurdundan ayrı kaldıkça, kalbi hep bir buluşmanın ardı sıra koşar. Kalbi gurbete razı olmaz, ruhu ayrılığa dayanamaz.

Dünyaya razı değildir; sevince ebediyen sevecekmiş gibi sever insan. Sevdiğini, hiç ölmeyecekmiş farzedip öyle sever. Sınırlı bir zamanda sevmek, ölünceye kadar sevmek insan kalbinin işi değildir. Ölümlü dünyada her aşk yarım kalmıştır, belki hiç başlamamıştır insan için. Bir başka yerde, hiç ayrılmamak üzere kavuşacağı zamanı bekler durur.

Çünkü onun yurdu burada değil ötelerdedir. Ben ki her cemiyetin ağlayanıyım, İyilerin de kötülerin de yârânıyım. İnsan, dünyada tamamlanmamışlık hissiyle yaşar, her daim eksiği vardır. Eksikliğini çektiği şeyler sayısınca özlemleri vardır.

Erişmek istediği ufuklar kadar geniş idealleri vardır. Her nerede olursa olsun ağlar haldedir insan. İyiler de kötüler de aynı hal içredirler ki, hepsine sırdaştır neyin ağlayışı. Herkes kendince bana dost olmaya bakar, Sohbetimden sırlar öğrenmeye yol arar.

Her insan, adını ne koyarsa koysun, bu derin ayrılığın sancısını çeker. Dile gelen her şikayet, kalbe düşen her hüzün, bu ayrılıktan kaynaklanır. Ayrılığın farkına varmayacak denli gafil olanlar da, ayrılığı inkâr edip bu dünyaya razı olanlar da, başlarını kalplerini bu ayrılık sızısından kurtaramazlar. İnsanlığın temel acıları değişmez; ama bu acıların sırrı da herkese açık değildir.

Sırrım ağlayışımdan uzak değil gerçi, Ancak her göz ve kulağa âşinâ değil ki. Aşkın sırrı, ötelere aşina olanların kârıdır. Gördüğünü gördüğünden ibaret bilen, duyduğunu duyduğundan ibaret bilen gözler ve kulaklar öteleri görmeye hazır değildir. İnsanın ağlayışının sırrını, insanın tamamlanmamışlığının hikmetini, ancak gördüğüne razı olmayan gözler görebilir, duyduğundan ötesini duymak isteyen kulaklar işitir.

Feryat herkesin kulağına erişiyor, ağlamanın göz yaşı herkesin gözüne değiyor ama sır gözün gördüğünden ve kulağın duyduğundan ötededir. Can ile ten gizli değil birbirinden, Lâkin canı görmeye izin yok tenden. Bu âlem ruh ile cesedin birlikte olduğu, mânâ ile maddenin eş olduğu bir âlemdir. Görünmeyen gayb âlemi görünen şehadet âlemine komşudur. Ancak alemdeki her şeyi bir başkasını gösterir bir harf olarak görmeyen için gaybı görmeye izin yoktur.

Oysa, görünen alem görünmeyene şahit olmak için yaratılmıştır. Ancak tende kalıp canı aramayan, görünen alemin şahitliğine perde olmaktadır. Neyin sadâsı ateştir hava sanma, Kimde bu ateş yoksa yazık ona. Ney, ayrılığın acısını seslendirmededir; o halde ona söylettiren hava değil ayrılığın ateşidir. Bu ateş olmasaydı, ney böylesine ağlamazdı. Gurbette olduğunu farketmeyen için de ayrılık ateşi diye bir şey yoktur; sılayı özlemeyenin sesi sedâsı çıkmaz.

Sevgili’den ayrılık derdi olmayanın diline yakarış değmez. Sürgün olduğunu bilmeyen ateşsiz ve heyecansızdır; onun dudağına aşkın sözü erişmez, onun kalbine aşkın ateşi düşmez.

Neyin tesiri aşk ateşinden, Şarabın hâli aşk cilvesinden. Şarab, yaratılışı temsil eder Mevlânâ’nın mesel dünyasında.

Serap gibi aldatıcı değildir şarab. Yokluk acısı serap gibi ümitsiz bir acı verir. Varlık ise, Sevgili’ye yakınlığı haber veren ümit dolu bir hüzün verir. Zaten bütün bir alemin coşkusu, zerre zerre hareket etmesi de, Sevgili’ye erişmenin, O’na dönmenin cilvesindendir.

O’ndan gelip O’na gitmenin heyecanıdır kâinatı velveleye veren. İnsana bu heyecandan daha fazlası düşmüştür; onun kalbinde aşkın heyecanından fazlası, yani aşkın ateşi vardır. Cilveyi besleyen ateştir, hareketi sağlayan ateştir. Yârden ayrılmışın derdiyle dertlendi ney, Kavuşmanın önündeki perdeleri parçaladı ney.

Ayrılık derdinin kendisi, kavuşmanın devasıdır. Çünkü aramadıkça bulunmaz. Bizi dertsiz eyleyen her türlü rahatlık, bize ayrılığın acısını unutturan her türlü gaflet, asıl derdimizdir bizim. Ağlayışımız ve yakarışımız, özlemlerimiz ve arzularımız yaramıza devadır. Derdimiz devamınızın kendisidir.

Dertsizliğimiz en büyük derdimizdir. Neyin ayrılık derdiyle dertlenmesi, Sevgili’yi gizleyen perdeleri yırtıp parçalıyor; duamızı dillendirdiğimiz anda gözümüze ve gönlümüze pencereler açılıyor. Ney gibi zehir ve tiryak olamaz, Ney gibi dost ve müştak olamaz.

İnsanın ney gibi ağlayışı ve inleyişi, görünüşte bir zehirdir ama çareye götürdüğü için en güzel ilaç ve tiryaktır. Neyin inleyişine benzeyen dualarımız ve yakarışlarımız sayesinde Sevgili’nin yoluna düşeriz ki, yakarışlarımızın ne kadar dost ve müştak olduğunu gösterir. Ney kana bulanmış yoldan söz açar, Mecnun’un kıssasını anlatıp açıklar. Neyin sızısı kanlı gözyaşlarına konu olmuş bir aşk yolunun habercisidir. İnsan da, Sevgili’ye ulaşmak için kanlı gözyaşlarını dökmelidir.

Mecnun gibi, Leylâ’nın yolunda çöllere düşüp, başka her şeyi yok bilmedikçe, bu aşkın hakkını vermiş olamayız. Şükür ki, bize düşen Leylâ değildir sadece. Leylâ’dan Mevlâ’ya yol vardır ki, Mevlâ’ya götüren Leylâ’lar da bizim çölümüzdür.

Bu yüzden, Mecnun’dan çok daha fazlası beklenir Mevlâ’nın yoluna düşmüş olandan.

Leylâ’ların hepsine “Lâ ilâhe” demeli ki, Mevlâ için “İllallah” diyebilsin.

Senai DEMİRCİ
"zamansız gelme elim kolum dağınıksa sarılamam"

SERTER

  • Ziyaretçi
Ynt: Tasavvuf & Ney
« Yanıtla #5 : 06/10/07, 20:21 »
ama çok ince bir çizgidir mevlevilik
ney'in sesine aşık olan dansözlüğe doğru gider
herneyde Allahı bulan sonsuzluğa...

Çevrimdışı evla

  • aşık-ı edebiyat
  • *****
  • İleti: 3,692
  • KEM ÂLÂT İLE KEMÂLÂT OLMAZ
Ynt: Tasavvuf & Ney
« Yanıtla #6 : 07/10/07, 04:26 »
Ney ve tasavvufa hayranlığım büyüktür…
 ve sizle neyin hikayesini paylaşmak isterim
Peygamber efendimiz ashaplardan birine bir sır verir ve taşımasını ister… Gel zaman git zaman  taşıyamaz olur sırrı ne yapacağını bilmeden gezmeye başlar (günlerce gezdiği söylenir )ve dağa taşa anlatmaya çekinir yerin kulağı vardır diye ağzından kelam çıkmasından korkar e eline aldığı kuru kamış ile  ıssız  derin kuyu ya üflemeye başlar …
 ve peygamber efendimizin sırrı ses olur lal olur …
     ve derler ki ustalar ney peygamber efendimizin sesi dir bundan bu kadar insanın ruhu’na işlemesi…
      Ney üflemek gerçekten çok zordur aylardır sadece sesini çıkarta bildim inşallah Mevla’m peygamber efendimizin sırrına ulaştırır beni…

        dostlukla!
Biz ha isek sizde ha'sınız
Siz hu iseniz bizde hu'yuz.
Ha'dan gelen hu'ya gider...

SERTER

  • Ziyaretçi
Ynt: Tasavvuf & Ney
« Yanıtla #7 : 07/10/07, 16:35 »
ya evla ben inanmadım ve hurfe olduğunu zannediyorum bazı dansözleşmiş mevleviler neyi meşrulaştırmak için söylerler böle garip hikayeler

o meşhur "içim boş onun için inlem" hikayesi n oldu o iyiydi o kalsaydı
bunu ben pek tutmadım bariz hikaye yani bildiğin argo manada

ve ben elime alır almaz ses çıkartmayı başardım mevzuu teknik yani okadar ince ayrıntıya takılma
öyle huşu falan filan

Çevrimdışı kardelen

  • aşık-ı edebiyat
  • *****
  • İleti: 1,517
Ynt: Tasavvuf & Ney
« Yanıtla #8 : 07/10/07, 16:48 »
  Evet ben de Serterle aynı fikirdeyim bana da hurafe gibi geldi..
"zamansız gelme elim kolum dağınıksa sarılamam"

Çevrimdışı evla

  • aşık-ı edebiyat
  • *****
  • İleti: 3,692
  • KEM ÂLÂT İLE KEMÂLÂT OLMAZ
Ynt: Tasavvuf & Ney
« Yanıtla #9 : 07/10/07, 17:24 »
 ya hocam ister hikaye olsun ister hurafa
                         vardır mutlaka  ney de bir efendi sesi
                                                       bende eski tasavvuf hocam anlatmıştı aklımdan kalanı bu kadar
                      ama neyin sesi mutlaka farklı bir ses...
   dostlukla
Biz ha isek sizde ha'sınız
Siz hu iseniz bizde hu'yuz.
Ha'dan gelen hu'ya gider...

Çevrimdışı Dil-şâd

  • aşık-ı edebiyat
  • *****
  • İleti: 2,068
  • Benim tedbirim, Sen'in takdirinden küçüktür.
Ynt: Tasavvuf & Ney
« Yanıtla #10 : 10/10/07, 14:56 »
Ney olup ağlamaktır en güzel duamız

Ben ki her cemiyetin ağlayanıyım, İyilerin de kötülerin de yârânıyım.
İnsan, dünyada tamamlanmamışlı k hissiyle yaşar, her daim eksiği vardır. Eksikliğini çektiği şeyler sayısınca özlemleri vardır. Erişmek istediği ufuklar kadar geniş idealleri vardır. Her nerede olursa olsun ağlar haldedir insan. İyiler de kötüler de aynı hal içredirler ki, hepsine sırdaştır neyin ağlayışı.

Her kim ki, aslından uzak ve ayrı kalırsa, Kavuşma zamanını bekler durur ya.
İnsan, En Sevgili’den uzak olup asıl yurdundan ayrı kaldıkça, kalbi hep bir buluşmanın ardı sıra koşar. Kalbi gurbete razı olmaz, ruhu ayrılığa dayanamaz. Dünyaya razı değildir; sevince ebediyen sevecekmiş gibi sever insan. Sevdiğini, hiç ölmeyecekmiş farzedip öyle sever. Sınırlı bir zamanda sevmek, ölünceye kadar sevmek insan kalbinin işi değildir. Ölümlü dünyada her aşk yarım kalmıştır, belki hiç başlamamıştır insan için. Bir başka yerde, hiç ayrılmamak üzere kavuşacağı zamanı bekler durur. Çünkü onun yurdu burada değil ötelerdedir.

Ayrılık parça parça eyledi sinemi, Anlaşılır eyleyeyim diye aşk derdini.
İnsan duyguları göğsünde açılan yaralar gibidir. Tıpkı neyin göğsündeki deliklere benzer duygular. İnsana üflenen ruh da, bu deliklerle ifade eder kendini. Evden uzak kalmanın derdi, Ebedî Sevgili’den ayrı düşmenin sızısı, insanın kalbinden dışa doğru açılan duygularla sese gelir, söze dökülür.

Yârden ayrılmışın derdiyle dertlendi ney, Kavuşmanın önündeki perdeleri parçaladı ney.Ayrılık derdinin kendisi, kavuşmanın devasıdır. Çünkü aramadıkça bulunmaz.
Bizi dertsiz eyleyen her türlü rahatlık, bize ayrılığın acısını unutturan her türlü gaflet, asıl derdimizdir bizim. Ağlayışımız ve yakarışımız, özlemlerimiz ve arzularımız yaramıza devadır. Derdimiz devamınızın kendisidir. Dertsizliğimiz en büyük derdimizdir. Neyin ayrılık derdiyle dertlenmesi, Sevgili’yi gizleyen perdeleri yırtıp parçalıyor; duamızı dillendirdiğimiz anda gözümüze ve gönlümüze pencereler açılıyor.

Ney kana bulanmış yoldan söz açar, Mecnun’un kıssasını anlatıp açıklar.
Neyin sızısı kanlı gözyaşlarına konu olmuş bir aşk yolunun habercisidir. İnsan da, Sevgili’ye ulaşmak için kanlı gözyaşlarını dökmelidir. Mecnun gibi, Leylâ’nın yolunda çöllere düşüp, başka her şeyi yok bilmedikçe, bu aşkın hakkını vermiş olamayız. Şükür ki, bize düşen Leylâ değildir sadece. Leylâ’dan Mevlâ’ya yol vardır ki, Mevlâ’ya götüren Leylâ’lar da bizim çölümüzdür. Bu yüzden, Mecnun’dan çok daha fazlası beklenir Mevlâ’nın yoluna düşmüş olandan.

Leylâ’ların hepsine “Lâ ilâhe” demeli ki, Mevlâ için “İllallah” diyebilsin.


"Kelimeye çevrilemeyen mânânın düğümünde kalp açık, akıl kapalı..."

Çevrimdışı Dil-şâd

  • aşık-ı edebiyat
  • *****
  • İleti: 2,068
  • Benim tedbirim, Sen'in takdirinden küçüktür.
Ynt: Tasavvuf & Ney
« Yanıtla #11 : 10/10/07, 14:58 »
Konu açıldığı gün ki gibi temiz kalabilseydi keşke... Paylaştığın hikaye için teşekkürler evla. Selam ile...

Mevlâm ateş-i aşkınızı ziyade eylesin, "ney" in o eşsiz sesiyle huzur bulasınız.
"Kelimeye çevrilemeyen mânânın düğümünde kalp açık, akıl kapalı..."

SERTER

  • Ziyaretçi
Ynt: Tasavvuf & Ney
« Yanıtla #12 : 10/10/07, 17:26 »
Konu açıldığı gün ki gibi temiz kalabilseydi keşke... Paylaştığın hikaye için teşekkürler evla. Selam ile...

Mevlâm ateş-i aşkınızı ziyade eylesin, neyin o eşsiz sesiyle huzur bulasınız efendim.

? ahhh ahh işte ne denirki

bide bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olmayı terk etsem heralde neyden bişiyler anlarım gibime geliyo

Çevrimdışı Dil-şâd

  • aşık-ı edebiyat
  • *****
  • İleti: 2,068
  • Benim tedbirim, Sen'in takdirinden küçüktür.
Ynt: Tasavvuf & Ney
« Yanıtla #13 : 10/10/07, 22:36 »
Sızlanır hep ayrılıklardan yana
Kestiler sazlık içre der beni
Dinler ağlar hem kadın hem er beni


Kamışlıktan kopardıklarından beri beni, Feryadım ağlatır her kadını ve erkeği.
Kamışlık neyin anayurdu ve evidir. İnsan da tıpkı ney gibi cennetten, yani yuvasından ayrılmıştır.
Kalbinin ebedî muhabbetle doyduğu cennetten dünya gurbetine sürülmüştür.
İnsan kalbi, tıpkı ney gibi, fena ve zevalin, ayrılık ve yokluğun yaşandığı bu dünyada,
inceden inceye feryad etmektedir.
İnsan ruhu olması gereken yerde değildir; geçmişe ait hüzünler ve geleceğe ait kaygılar,
aslında hep bu uzaklığın sözsüz ve sessiz ağlayışından ibarettir.

Herkes kendince bana dost olmaya bakar, Sohbetimden sırlar öğrenmeye yol arar.
Her insan, adını ne koyarsa koysun, bu derin ayrılığın sancısını çeker.
Dile gelen her şikayet, kalbe düşen her hüzün, bu ayrılıktan kaynaklanır.
Ayrılığın farkına varmayacak denli gafil olanlar da, ayrılığı inkâr edip bu dünyaya razı olanlar da,
 başlarını kalplerini bu ayrılık sızısından kurtaramazlar.
İnsanlığın temel acıları değişmez; ama bu acıların sırrı da herkese açık değildir.

Sırrım ağlayışımdan uzak değil gerçi, Ancak her göz ve kulağa âşinâ değil ki.
Aşkın sırrı, ötelere aşina olanların kârıdır.
Gördüğünü gördüğünden ibaret bilen, duyduğunu duyduğundan ibaret bilen gözler ve kulaklar
öteleri görmeye hazır değildir.
İnsanın ağlayışının sırrını, insanın tamamlanmamışlığının hikmetini,
ancak gördüğüne razı olmayan gözler görebilir,
duyduğundan ötesini duymak isteyen kulaklar işitir.
Feryat herkesin kulağına erişiyor, ağlamanın göz yaşı herkesin gözüne değiyor
ama sır gözün gördüğünden ve kulağın duyduğundan ötededir.

Can ile ten gizli değil birbirinden, Lâkin canı görmeye izin yok tenden.
Bu âlem ruh ile cesedin birlikte olduğu, mânâ ile maddenin eş olduğu bir âlemdir.
Görünmeyen gayb âlemi görünen şehadet âlemine komşudur.
Ancak alemdeki her şeyi bir başkasını gösterir bir harf olarak görmeyen için gaybı görmeye izin yoktur.
 Oysa, görünen alem görünmeyene şahit olmak için yaratılmıştır.
Ancak tende kalıp canı aramayan, görünen alemin şahitliğine perde olmaktadır.

Neyin sadâsı ateştir hava sanma, kimde bu ateş yoksa yazık ona.
Ney, ayrılığın acısını seslendirmededir; o halde ona söylettiren hava değil ayrılığın ateşidir.
Bu ateş olmasaydı, ney böylesine ağlamazdı.
Gurbette olduğunu farketmeyen için de ayrılık ateşi diye bir şey yoktur;
sılayı özlemeyenin sesi sedâsı çıkmaz.
 Sevgili’den ayrılık derdi olmayanın diline yakarış değmez.
Sürgün olduğunu bilmeyen ateşsiz ve heyecansızdır; onun dudağına aşkın sözü erişmez,
onun kalbine aşkın ateşi düşmez.
"Kelimeye çevrilemeyen mânânın düğümünde kalp açık, akıl kapalı..."

Çevrimdışı evla

  • aşık-ı edebiyat
  • *****
  • İleti: 3,692
  • KEM ÂLÂT İLE KEMÂLÂT OLMAZ
Ynt: Tasavvuf & Ney
« Yanıtla #14 : 28/10/07, 15:58 »
İsyan Etmişim



Aya öfkelenmişim ben,
işte böyle kapkaranlık bir gece olmuşum.
Padişaha kızmışım,
çırılçıplak bir yoksul olmuşum.

Güzeller sıltanı gel demiş,
evine çağırmış beni.
Ben bir yolunu bulmuşum,
yola baş kaldırmışım.

Sevgilim baş çeker, naz ederse,
gamlara atar, kararsız korsa beni,
bir kez olsun ah demem, inad için.
Ah'a da kızmışım ben.

Bir bakarsın altınla aldatırlar beni o.
Bir bakarsın şanla şerefle aldatırlar beni.
Oysa altın falan istemiş değilim ondan,
şanla şerefe hele çoktan boş vermişim.

Ben bir demirim,
mıknatıstan kaçıyorum.
Bir saman çöpüyüm ben,
mıknatıslara yan çizmişim.

Ben öyle bir zerreyim ki,
bütün âleme isyan etmişim.
Havaya, toprağa isyan etmişim,
Ateşe, suya isyan etmişim.
Altı yöne isyan etmişim.
Beş duyuya isyan etmişim.

Hava, toprak, ateş, su da neymiş ki,
altı yön de neymiş,
beş duyu da ne.
Benim için hiç bir şey umurumda değil.

Mevlana Celaleddin Rumi
Biz ha isek sizde ha'sınız
Siz hu iseniz bizde hu'yuz.
Ha'dan gelen hu'ya gider...