Tüm divan dostlarına huzur dolu bir Ramazanlar...

Gönderen Konu: Kısa Öyküler...  (Okunma sayısı 57899 defa)

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Çevrimdışı UluğBey

  • "reis"
  • *****
  • İleti: 2,351
Kısa Öyküler...
« : 14/04/06, 16:16 »
"Bu başlığı elimden geldiğince güncel tutacağım.Yeni yeni başlıklar açmak ve forumda kirliliğe sebep olmak yerine sadece bu başlıklan kısa kısa hikaye,deneme,öyküler paylaşacağım"Sizinde varsa elinizde böyle şeyler bu başlıktan aktarabilirsiniz.

KURABİYE HIRSIZI
 
Bir gece kadının biri bekliyordu havaalanında,
Daha epeyce zaman vardı, uçağın kalkmasına.
Havaalanındaki dükkandan bir kitap ve bir paket
kurabiye alıp, buldu kendisine oturacak bir yer.

Kendisini kitabına öyle kaptırmıştı ki, yine de
Yanında oturan adamın olabildiğince cüretkar bir şekilde
Aralarında duran paketten birer birer kurabiye
Aldığını gördü, ne kadar görmezden gelse de.

Bir taraftan kitabını okuyup, bir taraftan kurabiyesini yerken,
Gözü saatteydi, "kurabiye hırsızı"yavaş yavaş
Tüketirken kurabiyelerini.
Kulağı saatin tik tak larındaydı ama yine de
engelleyemiyordu tik tak lar sinirlenmesini.
Düşünüyordu kendi kendine, "Kibar bir insan olmasaydım,
Morartırdım şu adamın gözlerini!"
Her kurabiyeye uzandığında, adam da uzatıyordu elini.
Sonunda pakette tek bir kurabiye kalınca
"Bakalım şimdi ne yapacak?" dedi kendi kendine.
Adam, yüzünde asabi bir gülümsemeyle
Uzandı son kurabiyeye ve böldü kurabiyeyi ikiye.
Yarısını kurabiyenin atarken ağzına, verdi diğer yarıyı kadına.

Kadın kapar gibi aldı kurabiyeyi adamın elinden ve
"Aman Tanrım, ne cüretkar ve ne kaba bir adam,
Üstelik bir teşekkür bile etmiyor!"
Anımsamıyordu bu kadar sinirlendiğini hayatında,

Uçağının kalkacağı anons edilince bir iç çekti rahatlamayla.
Topladı eşyalarını ve yürüdü çıkış kapısına,
Dönüp bakmadı bile "kurabiye hırsızı" na.
Uçağa bindi ve oturdu rahat koltuğuna,
Sonra uzandı, bitmek üzere olan kitabına.

Çantasına elini uzatınca, gözleri açıldı şaşkınlıkla.
Duruyordu gözlerinin önünde bir paket kurabiye!
Çaresizlik içinde inledi, "Bunlar benim kurabiyelerimse eğer;
Ötekiler de onundu ve paylaştı benimle her bir kurabiyesini!"
Özür dilemek için çok geç kaldığını anladı üzüntüyle,
Kaba ve cüretkar olan,"kurabiye hırsızı"kendisiydi işte.


Valerie COX

Çevrimdışı UluğBey

  • "reis"
  • *****
  • İleti: 2,351
Ynt: Kısa Öyküler...
« Yanıtla #1 : 14/04/06, 16:47 »
Yelkenler Fora..

Rıhtıma yanaşan gemileri izlerken, hayal gücünüzü olabildiğince zorlayın.... Koca halatlar atılırken karaya, birazdan geminin kapıları açılacak ve siz geçmişin kahpe karanlığından sıyrılıp, yeni ufuklara açacaksınız yelkenlerinizi.. Yeni dünyaları keşfe çıkacaksınız.. Yeni diyarlar gezecek, yeni insanlar tanıyacak, hiç görmediğiniz güzellikleri göreceksiniz bu uzun yolculuk esnasında..
Yüreğinizde eskiye dair ne kadar hüzün varsa, limanda bırakın eski sevgili gibi.. Karadan uzaklaşırken, el sallayın yaşanan acılara, çekilen kahırlara, gözyaşlarına..

Umudun ufkuna açtınız mı yelkenleri bir kere, sizi kimse durduramaz inanın.. Sadece hayal edin ve asla vazgeçmeyin.. O yolculukta her şey süt liman olmayacak elbette.. Fırtınalar yakalayacak bindiğiniz gemiyi.. Ama olsun.. Gemileri çoktan yaktınız..  Siz önleminizi aldınız ya, ne kadar sert eserse essin fırtınalar, kasırgalar ummanda…
Uykusuz gecelere, vicdansız saatlere kulak asmayın sakın.. Dingin limanlarda bekleyen yeni insanlar.. Yeni yüzler,yepyeni renkler...
Sorgulayan, yargılayan yok, hırlayan, gürleyen yok.. Keşfedilmemiş adalarda dilediğinizce tadını çıkarın yaşamın ve taptaze geleceğin..

Sonra yeniden demir alın ucu bucağı belirsiz zaman adlı gemiyle.. Saçlarınıza düşen akların ışıltısı sizi sakın korkutmasın.. Onlar yakamozların armağanları size.. Geceyi sabaha taşırken siz, saçlarınızdaki süt beyazışıltılardı.. Hatırlatır geceden kalma yakamozlar yüzünüzü okşasın diye

Düşlediğiniz ne varsa hepsi, bu seyahatte gizli..Bu yolculuk
çıkaracak karanlığın, kaosun çıkmazından sizi. Düşlerdeki pembeler canlanacak.. Kalbinizdeki yaralar bir bir sarılacak.. O yaralar ki; ömrünüzden geçen her gün, sizi en çok acıttı, en çok kanattı, hırpaladı, yıprattı..
Yüzünüze bakanlar yalnızca bir yanını gördü belki de.. Kanayan taraf hep gizli kaldı.. Yarım yarım yaşanmış sevdaların bıraktığı izleri saklayıp durdunuz olduğunca.. Yama dolu kalbinize biri dokunsa, ağlayacaktı.. Eksik kalmış yaşantınızın kırıntılarla dolu olduğunu kimse anlamasın diye, hep gizlerle yaşadınız.. Hep kaçtınız köşe bucak.. Ağladıkça yüreğiniz, kimse duymasın diye sesini, bastırdınız
gözyaşını daha çıkamadan pınarından ne yazık…

Şimdi yolculuk zamanı.. Şimdi açılma vaktidir kuytuda kalmış
yüreğinizle derin çizgileri silecek geniş Ummanlara..

Umut ettikçe siz, kışı görmeyecek yürekleriniz.. Sessiz sedasız yolculuklarda hatırlanacak elbette gidenler, geride kalanlar..
Hepsi o kadar..

Çevrimdışı UluğBey

  • "reis"
  • *****
  • İleti: 2,351
Ynt: Kısa Öyküler...
« Yanıtla #2 : 14/04/06, 16:51 »
SERÇE VE GÖÇMEN KUŞUN HİKAYESİ


İhanetin adı göçmen bir kuşa verilmiş,
Sadakatin adı ise; bir serçeye

Göçmen kuş bütün bahar ve yaz boyunca
Küçük köyün üstünde uçmuş serçeyle beraber

Küçük sinekleri, kurtları yemişler,
Kış yağmurlarıyla şaha kalkmış, derelerden su içmişler.

Masmavi gökyüzünde dans etmişler,
Çiçek açan ağaçlara konup, papatya tarlalarında gezmişler...

Birbirlerine söz vermiş kuşlar;
Ayrılmayacağız diye.

Ama kış gelmiş,
Göçmen kuş adına yakışanı yapmaya kararlıymış,

Serçe ise her zamanki gibi sadık
Ama sevgi de yabana atılmaz bir gerçek.

Ayrılık acı, ihanet kötüymüş serçe için
Yaşamaksa önemli imiş göçmen için.

O, baharların tatlı eğlencesiymiş sadece
Gel demiş serçeye benle beraber...

Başka bir bahara uçalım.
Serçe ise burda bekleyelim demiş yeni baharı

Ama kış acımasızdır. demiş göçmen,
Yaşayamayız burda, aç kalır üşürüz

Serçe hayır demiş korunuruz kötülüklerinden kışın beraber
Göçmen inanmamış serçeye hayır demiş gidelim.
Serçe için gitmek nasıl bir ihanetse yaşadığı yere
Kalmakta aynı şekilde ihanetmiş sevgiliye

Ve karar vermiş sevgiyi seçmiş
Uçacakmış yeni bir bahara...

Göçmen ve serçe çıkmışlar yola,
Ama serçe zayıfmış,
onun kanatları uzun uçuşlar için değil.

Dayanamayacakmış bu yola
Oysa göçmenin kanatları güçlüymüş

Çünkü o hep kaçarmış kışlardan
Hep gidermiş zorluklarından kışın yeni baharlara

Bir fırtına yaklaşıyormuş.
Göçmen hızlı gidiyormuş fırtınadan, yakalanmayacakmış

Ama serçe iyice zayıf kalmış, yavaşlamaya başlamış
Göçmene duralım demiş artık.

Biraz dinlenelim
Göçmen itiraz etmiş, fırtına demiş, ölürüz.

Serçe çok fırtına görmüş, kurtuluruz demiş.
Ama göçmen yürü demiş serçeye
birazdan okyanuslara varacağız

Serçe sevgisine uymuş ve
peşinden son bir gayretle gitmiş göçmenin
Birazdan varmışlar okyanusa

Kurtuluşuymuş bu büyük deniz
Göçmen için çok iyi bilirmiş buraları

Ama serçe ilk kez görüyormuş ve sanki
Gökyüzünden daha büyükmüş bu yeni mavi

Serçe artık dayanamıyormuş,
Son bir sevgi sesiyle seslenmiş göçmene

Artık gidemiyorum.... Göçmen serçeye bakmış,
Bakmış ve devam etmiş........

Okyanus çok büyükmüş, serçe ise çok küçük
Serçenin sevgisi de çok büyükmüş ama göçmen çok küçük...

Mavi sularında okyanusun bir minik SADAKAT ...
Yeni bir baharın koynunda koca bir İHANET...
 

Çevrimdışı UluğBey

  • "reis"
  • *****
  • İleti: 2,351
Ynt: Kısa Öyküler...
« Yanıtla #3 : 14/04/06, 18:14 »

Çevrimdışı UluğBey

  • "reis"
  • *****
  • İleti: 2,351
Ynt: Kısa Öyküler...
« Yanıtla #4 : 15/04/06, 01:42 »
Adam genç kadına seslendi:
- Bana gözyaşı borcun var!

Genç kadın sordu:
- Nasıl öderim?

Adam gözlerini kırptı;
- Haydi gülümse!

Gülümsedi genç kadın. Adam, cebinden mendilini çıkarıp, borcunu sildi.
Ve mendilini özenle katlayıp, yine kalbinin üzerindeki iç cebine koydu.

Bir demet mor sümbül vardı kadının elinde.
İkisi de bahar kokuyordu...
Biri ilkbahar, diğeri güz.

Adam, seslendi yine;
- Bana mutluluk borcun var!

Genç kadın, biraz mahcup, biraz şaşkın sordu:
-Nasıl ödeyebilirim?

Heyecanlandı adam
- Haydi yat dizlerime!

Genç kadın bir kedi uysallığında, yattı dizlerine usulca.
Adam, şefkatle saçlarını taramaya başladı kadının.
Saçları, güneşe ve yağmurlara hasret hiç yaşanmamış baharlara benziyordu.
Çaresizliğini ördü sırasıra.
Sonra saçının her teline, mutluluğun çığlıklarını bağladı adam.
Yetmedi, gizli düğüm attı... Ağladı.
Hava kararmak üzereydi. Dışarıda yağmur yağıyordu delice.
Adam, sürekli borç defterlerini kurcalıyordu.

Genç kadının gözlerinin içine baktı;
- Bana yürek borcun var!

Borcunun farkındaydı sanki genç kadın, şaşırmadı.
- Bu borcumu nasıl ödeyebilirim?

Adam kollarını uzattı
- Haydi tut ellerimi!

Sümbül kokusu sinmiş ellerini uzattı genç kadın.
Elleri öyle sıcaktı ki, eriyiverdi bütün borcu avuçlarının içinde.
Genç kadın gitmek üzereydi.

Adam son kez seslendi;
- Bana can borcun var!

Kadın irkildi;
- Can mı?

Sigarasından derin bir nefes çekti adam;
- Evet... Can borcun var. Sensizlik öldürüyor beni!

Hoşuna gitti sözler kadının
- Peki bu borcumu nasıl tahsil etmeyi düşünüyorsun?

Adam, biraz daha yaklaştı;
- Yum gözlerini!

Hiç tereddüt etmeden yumdu gözlerini.
Adam da yumdu gözlerini, masumca bir öpücük kondurdu
kadının titreyen dudaklarına.

- Bu ne şimdi yaptığın? diyerek çattı kaslarını kadın...

Adam, pişmanlıkla, memnunluk arasında gidip geldi. Kekeledi;
- Hayat öpücüğüydü!

Kısa bir sessizliğin ardından bu kez kadın öptü adamı şehvetle...

Adam, şaşırdı;
- Ya senin bu yaptığın neydi?

Genç kadın kapıya yöneldi;
- Veda öpücüğü!

Kalan borçlarına karşılık, yürek dolusu çaresizlik
ve bir de mor sümbüllerini masanın üzerine rehin bırakıp gitti genç kadın.


Adam koştu peşinden sümbülleri geri verdi kadına.
- Ne olur iyi bak umut çiçeklerime, solmasınlar...

Genç kadın sümbülleri aldı:
- Merak etme, gün aşırı sularım çiçeklerini!

Adam sevindi:
- Güneşe, suya gerek yok. Gülümse yeter!

Kadın gözden kaybolurken haykırdı adam,
- Umutlarımı kefil yaptım. Unutma, bana aşk borçlusun!

Haykırışı yağmura karıştı.
Kadın, yağmuru hissetmeyen kalabalığa.
[/color][/B]

Çevrimdışı UluğBey

  • "reis"
  • *****
  • İleti: 2,351
Ynt: Kısa Öyküler...
« Yanıtla #5 : 15/04/06, 01:42 »
Gerçek Dostluk Böyle Olur!!


Çok samimi iki dost ve arkadaslardi. Fakat bir tanesi çok kurnaz
atilgan ve hareketli, digeri ise çok saf, dürüst ve sessizdi.
Bir gün kurnaz olan arkadas , diger arkadasin yanina giderek
islerinin bozuldugunu söyler ve kendisinden para ister. Samimi dostu onu hiç
kirmaz ve elindeki bütün parayi arkadasina verir. Arkadasi bu parayla
islerini düzeltir.

Bir süre sonra kurnaz olan yine arkadasinin yanina gider ve
arkadasinin evlenmek üzere oldugu nisanlisini çok begendigini ve kendisine
vermesini ister. Arkadasi çok sasirir, ne diyecegini bilemez.
Fakat aralarinda o kadar kuvvetli bir sevgi vardir ki arkadasina hayir diyemez,
nisanlisini arkadasina verir.Zaman içinde Saf olanin isleri bozulur ve birden arkadasi aklina
gelir(ben ona sikistiginda iyilik yapmistim diyerek) arkadasinin is yerine gider
ve kendisine çalismasi için is vermesini ister. Arkadasi ona is
vermez.Bizimki pismanlik ve üzüntü içinde geri döner ama yinede arkadasina
kizamaz.Bir gün sokakta dolasirken yanina hasta ve yasli bir adam yaklasir. Fakir oldugu
için ilaç alamadagini söyler. Bizimki yasli adamcagiza acir, istedigi
ilaçlari alir ve adamcagiza verir. Kisa bir süre sonra yasli adamin öldügünü
duyar. Yasli adam çok zengindir ve bütün mirasini kendisine birakmistir.
Saf adam artik zengindir. Biraz da sevdigi dostuna olan kirginligiyla dostunun
is yerinin karsisinda bir ev alir ve oraya yerlesir.Bir gün evinin kapisini dilenci bir kadin çalar.
Yasli kadin çok aç oldugunu, kendisine yemek vermesini ister. Bizim saf hiç
düsünmeden kadini içeri alir karnini doyurur, Kimsesi olmadigini ögrendigi kadina ;
Kendisinin de yanliz oldugunu söyler ve bu evde birlikte yasiyalim sen evin islerini
ve yemekleri yaparsin der, yasli kadin hiç düsünmeden kabul eder.
Bir süre sonra yasli kadin bizimkine, kendine uygun bir kiz bulup
evlenmesini söyler, Bizimki böyle bir kizi nasil bulacagini, kendisinin tanidigi
olmadigini söyler.Yasli kadin ona uygun bir kiz tanidigini ve kendisiyle
görüstürebilecegini söyler. Görüsmeler sonucunda evlenmeye karar
verilir ve dügün davetiyeleri basilir. Bizimkisi kirgin oldugu halde çok
samimi dostunu yine de unutamamistir. Biraz da geldigi konumu görmesi açisindan
samimi arkadasina da davetiye gönderir. Dügün günü gelir çatar. Saf adam dügün salonunda bir seyler
söylemek istegiyle mikrofonu alir ve baslar yasadiklarini anlatmaya:
"Eskiden çok sevdigim bir dostum vardi . Bir gün isleri bozulunca benden borç
para istedi elimdeki bütün parayi verdim. Evlenmek üzere oldugum nisanlimi çok
begendigini söyleyerek benden istedi. Çok üzülerek onu da
kendisine verdim. Çünkü biz gerçek dosttuk onun üzülmesini istemedim. Islerim
bozuldugunda onun fabrikasina gittim ve çalismak için kendisinden is istedim.
Bana is vermedi. Çok üzüldüm, ama yine de arkadasima kizmiyorum, çünkü biz
gerçek dosttuk." Bu konusma üzerine kurnaz olan arkadasi daha fazla dayanamaz
mikrofonu eline alir ve baslar konusmaya:" Benim de bir zamanlar çok sevdigim bir
dostum vardi. Islerim bozuldugunda kendisinden para istedim, bütün
parasini bana verdi. Sonra ondan nisanlisini istedim, üzülerek nisanlisini da
verdi.Nisanlisini istememin nedeni o kadinin arkadasima layik
olmamasiydi(Hayat kadiniydi). Kendisi çok saf oldugu için arkadasimi o kadindan bu
sekilde kurtardim. Isleri bozuldugunda gelip benden is istedi, Arkadasimi
kendi emrimde çalistiramazdim, o yüzden is vermedim. Günün birinde
karsilastigi yasli adam benim babamdi. Babam ölmek üzereydi, onu
arkadasimin yanina ben gönderdim ve mirasini ona ben biraktirdim.
Evine gelen dilenci kadin benim annemdi. Ona bakip iyi yasamasini
saglamak için gönderdim. Su anda evlenmekte oldugu kisi de benim kiz kardesim.
Onu arkadasimla evlenmesine ben ikna ettim."

Çevrimdışı UluğBey

  • "reis"
  • *****
  • İleti: 2,351
Ynt: Kısa Öyküler...
« Yanıtla #6 : 15/04/06, 01:44 »
Aynı kalp rahatsızlığıyla aynı kaderi paylaşan iki yaşlı adam aynı odayı da paylasıyorlardı. Tek fark biri cam kenarında diğeri ise duvar dibinde yatıyordu. Cam kenarındaki yaslı adam her gün camdan bakarak arkadaşına dışarısını anlatırdı.
- "Bugün deniz sakin, yine de hafif rüzgar var sanırım çünkü uzaktaki teknenin yelkenleri rüzgarla doluyor. Park bu sabah sakin, iki salıncak dolu iki salıncak boş, dünkü sevgililer yine geldi, aynı yere oturup konuşmaya başladılar, elele tutuştular, ne kadarda yakışıyorlar birbirlerine. Erguvan ağaçları ne kadar güzel açmıs her yer mor bir renk almış, erik ağaçları da beyaz çiçekleriyle onlara eşlik ediyor. Denizin üzerindeki martılar bugünkü yemeklerini arıyorlar, ne güzelde dalıyorlar suya"

Günler böyle geçip gidiyordu ta ki cam kenarındaki yaslı adam kalp krizi geçirene kadar, iste o anda duvar kenarındaki adam düğmeye bassa kurtaracaktı arkadasını ama şeytana uydu, bunca zamandır sadece dinleyebiliyordu, artık görebilirdi de, iste bunun için düğmeye basmadı ve hemşireyi çağırmadı. Aynı kaderi paylastığı kişiyi ölüme gönderdi, ama o bunun haklı bir savunma oldugunu düsünüyordu.
Ertesi gün hastabakıcılar ölen yaşlı adamın yerine kendisini koymaya gelmislerdi. Hemen yatagının yerini değiştirdiler, iste o günlerdir bakmak istediği manzarayı nihayet görecekti. Başını kaldırdı ve pencereden baktı
"Simsiyah bir duvar"

Çevrimdışı UluğBey

  • "reis"
  • *****
  • İleti: 2,351
Ynt: Kısa Öyküler...
« Yanıtla #7 : 15/04/06, 01:46 »
"Bebeğimi görebilirmiyim?" dedi yeni anne. Kucağına yumuşak bir bohça verildi. Mutlu anne, bebeğinin minik yüzünü görmek için kundağını açtı ve şaşkınlıktan adeta nutku tutuldu!

Anne ve bebeğini seyreden doktor hızla arkasını döndü ve camdan bakmaya başladı. Bebeğin kulakları yoktu...

Muayenelerde, bebeğin duyma yetisinin etkilenmediği, sadece görünüşü bozan bir kulak yoksunluğu olduğu ortaya çıktı. Arada yıllar geçti, çocuk büyüdü ve okula başladı. Birgün okul dönüşü eve koşarak geldi ve kendisini annesinin kollarına attı. Hıçkırarak ağlıyordu...

Bu onun yaşadığı ilk büyük hayal kırıklığıydı; ağlaması devam ederken annesine: "bugün okulda arkadaşlarım bana ucube dedi..."

Küçük çocuk bu kadersizliği ile büyüdü. Arkadaşları tarafından seviliyordu ve oldukça başarılı bir öğrenciydi. Sınıf başkanı bile olabilirdi, eğer insanların arasına karışabilmiş biri olsaydı. Annesi, her zaman ona "insanların arasına karışmalısın!" diyordu, ancak aynı zamanda yüreğinde derin bir acıma ve şefkat hissediyordu.

Delikanlının babası, aile doktoru ile oğlunun sorunu hakkında görüştü; "Hiçbirşey yapılamaz mı?" diye sordu. Doktor "eğer bir çift kulak bulunabilirse, organ nakli yapılabilir" dedi. Böylece genç biri için kulaklarını feda edebilecek biri aranmaya başlandı. iki yıl geçti bir gün babası "hastaneye gidiyorsun oğlum, annen ve ben sana kulaklarını verecek birini bulduk ancak unutma bu bir sır" dedi.

Operasyon çok başarılı geçti ve adeta yeni bir insan yaratıldı. Yeni görünümüyle psikolojiside düzelen genç, okulda ve sosyal hayatında büyük başarılar elde etti. Daha sonra evlendi ve diplomat oldu.

Yıllar geçmişti, birgün babasına gidip sordu: "Bilmek zorundayım, bana bu kadar büyük bir iyilik yapan kişi kim? Ben o insan için hiçbirşey yapamadım..."

"Birşey yapabileceğini sanmıyorum..." dedi babası, "fakat anlaşma kesin, şu an öğrenemezsin, henüz değil..."

Bu derin sır yıllar boyu gizlendi. Ancak birgün açığa çıkma zamanı geldi...
Hayatının en karanlık günlerinden birinde annesinin vefat haberini aldı ve hemen onun yanına koştu. Annesinin cenazesi başında babasıyla birlikte bekliyordu. Babası yavaşca annesinin başına elini uzattı; kızıl kahverengi saçlarını elleriyle geriye doğru itti; annesinin kulakları yoktu. "Annen hiçbir zaman saçını kestirmek zorunda kalmadığı için çok mutlu oldu" diye fısıldadı babası...

"Ve hiç kimse, annenin daha az güzel olduğunu düşünmedi dimi?"

Çevrimdışı UluğBey

  • "reis"
  • *****
  • İleti: 2,351
Ynt: Kısa Öyküler...
« Yanıtla #8 : 15/04/06, 01:49 »
Bir çekmeceydi orasi. Çiplakti yatiyordu. Kulagina bazi karisik sesler geldi o güne dair, ne olduklarini, ne anlattiklarini anlayamadi. O günün bir kismini hatirlamadigi kesindi. Önemli olan bu degildi, sadece simdi nerede oldugunu ve ne yaptigini bilmek istiyordu. Hiç sikilmamisti dar yerlerden, hiç aklina gelmemisti. Bu sefer içine sikintilar geldi. Yüzü, bütün vücudu büyük bir örtüyle örtülüydü. "Uyuyor muydum acaba" diye düsündü. Hatirlamadi. Insan bu kadar da dalgin olmazdi ki... Bugün ne yaptigini bir hatirlasa... Belki de çok yorulmustu. Anlam veremedi. Bir seyler ters gidiyordu. Ne yasamisti böyle birsey, ne de tanidik geliyordu. Hiçbir ses duymuyordu. Kimse konusmuyor, kimse hiçbir ses çikarmiyordu. Ürperdi. Yattigi zemin soguktu zaten. Kendisi farkinda olmasa da soktaydi. Gözlerini açamiyor, vücudunu kipirdatamiyordu. En son televizyon seyrediyordu. Ne olmustu ki, sonrasi yoktu, hatirlamiyordu. Karanlikti. Gözlerini açamasa bile bulundugu yerin karanlik ve dar oldugunu anliyordu. Gözlerini kapattigi zaman bile gözünü kamastiracak isik yoktu. Çok zor nefes aliyordu. Yoruldu. Sonra anladi. Morgda çekmecedeydi. Ölülerle beraberdi. Ölüp ölmedigini merak etti. "Ölsem hislerim bu kadar keskin olamazdi" diye düsündü. Duyma ve görme yetisini kaybetmis oldugunu anlamamisti. Ölmedigine emindi. Artik korkuyordu. Kendine ne oldugunu bilmiyordu. O anda bilmek istedigi de o degildi. Beyni uyusmaya baslamisti. Kendini bir sandalda sallanir gibi hissetti. Bir an önce toparlanip bu kan dondurucu yerden çikmaliydi. Onun yeri orasi degildi! Rüyalarinda bile kipirdayamadiginda delirecek gibi olurdu. Bu gerçekti. Kafasinda çalisan bir saatte saniyeleri, saliseleri duyuyordu. Bunlar onun son anlari olabilirdi. Vakti azaliyordu. Bagirmak istedi. Biraz sakinlesmeye çalisti, üçe kadar saydi. Cigerleri kasildi, cani yandi fakat ses çikmadi. Bir kere daha denedi, dinlenmekle zaman geçirmedi. Istemsizce bagirmaya çalisti. Kafasinin içinde kendi çigliklarini duydu. Etrafinda hissettigi birkaç santimlik bosluk onu iyice sikmaya, üzerine gelmeye basladi. Bogulacak gibi oldu. Çigliklari yankilandi kafasinda. Bu onlari son duyusuydu. Öldü.

Çevrimdışı kardelen

  • aşık-ı edebiyat
  • *****
  • İleti: 1,517
Ynt: Kısa Öyküler...
« Yanıtla #9 : 25/06/07, 19:28 »

İşte Aşk
 
Bir otobüs durağında karşılaşmışlardı ilk
kez....

Biri tıpta okuyordu, öbürü mimarlıkta. O ilk karşılaşmadan
sonra, bir kere, bir kere, bir kere daha karşılaşabilmek için, hep aynı saatte,
aynı duraktan, aynı otobüse bindiler. Gençtiler, çok genç... Birbirileriyle
konuşacak cesareti bulmaları biraz zaman aldı ama sonunda
başardılar.

İkisi de her sabah otobüse bindikleri
semtte oturmuyorlardı aslında. Delikanlı arkadaşında kaldığı için o duraktan
binmişti otobüse, kız ise ablasında.... Sırf birbirilerini görebilmek için, her
sabah erkenden evlerinden çıkıp, şehrin öbür ucundaki o durağa, onların durağına
geldiklerini, gülerek itiraf ettiler bir süre sonra...

Okullarını bitirince hemen evlendiler.
Mutluydular hem de çok mutlu...

Bazen işsiz, bazen parasız kaldılar ama
öylesine sıkı kenetlenmişti ki yürekleri ve elleri hiçbir şeyi umursamadılar.
Ayın sonunu zor getirdikleri günlerde de ünlü bir doktor ve ünlü bir mimar
olduklarında da hep mutluydular. Zaman aşımına uğrayan, alışkanlıklara yenik
düşen, banka hesabında para kalmadığı için ya da tam tersine o hesabı daha da
kabarık hale getirmek uğuruna bitip-tükeniveren sevgilerden değildi onlarınki...
Günler günleri, yıllar yılları kovaladıkça sevgileri de büyüdü, büyüdü... Tek
eksikleri çocuklarının olmamasıydı. Zorlu bir tedavi sürecine rağman çocuk
sahibi olmayınca, "bütün mutlulukların bizim olmasını beklemek, bencillik olur"
diyerek devam ettiler hayatlarına. Çocuk yerine, sevgilerini büyüttüler...
"Senin için ölürüm" derdi kadın, sımsıkı sarılıp adama ve adma "Hayır, ben senin
için ölürüm" diye yanıt verirdi hep...

 Bazen eve geldiğinde, aynanın üzerinde bir
not görürdü kadın, "Bir tanem, kütüphanenin ikinci rafına bak...." Kütüphanenin
ikinci rafında başka bir not olurdu, "Mutfaktaki masanın üzerine bak ve seni çok
sevdiğimi sakın unutma" Mutfaktaki masadan, salondaki dolaba sevgi dolu notları
okuya okuya koşturan kadın, sonunda kimi zaman bir demet çiçek, kimi zaman en
sevdiği çikolatalar, kimi zaman da pahalı armağanlarla karşılaşırdı... Aldığı
hediyenin ne olduğu önemli değildi zaten....

 Hayat ne kadar hızlı akarsa aksın, işleri
ne kadar yoğun olursa olsun hep birbirlerine ayıracak zaman buluyorlardı
bulmasına ama kırklı yaşların ortalarına geldiklerinde, daha az çalışmaya karar
verdiler. Adam, hastaneden ayrıldı ve muayenehanesinde hasta kabul etmeye
başladı. Kadın da mimarlık bürosunu kapadı ve sadece özel projelerde görev aldı.
Artık daha fazla beraber olabiliyorlardı.

 Bir gün sahilde dolaşırken, harap durumda
bir ev gördü kadın, üzerinde "satılık" levhası asılı olan. "Ne dersin, bu evi
alalım mı?" dedi adama. "Bu viraneyi yıktırır, harika bir ev yaparız. Projeyi
kafamda çizdim bile. Kocaman terası olan, martıları kahvaltıya davet edeceğimiz
bir deniz evi yapalım burayı..." "Sen istersin de ben hiç hayır diyebilirmiyim?"
diye yanıt verdi adam. "Amerika'daki tıp kongresinden döner dönmez ararım
emlakçıyı... Kaç para olursa olsun, burası bizimdir artık...."

 Sadece bir hafta ayrı kalacaklarını
bildikleri halde, ayrılmaları zor oldu adam Amerika'ya giderken. Her gün, her
saat konuştular telefonla. Gözyaşları içinde kucaklaştılar havaalanında. Fakat
birkaç gün sonra, kocasında bir tuhaflık olduğunu fark etti kadın. Eskisi kadar
mutlu görünmüyor, konuşmaktan kaçınıyordu. Onu neşelendirmek için, sahildeki evi
hatırlattı ve çizdiği projeyi verdi kadın ama hiç beklemediği bir cevap aldı:
"Canım, o ev bizim bütçemizi aşıyor. Sen en iyisi o evi unut..."

 Mutsuzluk, mutluluğun tadına alışmış
insanlara daha da acı, daha da çekilmez gelir. Kadın, hiç sevmedi bu beklenmedik
misafiri. Derdini söylemesi için yalvardı adama, "Senin için ölürüm, biliyorsun,
ne olur anlat" diye dil döktü boş yere... Yıllardır sevdiği adam, duyarsız ve
sevgisiz biriyle yer değiştirmişti sanki. Ona ulaşmaya çalıştıkça, beton
duvarlara çarpıyordu kadın, her çarpmada daha fazla kanıyordu
yüreği...

Bir gün, çocukluğunun, gençliğinin ve
bütün hayatının birlikte geçtiği arkadaşına dert yanarken, "Artık dayanamıyorum,
sana söylemek zorundayım" diye sözünü kesti arkadaşı. "O, seni aldatıyor. İş
yerimin tam karşısındaki restoranda genç bir kadınla yemek yiyiyor her öğlen.
Sonra sarmaş dolaş biniyorlar arabaya...."

- "Sus, sus çabuk, duymak istemiyorum bu
yalanları" diye bağırdı kadın. Onca yıllık arkadaşını, kendisini kıskanmakla
suçladı.... Ertesi gün, öğle vakti o restoranın hemen karşısında bir köşeye
sindi sessizce ve peri masallarının sadece masal olduğunu anladı... Kocasının
eskiden aynı hastanede çalıştığı genç çocuk doktorunu tanıdı hemen. Bazen
evlerinde ağırladıkları kadına nasıl sarıldığını gördü adamın...
 Akşam kocası eve gelir gelmez, bazen
bağırıp, bazen ağlayarak, bazen ona sımsıkı sarılıp bazen de yumruklayarak
haykırdı suratına her şeyi. İnkar etmedi adam. Zamanla duyguların değişebildiği,
insanların orta yaşa geldiklerinde farklılık aradığı gibi bir şeyler geveledi
ağzında ve bavulunu alıp gitti evden. Kapıdan çıkarken, "son bir kez kucaklamak
isterim seni" diyecek oldu ama kadın, "defol" dedi nefretle...

 İlk celsede boşandılar... Modern bir aşk
hikayesinin böyle son bulmasına kimse inanamadı. Arkadaşlarının desteğiyle
ayakta kalmaya çalıştı kadın.

Adamın, sevgilisiyle birlikte Amerika'ya
yerleştiğini öğrendi. Bazen yalnız kaldığında, onu hala sevdiğini hissedince,
ağlama nöbetleri geçiriyor, aşkın yerini, en az onun kadar yoğun bir duygu olan
nefretin alması için dua ediyordu.

Aradan bir yıl geçti... Her şeyin ilacı
olduğu söylenen zaman bile, kadının derdine çare olamamıştı. Bir sabah, ısrarla
çalan zilin sesiyle uyandı. Kapıyı açtığında, karşısında o kadını gördü. "Sen,
buraya ne yüzle geliyorsun" diye bağırmak istedi ama sesi çıkmadı. "Lütfen,
içeri girmeme izin ver, mutlaka konuşmamız gerekiyor." dedi genç kadın. Kanepeye
ilişti ve zor duyulan bir sesle konuşmaya başladı:

 - "Hiçbir şey göründüğü gibi değil
aslında. Çok üzgünüm ama o bir saat önce öldü. Geçen yıl Amerika'daki kongre
sırasında öğrendi hastalığını ve yaklaşık bir senelik ömrü kaldğını. Buna
dayanamayacağını, hep söylediğin gibi onunla birlikte ölmek isteyeceğini
biliyordu. Seni kendinden uzaklaştırmak için, benden sevgilisi rolünü oynamamı
istedi. Ailesine de haber vermedi. Birlikte Amerika'ya yerleştiğimiz yalanını
yaydı. Oysa ilk karşılaştığınız otobüs durağının karşısında bir ev tutmuştu.
Tedavi görüyor ve kurtulacağına inanıyordu ama olmadı. Gece fenalaşmış, bakıcısı
beni aradı, son anda yetiştim. Sana bu kutuyu vermemi istedi..."

Gözlerinden akan yaşları durduramayacağını
biliyordu kadın. Hemen oracıkta ölmek istiyordu. Eline tutuşturulan kutuyu
açmayı neden sonra akıl edebildi. İtinayla katlanmış bir sürü kağıt duruyordu
kutuda. İlk kağıtta, "Lütfen bütün notları sırayla oku bir tanem" diyordu...
Sırayla okudu; "Seni çok sevdim", "Seni sevmekten hiç vazgeçmedim", "Senin için
ölürüm derdin hep, doğru söylediğini bilirdim." "Fakat benim için ölmeni
istemedim" "Şimdi bana söz vermeni istiyorum." "Benim için yaşayacaksın,
anlaştık mı?" son kağıdı eline alırken, kutuda bir anahtar olduğunu gördü
kadın... Ve son kağıtta şunlar yazılıydı:

"Sahildeki evimizi senin çizdiğin projeye
göre yaptırdım. Kocaman terasta martılarla kahvaltı ederken, ben hep seni
izliyor olacağım...."



 
"zamansız gelme elim kolum dağınıksa sarılamam"

Çevrimdışı mah-i nur

  • dost-ı edebiyat
  • **
  • İleti: 78
Ynt: Kısa Öyküler...
« Yanıtla #10 : 25/06/07, 23:47 »
ÖLÜMSÜZ KIRMIZI GÜLLER....

Kan rengi, kıpkırmızı güllere bayılırdı. Zaten onlarla
adaştı da. Rose... Gül... Kocasının sevgili Rose'u... Her yıl
Sevgililer Günü'nü kapının önünde bulduğu enfes fiyonklarla
süslü kucak dolusu kırmızı güllerle kutlardı. Hiç aksamadan.
Hatta, eşini kaybettiği yıl dahi kapısı çalınmış, gülleri kucağına
bırakılmıştı..Tıpkı geçmişte olduğu gibi, küçük bir kartla birlikte..
Her yıl güllere iliştirdiği karta aynı cümleleri yazardı:
"Seni, geçen sene bugünkünden, daha çok seviyorum..."
Birden, bunların son gülleri olduğunu düşündü.. Önceden
ısmarlanmış olmalıydı.. Öleceğini nasıl bilebilirdi?..
Zaten her seyi önceden planlamayı ve yapmayı severdi,
yumurta kapıya gelmeden...

Gülleri özenle içeri taşıdı..saplarını kesti, vazoya yerleştirdi..
Vazoyu da konsolun üzerine, eşinin kendisine gülümseyen
fotoğrafının yanına koydu. Orada kocasının koltuğunda
oturup saatlerce güller ve fotoğrafı seyretti sessizce.. Bitmek
bilmeyen bir yıl geçti.. Yapayalnız ve hüzün dolu bir yıl..
Sonra bir sabah kapı çalındı.. Tıpkı eski günlerde olduğu gibi..
Kırmızı gülleri, üzerinde küçük kartıyla birlikte eşikteydi..
Sevgililer Günü'nü kutluyordu. Gülleri içeri aldı. Şaşkınlık
içinde doğru telefona gitti. Çiçekçi dükkanını aradı...
Onu bu kadar üzmeye kimin hakkı vardı ?

"Biliyorum" dedi, çiçekçi.. " Eşinizi geçen yıl kaybettiniz..
Telefon edeceğinizi de biliyordum.. Bugün size yolladığım gülleri
çok önceden ısmarlamış, parasını da ödemisti.. Hep öyle
yapardı zaten, hiç şansa bırakmazdı. Dosyamda talimat var.
Bu çiçekleri size her yıl yollayacağım. Bir de özel kart vardı,
kendi el yazısıyla. Bilmeniz gerek diye düşünüyorum..
Ölümünden sonra çiçeklere iliştirmemi istediği kart..."
Rose hıçkırıklar arasında teşekkür ederek telefonu kapattı.
Parmakları titreyerek zarfı açtı..

" Merhaba gülüm" diye başlıyordu, kart.. " Bir yıldır ayrıyız.
Umarım senin için çok zor olmamıştır. Yalnızlığınıı ve acılarını
hissedebiliyorum. Giden sen, kalan ben olsaydım neler çekerdim
kimbilir? Sevgi paylaşıldığında yaşamın tadına doyum olmuyor.
Seni kelimelerle anlatılmayacak kadar çok sevdim. Harika
bir eştin dostum, sevgilim benim... Sadece bir yıldır ayrıyız.
Kendini bırakma. Ağlarken bile mutlu olmanı istiyorum.
Onun için bundan sonraki yıllarda güller hep kapımızda olacak.
Onları kucağına aldığında paylaştığımız mutluluğu ve
kutsandığımızı düşün. Seni hep sevdim.. Her zaman da
seveceğim. Ama yaşamalısın. Devam etmelisin... Lütfen..
Mutluluğu yeniden yakalamaya çalış. Kolay değil,
biliyorum ama bir yolunu bulacağına eminim....

Güller, senin kapıyı açmadığın güne dek gelmeye devam
edecek. O gün çiçekçi beş ayrı zamanda gelip kapıyı çalacak,
eve dönüp dönmediğini kontrol edecek. Beşinciden sonra
emin olarak gülleri ona verdiğim yeni adrese getirip
seninle yeniden ve ebediyyen kavuştuğumuz yere bırakacak..
SENİ SEVİYORUM GÜLÜM..."
Gördün ya beni gamdan başka kimse hatırlamıyor,
gama binlerce defa aferin.

Çevrimdışı sosyalci06

  • yeni aza
  • *
  • İleti: 12
Ynt: Kısa Öyküler...
« Yanıtla #11 : 27/06/07, 17:04 »
arkadaşlar bu bölüm harika olmuş.bayıldım hikayelere .elinize sağlık ;)

Çevrimdışı kardelen

  • aşık-ı edebiyat
  • *****
  • İleti: 1,517
Ynt: Kısa Öyküler...
« Yanıtla #12 : 27/06/07, 22:31 »
Belkide hepinizin bildiği bir hikaye ama ben çok seviyorum bu hikayeyi...


DOĞUM GÜNÜ HEDİYESİ

Fırına geldiğimde ortalıkta ekmek görünmüyordu. Eski bir
dostum olan fırıncı,"Biraz bekleyeceksin hocam," dedi.
"İki-üç dakikaya kadar çıkartıyorum."

Kenardaki tabureye oturup beklemeye koyulurken, içeriye
yaşlıca bir adamın girdiğini gördüm. Eskimiş ceketinin sol
yakası altında bir madalya parıldıyor ve yürürken hafifçe
topallıyordu. Selam verdikten sonra, fırıncının tezgahına
yaklaşarak, "Ekmeklerimi alayım," dedi.
"Benim ikizler acıkmıştır."

Fırıncı, adamın kendesine uzattığı torbayı alarak tezgahın
altına eğildi ve bir gün öncesine ait olduğu anlaşılan
ekmeklerden dört-beş tane çıkardı.

Ben o arada oturması için kendi yerimi o adama vermiş,
tezgahın yanına iyice yaklaşmıştım. Ekmeklerden birkaç
tanesinin şekli değişmiş, katılaşmış, taş gibi olmuştu.

Fısıltı şeklinde fırıncıya sordum. Neden taze ekmeği
beklemesini söylemiyorsun? Biraz sonra çıkacak ya!..

"Bayat ekmekleri kendisi istiyor." dedi fırıncı. "Çok fakir
olduğundan, ona yarı fiyatına veriyorum."

"Kim bu adam?" diye sordum.

"Kore gazilerinden " dedi. "Oğluyla gelini bir trafik kazasında
vefat edince, ikiz torunlarını yanına almıştı. Yıllardır
onlara bakıyor, hem de çok az bir maaşla."

Fırıncının anlattıkları karşısında içimin yandığını hissediyor ve
ufak da olsa bir şeyler yapmak istiyordum.

"Aradaki farkı ben vereyim," dedim. "Hiç olmazsa bugün
taze ekmek yesinler." Fırıncı, teklifimi kabul etti ve biraz
sonra da, fırından yeni çıkan taze ekmekleri adamın torbasına
doldururken şekli bozuk, bayat ekmekleri de tezgahın altına koydu.

"Çok şanslısın hacı amca," dedi. Çocuklar için sana
bugün pasta gibi ekmek vereceğim."

Yaşlı adam, bir evlat sevgisiyle kucakladığı torbayı
göğsüne bastırırken. "Allah, senden razı olsun evladım" dedi.
"Bugün onların doğum günü olduğunu nereden biliyordun?"
"zamansız gelme elim kolum dağınıksa sarılamam"

Çevrimdışı Lamia

  • ehl-i edebiyat
  • ****
  • İleti: 427
Ynt: Kısa Öyküler...
« Yanıtla #13 : 29/06/07, 09:54 »
Pers Sultanı iki adamı olume mahkum etmis. Sultanin atini ne kadar
sevdigini bilen mahkumlardan bir tanesi hayatını bagişlarsa bir yıl icinde
ata uçmayi ögretebilecegini söylemis.
*Kendini dünyadaki
tek uçan ata binerken hayal eden Sultan bunu kabul etmiş..
Diğer mahkum inanmayan gözlerle arkadaşına bakmış ve
"Atların uçamadığını biliyorsun. Nasıl olup da böyle
delice bir fikirle çıkabildin ortaya..? Yalnızca kaçınılmazı
geciktiriyorsun o kadar.
" " Pek değil " demiş birinci mahkum." Kendime dört özgürlük şansı
veriyorum.
Birincisi : Sultan bu yıl olebilir.
Ikincisi :Ben olebilirim.
Üçüncüsü:At olebilir...
Dördüncüsü... " Belki ata uçmayı öğretebilirim..! "

UMUTLARIMIZIN HİÇ TÜKENMEMESİ DİLEĞİYLE...
Layık olan sana ey dost hüsn-ü sûhândır<br />Alemdeki en yüce şey ayn-ı yârândır<br />Mest eyleyen gönülleri aşk-ı nihândır<br />İz sürerek kulak ver sen karanlıklara<br />Âh ederek hasret çeken bil ki cânândır

Çevrimdışı Lamia

  • ehl-i edebiyat
  • ****
  • İleti: 427
Ynt: Kısa Öyküler...
« Yanıtla #14 : 01/07/07, 18:41 »
SEVEN ADAMLA PAPATYA

Sevgisiz insan, bir gün şans eseri bir çiçek
bahçesinde bulmuş kendini, bahçedeki
çiçekleri hiç düşünmeden ilerlemiş bir süre.
Bir düzlüğün ortasında mola vermiş bir ara.
Etrafına bakmış bir süre, hiç bir çiçek
bir şey ifade etmemiş ona. Sonradan yıkılan
bir ağaç görmüş ve onun yanında bir papatya.
Papatya kendinden emin, o köşede yıkılan
ağacın yanında çıkan rüzgara göğüs geriyormuş.
Papatya o kadar güzelmiş ki...Sevgisiz insan
sevgiyi tanımış. Buna şaşırmış. Alışamamış,
ne yapması gerektiğini bilememiş. Pek tabii
bildiğini sanmış... Papatyayı sevmiş, okşamış,
rüzgar ona zarar vermesin diye araya girmiş
oturmuş... Papatya bir süre tekrar dikleşmiş.
Papatyanın zarar görmesinden öylesine
korkuyormuş ki, böylesi bir güzelliğin sonsuza
dek sürmesini, o kadar çok istiyormuş ki...
Papatyanın, ellerine dokunduğu her an, onu
hissettiği her an kendini dünyanın en mutlu
insanı hissediyormuş... Sevgiyi öğrenen adam,
gerek papatyayı korumak için gerekse ona olan
doyumsuzluğundan dolayı papatyayı koparmayı
ve yanına almayı istemiş. Onu bu bahçeden
koparmak ona çok doğru gelmiş çünkü, onu
yanında hep koruyabilecek, sevebilecekmiş.
Papatyayı hiç düşünmeden çekmiş,
koparmaya çalışmış, papatya buna direnmiş,
direnmiş. Seven adam anlayamamış
bu direnci, daha da güçle yüklenmiş papatyaya.
Aklı o zaman neredeymiş, kim bilir...
Papatya gün geçtikçe solmuş, solmuş...
Adamın gölgesi onu öyle bir kapıyormuş ki,
soluk almasını engelliyormuş. İşin garibi
adam bunu görsede anlayamıyormuş,
papatya soldukça üzerine daha çok titriyor,
iyice kapıyormuş güneşini. Sevmeyi yanlış
öğrenen adam, en sonunda dayanamamış
ve papatyayı tüm gücüyle kendine çekmiş.
Tüm dünyaya ne mutlu.. Ve o salak adama
ne mutlu ki, papatya herşeye rağmen
direnebilmiş gücü kalmasa da. Ama bu
direniş o kadar büyük bir güç gerektirmiş ki,
o herşeyden çok sevdiği papatya boynu bükük
kalmış... Seven adam işte o noktada her şeyi
görmüş ve anlamış, yaptığının acısı ona
öyle bir koymuş ki, sendeleyip yere düşmüş.
Hayatında tanımadığı acıyı çekmiş adam.
Hayatta kendini ilk defa haksız, ilk defa
bencil, ilk defa küçük hissetmiş. Ağlamak
para etmezmiş, üzülmekte. Güneş de
hemen fayda etmezmiş papatyaya.
Sevmiş adam, bir çiçeğe nasıl davranması
gerektiğini görmüş gözündeki perdeler
kalkınca... Ağlayarak çiçeğin yanında durmuş,
rüzgara karşı kendini siper etmiş yine ama
çiçeği ne koparmaya çalışmış bir daha, ne de
üzerinde gölge etmeye... Papatya, tekrar mutlu
bir şekilde bütün asilliğiyle ve gücüyle dimdik
ayakta durana kadar bekleyecekmiş öylece,
yakınında olacakmış çünkü, çiçeğin ona ihtiyacı
olacağı bir zaman olursa o da o anda çiçeğinin,
papatyasının yanında olacakmış. Seven adam,
papatya onu bir daha hiç sevmese bile, onu
sonsuza dek sevecekmiş, çiçek isterse uzakta,
çiçek isterse yakında... Çünkü seven adam için
değerli olan tek şey varmış, o da çayırda
tek başına ayakta durmaya çalışan eşi benzeri
olmayan güzellikteki o tek papatya.
Layık olan sana ey dost hüsn-ü sûhândır<br />Alemdeki en yüce şey ayn-ı yârândır<br />Mest eyleyen gönülleri aşk-ı nihândır<br />İz sürerek kulak ver sen karanlıklara<br />Âh ederek hasret çeken bil ki cânândır