+  Edebiyat Türkiye Meşveret Divanı
|-+  Şahsiyetler Etrafında
| |-+  Şahsiyetler Etrafında
| | |-+  Senai Demirci
Sayfa: 1 [2]   Aşağı git
Bu Konuyu Gönder Yazdır
Gönderen Konu: Senai Demirci  (Okunma Sayısı 902 defa)
0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.
_MeFtUn_



İleti Sayısı: 1016

Güzeli güzel yapan Edeptir...

Çevrimdışı Çevrimdışı


« Yanıtla #10 : 08 Mayıs 2009, 13:03:24 »

Dilimi değdirdiğim yere Kalbim yetişir mi?


Korkuyorum. Dilim kolayca dolanıyor süslü kelimelere. Büyük laflar damağımın her yanına yapışmış gibi. Dudağımdan sözler yâr yüzünden düşen yaşmak gibi kayıveriyor göğe. Göğsünde taşıdığını bilmiyor gibi, içinde büyüttüğünü tanımıyor gibi heceler. Ayrılık sözleri dilimden eksik olmuyor. Ölümü sıkça anıyorum belki.
Hasret, hüzün, keder, sızı, sancı, ağrı, ölüm, ayrılık, özlem birer kelime sadece… Dile dokunduğunda acıtmıyor, kulağa vurduğunda can yakmıyor.

Bunlar sözler, sadece sözler, sadece sözler. Ağzımda kolayca yankılanıyorlar. Bir çok kulağa çarpıyorlar. Belki bir kaç kalbe de iniyor. Havada asılı duruyor sesler. Harflerin zincirine tutunuyor sözler. Dört harf “ölüm ve sadece iki hece. “Ölüm” derken, kelimenin tam ortasında dil damağa değiyor. Bitirdiğinde dudak dudağa kavuşuyor. “Ölümmmm.. Buluşuyor dil ve damak. Isınıyor dudaklar, kavuşuyor. Kolay ölüm… bu kadar kolay. Demesi kolay.. Ya olması ölümün. Ya dudakları soğutması. Eşiğinde durmak son nefesin nasıl bir tükenmişlik. Nice bir yangındır ömrün bir nefese daha yetmemesi.. Ölümün kendisini ruhunla hecelediğin oldu mu? Ayrılığı kıvrana kıvrana içtin mi hiç? Hasretin tam ortasında kala kalıp zamanın kırık cam parçaları gibi gırtlağına battığını hissettin mi?

Korkuyorum. Yalancı olmaktan korkuyorum. Dilimi değdirdiğim yerlere kalbimi yetiştirememekten korkuyorum. Dudaklarıma vuran sözlerin tenimde iz bırakmadan savrulması yalancı eder mi beni? Ya herşeyimi yitirmiş ve geriye sadece sözlerim kalmışsa? Kuru sözler, boş sözler, süslü sözler, içinde kalp olmayan kalp sözler…

Ölümün yüzüne yüzünü değdiren ne çok yüzler oldu. Güldü mü ölüm onların yüzüne? Gözleri ölümün gözleri olunca neyi gördüler? Hangi hasretler koşuştu dudaklarına? Yarınlar var diye yarım kalmış işler, sonra söylerim diye söylenememiş sözler, sırası değil diye gecikmiş sevmeler ölümün eşiğinde kimbilir nasıl haykırdı? Ölüm anında susan dudak söyleyeceklerinin hepsini söyleyememişti. Ölümün kollarında açık kalan eller, sahip olunacakların hepsini bitirmiş miydi?

Sözleri yok ölümün. Ne söylüyorsa gözleriyle söylüyor. Bir ölünün gözlerine yığıyor tereddütlerin hepsini. Sessizce iniveren kirpiklerin ucuna savuruyor geç kalmışlıkların hepsi. Sanki ruhunu dudakları arasındaki ince çizgiye biriktirmiş gibi ölümler, hem hiç konuşmuyor hem hep konuşuyor.

Hayat gibi değil ölüm. Az konuşuyor. Heceleri sessiz. Sözleri keskin. Benim gibi sözlere tutunma sevdası yok ölümün. Ömür boyu suskun. Bir kez konuşur ve konuştuğunda en büyük sözünü söyler. Ne kadar konuşsam ve yazsam, ancak ölümün sözünü ederim. Ölümün sözü, ölümün kendisi değil. Bir beden ki, ölümün kırık hecesidir her daim. Hücre hücre ölüme yazgılıdır içinde yürüdüğüm bu gövde. Zamanın her “tik-tak”ı uzaklıkların sinsi habercisidir; çatlaklar açar aramızda, içimizde.

Hayat, aslında hep ölümü anlatır dinleyene. Hayat ölümle berbat olsun diye değildir bu. Ölümün eşiğinde yaşanan bir hayat daha çok anlam arar kendine, daha çok heyecan bulur da o yüzden. Ölümü bilirsen çerçeve çizersin kendine. Bildiğin, beklediğin bir son varsa, hayatı som bir altın gibi işlemeye koyulursun. Ucunu açık sanırsan, oyalanmaya durursun, hoyratça savurursun, oyuna dalarsın. Rüyanın rüya olduğunu bile unutacak sahte bir uyanıklık içinde uyursun. Uyanamazsın.

Buraya yazıyorum: en güzel, en içten yazımı öldüğümde yazmış olacağım.. En sahici nasihatimi, en umulmadık haykırışımı cenazem söyleyecek sana. Hayata nokta koyduğumda yüreğine çelikten sözler dikmiş olacağım. Çelikten sözler.. Ezsen de unutkanlığınla, kalbinin odacıklarında bir yerde suskun bir tohum gibi patlamayı bekleyecek. Hiç beklemediğin anda çiçekler açacak, buruk meyveler sunacak.

Sen sus ey ölüm.Ben sana hece hece yaklaştıkça, sen bigâne kal. Ben kelimelerle yoluna tuzak kurdukça, sen suskunlukların ardına kaç. Ben ele avuca sığdırmaya çalıştıkça seni, sen perdeler ardına saklan. Sen sus ki, bana söz söylemek kalsın.Yalan sözler. Kuru sözler. Ağız dolusu. Dil bulaşığı. Yüreksiz sözler. Sözler kalsın.

Yalanı dilimden uzak eyle Rabbim!

Senai Demirci
Bu İletiyi Yöneticiye Bildir/Şikayet Et   Kayıtlı

Ya Evvel, dilimi kalbimin önüne koy ki, kalbimden geçmeyenleri dilime değdirmeyeyim.
Ya Ahir, kalbimi dilimin ardında tut ki, dilime gelenleri kalbimden kaçırmayayım.
Ya Zahir, göründüğüm hali öyle eyle ki olduğumdan fazla görünmeyeyim.
Ya Batın, olduğum hali öyle eyle ki göründüğümden az olmayayım...
derinsu



İleti Sayısı: 772

Çevrimdışı Çevrimdışı


« Yanıtla #11 : 16 Mayıs 2009, 11:18:48 »



Yusuf Kıssası”nın finalisti olamamak


Güzeller güzeli Yusuf Kıssası’nın akışı içinde sessiz ve sözsüz dersler vardır. Kıssada sözle hiç vurgulanmaz ama Yusuf[as], onca kötülük gördüğü halde, kimsenin gıybetini yapmaz. Kimsenin gıyabında yapılmış bir konuşması aktarılmaz Yusuf’un[as]. Sözlerinin hepsi de kişilerin yüzüne karşı söylenmiştir. Kimseyi ardından yaptıkları nahoş işlerle anmaz. Ne kardeşlerini, ne kendini ucuza satan kervanı, ne saldırısına ve iftirasına maruz kaldığı “Zeliha”yı, ne de haklı olduğunu bildiği halde zindana atılmasına göz yuman “aziz”i…

Yusuf[as], en başta, kardeşlerinin gıybetini yapmadı. Oysa haklıydı. Kime anlatsa başına gelenleri, ona hak verecekti. Üstelik söyleyecekleri doğru olacaktı. Kendisine haset etmişlerdi. Önce öldürmeye kalkmışlar, sonra da ıssız bir kuyuya atmışlardı. Üstelik gömleğini de üzerinden sıyırıp almışlar, çıplak bırakmışlardı.

Eğer Yusuf[as] kardeşlerinin gıyabında, onları yaptıkları nahoş şeylerle ansaydı, sonunda, kendilerini Yusuf’un[as] karşısında bulup pişmanlıklarını ifade ettiklerinde sevinebilecek miydi? Kendisini bulan kervancılara anlatabilirdi doğruları… Kendisini satın alan “aziz”e gammazlayabilirdi kardeşlerini. Güzelliği karşısında ellerini kesen kadınlara geçebilirdi nasıl da kuyulara itildiğini… Çile çektiği zindanda uzun dedikodulara konu edebilirdi kardeşlerini...
Peki ya o gün geldiğinde.. Kıssanın finali gelip çattığında, kötülük ettikleri Yusuf’u[as] kendilerine iyilik eder halde bulan kardeşleri mahcup olduğunda… “Sen gerçekten Yusuf’sun, öyle mi?” [Yusuf, 90] şaşkınlığının eşiğinde itirafa durduklarında, gıybet etmiş bir Yusuf’un[as] hali nasıl olacaktı? Yusuf[as] da gıybetlerini ederek kardeşlerine kötülük yapmış biri olacağı için, kardeşlerinin “Allah seni bize üstün kıldı ve biz de gerçekten hataya düşenlerden olduk” [Yusuf, 91] sözünü vicdan azabı olmaksızın dinleyebilecek miydi? “Ah, ah, kardeşlerim, ben sizi nicelerine kötüledim, bundan böyle size yeni bir sayfa açma hakkım kalmadı” demek zorunda kalmaz mıydı? O sahici mahcubiyetin önünde sahici bir haklılıkla durabilecek miydi? Bu sahici pişmanlığın oluşmasına katkıda bulunmuş sayabilecek miydi kendini? “Bundan böyle ben sizi bağışlamış olsam da, gıybetinizi dinlettiklerim sizi hep kötü bilecek, sizi hiç bağışlamayacak. İyiliğine şimdi inandığım kardeşlerimi bir ömür kötülükle etiketleyen ben özür dilenmeyi hak etmedim ki...” diye yanıp yakılmaz mıydı?

Anlaşılan o ki, gıybet ettiğimizde, gıybeti ettiğimiz kişiyle yüzleşmeyi ömür boyu iptal ediyoruz. Gıybeti itiraf etsek bir dert, etmesek ayrı bir dert… İtirafta da itirafsızlıkta da çıkış yok. İtiraf etsek, kardeşimizi utandırmaktan korkarız, kendimiz zaten utanırız, üstelik onu, hakkındaki nahoş gerçekle utandırdığımıza da utanırız. Gıybette konuştuğumuz şey “gerçek-dışı” olsaydı, bari sadece biz utanmakla kalırdık, o da zaten kendisinde olmayan bir sıfatla anıldığı için her görüşmemizde utanmak zorunda kalmazdı. Gıybet değil de iftira etseydik ona, hakkındaki nahoşluk yalan olsaydı, onu utandırmaktan korkmazdık, onu utandırdığımız için de utanmak zorunda kalmazdık. Kendi utancımız tek taraflı bir perde olarak kalırdı arada. Ama o “nahoş gerçek” ortaya döküldüğünde, her iki tarafı birden utandırır. Utananlar çoğalır. Hakkında konuştuğumuz nahoş gerçeği açık ettiğimiz birinin yüzüne bakmaya utanırız. Onu da yüzümüze bakmaya utandırırız. İki taraflı bir perde örülür aramızda.

Öyleyse itiraf etmeyelim mi gıybeti? Bu da çözüm değil.. İtiraf etmezsek, kendisinden sürekli sakladığımız bir sır olduğu için kardeşimizle ilişkimiz asla “açık” olamaz. Her iltifatımızda, utandığımız için ilişkimiz o farkında olmadığı halde bir türlü “içten”lik kazanamaz. Ondan sürekli saklanır gibi oluruz. Ona onun haberi olmaksızın, kendi suçumuz yüzünden kötülük yaparız. Kendi kötülüğümüz yüzünden onu mağdur ederiz. Ne yazık ki bunu ona haber veremeyiz. Aramızdaki o soğukluk hep kalır, giderek buzlanır.

Gıybet ettiysek, Yusuf’un[as] pişman olan kardeşlerine söylediği şu final sözünü söyleme hakkını ebediyen kaybederiz: “Bugün size kınama yoktur. Sizi Allah bağışlasın. O, merhametlilerin merhametlisidir.” [Yusuf, 92] Gıyabında defalarca kınadığımız kardeşlerimize “Bugün size kınama yoktur” dersek, nasıl da bir anda ikiyüzlü oluveririz! Dün niye kınama vardı peki? Bugün kınamamaya karar verdiğimiz kardeşimiz, dünkü kınamalarımızı dinleyenlerin hatıralarında, bakışlarında bugün de, yarın da kınanmaya devam edecek… “Bugün size kınama yok!” deme ikiyüzlülüğünü göze alsak bile, fiziksel olarak bugün kınamaları durduramayız.. Kardeşimiz, hakkında bildiklerinden habersiz olduğu için kendisini asla savunamayacağı kişilerin gözünde sürekli kınanmaya devam edecek. “Bugün size kınama yok!” deme hakkını elde edebilmemiz için dünlerin hiçbirinde, kardeşlerimizi kınamış olmamız gerek.

Bize kötülük yapmış da olsa kardeşlerimiz karşısında bir “Yusuf[as] sözlü” olma fırsatını dilimizle itiyoruz. Güzeller güzeli Yusuf Kıssası’nın güzel sözlü finalisti olamıyoruz…

senai demirci
Bu İletiyi Yöneticiye Bildir/Şikayet Et   Kayıtlı

Osman! Geçmişini iyi bil ki, geleceğe sağlam basasın.

Nereden geldiğini unutma ki, nereye gideceğini unutmayasın

ŞEYH EDEBALİ
_MeFtUn_



İleti Sayısı: 1016

Güzeli güzel yapan Edeptir...

Çevrimdışı Çevrimdışı


« Yanıtla #12 : 03 Temmuz 2009, 19:48:58 »


Düş Kırığı...


Sen hiç ellerindeki uçurtmaların ipine takılıp göğe ağan çocukları gördün mü?

Bir bebeğin avuçlarında vahaların kokusunu aldın mı? Ayrılık çölünün ortasında gül gibi kokladın mı saçlarını yârin? Uzak uçurumların tepesinde kuru dal gibi tutundun mu ihtiyarların benekli ellerine? Şehri bir mercek gibi büyütüp gözlerine taşıyan yağmur damlasının pencereden süzülüşünü seyrettin mi? Buğulu gözlere banıp banıp ıslanan kirpiklerin göğsünde bıraktığı kılıç yarasını hatırladığın oldu mu? Zaman geçip gitti değil mi yüzünü yalayarak? Hatırlamadın, durup dinlemedin, varıp göremedin ve tutunamadın zamana değil mi?
Sen iyisi mi dondur karelerini ömrünün… Göğe ağan çocuklar, şehri yutan damlalar, göğüste kılıç yaraları, kuru dallar bir resim olup asılı kalsın.

Sen sabahları kaç güneşi karşıladın gözlerinde?
Kızılca kıyamet ufukları, tomurcuk gibi açılan ışıkları, rengarenk kırlangıçları ilk kez görürmüş gibi gördün mü? Puslu aynalarda gençliğini arayan solgun yüzleri hatırladığın olur mu? Kelebeğin ani bir kanat çırpışıyla baharı gönlüne taşırdığı günü özler misin? Rüzgâr dokunuşunu yanağında, yağmur çisesini alnında, suyun serin akışını damağında, yusufçuk kuşu peşinde koşmaları…
Taze yorun kokusunun efsûnunu ellerinde hatıra defteri gibi dürmek istediğin oldu mu? İlk balıkların oltadaki duruşunu, ilk namaz sonrası huzuru tekrarlamak istediğin oluyor mu?
Telaşlar arasında kaybettiğin yaşamanın kendisiydi, ayaklarının altında ezilmişti zaman.
Gözlerine değmeden geçip gitti ömrün. Yavaş olmalıydın. Atlamamalıydın sonraki mevsimlere… Son gördüğün taze fındık dalına asılı kalmalıydın.

Sen kiraz ağaçlarında yaşadığın korkuyu yakın hissediyor musun hâlâ? Alfabe defterinin ilk sayfasındaki tereddütleri yaşıyor musun yine? Ödev korkusunu, tozlu yolların kuytularına sakladığın hayalleri, yetim olma imtiyazının keyfini, kamyon şoför mahallindeki mutlulukları, ekşi ayran hasretini, yokuşlarda çiçeklerle sohbetini, değirmene un götürüp getirmeyi özlüyorsun değil mi? Patates ve kabaktan arabaların belki hâlâ koşturuyordur oralarda. Belki yine sağnak altında köy çocukları kızılottan şemsiye yapıyordur kendilerine. Sütlü mısırın közlemesi belki hâlâ aynı tadındadır ve deredeki oyuncak değirmenin hâlâ nazlı nazlı dönüyordur.

Geride bırakmak istediğin günlerdi onlar. Acele ettin. Yeni yıllar, yeni yaş dönümleri görmek istedin. Belki de çakılıp kalmalıydın çamurdan yaptığınız evinizin duvarına.

Sen uçan her güne koştun. Tüketmek istedin saatleri. Daha sonralar vardı nasılsa. Yumuşacık yastığında unuttuğun başını yeni sabahlara taşımak istedin. Sancılı günler, sınavlı aylar, hesap sorulan yıllar hemen geçip gitmeliydi sana göre. Mutluluk sonralarda saklıydı. Ertesi günlerde bekliyordu tamamlanmışlık hissi. “Büyük adam” dediğin kişi, ancak yılları yutarak büyüyebilirdi. Acemilikler, tereddütler, eksiklikler, aksaklıklar yaşadığın güne aitti. Sonra, belki daha sonra, belki yeterince sonraları, usta, kararlı, tam, kusursuz bir kelebek çıkacaktı çocukluğun kozasından. Keşke kanatlarını hiç açmasaydın. Sarılıp bekleseydin İbra’m dedenin boynuna.

Hayat, içinden bir de sen geçtin diye mutlu mu oldu dersin? Dünya, üzerinden bir sen daha olunca başı göğe mi erdi dersin? Bu beden, seni içinde ağırladı diye topraktan uzak mı kalacak dersin?

Zaman akıp gidiyor. Seninle ya da sensiz. Şimdi başka çocukların okul tereddütleri yaşanıyor. Uçurtmalar başka çocukların ipinden tutuyor. Başka çocukların gözleri yağıyor yağmura. Başka çocukların rüyasını görüyor geceler. Kiraz ağacı korkuları başka delikanlıları bekliyor. Başka çocukların hülyalarından akıp gidiyor ırmaklar.

Sen ırmağın öte kıyısındasın artık. Başka çocukların babası… Meçhul zamanların adamı. Yeni çıkacak gazetelerin ölüm haberi. Başka başka adamların dudaklarının mahzun taziyesi. Yeni takvimlerin yapraklarından önce koparılan adamsın. Yeni şehirlerin gözden uzak bir köşesinde soğuk bir mezar taşısın. Belki az zaman süren ağlayışların kurumuş gözyaşısın.

Sen durup kalmadın sana ait olan an’da. Donup kalmadın zamanın en tatlı yerinde. Sen saatin kadranında hiçbir noktaya razı olmadın. Durulup kalmadın yokuşa akan sularda. Sen herkes gibi acele ettin, telaşlara kapıldın.

Sen, hiç ölmeyecekmiş gibi yaşadın, hiç yaşamamış gibi öldün.

Senai Demirci
Bu İletiyi Yöneticiye Bildir/Şikayet Et   Kayıtlı

Ya Evvel, dilimi kalbimin önüne koy ki, kalbimden geçmeyenleri dilime değdirmeyeyim.
Ya Ahir, kalbimi dilimin ardında tut ki, dilime gelenleri kalbimden kaçırmayayım.
Ya Zahir, göründüğüm hali öyle eyle ki olduğumdan fazla görünmeyeyim.
Ya Batın, olduğum hali öyle eyle ki göründüğümden az olmayayım...
_MeFtUn_



İleti Sayısı: 1016

Güzeli güzel yapan Edeptir...

Çevrimdışı Çevrimdışı


« Yanıtla #13 : 14 Ekim 2009, 09:25:44 »

  Susku(n)ların Şarkısı: Uzak İhtimal

   Sanırız ki, insan konuştuğu kadardır. Konuşmadığımız kadarımız da konuşur oysa. Bir de konuşamayan tarafımız var ki, nice konuşmaların gürültüsünü bastırırdı açsaydı ağzını. Dahası, konuşturduğu tarafımızın ne kadar olacağına karar veren ve bilerek konuşmayan tarafımız var ki, onun fısıltılı destanlarıyla büyürüz her birimiz. Sustuğu kadardır insan ve boyunu ölçmeye gelmez.
Sanırız ki insan göründüğünden ibarettir. Görünmeyen yanlarımızın olduğu ne kadar da görünürdür oysa. Görüntümüz de göstermek istemediğimiz yanlarımızdan arta kalandır. Görünmediğince insandır insan ve aynalara yüz vermez.
Bu yüzden, "Allah açık ettiklerinizi de bilir, sakladıklarınızı da" mealli ayeti bir de şöyle anlamalı: "Allah açık ettiklerinizi açık ederken sakladığınız niyetlerinizi de bilir." Çünkü, açık edilen her şey, daha saklı bir amaçla açık edilir. Saklanan her şey, ister istemez açık edilmiş bir amaçla saklanır. Her bir açılma, bir tür saklanmayı içerir. Her türden gizlenme, görünmek istememek gibi görünür bir siperin ardında durur. Her pencere bir perdeyi saklar. Her perde bir pencerenin ardına asılır.
Ömrümüzün kareleri nerede akıyor? Görünürler üzerinden mi? Tanışıklıklarımız hangi görüntülere dayanıyor? Görünüşlere mi? Dışımızı süsleyerek gizlediğimiz çirkin bir içle mi adımlıyoruz hayatı? Başkalarının gözünde yer edinmek için habire makyajlarken yüzümüzü, özümüzü kendi yüzümüzden fellik fellik kaçıran bir sahtekâr mıyız? Kalıbımızı hazdan hazza gezdirirken, kalbimizi hepten tedavülden kaldırmış gibi aç ve susuz mu bırakıyoruz? Metruk mü bıraktık özümüzü yoksa? Geçersizleştirdik mi kişiliğimizi? Kalp paralar gibi yüzü gerçeğine benzeyen, özünde ihanet büyüten bir tuzak mıyız dostlarımızın elinde?
Uzak: Kendine yabancılığı insanın. Kendisiyle kendisi arasında beliren mesafeden başka hiçbir mesafe tanımlayamaz uzaklığın dehşetini. Ben bana tanıdıksam, hiçbir uzaklık uzak değil bana. Ben bana uzaksam, kim ve ne yakın olabilir bana? Kime, niye, nasıl yakın olabilirim ki? Başkalarının plağını çalmak kendi içinde. T/uzak.
İhtimal: Kendine şaşırmışlığı insanın. Tereddüt diye tanıştığımız ama bir türlü evimizde ağırlayamadığımız o insanî hal. Yaşama acemiliğimiz. Ki kimse ustası değildir yaşamanın. Asıl yaşamak tereddüttür o halde.
Uzak İhtimal, bir yazgının hem içinde hem dışında resmediyor kahramanlarını. Uzak İhtimal, insanın kendisine uzaklığı ve yakınlığı arasında bir kalp atışı gibi-ki hem tanıdık hem yabancıdır kalbin atışı-gidip geldikçe, yakınlaşıyor her seyircisine. Bir kasıp bir gevşetiyor seyredenin kalbini. "Seyirci" olmaktan çıkarıyor seyirciyi. Yaşayan oluyorsun birden. Sahaya iniyorsun. Sahnede yerini buluyorsun. Bir Musa, bir Clara tutuyor elinden. Olur a, hem sinemaya gitmek gibi 'genel' bir hal hem de sinemada karanlıkta baş başa kalmak gibi 'özel' bir hal yaşarsın sevdiğin kızla/oğlanla. Hem uzaktasındır sinemaya gitmekle, hem ihtimal dâhilindesindir sinemada olmakla. Sakladığını açık etsen, ya reddedileceksin ya kabul edileceksin. Reddedilmek korkutucu, kabul etmek/edilmek ise sorumluluk yükleyici. Uzak ama ihtimal olarak kalırsa her şey, reddedilmenin korkusu uzakta, kabullenilmenin ağır sorumluluğu ise ihtimal olarak durur yanı başında. O ince zarı kimse delmek istemez. Yumurtanın kabuğu bir türlü kırılmaz. Pandora'nın Kutusu açılmaz. Çünkü, aramızdaki görünmez duvarları yok edersek, "oda"larımız kalmaz. Saklı odalarda yaşarız öylece. Uzakta ve muhtemel?
Genç kuşağımızın ümit veren yönetmenlerinden Mahmut Fazıl Coşkun'un emek verdiği, sevgili dostum Tarık Tufan ve arkadaşlarının senaryosuna kalplerini koyduğu Uzak İhtimal'in başından başardığı bir şey var ki, o da çok şey eder benim için-ve muhtemelen "biz"im için: Kendi kuyularına kendisini itmiş Yusuf'ları ucuzcu kervanlara kaptırmıyor. Hazzın ve hızın girdabında eskitmiyor vaktimizi. Eksiltmiyor ömrümüzü eğlencenin sığ sularında. Bizden almıyor, bize veriyor. Bizi bizimle tanıştırıyor. Kaçtığımız yüzümüzü yeni bir aynada yeniden gözbebeğimiz ediyor.
Filmin iki sahnesinde iki karakterin birbirlerine söylerken birbirlerini harfi harfine taklit ettiklerini unuttukları o diyalogda olduğu gibi, unuttuğumuz ve hatta unuttuğumuzu unuttuğumuz yanlarımızın üzerindeki örtüyü çekiyor, ayağa kaldırıyor:
-bugün ona söylersin herhalde?
-yok, söyleyemem.
-peki, neden?
-korkuyorum.
-senin yerine ben söylesem?
-olmaz.
-neden?
-daha zamanı gelmedi.

Korkumuzu uzak etme adına sustu(rdu)klarımız oldu, olacak. Ve "zamanı gelmeyen" sözlerimizin öncesini yaşadık hep, yaşayacağız.
Ve ihtimal ki film hiç bitmeyecek.
Bu İletiyi Yöneticiye Bildir/Şikayet Et   Kayıtlı

Ya Evvel, dilimi kalbimin önüne koy ki, kalbimden geçmeyenleri dilime değdirmeyeyim.
Ya Ahir, kalbimi dilimin ardında tut ki, dilime gelenleri kalbimden kaçırmayayım.
Ya Zahir, göründüğüm hali öyle eyle ki olduğumdan fazla görünmeyeyim.
Ya Batın, olduğum hali öyle eyle ki göründüğümden az olmayayım...
Sayfa: 1 [2]   Yukarı git
Bu Konuyu Gönder Yazdır

Gitmek istediğiniz yer: