_MeFtUn_
İleti Sayısı: 1018
Çevrimdışı
Güzeli güzel yapan Edeptir...
|
 |
« : 04 Nisan 2009, 15:01:52 » |
|
BENİ BİR GÖZLERİ AHUYA ZEBUN ETTİ FELEK
"Merdüm-i dideme bilmem ne füsûn etti felek
Giryemi kıldı hûn eşkimi füzûn etti felek Şîrler pençe-i kahrımdan olurken lerzân Beni bir gözleri âhûya zebûn etti felek "
Cihan padisahı Yavuz Sultan Selim, Sam yakınına otagını kurdurarak burada üç ay kadar kalmıs. Bir Türkmen kızı da, zaman zaman padisahın çadırına gelerek, otagın temizlik islerini yapar, hünkâr çadırını tertibe ve düzene sokarak sıradan gündelik islerle mesgul olurmus… Yine bir sabah temizlik için geldiginde, Sultan Selimi görmüs. Türkmen güzelinin gönlü sultana, su gibi anîden akıvermis gönlünü kaptırmıs ona.- Hani kalbin, her an bir halden baska bir hale geçmek, gibi anlamları da vardır ya- Zamanla kalbinin içini, ince bir sızı sarmıs genç kızın ve baslamıs kalbi için için göynümeye.
Bir gün, gözü, hünkâr çadırının diregine ilismis. Diregin üst kısmına askın gücü ona, söyle bir satır yazma cesareti vermis:
"Seven insan neylesin"
Yavuz Sultan Selim, otagına yatmaya gelince, birden direkteki yazıyı fark etmis,” Bu da ne ola ki” diyerek uzun bir muhakemeden sonra, bir vehim ve bin endise derken… Almıs eline kalemi söyle bir satır da o düsmüs aynı direkteki dizenin altına.
"Hemen derdin söylesin"
Türkmen kızı, ertesi gün gelip baktıgında otagın diregine, sevincinden aglamıs, o küçücük kalbi heyecandan gögsüne sıgmaz olmus, yer de onun olmus âdeta gök de… Fakat koskoca cihan sultanına ilân-ı askta bulunmanın, atesle oynamak, ates girdabına bilerek atlamak gibi ölümcül bir tehlikesi de varmıs. “Varsın olsun bu ask, buna deger diye düsünmüs.” Aldıgı mesajı heyecanla hemen cevaplandırmaktan kendini alamamıs ama yine de içinde bir korku kurdu varmıs ki genç güzelin, yüregini her gün dis dis, burgu burgu kemiren... Askın gücü, zoru ve korkuyu nefes nefes yasayan o gencecik yüregin imdadına yetismis derhâl. Bir satır daha yazmıs aynı direge
"Ya korkarsa neylesin"
Yavuz sultan selim, aksam, çadıra döndügünde, not düstügü direkteki satır gelmis aklına. Bakmıs ve okumus ki askın heyecanın ve korkunun karıstıgı, tezat dolu sözcüklerin bulustugu satırlar, bir mızrak gibi durmakta karsısında. Hemen o satırın altına bir mısra daha eklemis, aska yenik düsen koca padisah:
"Hiç korkmasın söylesin"
Bir askın bulusan, karmasık ve bulanık duyguları söyle dizilmis diregin üzerine: “ Seven insan neylesin Hemen derdin söylesin Ya korkarsa neylesin Hiç korkmasın söylesin” Sabahın olmasını sabırla beklemis padisah. Seher vakti sırdası Hasancan’ı çagırtmıs, derhâl bir emir vererek:” Biz dahi merak edip onu görmek isteriz tîz elden bu kızı huzura getirin.” Emir derhâl yerine getirilmis ki Ahu gözlü, endamı hos, alımlı, nazenin, ceylân gibi bir Türkmen güzeli… Hünkârın emriyle derhâl bir dügün alayı tertip edilmis. Eglenceler, yemeler içmeler… Dügünün son gecesi, sırlarla dolu bu askın bilmecesi kader-i ilâhî tarafından çözülmüs, Çözülen bu kara baht çıkınından yayılan acı haber, saskına çevirmis herkesi, yer gök âdeta üzüntüye, mateme bogulmus. Ahu gözlü Türkmen dilberinin
”Selim” diye çarpan saf ve küçük yüregi, bu büyük cihan sultanın askındaki sırrı kaldıramamıs ve birden duruvermis. O çadırın diregi, bu olayın canlı fakat ketum sahidi olmus asırlardır. Bu dünya hayatında vuslat nasip olmadıgı gibi o gencecik yürege, buna fani alemde bir çare de bulunamamıs. Bu hazin gönül çarpılmasının ve gönül yangınının sonunda derler ki:
“ Koca hünkâr, aglamıs” ve Türkmen kızına yaptırdıgı mezarın mermer tasına, su dörtlügü kazdırarak, dünyaya, askın gücünün karsısındaki çaresizligini en güçlü orduları yenen koca hünkâr söyle haykırmıs:
"Merdüm-i dideme bilmem ne füsûn etti felek
Giryemi kıldı hûn eşkimi füzûn etti felek Şîrler pençe-i kahrımdan olurken lerzân Beni bir gözleri âhûya zebûn etti felek "
Bilmem ki gözlerime felek nasıl bir büyü yaptı ki Gözümü kan içinde bıraktı, askımı artırdı Benim pençemin( gücümün) korkusundan arslanlar(bile) titrerken Felek beni bir ahu gözlüye esir etti.
YAVUZ SULTAN SELİM HAN
|
Ya Evvel, dilimi kalbimin önüne koy ki, kalbimden geçmeyenleri dilime değdirmeyeyim. Ya Ahir, kalbimi dilimin ardında tut ki, dilime gelenleri kalbimden kaçırmayayım. Ya Zahir, göründüğüm hali öyle eyle ki olduğumdan fazla görünmeyeyim. Ya Batın, olduğum hali öyle eyle ki göründüğümden az olmayayım...
|
|
|
_MeFtUn_
İleti Sayısı: 1018
Çevrimdışı
Güzeli güzel yapan Edeptir...
|
 |
« Yanıtla #1 : 04 Nisan 2009, 15:03:38 » |
|
Sanma şâhım...herkesi sen....sâdıkane...... yâr olur Herkesi sen.. dostun mu sandın..belki ol... ağyâr olur Sadıkâne........belki ol.....âlemde bir.......... dildâr olur Yâr olur... ağyâr olur...... dildâr olur....... serdâr olur
YAVUZ SULTAN SELİM HAN
|
Ya Evvel, dilimi kalbimin önüne koy ki, kalbimden geçmeyenleri dilime değdirmeyeyim. Ya Ahir, kalbimi dilimin ardında tut ki, dilime gelenleri kalbimden kaçırmayayım. Ya Zahir, göründüğüm hali öyle eyle ki olduğumdan fazla görünmeyeyim. Ya Batın, olduğum hali öyle eyle ki göründüğümden az olmayayım...
|
|
|
_MeFtUn_
İleti Sayısı: 1018
Çevrimdışı
Güzeli güzel yapan Edeptir...
|
 |
« Yanıtla #2 : 04 Nisan 2009, 15:04:37 » |
|
Halk içinde muteber bir nesne yok devlet gibi Olmaya devlet cihânda bir nefes sıhhat gibi
Mefharet didükleri ancak cihân gavgasıdur Olmaya baht ü saâdet dünyada vahdet gibi
Ko bu ıyş u işreti çünkim fenâdur âkibet Yâr-i bâki ister isen olmaya tâat gibi
Olsa kumlar sağışınca ömrüne hadd ü adet Gelmeye bu şîşe-i çarh içre bu sâat gibi
Ger huzur itmek dilersen ey Muhibbî fâriğ ol Olmaya vahdet makamı kûşe-i uzlet gibi
KANUNİ SULTAN SÜLEYMAN
|
Ya Evvel, dilimi kalbimin önüne koy ki, kalbimden geçmeyenleri dilime değdirmeyeyim. Ya Ahir, kalbimi dilimin ardında tut ki, dilime gelenleri kalbimden kaçırmayayım. Ya Zahir, göründüğüm hali öyle eyle ki olduğumdan fazla görünmeyeyim. Ya Batın, olduğum hali öyle eyle ki göründüğümden az olmayayım...
|
|
|
_MeFtUn_
İleti Sayısı: 1018
Çevrimdışı
Güzeli güzel yapan Edeptir...
|
 |
« Yanıtla #3 : 04 Nisan 2009, 15:06:15 » |
|
Celis-i halvetim, varım, habibim mah-ı tabanım Enisim, mahremim, varım, güzeller şahı sultanım
Hayatım hasılım,ömrüm, şarab-ı kevserim, adnim Baharım, behçetim, rüzum, nigarım verd-i handanım
Neşatım, işretim, bezmim, çerağım, neyyirim, şem’im Turuncu u nar u narencim, benim şem’-i şebistanım
Nebatım, sükkerim, genc,m, cihan içinde bi-rencim Azizim, Yusuf’um varım, gönül Mısr’ındaki hanım
Stanbulum, Karaman’ım, diyar-ı milket-i Rum’um Bedahşan’ım ve Kıpçağım ve Bağdad’ım, Horasanım
Saçı marım, kaşı yayım, gözü pür fitne, bimarım Ölürsem boynuna kanım, meded he na-müsülmanım
Kapında çünki meddahım, seni medh ederim daim Yürek pür gam, gözüm pür nem, Muhibbi’yim hoş halim!
KANUNİ SULTAN SÜLEYMAN
|
Ya Evvel, dilimi kalbimin önüne koy ki, kalbimden geçmeyenleri dilime değdirmeyeyim. Ya Ahir, kalbimi dilimin ardında tut ki, dilime gelenleri kalbimden kaçırmayayım. Ya Zahir, göründüğüm hali öyle eyle ki olduğumdan fazla görünmeyeyim. Ya Batın, olduğum hali öyle eyle ki göründüğümden az olmayayım...
|
|
|
_MeFtUn_
İleti Sayısı: 1018
Çevrimdışı
Güzeli güzel yapan Edeptir...
|
 |
« Yanıtla #4 : 04 Nisan 2009, 15:06:45 » |
|
GAZEL
Gördüğü m gibi seni oldu gönül avare Nice arz eyleyeyim aşkumı sen hünkâre.
Yoluma doğrı giderken nideyin ol fettan Sinleme urdu anun kirpiği mühlik yâre.
Yüzi gül gönce dehen kameti bir taze nihâi : Nice kul olmayayın ol şehe ben biçâre.
Görmedüm ancılayın dilber-i nazükteni ben Canum bezi ideyin ol kaşı râ dildâre.
Farasî değme güzel sevmez iken neyleyeyim Aşıkı itdi beni devr-i kühen ol yâre.
II.OSMAN(Farisî" mahlası)
|
Ya Evvel, dilimi kalbimin önüne koy ki, kalbimden geçmeyenleri dilime değdirmeyeyim. Ya Ahir, kalbimi dilimin ardında tut ki, dilime gelenleri kalbimden kaçırmayayım. Ya Zahir, göründüğüm hali öyle eyle ki olduğumdan fazla görünmeyeyim. Ya Batın, olduğum hali öyle eyle ki göründüğümden az olmayayım...
|
|
|
Dilşâd
"reis'ul divan"
İleti Sayısı: 1737
Çevrimdışı
Benim tedbirim, Sen'in takdirinden küçüktür.
|
 |
« Yanıtla #5 : 08 Temmuz 2009, 21:43:43 » |
|
Sanma şâhım...herkesi sen....sâdıkane...... yâr olur Herkesi sen.. dostun mu sandın..belki ol... ağyâr olur Sadıkâne........belki ol.....âlemde bir.......... dildâr olur Yâr olur... ağyâr olur...... dildâr olur....... serdâr olur
YAVUZ SULTAN SELİM HAN
Dizelerin ilk kelimeleri yukarıdan aşağıya okunduğunda aynı dizeyi verir.Bu tarzda yazılan ilk beyit olduğu söylenmektedir. Divan edebiyatında bu özelliğe vezni aher denir. Yavuz Sultan Selim Han bu beyiti Şah İsmail'e yazmıştır. Hikayesi şöyledir: Yavuz şiire, edebiyata ve satranç oynamaya meraklı biridir. Aynı şekilde Şah İsmail'de de bu özellikler vardır. Sarayında ünlü şairleri barındırır ve çok iyi satranç oynar. Bunu bilen Yavuz şahın bu özelliğinden yararlanmak ister. Tebdili kıyafetle (gezgin bir abdal kılığında) şahın ülkesine gider. Hanlarda , Kervansaraylarda satranç oynayarak önüne geleni yener. Haber şaha ulaşır. Şah der ki çağırın birde benimle oynasın. Yavuz Şah'ı da yener. Şah sinirlenir ve Yavuz'a der ki: " sen edep nedir bilmez misin? Hiç şahlar mat edilir mi?" Elinin tersiyle Yavuza bir tokat atar. Şahın kızdığını anlayan Yavuz onu yücelten şiirler okumaya başlar. İşte şahın huzurundan ayrılırkende bu şiiri okur. Ancak Şah İsmail hala onun Yavuz Sultan Selim olduğunu anlamamıştır. Yavuz yediği tokatın acısını unutmaz. Birkaç sene sonra Çaldıran'da Şah İsmail'i yener ve ona bir mektup gönderir. Mektupta o günkü tokadın acısını aldığını söyler ve ilave eder: " atacaksan tokadı böyle atacaksın. "
|
Korkutmağa düşme bî-mahaldir Vuslat dediğim benim eceldir
|
|
|
mehmet baki
"reis'ul divan"
İleti Sayısı: 1386
Çevrimdışı
|
 |
« Yanıtla #6 : 08 Temmuz 2009, 23:01:26 » |
|
Yavuz Sultan Selim Han bu beyiti Şah İsmail'e yazmıştır. Hikayesi şöyledir:........
sahiden öyle midir? selim hanın trabzon beyi iken doğu anadoluda askerin başına geçtiği ve gazalarda bulunduğu biliniyor. hatta iran taraflarına da yürümüş lakin şah ile hem de şahın payitahtında karşılaştığından emin miyiz? internette bu şiirin yazılı olduğu her mahfil muhakkak bu hikayeciği de zikrediyor. bence bir efsaneden ibaret. zira yavuzun hayatı ile hikaye pek birbirini tutmuyor gibi... aramızda tarihçi var mıdır?
|
"hiç arı görmemiş bal ister benden..."
|
|
|
Dilşâd
"reis'ul divan"
İleti Sayısı: 1737
Çevrimdışı
Benim tedbirim, Sen'in takdirinden küçüktür.
|
 |
« Yanıtla #7 : 09 Temmuz 2009, 00:46:30 » |
|
Benim alıntıladığım kısım hikayenin özetiydi. Meraklıları daha ayrıntılı halini de bilmek isterler belki diye hikayeyi yeniden paylaşıyorum. Hikaye basit bir rivayet midir, yoksa olay hakikaten bu şekilde mi gerçekleşmiştir sorularını işin ehilleriyle tartışalım.
.......
Savaşın gerçeğinde olduğu kadar stratejik bir oyunu olan satrançta da mâhir olan Yavuz Sultan Selim Han, henüz şehzâde iken İran Şah'ı Şah İsmail Safevî'nin çok iyi bir satranç ustası olduğunu duyar. Şehzadeliğinde bile rakip kabul etmeyen fıtratı, O'nu taa Acem Diyarı'na, bu kudretli rakibiyle müsabakaya sevk eder. Üşenmez kalkıp gider. Lakin bir derviş kıyafeti ve kisvesiyle. Kendisini saklamak istemektedir ve bunun da elbette sebepleri vardır. Kollarını yırttığı eski bir derviş elbisesini giyerek, alır sırtına bohçasını, düşer yollara. Göğsüne de kocaman bir geçici dövme yaptırır. Tıpkı o dönemde birçok dervişin yaptırdığı gibi. Gece gündüz yol alır İran çöllerinde.
Nihâyet göğsünde dervişlik nişânı, üzerinde bir hırka, sırtındaki heybede bir lokma, Acem topraklarındadır. Önce bir handa kalır birkaç gece. İran'da satranç çok meşhurdur ve neredeyse bu oyunu bilmeyen yok gibidir o dönemde. Yavuz Selim Han, handa kalan diğer yolcularla da satranç oynar ve karşısına çıkan herkesi kolaylıkla mağlup eder. Bu hâl, hancının dikkatini çeker. Kimsin? Necisin? Nerden gelir nereye gidersin? Suallerinden sonra, bu Osmanlı dervişinin şânı, kulaktan kulağa yayılmaya başlar. Mısır'daki sağır sultanın duyduğu haber, Şâh'ın sarayında da duyulur.
Kendisi de çok iyi bir satranç ustası olan Şah İsmail, bu hususta rakibi olmasına tahammül edemez ve emreder, hattâ haykırır:
- Derhâl ve behemehâl o dervişi huzuruma davet edesüz. Görelim ki kâmeti kıymeti ve dahi mahâreti, rivâyet edildiğü vechile midür. Bir de biz tecrübe edelüm.
Yavuz Selim Han saraya davet edilir. Zaten Yavuz'un maksadı da budur: Şah İsmail'le savaş meydanlarında kapışmadan evvel satranç tahtasında kapışmak.
Şah'ın huzuruna çıkan Yavuz Selim Han, evvelâ küçümseyici bir tavırla baştan aşağı süzülür Şah İsmail tarafından. Ne de olsa basit bir derviş görünümündedir her şeyiyle. Şah İsmail satranç diliyle sorar:
-Bre derviş! Sen misin Şahın karşısına vuruşmak için rakip diye çıkacak piyade.
Yavuz Selim Han'ın cevabı da yine satranç diliyle olur:
-Bazen bir piyade dahi mat eder şâhı bu devranda bilmez misin ey hükümdar.
Kısa fakat dostça bir muhabbetten sonra müsabaka başlar. Sarayın devâsâ salonunda nefesler tutulur. Kelimeler yutulur. Lakin Yavuz Selim Han çok kısa bir süre içinde mat olur.
Bu durum câlib-i dikkattir zira, şânı saraya bir anda duyulan dervişin bir anda mat olması... Vardır muhakkak bir açıklaması.
Şehzade Selim elbette kasıtlı olarak mağlûp olmuştur rakîbine. Evvelâ bir tanımak ve tartmak ister düşmanını. Metodu nedir, tarzı, tavrı, telakkîsi nicedir. Bundan sonra yapacağı hamle ona göredir.
Şah İsmail, rakîbinin bu kadar kısa süre içinde mağlup olmasına bir anlam veremez. İçten içe de şüpheye düşer. Bu işte bir oyun olduğunu sezer ve tekrar oynamayı teklif eder.
Taşlar yeniden dizilir ve ikinci müsabaka başlar. Bu defa da çok kısa bir sürede Şah İsmail mat olur. Hem de az önce rakîbinin mat olduğu gibi değil. Seçimsiz ve çaresiz bırakılarak, ezici ve dâhî bir kudret karşısında çok kötü bir şekilde mat olur. Şimdiye kadar hiç olmadığı bir biçimde, zavallıca mat olur. Koca bir kaplanın pençesindeki küçük bir sıçanın çaresizliğiyle mat olur bu küçümsediği derviş karşısında. Öfkelenir. Ve bu öfkeyle gürler birden rakîbine:
- Bre Derviş! Hiç Şahlar mat edilir mi?
Elinin tersiyle de bu garip dervişe bir tokat aşk eder. Yavuz Selim Han, ne bu tokadın ne de bu suâlin altında kalmamalıdır. Cevap verir:
-Şahların mat edilmeyeceği danışıklı dövüşünü bilseydim, elbette benim dahi tavrım ona göre olurdu.
Tokadın cevabını ise birkaç yıl sonra verecektir. Bu tokadı unutmamak için kulağına bir küpe takar. ( Kulağına küpe olsun, deyimi buradan gelir ) Şah İsmail mat olmuştur. Kızar, öfkelenir, köpürür lâkin hakperesttir.
-Verin şu küstah dervişe bir kese altın, uzaklaşsın buradan.
Şah İsmâil, hâlâ O'nun Yavuz Sultan Selim olduğunu anlamamıştır. Yavuz Selim, altın kesesini alır ve Şah İsmail'in sarayını terk eder. Lakin şahı mat ettiği büyük salonun devâsâ kapısından çıkmadan önce geriye doğru döner ve tahtında oturan Şah İsmail'e şu şiirini okur:
SANMA ŞÂHIM / HERKESİ SEN / SÂDIKÂNE / YÂR OLUR HERKESİ SEN / DOST MU SANDIN / BELKİ OL / AĞYÂR OLUR SÂDIKÂNE / BELKİ OL / ÂLEMDE / SERDÂR OLUR YÂR OLUR / AĞYÂR OLUR / SERDÂR OLUR / DİLDÂR OLUR.
Yâvuz Sultan Selim'e âit olan bu kıta O'nun ne yüce bir şâir ve ne büyük bir dâhî olduğuna en bâriz bir remizdir. Zira mısralar soldan sağa da okunsa, yukarıdan aşağı da okunsa aynıdır. Divan edebiyâtında buna VEZN-İ ÂHER denir. Ve bu tarzda yazılan ilk kıta da budur. Yani Dîvan Edebiyâtı, Vezn-i Âher gibi bir cevheri, Yavuz Sultan Selim Han sayesinde kazanmıştır vesselâm. Biz hikâyemize dönelim.
Şehzâde Selim, Şâhın verdiği bir kese altunu, Tebriz'de şehrin taç kapısına yakın büyük bir çınar ağacının altına gizlice gömer. Ve Tebriz'i terk eder.
Aradan yıllar geçer. Yavuz Selim, Padişah olur. Ve İran üzerine bir sefer düzenler. Çaldıran ovasında iki güçlü Şah karşılaşır. Yıllar önce Tebriz'de bir satranç tahtasında karşı karşıya gelen iki şah, bu gün gerçek bir savaş meydanında ordularıyla, canlı birer satranç taşları gibi dizilmiş, birbirlerinden ilk hamleyi beklemektedirler. Yavuz Sultan Selim Han yıllar önce haksız yere yediği tokadın acısını hâlâ unutmamıştır. Ve işte bu gün o tokadın bedelini ödetme zamanıdır. Kıran kırana bir savaş olur. Çaldıran ovasında o gün, insanın başını ağrıtacak derecede bir kan kokusu hâkim olmuştur havaya. Ve netice: Et meydanına dönmüş alanda skor tablosu 2-1 i gösterir. Şah İsmail ikinci defa mat olmuştur. Hem de bir daha ayağa kalkamayacak şekilde. Tam bir mat.
Yıllar önce kulağına takılan küpenin artık çıkarılma zamanı gelmiştir. Oyunda da gerçekte de mat ettiği şaha da, son darbeyi, gönderdiği mektuptaki şu cümlelerle vurur.Ben sana Çaldıran'da mat olacağını, yıllar önce Tebriz Sarayı'nda, satranç tahtasında gösterdim. Lâkin sen basîretsiz bakışınla, karşında sadece basit bir derviş ve basit bir oyundan başka bir şey göremiyordun. Şah İsmail Yavuz'un mektubunu okurken, okuduğu her bir cümle, bir hançer darbesi gibi iner göğsüne. Ve mektup şu cümlelerle son bulur:
-TEBRİZ SARAYI'NDA MAT OLDUĞU BİR DERVİŞE TOKAT ATMAK ERLİK DEĞİLDİR. ATACAKSAN TOKADI BÖYLE ATACAKSIN.
|
Korkutmağa düşme bî-mahaldir Vuslat dediğim benim eceldir
|
|
|
hamza kutluay
İleti Sayısı: 653
Çevrimdışı
|
 |
« Yanıtla #8 : 09 Temmuz 2009, 12:34:00 » |
|
bu hikaye tartışılır yalnız tarihe ilgisi olan biri olarak yavuz un küpe takmasını daha farklı biliyorum biraz araştırdım nette benim bildiğim şekilde olan yazılarla karşılaştım bunu da bir konuşalım kulağa küpe takma hadisesi acaba şah ismail yüzünden midir yoksa benim anlatacağım husustan mıdır  ? Bazı araştırmacılar Yavuz'un kulağına küpe taktığı ve bunun Mısır Seferi zamanına dayandığını iddia etmektedir. Ancak bu konuda çeşitli görüşler vardır. Bazı tarihçiler Sünni mezhebinin İslam Hukukunda erkeklere caiz olmayan küpeyi ilk Osmanlı Halifesi Yavuz Sultan Selim'in takmasına ihtimal bile vermezken, bazı tarihçiler ise bunun gerçek olduğu ve bazı sebeplere dayandığını iddia etmektedir. Yavuz'un kulağına küpe taktığına inanan tarihçilerden çoğu bunun İslami bir gönderme olduğunu savunmaktadır. Bunu şöyle ifade ederler: "Yavuz, kutsal sayılan Kahire Camisi'ne girdiğinde Kahireliler ona Hakim-i Hamedeyn (kutsal yerlerin hakimi) sıfatını verirler ama o bu sıfatı kabul etmez ve "Ben olsam olsam Hademe-i Hamedeyn (kutsal yerlerin hademesi) olabilirim" der. Bu olay üzerine o dönemde hademelerin taktığı küpeyi ister ve kulağına bu işareti, hademelerin taktığı küpeyi geçirir." Diğer bir görüşe göre ise Mısır Seferi'nde kulaklarında küpesi olan insanları görüp "Bu insanlar neden küpe takıyor?" diye sormuş ve "köle (kul) oldukları için" cevabını almış ve bunun üzerine "Biz de Allah'ın kuluyuz!" diyerek küpe takmaya başlamıştır. Bunu şöyle açıklarlar: "Taktığı küpe o dönemde köleler tarafından takılan cinstendi, o da kendisini Allah'ın kölesi, kulu olarak görüyordu bunu da kölelerin taktığı küpelerden takarak ifade etmiş oluyordu"
|
bir işi murad etme olduysa inad etme Haktandır o reddetme Mevla görelim neyler neylerse güzel eyler İbrahim Hakkı hz.
|
|
|
PeJMüRDE
İleti Sayısı: 669
Çevrimdışı
|
 |
« Yanıtla #9 : 09 Temmuz 2009, 12:47:50 » |
|
Şah İsmail Yavuza içi mücevher dolu bir sandık gönderir.Ancak sandığın içinden kötü kokular gelir.Sandığın altına doğru inildikçe kokunun kaynağı anlaşılır.Sandığın alt tarafı insan dışkısı ile kaplıdır.Yavuz buna mukabil bir hediye gönderilmesini ve yapılan bu çirkefliğe mükemmel bir cevap verilmesini ister.Cevabın bulunması için çevresinde ki herkese emir verir.Anncak cevabı yine kendisi bulur.Yavuzda bir sandık yaptırır ve içine mücevherler doldurur.Sandığı dibi gül ve muhtelif güzel kokulu çiçeklerle doldurulur.Bir de kağıda yazılı bie not vardır.Şah İsmail sandığı açtırır.Sandıktan güzel kokular gelir.Notun yazılı olduğu kağıdı alır ve okur.Kağıtta şu yazılıdır:
İsmail!Herkes kendi yediğinden ikram eder!!
|
Katip !!! Arzuhalim yaz yare !!
|
|
|
|