Avni

Mesned -i hüsn üzre sen ben hâk-i rehde pây-mâl
Mûr hâlin niçe 'arz ide Süleymânum sana

Sen güzelliğinin tahtında oturmaktasın , ben ise yolunun üzerinde ayaklar altında kalmışım...Ey benim Süleyman'ım ( Aciz bir) karınca , halini sana nasıl arz etsin ki..? Beyitte Kuran-ı Kerim'in Neml suresinde geçen Hz.Süleyman kıssasına telmih vardır.Bu kıssada Hz Süleyman ile karıcaların beyi arasında geçen bir hadiseden bahsedilmektedir.Şair sevgiliyi güzellik güç , kudret ve ihtişam açısından Süleyman Peygamber'e ; kendisini ise, Hz Süleyman 'ın orduları altında ayaklar altında ezilmemek için endişelenen aciz bir karıncaya benzetmektedir.



Avni


Edebiyat Türkiye Kültür ve Sanat Sitesi

 

Edebiyat Türkiye’ye hoşgeldiniz.Sitemize kendi şiir/denemelerinizi ve edebiyatla alakalı dökümanlar yollayabilirsiniz.Şiir ve denemeleriniz ‘Erbab-ı Kalem’ bölümünden yayınlanacaktır.

Yukarıda yer alan beyitler ve kısa açıklamaları Meşveret Divanımızdaki Klasik Türk Edebiyatıbölümünden alınmaktadır.Beyitlerin  açıklamaları üyelerimiz tarafından yapılmaktadır. İlgili bölüme katılarak beyitler üzerinde daha geniş bilgilere ulaşabilir ve siz de beyitler üzerinde düşüncelerinizi paylaşabilirsiniz.

Çıkalı göklere âhum…

Çıkalı göklere âhum şereri döne döne
Yandı kandîl-i sipihrün cigeri döne döne

Ayagı yir mi basar zülfüne ber-dâr olanun
Zevk u şevk ile virür cân ü seri döne döne

Şâm-ı zülfünle gönül Mısrı harâb oldı diyü
Sana iletdi kebûter haberi döne döne

Sen durup raks idesin karşuna ben boynum egem
İne zülfün koca sen sîm-beri döne döne

Kâ’be olmasa kapun ay ile gün leyl ü nehâr
Eylemezlerdi tavâf ol güzeri döne döne

Sen olasan diyü yir yir asılup âyeneler
Gelene gidene eyler nazarı döne döne

Ey Necâtî yaraşur mutribi şeh meclisinün
Raks urup okıya bu şi’r-i teri döne döne

Necâti Beg

Şiir Tarihimizde Edirne ve Edirne Şairleri

Çok değerli dinleyenlerim, dünya üzerinde bazı şehirler vardır ki onlar kendi iç dinamiklerinden gelen bir albeniye sahiptirler. Deyim yerindeyse ruhlarındaki çekicilikle tarihin aynasından görüntüleri hiç mi hiç eksilmez.. Edirne şehri de bunlardan biridir. Tarihin takvimini çağ tomarları olarak çevirdiğimizde milâdî 1360’lı yıllarda durursak Edirne’de Osmanlı adının başlangıcını da buluruz. Edirne, Osmanlı asırlarında Anadolu ve Rumeli medeniyeti arasındaki köprüde yerinden oynatılamayacak bir kilit taşıdır.


Aynı ana babadan doğmuş kardeşler vardır. Ama çoğu defa, kimi sarışındır, kimi esmer; kimi narindir, kimi hoyrat; kimi uysaldır, kimi ise dik başlı.. Osmanlı da böyle bir yapıya sahipti. Ama Osmanlı, kendine özgü bir kaynaşma ve kaynaştırma metodu sayesinde çeşitli millet ve mezhep ve meşreplerin içerisine dalarak kısa zamanda hâkim unsur oldu ve efendi millet pâyesini kazandı. Böylece ana kavim imtiyazını beş asır elinde tutan Osmanlılar, Rumeli adı verilen coğrafyada da çok özel bir medeniyet çeşnisine vardılar. Sonuçta ortaya Edirneler, Filibeler, Sofyalar, Üsküpler, Saraybosnalar, Priştineler, Prizrenler, Manastırlar, Nişler, Şumnular, Tırnovalar, Selânikler, Varnalar, Vidinler, Mostarlar, Vardarlar, Belgratlar, İşkodralar, Beratlar, Kalkandelenler, Ohriler çıktı.

Evet.. Tarihin hemen her devrinde, temsil ettiği değerlerle ön plâna çıkmış, birtakım sıfatları hakkıyla almış şehirler vardır, bilirsiniz.. Başta şairleri anlatan şu’ara tezkireleri olmak üzere şehirleri konu alan birçok kaynakta bunlar uzun uzun anlatılır. Şairin veya genel anlamda sanatkârın doğduğu veya mensubu bulunduğu şehrin ismi söylenmeden önce, bu şehri niteleyen övgü dolu ifadelerle uzun uzadıya onun sıfatları sıralanır. Bunlar bazan o şehrin âlimleri olur, bazan gönül ehli zarif şairleri olur, bazan, on parmağında on marifet sanatkârları olur, ne bileyim bazan da gönüller alıp canlar yakan servi boylu dilberleri olur. İşte Edirne bu şehirlerden birisidir..
Tarih, sultan, cami, türbe, köprü, Meriç, Tunca, Arda, Sarayiçi, şadırvan, çeşme, mermer, minare, han, hamam, kervansaray, bedesten, medrese, velîler, âlimler, şâirler, saray, su, yeşil, çınar, servi, çini, imaret… Bütün bu terimler sizi neye, nereye çağırır, sizde neyi çağrıştırır, hiç düşündünüz mü? O Edirne’dir.. Hiç şüpheniz olmasın bu kelimelerin çağrıştırdığı ilk kavram “Osmanlı” ise, bunun ardından gelen de “Edirne” olacaktır..

Edirne’nin gerçek siyâsî ve kültürel tarihi Osmanlı -Türk hakimiyeti ile başlar. Bu şehir, ancak Türklerin eline geçtikten sonra büyük bir gelişme göstermiş ve bu vadide, İstanbul, Bursa, Bağdad, Mısır gibi Osmanlı imparatorluğunun belli başlı idare, bilim ve kültür merkezleri arasına girmiştir. Bursa’dan sonra Osmanlı devletine uzun süre ortak başkentlik eden Edirne, bu süre içinde sarayları, medreseleri, tekke ve zaviyeleri, türbeleri, camileri, çeşme ve sebilleri, han, hamam ve kervansarayları, bedesten ve kapalı çarşıları, Meriç ve Tunca nehirleri üzerindeki meşhur köprüleri ile bilim, fikir ve sanat hayatının da merkezi olur.

Edirne’nin bu şekilde bir bilim, kültür ve sanat merkezi oluşunun sebeplerinin başında, hiç kuşkusuz zamanın en güçlü ve en zengin devletleri arasında ve hatta başında bulunan Osmanlı’ya başkent olması, hükümdarların bizzat bilim, kültür ve sanat faaliyetlerine öncülük etmesi gelir. İşte bu sebeplerden dolayıdır ki Edirne, çeşitli Türk ve islâm beldelerinden ve dünyanın muhtelif kültür merkezlerinden kalkıp gelen çok sayıda bilim adamının yerleşim alanı olmuştur.

Edirne’nin Osmanlı şiir tarihindeki yeri ise kültür tarihimizin öbür öğeleriyle mukayese kabul etmeyecek oranda büyüktür. Osmanlı şiirinin doğup gelişmeye başladığı yıllarda başkent olması Edirne’nin XVI.yüzyıl sonlarına kadar Osmanlı kültür coğrafyasının bir numaralı merkezi olmasını sağlar. Bilindiği gibi Osmanlı devletinde şiir, bu dönemde bir bakıma edebiyat tarihimizin kaynakları sayılabilecek eserleri olan tezkirelerde ele alınıp değerlendirilir. II.Murad devrinden XVI.yüzyıl sonlarına kadar sadece bu tezkirelere giren Edirneli şair sayısı 50 civarındadır ki, bu rakamla Edirne, devletin en çok şairine sahip şehri durumundadır. Aslında bu son derece önemli bir rakamdır. Oysa bu yüzyıldan sonra İstanbul’un tartışmasız kültürel merkez üstünlüğünü ele geçirmesi Edirne’nin eski önemini giderek azaltır ve bir daha da önceki şa’şaalı görünümüne asla sahip olamaz. Bununla beraber Edirne, devlete başlangıçtan ortadan kalkışına kadar verdiği şairlerle İstanbul ve Bursa’dan sonra Osmanlı kültür mozayiğine en çok katkıda bulunan üçüncü şehirdir. Hiç kuşkusuz bu zengin materyal daha o devirde Edirne için müstakil şehir monografilerinin yazılmasına neden olur ve Enisü’l-Müsâmirîn gibi değerli bir şehir tarihi kendine konu olarak Edirne’yi seçer. Edirne, asırlar boyunca birçok şairi yetiştirmekle kalmamış, doğal olarak çeşitli şairlerin şiirlerine de konu olmuştur.

Zamanlardan l4.asrın sonları, l5. asrın başlarıdır.. Balkanların ve Rumelinin gülü Edirne’nin şiir meclislerine şöyle bir gözatacak olursanız 8 şair görürsünüz..

Edirne’nin şiir tarihimize kazandırdığı ilk şair Atâyî’dir. “Tütünsüz Ahmed Bey”, yani Ahmed Rıdvan, Ohri’den Edirne’ye gelip yerleşmiş şairlerdendi. Ahdî ve Huffî ise asrın diğer şairleridir.

Görsek ol gonca-lebi çâk-i girîbân ederiz

Gül yüzün yâdına bülbül gibi efgân ederiz

dizelerinin sahibinin gerçek bir “sultan” olduğunu söylesek inanır mısınız? Eskilerin “seyf ü kalem” sahibi dedikleri ve şiirde Avnî mahlâsını kullanan Fatih Sultan Mehmed, h.833/m. l429 tarihinde Edirne’de dünyaya gelmekle bu şairler yurdunu şereflendirir. O, İkinci Murad’ın dördüncü oğlu ve yedinci Osmanlı padişahıydı. Aşağıdaki dizeler bize yaşadığımız “dünya”nın gerçekliğini, bir sultanın, ama aynı zamanda bir şair sultanın ağzından tanıtır :

Âhiret kesbeylemektir dâr-ı dünyâdan garaz

Yoksa ey zâhid nedir bildin mi ukbâdan garaz

Yârsız cennet dahî olsa bana zindân olur

İyi bil dîdârdır firdevs-i a’lâdan garaz

Mâl ü mülkü terkedip gitsen gerektir âkıbet

Pes nedir dünyâ için ey hâce dünyâdan garaz

Her ne kim görsen taalluk bağlama kılma karâr

İbret almaktır dilâ seyr ü temâşâdan garaz

Bu gönül eğlencesidir Avniyâ çün âkıbet

Ma’rifet satmak değildir şi’r ü inşâdan garaz

Sâfî, XV. asrın Edirneli bir başka şairidir. Asıl adı Cezerî Kasım.. Latifi’ye göre Osmanlı şairleri arasında atasözü ve deyimleri şiirde kullanma geleneği Atâyî ve Sâfî ile başlamış, Necâtî Bey’le doruğa ulaşmıştır.

Osmanlı tarihinde bu asırda yetişmiş bir şehzade vardır ki, son derece hazin bir kaderin sahibidir o : Şehzâde Cem.. Bazılarına göre Osmanlı saltanatı ona sadece l8, bazılarına göre de 23 gün nasib olmuştur. Cem, Fâtih Sultan Mehmed’in üçüncü ve en küçük oğlu idi. O, 864/m.l459’da Safer ayının yedinci gecesi Edirne’de dünyaya geldi.

Cem Sultan’ın şahsiyeti, tarihi bakımdan olduğu kadar, kültür ve edebiyatımız açısından da önem taşır. Zira kendisi şair olduğu gibi, şairlerin de koruyucusuydu. Karaman’da bulunduğu sıralarda çevresine topladığı şahsiyetler “Cem Şairleri” adıyla anılır.”Senin” redifli şu beyti, Cem’i ne kadar da güzel anlatır :

Rişte-i ömrüm tükendi gerçi nâzından senin
Kılca iylik görmedim zülf-i dırâzından senin

Ve Ahmed Paşa… Sadece bu asrın değil, belki bütün asırların en büyük Türk şairlerinden biriydi o.. O’nu anlatanlar hep bilgili, zeki, gururlu, zarif, hazır-cevap, hoş-sohbet ve nüktedan biri olarak tanıtıyorlar. Fatih gibi bir “zarif” hükümdarın estetik zevklerine ortak olarak beğenilmek, iltifat görmek de zaten başka türlü nasıl izah edilebilir ki.. Türk illerinin her köşesinden İstanbul’a gelen kervanlar, Ahmed Paşa’ya uzak diyarların yeni şiirlerini ve genç şairlerini getirdi hep.. Zamanında “Sultânu’ş-şu’arâ” yani “şairler sultanı” olarak O’nun şiirleri ve şöhreti de Horasan hükümdarı Sultan Hüseyin Baykara’nın meşhur şiir meclislerine kadar uzandı.. Tezkire yazarları Ahmed Paşa’yı, Şeyhî ile Necâtî arasında yetişen en büyük divan şairi sayıyorlar.. Kendi devrinden başlayarak Cem Sultan, Mihrî Hatun, Nizâmî, Ahî, Lâmii, Necâtî, Zâtî ve Bâkî gibi birçok şair ona birbirinden güzel nazîreler söylediler.. Bazısı ona yetişti, bazısı ondan çok uzaklarda kaldı.. O, Türkçenin berrak sesli bülbülüydü.. O, şâirlerin aziz üstâdı, eteği öpülecek söz sultânıydı.. O Edirneli idi.

Bir dil mi kalmıştır bu tîr-i gamzeden kan olmamış

Bir cân mı vardır ol kemân-ebrûya kurbân olmamış

Şol ömr kim sensiz geçer ol ömr zâyi ömr imiş

Bir cân k’anun cânânı yok ol cân dahî cân olmamış

Ne fitnedir yâ Rab bu kim bir dilberin hem gamzesi

Bir demde bin cân almasa derler bu fettân olmamış

O, sokaklarında dolaştığı şehrin, arasında yaşadığı insanların dilini konuşuyordu.. Murabba nazım şekline, millî nazım şekillerimizden koşmanın, türkünün havasını vermiş, böylece şarkı nazım şeklinin de yolu açılmıştı.

Ve Edirne’de zaman XVI.asırdır.. Şiir çeşmeleri gürül akmaya, şairler bülbüller gibi şakımaya devam ederler.. Tam 75 şair çıkar ortaya… Kimler mi var? Kim yok ki..!

Şâhidî, XV. yüzyılın sonu ve XVI. asrın başlarında Edirne’de doğup yetişen ömrünün bir bölümünde Sultan Cem’le Karaman’da aynı kaderi paylaşan şairlerdendi. Ve bir söz sultânı daha : Necâtî.. Edirne’nin Türk şiirine kazandırdığı unutulmaz isimlerden birisi oldu o.. Divan şairi denilince O’nun hatırlanmaması mümkün müdür? Ahmed Paşa’nın “Sultânü’ş-Şuarâ” olarak tanındığı çağlarda Necâtî’nin şöhreti kervanlar vasıtasıyle Bursa’daki Ahmed Paşa meclislerine kadar gelir. Paşa ve arkadaşları Necâtî’yi önce, klâsik şiirimizin gerçek “klâsik”lerinden “Döne döne” redifli gazeli ile tanır ve beğenirler. Böylece Ahmed Paşa ve Necâti, biri diğerini görmeden tanışmış olurlar.. Buna şaşılmaz, zîrâ; “ehl-i dil birbirini bilmemek insâf değil”dir.. Sonraları iki şairin Bursa’da yüzyüze görüşüp tanıştığı da söylenir.

İşte O’nun en güzel dizelerinden birkaçı :

Yâ Rab ol düşman bakışlı yâra n’etdim n’eyledim

Sevdiğimden gayrı ol dildâra n’etdim n’eyledim

Ben gedâ bir kimsenin yatır itin kaldırmadım

Yâr eşiğinde olan agyâra n’etdim n’eyledim

Gül yüzüne bakmadım şimşâdın adın anmadım

Ol kamer-ruhsâr ü hoş-reftâra n’etdim n’eyledim

Şevkî, Şeyh Bâyezîd Halîfe, Mestî Çelebi, Kâdirî, Celîlî, Yavuz Sultan Selim devri şairlerinden olan Zamânî ve Hâtifî’nin yanısıra, şiir tarihimizde ses bırakmış önemli şairlerden birisi de yine bu şairler yurdundan çıkmış olan Sâgarî idi. Esnaf şairlerdendi ve ipekçilikle uğraşıyordu. Allah ona uzun bir ömür vermiş ve tam dört padişahın, Fatih Sultan Mehmed, İkinci Bâyezid, Yavuz Sultan Selim ve Kânûnî Sultan Süleyman’ın saltanatlarını görmüştü. Hoş-sohbet, güler yüzlü, lâtifeci, iyi huylu, nazik biriydi. Bu renkli şairin bir başka özelliği de; usta bir tanbur çalıcısı ve engin mûsıkî bilgisine sahip olmasıydı. Tabii bu özelliğinin tamamlayıcısı olan içki içmek ve güzel sevmekten de geri durmuyordu. Eline kopuz alıp çalmaya başlayınca Sehî Bey’in ifâdesiyle ; “Zühre yıldızını gökten yere indirip dansa başlatır, meclisin içine ateş düşürüp orada bulunanların sarhoş naralarından bütün yeryüzünü gürültü kaplardı.” Mezarı, muhtemelen şu anda Devlet Hastanesi bahçesi içerisinde bulunan Sarıcapaşa Camii avlusunda olmalıdır.

O’nun bir diğer özelliği de; doğum yeri olan Edirne’ye karşı duymuş olduğu tarifsiz sevgidir. Bunu şu olaydan anlıyoruz : Kış mevsiminde Edirne kardan ve yağmurdan adeta bir çamur deryası haline gelirmiş.. O yıllarda Edirne’ye bir görevle atanmış olan şair Amasyalı Refîkî, şehrin bu durumundan şöyle şikayette bulunur :

“İlâhî lutf edip kurtar bizi bu şehr-i bâtıldan

Kişi anı ne seyretsin geçilmez âb ile gilden”

Bu şiir ile şehirlerinin aşağılandığı vehmine kapılan Edirneli şairlerin çoğu birer beyitle buna cevap verirler. Fakat Sâgarî’nin cevabı hiçbirine benzemez :

“Şu kim şeytan gibi eyler şikâyet âb ile gilden

Yüzüne yellen anın aslı oddur hoşlanır yelden”

Defterdar Mahmud Çelebi’nin oğlu Garîbî Yavuz Sultan Selim, Saray-ı Hümâyûn kapı kullarından Sezâyî Durak Çelebi ile meşhur âlimlerden Şeyhülislâm Abdülkerim Efendi’nin oğlu Hayâlî ve Mübînî de Kânûnî Sultan Süleyman devrinde Edirne’de yetişen şairlerindendi. Asrın en renkli sîmâlarından birisi de kuşkusuz gönüller sultânı Revânî’dir.. O, bizim klâsik edebiyatımızda, Anadolu’da ilk sâkînâme yazarı olarak bilinir. Divan’ı ve İşretnâme adlı mesnevisi, Revânî’nin en tanınmış eserleridir.

XVI. yüzyıl şairlerinden Kadızâde Civânî, kadı şairlerden, Attarzâde Nasûhî ise XVI. yüzyılın ilk yarısında Edirne’de yetişen tabib şairlerindendi. Asrın bir başka şairi Tâbiî mahlasıyla birlikte Feyzî mahlâsını da kullanmış olan şair Ali idi. Fazlî-i Leng ile Edirne yakınlarındaki Ferecik kasabasında dünyaya gelen ve demircilikle uğraşan Hadîdî, aynı zamanda zeyniyye tarikatına mensup şairlerdendi. Edirne’de yetişen esnaf şairlerinden bir başkası Civânî ise külah dikmekle geçinirdi.

Kaçan kim erse cânâne sevincinden bu can titrer

Kişi sevdiğini görse damarlar içre kan titrer

mısralarının sahibi olan Safâyî’nin adı bilinmediği gibi mahlâsı bazı kaynaklarda Sıfâtî olarak geçer. Safâyî, şairliğinin yanısıra iyi bir cerrahtı.

Osmanlı devleti onun gibisini pek az yetiştirdi… O, eski kültür dünyamızın XVI. asırdaki yüzakı idi.. Asıl adı Ahmed Şemseddin, ünvanı “Müftiü’s-sakaleyn” olan Kemalpaşazâde Ahmed Çelebi’dir sözünü ettiğimiz kişi.. Şairin doğum yeri konusundaki farklı görüşlere karşılık, kaynakların hemen hepsi, onun ömrünü Edirne’de geçirdiğinde fikir birliği içindedirler.. Hem asker, hem âlim, hem de şairdi.. Kemalpaşazâde’nin son derece kültürlü, zekî ve hazır-cevap olduğu şundan bellidir : Yavuz Sultan Selim ile birlikte Mısır seferine giderken, ordu Karaman’da konaklar. O sırada bir kum fırtınası çıkar. Bunun üzerine Yavuz Sultan Selim ; “Her halde bu memleketin kum fırtınası çok olur” deyince, Kemalpaşazâde de; “Padişahım, mâlumunuz Hazret-i Mevlânâ’nın makamı bu topraklardadır, bu nedenle kumlar da semâ ederler” diye karşılık verir. 300’ün üzerinde eser bıraktığı söyleniyor.

Sipahi beylerinden olan Beyânî, aslen Dimetoka’lı olan Vâsiî Çelebi, Kânûnî’nin şairlerinden Fânî, Vahdî Cafer, Lâzımî mahlâsıyla meşhur olmuş Derviş Beyzâde, bu asırda geleneği sürdüren şairler oldular. Yine aynı yıllarda Edirne’de öyle birisini görürsünüz ki o, hem şair, hem çok güzel ok atan bir kemankeş, hem iyi bir pehlivan ve hem de güzel sesli bir mûsıkî adamıdır. Aşık Çelebi, şairin Edirne Muradiye Camii’nde “na’t-hânlık” yaptığını naklediyor bizlere.. Bugün bahçesindeki servilerden, güllerden, sünbüllerden, bülbül ve kumru seslerinden eser kalmayan “yetim” Muradiye’de… Eskiler böyle insanlara “pür-fenn” veya “pür-ma’rifet” derlermiş.. İşte bu marifetli şair, Sâlikî’dir. Askerî, uzun süre Kerbelâ’da İmam Hz.Hüseyin türbesinde bulunmuş, Edirne’ye uzaklardan gelmiş şairler arasındaydı..

Ve Sehî Bey.. Onun ismini duymayan var mıdır ki.. Sehî Bey’in bizlere eski kültür ve edebiyatımız adına bıraktığı çok önemli iki hediye, Divan’ı ve Heşt-Bihişt adını verdiği anadolu sahasının ilk şairler tezkiresidir.

Asırlar sonra edebiyat dünyamız onu güzel Türkçemizin sahibi olarak gördü, tanıdı ve sevdi.. Bize Türkçenin o asırlardaki en güzel manzumelerini bıraktı.. O şair de Nazmî idi. Şehrengizler, esas itibariyle şehirlerin güzellerini ve güzelliklerini anlatırlar. Eserinde 58 Edirne güzelinin ayrı ayrı manzum tasvirlerini yapan Kerîmî, önceleri Semâî mahlâsını kullanan ve uzun süre Şehzade Mustafa’nın hizmetinde bulunmuş olan Zamânî de devrin tanınmış isimleri arasında yer alırlar. Hattat şairlerden Mu’înî ;

Dilberin hüsnünü seyret göre nakkâş nedir

Nedir ol leb nedir ol ruh nedir ol kaş nedir

beytiyle “gerçek” nakkaşın kim olduğuna sorularla dikkatlerimizi çeker.

Hekim Sinanoğlu sanıyla tanınan Atâ, baba mesleği olan hekimliği seçmiş şairlerdendi. Büyük bir mizah ustası, kudretli bir hiciv üstadı olan Atâ, tatlı esprileriyle bulunduğu meclisleri neşeye boğan biriydi. Son derece zeki ve hazır-cevap olan, kendisine kolay kolay söz yetiştirilemeyen Atâ, hemen bütün gününü kahvehane ve meyhanelerde geçirir, elinden içki kadehi düşmez, devamlı afyon yutar ve kahve içerdi. Aşık Çelebi, Atâ için ; “Asıl oturduğu yer kahvehane olup, evine ancak misafir olarak gelirdi” diyor. Suvarî , Fedâyî mahlâsını kullanan Ali Bâlî, Dîvdest-zâde sanıyla tanınmış Sihrî, Keçecizâde Râmî, Hızrî Çelebi, Nihânî mahlâsıyla şiirler yazan Durak Çelebi, Ahdî Ali Çelebi, “Sarı Memi” lakabiyle meşhur Hıfzî, “Yunus-zâde Muslusu” sanıyla tanınan Keşfî, “Kurt Bâlî” denilmekle şöhret bulmuş olan Naîmî, “İmamzâde” Yakînî, Ubeydî, Lisânî, Lâhıkî, Attarzâde Sâniî, İtâbî ve Meylî de bu kervanın XVI. asırdaki diğer yolcuları oldular.

Bizim klâsik edebiyatımızda “muammâ” denildiğinde akla ilk gelen isim Edirneli Emrî’dir. Şu da bir gerçek ki Emrî’nin yaşadığı devir Osmanlı devletinin en parlak zamanıdır. Edirne’nin de imparatorluğun İstanbul’dan sonra gelen en büyük, en mâmur ve en zengin şehri olduğu devirdir. Rüstem Paşa hanları ile Ali Paşa çarşısı henüz yapılmamıştır. Ama iki asırdan beri ortaya konulan şaheserler görenlerin gözlerini kamaştıracak güzelliktedir. Ayrıca Sokollu Mehmed Paşa hamamı, Esma Sultan Camii ve hamamı, Selimiye Camii yapılmakta, Edirne’ye şarktan garptan hergün yüzlerce kervan gelip gitmekte, ticarethânelerinde binlerle denk çözülüp bağlanmaktadır. Evet, Edirne’de o asırda sayısız âlim, mütefekkir, edib, müellif, şair, sanatkâr ve zenaat erbabı vardır.

Şeyh Kurtzâde Vâlihî de Edirne yakınlarındaki Ergene’dendir. Selimiye Camii’nin ilk vaizlerinden olmuş, bir zaman vaaz ve irşad görevini yerine getirmişti. Tesirli sözleri olan deli dolu bir vaizdi. Birgün kürsüde vaaz ederken, sevgilisine göz koyanlardan birini cemaatın arasında görür görmez derhal kürsüden iner ve camiden dışarı çıkarıp kovalar, sonra tekrar kürsüye gelip vaazına devam eder. Bir defasında da camiden çıkarken dostlarından biri saygı ve sevgisinden şairin pabuçlarını çevirip önüne koyunca Vâlihî; “Azizim, artık bizim için bunu ayaklarımıza değil, başımıza giymek göründü” diyerek şaka yollu iltifat ve teşekkür eder. Böylesine espriyi seven, hoş bir zat idi.

Kâmî Ahmed Çelebi, Abdülkerim Efendi, Cevrî İbrahim, Derviş Çelebi, Miskî Emir-zâde sanıyla tanınmış olan Bedîî, Izârî Mehmed Çelebi, Mehmed Mecdî, Sevdâyî, Bâlî Çelebi ve Nihânî İbrahim asrın diğer Edirneli şairleri olarak dikkati çekerler. Aynı şekilde Sâdık Efendi, Fânî, Hâtemî, Emrî’nin kardeşi ve şair Hâşimî’nin kızkardeşinin oğlu olan Muhtârî, Sâî, Remzi-zâde İlmî, özellikle minarelerde ip üzerine kandil dizmekte, yani mahyacılık sanatında emsalsiz bir sanatkâr olan şair Fazlî, şair Rûhî’nin kardeşi Kebecizâde Vecdî ve Sabâyî asrın diğer şairleridir.

Ve XVII. asır.. İstanbul, her ne kadar devletin idare merkezi olmuşsa da padişahların ve diğer devlet erkânının gözü hâla Edirne’dedir.. Özellikle I.Ahmed, II.Osman ve IV. Murad av eğlenceleri tertibi münasebetiyle zamanlarını Edirne’de geçirirler. IV. Mehmed ile kardeşleri II.Süleyman ve II.Ahmed’in oğlu II.Mustafa da uzun süre Edirne’de otururlar.. Özellikle IV. Mehmed, birçok elçiyi bile bu şehirde kabul eder. Şehzadeleri Mustafa ve Ahmed’in sünnet düğünleriyle kızı Hatice Sultan muhteşem evlenme törenlerini de Edirne’de gerçekleştirir.. Devlet, esas itibariyle Edirne’den idare edilir.. Doğal olarak bir kültür ve sanat zemininin Edirne’de canlı bir biçimde varlığı anlamına gelir bu.. Ve 69 Edirneli şair yetişir bu asırda.. İlmî Ahmed Çelebi, Ehlî, Rif’atî, Sofuzâde Dâî, Ferâgî, Muhyî-i Gülşenî, Hüsâmî Çelebi, Misâlî, Dânişî Mustafa, Hâdî Ahmed Çelebi, Abdî, Destârî, Hayâlîzâde, Şuâî, Sabâyîzâde, Tîgî, Aşkî, Çemenî, Kabâyî, Refikîzâde Sâlikî, Emir Hüseyin Halvâyî (Hüseynî), Rindî, Kavlî, Pervânezâde Hüseyin Çelebi, Bahşî, Derviş Bâkî, Hakîmî, Bülendî, Hulûsî, Hasîbî, Sinan Efendi, Nüvîsî, Kesbî Mehmed Efendi, Beyâzî, Fütûhî, Nevâzî, Sabrî, Selîsî, Âzerî, Hüseyin Vehbî, Nutkî, Derviş Hüsâmî, Âlî Hüseyin Efendi, Güftî Mustafa, Câhidî, Sipâhî, Nisârî, Kelâmî, Şifâyî, Sa’îdî, Mahvî, Zülâlî, Zehrimarzâde Rıza, Neşâtî Dede, Abdurrahman Hıbrî, Güftî Ali, Nasîbî, Tal’atî, Sıdkî, İffetî, Zihnî, Safhî, Nükâtî, İbrahim Gülşenî, Hamâmizâde Sun’î, Kebecizâde Râhî, Pâyidarzâde Râzî ve Rüşdî Mehmed Efendi asrın Edirneli şairleridir.

Bunlar arasında, Zehrimarzâde Rıza, Şehîdî, Neşâtî Dede, Abdurrahman Hıbrî ve Güftî Ali gibi isimler dışında edebiyatımızda yankılar uyandıracak önemli bir isim hemen hemen yoktur. Zehrimarzâde Rıza ve Güftî Ali’nin tezkirecilik geleneğimiz içerisinde önemli yerlerinin bulunduğu hemen herkesin mâlumudur. Diğer taraftan Enisül-Müsâmirîn gibi çok önemli bir şehir monografisini, yani Edirne tarihini kaleme alan Abdurrahman Hıbrî yine bu asırda yaşamıştır.

Edirneli şairler arasında asrın en önemli ismi hiç şüphe yok ki mevlevîlerin gülü, büyük şair Neşâtî Ahmed Dede’dir. l670 tarihinde Şeyh Osman Efendi’den boşalan Edirne Muradiye Mevlevîhânesi şeyhliğine atanan şâirin Edirne şeyhliği, çok tanınmış, sevilmiş ve hürmete lâyık şahsiyeti dolayısıyle çevresinde büyük bir sevinç uyandırmıştı. Bunun için de mevlevî dervişleri yeni şeyhlerini evinden alıp dergâha getirirlerken yolda âyinler yapmış, ilâhîler okumuş, hem semâ edip hem yürüyerek büyük coşkularını ifadeye çalışmışlardı. Neşâtî; bir yandan eski şiir geleneğimiz içerisinde Nailî’nin öncülüğünü yaptığı sebk-i hindî ekolünün önemli izleyicilerinden biri olurken, bir yandan da sevilip sayılan bir tarikat şeyhi kimliğiyle devrinin birinci sınıf şairleri arasında yerini almış, önce Nedim’e daha sonra da Yahya Kemal’e kadar uzanan tesirleri görülmüştür.

l700 senesinde Edirne, 350.000 şehir nüfusuyla Londra, Paris ve İstanbul’dan sonra dünyanın en büyük birkaç şehrinden birisidir. Buna rağmen Edirne, imparatorluk coğrafyası içerisindeki siyasi ve sosyal konumu bakımından bir gerileme sürecine girer. Bu durum, doğal olarak kültür dünyasını da etkiler. l745 ve l75l yıllarında Edirne’de ardarda çıkan büyük yangınlar şehirde 60 mahalleyi kül eder. Bütün bu olumsuz gelişmeler, Edirne’nin cazibesini günden güne kaybetmesi anlamına gelir. Ancak herşeye rağmen, bu yıllarda Edirne’nin bereketli şiir bahçelerinde birbirinden güzel manzumeleriyle boy gösteren 36 şair çıkar ortaya.. Asrın başındaki şairlerden İbrahim Vehbî Efendi, Necib Mehmed Efendi, Pervânezâde Ümîdî, Abdülhay Celvetî en önemli isimler olarak dikkati çekerler. Kubûrizâde Havâyî’nin, yaşadığı şehir olan Edirne’ye “tutku” denilebilecek ilgisi ve sevgisi vardı. Şairin ;

“Var iken Edrinenin kargası kulak tutma

Filanca memleketin nağme-i kanaryasına”

beytinden bu sevginin derecesini anlamak mümkündür.

Nâtık, Arap-zâde Âlemî Muhammed Efendi, İzzet, Börekçizâde Fâiz, Sûzî, Vahdetî Osman Efendi, Münîrî, Muhyî, Kâmî Mehmed Efendi’den başka bestekâr şairlerimizden İsmail Ağa, minyatür ustası ve şair Levnî, tarihimizde Sefâretnâmesi ile tanınmış 28 Mehmet Çelebi bu şairler yurdunun bu devirdeki bülbülleri oldular.

Bir mevlevî şeyhi olan Enis Receb Dede ile yine bir gülşenî şeyhi olan Rumelinin manevî fatihi Şeyh Hasan Sezâyî aslında bu dönemin şiirde parlayan iki yıldızıdır. Şu’arâ tezkiresi yazarlarından Sâlim, Hasan Sezâyî’den bahsederken kendisi için “Osmanlıların Hâfız-ı Şîrâzî’si” tabirini kullanır.

Fezâyî, Mûnis Dede, Enis Mustafa Dede, Mehmed Cemâleddin Efendi, Şeyh Süleyman Zâtî, Mestçi-zâde Salih Efendi, Bektâşî şairlerden Behiştî Mustafa Efendi, Elîfizâde Feyzî, mutasavvıf şairlerden, aynı zamanda hattat olan Enis Numan Dede, Sultan Üçüncü Mustafa devrinde yetişen şairlerden Kesbî, Ağa-zâde Örfî, Nazîr Çelebi, Tâib Efendi, Senâî, Hâfız Dede, Hasan Sezâyî hazretlerinin torunu ve Şeyh Müsellem Efendi’nin oğlu Şeyh Vefa bu asrın Edirne’de yetişen önemli şairleridir.

l9. yüzyılda da herşeye rağmen 29 şair yetişir Edirne’de.. Bunlar arasında, bizim genel edebiyatımız içerisinde ses getirebilecek ölçüde şairler bulunduğu gibi, şöhreti Edirne’yi aşamamış isimler de vardı. Bu asırda da şehrin yaşadığı olumsuzluklar, örneğin maruz kaldığı işgaller, Edirne için bir başka felâket sebebi olur. l829 ve l878 yıllarında Ruslar iki defa şehri ele geçirirler. Bu işgallerden kültür ve sanat çevreleri de doğal olarak olumsuz etkilenir. Kılıç ve kalem sahibi olarak nitelendirilen Süleyman Neş’et, babasının sürgünde bulunduğu Edirne’de böyle bir ortamda dünyaya gelmişti. İyi bir şair olmasının yanısıra özellikle cömertliği, konukseverliği, esprileri ve hazır-cevap oluşu ile de renkli ve ilginç bir kişiliğe sahipti. Çubuk içmeyi çok severdi. Bir gün meclisinde bulunanlardan biri şaka yollu kendisine ; “Efendim, cennetde ateş yok. Siz orada çubuğunuzu nereden yakacaksınız ?” şeklinde yersiz bir soru yöneltince, Hoca elinde bulunan koca çubuğu tebessümle bir kere çektikten sonra ; “Sizin için kebap pişirelecek ocaktan !” cevabını verir. Yine bir gün bu tür şakacı dostlarından biri kendisine takılarak : “Efendim, Fârisî (Farsça) cehennem ehlinin lisanıdır diyorlar. Öyle midir ?” diye sorunca ;”Öyle de olsa öğrenmek lâzım. Nereye gideceğimizi kesin olarak bilmiyoruz. Şayet cehenneme uğrayacak olursak, ahalisinin lisanını bilmemek bizim için diğer bir azâb olur” der. Bir seferinde de Hallâc-ı Mansur’un “Ene’l-Hak” demesinden söz açıldığı bir sırada, yanında bulunanlardan biri “Hiç ene’l-Hak denir mi?” deyince ; “Ya ne desin, ene’l-bâtıl mı desin ?” karşılığını verir. İşte Neş’et Efendi böylesine latifeyi seven ve yerinde esprileri olan, hayat dolu, yaşama sevinci dolu bir şairdi.

Seyfî, Şerif Tal’at Efendi, Kabûlî Mustafa, Mehmed Rıza Bey, Remzî Ali Efendi, Bahrî, Ali Gâlib Efendi, Hayrî, Nakşî Mustafa Dede, Râzî Hafız Mustafa, Mahrem Dede, Tahsin Bey, Dem’î Yusuf, Şâdî, Rahşî, Rüşdî Ahmed Efendi, Hasîbî Ahmed Efendi, Nühüft Mustafa Efendi, Hüseyin Hüsnü Efendi, Nizâmî, Kudsî, Fatih Efendi, Vasfî, Halil Feyzî Efendi, Servet Bey, Tevfik Bey ve bektaşi şairlerden Hulki Baba bu asırda divan şiiri geleneğini sürdüren Edirneli şairler oldular. Yine bunlar arasında yetişen Hasan Hulki Efendi de Edirneliler tarafından sevilip sayılan, hoş mizaclı bir şairdi.

20. asrın başlarında Edirne’nin durumu haketmediği bir perişanlığı sergiler. Önce l9l3’te Bulgarlar, sonra l920’de Yunanlılar tarafından işgal edilir Edirne.. Yağma ve talan bu şairler yurdunu, bu gül bahçesini harabeye çevirir.. Şehir yanmış ve yıkılmıştır.. 20.yüzyıl, henüz sona ermediyse de, 21.yüzyılın eşiğine geldiğimiz de açıktır.. Edirne, 25 civarında şair yetiştirir bu asırda.. Bunlardan Sa’dî Efendi, Ali Nutkî Baba’nın müridlerinden olan Hakkı Bey, Seyrî Ömer Efendi ve Ahmed Bâdî Efendi’nin, güçlü birer şair olmamakla birlikte güzel şiirleri vardı. Özellikle Ahmed Bâdî Efendi’nin tarih manzumelerinin, değişik yerlerde ölümsüzleşmiş kitabeler olarak karşımıza çıktığını görüyoruz. En ünlü eseri olan üç ciltlik Rıyâz-ı Belde-i Edirne’de, Edirne tarihi, abideleri ve meşhurları hakkında çok önemli bilgilerin verildiğini biliyoruz.

Şeyh Şerefüddin Efendi , Sâmî Efendi, Mustafa Reşid Bey, şair bir ailenin çocuğu olan Hilmî Efendi, Mehmed Rasim Ertür, yazı hayatına Servet-i Fünûn yıllarında atılan ve aruz vezniyle şiirler söyleyen Rıza Tevfik, Ahmet Selami Karaboncuk ve M.Faruk Gürtunca ile ;

Yıldırımlar yaratan bir ırkın ahfâdıyız

Tûfanlar gösteren tarihlerin yâdıyız”

dizeleriyle başlayan meşhur “Harbiye Marşı”nın yazarı Şakir Cevdet Çetinel , aynı şekilde;

Güneş artık damla damla eriyor

Turnalar Meriç’e veda etmede

Akşam, kubbelere hicran seriyor

Mahzun şadırvanlar susar gitgide

mısralarının şairi Uluğ Turanlıoğlu’nun, özellikle Edirne ve Rumeli üzerine yazmış olduğu şiirlerinde yoğun bir tarih sevgisi ile karşılaşırız. O’na göre Edirne, her yaprağı altın olan bir tarih kitabıdır. Folkloru, tarihi, mimarisi, coğrafyası, iklimi ve insanı ile Edirne, tüm lirizmiyle onun dizelerinde karşımıza çıkar. Edirne’nin Balkan Harbi ile başlayan kara günleri, şairi derinden yaralayan unutulmaz olaylardır. Turanlıoğlu, bütün bunları başarılı bir biçimde şiirine yansıtabilmiş şairlerimiz arasındadır. Kısa bir süre önce aramızdan ayrılan bu Edirne sevdalısını da rahmetle anıyoruz.

Müfid Parkan, Muzaffer Egesoy, Mehmet Bozkurt Esenyel, Uzunköprülü H.Tahsin Arıkan, Mualla Anıl, tabip şairlerden Dr.Mustafa Yıldırım hemen hemen bütün manzumelerinde tema olarak hak, adalet, insânî güzellikler, tabiat, kaybedilmiş vatan topraklarına duyulan derin hasreti işlerler.

Görüldüğü gibi fetihten itibaren l4.yüzyıla kadar Edirne’de yetişen Türk şairi yok.. Buna karşılık l5.yüzyıldan itibaren özellikle l6.ve l7. asırlarda şair sayısında büyük bir artış gözleniyor Edirne’de.. Bunun sebepleri arasında şehirde siyâsî istikrarın hakim olması, Edirne’nin, Anadolu’nun Balkanlara açılan noktasında bulunması, bir anlamda İstanbul’un başta saray erkânı olmak üzere varlıklı ailelerinin Edirne’yi bir mesire yeri olarak görmeleri tabii olarak bu şehri şairlerin de ilgi odağı haline getirir. Ancak bu durum çok uzun sürmez. Özellikle l7. asırdan sonra Edirne, adı geçen kültür ve sanat erbâbı kişiler için cazip bir yer olmaktan yavaş yavaş uzaklaşır. Doğal olarak şair ve sanatkârların bu kültür şehrinden elini eteğini çekmeleri süreci de günümüze kadar devam edip gelir.

XV.yüzyıldan günümüze kadar yaşamış olan Edirneli şairlere; mensup oldukları meslekler, yapmış oldukları şiir çalışmaları ve tarikat ilişkileri açısından bakacak olursak 55 Edirneli şairin “Divan” ve 3 şairin de “Divançe” sahibi olduğunu görürüz.

Edirne’nin fethi ile birlikte bu şehirde çok sayıda tekke ve zaviye kurulur. Osmanlının Balkanlara açılan bu kapısında mevcut tekke ve zaviyelerde ise gerek şeyh ve gerekse mürid seviyesinde çok sayıda şair yetişmiş ve şiirleriyle kültür ve edebiyatımıza katkıda bulunmuşlardır. Edirne şairleri arasında 23 mevlevî şaire karşılık 2l gülşenî şair vardır. Gülşenî şairler arasında en tanınmış olanı ise Şeyh Hasan Sezâyî’dir. Bunların dışında Nakşibendî, Bektaşî, Celvetî, Uşşâkî, Kâdirî , Râfızî, Zeynî, Rıfâî, Hâlidî tarikatlarına mensup şairlerin kaynaklara girmiş çok sayıda şiiri vardır.

Edirne şairlerini meslekî konumları itibariyle şu şekilde tasnif etmek mümkündür : Arzuhalci, 2, Danişmend 2, Defterdar, l0, Defter Emini 2, Din görevlisi (İmam, Hatip, Vaiz, Müftü, Müezzin) 11, Eğitimci l, Esnaf 14, Hattat l6, Kâtip 40, Kadı 36, Kazasker 2, Maliyeci l, Memur 5, Muhasebeci 2, Mülazım l5, Müderris 30, Mühürkâr 2, Nakliyeci l, Nişancı 2, Padişah l, Sancak Beyi 3, Sipahi l5, Şehzade l, Tabip (Hekim, Diş tabibi, Cerrah) l0, Vakıf Görevlisi 2, Yeniçeri 3 ve Çeşitli meslekler 26.

İşte bir şehrin şiir mâcerâsı.. Bir zamanlar; gül ve kılıç, su ve köprü, saray ve fetih, Rumeli ve Osmanlı terimlerinin ilk çağrıştırdığı şey Edirne imiş.. Şimdi Edirne’nin semâlarında, çil çil kubbelerinde “bâkî kalan hoş bir sadâ” olmuş..! Kim bilir, bunca motor gürültüleri arasında belki “o sadâ” da işitilmez olmuş artık.. Ya da o sadâya kulak veren kalmamış.. Camiler sâkin, bir zamanlar avluları cıvıl cıvıl olan medreselerin damlarına şimdi baykuşlar tünemiş.. Serviler yok, çınarlar yok, gülistanlar yok.. Arda, Tunca ve Meriç gümüş renginde mi yine dersiniz ? Gül kokulu şiirler söyleyen gül nefesli şairler, neredeyse onlardan da eser kalmamış.. Temennîmiz, bir zamanlar en güzel duyguların kanatlandığı şiirlerin, bu şairler yurdunun semâlarında ebediyyen yankılanmasıdır.

Hepinize gönülden sevgi ve saygılarımı sunuyorum efendim.

KAYNAKLAR

M.Süleyman Sadeddin : Tuhfe-i Hattâtîn. İstanbul l928. Hikmet Dizdaroğlu : Eski Şiir Bahçelerinde. Türk Dili. C.6. S.62. S.Nüzhet Ergun : Neşâti. Hayatı Eserleri. İstanbul l933. Fethi Gözler : Yunustan Bugüne Türk Şiiri. Ankara l967. Ataol Behramoğlu : Son Yüzyıl Büyük Türk Şiiri Antolojisi. 2 Cilt. İstanbul l987. Y. Nabi Nayır : Başlangıcından Bugüne Türk Şiiri. İstanbul l968. Prof.Dr.F.Köprülü: Eski Şairlerimiz Divan Edebiyatı Antolojisi. XVI.Asır. İstanbul l949. Oral Onur : Edirne Kitabeleri. İstanbul l973. Dr. Cahit Baltacı : XV-XVI.Asırlarda Osmanlı Medreseleri. İst.l976. Tayyib Gökbilgin : XV-XVI.Asırlarda Edirne ve Paşa Livası. İstanbul l952. Kemal Edib Ünsel : Fatih’in Şiirleri. Ankara l946. Abdülbâki Gölpınarlı : Divan Şiiri. XV-XVI-XVII-XVIII-XIX.yy. İstanbul l954. V.Mahir Kocatürk : Osmanlı Padişahları. Ankara l962. Dr. Rıfat Osman : Edirne Sarayı. Yay : Ord.Prof.Dr. Süheyl Ünver. Ankara l957. Bursalı M.Tahir Efendi : Osmanlı Müellifleri. Haz: A.F.Yavuz-İ.Özen.İstanbul l972. Dr.Rıdvan Canım : Edirne Şairleri. Ankara l995. 557 s.İbnülemin M.Kemal İnal : Son Asır Türk Şairleri. İstanbul l969. Özdemir Nutku : IV.Mehmed’in Edirne Şenliği. Ankara l987. Tayyib Gökbilgin : Rumelide Tatarlar-Yörükler ve Evlâd-ı Fâtihân. İstanbul l957. Beşir Çelebi : Tevârih-i Edirne. Tavşanlı Zeytinoğlu Halk.Ktp.321/2. Prof.Dr. M.Fuad Köprülü : Eski Şairlerimiz Divan Edebiyatı Antolojisi İst. l934. Prof.Dr.F.Kadri Timurtaş : Tarih İçinde Türk Edebiyatı. İstanbul l98l. A.Ö.Hacıtahiroğlu : Türk Edebiyatında Dînî ve Ahlâkî Şiirler. İst.l963. Doç.Dr. İ.Halil Ersoylu : Cem Sultanın Türkçe Divanı. Ankara l989. Feyzi Halıcı : Parlamenter Şairler. Ankara l990. İhsan Işık : Yazarlar Sözlüğü. Risale Yay. İstanbul. Arif Müfit Mansel : Trakyanın Kültür Tarihi. İstanbul l938. Dr. Fuad Köprülü :Türk Klâsikleri. Yunus Emre’den Aşık Veysel’e. 7 Cilt.İstanbul l976. V.Mahir Kocatürk : Divan Şiiri. Ankara l967. Şükran Kurdakul : Çağdaş Türk Edebiyatı. Meşrutiyet Dönemi. İst.l976. Prof.Dr. Süheyl Ünver : Edirne’de Fatih’in Cihannümâ Kasrı. İstanbul l953. Yedi İklim Kült.Edeb. Derg. Altıncı Cilt. Sayı : 47 İstanbul l994. (Edirne Özel Sayısı). S. Nüzhet Ergun : Bektâşi Şairleri. l930. Asım Bezirci : Dünden Bugüne Türk Şiiri. İstanbul l968. Hilmi Yücebaş : Hiciv Edebiyatı Antolojisi. İstanbul l96l. S.Nüzhet Ergun : Türk Şairleri. İstanbul l936. Dr. Rıdvan Canım : Sâkînâmeler ve Edirneli Revânî’nin İşretnâmesi. Erzurum l987. R.Ahmet Sevengil : Eski Şiirimizin Ustaları. İstanbul l964. O.Nuri Peremeci : Edirne Tarihi. İstanbul l940. Fahir İz : Eski Türk Edebiyatında Nazm. C.I-II. İstanbul l966-67. Rüştü Şardağ : Şair Sultanlar. Ankara l982. Doç.Dr. İsmail Ünver : Neşati. Ankara l986. Şevket Rado : Türk Hattatları. İstanbul /Tarihsiz. Cemil Yener : Türk Halk Edebiyatı Antolojisi. İstanbul l973. Hafız Hüseyin Ayvansarâyî :Vefâyât-ı Selâtîn ve Meşâhir-i Ricâl. Haz: F. Ç. Derin. İst.l978. Mustafa İsen : Sehi Bey, Heşt-Behişt. Tercüman l00l Temel Eser.İstanbul l980. Mehmed Süreyya : Sicill-i Osmânî. IV Cilt. İstanbul l890. Hilmi Yücelen : Maliyeci Şairler Antolojisi. İstanbul l973. Dr. V.Behçet Kurdoğlu : Şair Tabipler. İstanbul l967. Mecdî Mehmed Efendi : Hadâyıku’ş-Şakâyık. Şakâyık-ı Numaniyye ve Zeylleri. Haz: Doç.Dr. Abdülkadir Özcan. İstanbul l989. C.I. Ahmet Aymutlu : Fatih ve Şiirleri. İstanbul l959. H.Turhan Dağlıoğlu : Edirne Mezarları. İstanbul l936. H. Erdoğan Cengiz : Divan Şiiri Antolojisi. İstanbul l972. Fuad Köprülü : Türk Edebiyatı Tarihi. İstanbul l980. İ. Zeki Burdurlu : Öğretmen Şairler Antolojisi. İzmir l966. Ahmed Bâdî Efendi : Rıyâz-ı Belde-i Edirne. Bayezid Genel Ktp. l0392. Abdurrahman Hıbrî : Enisü’l-Müsâmirîn. İstanbul Üniv.Ktp.TY 45l. M.Cavid Baysun : Cem Sultan Hayatı ve Şirleri. İstanbul l946.

Divan şairleri hastaları nasıl tedavi ederler?

Halk içinde muteber bir nesne yok devlet gibi
Olmaya devlet cihanda bir nefes sıhhat gibi
Muhibbî

Nigâr kim bize derdi devâ yerine geçer
Cefâ ne denli kılarsa vefâ yerine geçer

Şeyhî

GİRİŞ:

Hastalık, “insanın ve diğer canlıların sağlık durumunda meydana gelen bozukluk, uzuvların vazifelerini tam yapamama hali, illet, maraz, sayrılık”[1] gibi anlamlara gelir.

İnsanoğlu, yaratılışından bu yana özellikle kendisinde bedenen ve ruhen meydana gelen aksaklıkların ve rahatsızlıkların çözülmesi konusunda, yaşadığı sosyal, ekonomik, kültürel ve coğrafi şartlar çerçevesinde elinden gelen mücadeleyi göstermiş, her zaman mutlu ve huzurlu bir hayatın yollarını aramıştır.

21. yüzyıla geldiğimiz bugünlerde, yüzyıllar hatta yıllar önce tedavisi mümkün görünmeyen pek çok hastalığın kolaylıkla tedavi edildiğini büyük bir memnuniyetle görmekteyiz. Çalışmamızda, çok değil üç beş yüz yıl öncesine gitmek ve Divan şairlerimizin yaşadığı dönemlerde revaçta olan tedavi yöntemlerinin şiirlerde nasıl yer bulduğuna değinmek istiyoruz.

Divan şiiri genel olarak incelendiğinde kimi şairlerin, yazmış oldukları mesnevilerde veya çeşitli konularda genel bilgiler veren eserlerde çeşitli tıbbî kavramları kullandıkları ve bazı ruhî ve fizikî hastalıkların tedavileri hususunda bir takım reçeteler sundukları görülecektir. Özellikle, asıl meslekleri doktorluk olan pek çok şair, dönemlerini tıbbî bilgilerini anlattıkları birbirinden değerli eserler bırakmıştır. Şairlerimizin hastalık, sağlık, tedavi vb. konularda yazdıkları bu tür eserler, daha çok bilgilendirici birer ders kitabı mahiyetindedir.[2] Sözgelimi, Erzurumlu İbrahim Hakkı, Mârifetnâme’sinde insan vücudundaki çeşitli organların görevlerini ve sağlıklarının devamı için gerekli olanları anlatmıştır. Yine 14. yüzyıl şairlerinden Ahmedî’nin 10.000 beyit tutarındaki manzum tıbbî mesnevisi Tervîhü’l-ervâh’ta da dönemin tıbbî anlayışlarına göre tedavi yöntemleri sıralanmaktadır. Burada amacımız tıbbî bir makale yazmak ve bu tıbbî eserlerde dile getirilen tedavi yöntemlerini sıralamak olmadığı için bu tür eserlerin içeriğine girmek niyetinde değiliz. Çalışmamızda özellikle, Divan şairlerimizin hastalık anlayışları ve hastalıkları tedavi yöntemleri üzerinde durmak istiyoruz. Asıl amacımız, şairlerin bu tedavi yöntemlerini Divan’larında nasıl ve hangi bağlamda işlediklerini, onlara ne gibi anlamlar yüklediklerini ortaya koymaya çalışmak olacaktır.

GELİŞME:

İşlediği en önemli konu aşk olan bir edebiyatın tasavvur ettiği hastalık, şüphesiz ki umumiyetle aşk hastalığıdır. Divan şairleri bu hastalıklarını ifade için genellikle derd kelimesini kullanmışlardır. Derd, sözlükte: “gam, keder, kasavet, acı, ağrı, sızı”[3] gibi anlamlara gelir. Derdin karşılığı devâdır. Devâ ise “ilaç, çare, tedbir”[4] demektir. Divan şiirinin en dertli şairlerinden birisi olan Fuzulî’nin dediği gibi:

Marîz-i ışk ukd-i zülfün eyler arzû zîrâ

Muâlicler bu mühlik derde müşkildür devâ derler[5]

Yani, doktorlar aşk hastalığına çare bulamasalar da âşıklar hastalıklarına ilaç aramayı ihmal etmemişlerdir. Doktorların, kendilerine ümitsizce cevap vermeleri, âşıkları yıldırmamıştır. Onlar, çareyi yani ilacı sevgilide aramışlardır. Şairler, hasta olmalarına neden olan varlığa karşı üstü kapalı şikayetlerde bulunsalar da, dertlerinin dermanının yine onlarda olduğunu bildikleri için onları kırma, üzme veya gücendirme niyetinde de değildirler. Şairler kendilerini doktora/sevgiliye emanet etme konusunda hiç çekinmezler. Çünkü aşk derdine çare hekimlerde değil; maşuktadır. Âşık maşukuna kavuştuğu an ilacı bulmuş demektir. Ancak şu da bir gerçektir ki, Divan şiirinde maşuka kavuşan âşık da hemen hemen yok gibidir.

Şimdi konumuzla ilgili olarak tespit ettiğimiz beyitlere geçmek istiyoruz. İlk örneğimiz Nedim’den:

Şerbet-i la’lindeki hâsiyeti bilmem ve lîk

Nişter gamzen aceb üstâd imiş kan almada[6]

Nedim, sevgilinin la’l gibi olan dudağının tatlılığının özelliklerini bilmediğini, ancak neştere benzeyen gamzenin kan alma konusunda ne kadar usta olduğunu çok iyi bildiğini söylüyor. Neşter/nişter, hekimlerin ameliyat esnasında kullandıkları bıçağın adıdır. Gamze, yan bakış demektir ki âşığın kendinden geçmesini, perişan olmasını sağlayan bir güzellik unsurudur. Ancak âşığın aşkını ispat etmesi için de canını gamzeye teslim etmesi gerekir. Nasıl ameliyat olan bir hasta kendini neştere (dolayısıyla da hekime) teslim ediyorsa, âşık da canını gamzeye (diğer bir ifadeyle sevgiliye) teslim eder. Beyitte gamze hem kan alıcı bir düşman gibi görülüyor hem de nişter kelimesinden yola çıkılarak aslında gamzenin amacının âşığı tedavi etmek olduğu vurgulanmak isteniyor.

Dikse sînem zahmını cerrâhlar mecrûh olup

Rişte kan ağlar bana bir yana sûzen bir yana[7]

Yukarıdaki beyitten anlaşıldığına göre, aşkın verdiği ıztıraptan dolayı Hayalî Bey’in de sinesi kanlar içinde kalmıştır. Sinesinin kanlar içinde kalmasının gamze dışında bir başka nedeni de âşığın acı ve kederinden dolayı ah u vah ederek sinesini parçalamasıdır. Sinesi paramparça olan âşık, yaralarını doktorlara diktirmek ister. Ancak sinedeki yaralar dikilirken iğne ve iplik bile âşığın haline üzülür ve kan ağlamaya başlar. Kanlı bir yarayı dikerken iğne ve ipliğin de kana bulanması gayet doğaldır. Ancak şair sanat gücünü kullanarak iğne ve ipliğin kana bulanmasını, kendisine acıyıp kanlı gözyaşı dökmeleri olarak değerlendirir.

Eskiden çıban ve iltihaplı yaraların şişmesini önlemek için yaralara örümcek ağı bağlanırmış. Ayrıca örümcek ağı zeytinyağıyla krem yapılıp yaralara sürülürse iz bırakmaz, çabuk iyileştirirmiş.[8] Şair bu gelenekten yola çıkarak sevgilinin attığı okların ciğerini kanlı bir yaraya dönüştürdüğünü, zayıf bedeninin de bu yara üzerindeki örümcek ağına benzediğini söylüyor:

Ciğerde durmaz akar hûn-ı zahm-ı tîr-i nigâr

Örümcek ağıdır üstünde sanki cism-i nizâr[9]

Yarayı tedavi etmek için kullanılan yöntemlerden birisi, yarayı dağlamaktır. Önce temiz bir demir parçası ateşte kızdırılıp kor haline getirilir ve yaraya dokundurulur. Böylece de yaradaki mikropların öleceğine inanılır. Divan şairleri zaman zaman bu tedavi yöntemine şiirlerinde yer verirler. Ancak onların tedavi etmek istedikleri yara, daha çok gönül yarasıdır. Sâbit’ten aldığımız aşağıdaki beyitte böyle bir tedavi yöntemine telmih vardır. Beyitte tabib (sevgili), âşığın yarasının iyileşmesi için son çare olarak yarayı dağlamaya başlamıştır. Dağlama sırasında âşığın canı yanmaya da devam etmektedir:

Cânımı yakmaktasın âhir devâ keydir diyü

Ey tabîbim tâbekey bu âşık-ı ser-bâza dâğ[10]

Yarayı tedavi etmenin diğer bir yöntemi de yaraya merhem sürmektir. Aşağıdaki beyitte Ümmî Sinan, Hz. Peygamber’in şefaatini yüreğindeki yaraları iyileştirecek bir merheme benzetir:

Derdin urdı yüregime şerha şerha yaralar

Sen şefâ’at merheminden vir saram yâ Mustafa[11]

Yaranın iyileşmesi için uygulanan tedavi yöntemleri bunlarla bitmez. Yaranın daha kötü bir hal almaması için yarayı sudan uzak tutmak gerekmektedir. Bu düşünceden yola çıkan Nev’izâde Atâî, gönlüne seslenerek, çaresiz bir gam kılıcıyla paramparça olduğunu ve her tarafının yaralarla dolduğunu söyler ve göz yaşlarını dökmemesini ister:

Çâk çâk tîg-i gam-ı bî-çâre oldun ey gönül

Dökme âb-ı eşküni pür-yâre oldun ey gönül[12]

Şairlerin bazen sevgili dışında bir kişiyi övmek için de tedavi yöntemlerine yer verdiklerini görüyoruz. Aşağıdaki beyitte Nedim, Damat İbrahim Paşa hakkında yazmış olduğu bir kasidede Paşa’nın koyduğu kanunların, dil üzerinde meydana gelen gizli yaralara karşı merhem olduğunu söyler.[13]

Aceb kanun-ı makbul üzre tertib-i ilac ittin

Aceb merhem kodun dillerdeki zahm-ı nihan üzre[14]

Kalbin fırlattığı kanın atardamar duvarında yaptığı dalgalanma bir vuru şeklinde hissedilir ki buna da nabız denilmektedir. Kalbin sağlıklı bir şekilde kan pompaladığını tespit etmek için uygulanan yöntemlerden birisi nabzı dinlemektir. Bugünkü gibi kalbin sağlıklı bir şekilde kan pompaladığının tespit edilebileceği teknolojik aletlerin olmadığı dönemlerde, nabız tutularak kalbin çalışması konusunda bir ön veri elde edilirdi (Hatta bugün de acil durumlarda, elle nabız tutularak nabzın dakikada kaç kere attığı tespit edilmeye çalışılır.). Nabız tutarak nabzı ölçme geleneği Divan şiirinde de yer bulmuştur. Aşağıdaki beyitte Zâtî, ateşler içinde yandığını, nabız atışlarını kontrol etmek için nabzına yapışan doktorun parmaklarının da bu ateşten yanacağını söylemektedir:

Şem’-i pür-sûz gibi od duta barmaklarını

Bu harâretle eger nabzuma yapışsa tabîb[15]

Divan şiirinde sevgilinin dudağıyla ilgili olarak yapılan tasavvurlarda, genellikle dudağın şifa verici özelliği üzerinde durulur. Sözgelimi, eskiden hastalara, ferahlık vermesi için şerbet içirilirdi (aslında bu uygulama hala devam etmektedir). Bu nedenle Nev’i, aşk hastasına ilaç olarak sevgilinin şerbete benzeyen dudağının kafi geleceğini söylüyor:

Ne bilsün içmeyenler şerbetin keyfiyet-i ışkı

Devâ sorma dilâ ol gonce-femden cism-i bîmâra[16]

Sevgilinin dudağıyla ilgili olarak yapılan tasavvurlardan birisi de akik taşı benzetmesidir. Divan şiirinde dudak bazen akik taşına benzetilir. Akik taşı daha çok Yemen civarında çıkarılan değerli bir taştır. Şairlerimiz değerli olması ve rengi itibariyle akikle sevgilinin dudağı arasında ilişki kurmuşlardır. Ancak akik taşının sevgilinin dudağıyla ilgisi sadece kıymetli bir mücevher olması ve biçimsel benzerlik taşıması itibariyle olmasa gerektir. Zira akik taşının sağlık açısından son derece faydalı yönleri bulunduğu da bilinir. Mesela, akik taşının kalp çarpıntısını önlediği, kalbe kuvvet verici özelliğinin bulunduğu söylenmektedir. Benzer şeyleri mercan için de söylemek mümkündür. Mercan da sevgilinin dudağına benzetilir. Mercanın da tıpkı akik taşı gibi kalp çarpıntısına karşı faydalı olduğu, kalbi kuvvetlendirdiği bilinmektedir. Bunun için akik taşını ve mercanı öğütüp balla karıştırmak ve öylece içmek gerekir. Ayrıca her iki taşı da üzerinde taşımak kalp çarpıntısını giderir.[17] Şairin de aşkının yoğunlaştığı organ kalptir; aşkın merkezi orasıdır. Kalp hasta olunca ilacını da aramak gerekir. Âşık için en iyi ilaç, sevgilinin akik taşı ve mercan gibi şifalı olan ve âb-ı hayâtı bile utandıran dudağıdır:

Dedim lebin ki âb-ı hayâtı hacîl kılur

Mercân mı ya akîk-i Yemen dedi ikisi de[18]

Divan şairlerinde dudağı şifa olarak görme anlayışı çeşitli tasavvurlarla devam eder. Bu tasavvurlardan birisi de dudağın bala benzetilmesidir. Balın şifaları saymakla bitmez. Önemli bir enerji deposu olarak bilinen bal, halsizliği önler, ağrı kesici olarak kullanılır, tansiyonu dengeler, göze kuvvet verir. Modern tıbbın ürettiği çeşitli vitamin ilaçlarının yerine eskiden hep bal kullanılırdı. Ahmed Paşa, miskin bir halde olan gönlüne ilaç olarak sevgilinin bal gibi şifalı olan dudağını ister:

Çün dil-i miskîni zülfün kıldı sevdâyî mizâç

Ey müferrih-leb buyur şehd-i şifân eyle ilâç[19]

Geleneksel tedavi yöntemlerinden birisi de çeşitli bitkilerden teşekkül ettirilen macunlardır. Subhizâde Azîz de bu geleneğe işaretle, sevgilinin dudağının hastalara macun dağıttığını söylüyor:

Yine ma’cûn tağıtmış hastegâna hokka-i la’lün

Azîzün derdinin de çâresisin lutf it ol emle[20]

Yukarıdaki beyitlerde ilaç olarak tasavvur edilen sevgilinin dudağı, Ahmed Paşa’nın aşağıdaki beytinde doktor olarak karşımıza çıkar; sevgilinin dudağının açılması da doktorun ilaç sunması, bugünkü ifadeyle reçete yazmasıdır:

Hak bu kim cân derd-mendinin tabîbibdir lebin

Hokka-i la’lin açıp derde devâlar gösterir[21]

Beytin anlamı aşağı yukarı şöyledir: “Ey sevgili! Dertli, hasta olan canımın doktoru senin dudağındır. Senin la’l gibi kırmızı bir hokkaya benzeyen dudağından çıkacak sözcükler dertlere ilaç olur.”

Doktor sevgili olunca, hastane de sevgilinin bulunduğu yer olacaktır. Bazı şairlerimiz, doktoru da, hastaneyi de sevgilide bulurlar.

Çün tabib-i la’lüne anber satar Hindû benin

Yâ neden bekler lebün dârü’ş-şifâsın bilmedim[22]

Ahmed Paşa’ya göre, sevgilinin Hindliye benzeyen “ben”i, la’l gibi olan dudak tabibine anber satmaktadır. Ancak sevgilinin beni, aynı zamanda dudak hastanesinin de bekçiliğini yapmaktadır. Beyitte dudak hem doktora hem de hastaneye benzetiliyor. Ben, kokusu ve rengi itibariyle amberi çağrıştırır. Beyitte ben, amber satıcısına benzetilmiştir. Şairlerin amberi kullanmasının da sadece kokusu bakımından olmadığını zannediyoruz. Zira amberin kokusunun güzelliğinin yanında, insan vücuduna da oldukça faydalı yönlerinin olduğu söylenebilir. Hasta olan âşık daima deva arar ve devayı da yine sevgilide bulur. Sevgiliye ait her unsur âşık için ilaçtır. Sevgiliye ait unsurların benzetildiği varlıklar da sıradan varlıklar olamaz; mutlaka birtakım hususiyetlerinin olması gerekir. Amber de bu kendisine benzetilen varlıklardan birisidir.

Amberin insan sağlığı açısından pek çok faydası vardır. Bunlardan bazıları şunlardır: Amber koklamak kalbe kuvvet verir. Amberi kan macunlarıyla birlikte yemek kan yapımın hızlandırır. Ayrıca amberin ağrı kesici ve vücut ısıtıcı özelliği de vardır.[23] Amberin bu özelliklerini bilip de şairlerin onu sadece kokusu açısından kullandıklarını söylemek doğru değildir. Şairler amberin bütün özelliklerini göz önüne alarak çok güzel benzetmeler yapmışlardır.

Divan şiirinde hastane kavramı genellikle darü’ş-şifa veya bîmarhane olarak kullanılır. Yukarıdaki örnekte şair, sevgilinin dudağını hastane kabul ederken; bazı şairler de dünyayı hastane, övdükleri kişiyi doktor olarak kabul ederler. Sözgelimi Nef’î, Şeyhülislam Mehmed Efendi’ye yazdığı kasidede, bütün insanların hasta, dünyanın hastane, Mehmed Efendi’nin lütfunun da şefkatli bir doktor olduğunu söyler:

Halk-ı âlem serteser bîmâr-ı derd-i ihtiyâc

Dehr bir dârüşşifâ lütfun tabîb-i mihribân[24]

Divan şiirinde âşık sayılmanın da şartları vardır. Âşık oldum demekle âşık olunmaz. Önce cünûn vadilerinde dolaşmak ve mecnûn olmak gerektir. Mecnûn cinlenmiş demektir ki delilik, divanelik anlamına da gelir.[25] Âşık aşkından deli divane olunca tedavisi için de tımarhane gerekir. Nabi, aşk ülkesinde cünûn vadilerini dolaştığını söylediği aşağıdaki beyitte buna işaret eder:

Cünûn vâdîlerin hep devlet-i aşkında tayy ettim

Hemân bir rehgüzârım düşmedik dârüşşifa kaldı[26]

Bugün akıl hastanelerinde, ileri derecede ruh ve sinir hastası olan ve zaptedilmesi mümkün olmayan kişilere deli gömleği giydirilir. Eskiden de bu tür insanların tedavisi yapılırken, tedaviye onları zincire vurmakla başlarlardı. Zincire vurmak, hem kişiyi sakinleştirmek, hem de onun kendisine ve etrafına verebileceği zararları engellemek için bir tedbirdir de aynı zamanda. Bu uygulama tedavinin ilk adımı sayılabilir. Divan şiirinde de, zaman zaman zincire vurmak ile ilgili hayallere rastlamak mümkündür. Bu hayallerde genellikle âşık, akıl hastası; sevgilinin saçı da onun bağlandığı zincir biçiminde düşünülür. Sevgilinin aşkıyla perişan olmuş, aklî dengesini kaybetmiş bir kişi için en iyi tedavi yeri de, yine sevgilinin saçıdır. Bu nedenle, âşığın divane gönlünü zincire benzeyen saçla bağlamak tedavi için ilk adım olacaktır:

Gönül zencîr-i zülf-i dilbere bend olsa ey Râmî

İderdi aklı âzâde biraz divâne kaydından[27]

Âşık, sevgilisine olan aşkını ispat etmek için cünûn vadilerinde dolaşıp tımarhanelerde ve sevgilinin saçında tedavi göredursun; diğer yanda da onun bu denli büyük aşkını çekemeyen, onu aşkından dolayı kınayan kişiler de vardır. Necati Bey, kendisini sevgiliden soğutmaya çalışanlara şöyle der:

Beni senden sovutmaya sevâdın ekşitir nâsih

Bilir kim sirke ile yeğ söyünür bî-gümân âteş[28]

Şair, beyitte vaizin, kendisini sevgiliden soğutmak için ekşi sözler söylediğini (yazdığını) söylüyor. Sirke ile nasıl ateş söndürülürse, o da söylediği (yazdığı) sözlerle benim aşk ateşimi söndürmeye, beni sevgiliden uzaklaştırmaya çalışıyor, diyor. Bugünkü gibi ateş düşürücü ilaçların ve şurupların üretilmediği dönemlerde insanlar ateş düşürücü olarak sirke kullanırlardı. Bugün bile Anadolu’nun özellikle kırsal kesimlerinde ateş düşürücü bulunamadığı vakit sirkenin, hastanın ateşini düşürmesi için vücuduna sürüldüğünü hatta harareti kessin diye hastaya içirildiğini görmemiz mümkündür. Sirkenin ateş düşürücü özelliğini bilen Necati Bey, bunu çok güzel bir benzetmeyle nazma dökmüştür.

Divan şairlerinin hastalanmalarına sebep olan bir başka unsur büyü, diğer bir ifadeyle sihirdir. Çok eski zamanlardan beri insanlarda büyük bir merak ve ilgi uyandırmış bir husus olan büyü, bilinen yollarla sağlanamayan şeyleri elde etmek, birine zarar vermek ya da korumak için birtakım gizli güçleri kullanarak doğayı ve doğa yasalarını zorla etkileme amacını güden işlemlerin tümü[29] olarak tarif edilir. Herkesin büyü yapamayacağına, büyü yapacak kişinin bir takım yeteneklerinin bulunduğuna inanılmıştır. Bu konuyla ilgili bir diğer inanış ise büyüden kurtulmak için yine büyücülere müracaat edilmesidir. Ayrıca bir takım hastalıkları gidermek için büyü yapma/yaptırma (geçerliliği ve doğruluğu bir tarafa) günümüzde olduğu gibi eski dönemlerde de revaçta olan bir tedavi biçimidir. Bu geleneği 16. yüzyıl şairi Zâtî’nin aşağıdaki beytinde de görmek mümkündür. Zâtî, bu beyitte sevgilinin hasta olan gözünün sıhhat bulması için büyü/efsun yaptığını söylüyor:

Çeşm-i bîmârı nigârun sıhhate irsün diyu

Berre-i dil kanı ile yazaram efsûn ana[30]

Divan şiirinde dikkatimizi çeken ve halkımız arasında bugün de geçerliliğini koruyan bir başka inanış da nazar (göz değmesi)dir. Nazarın mahiyeti kesin olarak bilinmemekle birlikte, insanın sağlığında bir takım bozukluklar meydana getirdiğine inanılır. Nazardan korunmak için nazar ayetlerinin ve dualarının yazıldıkları hamayiller/ nüshalar/ muskalar vardır. Bunlar genellikle dirsekle omuz arasındaki bölgeye (pazı) takılır. Nâlî’ye göre, eşsiz güzellik sahibi sevgilinin nazardan korunmak için hamâyile ihtiyacı yoktur. Çünkü kâkülü bu görevi fazlasıyla görecektir:

Kâkülün olsun hamâyil-bend-i bâzû-yı cemâl

Âfet-i aynü’l-kemâl-i i’tibârımdan sakın[31]

Muska/hamayil sadece nazara veya bir belaya yakalanıldığında takılmaz. Tıpkı bir aşı gibi daha nazar veya bela isabet etmeden tedbir olarak da takılır. Nitekim Avnî (Fatih), İblis rakibin tuzaklarını ve oyunlarını def etmek için, âhının habercisinin boynuna öbek öbek muskalar takmıştır:

Avniyâ mekr-i rakîb-i dîv-i men’ etsin diyü

Peyk-i âhın boynuna taktım hamâyıl şâh şâh[32]

Fuzuli de, aşkın belalarından korunmak için muska taşımaktadır. Ancak Fuzulî’nin taşıdığı muska biraz farklıdır:

Fâriğ etti aşkın özge mehlikâlardan beni

Hırz-ı cândır sakladı aşkın belâlardan beni[33]

“Senin aşkın beni belalardan koruyan bir muska olduğu için diğer ay yüzlü güzellerden bana elimi çektirdi.”

Sıradaki beyit, Hayali Bey’den:

Asıldı sünbüle mânendi sünbülüne gönül

O ben olalı izârında habbetü’s-sevdâ[34]

Hayali Bey, beyitte gönlün sümbüle benzeyen saça asıldığını, gönlün amacının habbetü’s-sevdaya ulaşmak olduğunu söylüyor. Habbetü’s-sevda, çörekotu demektir. Sevgilinin yanağındaki ben, çörekotuna benzetilir. Yanaktaki benin çörek otuna benzetilmesi biraz şekil itibariyledir. Ancak, çörekotunun hastalara şifa olma bakımından çok önemli bir bitki olduğunu görünce aşkın verdiği ıstıraptan dolayı halsiz düşen, sevgilinin huzurunda iki büklüm olan âşığın da çörekotunu neden talep ettiğini daha iyi anlıyoruz. Şair elbette sevgilinin benine ulaşmayı düşünür. Ancak sevgilinin yanağındaki beni çörek otuna benzetmesi sadece şekil bakımından bir benzerlikle izah edilemez. Çörek otunun bilinen en önemli özelliği vücuda kuvvet ve zindelik vermesidir. Harap ve bitap düşmüş bir âşığın biraz da buna ihtiyacı vardır.

Yüzyıllardan beri gözün görme gücünü artırdığı ve göze güzellikle verdiği düşüncesiyle sürme çekilir. Sürmenin aslı “kuhl” denen bir madendir. En iyi sürmeler Isfahan’dan çıkarılırmış. Sürmenin gözün görme gücünü artırıcı özelliğinden başka pek çok faydası vardır. Mesela, güneşin göze çarpmasını önler; göz iltihabını giderir; yara tedavi eder; baş ağrısına faydalıdır.[35] Peygamberimizin, yatmadan önce göze sürme çekmeyi tavsiye ettiğinin bilinmesi ve buradan hareketle göze sürme çekmenin sünnet olduğuna dair dinî inanç, sürme kullanımını daha cazip bir hale getirmiştir. Sürme eskiden hem kadınların hem de erkeklerin kullandıkları bir tedavi aracı iken, zamanla sadece kadınların kullandıkları bir çeşit güzellik malzemesi konumuna tahvil edilmiştir. Divan şiirine baktığımızda sürmenin faydalarının bilindiği ve şairlerimizin bunu şiirlerinde zaman zaman işledikleri görülür. Ancak şairlerimizin şiirlerinde bahsettikleri sürme, farklı bir sürmedir. Her fırsatta âşık olduklarını söyleyen şairlerin gözleri de aşkın verdiği ıztıraptan ve sabahlara kadar ağlamaktan dolayı halsiz düşer; hatta bazen kör bile olur. Tedavi için de sürme (tûtiyâ) gereklidir. Ancak bu sürme Isfahan sürmesi değil, sevgilinin kapısının tozu toprağıdır:

Girmez gözüme iki cihânın cevâhiri

Kuhl-ı cilâyiçin bir avuç hâk-i der yeter[36]

Cilâ-yı dîde-i cân ü dilümdür hâk-ı der-gâhun

N’ola bâd-ı sabâdan tûtiyâ ey âfet istersem[37]

Divan şiirinde göz rahatsızlığı deyince ilk akla gelen isimlerden biri Hz. Yakup’tur. Hz. Yakup, oğlu Yusuf Peygamber’in hasretinden o kadar ağlar ki, gözleri kör olur. Mısır meliki olan Hz. Yusuf babasına gömleğini gönderir. Gömleği, kör olan gözlerine süren Hz. Yakup hemen sıhhat bulur ve görmeye başlar. Şairlerimiz, sevgiliye duyulan hasreti ifade etmek için sık sık Hz. Yakup’la kendileri arasında benzerlik kurarlar. Aşağıdaki beyitte Ahmed Paşa, Yusuf’un kokusu nasıl Yakup’un gözünü açtıysa sevgilinin gömleğinin kokusu da benim vücuduma hayat verdi diyor:

Bûy-ı Yûsuf dîde-i Ya’kûba virdi ise basar

Ahmed’e cân virdi yârun nükhet-i pîrâheni[38]

Hastalıktan kurtulmak için bütün bu vb. ilaç ve tedavinin yöntemlerinden faydalanmak yanında sabretmek de gerekmektedir. Eğer, hastalığa sabredilmezse, dermanı bulmak da zorlaşır. Bu nedenle Mustafa Rûmî, şifa bulmak isteyenlerin öncelikle hastalıklarına sabretmeleri gerektiğini söyler:

Kim ki sabrı olmadı dermânsız ol

Sabr edenler buldılar derde şifâ[39]

SONUÇ:

Bütün bu örneklerden sonra sonuç olarak şunları söylemek istiyoruz:

Divan şairlerimiz yaşadıkları döneme ait pek çok özelliği şiirlerine taşıdıkları gibi dönemlerinin tedavi yöntemlerinden de yer yer söz etmişlerdir. Ancak şairlerin ilk vazifesi dönemlerinin özelliklerini olduğu gibi şiirlerine yansıtmak değildir. Hiçbir dünya edebiyatında şairlerin birincil vazifeleri tarih kitabı yazmak olmamıştır. Dünya edebiyatında isim yapmış şairler gibi Divan şairlerinin de birincil vazifesi şiir sanatını icra etmektir. Onlar her şeyden önce şairdirler. Bu nedenle onların eserlerini değerlendirirken bu gerçeği unutmamak gerektiği kanısındayız. Şairlerin amaçları duygu ve düşüncelerini anlatmaktır; meramlarını dile getirmektir. Şairler bu amaç uğruna ellerindeki malzemeyi en iyi biçimde kullanmanın yolunu ararlar. Onlar için önemli olan sözün büyüsünü ve etkileyiciliğini artırmaktır. Söylenmek istenen duygu ve düşünce ancak bu şekilde okuyucunun zihninde kalıcı bir etki meydana getirebilir. Bu nedenle şairler, genellikle duygu ve düşüncelerini nazma dökerlerken muhataplarının zihinlerinde bırakacakları izin etkin ve keskinliğini sağlama uğruna zaman zaman dönemlerinin tıbbî kavramlarından ve anlayışlarından da faydalanmakta bir mahzur görmemişlerdir. Bu tür kullanımlar da Divan şiirinin güzelliğine farklı güzellikler katılmasına vesile olmuştur.

Divanlar arasında dolaşıldığında, yukarıdaki örneklerde geçen konularla veya onların benzerleri ile ilgili pek çok beytin bulunduğu görülecektir. Divan şiiri uçsuz bucaksız bir derya gibidir. İçine girildikçe tadına varılmakta, güzelliği ve önemi daha iyi anlaşılmaktadır. Divan şiirinin mimarları, Divan şiirini inşa ederken kullanılması mümkün olan hemen hemen her konuyu, her ögeyi birer malzeme olarak kabul etmişler ve bu malzemeleri ince ince işleyerek bir şaheser meydana getirmişlerdir. Hayatın gerçeklerinden kopuk soyut bir edebiyat olmakla itham edilen bu edebiyatın, hayatla ne derece irtibatlı olduğu gerçeği, yıllardır pek çok değerli bilim adamı tarafından ortaya konulmaktadır. Makalemiz, bu gerçeğin ortaya konulmasına yönelik yapılan çalışmalara küçük bir katkı niyeti de taşımaktadır.

Muhammet KUZUBAŞ

Dipnotlar:

[1] Mehmet DOĞAN, Büyük Türkçe Sözlük, İz Yayıncılık, İstanbul 1996, s. 468.

[2] Bu konuda geniş bilgi için bakınız: Veli Behçet Kurdoğlu, Şair Tabîbler, İstanbul Fetih Cemiyeti-İstanbul Enstitüs Neşriyatı, İstanbul 1967.

[3] Ferit DEVELLİOĞLU, Osmanlıca-Türkçe Ansiklopedik Lûgat,Aydın Kitabevi, Ankara 1997, s.175.

[4] Ferit DEVELLİOĞLU, a.g.e., s. 181.

[5] Fuzûlî Divanı, (Haz: Prof.Dr.Kenan AKYÜZ vd.), Akçağ Yayınları, Ankara 1997, s.170.

[6] Nedim Divanı, (Haz: Doç.Dr.Muhsin MACİT), Akçağ Yayınları, Ankara 1997, s. 345.

[7] Hayâlî Divanı, (Haz: Prof.Dr.Ali Nihad TARLAN), Akçağ Yayınları, Ankara 1992, s.96

[8] Mustafa ÖZER, Alternatif Tıp ve Şifa Sofrası, Bürde Yayınları, İstanbul 2001, s. 236.

[9] Nev’i Divanı, (Haz: Mertol TULUM, M.Ali TANYERİ), İstanbul Üniv. Edebiyat Fak. Yayınları, İstanbul 1977, s. 285.

[10] Sabit Divanı, (Haz: Prof.Dr. Turgut KARACAN), Pasifik Yayınları, Samsun 1997, s. 447.

[11] Ümmî Sinân Divanı, (Haz: Azmi BİLGİN), MEB Yayınları, İstanbul 2000,s. 20.

[12] Nev’ziâde Atâî Divanı, (Haz: Saadet KARAKÖSE), (Yayımlanmamış Doktora Tezi), Malatya 1994, s. 271

[13] Aslında beyitte sözü edilen dil yarasını mecaz anlamda anlamak da mümkündür. Ancak şair burada bir sözcük oyunuyla iki anlamın da çağrışım yapmasını sağlamıştır.

[14] Nedim Divanı, a.g.e., s. 29.

[15] Zâtî Divanı, (Haz: Ali nihad TARLAN), İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Yayınları, İst. 1967, s. 68.

[16] Nev’i Divanı, a.g.e., s. 491.

[17] Konuyla ilgili olarak bakınız: Mustafa ÖZER, a.g.e., s. 39 ve s. 218.

[18] Şeyhî Divanı, (Haz: Prof.Dr.Mustafa İsen, Prof.Dr.Cemal Kurnaz), Akçağ Yayınları, Ankara 1990, s. 246.

[19] Ahmed Paşa Divanı, (Haz: Prof.Dr.Ali Nihad TARLAN), AKçağ Yayınları, Ankara 1992, s.130.

[20] Subhizâde Azîz Divanı, (Haz: Doç. Dr. Sadık ERDEM), Fakülte Kitabevi Yayınları, Isparta 2001, s. 122.

[21] Ahmed Paşa Divanı, a.g.e., s.138.

[22] Ahmed Paşa Divanı, a.g.e., s. 212.

[23] Mustafa ÖZER, a.g.e., s. 43.

[24] Nef’î Divanı, Akçağ Yayınları, (Haz: Metin AKKUŞ), Ankara 1993. s.225)

[25] Leyla ile Mecnun hikayesindeki Mecnun’un asıl adı Kays’tır, cünuna erdikten sonra Mecnun olmuştur.

[26] Nâbî Divanı, (Haz: Ali Fuat BİLKAN), MEB Yayınları, İstanbul 1997, s.1093.

[27] Râmî Divanı,(Haz: Erdal HAMAMİ), Kültür Bakanlığı Yayınları, Ankara 2001, s. 514.

[28] Necati Bey Divanı, Akçağ Yayınları, (Haz: Ali Nihad Tarlan), Ankara 1992, s. 263.

[29] Sedat Veyis ÖRNEK 100 Soruda İlkellerde Din, Büyü, Sanat, Efsane, Gerçek Yayınevi, İstanbul 1974, s. 135.

[30] Zâtî Divanı, a.g.e., s. 49.

[31] Nâilî Divanı, (Haz: Prof. Dr. Ali Nihad TARLAN), Akçağ Yayınları, Ankara 1990, s.262.

[32] İskender PALA, Fatih Sultan Mehmed, Şule Yayınları, İstanbul 1999, s. 54-55.

[33] Fuzûlî Divanı, a.g.e., s. 274.

[34] Hayâlî Divanı, a.g.e., s.92.

[35] Mustafa ÖZER, a.g.e., s. 273

[36] Şeyhî Divanı, a.g.e., s.114.

[37] Şeref Hanım Divanı, (Haz: Ahmet Kırkkılıç), Atatürk Üniversitesi Yayınları, Erzurum 1993, s. 253.

[38] Ahmed Paşa Divanı, a.g.e., s.282.

[39] Mustafa Rûmî Divanı, (Haz: Prof. Abdülkerim ABDÜLKADİROĞLU, Yard. Doç.Dr. Mustafa TATÇI), Anıl Matbaa, Ankara 1998, s.6.

Gönderen İsim/Mail:

Azm-i sefer ettin dil-i nâçârı unutma

Azm-i sefer ettin dil-i nâçârı unutma
Gittin güzel ammâ bu dil-efkârı unutma

Gâhîce uyandıkça şebistân-i safâda
Şol gice olan sohbet-i hemvârı unutma


Vardıkça şeker-hâba girip bister-i nâza
Ne zehr içer dîde-i bîdârı unutma

Ben sabr edeyim derd ü gam-i hecrine ammâ
Sen de güzelim ettiğin ikrârı unutma

Ağlatmayacaktın yola baktırmayacaktın
Ol va’de-i tekrâr-be-tekrârı unutma

Yok tâkati hicrânına lûtf eyle efendim
Dil-haste-i aşkın olan Esrârı unutma

Esrar Dede

Şevkız ki dem-i bülbül-i şeydâda nihânız

Şevkız ki dem-i bülbül-i şeydâda nihânız
Hûnuz ki dil-i gonca-i hamrâda nihânız

Bu cism-i nizâr üzre döküp jale-i eşki
Çün rişte-i can gevher-i mânâda nihanız

Mahrem yine her hâlimize bâd-i sabâdır
Dâim şiken-i zülf-i dilârâda nihânız

Olsak n’ola bî nâm-u nişân-ı şöhre-i âlem
Biz dil gibi bir turfe muammâda nihânız

Hem gül gibi rengînî-i mânâ ile zâhir
Hem neş’e gibi hâlet-i sahbâda nihânız

Geh hâme gibi şevke tarâz-ı gam-ı aşkız
Geh nâle gibi hâme-i şekvâda nihânız

Ettik o kadar ref-i taayyün ki Neşati
Âyîne-i pür tâb-ı mücellâda nihânız

Neşati

Aşk

Bu gece cebimdeki kırık dökük; kağıt para gibi buruk ve eskimeye yüz tutmuş harfleri çıkarıp Seni hatırlatan yazılar yazmalıyım. Esrik harflerle ne kadar anlatılırsın bilmemekle beraber, denemeliyim. Çünkü unuttuğum bağbozumu zamanların anımsanması ve gözyaşı dökülmesi gerek. Yorgun ateşböcekleri gibiyim.

Bu gece kelebeklerle geçmeli izafi dakikalar. Onlar kanat çırpmalı ateşe ben elimi uzatmalıyım. Aşk ateşten gömleği giymek demektir. yakar. yanmaya razıysan giyebilirsin ancak.

– Sevda derdim aşkın yoludur ki aşkın yolunu mu istersin yoksa Aşk’ımı?
– Aşk için yaratılmışım. Razıyım…ben aşkı isterim. Ya Aşk ister mi beni?

Bu gece ney eşliğinde güneş ekseninde dönen galaksiler gibi dönmek istiyorum. Beni gören semazenlerden sanmalı (ama değilim). Beni gören Şems talebeliğe alır mı? Bir elimi semaya çevirip gökteki meleklerle elimi birleştirmek; Bir elimi toprağa çevirip (tez zamanda gelip) Seninle kavuşmak istediğimi söylemek istiyorum. Döne döne aşkı gökyüzünden alıp toprak tenime yerleştirmeliyim. Gayretli olmalıyım. Teslim olmalıyım. Kemiklerim terlediği gibi terlemeli bastığım toprak.

Benim göçüm dudaktan kalbedir. Asıl yuvam gönüldür. Memleketim, sılam. Hasretim, nefesim… Melekler, açın kapılarını mekanımın. Sen gir ve seninle bütün güzellikler girsin. Rahiyalar koksun. Güller, laleler açsın. Seni tanıtan her imge bayram etsin. Hazadide sarayım şenlensin. Dilim bülbül gibi söylesin. Beyhude, sarmaş dolaş, kekre yüzümde gonca çiçekler açsın.

Ağlamalıyım bu gece. Sadece Senin için. Sırf İbrahim’in büyük baltasıyla parçaladığı, peygamberimiz(s.a.v.)’in elindeki değnekle kabe’den attığı ve sonra insanlığımızın içinde şekil değiştirip tekrar yerleşen çıplak ve soyut putlara inat, Senin için ağlamalıyım. Ellerim semaya bakmasa da içim titreye titreye Seninle olmalı.

Haydi kabul et beni, bana aşk(ım) de… Seni aşk bildim her saniye…

01.45
mehmet türkmen

Gönderen İsim/Mail: mehmet türkmen/mehmetturkmen28@hotmail.com

Ney kimi her dem ki bezm-i vaslunı yâd eylerem

Ney kimi her dem ki bezm-i vaslunı yâd eylerem
Tâ nefes vardur kuru cismümde feryâd eylerem

Rûz-ı hicrândur sevin ey murg-ı rûhum kim bugün
Bu kafesden men seni elbette azâd eylerem


Vehm edüp tâ salmaya sen mâha mihrin hiç kim
Kime yetsem cevr-ü zulmünden ana dâd eylerem

Kan yaşum kılmaz vefâ giryân gözüm isrâfına
Munca kim her dem ciğer kanından imdâd eylerem

İncimen her nice kim ağyâr bî-dâd eylese
Yâr cevri içün gönül bî-dâda mutâd eylerem

Bilmişem bulmam visâlinlik bu ümmîd ile
Gâh gâh öz hatır-ı nâ-şâdumı şâd eylerem

Levh-i âlemden yudum eşk ile Mecnûn adını
Ey Fuzûlî men dâhi âlemde bir ad eylerem

Fûzûli

Feryâd ki feryadıma imdâd edecek yok

Feryâd ki feryadıma imdâd edecek yok

Efsus ki gamdan beni azad edecek yok

Tesir-i mahabbetle yıkılmış güzel amma

Virane dili bir daha âbâd edecek yok.

Kes, varsa alkan bana ey tali-i dûnum

Sen var iken âlemde beni yâd edecek yok

Hakkıyla bilir zâr gönül halet-i aşkı

Mâhirdir o fende anı üstâd edecek yok

Ya Rab ne içün zar Nigâr şu cihanda

Nâşâd edecek çoksa da bir şâd edecek yok

Nigar Hanım


Hosting Sponsoru

sponsor