Taşlıcalı Yahyâ

Ne sağ olmak murâdımdır ne ölmekten kaçar cânım
Cihânda hasta-i aşk olalı bir hoşça hâlim var

Sağ olmak arzum da yok, ölmekten korkum da. Şu dünyada aşk hastası olduğumdan beri bir hoş haldeyim.



Taşlıcalı Yahyâ


Edebiyat Türkiye Kültür ve Sanat Sitesi

 

Edebiyat Türkiye’ye hoşgeldiniz.Sitemize kendi şiir/denemelerinizi ve edebiyatla alakalı dökümanlar yollayabilirsiniz.Şiir ve denemeleriniz ‘Erbab-ı Kalem’ bölümünden yayınlanacaktır.

Yukarıda yer alan beyitler ve kısa açıklamaları Meşveret Divanımızdaki Klasik Türk Edebiyatıbölümünden alınmaktadır.Beyitlerin  açıklamaları üyelerimiz tarafından yapılmaktadır. İlgili bölüme katılarak beyitler üzerinde daha geniş bilgilere ulaşabilir ve siz de beyitler üzerinde düşüncelerinizi paylaşabilirsiniz.

YANLIŞ BİLDİKLERİMİZ

Konuşmalarımız sırasında yahut yazılarımızda farkına varmadan çok büyük yanlışlar yapabiliyoruz. İnsanoğlunun kusursuz olamayacağı gerçeği , apaçık ortada olsa da birtakım yanlışların düzeltilmesi gereği de gözardı edilmemelidir.Bazen öyle önemli yanlışlar yapıyoruz ki farkına varmadan bir sözün , tamamıyla ana fikrini değiştirebiliyoruz.Nitekim bu tür yanlışlar en önemli aracımız olan dilin yanlış kullanımına ve anlatmak istediklerimizi tam olarak ifade edemememize neden olabiliyor.Çoğu zamansa ısrarla üzerinde durduğumuz , savunduğumuz şeylerin yanlışlarla dolu olduğu gerçeğini kabullenemiyoruz.

“Yanlış Bilinenler” başlığı ile daha çok tarihe mal olmuş önemli sözlerin , atasözlerimizin nasıl yanlış anlaşıldığına ince ayrıntılarıyla değineceğimi belirtmek istiyorum.

İşte tarihe mal olmuş ve hala toplumumuzun %99’unun yanlış bildiği bir söz : “Türk! Öğün , Çalış , Güven”. Mustafa Kemal Atatürk’ün bu muhteşem sözü ne yazık ki tamamen yanlış bilinmektedir. Türk seslenişinde anlaşılmayan bir şey yoktur. Fakat bu sözdeki asıl gizem “ÖĞÜN” kelimesindedir. Burayı özellikle vurgulamak istiyorum ki buradaki öğün kelimesi ile bugün kullandığımız “ÖVÜNMEK” kelimesinin hiçbir alakası yoktur. Birtakım forumlarda bunun övünmek olması gerektiğini belirten insanlar olsa da yapmış oldukları açıklamalarından , Eski Türkçe kaynaklarına başvurmadıklarını anlamaktayız.Gelelim asıl anlamına…Buradaki “Öğün” kelimesi tam anlamıyla “Düşün” demektir.”Ög_” kelime kökü , akıl , düşünce , düşünme gibi anlamları içermektedir.Buradaki kullanımı da tamamen bu şekildedir.Atatürk burada “Düşün” diye seslenmektedir.Nitekim bir insanın çalışıp kendine güvenmeden övünmesi kadar saçma bir mantık olamaz.Anlaşılan , Atatürk bizlere burada “Türk! Öğün , Çalış , Güven” derken düşünmemizi , çalışmamızı ve güvenmemizi istiyor.Bu noktada en büyük temennim ise bir an önce forumlarda yaygınlaşan yanlışın düzeltilmesidir.

Bir diğer yanlış bilinen söz ise “Ana gibi yar Bağdat gibi diyar olmaz” atasözüdür. Bu sözün de %99’umuz tarafından yanlış bilindiğini rahatlıkla söyleyebilirim. Bu atasözünü tamamen kendi mantığımıza göre şekillendirdiğimiz için aslında tam da yanlış olmadığını söyleyebiliriz. Fakat bu atasözünde de bir gizem olduğunu ve bilinmesi gereken birtakım doğruların varlığını belirtmeden geçemeyeceğim. Bu atasözündeki “Ana” kelimesi Suriye’deki bir “yar”ın yani falezin , uçurumun adıdır. Bu atasözünün aslındaki ifade de bu yar olmalıdır. Bağdat gibi diyar deyişinde zaten bir problem gözükmemektedir. Ana , Suriye’de varlığı bilinen en büyük yarlardan biridir.Bu atasözüne yansıması ise mantık çerçevesi içerisinde anlaşılır bir durum arz etmektedir.Kısacası burada ana gibi yar olmaz derken Suriye’deki maddi bir yar(falez,uçurum) kastedilmiştir.Zamanla bu atasözü anlam değişmelerine uğrayarak günümüzdeki anlamını kazanmıştır.Şunu itiraf etmeliyim ki iyi ki de günümüzde bu anlamda kullanılmaktadır.Anne sevgisinin öneminin her an kavranması , bilinmesi gereken günümüzde , dönemin Bağdat gibi cennet mekan bir yeri ile kıyaslama yapılması , bize bu kutsal sevgiyi aşılaması bakımından büyük önem taşımaktadır.Bu ve benzeri atasözlerimizin varlığının bilinmesi , kullanılması ise ayrı bir güzellik taşımaktadır.

Yanlış bilinen sözleri saymakla bitiremeyeceğimi söylemem gerekir.Bu ve buna benzer öyle kullanımlar var ki insan şaşırmadan edemiyor doğrusu. Burada yalnızca iki sözü vermekle yetindim. Fakat ilerleyen haftalarda , zaman zaman bu tarz kullanımları yazacağımı da belirtmek istiyorum.

HAFTANIN SÖZÜ : “Yaptığı yanlışın farkına vardığı halde, yanlışını düzeltme erdemliliğini göstermeyen kimse, şüphesiz ki gururunun esiridir.” (R.Bayındır)

RÜŞTÜ BAYINDIR

İnsânbol/İstanbol

I.
Bu şehir,
Bu zamân,
Dar sokaklar…

Biliyor musun,
Bâzen eskitiyorum bu fikirsiz şehri
Beton binâlara, ahşaptan evler çiziyorum
Eski İstanbul oluyor bu şehir…
Eski İstanbuldayım;
Başımda bir takke, üzerimde istanbulin,
Yanımdan faytonlar geçiyor

Biliyor musun,
Bu eskittiğim şehirde,
Bir hanımefendinin düşen mendilini
Yüzlerce yıl koklayabilirim

Daha da eskitiyorum bu şehri..
Sabâh namazı sonraları, sarayın bostanından
Zerzevat toplayan zevât mahzûz
Ve zembilcisi, ve nalbandı, ve sâlepcisi

Biliyor musun
Huzûr, ölümü de güzelleştirmiş
Bu eskittiğim şehirde..

II.

Bir demdi,
Lambadan önce, çırâdan sonraydı
Beygir, Skutari’de; at, Üsküdar’da idi
Mermer-i beyzâ, betonlanmadan,
Mahalleler, apartımana taşımadan evveldi
Şadırvanlar, şad-revân; şehzâdeler, şah-zâde idi
Dâne-i Rahmân’ın bil’an çatladığı demdi
Terkib-i lisân, terkib-i insân
Hâtıra-i fâtihân
Muhabbet, farz-ı ayn
Nâs, yekzebân, yekzemân..
Türkân, Çerâkise, Ekrâd,
Arab, Acem, Ehl-i sebt…
Bilumûm ebruferâh idi..
Irklar kanlanmadan,
Kanlar, ark olmadan önceydi

Aya sofi?
Sofi u Sofie karundaş idi bre!

Cefâdan sonra, sefâdan önceydi
Selâtin, meydân-ı harbı terketmeden,
Keyf, hümâyuna düşmeden evvel,
Payitaht, seyyâde hânümân değilken idi
Devr-i çâkâçâk..
Zevk-ü sefa, zikr-u fikr idi…

Şarkında terennümî şarkılar,
Ğarbında, ğurebâdan nâğmeler:
Hay! Huy!
Havâs’ı keşşâf,
Hassâ’da berdevâm inkişâf..
Bu şehrin
Rûhu halveti, bedeni celveti idi..
Destûr!

Dersaâdet
Bersaâdet
Sersaâdet

Kasvet yok!
İnsan bol/İstanbol

Saatler saâdete muayyer
U rahâtiyede kaylûle…
Bu şehir,
Lâle-i Hudâ, hâle-i Muhammedî idi

Kevne nakş
Düvele icâzet-bahş,
Islambol..

Bu şehir, melâikenin çeyizi;
Ulemânın, hüdavendin, sipehsalârın kalbgâhı idi..
Ağuyu şir-u şerbet,
Şâirini şiir eyleyen,
Ebu’l şehr, ümmü’l şi’r idi..
Rab teâla,
Aleddevâm şiir yarattı idi, şâir-i âşık-ı’Stanbul’un rûhunda..
Burc-i şuarâ,
Şiir, sultân..Sultân-ı şiir..

Zamk-ı arâbî islendiği,
Lâ’lrenge işlendiği vakt idi
Hattât, nûn-hayât,
Âsâr: ba’su ba’de’l-mevt..
Divit hem kalem, hem bıçak,
Rıhlar rıhdânda idi…
Mekân-ı kadîmde Kelâm-ı kadîm..
Tecâhül-i ârifâne ihtiyâttan,
Devr, havf-u recâ
Mesele, kef-he-ye-ayn-sâd idi…
Sükûtiyât,riyâzâtdan ..

Bir demdi…
Gece yarıları, çırâsı yanan
Cumbalı evlerden fenâ fil âşk
Şarkılar, kalû-belâ’dan gelir,
Sonsuzluğa gider idi
Ceffelkalem değil, nakışlı idi kelimeler,
Cümleler neşîde
Edebiyât-ebediyât
Mecnûn’u mecnûn eden
Leylâ değil, bu eski şehrin leyâli idi
Belki bir hûrinin akseden hayâli idi

Münzevîsi bildiği gibi,
Humârisi, soytarısı da bilir idi
Derûnu, el’hüznü…

Yokdan var iden Allah,
Okdan yar/yer iden kutb-ı devrân!
Dergâh-ı mualla,
Yekpâre, yek kere meftûh,
Kerrelerle fâtih
El’an, her an!
Stanbul, berdevâm fethetti,
Boğaz, boğazında kaldı heveskârın, merdümhârın..
-iş bu, her dem idi!-

Medresede ahlakıyât,
Mehtâbiyede mehtâbiyeler…
Ambarlarda amber, misk-i amber!
Bülbül, kulkul
Vüreyka, yaprağanda,
Sulh sürâhilerde
Zemzeme mürekkeb bir makâm..

Hacı Bekir lokumundan önce
Lâleler lâl kalmadan evveldi
Huzûr dersleri, helvâ sohbeti..
Helvahânede helvâlar, keşküller,
Duvarda yağlavılar
Çeşm-i bülbül kırılmadan önceydi
Şerbethâne, cam…cân…
Zıyk-ı sadra şîfâ!

Gül bahçeleri, daha gecekondu değil idi
Gül kokusu, gül reçeli, gül şerbeti…

İlmin, ilhâmı renc/recm etmediği dem idi
Âşk, uzva düşmeden evvel idi
Bey-efendiler, hissiyâta hissedâr,
Hanım-efendiler, yalağuz erkeğine süslenir idi..
Aşıklularda his-i kable’l vukû
Güneh, hayâlde bile nâmevcûd

Hâtibin kekemeye dilsiz kaldığı,
Görenin, âmâya kör olduğu,
Şahlevendin topalla, topalladığı
Âlicenâblar, kadîrşinaslar ahkâmıydı..

Konaklar yanmadan evvel idi
Ğarbda şarkın, şarkta ğarbın inşâ edildiği dem idi
Taştan başa el-mîmâr,
Kıyâm ve kıvâm..

Mûsıkî, meyhâneye düşmeden önce,
Sâzendeye, çalgıcı denilmeden evveldi
Huzûr-ı hâzirûnda
Mehterân-ı mûteber:
Meşk, tek savt:
Yekdir Allah!!!

Sakız îcâd edilmeden evveldi
Ham kelimeler, çiğnenmeden irâd edilmez idi
Lâf, murâd; irâd, kelime-i kibâr..
Sürç-i lisân, sürç-i insân idi..
El-mahsura, burc-i dürerbâr
Kelâm, kelimeden mülhem idi..

Bir dem idi
Sondan bir önceki kadem,
Zât değil, devrân kızıl idi

Bir vakt-ı feylûle
Şakak ayada, gövde ufkî,
İkrâh zamanı idi
Akşam doğmadan kıyâm;
Akla, kayda elham!
Baş ağusu..
Şamsin gitmekliği, gelmekliği akraba..
Tanır ve anlar idi,
Lâkin ârif-u derrâk değil idi..

Sabır dağıldı, hisâb yığıldı da
Bu belde, ebru-sûz, ebced-sûz kaldı
Rûh-ı minâra düştü
Divân düştü, şiir düştü,
İstanbul düştü!

“ elhâl, aşk postu, ğazâlın sırtında değil, debbâğın elindedir..”

Gönderen İsim/Mail: İbrâhîmî Feyzullah Yalçın

Ana(Mehmet BAKİ)

“Cennet anaların ayakları altındadır!”

Ana. İki hecelik tek kelime, tıpkı baba gibi. Ana ve baba kelimeleri öteden beri aklımı kurcalamıştır. Ana kelimesinde çıkabilecek en kolay ses olan “a” sesi ilk olarak çıkarken, baba kelimesinde “a” sesi aralara serpiştirilmiştir. Ana- baba… “Ana” ile ağzını açarak konuşan veled, “baba” ile pek o kadar rahat konuşamaz. Aile içi münabetlerimizde de öyle değil midir? Kaçımız anamız ile konuştuğumuz meseleleri babamız ile aynı rahatlık ile konuşabiliriz. Türkçede bu kelimeler şunu mu diyor acaba: “Ana ve baba ile münasebet önce lisandan başlar ve lisan önce aileden başlamak üzere kendi hareket sahasını tayin eder. İsteseniz de istemeseniz de!”

Bir erkeğin baba olması, kadının ana olmasına bağlıdır. Demek ki erkek için babalık bağımlılık manasına gelirken, kadın için analık bağlı olunmak manasına geliyor. Analık yoliyle kadınlığın zirvesine yerleşen kadına mukabil babalık yoliyle erkek ancak o zirveye yaklaştığı ölçüde kıymet kazanıyor. Tıpkı “b” sesinin mana ifade etmesi için “a” sesine muhtaç olması gibi. Elif-ba… Ana ve baba…

Anasının rahmine düşen veled için dünya karanlıktır. Belki karanlık bile yoktur. Veled ne zaman ki anasından ayrılır ışığa kavuşur. İyi ama ağlaması nedendir? Yokluktan varlığa adım attığının farkına vardığı için mi yahut anasından ayrıldığı için mi? Belki ikisi birden? Kim bilir? (Lûtfen hekimlere bu sualleri sormayınız! Hekimden alacağınız cevab aklınızı teskin eder ama ruhunuza hitab etmez.)

Hangimiz bebekliğimizin her anını hatırlarız? Hiç birimiz değil mi? Analarımız ise bize dair her anı hatırlamasa bile o anların tadını unutmaz. Alaka cezbedici olan şu ki: Anamız ile maddi bağımız kesildikten sonra anamızda madde ötesi bir şey vucuda gelir. Adına analık dediğimiz şey… O zamana kadar kadın olan anamız, artık bir daha asla eskisi gibi olamaz. Yani kadın olmak ile ana olmak farkının kendini aşikar ettiği ilk saha kuvve- fiil meselesi. Belki analık ile kadınlık arasındaki irtibatın kendisi bizatihi kuvve- fiil meselesini işaret ediyordur? Öyle ya analık dediğimiz şey bir kuvvenin fiile dökülmesinden başka nedir? Ana ise o fiilin faili olan değil midir?

Ana olmak için velede muhtaç kadın, “olmak” için anaya muhtaç veled ve baba olmak için sabırsızlanan erkek. Zavallı erkek… Asla bir ana olamayacağı için zavallı. Asla ana gibi veledinin başını okşayamayacağı için zavallı. Bu nüktenin farkında olmasına rağmen ananın yanıbaşında beklediği için takdire şayan erkek. Beklemesinde ne yapsın? Ve kadın… Analık ile ikinci bir sahaya hem de mağlub olmayacağı bir sahaya adım atan kadın… Merkeze  geçen ve muhitini inşa eden kadın…

Asrın büyüklerinden Bediüzzaman Said Nursi hazretleri “medresetüz-zehra” demiş. Zehra… Ezher’in müennesi. Hazret “zehra” buyurarak “hassas” bir çağrı yapmış gibi. Kadınca…Daha doğrusu ananın evladına merhametince bir çağrı. Bu toprakların anası ile irtibatını kopardığını mı düşünüyordu acaba? Yoksa zirveye yaklaşmakla mükellef erkeğin zirveye çıkmasına mani olmak istemiş olabilir mi? Öyle ya Allah’ın (c.c.) kuluna merhameti ananın evladına olan merhametinden çok değil mi?

Bütün bunlara rağmen –zımnen temas ettiğim- aklımı kurcalayan bir mesele var: Acaba kadınlık ile analık farklı iki mesele olabilir mi? İki kelimenin var olması iki farklı mananın var olduğuna isbattır. Siyah ile kara çok zaman aynı olarak kabul görür ama siyah ve kara aynı şey değildir. Tıpkı ak ile beyaz gibi… Kadının ana olabilmesi cennetin kadının ayakları altında olduğu manasına mı gelir?

*16.10.2009 (cuma) tarihinde yazmam gereken yazımı yazamadığım için özür dilerim.

Dil-i bîmârı suâl itmege cânân geldi

Dil-i bîmârı suâl itmege cânân geldi

Mürde-i hecr u firâka yeniden cân geldi

Derd-i firkatle zebûn olmuş idi hayli zamân

Bu gün ol âfeti gördüm bana dermân geldi

Yine mehtâb idecek sen dil-i nâlânda bu şeb

Burc-ı hüsnün meh-i tâ-bendesi mihmân geldi

Bâde sun nûş idelim zevk iderek ey sâkî

Ki bu dem meclise cânân yine handân geldi

Kaçan İhyâ gül-i ruhsâre-i yâri gördü

Def‘-i gam eyleyüp âsâyiş ile yan geldi

Şerîf Yahya İhyâ Efendi

ileLezzet-i gazel.

Direniş(Mehmet BAKİ)

“Bir şeyin tasarruf hakkına sahib olmak ile aynı şeyin mülkiyet hakkına sahib olmak birbirinden farklı manaya gelir ve bir şeyin ırzına ekseriyatle o şeyi tasarruf edenler geçer!”

Geçtiğimiz bir kaç içinde gerçekleştirilen IMF toplantıları sebebi ile yaşanan hadiseleri doğru tevil edebilmek için bu hükmü nazar-ı itibara almakta fayda var.  Eylemleri gerçekleştirenler “Zulme karşı omuz omuza!” fehvasının arkasına sınığınıp başka bir zulme sebebiyet veriyor olabilirler mi? Yahut şöyle soralım: Acaba direniş eylemleri sahiden bir direniş mi?

Direniş… Pes etmemek, kabul etmemek, karşı koyma cehdi, varlık sebebini müdafaa… Nasıl tarif ederseniz edin direnişin menbaı bir hakkın gasbına, mansabı da aynı hakkın yerine koyulmasına istinad eder. Bu sebebten direniş insana mahsus bir hususiyettir. Hayvanat yahut nebatat direnemez zira çevresiyle bütünlük arz eden bir şekilde yaratılmıştır; yani mahlukatın direnemez olması direnmelerine lüzum olmadığı içindir. İnsan ise sevk-i ilahi icabı dünyadan istifade edebilmesi için lazım gelen cihazat ile mücehhez kılınmıştır. Tasarruf, bu istifadenin fiiliyata dökülmesinden başka bir şey değildir. Tasarruf da biricik ölçü haddi aşmamak… yani lazım olanı lazım olduğu kadar sarf etmek… israf etmemek! Tam da bu noktada israfı, bir şeyin boş yere kullanılması olarak anlamamak lazım. İsraf, bir şeyin tasarruf hakkına tecavüzdür. Aynı şeyin mülkiyet hakkına tecavüzün adı ise: Gasbdır. İnsan ile dünya arasındaki irtibatın yıkıcı olması ise tasarruf ve mülkiyet hakkının yerli yerince anlaşılamamasındandır.

IMF toplantıları sebebi ile sokaklarda çıkan kavganın temelinde –kavganın her iki tarafı içinde- tasarruf hakkının, mülkiyet hakkı zannedilmesi bulunmaktadır. Bu sebebledir ki bir taraf dünyaya nizamat verme hakkını kendinde görürken, diğer taraf da  –tersinden- aynı hakkı kendinde görmektedir. İster ayakkabı fırlatan genci, ister ayakkabı fırlatılanı nazara alın; fark etmez. İki tip arasındaki yegane fark, dünya ile kurdukları yıkıcı irtibatın derecesidir. Her iki tarafta dünyayı değiştirmek cehdini kendinde gördüğü için yani müdahale yerine müdahil olmayı tercih ettiği için birbirlerinden pek de farkları yoktur. Olmadığı içindir ki mülk hakkını gasb etmek için kavga etmek kaçınılmaz olmakta. İki taraf içinde kavga mülkiyet kavgasıdır.

Eylemcilerin direnişi tasarruf haklarının elinden alınmasından değil “Mülkiyet hakkının sahibi kim olacak?” sualinden sudur etmekte. Hayır! Sol ve kapitalist düşüncenin nazara verdiği mülkiyet mefhumundan bahsetmiyorum. “Dünyanın efendisi kim olacak?!” sualinden bahsediyorum! Dünyanın efendisi olmak. Bütün kavga bunun için! Biri zalim, biri mazlum olmuş ne fark eder? Gaye dünyaya müdahil olmaksa her ikisi de aynı şey değil midir?

İnsan dünyaya müdahale etmek için geldi; müdahil olmak için değil… Allah (c.c.) müdahale etmez zira doğrudan müdahildir. Mülk Allah’ındır (c.c) ve mülkünde tasarruf sahibi O’dur (c.c.)! İnsan ise kendisine izin verilen kadarına müdahale hakkına sahibtir. Yaşanan kavganın tarafları, birbirlerinin her ettiklerine müdahale ediyorlar çün ki müdahil olmak varlık sebebleri. Eğer sermaye tarafından bir zulum var ise –ki vardır- zulme direnen farkında olmadan zalim tarafından zaten denetim altında tutulmakta. Zira sadece mazlum direnmiyor, aynı zamanda zalim de “tahtından düşmemek” için direniyor! Mazlum için tahtı ele geçirmek zulmun sona ermesi manasına yani kendince tasarruf hakkının iadesi manasına gelirken, zalim için denetimin yok olması yani kendince mülkiyet hakkının kaybı manasına gelir. Sırf bu sebebten mevcut yapı tahtın zayıf noktalarını tesbit edebilmek için direnişi, direnişçilerin farkına varmadan destekliyor. Gah ürünleri ile, gah kelimeleri ile, gah zevkleri ile…. Eğer direnişçi agah değilse zalim tarafından kendisine -bazen sarih, bazen zımni- verilen destekleri zalimi tahtından düşürmek için kullanacağı bir araç olarak kabul etmekte bir beis görmüyor ve farkında olmadan tuzağa düştüğü yani direniş hakkı sadece görüntüde kaldığı için irfan sahiblerinin nazarında sahiden mazlum vaziyetine düşüyor. Direnişçinin mazlum olması, mevcut yapının yapıp ettiklerine müdahale etmek arzusundan dolayı sokaklarda başına gelenlerden değil. Denetim altında olduğunu fark etmediğinden!

Sermayeye “Defol!” demek ile denetimden kurtulabileceğini zanneden direnişçi asıl “defol”u sermayenin hayatına dahil ettiği unsurlara söyleyemediği, söylemeye cesareti olmadığı için “eylemin” kolayına kaçmakta. Öyle ya; üzerinde mülkiyet hakkımız olan şeyleri kendimizden uzaklaştırmak, üzerinde tasarruf hakkımız olanı kovmaktan daha zordur! Sermayenin sigarasını terk etmek, sermayaye defol demekten çok daha zordur! Bu şekli ile direnişçi kafesin içindeki ete saldıran postu değerli bir tilkiden başka bir şey değildir.

Sermaye elindeki bütün cihazat ile hayatımıza müdahil! Beğenirsiniz yahut beğenmezsiniz; direnirsiniz yahut direnmezsiniz… Her hal u karda sermayenin hayatımıza müdahil olduğu gerçeği değişmez! Bu gerçeği bir parça sezen ve sokaklara inen direnişçi için direniş, bir nevi toplu tatminden başka bir şey değildir. Müdahil olma arzusunun tatmini… Sermayenin elinden aldığı mülkiyet hakkını kullanmak için, dilediği gibi tasarrufda bulunma arzusu. Kendine ait bir hayatı olmadığı daha doğrusu sermayenin verdikleri tatmin etmediği ve sermaye verdikleri ile tatminsizliği körüklediği için başka hayatlara müdahale ederek tatmin olmak arzusu… Çok zaman itiraz ettiği, sermayenin verdikleri yani sermayenin kendisi değil aksine, kendisinin bir şey verememesi. Öyle ya madem sermaye ve onun tesirlerine karşı çıkılıyor; önce evinde bulaşıklarını sermayenin deterjanı ile yıkayan anneye direnilmesi lazım değil mi? Ama hayır! Böyle bir şey mümkün değil zira esnafın mülkiyet hakkına tecavüz annenin mülkiyet hakkına tecavüzden çok daha kolaydır! Direniş bu cihetten kolaydır. Kolaydır çün ki çaresiz kalanın yapacağı tek şey: Saldırmak! Sokaklara taşan bir eylem olması ise kendi kifayetsizliğinin farkında olmasından. Birden çok kişi bir araya gelince kuvvet doğacağı zannı direnişçilerin en büyük hatası! Ne yani aile efradım ile film izlerken kadın ve erkeğin öpüşme sahnesinde televizyonu kapatmak bir direniş değil mi? Sokaklara inen direnişçilerden bu mahremiyeti anlamasını zaten beklemiyorum! Dünyalarımız farklı yani direnişimiz…

Allah Resul’unun (s.a.v.) “Bir elime ay’ı, diğer elime güneşi koysalar davamdan vazgeçmem!” buyurmasındaki nükte direnişin ne ve nasıl olduğunu izaha fazlasiyle kafidir.

Bir devirde geldik ki azîzân unutulmuş

Bir devirde geldik ki azîzân unutulmuş

Tutmuş yerini hurd u büzürgân unutulmuş


Gitmiş nemeki mâide-i hân-ı vefânın

Alemde hukûk-ı nemek ü nân unutulmuş


Nâdanlık olup mu’teber ebnâ-yı zamandan

Hattı bozulup nüsha-i irfân unutulmuş


Hikmet taleb-i mâlda Kârûn gibi şimdi

Hâhişgârî-i lokmada Lokmân unutulmuş

Olmuş o kadar halk-ı cihân mekrde üstâd

Kim sâbıka-i şöhret-i şeytân unutulmuş


Halk açmadadır birbirine pençe-i târâc

Ahkâm-ı Hudâ ma’nî-i Kur’an unutulmuş


Nâbî kimi görsen yürüdür hükmünü nefsin

Hakk’ın bize gönderdiği fermân unutulmuş


Nâbî

(nemek: tuz; nân: ekmek; mekr: hile; azizan: azizler,

büyükler; mâide-i hân-ı vefa: vefa evinin yemeği(sofrası)

hukuk-ı nemek ü nan: tüz ve ekmek hakkı; halk-ı cihan: dünya halkı;

ahkam-ı Kur’an: Kur’an hükümleri; ma’ni-i Kur’an: Kur’an manası

hurd u büzürgan:        ebnâ-yı zaman:zamanın insanları            taleb-i mal:mal isteği

hahişger-i lokma: Lokma istemek      pence-i taraç:

N’ideyin zâyi‘ idüp tûl-i emelle nefesi

N’ideyin zâyi‘ idüp tûl-i emelle nefesi
Kalmadı zerre kadar dilde bu dünyâ hevesi

Kârbân-ı reh-i ıklîm-i ‘adem-menzilinüñ
Tokınur oldu dilâ sem‘ime bang-ı ceresi


Iztırâbı ko gel ey murg-ı revân sabr eyle
Eskiyüp işte harâbe varayor ten kafesi

Gāfil olma gözüñ aç dîde-i hak-bîn olagör
Hor görme has ü hâşâk ile mûr u megesi

Şāhi-i bî-kes ü bîmâr u günehkâre ne gam
Sen olursañ eger ey bâr-ı Hudâ dest-resi

Şâhî (Şehzâde Bâyezid)

Not: Bağdatlı Ahdî tezkiresinde bu şiirin şehzadenin son şiiri olduğu söylenir.
Şâhî (Şehzâde Bâyezid)

Çağının İnsanı Olarak Nabi

Bu yazımızda, eski edebiyatımıza, düşünce ve sağduyuya ağırlık veren şiir anlayışıyla yenilik getirmiş bir usta sanatçıyı, Nâbî ’yi, toplumu ile olan ilişkileri içerisinde ele alacağız. Kısacası, 17. yüzyıl Osmanlı toplumunun durumuyla Nâbî’nin yaşam anlayışı ve edebî kişiliği arasındaki ilişkiye değineceğiz. Toplum yapısıyla sanatçının yaşam anlayışı ve yazınsal kişiliği arasındaki ilişkinin özelliklerini belirlemek bir ölçüde toplumsal yapıya bakmayı gerektirir. Bu nedenle, öncelikle, 17. Yüzyıl Osmanlı İmparatorluğu’nun durumuna değinmeyi uygun bulduk.


17. yüzyılın ikinci yarısında Osmanlı İmparatorluğu, tarihinde o zamana kadar görmediği biçimde ezici sorunlarla karşı karşıya kalır. Birbiri ardınca gelen iç ve dış felâketler, İmparatorluğu, bir daha kendisini toparlayıp düzene sokamayacağı bir ortamın içerisine itmiştir. Böyle bir ortamda siyasal ve ekonomik sorunların yanı sıra, kişisel ve toplumsal değerler de tehlikeye düşmüştür. Oysa, geleneksel Osmanlı toplumunun geleceği, bir bakıma, öteden beri sürdürdüğü bu değerlerin korunmasına bağlıdır. Değer değişikliği ve karışıklığı, töresel duyarlık eksikliği, kişiyi doyurmayan amaçsız ve maddeye dönük bir yaşam anlayışı ve bütün bunlara bağlı olarak ortaya çıkan, çağın bireyler tarafından anlaşılmasındaki güçlük, 17. yüzyıl Osmanlı toplumunun ana çizgileriyle dikkati çeken özellikleridir.

Kötü ve güç günlerini yaşayan bir toplumun insanı olarak Nâbî, çağının yapısal özelliklerinden önemli ölçüde etkilenir. Bu etkilenmeyi öncelikle, onun, toplumunu hemen her yönüyle şiirlerinde yansıtmasındaki, yani Osmanlı İmparatorluğu’nun o günlerdeki kötü durumunu bütün açıklığıyla gözler önüne sermesindeki başarısında görürüz. Gerçekten de Nâbî’nin şiirlerinden yüzyılın siyasal, toplumsal, ekonomik ve kültürel bakımdan genel görünümünü saptayabiliriz. Bu nedenle, Nâbî’nin şiirlerinin çoğu, yüzyılın genel durumu üzerine bilgi edinmemizi sağlayan birer belge görünümündedir.

Nâbî’nin yetiştiği toplum geleneksel İslâm toplumudur. Geleneksel İslâm toplumunun insanı, daha iyi daha güzel için değişim çabası, atılımı yerine, dünkünü ve bugünkünü koruyarak geçmişten gelen düzeni sürdürmeyi yeğler. Bu toplumsal yapının insanı olarak geleneksel değerlerin sarsılması, Nâbî üzerinde tedirginlik, kötümserlik, eleştiri ve yergi biçiminde etkisini gösterir. Sanatçı, Osmanlı toplumunun geleneksel değer ölçülerinin çiğnenmesinden dolayı tedirgindir. Bu nedenle de sık sık şiirlerinde toplumun yaşamına kötümser bir gözle bakar. Toplumdaki ahlâk düşkünlüğünü, açıkgözlülüğü, mal ve makam hırsı, açgözlülük vb kötülükleri, kısacası, çağının bozuk düzenini ve çökmeye yüz tutmuş gidişini eleştirerek, olup bitenden çağının bozuk devlet yönetimini ve yöneticilerini sorumlu tutar:

Misâl-i hâle-i bî-mâh-tâb kalmışdı

Derûn-ı mülk hazîn taht-ı saltanat mağdûr

Bu devletüñ yoğ idi bir tabîb-i gam-hârı

Mizâc-ı memleket olmışdı ‘âfiyetden dûr

Harâba tutmış idi yüz mezâri‘-i ikbâl

Riyâz-ı memleketi kaplamışdı mâr ile mûr

Pür idi sebze-i bî-gânelerle gülşen-i dehr

Oturmış idi hümâlar makâmına ‘usfûr

Netîce her ne kadar cevr ü tefrika var ise

Sipihr cümlesin icrâda itmemişdi kusûr[1]
Yaşadığı toplumda aradıklarını ve özlediklerini bulamayan, toplumsal ve kişisel güvenceden yoksun, bu nedenle de kendisini dış dünyadan kopmuş bir birey olarak görmeye başlayan Nâbî, bu durumda toplumdan kaçış yoluna başvurur. Dîvân’ının ve Hayriyye ’sinin çoğu yerinde dış dünya ile çatışma ve onun dışında yaşama isteği içerisinde görürüz onu. Sanatçı, sık sık, toplumunun gelmiş geçmiş geleneksel değerleri ve kişisel deneyimleri üzerine kurduğu fildişi kulesine çekilerek yaşamaya ve böylece gerçeğin baskısından kurtulmağa çalışır. Bu bir ölçüde de, ondaki daha kandırıcı, daha güvenilir bir yaşam özleminin doyurulmasıdır. Kısacası, toplumsal yapıya bağlı olarak, Nâbî’de güvensizlik ve yalnızlık duygularıyla gelişen bir kişilik ortaya çıkmış ve sanatçının ünlü eseri Hayriyye’den aldığımız aşağıdaki beyitlerde de göreceğimiz gibi bu durum sanatçıyı pasif yaşamın savunucusu yapmıştır.

Çıkma aylarca der-i hânenden

Taşra meyl etme kâşânenden

Al kitâbuñ ele setr eyle derüñ

Olmasuñ hâric-i derden haberüñ

Okı âyât u hikâyât u kasas

Virür insâna mezâyâ-yı hasas

Açma söz kâdı ile paşadan

Saña lâzım degül ol gûne suhan

. ………..

İtmesin ‘ömr güzer laklak ile

Halkdan kendüñ ugurla sakla

Kâni’ ol dağdağaya olma karîn

Nân-ı huşk ile geçin tek ol emîn

Âdeme lâzım olan râhatdur

Ko disinler saña bî-himmetdür[2]

Nâbî’nin dış dünyadan kopuş nedenleri arasında, onun kişiliğiyle ilgili olan bir özelliği de göz önünde bulundurmamız gerekir. Şair, bulunduğu ortamla uyum sağlayamaması yüzünden ondan yakınan, çağının yeni durumunu yeren düşüncelerinin ötesinde, dış dünyayı değiştirebilecek güçlü bir kişiliğe sahip değildir. Mücadeleci yanı yoktur. Mutluluğu; haksızlığa, kötülüğe, üzüntüye karşı koymakta, onlarla savaşmakta değil; elinden geldiğince onlardan sakınmakta, çekinmekte, kaçmakta bulur. Toplumsal yapıyla birlikte, bu suya sabuna dokunmaktan çekinen durgun kişiliğin izlerini sanatçının ahlâk anlayışında da görürüz. Nâbî’ye göre insan, iyi ve kötü yanları olan toplumda, başkalarına zarar vermeksizin, kendi kabuğuna çekilerek mutlu olabilir. Mutluluk için kişinin şan, şöhret, para, mal, mülk hırsından, süsten, gösterişten uzak durması, kötülerle bile iyi geçinmesi, güler yüzlü, tatlı sözlü olması, ikiyüzlülükten, yalancılıktan, adaletsizlikten sakınması yeterlidir. O, Hayriyye ’de oğluna, düşkünlerin ve yoksulların elinden tutmasını öğütlerken ahlâk anlayışına toplumsal renk katar. Ama, daha sonra, söz borç konusuna gelince, oğluna borçtan da alacaktan da sakınmasını salık verir. Çünkü işin sonunda kişinin üzülmesi söz konusu olabilir.[3] Kısacası, burada ahlâkın amacı bireyin yararına ve mutluluğuna yönelik olup, ahlâk da temelde toplumsal olmaktan çok, yararcı ahlâktır.
Mu’tedilce nice ‘ırz ehli de var

Ki dinür aña da a’yân-ı diyâr

Kendi hâlinde karışmaz bir işe

Salmaz âzâde başın teşvîşe

Ayda ya yılda görür hükkâmı

Zevk-i râhatla geçer eyyâmı

Hıfz ider rıfk ile ‘ırz u mâlin

Geçürür zevk ile mâh u sâlin

Ba’zıları var aña dahl eyler

Hîç işe güce yaramaz dirler

Kimi ‘âciz kimi dir himmetsüz

Kimi korkak kimi dir gayretsüz

Olsun ister ise ol bî-himmet

Geçürür ‘ömrini bârî râhat

Âlemüñ zevkini işte ol ider

Bilmeyen anı yabana söyler

Sen çalış kim olasın anlardan

Çekme a’yândan olam diyü mihen [4]

Bunalımlı bir dönemin insanı olarak Nâbî’nin sanatına yansıyan bir başka özellik de, sanatçının, yaşamında düzen ve kesinlik gereksinimi içerisinde olmasıdır. Bu nedenle sık sık şiirlerinde ölçülülüğü savunur. İnsanoğlu, yaşamı boyunca, yaşaması için gerekeni yeterince, kararınca yapmalı ve bulmalıdır. Karar ve ölçü kişiyi mutlu kılacak koşulların başında yer alır. Onun idealindeki insan da aklıyla isteklerine düzen verebilen, kafasıyla gönlü arasında denge kurabilen insandır. Kafasıyla gönlü arasında denge sağlayabilen kişi istek ve tutkularında ölçülüdür; onlara hükmetmesini bilir. Kısacası, Nâbî’nin idealindeki ahlâklı insanın amacı, dünya düzeniyle akıl düzeni arasında denge ve uyum sağlamaktır. Bu özelliğiyle, sanatçının savunduğu ve değer verdiği ahlâklı insan, “bilge” insan tipidir.

Devlet ve toplum düzeni bozulmuş bir ortamda yaşayan insanlardan çoğunun yaptığı gibi Nâbî de düzen ve huzurdan yoksun bir toplumun insanı olarak hayatın omuzlarına yüklediği bin bir güçlük, düş kırıklığı ve üzüntü sonucu dine sarılır; dinle avunur. Bu durumda dünyadan kaçıp, dine sığınmaktan başka kurtuluş yolu yoktur. İnsan mutluluğu, haksızlıklara, kötülük ve acılara karşı koymakta değil; köşesine çekilip ibadet etmede ve düşünmede aramalıdır. Bu dini çerçeve içerisinde, herhangi bir divan şairi gibi Nâbî de insan gücünü hor görme eğilimindedir. O, insanoğlunun sınırlı gücünü ve sınırlı olanaklarını olduğu gibi kabullenir; mutluluğunu Allah’ın yüce iradesi önünde kendi varlığının zayıflığını kabullenmekte bulur. Kişinin, İlahi buyruklara boyun eğdiği sürece huzur ve güven içerisinde olacağına inanan Nâbî’nin her Müslüman gibi dilediği, aradığı mutluluk da düşünen aklın mutluluğundan çok,iman eden, inanan kalbin mutluluğudur. Bu nedenle de o, dünyada daha kandırıcı bir yaşam biçiminin ancak, gönül dediğimiz kaynaktan gelen derin ilgi ve sevgi aracılığıyla Allah’a kavuşarak olacağına inanır.

Nâbî’nin kişiliğinde var olan dinsel ruhun oluşmasında çağının özelliğinin ve din anlayışının izlerinin bulunduğu bir gerçektir. Din, Osmanlı İmparatorluğu’nun kuruluş ve gelişme dönemlerinde halka mistisizmin içten ve coşkun ruhunu aşılayarak toplumun ihtiyaç duyduğu birlik ve beraberliğin kazanılmasında etkili olmuştur. Nâbî’nin yaşadığı dönemde ise mistik ruh yerini biçimci bir din anlayışına bırakmış, sahte dindarlar türemiştir. Hayriyye’de,

Oldı âlât-ı ma’âş-ı dünyâ

‘Âsrda hırka vü tesbîh ü ridâ

Feyzi yokdur virür insâna suda‘

Savt u taksîm-i semâ‘î vü semâ‘

Eğer itdiyse selef ehl-i tarîk

Şimdi taklîd idügin bil tahkîk

Tâcı taklîd ü ridâsı taklîd

Sözi taklîd ü edâsı taklîd

‘İlmi yok ma‘rifet ü san‘atı yok

Kesbe sermâyesi yok vüs‘ati yok

İde tahsîl-i ma‘âşa âlet

Zühd ü takvâyı o düzdî-sûret

Ne güzel bulmış o ‘ayyâr-ı ‘atîk

Halkı aldatmağa âsânca tarîk

Evliyâ diyü sakın aldanma

Sâhte san’atı gerçek sanma[5]

diyerek çağının din adamlarına çatan Nâbî, zamanındaki toplumsal çöküntünün sorumluluğunu devlet adamlarının yanı sıra din adamlarının da omuzlarına yükler. Öte yandan, toplumdaki biçimci din anlayışının etkisinde kalan sanatçının kendisi de aşağıdaki beyitlerde göreceğimiz gibi dinin biçimsel yanına sarılmaktan kurtulamaz. Bunda Nâbî’nin ruhunda mistisizmin coşkusunu duyamamasının payı da vardır. Gerçekten, eski edebiyatımızda Nâbî’yi Nâbî yapan onun düşünen sağduyu sahibi kişiliğidir. Duygu ve coşku dolu bir insan değildir o. Bu nedenle, sanatçı, dini de insanın yerine getirilmesi buyrulan ilahi emirlerden ibaret biçimsel bir görüşle görür. Dolayısıyla Hayriyye’de namaza, oruca, hacca ve zekâta ayırdığı bölümlerde, ibadetin, kişisel ve toplumsal mutlulukla yakından ilgili olduğunu belirtir. Nâbî’nin namaza verdiği önemi gösteren aşağıdaki beyitlerde, insanın namaz sırasında yaptığı hareketler, elif, dal ve mim harflerine benzetilerek, bu benzeyişten “âdem”kelimesi çıkarılır:

Ne sa’âdet varup el bağlayasın

Hak huzûrında turup ağlayasın

İdesin secde içün va’z-ı cebîn

Gör nedür saltanat-ı rûy-ı zemîn

Sen namâza idesin çünki kıyâm

Elif olursun eyâ mâh-ı tamâm

Râki’ olsañ görinür sûret-i dâl

Enbiyâ sırrıdur añla bu makâl

Sâcid olsañ görinür halka-i mîm

Âdem olursañ eyâ rûh-ı cesîm

Añla çünkim saña keşf ola bu râz

Âdem olur mı iden terk-i namâz [6]

Nâbî, eski edebiyatımızın klasik döneminin son halkasında yer alır. Divan şiiri, kuruluşunu 16. yüzyılın başlarında tamamlamış, 16. yüzyılda yetişmiş olan Fuzûlî , Bâkî , Hayâlî , Taşlıcalı Yahya ve bir sonraki yüzyılda yetişen Nef’î ve Yahya gibi sanatçılar, biçimde özene, özde duyguya yer vererek divan şiirini olgun bir düzeye ulaştırmışlardır.

Nâbî’nin yaşadığı 17. yüzyılın 2. yarısında ise, şair çokluğuyla birlikte şiir sanatında sönüklük göze çarpar. Devletin siyasal, toplumsal ve ekonomik alanlarda içine düştüğü bunalım, şiiri de etkisi altına almıştır. Nâbî’ye gelinceye kadar din ve tasavvuf, duygu ve hayal dünyalarından kaynağını almış olan divan şiiri 17. yüzyılın 2. yarısında gücünü ve değerini büyük ölçüde tüketmiştir. Başarılı örneklerin verilemediği bir edebiyat ortamında yetişen Nâbî, çağdaşlarının şiir anlayışlarını beğenmez, eski geleneği sürdürmelerini kınar ve onları şiire yenilik getirememekle suçlar:

Baksañ ekser sühan-ı şâ’ir-i hâm

Zülf ü sünbül gül ü bülbül mey ü câm

Çıkamaz dâ’ire-i dilberden

Kadd ü hadd ü leb ü çeşm-i terden

Geh bahâra tolaşur geh çemene
İlişür serv ü gül ü yâsemene

Reh-i nâ-reftede cevlân idemez

Sapa vâdîleri seyrân idemez

İdemez sayd-ı ma’ânî-i bülend

Atamaz gayrı şikârına kemend

Geçinür ma’ni-i hâyîde ile

Lafz-ı meşhûr u cihân-dîde ile[7]

Bir yandan İmparatorluğun içinde bulunduğu koşullar, öte yandan şairin yaradılışı, onu şiirde o zamana kadar söylemiş ve yazmış olanların yolunda yürümemeğe zorlar. Böylece Nâbî, mistik ya da duygusal şiir anlayışı yerine, sağduyu ve düşüncenin ağır bastığı şiir anlayışını benimser. Sanatçı, eski kaynaklardan çoğunun da görüş birliğinde bulundukları gibi, divan şiirine yeni bir deyiş, yeni bir anlayış getirmiş ve daha yaşamında ün kazanmış ustalardandır. Eski edebiyatımızdaki bu önemli yerini o, toplumsal olaylardan, siyasal ve ekonomik sorunlardan etkilenen, bu sorunlar üzerinde düşünüp onlara çözüm yolları arayan çağının aydın insanı olmasına borçludur. Şair, sanatının en verimli dönemini, şiirlerinin en özlülerini yarattığı dönemi Halep’te geçirmiştir. Olgunluk yıllarından başlayarak, ölümünden son iki yıl öncesine kadar kaldığı Halep’te Nâbî, anarşinin at oynattığı İstanbul’dan uzakta, köşesine çekilip düşünebilmiş ve çökmeğe yüz tutmuş bir toplumun insanının sorunlarına eğilebilmiştir.

Nâbî, hikemi şiir ekolünün divan şiirindeki en başarılı temsilcisi olarak bilinir. Ona göre şiir, kişisel ve toplumsal aksaklıkları gösterip okuyucuyu uyarabilmeli ve doğru yola yöneltebilmelidir. Günün birinde şiir yazmaya heveslenebileceğini düşündüğü oğluna:

Hikmet-âmîz gerekdür eş’âr

Ki me’âli ola irşâda medâr

Âb-ı hikmetle bulur neşv ü nemâ

Gülşen-i şi’r ü riyâz-ı inşâ[8]

diyerek, şiirin özünde okuyanı uyarma, ona yol gösterme amacı aradığını belirtir. Amaç eleştiri ve öğüt olunca, şiir az sözle öz söylemeyi gerektirir. Az sözle öz söylemeyi başaran şiir; dilden dile, kulaktan kulağa dolaşarak, kısacası özdeyiş niteliğini taşıyarak dinleyeni doğru yola yöneltme görevini yerine getirir.

Tîz ferâmûş olınur nesr sühan

Nazm ammâ ki ider devr-i dehen[9]

diyen şair, düz yazının uzun söz söylemeyi gerektirmesi nedeniyle, dilden dile dolaşamayıp çabuk unutulacağını, oysa şiirin hemen unutulmayıp dillerde daha uzun süre kalabileceğini belirterek şiiri düz yazıya yeğ tutar. Kısacası, Nâbî’nin şiirde yeni bir alanda yürümek istemesinin nedeni büyük ölçüde, onun, çağının sakat, düzensiz, ve bozuk yanlarından etkilenişine dayanır. Bu etkilenişe, şairin akılcı, durgun kişiliğiyle kendisine gelinceye kadar söylenmiş ve yazılmış olanlardan başka, yeni bir tarzda yazma isteğini de katacak olursak, onun eski şiirde neden hikemi yolda yürüdüğü daha iyi anlaşılır.

Buraya kadar, Nâbî’nin toplumsal yapıdan etkilenen ve bu etkilenme sonucu onun yaşam anlayışı ve edebî kişiliğinde ortaya çıkan özelliklerin bir kısmına kısaca değindik. Ancak, sanatçıyı yalnızca etkilenen bir kişi olarak düşünmememiz gerektiğini burada belirtmekte yarar görüyoruz. O, dış dünyadan etkilenen kişiliğinin yanı sıra küçümsenemeyecek ölçüde, dış dünyayı etkilemeye çalışan bir kişilikle de karşımıza çıkar. Nâbî bir yandan toplumunun siyasal, toplumsal, kültürel vb. sorunlarını iyi gözlemiş, tanımış, anlamış ve bütün çıplaklığıyla gözler önüne sermeyi başarmış, öte yandan da bu sorunlar üzerinde düşünüp onlara kendince çözüm yolları bularak, çağının insanına bunalımdan kurtulması için yardımcı olmaya çalışmıştır. Bu da Nâbî’ye büsbütün toplumdan kopmuş, dış dünyadan soyutlanmış bir sanatçı olarak bakmamamızı gerektirir. Etkilendiğince etkilemeğe çalışması onun toplumsal yanını gösterir.

Öte yandan, etkilenme ve etkileme diye tanımladıklarımız gerçekte, Nâbî’nin şiirine yansıyan dünya görüşüdür. O, şiirlerinde dünya görüşünü oluşturan, insanoğlunun varlığını, kendi çevresini, içinde yaşadığı toplumu gözler, tanımağa çalışır; sonra da gördüklerini yorumlar. Yani, “ Nasıl bir dünya, nasıl bir hayat olmalıdır?”sorusuna cevap arar.

Bu yazımızda, Nâbî’yi Osmanlı toplumunun değişen ve güçleşen koşulları içerisinde, çağının temel çatışmalarını bünyesinde toplamaktaki başarısı yönünden incelemeğe çalıştık. Sonuç olarak sanatçı, hem kişi olarak, hem de şairliğiyle bir yandan geleneksel düzene bağlı bir kişilikle karşımıza çıkmakta, öte yandan değişen bir toplumun bireyi olarak birtakım özellikler göstermektedir. Yani, Nâbî’de geleneksel Osmanlı aydınını, divan şairini, yeni koşullara tedirginlik, kötümserlik, eleştiri ve yergiyle tepki gösteren, düzene ve huzura susamış, durgun, çekingen, akılcı insanı buluruz. Bu da onun çağının yapısal özelliklerinden önemli ölçüde etkilendiğinin ve yapısal özelliklerin yanı sıra var olan çatışmaların kişiliğine ve şairliğine yansıdığının bir kanıtıdır.

TDK Ömer Asım Aksoy Armağanı 1978
Prof.Dr. Mine Mengi

[1] Dîvân- ı Nâbî , Kasîde-i Cülûs-ı Sultân Mustafa Hân İbn-i Merhûm Sultân Mehmed Hân , İst. 1292, s.23-24

[2] age., Hayriyye-i Nâbî , Nehy-i A’yânî ve Zulm-ı Fukarâ, s.32-33

[3] age., Der Beyân-ı Şeref-i Hulk-i Hasen, s.22 vd., Matlâb-ı Fazl-ı Zekât u Sadakât, s.10 vd.

[4] age., Nehy-i A’yânî ve Zulm-i Fukârâ, s. 32

[5] age., Nehy-i Âlûdegî-i Kizb ü Nifâk, s.33-35

[6] age., Matlâb-ı Mâ-Hasal-ı Fazl-ı Salavat, s. 7-8

[7] age., Matlab-ı Hüsn-i Kelâm-ı Mevzûn, s. 39

[8] agb., s 38

[9] agb., s 39


Hosting Sponsoru

sponsor