Şeyhülislâm Yahyâ

Sayd içün pâyına düşmekden olur mı fârig
Bir nigâhını ganîmet bilen ol âhûnun

Mânâsı kabaca şöyle: O ceylanın bir bakışını ganîmet bilen (âşık), (hiç) onu avlamak için izine düşmekten vazgeçer mi? Burda, "âhû", "sayd" ve "pây" kelîmeleri tenâsüb sanatını teşkil ediyor. Zincir gibi birbirlerine bağlanmışlar. İlk bakışta beyitte bahsedilen kişinin, ceylanın izlerinin peşinde olduğu izlenimi oluşsa da, aslında bahsedilen kişinin(âşığın), "ceylan bakışlı güzelin" peşinde olduğu anlaşılıyor. (Burada da istiare sanatı var.) Âşığın; bir bakışına canlar feda edeceği güzelin, sadece bakışını yakalamak için değil, sevgiliye bütünüyle ulaşmak için neler neler feda edeceğini, bıkmak-usanmak gibi hallere asla düşmeyeceğini hissettiren bir beyit.



Şeyhülislâm Yahyâ


Edebiyat Türkiye Kültür ve Sanat Sitesi

 

Edebiyat Türkiye’ye hoşgeldiniz.Sitemize kendi şiir/denemelerinizi ve edebiyatla alakalı dökümanlar yollayabilirsiniz.Şiir ve denemeleriniz ‘Erbab-ı Kalem’ bölümünden yayınlanacaktır.

Yukarıda yer alan beyitler ve kısa açıklamaları Meşveret Divanımızdaki Klasik Türk Edebiyatıbölümünden alınmaktadır.Beyitlerin  açıklamaları üyelerimiz tarafından yapılmaktadır. İlgili bölüme katılarak beyitler üzerinde daha geniş bilgilere ulaşabilir ve siz de beyitler üzerinde düşüncelerinizi paylaşabilirsiniz.

Misli var mı kaddünün …

Misli var mı kaddünün didüm didi Tûbâ meğer
Yâ yüzün mânendi dir mihr-i cihân-ârâ meğer

Ölmüş iken bir nefesden yini cân virdi bana
Kimse cân-bahş olmaya la’lün gibi Îsâ meğer

Dün gice deryâya düşdüm düşde gark oldum sanup
Uyanup gördüm gözüm yaşı imiş deryâ meğer

Bûse umsam lutf ile ferdâ diyü virür cevâb
Bildüm âhir kim kıyâmet imiş ol ferdâ meğer

Nağme-i efgân-ı Cem’den her seher ta’lim olur
Nâlişimden hâlet aldı bülbül-i gûyâ meğer

Cem Sultan
Not: Anlamadığınız bölümleri Meşveret Divanı mızın ilgili bölümünden sorabilirsiniz.

Ölme gönül firaak ile Îsâ-nefes gelür

Ölme gönül firaak ile Îsâ-nefes gelür
Yanma ciger figaan ile feryâd-res gelür

Can bülbili teferrüc-i dîdâr kılmasa
Firdevs bostânı gözüne kafes gelür

Her bî-haber ne bile mahabbet safâsını
Nâ-merde aşk u derd hevâ vü heves gelür

Bilmez kimesne kaafile-i dûstdan haber
Geh geh budur kulaguma bang-ı ceres gelür

Şeyhî ko peşpeşeyi dahı şehbâzı kıl şikâr
Sîmürg-i himet olana âlem meges gelür

Şeyhî

Osmanlı kadın şairleri..

Osmanlıda kadın şairler kadar, kadın şairler üzerine yapılmış araştırmaları da gözden geçirmek isteyen bir araştırmacı hayal kırıklığına uğramayı peşinen göze almak zorundadır. Sözünü ettiğim hayal kırıklığı kadın şair sayısının azlığı gibi bunlar üzerine yapılan araştırmaların sayısının da azlığından kaynaklanmaktadır.

Geleneksel dönemde edebiyat tarih ve tenkidinin yerini tutan tezkirelerle sınırlı kalan edebî araştırmalarda adı geçen kadın şair sayısı iki elin parmaklarından çok az fazladır. Tezkirelerin sınırlı ifade kalıplarına sıkışmış olarak birbirine benzer cümlelerle tanıtılan, bir çoğunun eserleri dahi elimize ulaşmış olmayan bu şairler hakkında doyurucu araştırmaların yapılmış olmasını zaten bekleyemeyiz.

Tanzimat sonrasında sayılarında artış görülen kadın şairler üzerinde ise münferit ve ciddi birkaç çalışmanın varlığına rağmen; kadın şairlerimizi başlangıçtan itibaren ele alarak ortaya gerçek bir panorama çıkaracak sistemli bir çalışmanın henüz yapılmadığı aşikârdır.


Zeynep Hatun
Mihrî Hatun
Ani Hatun
Fıtnat Hanım
Leylâ Hanım
Şeref Hanım
Âdile Sultan
Tevhîde Hanım
Feride Hanım
Hatice Nakiye Hanım
Sırrî Hanım
Münire Hanım
Fıtnat Hanım (Trabzonlu)
Habibe Hanım
Hasibe Maide Hanım
Hatice İffet Hanım
Leylâ Hanım (Saz)
Nigâr Hanım
Makbule Leman
İhsan Raif
Şükûfe Nihal
Halide Nusret Zorlutuna

ZEYNEP HATUN
Divan şiirinin bilinen ilk kadın şairi. 15. Yüzyılda yaşamış bir kadı kızı ve bir kadı eşi. Çağdaşı olan Mihri Hatun ile aralarında latifeler ve karşılıklı şiir söyleşmeleri var. Divanı, Sultan Mehmet adına düzenlendi. Zeynep Hatun, şiirlerinde, kadının isteklerini, açgözlülük olarak nitelendirir ve döneminin kadınının aşağılık konumundan sıyrılma isteğini anlatır. Zeynep Hatun, bir şair olarak kabul görebilmek için, arzularının “merdane” olmasını ister. Tıpkı alçakgönüllü bir erkek gibi, bilge olmak isteğini vurgular. Yumuşaklık, sevecenlik gibi kadına özgü bazı değerleri, zayıflık ve ruhsal eksiklik diye nitelendirir. Aşık Çelebi, “Mesairus Şuara” adlı kitapta, Zeynep Hatun’un yaşamının son döneminde şiiri bıraktığını, inzivaya çekildiğini anlatır.

ŞİİRLERİNDEN ÖRNEKLER

GAZEL

Keşfet nikabını yeri göğü münevver et
Bu âlem anasırı firdevs-i enver et

Depret lebini cüşe getir hacz-i kevseri
Anber saçını çöz bu cinanı muattar et

Hattın berat verdi saba yeline dedi
Tez er Hatay’a Çin’i tamam et müseehhar et

Yâra yolunda âşk ile derdinden ölenin
Kim der sana ki hecr ile cânın mükedder et

Zeynep çü dost zülfü gibi tarümarsın
Divane olma şiirini divan ü defter et

Zeyneb ko meyli zinet-i dunyaya zen gibi
Merdane var Sade-dil ol terk-i ziver it

MİHRÎ HATUN

1460 ya da 1461’de Amasya’da doğdu ve 1506’da yine burada öldü. Asıl adı Mihrünnisa ya da Fahrünnisa. “Mihrî” mahlasını kendisi de bir şair olan babası Mehmet Çelebi bin Yahya’dan (Belâyî) aldı. Hiç evlenmedi. Sultan 2. Bayezid ve oğlu Şehzade Ahmed’in Amasya Valiliği sırasında kentte toplanan bilgin ve sanatkarların meclislerine katıldı. Mihrî Hatun, Zeynep Hatunla birlikte adı bilinen ilk Türk kadın şairlerinden. Güzelliğiyle bölgede ün salan Mihri Hatun, sade bir dille yazdığı kaside ve gazelleriyle tanınır. Diğer divan şairi kadınlardan aşkı çekinmeden kullanmasıyla ayrılır. Şairi Necati Bey’i kendisine örnek aldığı, şiirlerini Necati Bey’e gönderip fikrini öğrenmeye çalıştığı iddiaları da var. Söylentilere göre Necati Bey ile aralarında duygusal yakınlaşma vardı. Ayrıca şiirlerinde, Müyyedzâde Abdurrahman Çelebi ve Sinan Paşazâde İskender Çelebi’ye duyduğu aşka dair ipuçlarına da rastlanır. Mihri Hanım Divanı 1967’de Moskova’da basıldı.

ŞİİRLERİNDEN ÖRNEKLER

GAZEL

Ben umardım ki seni yâr-ı vefâ-dâr olasın
Ne bileydim ki seni böyle cefâ-kâr olasın

Hele sen kaaide-î cevrde eksik komadın
Dostluk hakkı ise ancağ ola var olasın

Reh-i âşkında neler çektüğüm ey dost benim
Bilesin bir gün ola aşka giriftâr olasın

Sözüme uymadın ey asılası dil dilerim
Ser-i zülfüne anın âhiri ber-dâr olasın

Sen ki cân gül-şeninin bi gül-i nev-restesisin
Ne revâdır bu ki her hâr ü hasa yâr olasın

Beni âzâde iken aşka giriftâr itdin
Göreyim sen de benim gibi giriftâr olasın

Bed-duâ etmezem ammâ ki Huda’dan dilerim
Bir senin gibi cefâ-kâra hevâ-dâr olasın

Şimdi bir hâldeyüz kim ilenen düşmanına
Der ki Mihrî gibi sen dahi siyeh-kâr olasın

ANİ HATUN
Doğum tarihi bilinmiyor. 1710’da Yenişehir-Fener’de yaşamını yitirdi. Asıl ismi Fatma. Kültürlü bir ailenin kızı olarak İstanbul’da doğdu. Akıllı, bilgili ve eğitimli olan Ani Hatun, “Hace-i Zenan (Kadınların Hocası)” lâkabıyla anılmıştır. Arapça öğrendi, doğu ve Batı edebiyatlarıyla ilgili çalışmalar yaptı. Bir divanı olduğu sanılıyor ama bulunamadı. Usta bir hattat olarak da ün yaptı. Bazı metinlerde hattatlığının şairliğinden bile üstün olduğu belirtilir.

ŞİİRLERİNDEN ÖRNEKLER

GAZEL

Feramuş itti hayli dem beni yad itmeden kaldı
Benim çok sevdigim mahzunu dilşad itmeden kaldı

Nola t’amirine kasd itmese şah-ı cihan banım
Bilür kim hatır-ı viranım abad itmeden kaldı

Kalupdur bahr-i gamda fülk-i dil yok sahil-i maksud
Hayıflar rüzgarim bana imdad itmeden kaldı

Düşelden ran-ı aşk-ı yare zar ü natüvandır dil
Ser-i kuyinde halim yare feryad itmeden kaldı

Niçün derpey olur Ani ki hal-i Kays’ı bilmez mi
O biçare yetürdi kendin irşad itmeden kaldı

FİTHAT HANIM
İstanbul’da doğdu, doğum tarihi bilinmiyor. 1780’de yine İstanbul’da yaşamını yitirdi. Asıl adı Zübeyde. Şeyhülislam Ebu İshakzade Mehmet Esad Efendi’nin kızı. Özel derslerle eğitildi. Küçük yaştan itibaren edebiyat ve şiirle ilgilendi. Rumeli Kazaskerlerinden Mehmed Efendi ile evlendi. Günümüze kadar gelen kadın şairler arasında en dikkat çekicilerden biri. Aydın ve şairi bol bir çevrede yetişti, döneminin sanat-edebiyat çevrelerinde bulundu. Şiirleri kadar nükteleri, Koca Ragıp Paşa ve şair Haşmet ile aralarında geçen şakalaşmalarla da bilinir. Ancak günümüze ulaşan bu şakaların bir kısmının uydurma olduğu sanılıyor. Türkçe’yi çok güzel kullanır, şiirlerinde zaman zaman halkın konuştuğu dile de yer verir. Ama şiirlerine kadın içtenliği ve inceliği yansımaz. Yayınlanmış bir divanı var. Kendisini anlamayan, ruhuna denk düşmeyen, şiirle uğraşmasına bir anlam veremeyen kocası Derviş Mehmet Efendi ile evliliğinde mutlu olmadığı biliniyor.

ŞİİRLERİNDEN ÖRNEKLER

ŞARKI

Beni derdinle yeter zâr etdin
Yok mu insâfın a zalim söyle
Çeşm-i mestin gibi bîmâr etdin
Yok mu insâfın a zalim söyle

Ruhların taze gülü handandır
Leblerin derd-i dile dermandır
Sühanın mürde-i aşka candır
Yok mu insâfın a zalim söyle

Âşık-ı zâre cefâ kârındır
Öldüren gamze-i hunharındır
Eden ihyâ yine güftarındır
Yok mu insâfın a zalim söyle

Ey Sehi-kamer ü şîrin-güftâr
Bülbül-i vird-i ruhun gerçi hezâr
Var mıdır bencileyin âşık-ı zâr
Yok mu insâfın a zalim söyle

GAZEL

Neşve-i cam-ı muhabbetle gönül cuş eyler
Çekilen der ü gamı cümle feramuş eyler

Kıl hazer alma sakın aşık-ı zarın ahın
Seni bir şuh-ı sitemkara felek dun eyler

Bir nigehle komadı derdimi takrire mecal
Çeşm-i mestin nice guyaları hamuş eyler

Hale-i mah gibi sineye çekmiş mihri
Bezm-i vuslatta o kim yari deraguş eyler

Sen hem gülşen-i hüsnünde figan et cü hezar
Fıtnata derd-i dilin belki o gül guş eyler

LEYLÂ HANIM
Sudur’dan Moralı Zâde Hâmid Efendi’nin kızı ve Keçecizâde İzzet Molla’nın yeğeni. Çocuk denecek yaşta babasını kaybetti, aynı dönemde evlendirildi, bir hafta içinde ayrıldı. Dönemin ünlü şairleri ve dayısı olan Keçecizade İzzet Molla’dan özel ders adı. Saray kadınlarıyla yakın ilişkisi olduğu bilinen, iyi eğitimli ve çok kültürlü bir şair. Hazır cevaplığı ve şakacılığı ile de tanınır. Mevlevî tarikatına katıldı. Mihrî Hatun kadar olmasa da kadın duygularını dile getirmesi ve döneminin koşullarında bir kadın için serbest sayılabilecek söyleyişiyle dikkat çeker. Edebî bir çevrede yaşadığı için verimli bir şair. Şiir dili açık ve sade. Bir Divanı var. 1848’de yaşamını yitirdi. Galata Mevlevihanesi kabristanında toprağa verildi. Pür âteşim açdırma sakın ağzımı zinhâr, mısrasıyla başlayan, Zâlim beni söyletme derûnumda neler var, nakaratlı şarkısı çok ünlü.

ŞİİRLERİNDEN ÖRNEKLER

GAZEL

Yârin âşıkları ile ülfeti pek güçtür güç
O peri vahşidir unsiyyeti pek güçtür güç

Sakın aldanma gönül vâ’d-i visâl-i yâre
Sonra derd ü elem ü mihneti pek güçtür güç

Beni âfv eyle eğer meclise girdiyse rakip
Çekemem doğrusu bu sıkleti pek güçtür güç

Ders-i aşkı açalım dersini vaiz kapasın
Zâhidin bârid olur sohbeti pek güçtür güç

Sohbeti yâr ile de pekçe uzatma Leylâ
O peri vahşidir ünsiyyeti pek güçtür güç

GAZEL

Her seherde Kâbei kûyında estikçe nesim
Âşıka zülfi siyahından gelir anber şemim

Naveki müjgânı gönder sinei mecruhuma
Kûşei gamda dili mahzunuma olsun nedim

Kalim bu aşk ile yanmaktan ey meh ruzüşeb
Yok bana derdü elemden başka bir yârı kadîm

Şiddeti düzahla korkutma beni gel zahida
Aşkıma nisbet benim bir şey midir narı cahim

Kûşei cennet dahi olsa safayab olmayız
Aşk ile olduk hele külhan bucağında mukim

Zulmu çok ettin bugün Leylâ’ye ey şahı cihan
Ruzi mahşerde seninle eylesin bahsi azîm

GAZEL

Hayâli ârızın bağı gönülde gülizarımdır
Açıldı dağlar kim sînede evvem beharımdır

Güli ümmidim açılmaz açıldı soldu hep güller
Bu gülşende figandan bihaber ancak nigârımdır

Hikâyettir sana şerhi derunumdan değil şevka
Senin aşkınla yanmak tabemahşer iftiharımdır

Neden küstün bilir hep cürmün inkâr eylemez âşık
Sebep bu infiale naleî bî ihtiyarımdır

Salın ey nahli nâzım gel nolur bir kerre serv âsa
Sarayındır bu gönlüm ande eşkim cuyibarımdır

Emanet eyledim bir tahfecik ol şahı hubane
Gönül derler anın adına Leylâ yadigârımdır

ŞEREF HANIM
1809’da İstanbul’da doğdu, 1861’de yaşamını yitirdi. Yenikapı Mevlevihanesi kabristanına defnedildiği sanılıyor. Mehmed Nebil Bey’in kızı. Şairi bol ve kültürlü bir ailenin mensubu. Kadirî ve Mevlevî tarikatlarına girdiği biliniyor. Sıkıntılarla dolu bir yaşam sürdü. Padişah II. Mahmud ve Valide Sultan’a yazdığı şiirlerinde bu sıkıntıları anlatır. Geleneksel kalıplar içinde kalan şiirleri sadelikleri ve düzgün anlatımlarıyla dikkat çeker. İlk kez 1867’de Matbaa-i Âmirane’de basılmış bir divanı var.

ŞİİRLERİNDEN ÖRNEKLER

KASİDE

Kasîde-i Bahâriyye der Hakk-ı Müşâriin-ileyh
– Berây-ı Âlî Paşa –

Açıl ey gonce-i zîbâ açıl fasl-ı bahar oldı
Hezârın hasret-i dîdâr ile derdi hezâr oldı

Donandı her taraf üşkûfe-i elvan ile yer yer
Yine sun’-ı Cenâb-ı Kird-gârı aşikâr oldı

Takarrub edicek teşrifi sultân-ı gülin nâ-gâh
Dikildi tûğ-ı şâhî bağ u sahra kânı-kâr oldı

Bahar erdûsını sünbül-teber tebşire geldikde
Kurup çadır çiçekle muntazır her kûh-sâr oldı

Bu eyyâm-ı ferah-zâye tahassür çekmeden fulya
Sarardı sureta bir âşık-ı zar u nizâr oldı

Meğer neşv ü nema bulmuş şarâb-ı erguvan ile
Anın’çün çeşm-i dilber gibi nergis pür-humâr oldı

Görüp zülf-i arûsın ziynet ü dârâtını bî-şekk
Civan perçem başa çıktıkda gayet dil-figâr oldı

Benefşe çıkdı her-câyî deyu ifrât-ı ye’sinden
Olup sünbül perişan lâle yek-ser dâğ-dâr oldı

Eder şeb-bû ile ay-çiçeği gece safa, mehtâb
Görince fûl-ı bahrî yollar üzre hep nisâr oldı

Düzüp zerrin kadehle bezmini çark-ı felek güya
Çekildi bir kenâre cümleden sâhib-vakâr oldı

Sarıldı nahl-ı leylâk üzre güya bir çiçekli şal
Bakup serv u sünûber bîd-i reşkiyle çinâr oldı

Şakâyıkda görince revnak ü rengi kemâlinde
Hasedle zenbakın hep akl u fikri târ u mâr oldı

Bilür erbabı kadrin bak alur göz ile haşhaşa
Ki attâr-ı felekden ehl-i keyfe ber-güzâr oldı

Karanfil yâsemen aşkile sîne çak çak etdi
Ya her dem tazeye meyi etmede bî-ihtiyâr oldı.

Ne kabil misk-i Rûmî ıtr-ı şâhîyle ola hem-bû
Girince araya şimşir bu da’vâ ber-karâr oldı

Bütün ezhâre hâlât-ı hazânı etmeğe ifşa
Gelüp kartopu güya tercemân-ı rûzigâr oldı

Bahâriyye temam olduysa da ey hâme güya ol
Gazel de söylemek şâirlere çünkim şiar oldı

Yine ey gül-izâr-ı işve vakt-ı âh u zar oldı
Bu da’vâya delîl ü şâhid istersen hezâr oldı

Buyur geşt ü güzâr et cümle ezhârı çemen-zârın
Kudûmın öpmeğe hep dîde dûz-ı intizâr oldı

Görince bülbülün cûş u hürüsün fart-ı gayretle
Benim de seyl-i eşkim ğıbta-bahş-ı cûy-bâr oldı

Gelüp bâd-ı sabâ dedi Şeref geç bu hevâlardan
Bu nazmın gerçi evrâk-ı sipihre yadigâr oldı

Ne sarf etdin bahara cevher-i güftârını ancak
Sebeb-i asayiş dünyâya bir âlî-tebâr oldı

Edersin medh ol zât-ı şerifi et ki âlemde
Senası mahz-ı farz u her sağar ü her kibar oldı

Bu vasfa Hazret-i Alî Emîn Paşa sezadır kim
Duây-ı devleti vird-i zeban ü her diyar oldı

Makâm-ı âliyi teşrif edel’den zât-ı ülyâsı
Umûr-ı hâriciyye nâzırıyle pür-vakâr oldı

Huzurunda şükûfe şîşesi olmak ümidiyle
Ne rütbe şimdi çeşm-i bülbüle bak i’tibâr oldı

Nesîm-i lutfı ğâlibdir bahara ehl-i hâcâtın
Nihâl-i maksad u amali hep pür berg ü bâr oldı

Nisâr olmakda gerçi cümleye nakd ü inâyâtın
Senin hakkında ise şad hezâr u bî-şümâr oldı

Düşüp ümmîd-i afv ile der-i ihsanına gönlüm
Bilür cürm ü kusûrın pây-mâl-i i’tizâr oldı

Kerem-kârâ şeref-sadrâ sipihr-i devlete bed-râ
Eğerçi bunda ıtrâ’-ı makâla ibtidâr oldı

Vesîle-cûy idim neşr etdim işte bu bahaneyle
Bütün ezhâr bûy-i midhatinden hisse-dâr oldı

Kıyâs olsa yanında bir içim su gibidir nîsân
Ki cûd u şefkatin baranı bahr-ı bî-kenâr oldı

Umûrında muvaffaksın o rütbe zanneder herkes
Ya Zât-ı Hızr yâ tevfik-i Bari müsteşar oldı

Bekây-ı ömr ü ikbâlindir elbet matlabı halkın
Vücûdın mutlaka dünyâya lutf-ı Gird-gâr oldı.

Penâh eden hücûm-ı ceyş-i gamdan olur asude
Der-i Devlet-meâbın bir hısâr-ı üstüvâr oldı

Değil fahriyye yazmak gerçi haddim kendi hakkımda
Bana Zât-ı Şerifin lîk mahz-ı iftihar oldı

Ederken âh ü feryâd endelib efsâne dinlemez
Şeref, başla du’âya gayrı vakt-ı İhtisar oldı.

Akîb-i cemrede her sal meymûn fal dendikce
Cihâna feyz-i nevrûzın yeter pertev-nisâr oldı

Riyâz-ı ömr ü câhı haşre-dek her dem bahar olsun
Denildikçe yine vakt-ı safay-ı gül-izâr oldı.

(Mefaîlün mefaîlün mefaîlün mefâîlün)

GAZEL

Dildeki dag-i füruzanım ile eğlenirim
Geceler kendi çerağınım ile eğlenirim

Ederim züver-i aguse-i hayalim yâri
Daima hidmet-i mihmanım ile eğlenirim

Söyletip çektiğini şuh-i cefakarından
Sergüzeşt-i dil-i nalanım ile eğlenirim

Komaz avare vü tenha beni manend-i safa
Yine derd-ü gam-i cananım ile eğlenirim

Dest-i ahım dokunup saz-i derunun teline
Nağme-i nale vü efganım ile eğlenirim

Söyleyip serd-i mihmetle nice taze gazal
Şeref eş’ar-i perişanım ile eğlenirim

GAZEL

Dili şuride hayfa yâre, yâr ağyare maildir
Bilinmez hikmeti bülbül güle, gül hare maildir

Olursun pür gadab ben arzıhal etdikçe sen emma
Cefakârım, mizacın çare ne ağyare maildir

Şikâyet sanma rencü zahmi aşk eyler isem izhar
Tabibe haste elbet derdini iş’are maildir

Kaçınmaz şulei didarı yâre can atar daim
Benim mürgi dilim pervane âsa nare maildir

İder tahsin nazmı dilküşasın eylesen tanzir
Şeref tab’ı selisim böyle hoş küftare maildir

KITALAR

Bir vech ile kabil değil icrayı teşekkür
Şâdoldu şeref zar iki yüzden agâh
Eüdi beni teltif reis oldu efendim
Hem kıldı iki yüz kuruş ita bana her mah

Keramet tâ ezelden dadı Hakmış zatına bildim
Benim keşfeyledin arzetmeden hali perişanım
İkişer yüz kuruş mahiye ihsan eyledin hakka
Şeref bir akçeye şayan değilken ey keremkânım

Kemalü ömrünü lûtfundan efzun eylesün Mevlâ
Cihan durdukça dur sadrında sen ey himmeti Âli
Şeref zatın maaş tahsisi ile şimdi sayende
Değildi habbeye malik pür oldu ceybi amali

ÂDİLE SULTAN
1825’te İstanbul’da doğdu, 1898’de yaşamını yitirdi. Sultan II. Mahmut ile eşlerinden Zernigar Sultan’ın kızı, Sultan Abdülmecit’in kız kardeşi. Sarayda özel eğitim gördü. Kaptan-ı Derya ve sonradan Sadrazam olan Mehmet Ali Paşa ile evlendi. Önce üç çocuğunu, sonra kocasını ve ardından da genç kızı Hayriye Sultan’ı kaybedince acıya boğuldu. Nakşîbendi tarikatına girdi. Şiirleri 1996’da “Adile Sultan Dîvânı” adıyla yayınlandı. Şiirleri genellikle çocukları, eşi ve kızı Hayriye Sultan’ın ölümlerinden duyduğu derin üzüntüyü yansıtan manzumelerden oluşur. Çağdaşı olan Leylâ ve Fıtnat Hanımlardan daha az başarılı bir şair sayılır. Aruzun yanı sıra hece ölçüsüyle de şiirler yazdı. Türbesi İstanbul Eyüp’te Bostan İskelesi yakınında. İstanbul’da pek çok hayır eseri bıraktı, ayrıca babası onun adına birçok eser yaptırdı. Muhibbî (Kanuni Sultan Süleyman) Divanı’nın basılmasını sağladı.

ŞİİRLERİNDEN ÖRNEKLER

GAZEL

Duymayın can ü gönül dostuma pinhan gideyim
Akl ü can bana nedir bidil ü bican gideyim

Cismde can gibidir gözde hayâli yârin
Nice bir gurbet ü firkatle perişan gideyim

Korı canımda da âşk odını yaktı alevi
Yanmak âşk ile beşaret bana üryan gideyim

İderim kat’ı taalluk çü bu can ü tenden
O güle bülbül-i can itmede efgan gideyim

Adile Kâ’be-i kulın ideyim şöyle tavaf
Arz ide ruyını dildarıma mihman gideyim

GAZEL

Aşktır min-evvel ilâ âhir kevn ü mekân
Aşktır gâhî dil ü cânda nihân gâhi ayân

Aşktır eden cemâl-i pâk-i cânâna nazar
Aşktır ol gonca gül rûyu için bülbül olan

Aşktır dü-âlem içre cânı yâra vasl eden
Aşktır dâim olan hem mahrem-i esrâr-ı cân

Aşktır çün dilde misbah-ı tecellîyi yakan
Aşktır bil “küntü kenz” birle miftâh-ı cinân

Aşktır bî-kayd pervâz eyleyip sîmurg-veş
Aşktır dost ellerini dâima seyrân eden

Aşktır mir’ât-ı kalbi eyleyen sâf ü celî
Aşktır dilde veren nûr-ı ziyâyı her zamân

Aşktır kalbi kılan pür-nûr mihr-i mâh-veş
Aşktır şem’-i cemâle karşı pervâne yanan

Aşktır hem saykal-ı mir’at-ı esbâb-ı derûn
Aşktır bir âteş-i cân-sûz ey dil sen de yan

Aşktır beyt-i dili meyhâne-i irfân eden
Aşktır Leylâları Mecnûn ü ser-gerdân eden

Aşktır fehm ile iş’âr eyleyen derd-i dili
Aşktır bak Âdile çarhı eden keşf ü beyân

GAZEL

Aşkta kanun imiş âşıklara cevr eylemek
Âşık oldur kim cefâ-yı yâre sabretmek gerek

Aşk nâz ü şîve evvel gösterir âşıklara
Âşık ol demde ona cânı fedâ etmek gerek

Âşıkın ancak murâdı dostunun maksûdudur
Çekse de bin derd ü mihnet hep sebât etmek gerek

Arzû-yı dü-cihândan geçmedir aşka nişân
Terk-i cân edip reh-i cânâna azm etmek gerek

Âftâb-âsâ bilip her zerresin nûr-ı safâ
Her belâ dosttan gelir kim merhabâ etmek gerek

Havf-ı a’dâ eylemez olan müsellah aşk ile
Yanmadan Hakka erilmez pertev-i tevhîd gerek

Nefsle cehd et tecellî eylesin aşk-ı Hudâ
Beyt-i kalbi Âdile ma’mûr ü pâk etmek gerek

TEVHİDE HANIM
Doğum tarihi 1847. 1902’de Manisa’da öldü. Babası Turgutlulu Limoncuzade Fehim Efendi. Annesi, İzmirli Sinanzade Ahmet Efendi’nin kızı Tahire Hanım. Manisalı Veznedar Çakmak Hüsayin Efendi ile evlendi. Bir kızları oldu. Kızını ve ardından kocasını kaybetti. Mevlevi tarikatına girdi. Şiirini annesi, kızı ve kocasını art arda kaybetmenin acısı etkledi. Bir divanı var. 1881’de yazıldığı tahmin edilen bu divanda kendi yaşamından ve Manisa’dan izler bulunur. Tevhide Hanım’ın önemi yaşadığı çağın coğrafyasını, insanlarını, kültürü ve günlük alışkanlıklarını yansıtmasıdır. Divanı Gürol Pehlivan, Bülent Bayram ve Mehmet Veysi Dörtbudak hazırladı. Manisa Belediyesi’nin desteğiyle yayınlandı.

ŞİİRLERİNDEN ÖRNEKLER

GAZEL

Çeşmime göründü âh bir peri âlicenâb
Dün gece verdi ziyâ ‘aleme ol âfitâb

Âhir çeşmime ben de âh bin cân ile müştâk iken
Setrine sây eyleyip rûyına çekmiş nikâb

Piyâde gezmiş yorulmuş terlemiş ol meh-likâ
Seyr eyledim rûyundaki damlayan sanki gül-âb

‘Ahdinde kılmaz vefâ va’dinde hiç durmaz imiş
Teşbihi etdim meşrebin sanki bir dönme dolâb

Zihnini topla Tevhîde olma o bahrin gavsi
Pirâhenden girîbânın alıp geri çekil yab yab

GAZEL

Senin mecburunum hâlâ inanmaz mısın ey şûh
Benim yandığım nâra ‘aceb yazmaz mısın ey şûh

Dün gece ağyâr ile lâdest tutup aldanmışsın
Kuluna nevbet gelince aceb aldanmaz mısın ey şûh

Gidip gülzara da’im sen edersin zevk ‘alemle
Gelip hatıra ismim bir gün anmaz mısın ey şûh

Cevr cânına yetmiş câna yine bilmem aceb
Çekerek cefasını usanmaz mısın ey şûh

Dün gece Tevhîde-zârın rahm edip hâline sen
Verdiğin ikrârdan ‘aceb dönmez misin ey şûh

DESTÂN-I MAĞNİSA

Takrîr edem dinle nedir hâli Mağnisa’nın
Söyleyim bak nedir ahvâli Mağnisa’nın
Düğünde bayramda atlas hâre giyerler
Bozulmaz yeşili alı Mağnisa’nın

Mağnisa’nın içinde evliyâsı çok
Mescidi camisi medresesi çok
Hâfızı mütedâ müderrisi çok
Okur bülbül gibi dili Mağnisa’nın

Etraf köyden şehirlerden gelirler
Handa hânelerde misâfir olurlar
Sultân Camisi’ne sâf sâf dururlar
Altın kemerlidir beli Mağnisa’nın

Sultân Nevrûz günü Mesir saçarlar
Cem olup cümle halk avuç açarlar
Mollalar imâretden çorba içerler
Her şehre ulaşır eli Mağnisa’nın

Âşıklar pîrine eyler niyâzı
Dere Kahvesi’ne asarlar sazı
Karşısında bülbül eyler avâzı
Açılır baharda gülü Mağnisa’nın

Ulu Cami’nin vurur çanlı sa’ati
Herkes vaktini bilir bulur râhatı
Tüccarların budur dâim adeti
Elden ele gezer malı Mağnisa’nın

Bahar vakti gelir bülbül sadâsı
Vardır erenlerin anda du’âsı
Kışın kar ile dolar dağı ovası
Akar boz bulanık seli Mağnisa’nın

Çölünde Karaca Ahmed Sultân hazırken
Üstünde Saruhan Baba nâzırken
Sağda Hâki Baba solda Kırtık Sultân vezirken
Deftede kayd olmaz vebâli Mağnisa’nın

Cümle eknâf çâr köşeden gelenler
Her birisi bir işe memur olanlar
Kazanıp kârında bereket bulanlar
Gitmez gözünden hayâli Mağnisa’nın

Beldemiz üstü dağ önü mesire
Bahar gelince cümle çıkarlar seyre
Gel bunca evliyâları ziyâret eyle
Şimdi çimendiferdir yolu Mağnisa’nın

Tevhîde sözünde hilâfın yokdur
Tatlıdır kavunu karbuzu çokdur
Karına kaymağına hiç sözüm yokdur
Namdadır yağ ile balı Mağnisa’nın

ŞARKI

Sana ne diyem ne söyleyem âh sana
Bir himmetin yok imiş eyvâh sana
Ederim bir âh-ı cân-gâh sana
Gayri bundan sonra âlem bir yana

Eyledin sen beni kendine meftûn
Cevrin etdi dîdemi âb-ı Ceyhûn
Serim sevdâya saldın aklım Mecnûn
Gayri bundan sonra âlem bir yana

Hevâ-yı zülfün ile hâlim tebâh
Kalmadı âşıklığıma iştibâh
Bir onulmaz derde düşdüm vâh bana vâh
Gayri bundan sonra âlem bir yana

Tîg-i hicrin hiç vermedi arayı
Sînemde açdı nice pin yarayı
Yazık etdin Tevhîde-i bîçâreyi
Gayri bundan sonra âlem bir yana

ŞARKI

O yâr bana kaşın çatdı
Elemim var elemim
Câh-ı mihnetde bıraktı
Kederim var kederim

Çehr ile dün yâr geçdi
Kadehde kanımı içdi
Ciğerde yâreler açdı
Veremim var veremim

Dün meclisde iken dildâr
Beni geçmiş yâre ağyâr
Kendi ruhsât eylemiş yâr
Haberim var haberim

Gül koklamam gül üstüne
Kişi kıyar mı dostuna
Lâkin ağyârın üstüne
Seferim var seferim

Tahammülüm yok ne çâre
Yüz vermesin ağyâre
Arz-ı hâl yazmağa yâre
Kalemim var kalemim

Tevhîde bu meylim hele
Ben şöyle verdim dilbere
Vaz gelmem tâ be mahşere
Yeminim var yeminim

FERİDE HANIM
1837’de Kastamonu’da doğdu. Kasmatonu ulemasından Bahar Zade Hammami Mehmet Reşit Efendi’nin kızı. İlk eğitimini medresi öğretmeni olan babasından aldı. Arapça ve Farsça öğrendi. Güzel yazı’ya yani “hat”a merak saldı. Bolulu İzzet Paşa’nın divan katipliğini yapan Ali Raif Efendi ile evlendi. İstanbul’a taşındılar. Feride Hanım 25 yaşında iken eşini kaybetti. İstanbul’dan Kastamonu’ya giderek yaşamını burada tamamladı. 1903’te öldü. Şiirleri arasında epey yer tutan Muhammediye’leri ile tanınır.

ŞİİRLERİNDEN ÖRNEKLER

BEYİT

Duhterine böyle ider mi mâderi söyle bana
Görmedim billâh cihanda böyle bir âzâr ana

GAZEL

Ah kim çıkdı elimden koynumun zer saati
Hasretile kalmamışdır gönlümün hiç rahatı

Yâdigar-ı yâr idi doğru gider gamhar idi
Yirmibeş yıldan beru itmiş idim ünsiyeti

Zer gibi zerd ola ruyi hem ayarı nakş ola
Mekr ile biganeler ger eyledise sirkati

Yelkavan veş ruzü şeb zevki içün çeksin taab
Soksun akrebler vücudın göre rencü mihneti

Kıldı rekkası felek çerh gibi sergerdan beni
Nice dolaplar ile virdi bana çok zahmeti

Yetdürür zinciri zülfü yâr ile bend olması
Kayd olup derdü game çekmekden ise firkati

Ben Feride veş gamü mihnetle ferdim dehrde
Geçmedi alâmsız biçarenin bir saati

(Kocasının ölümü üzerine yazdığı gazel)

GAZEL

Âşık isen salika âyine-i didare bak
Masıvanın zulmetinden kurtulub envare bak

Dürri pendin guşuna menguş idersen ey gönül
….. den dembedem keşf olunan esrare bak

Masıvanın kesretinden fariğ ol itme nizâ
Hazreti şeyhin tutub destin heman bu kâre bak

Na’rei sırrı ….dan haberdar olmağa
Âşk yolunda terki can etmiş olan berdare bak

Talibi âşkı hakikat buldu encamı necat
Ey Feride sen heman ihlâs ile ezkâre bak

(…. okunamayan sözcükler)

HATİCE NAKİYE HANIM
Müneccimbaşı Osman Saib Efendi’nin kızı. 1846’da ikiz kardeşiyle birlikte dünyaya geldi. Sıbyan mektebinde okudu. Annesini küçük yaşta kaybetti. Teyzesi tarafından büyütüldü. Darülmuallimat’tan mezun oldu. Yenikapı Mevlevihanesi müritleri arasına girdi. Ali Fuat Bey’in Maarif Nazırlığı döneminde Darülmuallimat’ta öğretmenliğe başladı. Farsça ve tarih öğretti. Lügati Farısiye sözlüğünü hazırladı. Bir süre Mısır’da kaldı. Sultan Mehmet Reşat döneminde bazı şehzade ve sultanlara öğretmenlik yaptı. II. Abdülhamid tarafından Şefkat Nişanı ile ödüllendirildi. 1899da yaşamını yitirdi. Yenikapı Mevlevihanesi Çınaraltı Kabristanı’nda toprağa verildi. 40 kadar gazel, methiye, şarkı, müstezad, tahmis, terci-i bend ve kıt’a yazdı. Döneminin kadın şairlerinden Şeref hanımın yeğeni idi. Onun divanının ikinci basımını hazırladı. Dergilerde dağınık halde olan şiirleri derlenemedi. Bir bölümü Türkçe olan bu şiirlerden bazıları kardeşi Nebil Bey’in Divan’ının sonunda, bir kısmı da Ahmet Muhtar Bey tarafından yayımlandı. Hiç evlenmedi.

ŞİİRLERİNDEN ÖRNEKLER

GAZEL

Bir gamze hun rize şikâr oldu bu gönlüm
Şeb ta seher aşuftevü zar odu bu gönlüm

Bir çaresi yok derde giriftar olub eyvah
Bir gonce içün âleme har oldu bu gönlüm

Gülçini visal olmak içün bağı tarabda
Bir bülbüli şurideye yâr oldu bu gönlüm

Gülşende edüb nağmei bülbül ana tesir
Feryad ile manendi hezar oldu bu gönlüm

Geçdi neyü meydan işidüb savtı hezarı
Medhuş olarak maili zar oldu bu gönlüm

Rüyet hevesile Nakiyye bir kez o şuhu
Akdamı rekibane gubar oldu bu gönlüm

ŞARKI (Hezlamiz)

Olamaz bir kimse hem halin senin
Yokdur eşşeklikde emsâlin senin
Geçmede lanet ile salin senin
Yokdur eşşeklikde emsâlin senin

Benzemez etvarü halin âleme
Gelmemiş mislin vücudi âdeme
Kendine âdemlik isnad eyleme
Yokdur eşşeklikde emsâlin senin

Namını yâdeylemez emma beşer
Rekş eder efkârına gâvanü har
Sözlerin hayvanları hayran eder
Yokdur eşşeklikde emsâlin senin

Anırırken sen o savt ile heman
Hep gelir şevka güruhi merkeban
Ursalar şayan sana al bir palan
Yokdur eşşeklikde emsâlin senin

KOŞMA

Eyvah aşkınla yandım
Sonra cevrinle kandım
Aldandım sözlerine
Seni vefalı sandım

Ver bir dolu içeyim
Gör aşkınla niceyim
O mahmur gözlerinden
Ben nasıl vaz geçeyim

Kadehler durmasun boş
İçüb olalım serhoş
Çünki ağyar sözünden
Yâr ile aram bir hoş

Şimdi dil biçaredir
Aklım pek âvaredir
Ayrılık ateşinden
Ciğerim pür yaredir

Sinemi hicri dağlar
Gözlerim irmakdır çağlar
Nakiyye’nin halini
Gören kâfirler ağlar

Nazan Bekiroğlu

Saray,Pâdişah,Şair ve Şiir (Ömer SALMAN)

Osmanlı pâdişahlarının ilme, sanata; âlim ve sanatkârlara bilhassa şiire ve şâirlere ne kadar değer verdiklerini târihten biliyoruz. Sultanlar ve pâdişâh namzedi şehzâdeler en zorlu durumlarda bile âlim ve sanatkârları yanlarından ayırmamışlardır. Has dairede sırdaşları, dertdaşları; karşılaştıkları bir sıkınıtıyı çözmek için istişare ettikleri müsteşarları hep bu ilim ve sanat adamlarından olmuştur. Saltanat sahipleri, savaş hazırlıkları ve plânları yaparlarken bile bu ehil insanların ilim ve şiir sohbetlerini ihmâl etmemişlerdir. En neşeli anlarında, en hüzünlü zamanlarında, içinden çıkılamayan, kördüğüm meseleleri çözen; en derin acıları tatlıya bağlayıp hazanı bahara çeviren “hem neşâtın hem de gamın rûzgârını gören” bu ulu kişiler hep onların yanlarındadır.İşte sultanlar bu şiir ikliminin sultanlarından feyz alıp bu sanatın diyarında onların yolunda at koşturmuşlardır.
Sehî Bey, tezkiresinde şair sultan olarak verdiği ilk kişi Sultan Yıldırım Bayezid’in oğlu Sultan Mehmed evlâdı Sultan Murâd’dır. (1) Lâtîfî’ye göre de şiir söyleyen ilk padişah odur. (2).Kınalızâde, kitabına Sultan Murâd’la başlar. Daha ilk cümlede hânedândan şiirle, kendisine üstünlük verenin evvelâ Sultan Murâd olduğunu söyler.(3)
İkinci Murâd, geleceğin Fatih’i olacak oğlu Mehmed’in en iyi şekilde eğitilmesi için her türlü imkânı seferber etmiştir. Bu iyi tedrîsât neticesinde Fâtih Sultan Mehmed ,Avnî mahlâsıyla bir dîvân meydana getirecek kadar şiir yazabilmiştir.
Şiirin tadını alan, bu sanatın ilmine vâkıf olup bu edebiyatın gerekliliğine inanan Fatih’ten sonra, şiir mecbûriyet hâlini almış gibidir. Şiirin ‘düm tek’leri; yani âhengi olan aruz vezni ile binâ edilen bu sanat, hânedan mensupları arasında su içmek, yemek yemek gibi zarûrî ihtiyaçlardan biri olmuştur. Şiir, hayatın öyle bir parçası olmuştur ki mektuplaşmalar bile şiir hâlini almıştır.
Fâtih’in büyük oğlu Sultan Bayezid, kendisine baş kaldıran kardeşi Cem Sultan’a yazdığı manzum mektubu ve Cem’in ona verdiği cevabı, o devrin tarihini anlatan hemen hemen bütün kitaplarda görmek mümkündür. Sultan Bayezid, isyânkâr kardeşine şöyle seslenir:

“Çün rûz-ı ezel kısmet olınmış bize devlet
Takdîre rızâ virmeyesin buna sebeb ne
Haccü’l-Haremeynim diyü da’vâlar idersin
Ya saltanat-ı dünye içün bunca taleb ne”

Cem Sultan ‘ın cevâbı:

“Sen bister-i gülde yatasın şevk ile handan
Ben kül döşenem külhen-i mihnetde sebeb ne” (4)

Sultan Bayezid ile Cem Sultan arasındaki mücâdeleyi bu mısralardan daha güzel ne anlatabilir?

Cem Sultan, ölümün nefesini ensesinde hissederken en büyük destekçilerinden, yardımcılarından biri şair Seferihhisarlı Haydar Çelebi olmuştur. Bu şair; onun defterdarı, yol arkadaşı ve dert ortağı,(5) “ sıkıntının en şiddetli olduğu zamanlarlarda onun acısını paylaşan, dertlerini unutturan dostu idi.”(6) Târihin en meşhur şehzâdesine, minik yavrusu Oğuz’un ölüm haberini getirdikleri sırada, Fâtih’in küçük, fakat derdi büyük oğlu, gazellerindeki kadar derin gözyaşı deryâlarına dalıp dalıp çıkmıştır. Cem’i bu dertli ânında Haydar Çelebi, teselli ve teskin etmek için ona samimiyet özlü şiirleriyle, inci mercan sözleriyle, dil ilminin bütün inceliklerini kullanarak kim bilir ne diller dökmüştü. Kara gün dostu bilge şair Haydar Çelebî olmasa bu gözyaşı sultânının şiirleri, çağlayan gözyaşlarıyla beraber akan zamana karışıp gidecekti. Biz de ondan haberdâr olmayacaktık.Yazımı fazla ıslatmamak için Cem Sultan’ın gayzerler gibi su fışkırtan beyitlerine yer vermeyeceğim.Sadece şu güzel beyitle iktifa edelim:
Dün gece deryâya düşdüm düşde gark oldum sanıp
Uyanıp gördüm gözüm yaşı imiş deryâ meğer

Sekiz yıllık saltanatı at üstünde geçen, üç kıtada “ Ezân-ı Muhammedî’nin şehbâl açması için” kâh “Karabulut” kâh “Akbulut” olup koşturan Sultan Selim, en meşgûl zamanlarında bile ilim, irfân sâhibi şairlerle sohbet etmeyi ihmâl etmemiş ve bu keyifli sohbetlerden aldığı zevk ve ilhamla şiir yazmaktan da geri durmamıştır.
Ne yazık Yavuz Sultan Selim’in şiirlerinin dili Farsça’dır. Milletimiz ona kendi dilinde şiir yazdırmayı arzulamış olmalı ki başka şairlere ait olan birçok Türkçe şiiri, Sultan Selîm’e isnâd etmiştir. Bu durumla ilgili olarak Sehî Bey:”Câhil insanlar ona Türkçe şiirler isnâd ederler, ama o aslâ Türkçe şiir söylememiştir, bütün şiirleri Farsçadır.(7)”der. Bu mevzû hakkında Lâtîfî de Sehî Bey’i destekler mâhiyette bilgiler verir. Sultan Selîm bahsinde, Selîmî’nin olmadığı hâlde ona isnât edilen birkaç beyiti de bizlerle paylaşır. (8)Hatta şair Neşrî’nin anlatıldığı bölümde, bu şaire ait bir şiirin yanlışlıkla Sultan Selîm’inmiş gibi gösterildiğini dile getirerek sözü geçen şiirin beyitlerinden örnekler verir:

“Gözlerimden aktı deryâlar gibi yaşım benim
Dôstlar çok nesne gördü onmadık başım benim

Geçmek için seyl-i eşkimden hayâlin askeri
Bir direkli iki gözlü köprüdür kaşım benim” (9)

Öyle ki tarihçi Reşat Ekrem Koçu bu bu şiirin son beyitini delil göstererek Sultan Selîm hakkında şu sözleri sarf eder : “İçki de kullanırdı, hem de çok içerdi. Pek asîlâne îtirâf ediyor:

“Ey felek dokuz dolu câm içmeyince Han Selîm
Dehr içinde olmadı hergez ayakdâşım benim”(10)

Hattâ Google’da arama yaparken Dr.Abdullah Tekiner “Selim’den Bir Gazel” başlığı altında bu gazelin tamamını açıklama yoluyla bir yazısına denk geldim.(11)

Kınalızâde Hasan Çelebi’nin tezkiresinde de Sultan Selim ‘den uzun uzun bahsedilirken şiirlerinden seçilen beyitlerde Türkçe tek beyit yoktur.(12)

Bu mevzû da nerden çıktı denilebilir. Konunun dışına çıktığımın farkındayım. Fakat Yavuz Sultan Selîm imzalı Türkçe şiirlerin dillerde hatta kalemlerde hâlâ dolaşmasından ötürü bu konuya, karınca kararınca açıklık getirmek istedim.

Sultan Selim’in Kastamonulu âlim ve şair Halîmî’yle Trabzon’daki şehzâdeliğinde başlayan bir dostluğu vardır. “ Halîmî’yi savaşta ve barışta dert ortağı olarak seçmişti kendine. Cihân pâdişâhının bir şairle dillere düşen dostluğunu şairlerden şöyle dile getirmiştir:

Ol pâdişeh ki ism-i şerîfi Selîm ola
Lâyık budur musâhibi anın Halîm ola (13)

Sultân Selîm pâdişah olduğunda Halîmî Çelebi’yi sarayın bahçe kapısında karşılamış, hâlini hatırını sormuş, berâberce saraya girmişlerdir. Sultân Selîm, hürmet ettiği bu ilim ve sanat adamına : “Her ne kadar saltanata nâil olsak da dostlardan uzak kaldık.”(14) diyerek onun kendi indinde ne kadar değerli olduğunu anlatmıştır.

Şiirden çok iyi anlayan Kânûnî Sultan Süleyman, kendi devrinde Bâkî’yi en büyük şair kabul ettiği için onu her zaman koruyor, ona ihsanlarda bulunuyordu. Hattâ Rumeli kazaskeri Hâmit Efendi Bâkî’nin Silivri Medresesi’ne tâyinini usûllere muvâfık bulmadığı için bu atamanın icrâsında tereddüt göstermiştir. Fakat kesin emirlerle Bâkî ‘nin, Silivri Medresesi’ne tayini gerçekleşmiştir. (15) Sultan Süleymân’ın takdirlerini kazanmış genç bir şairin, teamüllerin hiçe sayılıp bir medreseye atanması, şiir sanatına verilen ehemmiyeti ve bu sanatın o devirde nelere kâdir olduğunu göstermesi bakımından çok mühimdir.
Zaman geçtikçe şiir, hayâtın içinde daha aktif hâle gelir. Soru sormak için bile şiir tercih edilir. Takrîben üç bin gazeli bulunan, Zâtî’den sonra en çok gazel yazan (16) şairlerden olan Kânûnî Sultan Süleyman, şiiri günlük konuşma dili hâline getirmiştir: Karıncaların istilâ ettiği bir ağacı, bu dur durak bilmeyen çalışkan böceklerden kurtarmak için Ebussuûd Efendi’den şöyle cevaz istemiştir:

“Dırahta ger zarâr itse karınca
Günâhı var mıdır ânı kırınca”

Ebussuûd Efendi’nin cevâbı da aynı vezin ve kâfiyeyle olur:
“Yarın dîvânına Hakk’ın varınca
Süleyman’dan alır hakkın karınca” (17)

Konuşma üslûbuyla yazılan şiirler tarih boyunca devam edegelmiştir.
Meşhur mektuplardan biri de Bağdad’ı İranlılardan geri almak için Irak’a giden Hâfız Ahmed Paşa, başarılı olamayınca Dördüncü Murad’a gönderdiği mektuptur:

“Aldı etrâfı adüv imdâda asker yok mudur
Dîn yolunda baş verir bir merd-i server yok mudur

Dergâhı Sultân Murâd’a nâmemiz îsâline
Bâd-ı sarsâr gibi bir çâpük kebûter yok mudur”

14-15 yaşındaki Dördüncü Murâd, aynı vezin ve kâfiye ile Hâfız Ahmed Paşa’ya cevap yazar:

Hâfızâ Bağdad’da imdâd etmeye er yok mudur
Bizden istimdâd idersin sende asker yok mudur

Düşmeni mat etmeye ferzâneyim ben der idin
Hasma karşı şimdi at oynatmaya yer yok mudur (18)

Yukarıda söylendiği gibi Fatih Sultan Mehmet’ten sonra şiir; pâdişahların, şehzâdelerin hatta okuyup yazan herkesin olmazsa olmaz meşgûliyetlerinden biri olmuştur. Fâtih, devlet büyüyüp zenginleştikçe yakın ya da uzak devletlerdeki ilim, sanat ve gönül adamlarını İstanbul’a davet ediyordu. Bu vesîleyle ilim gelişiyor, İlim geliştikçe de şiir sanatımız da inkişâf ediyordu. Çünkü bahis mevzû olan ilim, fikir ve zikir sâhibi insanlar, şiir yazıyordu. Onlar bin bir zahmet ve emekle gece yarılarına kadar kafa patlatıp kaleme aldıkları beyitleri ilim temelleri üzerine binâ ediyorlardı. Bu da sanatı ilmîleştirmiştir. Şiir sanatının gelmiş geçmiş en büyük ustalarından biri olan Fuzûli ,dîvânının önsözünde “İlimsiz şiir, esâsı yok dîvâr gibi olur.Ve esâssız dîvâr gâyet de bî-i’tibâr olur. (19)” diyerek bu sanatın özünde ilim olduğu söylemiştir.

Bizler bugün birçok devlet adamını şairlik yönüyle biliyor ve anıyoruz. Şairliği devlet adamlığının gerisinde kalan pâdişahlar da şiirden,edebiyattan anlayanlara daha yakın,daha sevimli geldiğini görüyoruz.Sultânü’ş-Şuârâ Bâkî devletin yargı mensuplarından idi. Bizler onu nasıl bir kazasker olduğuyla değil, şairliğinin büyüklüğü ile ilgileniyoruz. Bâkî nasıl bir kazaskerdi? Dâvâları nasıl çözerdi? Mahkemede adam kayırır mı idi? Suçluları suçsuz gösterip mâsum insanlara cezâ keser miydi? Bunlarla ilgilenmiyoruz. Biz, adı bu gökkubede “bir hoş sedâ olarak Bâkî kalan” söz sultânı ile alakadar oluyoruz. Vefat edip cenâzesi Fâtih Câmi’inde musallâ taşına konduğunda cenâze namazını kıldırıan Şeyhülislâm Sun’ullâh Efendi, Bâkî’nin :
“Kadrini seng-i musâllâda bilip ey Bâkî
Durup el bağlayalar karşına yârân saf saf”
beyitini okudu. (20) Şeyhülislâm; kazasker Bâkî’nin değil, Sultânü’ş-Şuârâ Bâkî’nin cenâze namazını kıldırmış, onun ardından gözyaşı dökmüştür. Halk, omuzlarda asık suratlı bir bürokratın değil, gönüllere ferahlık veren, güneş yüzlü, sünbül kokulu büyük bir şârinin tabutunu taşımıştır.

Osmanlı ailesinin mensupları ve devlet adamları şairleri koruyup gözetmişler. Oh ne iyi yapmışlar! Onlara güzel güzel imkânlar sağlamışlardır. Kıskananlar çatlasın! Söz ustalarının, kelime işçilerinin şiirlerini okumaktan ve dinlemekten büyük keyif almışlar. Yarasın! Eğer bunlar olmasaydı, belki de Bâkî gibi zaman rüzgârı önünde bir kuru yaprak gibi sürüklenme zevkini tadamayacaktık. Nâbî’nin tecrübelerinden istifâde edemeyecek, ikbâl meyhânesinde mağrurlananların baş ağrısı çekeceklerinden bî-haber yaşayacaktık. Şeyh Gâlib’in rahle-i tedrîsine oturamayacak, kendimize hoşça bakamayacak ve bu âlemin özü olduğumuzu bilemeyecektik…

Sultanlar, şeyhülislamlar, paşalar, kadılar; şiir devletinde de ferman buyurmuşlar, fetvalar vermişler, emirler savurmuşlar, hükmetmişler… Devlet işlerinin boğucu ve yıpratıcı hırçın dalgalarından kaçabildikleri zamanlarda sığınabildikleri huzur limanı şiir olmuştur. Bu kaçışlar sayesinde asık suratlı, çatık kaşlı; kalplere korku salıp usanç veren devletten güler yüzlü, gönüllere ferahlık saçan; insanın gönlünde bahar esintileri terennüm ettiren; düşünce ve hayâl dünyasına güneşler doğuran koca koca divanlar meydana gelmiştir. İşte bu vesilelerle saraylar ve paşa konakları bir şiir muhiti hâline gelmiştir. Dîvân şiirine, aşağılamak için “saray şiiri” denmesinin sebebi bu olsa gerektir. Fakat bir edebiyatın sarayda da yankı bulması, kendini orada kabul ettirmesi, devletin en üst seviye idarecisinden en küçük bürokratına kadar birçok okuryazarın o şiir geleneğinin bir mensubu olması o edebiyatın eksikliği, kusûru değil, elbette başarısıdır.
Kelimeleri incileştiren bu edebiyat sadece saray mensuplarına mahsus değildir. Divan şiiri eğitimli şehir insanlarının sanatıdır.
Bin yıllık bir edebiyatı, Osmanlı coğrafyasına sıkıştırmak doğru değilken, birilerinin bu aşk ve gönül lisânını Topkapı Sarayı’na hapsetmeye çalışması sarayın yolunu dahi bilmeyen, hayatında İstanbul’a hiç gelmemiş, hatta Osmanlı coğrafyasının rüyâsını bile görmemiş divan şairlerine haksızlık olmaz mı?
Unutulmamalıdır ki edebiyat yüksek zümrelerin işididir.

1-Sehî Bey ,Heşt Behişt ,Tercüman 1001 Temel Eser,İstanbul 1980,s.43
2- Doç.Dr.Mustafa İSEN, Lâtîfî Tezkiresi,Kültür Bakanlığı Yayınları,Ankara 1990,s.68.
3- Dr.İbrâhim KUTLUK,Kınalı Hasan Çelebi Tezkiretü’ş-şuarâ,TTK,Ankara 1989,s.70
4-Dr.Halil ERSOYLU,Cem Sultan’ın Türkçe Dîvânı 1.Cilt,Tercüman 1001 Temel Eser,İstanbul 1981,s.20.
5- Doç.Dr.Mustafa İSEN, Lâtîfî Tezkiresi,Kültür Bakanlığı Yayınları,Ankara 1990,s.231.
6- Dr.İbrâhim KUTLUK,Kınalı Hasan Çelebi Tezkiretü’ş-şuarâ,TTK,Ankara 1989,s.313
7- Sehî Bey ,Heşt Behişt ,Tercüman 1001 Temel Eser,İstanbul 1980,s.50.
8- Doç.Dr.Mustafa İSEN, Lâtîfî Tezkiresi,Kültür Bakanlığı Yayınları,Ankara 1990,s.79.
9- Doç.Dr.Mustafa İSEN, Lâtîfî Tezkiresi,Kültür Bakanlığı Yayınları,Ankara 1990,s.342.
10-Reşad Ekrem KOÇU,Osmanlı Pâdişahları,Nebioğlu Yayınevi,s.208
11-http://www.yagmurdergisi.com.tr/konu_goster.php?konu_id=1067&yagmur=bolum2&sid=26&kat=17
12- Doç.Dr.Mustafa İSEN, Lâtîfî Tezkiresi,Kültür Bakanlığı Yayınları,Ankara 1990,s.207.
13-Dr.İbrâhim KUTLUK,Kınalı Hasan Çelebi Tezkiretü’ş-şuarâ,TTK,Ankara 1989,s.84-94.
14- Dr.İbrâhim KUTLUK,Kınalı Hasan Çelebi Tezkiretü’ş-şuarâ,TTK,Ankara 1989,s.307-308
15-Prof.Dr.Köprülüzâde Mehmet Fuat,Eski Şairlerimiz Divan Şiiri Antolojisi,Muallim Ahmet Hâlit Kütüphânesi,İstanbul 1934.s.259-260
16- Prof.Dr.Mine MENGİ,Esti Türk Edebiyatı Tarihi,Akçağ ,Ankara 1997.s.168.
17-Prof.Dr.Âmil ÇELEBİOĞLU,Kânûnî Sultan Süleymân Devri Türk Edebiyatı,MEB,İstanbul 1994
18-Hilmi YÜCEBAŞ,Hiciv ve Mîzah Edebiyatı Antolojisi,Milliyet Dağıtım,İstanbul 1976
19-Fuzûlî,Külliyât-ı Dîvân-ı Fuzûlî,Ahter Matbaası,20 Rebi’ü’s-sânî 1308,s.5.
20- Prof.Dr.Köprülüzâde Mehmet Fuat,Eski Şairlerimiz Divan Şiiri Antolojisi,Muallim Ahmet Hâlit Kütüphânesi,İstanbul 1934.s.264-265

Şevkız ki dem-i bülbül-i şeydâda nihânız

Şevkız ki dem-i bülbül-i şeydâda nihânız
Hûnuz ki dil-i gonca-i hamrâda nihânız

Bu cism-i nizâr üzre döküp jale-i eşki
Çün rişte-i can gevher-i mânâda nihanız

Mahrem yine her hâlimize bâd-i sabâdır
Dâim şiken-i zülf-i dilârâda nihânız

Olsak n’ola bî nâm-u nişân-ı şöhre-i âlem
Biz dil gibi bir turfe muammâda nihânız

Hem gül gibi rengînî-i mânâ ile zâhir
Hem neş’e gibi hâlet-i sahbâda nihânız

Geh hâme gibi şevke tarâz-ı gam-ı aşkız
Geh nâle gibi hâme-i şekvâda nihânız

Ettik o kadar ref-i taayyün ki Neşati
Âyîne-i pür tâb-ı mücellâda nihânız

Neşati

Tahammül mülkünü yıktın Hülagu Han mısın kafir

Tahammül mülkünü yıktın Hülagu Han mısın kafir
Aman dünyayı yaktın ateş-i suzan mısın kafir

Kız oğlan nazı nazın şehlevend avazı avazın
Belasın ben de bilmem kız mısın oğlan mısın kafir

Ne ma’na gösterir duşundaki ol ateşin atlas
Ki ya’ni şule-i cansuz-ı hüsn ü an mısın kafir

Nedir bu gizli gizli ahlar çak-i giribanlar
Aceb bir şuha sende aşık-ı nalan mısın kafir

Sana kimisi canım kimi cananım deyü söyler
Nesin sen doğru söyle can mısın canan mısın kafir

Şarab-ı ateşinin keyfi rüyun şul’elendirmiş
Bu haletle çerağ-ı meclis-i mestan mısın kafir

Niçin sık sık bakarsın öyle mirat-ı mücellaya
Meğer sen dahi kendi hüsnüne hayran mısın kafir

Nedim-i zarı bir kafir esir etmiş işitmiştim
Sen ol cellad-ı din ol düşmeni iman mısın kafir

Nedim

Mesnevi-i Manevi’de Leyla ve Mecnun

Mevlânâ’nın Mesnevisini, Doğu kültür ve mitolojisini içinde saklayan bir hazineye benzetebiliriz. 25.632 beyit(1) tutan bu dev eserde Arap, İran, Türk kültür ve edebiyatına dair pek çok bilgi ve ürün bulunmaktadır. Biz burada, bunlardan yalnızca Leylâ ve Mecnûn’a değineceğiz. Leylâ ve Mecnûn’un Mesnevî’de neyi anlatmak için, nasıl kullanıldığını araştırmaya ve incelemeye çalışacağız.
Leylâ ve Mecnûn, aslında Arap halk edebiyatına ait bir hikayedir. Leylâ ve Mecnûn incelemesine geçmeden önce, hikayenin konusunu kısaca hatırlatalım:

“Necd’de bulunan Beni Amir kabilesine mensup olan Kay s (Mecnûn) ile Leylâ, kabilelerinin hayvanlarını otlatırken, birbirini severler; yaşlarının büyümesi ve aşklarının meydana çıkması üzerine Leylâ çadırda alıkonur ve Kays ‘a gösterilmez; bunun üzerine Kays ‘da aşkın ilk ızdırabı başlar. Kays ‘in babası Leylâ’yı ister ise de, aşk sebebi ile dillere düştüğünden veya kızlarını rüsva ettiğinden, yahut başka bir bahane ile, teklif reddedilir ve Leylâ bir başkasına nişanlanır. Bu hale müteessir olan Mecnûn, ıztıraplarının te ‘siri ile, büsbütün aklını kaybeder. O sırada kendisini görüp, muradına erdirmek isteyen Mervân b. El-Hekem (45-65;675-683)’in vergi (sadakat) me’muru Omar b Abd el-Rahmân ile yerine tâyin edilen Nevfel b. Musahik’m teşebbüsleri boşa gider. Mecnûn’un babası, duâ ile iyi olacağını ümit ederek, onu Mekke ile Medine ‘ye götürür ise de, Mecnûn aşkının artması için duâ eder ve çöllere kaçarak, vahşi hayvanlar ile yaşamaya başlar. Mecnûn’un Leylâ’ya benzettiği ceylanı avcılardan kurtarması v.b. vakalar, bu sırada vaki olmuştur. Sonunda Leylâ, Mecnûn ‘u sevdiğinden, aşk ızdırapları içinde ölür; Mecnûn’da ona ağıtlar söyleyerek ve aşkının acılarını terennüm ederek, çöllerde dolaşır, nihayet bir gün ölüsü bulunur. ” (2)


Leylâ ve Mecnûn, Mesnevî’de bir hikaye bütünlüğü içerisinde bulunmaktan çok güzellik ve aşkı anlatmada kullanılan sembol kişiler ve motifler halinde yer alıyor. Veled İzbudak’ın hazırlayıp, Abdülbâkî Gölpmarlı’nın gözden geçirdiği altı ciltlik Mesnevi tercümesinin I. cildinin 406, 407; III. cildinin 567-577; IV. cildinin 1533-1561; V. cildinin 3286-3291. beyitlerinde olmak üzere Mesnevî’nin dört ayrı yerinde karşımıza çıkıyor.(3) Fakat burada karşılaştığımız Leylâ ve Mecnûn motiflerine, Genceli Nizami(4) ve Fuzûli’nin (5) mesnevîlerinde tesadüf edilmiyor. Şimdi sırasıyla Veled İzbudak çevirisinde bu motiflerin bulunduğu beyitlerin çevirilerini vererek metinleri değerlendirmeye çalışalım:

Birinci cildin 407, 408. beyitlerinde “Halife’nin Leylâ’yı görmesi” anlatılıyor. Burada Leylâ’nın güzelliğinden Mecnûn’un aşkından söz ediliyor gibi görünse de, asıl anlatılmak istenen aşk ve güzellik kavramlarıdır. Hele bu kavramlardan Mevlânâ söz ediyorsa, bu aşkın ilâhî bir aşk, bu güzelliğin ilâhî bir güzellik olduğunu düşünmek gerekir.

407 “Halife, Leylâ’ya dedi ki: “Sen o musun ki Mecnûn, senin aşkından perişan oldu ve kendini kaybetti.

408 Sen başka güzellerden daha güzel değilsin. ” Leylâ, “sus, çünkü sen Mecnûn değilsin. ” diye cevap verdi. ” (6)

Burada dikkati çeken en önemli nokta, güzelliğe anlam kazandıranın aşk olmasıdır. Her şey aşkla güzeldir. Eğer Mecnûn’daki aşk olmasa Leylâ’nın güzelliği diğerlerinden pek de farklı değildir. Bunu çağımızın ozanlarından Aşık Veysel de “Güzelliğin on par’etmez / Şu bendeki aşk olmasa” (7) sözleriyle çok güzel ifade etmiştir.

Aşk, sevginin son hadde varmasıdır. Tasavvufta aşk, önemli bir araçtır. Çünkü Tanrıya ulaşmak isteyen dervişler, ancak Tann’ya duydukları aşkla nefislerini yenebilmekte, Tanrı’dan gayrı olan şeylerden vaz geçebilmektedirler. Agah Sırrı da bunu şöyle belirtir: “Nefse galebe için de yegane vasıta aşktır. Nasıl ki, tecelliye sebep de aşk olmuştur. Bizi ancak aşk Hakk’a konuşturabilir. Hakiki aşk insan ruhunun (ruh-ı mutlak) olan Allah ‘a karşı bir iştiyakıdır. ” (8)

Mutasavvıflar, aşkı ikiye ayırırlar: “Aşk-ı mecazi, Aşk-ı Hakîkî; yani geçici aşk, gerçek aşk. Geçici aşk, birisine duyulan sonsuz özlem ve istektir. Gerçek aşk, Tanrı’ya duyulan sonsuz sevgi ve özlemdir.(9) Burada Mecnûn’un aşkının hakiki, yani gerçek olduğunu söyleyebiliriz. Metinden de anlaşılacağı gibi Mecnûn’un gözü, Halife’nin gözünden, aşkı, Halife’nin aşkından.farklıdır. Onun aşkı mutasavvıfane bir aşktır.

Üçüncü cildin 567-577. beyitleri arasında “Mecnûn’un, Leylâ’nın civarında oturan bir köpeğe iltifatı” anlatılmaktadır. Aşağıda yer alan Türkçe’ye çevrilmiş bu beyitlerde de genel olarak aşk teması işlenmiştir. Bunun yanında kimsenin ayıplarının ortaya dökülmemesi, şekle değil mânâya önem verilmesi düşünceleri de yer almaktadır.

567 “Tıpkı Mecnûn gibi. O da bir köpeği okşamakta, öpmekte, önünde yanıp erimekteydi.

568 Etrafında eğilip bükülerek, onu ululayıp ağırlayarak dönüp dolaşıyor, ona saf şeker şerbeti veriyordu.

569 Bir herzevekil dedi: “A ham Mecnûn, bu yapıp durduğun şey ne delilik, ne sersemlik,

570 Köpeğin ağzı daima pis şeyleri yer. Ardını bile diliyle temizler. ”

571 Köpeğin ayıplarını bir hayli saydı döktü. Zaten ayıp gören gayp aleminin kokusunu bile alamaz.

572 Mecnûn dedi ki: “Sen, baştan başa suretten, cisimden ibaretsin. Gel de benim gözümle bir bak!

573 Bu köpek, bence Tanrı’mn bir çözülmez tılsımıdır. Bu köpek, Leylâ ‘nın mahallesinin bekçisi.

574 Himmetine bak, gönlüne, canına, irfanına dikkat et ki neresini seçmiş, neresini yurt edinmiş?

575 O benim mağaramın yüzü kutlu köpeği, hatta o benim derttaşım, gamdaşım.

576 Onun mahallesinde yurt tutan köpeğin ayağının bastığı toprak bile ulu aslanlardan yeğdir.

577 Ey köpeklerine aslanların köle olduğu sevgili anlatmaya imkan yok ki, sus vesselam!”(10)

Metinde de görüldüğü gibi burada Mecnûn’un, Leylâ’nın yaşadığı yerdeki bir köpeğe aşırı ilgisi ve sevgisi anlatılıyor. Mecnûn, Köpeği adeta sevgilisi gibi öpüp koklamakta, etrafında dönmekte ve ona şeker şerbeti ikram etmektedir. Bunu gören biri, köpeğin pis olduğunu hatırlatarak Mecnûn’u uyarır. Mecnûn da görünüşe aldanmamak gerektiğini belirterek, köpeği sevgilisinin bulunduğu yerde yaşayacak kadar kutlu olmasından dolayı sevdiğini söyler.

Burada da öncelikle aşkın gücünü görüyoruz. Mecnûn, köpeği pis olmasına rağmen sevgilisine yakınlığından dolayı sevmektedir. Aslında bu tasavvufta görülen bir durumdur. Mutasavvıflar, vahdet-i vücut ilkesinden yola çıkarak bütün varlıkları, Tanrı’nın bir görüntüsü veya tecellisi gibi düşünürler ve Tanrı’ya duydukları aşkı, yaratılmışlara da duyarlar. Bunu Yunus Emre “Yaradılmışı severiz / Yaradandan ötürü”(11) sözleriyle, daha yalın bir biçimde ifade ediyor.

Burada anlatılmak istenen diğer düşünce, “Başkalarının ayıbını, kusurunu açıklamama” düşüncesidir. Bu düşünce 570 ve 571. beyitlerde köpeğin kusurlarını sayıp döken adamın sözlerinden sonra yer alan “Zaten ayıp gören gayp aleminin kokusunu bile alamaz.” cümlesinden anlaşılmaktadır. Âlem-i gayb, “Allah ilminin bulunduğu, bilinmeyen âlem’dir.(12) Yani burada yaratılmışların kusurlarını, ortaya dökenlerin Allah’a yakın olamayacakları anlatılıyor.

Yine burada “şeklin değil mânânın önemli olduğu” düşüncesinin de yer aldığını görüyoruz. Bu düşünce de bütün beyitlere yayılmış olmakla birlikte 572 beyitte yer alan, Mecnün’un şu sözleriyle “Sen, baştan başa suretten, cisimden ibaretsin. Gel de benim gözümle bir bak!” diye başlayan ve devam eden kısımda açıkça anlatılmaktadır. Mecnûn, daha önce de belirttiğimiz gibi köpeği, mutasavvıfların vahdet-i vücut ilkesine uygun olarak yaradandan ötürü sevmektetir.

Aslında hayvanlara karşı duyulan bu sevgi ve saygı Budizm’de de vardır. Mehmet Kaplan Tip Tahlilleri adlı kitabında “Bir Budist hikayesinde prens, aç bir parsa yaşaması için kendi vücudunu feda eder. Mecnün’un bir gazali avlanan avcıya, hayvanın canını kendisine bağışlaması için yalvarması ve “cümle raht”mı vermesi, Budizm’den İslam kültürüne geçmiş bir motifi hatırlatıyor.(13) şeklinde bilgi veriyor. Mesnevî-i Mânevî’de yer alan, “Mecnün’un, Leylâ’nın civarında oturan bir köpeğe iltifatı” motifi de bize Budizm’de görülen bu hikayeyi hatırlatıyor. Asaf Halet Çelebi de Mevlânâ ve Mevlevîlik adlı kitabında Mevlânâ’da pantheist, Budist ve neoplatonist izler bulur. (14)

Dördüncü cildin 1533-1561. beyitleri arasında “Aklı Leylâ’da olan Mecnün’un, aklı yavrusunda olan devesiyle mücadelesi” anlatılmaktadır. Burada da yine aşkın işlendiğini görüyoruz. Fakat burada verilmek istenen asıl düşünce, tasavvufa uygun olarak, maddi aşkın, yani nefse uymanın insanı asıl sevgiliden, Tanrı’dan uzaklaştıracağı düşüncesidir.

1553 “Bu, Mecnûn ‘la devesine benzer, o ileriye gitmeye savaşır, bu geriye gitmeye!

1534 Mecnûn’un sevdası önde bulunan Leylâ’ya kavuşmak, devenin sevdası ardına dönüp yavrusuna ulaşmak!

1535 Mecnûn, bir an bile kendisinden geçti mi deve, hemencecik geri döner, geriye giderdi.

1536 Mecnûn, takatiyle aşkta, sevda ile dolu olduğundan kendisinden geçmemesine imkan yoktu.

1537 Kendisini gözetleyen akıldı, fakat aklını Leylâ’nın sevdası kapmıştı.

1538 Deveye gelince, o çevikti, fırsat gözleyip durmaktaydı.. Yularını gevşek hissetti mi.

1539 Anlardı ki Mecnûn daldı gitti.. Hemen germeye yüz tutar, yavrusunun bulunduğu tarafa doğru gitmeye başlardı.

1540 Mecnûn kendisine gelir, evvelce bulundukları yerden fersahlarca geriye gittiğini anlardı.

1541 Üç gün böyle yol aldılar. Mecnûn, adeta yıllarca tereddüt içinde kaldı.

1542 Nihayet dedi ki: “A deve, ikimiz de aşıkız ama birbirimize aykırıyız.. Arkadaşlığa layık değiliz!

1543 Senin sevgin de bana uygun değil, yuların da, senden ayrılmak gerek!

1544 Bu iki arkadaş da birbirinin yolunu vurmada.. Tenden aşağı inip ayrılmayan can, yol azıtır gider!

1545 Senin canın da arşın aynlığıyla yoksulluğa düşmüş.. Tenime diken aşkıyla deveye dönmüş!

1546 Can, yücelere kanat açmada.. Ten tırnaklarıyla yerlere sarılmada.

1547 Ey vatan aşkıyla ölmüş deve, sen benimle oldukça, canım, Leylâ ‘dan uzak kaldı gitti!

1548 Adeta Musa kavminin yıllarca çölde kalışı gibi ben de seninle bu hallere düştüm.. Ömrüm geldi geçti!

1549 Bu yol, vuslata erişmek için iki adımdan ibaret., halbuki ben, senin hilenle tam altmış yıldır, bu iki adımlık yolda kala kaldım.

1550 Yol yakın.. Fakat ben pek geç kaldım. Bu binicilikten adam akıllı usandım artık!

1551 Bu sözleri söyleyip, kendisini deveden fırlattı attı, niceye bir dertten yanıp yakılacağım, yandım artık, dedi.

1552 Ona o geniş ova daracık bir hale geldi., kendisini bir taşlığa atıverdi.

1553 Hem de öyle bir attı ki o yiğidin bedeni ezildi..

1554 Kendisini yere öyle bir fırlattı ki kazara ayağı da kırıldı!

1555 Ayağını bağladı, top olurum da dedi, onun çevgânının önüne düşer, yuvarlanarak giderim!

1556 İşte güzel sözlü hakîm, tenden inmeyen atlıya bu yüzden lanet etmiştir.

1557 Tanrı aşkı, hiç Leylâ’nın aşkından az değersiz olur mu? Ona top olmak daha doğru, daha yerinde!

1558 Top ol da doğruluk yanına yat, aşk çevgânıyla yuvarlanarak git!

1559 Çünkü bu yolculuk, binekten indikten sonra Tanrı çekişiyle olur.. Halbuki önceki gidişimiz deveyleydi!

1560 Bu çeşit gidiş, gidişlerden apayrıdır., bu gidiş, cinlerin çalışmasıyla da olmaz insanların çalışmasıyla da!

1561 Bu çekilip gitme, alelade çekilip gitme değildir.. Bunu, Ahmed’in lıttfu meydana getirdi vesselam!(15)

Görüldüğü gibi bu metinde, devesiyle adeta savaşan Mecnûn’un durumu anlatılmaktadır. Mecnûn, bir an önce Leylâ’ya kavuşmak için deveyi öne doğru sürmekte, deve ise fırsat buldukça geride kalan yavrusuna doğru koşmaktadır. Sonuçta Mecnûn, uzunca bir zaman harcamasına rağmen kısacık bir mesafeyi kat edemediğini görür. Bunun üzerine kendisini deveden atar ve sevgiliye ulaşmasını önleyen engelden kurtulur.

Lale hadler yine gülşende

Lale hadler yine gülşende neler etmediler
Serviyi yürütmediler goncayı söyletmediler

Taşradan geldi çemen mülküne bîgâne deyu
Devr-i gül sohbetine lâleyi iletmediler

Adet-i hûbların cevr ü cefadır ammâ
Bana ettiklerini kimselere etmediler

Hamdülillah mey-i can-bahş ile sâkîlerimiz
Ab-ı hayvân ile kevser suyun istetmediler

Hele oy kaşları ya okları peykânlarını
Sîneden çekmediler yüreği oynatmadılar

Bin güzeller bulunur Yusuf’ mânend ammâ
Bu kadar var ki bular kendilerin satmadılar

Ey Necâtî yürü sabr eyle elinden ne gelir
Hûblar cev ü cefâyı kime öğretmediler

Not: Anlamadığınız yerler için lütfen .Meşveret Divanımıza giriniz.


Hosting Sponsoru

sponsor