Edebiyat Türkiye

Sitemize içerik göndermek için lütfen Tıklayınız.

Hayâ ve rızka dair bir cümle(Mehmet BAKİ)

Rızk, lugatte yeyilip içilecek şey, nimet manalarına gelirken hayâ ise utanmak, ar, hicab, edebin bir cüzü, Allah (c.c) korkusundan ötürü haramdan uzak durmak gibi manalara geliyor. İlk bakışta biribirleri ile pek alakası yokmuş gibi duran bu iki kelimeyi bakın Efendimiz (s.a.v.) nasıl kullanmış:

“Hayâ rızka mânî olur”

Allah-u ekber! İlk bakışta alakasız görünen bu iki kelime meğer nasılda birbirine perçinliymiş! Demek ki birinin varlığı diğerinin yokluğuna sebeb yahut diğerinin yokluğu bir diğerini var ediyor. Şu hâlde hem hayâ ve hem rızk kelimesi zannedildiği gibi sadece utanmak ve yemek-içmek mânâsına gelmiyor. Daha derin bir mânânın sahibi bu iki kelime. Öyle olmak zarunda çün ki Efendiler Efendisi (s.a.v.) her iki kelime arasındaki irtibata işaret etmiş. Haşa! İrtibata işaret etmemiş, irtibatı ifade etmiş.

Rızk, yeyip içmek manası ile insanın maddi tarafına bakarken, “Allah’ın (c.c.) mahlukatı için ezelde takdir edip lûtfettiği nimet” manası ile insanın ruhuna bakar. Rızkın birinci manası yoliyle bu dünyada devamlılık sağlanırken, rızkın ikinci manası ile bu dünya meşru bir zemine istinad eder. Birinci manası ile rızk dünyadaki bütün mahlukatı ihata ederken ikinci manası ile rızk sadece “inananlara” isabet eder. İki mânâda şunu söyler: “Rızk için müessir unsur ihtiyar yahut irade değil aksine aciz olmaktır. İftikâr içinde olmak rızkın isabeti için kâfidir. Senin ihtiyar yahut iraden ancak bir perde hükmündedir. Tıpkı dünyanın perde olması gibi!” Sahiden de öyle. Yeni doğmuş bir veled ne kadar çaresizdir değil mi? Anasından emdiği süt ise gıdaların en hasıdır. Veledin iftikarı o çaptadır ki Allah (c.c.) velede gıdaların en hasını layık görmüştür. Demek ki insan ne kadar aciz ve fakr halinde ise dünyadan rızıklanması tam tersi o çapta büyük oluyor. Buna mükabil rızk peşinde koşmak zaruri… Acaba sahiden öyle mi?

Dünyada insanın elinin değdiği her ne varsa bozulur. Dolayısiyle rızk peşinde koşan insan için dünyayı bozmak gayet tabii bir netice. Tam bu noktada  karşımıza başka bir kelime çıkıyor: Kanaat! Az olanı istemek daha doğrusu aza razı olmak! Asgari şartlara bilerek ve isteyerek talib olmak. Hayatı idame etmek yani dünyayı daha az bozmak –mümkünse bozmamak- için asgari şartlara talib olmak. O şartlar ile fakrının farkında olarak Hakk’a (c.c.) müteveccih bir hayat idame etmek.

Bozulan dünyayının hasarlarını tamir ve tazmin etmek için rızk ile kanaat arasında kurulan münasebetin has ismi helal! Helal rızk ise ancak kanaat ile mümkün. Eskiler bu nükteyi ne güzel ifade eder: “Çok mal haramsız, çok söz yalansız olmaz!” Yani kesret keyfiyete mânî.  Kesret yani çokluk, yani maddenin köpürtülmesi… Rızk-iftikar irtibatı kendisini “helallik” meselesinde de faş ediyor demek ki. Şu halde dünyanın bozulmaması ancak kanaat sahibi inananlar eliyle mümkün ve kanaat sahibi inananların elindeki biricik vasıta: Hayâ! Hayâ zira dinin va’z ettiği ahlakın ana kaidesi hayâ. Ol sebebten hayâ etmek demek dünya ile irtibatı asgari de tutmak yani helal rızk aramak için yola revan olmak –tekrar edelim kendini ve dünyayı bozmamak için- demektir. Rızkın peşinden koşmak değil aramak için yola revan olmak! Zira dünya kaçmaz! İnsan kaçacağını zanneder ve dünyanın peşinden koşar!

Efendimiz (s.a.v) hayâ bahsinde “ölümü ve çürümeyi hatırlamayı” zikrediyor bir hadis-i şerifde. Demek ki hayada müessir unsur dünyanın faniliğini akılda tuturak kendi acizliğinin yani Allah iftikarının farkında olmak! Şu halde hayâlı bir insan için rızk yalınız Hakk’a (c.c.) şükür ve hamd vesilesi olmaktan başka bir şey değildir. Rızkın birinci manası olan yemek ve içmek insanın maddi/hayvani tarafına işaret ettiği fakat bu manasiyle rızk insanı doyurmadığı için rızkın hakiki manası ikincisinde saklı. Elbette her hakikat gibi üzerine bir yalan perdesi serilmiş vaziyette. O yalan sebebiyle ki insan aldanıyor, zaafına mağlub oluyor ve dünyaya galebe çalmak derdine düşüyor. Yani dünyada mutlu olmak insan için rızkın bolluğu ile mütenasib oluyor. İş bu hâlde insanın dünya ile başı belaya düşmeden olmuyor. Etrafımızda olan biten her meseleye birde bu cihetten nazar edilirse rızk peşinde koşmanın insanı hayasızlaştırdığını ve adına modern denilen “yeni”nin insanın hayvan tarafını işleyerek ne çapta sefil kıldığını görmek pekala mümkün! Dünyanın yalan olduğu hakikati bu “yeni” için çok eski bir söz!

Haya ve rızk arasındaki irtibat belki hiçbir devirde olmadığı kadar bu devirde koparıldı. Asli itibari ile değil netice itibari ile koparıldı! Artık devamlı yenilenen bir yenimiz var. Bu yeni dünya, üzerinde refah ve bolluk içinde yaşamak için bulunulan bir saha hükmünde. Eser müessir yerine koyularak Lat ve Menat’tan daha tehlikeli putlar ihdas ediliyor. Öyle putlar ki bunlar, üreyebilmekteler. Birinin varlığı bir diğerinin varlığı için mesele teşkil etmiyor. Hiçbir devirde olmadığı kadar birbirlerine müsamahalılar. Zavallı insan ise putların sofrasında doymak bilmez nefsini doyurmak ile meşgul. Meşgul olduğu kadar memnun. Memnun zira hayatı, yemek ve içmekten mürekkeb bir hâl olarak vehmediyor. Dünya, insanın kendi kendisinin farkına varamayacağı kadar insanı ihata etmekte. Hayasızca sofraya yani dünyaya el uzatmaktan imtina etmeyen insan! Modern insanın “kuru hurma yiyen kadının oğlundaki haya”dan bahsedilince haya etmesini beklemek mümkün değildir! Rızk peşinde koşan önüne bakar! Çevresine değil! Arkasında ne bıraktığı ise mühim olmadığı için umrunda bile değildir! İşte modern insanın kaidesi!

Maslow’un ihtiyaçlar hiyerarşisi hayasızca bir tasniftir. Eğer hayalı olsa idi mekkeli müslümanlara dünyayı dar eden müşriklerin vahşice tazyiklerine mânî olmak için Efendimiz (s.a.v.) bir sulh yolunu elbet bulurdu. Müşrikler bir yalana inanıp kendilerinde yokluğunu düşününce tir tir titredikleri bir şeyi müslümaların elinden alınca zannettilerki müslümanlar ellerinden alınan rızkın peşine düşecek ve koşacaklardı. Hayır! Onlar Allah’tan (c.c.) hakkiyle korktukları için hayâ sahibiydiler ve hayâ sahibi oldukları için dünyayı değil dünyanın sahibini tercih ettiler.

Asrımızın İslam’ı  marka yapma derdindeki dindarları bu dünyaya bir inanmayan ile aynı cihetten nazar ediyor. Sebeb ve netice arasındaki irtibat bir inanmayan ile aynı! Efendimiz (s.a.v.) sırf inkar edenlere benzememek için saçlarının şeklini bile değiştirirken bugün dindarlar inkar eden ile aynı minvalde hareket ediyor. Hayâ bunun neresinde?!

Bu kadar sözü bana söyleten saik Hakan Albayrak ağabeyin bir köşe yazısında sarf ettiği “Sınırın açılması, ticaretin gelişmesi, iktisadi hayatın canlanması Erivan’ın bu adımları atmasını kolaylaştıracaktır” cümlesi. Hayır! Mesele aktüel bir mevzu değil. Mesele daha temelde! Dünya ile inananların irtibatının modern darbeler sebebi ile nasıl da değiştiği ve temelinden sarsıldığı.

Hakan Albayrak ağabeyin bu cümlesi dünya ile daha müreffeh bir irtibatın insan üzerindeki tesirinin nelere gebe olduğunu ve ne olmaz denilen şeylerin aslında ne kadar kolay olabileceğini işaret ediyor değil mi?

Eğer böyle düşünüyorsanız lûtfen bu yazıyı bir daha okuyunuz. Zira hayâ dediğimiz şeyin dünyaya meyl etmekten hicab duymak olduğunu anlayacaksınız! Tabii mezkur cümledeki arızayı görmeniz de pekala mümkün!

Diğer Yazılar

Benzer yazılar

2

Aklıma Anadolu insanının “Zengin olarak ölmek günahmış” sözü geldi. Dikkat buyrun zengin olmak değil, zengin ölmek söz konusu edilen. Ne büyük incelik..

banada bir taraf aşırı dünyalaşırken, diğer tarafda aşırı ruhi hayatlaşıyor gibi geliyor.

Yorumlar


Hosting Sponsoru

sponsor