“Hayâlî”limden düşenler’e devamla..

Hayâlî-i mar’rûf..

Hayâlî-i meşhûr..

Aşık Çelebi,  Meşâirü’ş-Şu’arâ’sında Hayâlî’yi maddesine işte böyle başlıyordu, sayfalara doldurmaya çalıştığı ve ömrünü doldurduğu dostunu anlatıyordu.

Latifi Tezkire’sinde ise onunla ilgili öğrendiklerimizce;

Hayâlî Bey, esas ismi Mehmet olan Rumelili, Vardar Yeniceli bir kişidir. “Gönlüme bir ışık düştü” der ve gençliğinde “ışıkların” “Kalenderlerin” arasına katılır bir nazarın yüzüne isabetiyle.

Hayâlî’nin şiirlerinin içine girebilmek, gönlünü okuyabilmek; onun gönlüne düşeni görebilmektir biraz da.. öyleyse bu Kalenderîlik ne olsa gerektir? Uzun uzadıya değil kısaca Kalenderîlik; yaşadıkları toplumun kurallarına karşı çıkarak, dünyayı önemsemeye gerek görmeyen ve düşüncelerini davranışlarına aks ettiren bir akımdır geleneksel literatürde. Toplumun her kuralının karşımıza alınamayacağı mutlak, lâkin bazı beyit tespitlerinde halkı sömüren ve duyarlılıklarından faydalanma eğilimine giden muhteremlere göndermelerince, yer yer de eyvallah ettiriyor bize. Bu beyitlerden bir kaçı ise bu yazıdaki inceleme konumuzu teşkil eder. Kalenderiliğe dönecek olursak;

“Kalenderilik kaynaklarda mahrem yerleri dışında genellikle yaz-kış tamamen çıplak olan ya da sırtlarında kurutulmuş koyun veya keçi postu taşıdıkları belirtilen ve resmedilen marjinal bir sûfî tarikattır.”

“Kalenderiliğin doktrin yapısı ana eksenini Hind-İran mistisizmi ile tasavvufun sentezi oluşturmaktadır. Bu sentez içinde İran’daki Hurufilik, Melamilik gibi çeşitli unsurlar yer almaktadır.

Kalenderiler, mala mülke ve şöhrete önem vermeyen, toplumdan önemli ölçüde kendilerini tecrid etmiş, kanaat anlayışına sahip bir topluluktu. Hayat tarzları ve dış görünüşlerinde gezgin Budist, Zerdüşti ve Maniheist rahipler gibiydiler”

“Kalenderi dervişlerinin dizelerinden Vahdet-i Vücud inanışına yakınlık duydukları anlaşılmaktadır. Kimi zaman hülul ve tenasühe varan ifadeler de bu dizelerde göze çarpabilmektedir. Ayrıca Hz. Ali ve oniki imama bağlılık, Kerbelâ ile ilgili matem gelenekleri de inançlarında yer almaktadır.”

Hulûl: yaratıcı kudretin cismi varlıklarda tezahür etmesi olayı. sadece islam inancında değil, temel bazında budizm, hinduizm gibi dinlerde de aynı inanış mevcuttur. iki kategori de incelenir :

mutlak hulul : Allah’ın sıfatının, canlı cansız bütün evrene intikal etmesi, her yerde bulunması, “hulul-i am” olarak da bilinir. bu inanca göre her şeye nüfuz etmiş olan tanrının insanlar tarafından görülememesinin nedeni, insandaki algı zayıflıklarıdır.

muayyen hulul : Allah’ın belirli bir şahıs ya da nesne boyutunda zuhur etmesi olayıdır. “hulul-i has” olarak da bilinir.

Tenasüh: Reenkarnasyonun eski gelenekteki adıdır Hint geleneğinden geçtiği düşünülebilir.

Yüce Kitabımız Kur’an-ı Kerimde;

Kâfirler ahirette (Ey Rabbimiz, bizi iki defa öldürdün, iki defa dirilttin) diyecekler. (Mümin 11)

Resulüm, senden önce de hiçbir beşere ebedilik vermedik. Şimdi sen ölürsen, sanki onlar ebedi mi kalacaklar, her canlı ölümü tadacaktır (Enbiya 34, 35)
buyurulmaktadır.. ki bu ıstılahları verirken yanlışlıkları da görülsün isterim..

***

Onların giyime karşı olan bu tutumları, giderek zenginleyen ve kılık kıyafet gösterişinden, Kulluk Göstermeleri Gereken’e karşı ihlâslarını kaybettiklerini düşündükleri insanlara bir tavır koymak içindir. İnsanlar, bir erkeğe bir ölçüden berisi haram olmasına rağmen altınlara boğuldukça, ipek sade hanıma helal olmasına rağmen ipek içine gömüldükçe, giyindiğini sandıkça, Kalenderîler onların karşısında durmuşlardır. Müslüman kişinin Allah’ın verdiği ile yetinmesi gerekliliği ve gösterişin riyâya varabilecek tehlikesi karşısında onlar gösterişi redderek, toplumun dayattığı bu giyinme eylemini de reddederler. Ben işin sosyolojik kısmını yazdım, ne kadar mahremiyet ölçüsündedir tartışılır o ayrı; lâkin bizi ilgilendirenin insanların genelgeçer doğruları olmuş bir riyâ fırtınasına kapılmamak için koşarak uzaklaşan bu zümrenin içinden bir şairin, genel geçere attığı taşları olan beyitleridir. Bu zümre, o kaçtığı genelgeçerden koşarak uzaklaşırken rahat durmamış Osmanlı’daki bir çok isyanda başrolde kullanılmış ve adeta sürüldüğü toprakları son bir harab etme çabasıyla taşlı ateşli yakıp yıkan işgâl güçlerine benzemişlerdir, bu da ayrı bir tartışma konusudur. Oysa ki ilkin onlar bir istilâdan, Moğollardan kaçarak sığınmışlardı bu topraklara. Moğol istilasından kaçıp Dımaşk’a sığınan Cemâlü’d-Din-i Sâvî tarafından XIII.yüzyıllarda teşkilatlandırıldığı bir akımdı Kalenderîlik,  yolları Suriye, Azerbaycan ve ilerleyerek Anadolu olan..

Az çok anarşist, az çok kural tanımaz, az çok marjinal kabilinden bir sufî akımı olduğunu gördük Kalenderîliğin. Hayâlî’nin içindeki ışık, ışık fıtratınca ateş işte bu yıkmak yakmak eylemi, bir çoşkunluk, bir yerinde duramayış, sokak çocukluğudur. Hayâlî, bu katıldığı “ışıklar” ile beraber gerçekten de yerinde duramamış, sefer olan hayatta her daim bir seferî olma güdüleriyle her daim sefer eylemişler Balkanlar’ın, Anadolu’nun, Osmanlı’nın topraklarında.. O, evlerinde, altın sırmalı yastıklarına uzanıp yemeklerini sırtlarını yaslanarak yiyenlere karşı çıkmış, sokak sokak hissetmiş yoksulluğu gezdiği yerlerde, bir lokmayı bir hırka ile altınsız,yastıksız,gösterişsiz.. yemiş vesselam.

Karakterinde bunca ateş tabiatı, bunca hararet, bunca cokunluk olan şairin kelamlarının da aynı formda olacağını takdir edersiniz. Ne de olsa kanaatimcesessiz kalmanın ve sakinliğin pasiflik olduğunu fark edemeyen, duyarlılıkların karşısında duyarsız kalan insanlar olacaktır. oysa onlar sakinliği “marifet” ! zannedip susarlarken dilsiz şeytan olabilirler !”

Sokakları gezen bu çocuk ne olduysa bir gün bir saraylıca beğenilir ve yetiştirilmek üzere saraya alınır, bu onun içindekileri ne derece törpüler eğer sokakta kalsa idi neler yaşayacaktı bunların hepsi farklı hayat kitaplarını dolduracak farklı hikayelerdir..

Biz onun beyitlerinden kendi hikâyemizi yazma çabasına gidelim şimdi;

“Bir ‘âleme ermiş durur erbâb-ı harâbat

Kim düşde dahî göremez anı ehl-i münâcât”

Nesir: Meyhane halkı öyle bir âleme ermişlerdir ki; yakarış ehli kimseler bunu düşlerinde bile göremezler.

Meyhane, gelenekte tekkedir; sunulan şarap da  ilâhî aşktır, ehl-i harabat olan meyhane sakinleri de derviş ve sufîlerdir. Beyit, akıl-gönül, rind-zahid tezatı eksenli kurulmuş.

Harabat ehlinin derdi gönülledir, bir karşılık bir menfaat beklemeden arayış içine girer ve sadece cenneti dilemez karşısında olduğu ve böyle dilekleri olduğunu savunduğu kesimlerden. Bu menfaatsiz teslimiyet, üstünlük olarak öyle üstündedir ki zahidin davranışından, içine riyâ karışmamış saf kalmışlığı ile, zahid bu mertebeyi rüyasında bile göremeyecek kadar ondan uzaktır, şairce.

Rüya: Melamîlerin rüya ile mertebe atlanamaması ve keramet gösterenleri en büyük ayıbı işliyor adletmeleri açısından bu beyte bakarsak. Tasavvuf ehlinin, rüyaya yatışı ve rüyasında gördüğü, söylediği kerametleri eleştiren bir beyit olduğunu düşündüğüm bu beyit, geleneğe bu şekilde karşı çıkıyor kanımca. Rüya çok geniş ve açılabilecek bir konu. İlerideki bir çalışmaya konu teşkil edebilir. Yazmızın çok uzayacağı düşünülerek, Hayâlî’nin rüya ile keramet göstermeye karşı olduğuna dair ir fikre kapıldığımızı belirtip kesiyoruz.

2.

Nesren;

Aşığın bir kadeh şarapla göreceğini, zahid riyazetten kurusa da göremez

Riyazet: Tasavvufta, dünya nimetlerinden elini eteğini çekip çok az yiyecekle yetinerek oruç tutmak. bu riyazet sırasında, tek tip bir beslenme tercih edilir. amaç bedeni inceltip ruhu güçlendirmektir. Tasavvufa Hint mistisizminden geçtiği söylenebilir.

Şaircesi; sade aç kalınarak yapılan oruç tutma eylemi, sen bu eylemin içini ihlâsla, davranışlarındaki tutarlılıkla doldurmazsan, seni zayıflatmaktan ve kurumana yol açacak bir kuru eylemden içi boş bir eylemden öteye gitmez..

3.

Mey telh olıcak hâlet olur anda ziyâde

Zevk ehline yiter bu kadar keşf ü kerâmet

Nesir: Şarap acı olursa, ondaki lezzet de çok olur. Zevk sahibi olanlara bunun sırrını anlamak vebu anlayışa sahib olma olağanüstülüğü keramet olarak yeter.

Şaircesi; Keramet gösterenlere atılan bir taş ile rind-zahid çatışması mevcuttur. Şair riya ve riyazetten sonra keramete sataşarak tavrını ortaya koyuyor.

Şarap ne kadar acı olursa aşığı sokacağı haller de o derece şiddetlidir, acılık etkileyiciliği arttıracaktır. Yola giren bir salik de başına gelenlere Allah’tan geliyor oluşlarının bilinci ve ilâhî kudrete tam bir teslimiyetle eyvallah etmeli, rıza etmeli ki rıza olunsun, dünyada alçalabilecek olan makamlarına sabr ve tevekkülle Kudret gözünde makamı yükselecektir, bunu hatırlasın. Bu da acı bir durumdur, şarap gibi; fakat nasıl acı şarap daha tesirli ise acı halet de yükselişde tesir gösterecektir. İçtiği acı şarabın onun haletini arttıracağı nisbette deryanın içine giren salik keşf ü keramette de derinleşir, gerçeği keşfetmek için bu yeterli bir keramettir. Allah’ın rızasına uygun yaşamaktan büyük keramet olamaz, gerisi onların olsun, der şairimiz.

Melamette keramet göstermek hoş görülmemiş bunun riyâ olacağı düşünülmüştür, rızaya uygunluk hali zaten bir keramettir diğer türlüsü hoş görülemez.

Bir karşı çıkış, bir sesini duyurma çabası gördüğüm bu beyitlerde Hayâlî’nin benim hayalime getirdiklerince bir araştırmaya çalışma yazısı okudunuz.

Selametle..

Ayşenur Çömlekçi

Nûrusiyah

Diğer Yazılar