Edebiyat Türkiye

Sitemize içerik göndermek için lütfen Tıklayınız.

Üstad, Ben ve Şehir (Mehmet BAKİ)

Türk irfanın iki büyük ve büyük olduğu kadar da meşhur temsilcisi vardır: Keloğlan ve Nasreddin hoca. Bu iki isimden Keloğlan köylü irfanını, Nasreddin Hoca ise şehirli irfanını temsil eder. Her iki isimin de müşterek vasfı -ilk bakışta- keskin bir zekâdır! Mesela Nasreddin Hoca bir seferinde tepenin başına çıkıp ovaya rüzgâr dağıtırken Keloğlan ise avucunun içinde peynirin suyunu çıkararak devlerin yüreklerinde fırtınalar estirmiştir. Nasreddin Hoca rüzgârı dağıtışiyle ve Keloğlan peynirin suyunu çıkararak ta uzaklarda, batıdaki Don Kişota selam etmişlerdir. Muhtemelen Don Kişot’un muharririnin bu isimlerden haberi olsaydı Don Kişot’u yel değirmenlerine saldırtmaz aksine rüzgârın ne’liğine dair düşündürürdü!

Üstad bu iki isimden Nasreddin Hoca’nın tarafındadır. Yani üstad şehirli Türk irfanının son devirdeki nadide şahsiyetlerindendir! Hayır! Bu hükmü Üstad’ın ince ve kıvrak zekâsından ötürü vermiyorum. Üstad’ın ben’i –ilk ve ikinci devir beraber olarak- her zaman şehirli bir ben’di. Üstadın dünyaya geldiği tarih hasebiyle bu ben elbette bir takım marazlarla uğraşmak zorundaydı ve uğraştı da. Bâkî gibi zirvede olunan bir zamanda değil; zirveden yuvarlana, yuvarlana dağın eteklerine varılan bir zamanda dünyaya gelen Üstad için ben, o yuvarlanış akabinde ayakta kalmak demekti. Elbette “seziş”in mübarek sıfatına layık görülmesi ve “irfan”a istihalesi kolay olmamıştır.

Bir yıkılışın ve “yeni” bir oluşun arifesinde dünyaya gelen Üstad için şehir, önceleri, insanı tabiattan uzaklaştıran, bir vechesi ile tabiata varmaya mânî olan bir yerin ismiyken, sonraları bir boşluğun ismi olmuştur. Üstad’ın şehir ve tabiat fasıllarına dahil ettiği şiirleri tetkik edilirse ilk devir ben için şehir, insanda “ayrılık” hissi hasıl edecek çapta rahatsızlık sebebidir. Mesela Kaldırımlar’ın ardından “Şehirlerin Dışından” okunursa -veya tam tersi “Kaldırımlar” evvel- Üstad’ın ilk devir beni için bir evvelki yazımda ifade ettiğim “kifayetsizlik” ve “telafi” meselesi daha iyi anlaşılabilir. Tarihi olarak “Kaldırımlar”dan bir sene evvel yazılmış olan “Şehirlerin Dışından” isimli şiirde kendisine ve “arkadaşa” gitmeyi telkin eden genç adam, üzerinden bir sene geçmesine rağmen henüz şehirdedir ve artık şehirden o çapta musdaribtir ki kendisini şehirden çıkaracak yolun sonunu karanlığa saplanmış olarak görmektedir. Elbette iman ile neticelenen bir şiirdir “Şehirlerin Dışından”. “Kalk arkadaş gidelim” diyen Üstad şiirin en sonunda “Gül ve sümbül hırkamız/Sular kuşlar halkamız”  diyerek şehirde bulamayacağı bir mânâyı tabiatın “bozulmamış” dünyasında bulmaktadır. İlk devir için “kaldırımlar” ne kadar acı ve elem dolu ise “tabiat” bu bozulmuşlukla makusen mütenasibtir. Öyledir çün ki insan eli henüz değmemiştir! Dolayısıyla şehirden bizar Üstad için asıl mesele insandır! Bu, iki ayağının üzerinde durabilen mahlukun bir yerde kümelenmesi ve o vaziyette mutlu olabilmesi genç şairi fazlası ile hırpalayan bir meseledir! İnsan ne için elinin değdiğini bozmakta ve ne için insan her seferinde elini gözünün gördüğü her şeye değmektedir?! Şehirlerin dışında bir hayatı özleyen bu genç adam bu kaideden beri olmadığının farkında değil midir? İşin inceliği de burada işte! Çile gibi sair şiirlerine de daha sonradan müdahale eden Üstad için her unsur gibi şehir de maddi değil manevi bir kümelenişin remzi olmalıydı: İmanın! Önceleri şehirde bulamadığı o mânâyı sonraları “Canım İstanbul” isimli şiirinde şöyle ifade der:

O mânâyı bul da bul!

İlle İstanbul’da bul!

İstanbul,

İstanbul…

(Düşünmekten zarar gelmeyeceğine inandığım bir mesele:“Şehirlerin Dışından” şiiri üzerinden gidilecek olursa eğer; Üstad şehirin içinden şehirin dışına mı sesleniyordu yoksa şehirin dışından mı şehire bakıyordu? Öyle ya “Şehirlerin Dışından” denilmiş “Şehirlerin Dışında” değil…  Bu suali sizlerin irfanına havale ediyorum.)

Üstad için şehrin acı dolu ve insanı hırpalıyor olmasında “şehrin haricinde bir güzelliğin var olduğuna dair bir düşünce” de tesir sahibidir. Bu genç adam için şehirde şahit olduğu eksik, yanlış, çirkin, kusur ve sair gibi ne kadar menfi unsur varsa bunların hiç birinin olmadığı bir yer elbet olmalıydı! Zira karanlık varsa aydınlık da vardı! Yani ilk devir Üstad için şehir demek tabiatın zıttı demekti. Şehir ne kadar boğucu ise tabiat o kadar ferahlatıcı, şehir ne kadar zorlayıcı ise tabiat o kadar kolaylaştırıcı ve şehir ne kadar hareketli ise tabiat o kadar sakindi. Bir de buna “makine” ile tanışan insanın kendi kendine, kendini maddeye esir kılmasını ilave ederseniz şehrin karanlıklarının bu hassas bünyeyi ne çapta rahatsız ettiğini görmek çok zor olmayacaktır.

Tabiat ve şehir tasnifi ister istemez bir yabancılık hissi hâsıl edecektir ve etmiştir de! Mesela kaldırımlar isimli şiirde “Sanıyorum, her sokak başını kesmiş devler” derken şairin içinde bulunduğu mekân ile ünsiyet kuramamasını soluklamak mümkün! İşte “mekânda mekânsızlık” hissi, ister istemez aid olduğu yerin neresi olduğunu kendi kendisine sual ettirmiştir. Otel Odaları isimli şiire nazar edilecek olursa bu genç adamın, bir otel odasında gördükleri yoliyle mekânını garibseyen ve bulunduğu mekân ile ünsiyet kurmak için çabalayan bir portreyi resmettiği görülecektir. Öte yandan otel, bir şehrin misafirleri için geçici ev hükmündedir. Dolayısıyle otelde konaklayanlar için içinde bulunduğu şehir yabancıdır. Yani yabancılık, yabancı için “zât”en değil “itibaren”dir. Tıpkı şairin şehirden kaçmak ve el değmemiş topraklara vasıl olmak hayali gibi! Tıpkı makineye yabancı kalan insan gibi…

Başta ifade ettiğim Keloğlan ve Nasreddin Hoca isimleri etrafında düşünülecek olursa Üstad, bir yıkılışın arifesinde –nasibi icabı- el yordamı ile Nasreddin Hocanın irfanını arıyordu! Keloğlan gibi karşısına çıkan “dev”lerden ürküyordu ama Keloğlanca bir tavır sergileyebilmesi yani peyniri taş gibi göstererek avucunun içinde sıkıp, devlere “Sizin bile toz edemediğiniz taşları ben toz ediyorum!” hitabını yapması ve devlerin gözünü korkutması bir şehirli olarak fazlası ile basitti ve ayrıca bu tarz bir hareket meseleyi ihata edecek bir yol değildi. Bir şehirli olarak taş ve dev arasındaki irtibatı biliyordu ama içinde esen rüzgarları devlere göstermek peyniri ufalamaktan daha makbuldu…

Diğer Yazılar

Benzer yazılar

Yorum yapılmış

Çok geç kaldık hem şehirlimizi hem de köylümüzü koruyabilmek için üstadın işaret ettiği gibi ne şehirlimiz kaldı ne de köylümüz.yapısını onara bilsek ne mutlu bize.Lütfen devam edin yazı dizinize.Yüreğinize sağlık!

Yorumlar

türk porno , adana escort , adana escort bayan , porno izle , mersin escort , escort adana , adult forum , istanbul escort , hatay escort , beylikdüzü escort , bodrum escort , eskisehir escort , porno indir , escort bayan , seks hikaye ,


Hosting Sponsoru

sponsor