Edebiyat Türkiye

Sitemize içerik göndermek için lütfen Tıklayınız.

Üstad (Mehmet BAKİ)

Üstad kelime mânâsı olarak usta demek. Usta yani belli bir hususta maharet sahibi olan fert. Belki şöyle söylemek de mümkün: En iyi yaptığı işi yapan adam. Dikkat edilsin lûtfen işini en iyi yapan değil en iyi yaptığı işi yapan adam.

Sanat ve fikir hayatımızda bir çok üstad var. Hepsi belli cihetlerden iyi. Belki sahalarının en iyileri değiller ama müşterek vasıfları en iyi bildikleri işi yapmaları. Mesela Abdulhak Hamid, Peyami Safa, Cemil Meriç, Necib Fazıl Kısakürek, Ahmet Hamdi Tanpınar v.s…

Fikir ve sanat hayatımıza tesiri olan bir çok kalem var ve bu kalemlerin pek çoğu üstad sıfatı ile hatırlanmakta. Bu yazıyı kaleme alma sebebim olan üstad ise Necib Fazıl Kısakürek. Benim gibi biri için üstad Necib Fazıl’dan bahsetmek, yüzme bilmeyen birinin İstanbul Boğazı’nı yüzerek geçmesi gibi bir şey. Neylersiniz ki yüzemeyeceğini bilmek, yüzme arzusunun vucud bulmasına mânî değil.

Necib Fazıl… Hayatı eserleri ile ayan beyan ortada olan bir şahsiyet. Eğer Üstad’a dair yeni bir şey söyleyemeyeceksek konuşmanın ve yazmanın ne lüzumu var değil mi? Hayatı bu çapta aşikar olan birine dair yazacaksanız ilk aşmanız lazım gelen mânî de işin bu tarafıdır. Üstad’a dair yazarken herkesin diline peleseng olan şiirlerinden mi yoksa zeka kokan ve yine dillere peleseng olan nüktelerinden mi bahsetmek lazım? Bence ikiside değil! Bence ne için en iyi olduğunu yahut öyle kabul edildiğini bir kenara bırakarak ne için Üstad sıfatını hak ettiğini konuşmak lazım.

Asrımız kendisini kabul etmeyen hiçbir unsuru kabul etmiyor. Mesela lisanımız, mesela adab-ı muaşeretimiz, mesela siyasetimiz, mesela talim-terbiye müesselerimiz… Üstad’ın üstad olma vasfını O’na kazandıran saik hayattan rahatsız oluşuydu. Ne şiirlerindeki kalite ve ne başka bir şey. Yalınız rahatsızlık… Bu rahatsızlık o çaptadırki hayatın verdiğine mukabil alıp götürdüğünden ötürü insanın akkor haline gelmesine sebeb olmaktadır. Üstad ruhu ve bedeni yanan adamdır. Muhitinin yangınını ta ciğerinde hisseden ve aldığı her nefesin yangınını artırdığı adam. Buna mukabil O, bu yangına tahammül edecek kadar da kuvvetlidir. Öyle olmasa idi bir şiirinde:

Sensin gökten gelen oklara hedef;

Oyası ateşle işlenen gergef.

Çekme üç beş günlük düyaya esef!

Dayan kalbim üç beş nefes kadarcık

Der miydi? Ya bu yangın ruhunu sarmamış olsa bu şiir “hafakan” bahsinde kendine yer bulabilir miydi?

Üstad meselesi olan adamdır ki zaten hafakan bir meseleden ötürü bünyede hasıl olur. Hangi bünyede hafakan bir mesele olmadan vucud bulmuştur da o bünye bir odaya tıkılmaktan kurtulmuştur?! Henüz lugatlerde bunalım kelimesi yokken Üstad hafakan kelimesini şiirlerine alacak kadar ince bir ruhun sahibidir. Üstad’ın beli bir takvime kadar ki hafakanları sadece seziş yoliyledir. Daha ötesi değil. Etrafında duyduklarından, gördüklerinden, yaşadıklarından müthiş derecede rahatsız olan bir adamın olan bitenin künhüne varmak için kendi kendini paralaması “ben neyim ve bu hal neyin nesi?” sualini uykusunda bile sayıklamasıdır. Çok zaman cevabını bilmediği sualler insanı delirtmeye kâfidir. Yine Üstad muayyen bir vakite kadar aklını cebine koymuştur ve ancak lazım geldiğinde lazım geldiği kadar cebinden çıkarıp harcamaktadır. Bir nevi uyuşturucu mübtelası… Cevabını bulamadığı suallerden kaçmak için dünyaya meyl etmek. Çaresizlik… Zamane çaresizlik içindeki bu koca kafalı genç adama üstad payesini vermiştir bile! “Yepyeni” bir sese sahibtir zira. Öyle ki başka bir üstad Ahmed Haşim bir gün bu koca kafalı genç adamın bir şiirini ezberden kendisine okur ve “Bu sesi nereden buldun çocuk?” diye sormaktan kendini alamaz! Ve üstad bu sual ile üstad ile üstadlık arasındaki farkı fark eder. Ruhundaki alevler şiddetini iyice artırmıştır artık. Öyle ya çaresiz bir gencin çırpınışlarına cevab verecek yerde o gence içten içe imrenmek de ne ola? Genç adam belli ki “olmak” ve “oldurmak” meselesini ta o zamanlarda sezmişti!

Bu genç adam için her şey bir meseleydi. Allah, peygamber, ölüm, renk, daire, kader, iman, inkar, sanat, cinnet… Yani künhüne varamadığı her şey bir mesele. Kurcalayıcı, didikleyici ve lime lime edip tekrar toparlayacı bu kafa için en ufak bir tarifsizlik yahut tarifin eksikliği kanatları yolunan kuş gibi yere mahpus kalmak demekti. Üstad’ın Çile isimli şiirini, uçmak arzusu ile yanıp tutuşan bir zümrüd-ü anka’nın kâh ağlaması kâh anlayamaması kâh isyanı olarak anlamak lazım. Olmak derdinde olan bir adamın sezdiğine mukabil ne olacağını ve nasıl olacağını bilememesinin verdiği acı! Yangının büyüklüğünü anlamak… Hayır! Anlamak değil sezebilmek için bir parça yanmış olmak lazım! Yoksa ki zümrüd-ü anka’nın güzel görünüşüne aldanıp hakikati bizatihi zümrüd-ü anka zannetmek hatasına düşülmesi işten bile değildir. Üstad bugün bir takım zevatın elinde bir nevi hazır cevablılık abidesi ve kendi fikirlerinin istihkamı için kullandıkları bir koz haline geldiyse bunu Üstad’ın zaafı olarak anlamak yerine güya Üstad’ı tanıdığını iddia edenlerin Üstad’ın yangınından habersizliğine işaret olarak anlamak lazımdır!

Bu yazı Üstad’ın hakkını vermekten acizdir ve lakin Allah ömür verdiyse birkaç haftayı Üstad Necib Fazıl bey’e ayırmak niyetindeyim. Her ne kadar çapım müsaade etmese bile şiirleri ve fikriyatı üzerine birkaç hususu konuşmak en azından Üstad’ın aziz hatırasına hürmet manasına gelecektir.

Diğer Yazılar

Benzer yazılar

Yorum yapılmış

tarih ‘üstad’ vasfını herkese vermiyor, bugün birçokları birçoklarına ‘üstad’ vasfını uygun görmüşse de bence bunu en fazla hakk edenlerin başında Üstad Necip Fazıl gelmektedir.’Surlarda bir gedik’ açmayı başarabilen biridir çünkü o. Onu anlatmak bilirim ki çok zordur.

yüreğine sağlık, yazının devamını beklemekteyiz vesselam

Yorumlar


Hosting Sponsoru

sponsor