istanbul escort - escort ataşehir elif türkyılmaz müzikleri indir ebru gündeş müzikleri indir cüneyt turan müzikleri indir
Edebiyat Türkiye pendik escort escort bayan escort beylikduzu atakoy escort Maltepe Escort pendik escort alanya escort kacak iddaa

istanbul escort bayan bursa escort escort atakoy gaziantep escort bayan istanbul escort bayan istanbul escort kizlar bursa escort bayanlar izmir escort bayanlar

 Şeyhülislam Yahyâ

Yâdımdadur ol gonce-femün sözleri Yahyâ
Tab` ehli ider mi suhan-hûbı ferâmûş.

"Gonce-fem" tamlamasıt ıpkı en güzel çiçeklerin gonca halini almasıyla, yani tomurcuk halden açılmış hale geçmesiyle bütün güzelliklerini temayüz ettirmesi gibi sevgilinin de tomurcuk halindeki dudaklarını aralamasıyla sözlerindeki bütün güzellikleri temayüz ettirmesini hatırlatır. Âşığın da beklediği budur zâhir. Gülün açılmasını görebilmek için sabahlara kadar uyumayan, uyuyacak hale gelince de uykusunu yok etmek için göğsünü gülün dikenine batıran bülbülün hâli gibi...



Şeyhülislam Yahyâ


Edebiyat Türkiye Kültür ve Sanat Sitesi

 

Edebiyat Türkiye’ye hoşgeldiniz.Sitemize kendi şiir/denemelerinizi ve edebiyatla alakalı dökümanlar yollayabilirsiniz.Şiir ve denemeleriniz ‘Erbab-ı Kalem’ bölümünden yayınlanacaktır.

Yukarıda yer alan beyitler ve kısa açıklamaları Meşveret Divanımızdaki Klasik Türk Edebiyatıbölümünden alınmaktadır.Beyitlerin  açıklamaları üyelerimiz tarafından yapılmaktadır. İlgili bölüme katılarak beyitler üzerinde daha geniş bilgilere ulaşabilir ve siz de beyitler üzerinde düşüncelerinizi paylaşabilirsiniz.

Kibir (Mehmet BAKİ)

Gözlerimi kapatıyor ve bir an için yokluğumu düşünüyorum. Evet, biliyorum, yokluk demek bile ürkütücü ve yokluk kolay kolay tasavvur edilebilir bir şey değil ama bir an için yokluğumu düşünüyorum… hiçbir zaman vucud bulmadığımı… asla var olmadığımı. Oluyor mu ne? Evet, evet! Oluyor galiba!… Yokluk düşüncesi ile birlikte bensiz bir dünyanın var olmadığını fark ediyorum yahut dünyanın ben olmadan bir mana ifade etmediğini müşahade ediyorum. Garib hissetmeye başladım…  İnsanın “ben” dediği şey olmadan bu dünyanın bir manası yok o halde? Öyle ya benim olmadığım bir dünya olamaz ki! Ben dediğim şey nefs, ruh, şuur, irade ve sair unsurları ihtiva ediyorsa ve bu unsurlar ben olmadan olamazsa yahut ben dediğim şeyin vucudu için lazım gelen unsurlar bunlar ise ben yoksam dünya da yoktur. Başka şeylerin benim olmadığım zaman ve mekanda –ki zaman ve mekan onlara göre mevcuttur- var olmasının bu hakikati değiştirmemesi lazım değil mi? Kaldı ki yokluğu tasavvur etmek, “başka” olarak isimlendirdiğim şeyin “ben” ile irtibatını kesmek demek değil midir? Yani eğer ben yoksam zaten başkası da olamaz… Galiba doğru yoldayım.

Benim varlığım ile dünya bir mana kazanıyorsa şayet şu halde dünya ile aramda müthiş bir irtibat var! Nasıl bir irtibat acaba? Tohum ile toprak arasındaki gibi bir irtibat olabilir mi? Evet! Muhtemelen öyle bir irtibat var… ama… ama bir dakika…. Toprağın su olmaksızın tohumu çatlatmasının yolu yok. Madem öyle, benim çatlamam için yani dünyayı kurabilmem için bir şey lazım; bendeki cevheri –varsa şayet- açığa çıkartacak bir şey!… Düşün! Düşün!  Düşün!… Tabii ki!… İnanmak! Dünya ile irtibat kurabilmek için önce dünyaya inanmalıyım ve onu kendime inandırmalıyım! Benim dünyaya inanmam kolay çün ki ben biliyorum ki ben olmadan o olamaz ve ben varsam dünya diye bir şey var. Fakat bu durumda da bir mesele var…Ya benden bihaberse dünya? Ya dünya bensiz var olabileceğini düşünüyorsa?! Varlığımdan haberi bile olmayanı nasıl kendime inandırabilirim ki? Böyle bir şey mümkün mü? Hayır, olmadı! Tohum ile toprak arasındaki gibi bir irtibat değil bizimkisi… Daha farklı… Daha fazla… Evet! İrtibatın kurulabilmesi inanmakla oluyor ama tek taraflı bir inanmak bu… Sonu hiçliğe mahkum bir inanç! Tekrar yok olmak… Var olmak nedir haberdarken yok olmak! Hayır! Hayır! Kesinlikle tohum ve toprak gibi değiliz biz… İyi ama bu irtibat nasıl kurulacak? Dünyayı kendime nasıl inandırabilirim?! Düşün… Düşün… Düşün…

Ben ve dünya; dünya ve ben… Dünya ve ben; ben ve… Elbette! Tabii ya! Dünya benden farklı bir şey değil… Eğer ben varsam ve dünya benimle var oluyorsa demek ki dünya benim! Şu halde dünyayı kendime inandırmaya çalışmak boşuna bir gayret oluyor! Öyle ya dünyayı kendime inandırmaya çalışmak, kendimi inkar etmek demek. Şu halde dünya ile irtibat kuramıyor oluşum sadece kendi varlığıma inanmadığımdan. Evet! İrtibat, inanmakla mümkün ama inandığım düzgün değilse irtibat kayboluyor hatta hiç kurulamıyor! İnanmak… Var olduğuna inanmak… Dünyanın var olmadığına, benim var olduğuma inandığım kadar inanmak… Bu nasıl bir irtibat! Yıkıcı, perişan edici, bir hamlede yere serici! Hangi insan buna takat getirebilir… Bir yandan varım de, bir yandan yok… Zıtlar ne zaman bir araya geldi de ben tam arada kaldım Ya Rab?! Tabii ya! Sen! (c.c) Sen (c.c.) bana arada kalmışlığımı ve sıkıştığım yerden nasıl kurtulacağımı gösteriyorsun! Ve Elçilerin… Onlar… Arada kalmayanlar!… Hayır! Haşa! Arada kalanların en mustaribleri… Onların söyledikleri senin buyurdukların ve senin buyurdukların sadece dünyayla yani kendimle olan irtibatımın düzelmesi için! Olamaz! Nasıl daha önce düşünemedim?! Helvadan put yapmak maddeyi azizleştirmek değilmiş meğer! Bizzat kendimi azizleştirmek! Yani dünya ile irtibatın bozukluğu! Yani kendi kendimi inkar! Yani dünyanın bensiz olmayacağını bildiğimden ötürü benim Sen’siz(c.c.) olabileceğimi düşünmem!…  Bir yandan kendimi inkar edip bir yandan kendime inanmak! Hiçliğe inanmak! Aman Ya Rabbi!… Kibir!

Afv et!

Lale hadler yine gülşende

Lale hadler yine gülşende neler etmediler
Serviyi yürütmediler goncayı söyletmediler

Taşradan geldi çemen mülküne bîgâne deyu
Devr-i gül sohbetine lâleyi iletmediler

Adet-i hûbların cevr ü cefadır ammâ
Bana ettiklerini kimselere etmediler

Hamdülillah mey-i can-bahş ile sâkîlerimiz
Ab-ı hayvân ile kevser suyun istetmediler

Hele oy kaşları ya okları peykânlarını
Sîneden çekmediler yüreği oynatmadılar

Bin güzeller bulunur Yusuf’ mânend ammâ
Bu kadar var ki bular kendilerin satmadılar

Ey Necâtî yürü sabr eyle elinden ne gelir
Hûblar cev ü cefâyı kime öğretmediler

Not: Anlamadığınız yerler için lütfen .Meşveret Divanımıza giriniz.

Saçların çözsün bulutlar …

Saçların çözsün bulutlar ra’d kılsın nâleler
Kabrim üzre Haşr’e dek yansın göyünsün lâleler

Şâh-ı gül devrânıdır yelsin yöpürsün bâd-ı subh
Gonca vü servin ayağına su döksün jâleler


Hastelikten şöyle tenhâyım bu gurbet-hânede
Penbe ile ağzıma sû damzurur tebhâleler

Kan yudup ölenlerin derd-i derûnun yazmağa
Bir varaktır lâlenin ağzında her pergâleler

Şol kadâr od yaktı âhım başlarınâ Âhî kim
Göklere ağdı göçüp benden figâan ü nâleler

Âhî

Ay Işığında Yıkanan Duygular / Abdüssamed KOÇER

Ay Işığında Yıkanan Duygular…
Kutlu gecelerin içinde yürekler… Kutlu gecenin her birinde duygu yüklü yüreklere açılan binlerce pencere… Binlerce yol.. Ab-ı hayat kevseri taşıyan yollar.. İkindi serinliğinde, meleklerin kanatlarında muştulanan her biri birer r a h m e t yolu…
Gece değil yürekleri karartan.. gecede kandilleşen sayamadığım yıldızlar hiç deği!..
Bu gün ve yarın daha başka gökyüzünde yıldızlar..
Ukbadan haber veren gök yüzünün kandilleri…
Gündüzün aydınlığında kararan, islenen tozlana yürekleri bu kutlu gecelerin mehtabı yıkamıyor mu dersiniz…
Kirlenen yürekleri, bu gecelerde adana escort misafir eden kutlu secdeler ve seccadeler nasıl da ağırlıyor..
Ah ! Nefislerin gölgesi düşüyor, huzur veren teravihlerin aceleci kılınışlarına…
İkindi serinliğinde kuruyan dudaklar havz-ı kevserin vuslatıyla yanıyor…
Taşıyor sofralardaki bereket yağmurları.. Daha bir yakın olup yaklaşıyor dünyası yoksul, ukbası zengin olan canlar, kutlu yüreklere..
Orucunu babasına satıyor ay yüzlü çocuklar… Daha neler nice bad-ı saba esintileri… Eskiler… yürekleri altın gibi olan eskiler; kul olduklarını önce alçak yaptıkları kapılarında hatırlayan E s k i l e r… Ne de güzel yaşamışlar bu kutlu günleri ve yıldızların bayram ettiği geceleri.. Farkına varıvermişler.. “ Bin yıldan daha hayırlıdır. “ sözünün sırrına erivermişler.
İncitmeden vermişler yoksula.. “ Sen benim cennetimsin bunu kabul et , tut elimden! ” demişler..
Eskiler.. Yüreklerini bir ömür boyu kutlu dualarla tesbihlerle bir kale gibi koruyan Ulu Çınarlar.. Yürek dedesi olmuşlar yaşadıkları evrenin yakan çölün yalnızlığına…
Sahurlar… İftarlar… Teravihler ve camilerde cıvıl cıvıl kaynaşan melek yüzlü çocuklar
Bu kandilleşen ramazan gecelerinin muştuları..
Sabrı öğreten oruçlar.. vahyin bülbülü olan dudaklar ve yeryüzü … Geç kalmayın dostlar… Doldurun testinizi.. kasenizi Bin aydan daha hayırlı olan günlerin Nisan yağmurları sağnak sağnak dökülüyor yeryüzüne… yıkayın yüreklerinizi!..
Yenileyin bu kutlu gecelerde son bir kez ahidlerinizi!..
Bir önceki yıl gafletle unutuverdiğimiz testi şimdi dolmalı.. Dualarla göz yaşıyla yıkanmalı yürekler…
Kutlu gecelerin içinde semazen gibidir kutlu yürekler..
Belki son; belki de son bir kez kimlere veda edecek rahmet yüklü ikindiler…
Oruç eritiyor taştan katı yürekli.. Onlarca pencere açıyor Ademin çocuklarına.. ebedi olan iklime taşımak için…
Boşuna değil kutup yıldızının aydınlığı.. boşuna değil çoban yıldızının gökyüzünü mehtaba çevirişi..
Bakışları adeta büyüleyen, düşündüren binlerce yıldız neler de anlatıyor, efendiliğini unutan yeryüzünün efendisine..
Sahi.. en son ne zaman okumuştuk, vahiy meleğinin getirip sunduğu E z e l i M e k t u b u? …
Taif’ te taşlandığı halde dua eden kutlu Nebinin binlerce sözünden hangisini çeketimizin hangi iç cebine , yüreğimizin üstüne koymuştuk?. Okuyabildik ve anlayabildik mi?.. Binlerce kutlu sözden hangisini ; saraylar mesabesindeki evimizin sofralarına taşıyabildik..
Ramazan boyunca yıldızlara bakarak dinlendirin gözlerinizi ve tefekkür ederek yıkayın yüreklerinizi..
Sonbaharın eylülünü yaşıyor yeryüzü.. Düşmeden önce ayrılık çölüne, titriyor sararan yapraklar.. Dünyaya veda eden yüreklerin son bir kez kıyamda titreyişi gibi..
Karların yükseklerde kalışı uzundur.. Karlar erimeden bakışlar eritecektir yürekleri..
Mevsimin ayazında geceye girmiş..
Kutlu nehirlerin ırmakları akıyor, inanmış yüreklere..

Gönderen İsim/Mail: aakocer@hotmail.com

Yalnızlığın Türkçesi

Nigar An
———

Beni sevmeseniz de olur,
çocuğumu sevin ama.
O kadar masum ki…
Masumluğunda boğulacak sanki…
Bu bebek tanrının lütfudur belki,
belki de cezası.
Bu bebek o tanrı denilecek şeyin hayatıma atdığı
silinmeyecek imzası.
Ben annemin yokluğunun ilk gününde büyümüştüm.
Yani doğduğumda.
Hiç çocuk olmadım.
Yemek yaptım,
babamın ayaklarını yıkadım,
erkek sevdim,
çocuk doğurdum.
eve gelen escort
gecelik escort
istanbul eskort
genç escort
Hiç sevilmedim, hep seven taraf oldum.
Bi de hasta bakıcısıydım.
Dedemin kirli çorapları bana iyi kokuyu
ve başka bir hayatın var olduğunu unutturmuşdu.
İlk erkek ilgisinden o kadar şaşırmıştım ki,
kendimi teslim etdim gelicek mutsuzluğuma…
Seviştiyim tüm erkekler bir günlük sevdi beni,
canımı acıtdılar, masumluğumu çaldılar.
Şimdi elimde bir kırmızı kadeh,
dünyanın hangi bucağında olduğumu
hatırlamaya çalışıyorum.
Kitaplara büyük bir merakım vardı,
ama hiç okumadım, okuyamadım.
Kitap sayfalarıyla hep sobayı yaktım
babamın ve hasta dedemin isteyi üzerine.
Hiç yakmak istemedim aslında
kalbimi yaktıkları gibi.
Harfları bilmediyimden
kitaplardaki resimleri okumaya çalışıyordum.
Neden uzun-uzun baktığımı da anlamıyordum,
Ben o zaman “saadet” sözcüyünü bile bilmiyordum ki,
kitaplarda arayim.
Ben bir anneyim-
yavrusunu sokaklara emanet eden anne.
Belki beni affetmezsiniz,
Ama kendine göre sebepleri olan biriyim.
Sebeplerim kayb etdiklerimi geriye getirmeyecek biliyorum,
Sebeplerim tesellim.
Ben öldüyümde de mutsuz ölüceyimi seziyorum.
Yalnızlığımda kendi gözlerimi kapayacak kendi elim…
Bana şair diyolar bazan,
Ama… ben hayatımda hiç şiir yazmadım,
Şiir gibi yaşadım sadece…

Gönderen İsim/Mail: Muhammet Seferli muhammet@seferli.org

LÂMELİF GÜLÜ

I.
Aliyona
Fetret devrini mi yaşıyorum yeniden
Korkulu bakışlar, hiçliğini sunarken dudaklarıma
Ben hangi cesedi gömüyorum yüz yılık cananıma
Ey güzellik ülkesinin padışahı!
Ey temenni vuslatının yaranı!
Hangi mühür sahibini arıyorum dürr-i kelamında
Hangi esamiler okunuyor kutsal kitabında

Kanla sulanan gül, gamlı bakışının esiri çoktur
Kesret de vahdet de sensin Aliyona
Naif bakışın kimleri katmadı ki sayrılığına
Kimleri kametine elif diye kandırmadın ki
Yokluğum da varlığım da sensin
Hikmetim de cehaletim de sensin
Şiirim de, şairim de sen
Lâm da sensin, elif de sen
Lâmelif gülü söyle nasıl dayanırım hicranına

Âsitâne
Seni görmek, seni sevmenin ilk adımıdır, ilk eşik
Payitaht makamında söylediğim ilk ezgi
Kulağımda yankılanan ilk nağme annem ve sen
Toprağına sürülen ilk zafer sevinci
Yaşlı gözlerindeki ilk çizgi, ilk kırmızı nümayan
zamansız ölümlerden geriye kalan
Kimler söyler seni, kimler yazar miladıma

Ben yoksunum senden, ben mahzunum sensiz
Eskidenmiş uğrunda ölen sevgililer
Şimdi başka dillerde yankılanır nidası aşkların
Bense başka tümceleri koynuma alıp saklarım
Başka, hep başka alınlarda yaşarır secdem
Kollarımın eski mecali yok, saramaz artık seni
Yeniden beklesem de gelmeyecek o yokluk günleri
Ne sen eski sensin, ne de ben eski ben
Kayıtsız yaşanılan kum saati günlerdi
Dokunulası yüzün yeni iklimlerde kirlendi

II.
Bizantiya
Kafi bir kelime, kefa bir cümle velayet edemez sana
Şairler de doymadı aşkına, şehitler de
Ben acizim senden, daha çok sana mübtela
Mehmet, Fatih, Fazıl, bir Kemal ile zikretmiş adını
Ne söylesin şimdi dil-i nadanım sana
Sen başla öyleyse sevgililerini anlatmaya
Sen sun peymanelerde zehirli meylerini
Bizantiya, Lâmelif gülüm, yoksun ve yorgun azizem
Anlatamam şimdi hayalimdeki seni , güncemdeki visali
Yalancı güllere göster gerçek misali

Yüz yıl oldu, yüz nağme, yüz Leyla, yüz Mecnun
Unuttun mu Keyhüsrevi, Muaviye ve Beyazidi
Çok zaman bekledim, sonra bir yağmurla indi lalin
Kılıçlarda gösterdi kendini muhteşem hilalin
Belli ki sevdadır bunun adı, belli ki Eyyüb Ensarin
Yangın gecesi gökyüzü, Münadiler Bizantiya
İsmin okundu dillerde, nidaların can verdi orduya
Dönerken yolundan bir zamanlar mektuplar
Herakliyusa verildi işte dosdoğru yanıtlar
Senin mülkünde içildi şehadetler ve şaraplar
Sende galip geldi cümle belalı aşıklar

Konstantina
Bir Rum kızı, bir Acem dilberi nahvet
Başımdan aklım gitti, gel de şimdi sabret
Kavuşmamız mümkünsüzdür bilirim
Ben yolcuyum çünkü, sen nedense hep hancı
Kulağımda yankılanır durur Konstantina, Konstantina
Bu da benden sana okunan, son hüzzam şarkı
Lâmelif gülü, ince sızı

Sensiz sürecek ömrüm büsbütün anlamsız
Nilüfer açar, gül solarım amansız
Unutulmaz bir sevgili daha bırakacaksın ardında heyhat
Suya hasret sularda yakacaksın bütün mezarları
Hançer bakışlı lâmelif gülü
Yaşayacak sende bin bir diriliş, bin bir ölü
Konstantina saray cariyesi, İmparatoriçe Thedora
Nice sırlar küllenmiş kalbindir Ayasofya

III.
Vizendovina
Zannetme ki her şey göründüğü gibidir
Her ağlayan gözyaşı dökmez oysa
Vizendovina, evrenin istiridyesinde inci
Bütün şehirlerin etrafında döndüğü gezegen
Minareleri ağlayan ülkemin asi ve sufi çocuğu
Öpülesi alnında galata, içimde med cezir
Kız Kulesinden süzülürken boğaza şöyle bir
Resmin çizilir kutlu sayfalara
Ve nazenin bir güldür sende lâmelif
Kuşlar uçar göklerinden aheste, akşam ve seherde
Gül yağar yağmur yerine deste deste
Vizendovina, uygarlığım, garbım hem şarkım
Biz ki ölümsüzlüğe eriştik sende

Uzayıp gider böyle, bu kıssayı aşk
Bu nağmelere de kulak ver vizendovina
Kelimeleri tükettim senin için işte bak
Söylemiştin ya, dudaklarım aşk derdine çaredir
İsmim dilde merhem, gönüllde yaredir
Niçin girdin gönlüme ey lâmelif gülü
Suların tuzlu, bakışın hâredir

Şehr-i Âzâm
Ey hiçten var olan, her şey
Ey Katre katre tefekkür, damla damla hayal
Henüz sermedim tarihi ayaklarının altına
Kavgaları, yangınları, çarmıha germedim
Semalarında yankılanırken ezan ve çan
Kardeşlerin Beyrut, Bağdat, Kudüs ve Şam
Ve sen zindanda açan lâmelif gülü Şehr-i Âzâm
Sevinci de, hüznü de nalan
Gözyaşı yağmurum, Yakubum hem Züleyham

IV.
İstanbul
İstanbul, masallar diyarının efsunlu sarayı
Tanrının nurdan yarattığı melek kanadı
Beyoğlu , Üsküdar , Anadoluhisarı, Kafdağı
Gül tütsülü boğaziçinin, gamzeli güzeli
Buselik makamında söylediğim ilk ezgi
Dudağımdaki lâm ve elifin küllenen ateşi
Ayinlerimi sunduğum eflatun kanatlı simurg
Mumdan şileplerin mahzenindeki yıllanmış şarap
Göz kadehimle her an seni yudumladım
Çünkü ebedi sevgilimsin, ab-ı hayatım

Köle diye mi sattılar ruhumu sana belada
Artık uğramayacak mı şehrayinler toprağıma
Bir şairin kaleminde kifayetsiz kaldı artık adın
Ölümsüz bir cennettir, minyatür bakışların
Muamma bir şarkıda kayboldum doğrudur
Esrik sevgilim, Lâmelif gülüm
Bu sana söylenen son mısramdır, son fasıl
İstanbul’um İstanbul
TAYFUR BULU

Gönderen İsim/Mail: tayfur bulut / tayfurbulutt@gmail.com

Akşam Kızıllığında Tutkular../ Abdüssamed KOÇER

Akşam Kızıllığında Tutkular…
Akşam kızıllığı… Karanlık geceye tutkularını gömenlerin ikindi serinliği… Ah bu kızıllık! Hayalleri Kaf dağına yükselenlerin, gözlerini ufka mıhlayan Mecnunların, meczupların biricik vakti… Gecenin seheri, âb-ı hayat ikliminin biricik kaynağı. Karanlığın, karanlıkta kalplerini sevda pınarında yıkayan ve ay ışığına asarak saman yolunda gezinenlerin vakt-i evveli…
Akşam kızıllığı diyorum Cân!. Akşam kızıllığı… Gecenin, kalpleri yıllar ötesine götüren vaktin giriş kapısı. Zira, geceye nefes nefes komşu olanlar, Hızır’ı bu vaktin başında beklerler, bu vaktin seyr ufkunda, beyaz at üstünde. Haberci güvercinler hasret yüklü dost nefesi getirir akşam kızıllığında..
Yorgunluğu omuzlarında taşıyan her akşam, doğuşun ve batışın muhasebesiyle gezinir gönüllerde. Anlayan, kevser ırmaklarında kendilerini yıkayarak yenileyenlerin yüreklerinde. O yüreklerin bereketli sahipleri, kimsesiz bir dağın yamacında, bir ikindi serinliği, dev bir kayanın ucunda; acıyarak seyreder bulanıklığın ve nifakın dostu olan insanları…
İşte kızıllık, tatlı vecdiyle mü’minin kalbini ikiye bölen akşamın seher sarhoşluğu. Bu vakti o kadar çok düşündü ki zavallı kalbim; sanki insanların, yalancı saltanatlarını ve mukavvadan piramitlerini saklayarak zamana kustuklarını gördü gözlerim.
Umut Kervanının Biricik Habercisi!.
Beynini ve kalbini midesine rapteden yüzlerce, binlerce zavallının arasında korkunç bir hayatı yudumluyorsun. Belki ruhunun uğrak yeri olan ÇÖL, sıcak kasırgaların ikliminde yakıp kavuruyor özünü, kutlu benliğini… Anlıyorum seni. Nasıl anlamam ki, yıllarca komşu kaldı ruhum ve umutlarım sana. Nasıl anlamam ki? Nedenleri, niçinleri sorarak büyürdü ellerin avuçlarımda.
Bülbülün ve gülün, seher vakti ötmesini ve açmasını bildiren sabâ yelini beklemelisin, ruhunun biricik Medinesinde… Ve yeniden kuşanmalısın baharı. Sözlerin ve bakışların yürekleri dirilten bir cemre oluncaya kadar.
Kalbinde mayalanmalısın Cân, kalbinde ve ruhunda.. Kanayan gülün rengi gibi ruhlarını teslim edip vücutlarını toprağa bırakanları Türkmen Yunus’un, Mevlânâ (K.S.)’nın ve bir nice hakikat ehlinin tefekkürüyle düşünmeli ve özüne dönmelisin. Belki de bütün bunları Huda’nın sana bırakmış olduğu Vuslat Ağacını gönül pınarından mahrum bırakmadan. Belki de sahiplerin sahibinin tevbe ve dua kapısını nankörce terketmenden, belki…
Düşünmelisin Bahar Muştusu. Yarasaların, akreplerin, karayılanların ve baykuşların barınağı durumunda kalbinin ülkesi. Rüzgâr artık o eski lisanıyla konuşmuyor. Ormanlarında kuşlar susmuş, asırlık çamların dalları arasında tabiatın yoksulluğu geziniyor. Kanaryalar, güvercinler, küçük gölün zâkir ördekleri ve evini sırtında taşıyan mütevazı ürkek kablumbağalar, bir bir terk etmişler ruhunun biricik kaynağı yeşillikler diyarını. Çünkü dondurucu, azgın bir kış hüküm sürüyor hâlâ senin diyârında…
Akşam kızıllığında başlar umutlar. Ve akşam kızıllığında kollar mü’min hedefini. Gün batımı yollara gölgeler düştüğünde, kargalara, akbabalara ve baykuşlara siper alır, karşı durur. Bu duruş ve bekleyiş; diriliş yüklü bulutlar belirinceye, gökyüzünü kaplayıp, mü’minleri kıyâma çağırıncaya kadardır.
Akşam kızıllığında zaman tutkularla yıkanır ve kalpler yeniden, yeni baştan dirilir. Ve mü’min kıyâm için yenilenir…

23.10.2011

Gönderen İsim/Mail: Abdüssamed KOÇER

Bir devirde geldik ki azîzân unutulmuş

Bir devirde geldik ki azîzân unutulmuş

Tutmuş yerini hurd u büzürgân unutulmuş


Gitmiş nemeki mâide-i hân-ı vefânın

Alemde hukûk-ı nemek ü nân unutulmuş


Nâdanlık olup mu’teber ebnâ-yı zamandan

Hattı bozulup nüsha-i irfân unutulmuş


Hikmet taleb-i mâlda Kârûn gibi şimdi

Hâhişgârî-i lokmada Lokmân unutulmuş

Olmuş o kadar halk-ı cihân mekrde üstâd

Kim sâbıka-i şöhret-i şeytân unutulmuş


Halk açmadadır birbirine pençe-i târâc

Ahkâm-ı Hudâ ma’nî-i Kur’an unutulmuş


Nâbî kimi görsen yürüdür hükmünü nefsin

Hakk’ın bize gönderdiği fermân unutulmuş


Nâbî

(nemek: tuz; nân: ekmek; mekr: hile; azizan: azizler,

büyükler; mâide-i hân-ı vefa: vefa evinin yemeği(sofrası)

hukuk-ı nemek ü nan: tüz ve ekmek hakkı; halk-ı cihan: dünya halkı;

ahkam-ı Kur’an: Kur’an hükümleri; ma’ni-i Kur’an: Kur’an manası

hurd u büzürgan:        ebnâ-yı zaman:zamanın insanları            taleb-i mal:mal isteği

hahişger-i lokma: Lokma istemek      pence-i taraç:

ankara escort bodrum escort bayan


Hosting Sponsoru

sponsor

istanbul escort pendik escort