istanbul escort - escort ataşehir elif türkyılmaz müzikleri indir ebru gündeş müzikleri indir cüneyt turan müzikleri indir
Edebiyat Türkiye pendik escort escort bayan escort beylikduzu atakoy escort Maltepe Escort pendik escort alanya escort kacak iddaa

istanbul escort bayan bursa escort escort atakoy gaziantep escort bayan istanbul escort bayan istanbul escort kizlar bursa escort bayanlar izmir escort bayanlar

Avni

'Işk derdidür cihânda 'aşıka maksûd olan
Vasl-ı dilberdür hemîn bu dâr-ı dünyâdan murâd

Nesir :Âşık olanın cihanda yegane arzusu,aşk derdi(ne tutulmak)tır.Zaten bu dünya evin(e gelmek)ten murat da sadece sevgilinin vuslatına ermek değil midir? Tasavvufta varlığın vücuda gelişi,aşk ile izah edilir. Devir nazariyesi içerisinde seyr-i uruca(yükselme seyri) başlayan insanın,fenafillaha ulaşıp insan-ı kâmil mertebesine yükselebilmesi,ancak aşk sayesindedir.Hayatın gayesi,ilahi vuslata erişmek ve mutlak varlık ile birlik hâlini yaşamaktır.Bu sebeple âşık bu yolda her türlü belâ sıkıntı ve derde gönüllü olarak taliptir.



Avni


Edebiyat Türkiye Kültür ve Sanat Sitesi

 

Edebiyat Türkiye’ye hoşgeldiniz.Sitemize kendi şiir/denemelerinizi ve edebiyatla alakalı dökümanlar yollayabilirsiniz.Şiir ve denemeleriniz ‘Erbab-ı Kalem’ bölümünden yayınlanacaktır.

Yukarıda yer alan beyitler ve kısa açıklamaları Meşveret Divanımızdaki Klasik Türk Edebiyatıbölümünden alınmaktadır.Beyitlerin  açıklamaları üyelerimiz tarafından yapılmaktadır. İlgili bölüme katılarak beyitler üzerinde daha geniş bilgilere ulaşabilir ve siz de beyitler üzerinde düşüncelerinizi paylaşabilirsiniz.

Sun sâgarı sâki bana mestâne disünler

Sun sâgarı sâki bana mestâne disünler

Uslanmadı gitdi gör o divâne disunler

Peymânesini her kişi doldurmada bunda
Şimden gerü bu meclise mey-hâne disünler

Dil hânesini yık koma taş üstüne bir taş
Sen yap ana iller ana virâne disünler

Gönlünde senin gayr u sivâ sureti n’eyler
Layik mi bu kim Kabe’ye buthaneler disünler

Yahya’nın olup sözleri hep sırr-ı mahabbet
Yaran işidüb söyleme yabane disünler

Zekeriyazade Yahya

Saray,Pâdişah,Şair ve Şiir (Ömer SALMAN)

Osmanlı pâdişahlarının ilme, sanata; âlim ve sanatkârlara bilhassa şiire ve şâirlere ne kadar değer verdiklerini târihten biliyoruz. Sultanlar ve pâdişâh namzedi şehzâdeler en zorlu durumlarda bile âlim ve sanatkârları yanlarından ayırmamışlardır. Has dairede sırdaşları, dertdaşları; karşılaştıkları bir sıkınıtıyı çözmek için istişare ettikleri müsteşarları hep bu ilim ve sanat adamlarından olmuştur. Saltanat sahipleri, savaş hazırlıkları ve plânları yaparlarken bile bu ehil insanların ilim ve şiir sohbetlerini ihmâl etmemişlerdir. En neşeli anlarında, en hüzünlü zamanlarında, içinden çıkılamayan, kördüğüm meseleleri çözen; en derin acıları tatlıya bağlayıp hazanı bahara çeviren “hem neşâtın hem de gamın rûzgârını gören” bu ulu kişiler hep onların yanlarındadır.İşte sultanlar bu şiir ikliminin sultanlarından feyz alıp bu sanatın diyarında onların yolunda at koşturmuşlardır.
Sehî Bey, tezkiresinde şair sultan olarak verdiği ilk kişi Sultan Yıldırım Bayezid’in oğlu Sultan Mehmed evlâdı Sultan Murâd’dır. (1) Lâtîfî’ye göre de şiir söyleyen ilk padişah odur. (2).Kınalızâde, kitabına Sultan Murâd’la başlar. Daha ilk cümlede hânedândan şiirle, kendisine üstünlük verenin evvelâ Sultan Murâd olduğunu söyler.(3)
İkinci Murâd, geleceğin Fatih’i olacak oğlu Mehmed’in en iyi şekilde eğitilmesi için her türlü imkânı seferber etmiştir. Bu iyi tedrîsât neticesinde Fâtih Sultan Mehmed ,Avnî mahlâsıyla bir dîvân meydana getirecek kadar şiir yazabilmiştir.
Şiirin tadını alan, bu sanatın ilmine vâkıf olup bu edebiyatın gerekliliğine inanan Fatih’ten sonra, şiir mecbûriyet hâlini almış gibidir. Şiirin ‘düm tek’leri; yani âhengi olan aruz vezni ile binâ edilen bu sanat, hânedan mensupları arasında su içmek, yemek yemek gibi zarûrî ihtiyaçlardan biri olmuştur. Şiir, hayatın öyle bir parçası olmuştur ki mektuplaşmalar bile şiir hâlini almıştır.
Fâtih’in büyük oğlu Sultan Bayezid, kendisine baş kaldıran kardeşi Cem Sultan’a yazdığı manzum mektubu ve Cem’in ona verdiği cevabı, o devrin tarihini anlatan hemen hemen bütün kitaplarda görmek mümkündür. Sultan Bayezid, isyânkâr kardeşine şöyle seslenir:

“Çün rûz-ı ezel kısmet olınmış bize devlet
Takdîre rızâ virmeyesin buna sebeb ne
Haccü’l-Haremeynim diyü da’vâlar idersin
Ya saltanat-ı dünye içün bunca taleb ne”

Cem Sultan ‘ın cevâbı:

“Sen bister-i gülde yatasın şevk ile handan
Ben kül döşenem külhen-i mihnetde sebeb ne” (4)

Sultan Bayezid ile Cem Sultan arasındaki mücâdeleyi bu mısralardan daha güzel ne anlatabilir?

Cem Sultan, ölümün nefesini ensesinde hissederken en büyük destekçilerinden, yardımcılarından biri şair Seferihhisarlı Haydar Çelebi olmuştur. Bu şair; onun defterdarı, yol arkadaşı ve dert ortağı,(5) “ sıkıntının en şiddetli olduğu zamanlarlarda onun acısını paylaşan, dertlerini unutturan dostu idi.”(6) Târihin en meşhur şehzâdesine, minik yavrusu Oğuz’un ölüm haberini getirdikleri sırada, Fâtih’in küçük, fakat derdi büyük oğlu, gazellerindeki kadar derin gözyaşı deryâlarına dalıp dalıp çıkmıştır. Cem’i bu dertli ânında Haydar Çelebi, teselli ve teskin etmek için ona samimiyet özlü şiirleriyle, inci mercan sözleriyle, dil ilminin bütün inceliklerini kullanarak kim bilir ne diller dökmüştü. Kara gün dostu bilge şair Haydar Çelebî olmasa bu gözyaşı sultânının şiirleri, çağlayan gözyaşlarıyla beraber akan zamana karışıp gidecekti. Biz de ondan haberdâr olmayacaktık.Yazımı fazla ıslatmamak için Cem Sultan’ın gayzerler gibi su fışkırtan beyitlerine yer vermeyeceğim.Sadece şu güzel beyitle iktifa edelim:
Dün gece deryâya düşdüm düşde gark oldum sanıp
Uyanıp gördüm gözüm yaşı imiş deryâ meğer

Sekiz yıllık saltanatı at üstünde geçen, üç kıtada “ Ezân-ı Muhammedî’nin şehbâl açması için” kâh “Karabulut” kâh “Akbulut” olup koşturan Sultan Selim, en meşgûl zamanlarında bile ilim, irfân sâhibi şairlerle sohbet etmeyi ihmâl etmemiş ve bu keyifli sohbetlerden aldığı zevk ve ilhamla şiir yazmaktan da geri durmamıştır.
Ne yazık Yavuz Sultan Selim’in şiirlerinin dili Farsça’dır. Milletimiz ona kendi dilinde şiir yazdırmayı arzulamış olmalı ki başka şairlere ait olan birçok Türkçe şiiri, Sultan Selîm’e isnâd etmiştir. Bu durumla ilgili olarak Sehî Bey:”Câhil insanlar ona Türkçe şiirler isnâd ederler, ama o aslâ Türkçe şiir söylememiştir, bütün şiirleri Farsçadır.(7)”der. Bu mevzû hakkında Lâtîfî de Sehî Bey’i destekler mâhiyette bilgiler verir. Sultan Selîm bahsinde, Selîmî’nin olmadığı hâlde ona isnât edilen birkaç beyiti de bizlerle paylaşır. (8)Hatta şair Neşrî’nin anlatıldığı bölümde, bu şaire ait bir şiirin yanlışlıkla Sultan Selîm’inmiş gibi gösterildiğini dile getirerek sözü geçen şiirin beyitlerinden örnekler verir:

“Gözlerimden aktı deryâlar gibi yaşım benim
Dôstlar çok nesne gördü onmadık başım benim

Geçmek için seyl-i eşkimden hayâlin askeri
Bir direkli iki gözlü köprüdür kaşım benim” (9)

Öyle ki tarihçi Reşat Ekrem Koçu bu bu şiirin son beyitini delil göstererek Sultan Selîm hakkında şu sözleri sarf eder : “İçki de kullanırdı, hem de çok içerdi. Pek asîlâne îtirâf ediyor:

“Ey felek dokuz dolu câm içmeyince Han Selîm
Dehr içinde olmadı hergez ayakdâşım benim”(10)

Hattâ Google’da arama yaparken Dr.Abdullah Tekiner “Selim’den Bir Gazel” başlığı altında bu gazelin tamamını açıklama yoluyla bir yazısına denk geldim.(11)

Kınalızâde Hasan Çelebi’nin tezkiresinde de Sultan Selim ‘den uzun uzun bahsedilirken şiirlerinden seçilen beyitlerde Türkçe tek beyit yoktur.(12)

Bu mevzû da nerden çıktı denilebilir. Konunun dışına çıktığımın farkındayım. Fakat Yavuz Sultan Selîm imzalı Türkçe şiirlerin dillerde hatta kalemlerde hâlâ dolaşmasından ötürü bu konuya, karınca kararınca açıklık getirmek istedim.

Sultan Selim’in Kastamonulu âlim ve şair Halîmî’yle Trabzon’daki şehzâdeliğinde başlayan bir dostluğu vardır. “ Halîmî’yi savaşta ve barışta dert ortağı olarak seçmişti kendine. Cihân pâdişâhının bir şairle dillere düşen dostluğunu şairlerden şöyle dile getirmiştir:

Ol pâdişeh ki ism-i şerîfi Selîm ola
Lâyık budur musâhibi anın Halîm ola (13)

Sultân Selîm pâdişah olduğunda Halîmî Çelebi’yi sarayın bahçe kapısında karşılamış, hâlini hatırını sormuş, berâberce saraya girmişlerdir. Sultân Selîm, hürmet ettiği bu ilim ve sanat adamına : “Her ne kadar saltanata nâil olsak da dostlardan uzak kaldık.”(14) diyerek onun kendi indinde ne kadar değerli olduğunu anlatmıştır.

Şiirden çok iyi anlayan Kânûnî Sultan Süleyman, kendi devrinde Bâkî’yi en büyük şair kabul ettiği için onu her zaman koruyor, ona ihsanlarda bulunuyordu. Hattâ Rumeli kazaskeri Hâmit Efendi Bâkî’nin Silivri Medresesi’ne tâyinini usûllere muvâfık bulmadığı için bu atamanın icrâsında tereddüt göstermiştir. Fakat kesin emirlerle Bâkî ‘nin, Silivri Medresesi’ne tayini gerçekleşmiştir. (15) Sultan Süleymân’ın takdirlerini kazanmış genç bir şairin, teamüllerin hiçe sayılıp bir medreseye atanması, şiir sanatına verilen ehemmiyeti ve bu sanatın o devirde nelere kâdir olduğunu göstermesi bakımından çok mühimdir.
Zaman geçtikçe şiir, hayâtın içinde daha aktif hâle gelir. Soru sormak için bile şiir tercih edilir. Takrîben üç bin gazeli bulunan, Zâtî’den sonra en çok gazel yazan (16) şairlerden olan Kânûnî Sultan Süleyman, şiiri günlük konuşma dili hâline getirmiştir: Karıncaların istilâ ettiği bir ağacı, bu dur durak bilmeyen çalışkan böceklerden kurtarmak için Ebussuûd Efendi’den şöyle cevaz istemiştir:

“Dırahta ger zarâr itse karınca
Günâhı var mıdır ânı kırınca”

Ebussuûd Efendi’nin cevâbı da aynı vezin ve kâfiyeyle olur:
“Yarın dîvânına Hakk’ın varınca
Süleyman’dan alır hakkın karınca” (17)

Konuşma üslûbuyla yazılan şiirler tarih boyunca devam edegelmiştir.
Meşhur mektuplardan biri de Bağdad’ı İranlılardan geri almak için Irak’a giden Hâfız Ahmed Paşa, başarılı olamayınca Dördüncü Murad’a gönderdiği mektuptur:

“Aldı etrâfı adüv imdâda asker yok mudur
Dîn yolunda baş verir bir merd-i server yok mudur

Dergâhı Sultân Murâd’a nâmemiz îsâline
Bâd-ı sarsâr gibi bir çâpük kebûter yok mudur”

14-15 yaşındaki Dördüncü Murâd, aynı vezin ve kâfiye ile Hâfız Ahmed Paşa’ya cevap yazar:

Hâfızâ Bağdad’da imdâd etmeye er yok mudur
Bizden istimdâd idersin sende asker yok mudur

Düşmeni mat etmeye ferzâneyim ben der idin
Hasma karşı şimdi at oynatmaya yer yok mudur (18)

Yukarıda söylendiği gibi Fatih Sultan Mehmet’ten sonra şiir; pâdişahların, şehzâdelerin hatta okuyup yazan herkesin olmazsa olmaz meşgûliyetlerinden biri olmuştur. Fâtih, devlet büyüyüp zenginleştikçe yakın ya da uzak devletlerdeki ilim, sanat ve gönül adamlarını İstanbul’a davet ediyordu. Bu vesîleyle ilim gelişiyor, İlim geliştikçe de şiir sanatımız da inkişâf ediyordu. Çünkü bahis mevzû olan ilim, fikir ve zikir sâhibi insanlar, şiir yazıyordu. Onlar bin bir zahmet ve emekle gece yarılarına kadar kafa patlatıp kaleme aldıkları beyitleri ilim temelleri üzerine binâ ediyorlardı. Bu da sanatı ilmîleştirmiştir. Şiir sanatının gelmiş geçmiş en büyük ustalarından biri olan Fuzûli ,dîvânının önsözünde “İlimsiz şiir, esâsı yok dîvâr gibi olur.Ve esâssız dîvâr gâyet de bî-i’tibâr olur. (19)” diyerek bu sanatın özünde ilim olduğu söylemiştir.

Bizler bugün birçok devlet adamını şairlik yönüyle biliyor ve anıyoruz. Şairliği devlet adamlığının gerisinde kalan pâdişahlar da şiirden,edebiyattan anlayanlara daha yakın,daha sevimli geldiğini görüyoruz.Sultânü’ş-Şuârâ Bâkî devletin yargı mensuplarından idi. Bizler onu nasıl bir kazasker olduğuyla değil, şairliğinin büyüklüğü ile ilgileniyoruz. Bâkî nasıl bir kazaskerdi? Dâvâları nasıl çözerdi? Mahkemede adam kayırır mı idi? Suçluları suçsuz gösterip mâsum insanlara cezâ keser miydi? Bunlarla ilgilenmiyoruz. Biz, adı bu gökkubede “bir hoş sedâ olarak Bâkî kalan” söz sultânı ile alakadar oluyoruz. Vefat edip cenâzesi Fâtih Câmi’inde musallâ taşına konduğunda cenâze namazını kıldırıan Şeyhülislâm Sun’ullâh Efendi, Bâkî’nin :
“Kadrini seng-i musâllâda bilip ey Bâkî
Durup el bağlayalar karşına yârân saf saf”
beyitini okudu. (20) Şeyhülislâm; kazasker Bâkî’nin değil, Sultânü’ş-Şuârâ Bâkî’nin cenâze namazını kıldırmış, onun ardından gözyaşı dökmüştür. Halk, omuzlarda asık suratlı bir bürokratın değil, gönüllere ferahlık veren, güneş yüzlü, sünbül kokulu büyük bir şârinin tabutunu taşımıştır.

Osmanlı ailesinin mensupları ve devlet adamları şairleri koruyup gözetmişler. Oh ne iyi yapmışlar! Onlara güzel güzel imkânlar sağlamışlardır. Kıskananlar çatlasın! Söz ustalarının, kelime işçilerinin şiirlerini okumaktan ve dinlemekten büyük keyif almışlar. Yarasın! Eğer bunlar olmasaydı, belki de Bâkî gibi zaman rüzgârı önünde bir kuru yaprak gibi sürüklenme zevkini tadamayacaktık. Nâbî’nin tecrübelerinden istifâde edemeyecek, ikbâl meyhânesinde mağrurlananların baş ağrısı çekeceklerinden bî-haber yaşayacaktık. Şeyh Gâlib’in rahle-i tedrîsine oturamayacak, kendimize hoşça bakamayacak ve bu âlemin özü olduğumuzu bilemeyecektik…

Sultanlar, şeyhülislamlar, paşalar, kadılar; şiir devletinde de ferman buyurmuşlar, fetvalar vermişler, emirler savurmuşlar, hükmetmişler… Devlet işlerinin boğucu ve yıpratıcı hırçın dalgalarından kaçabildikleri zamanlarda sığınabildikleri huzur limanı şiir olmuştur. Bu kaçışlar sayesinde asık suratlı, çatık kaşlı; kalplere korku salıp usanç veren devletten güler yüzlü, gönüllere ferahlık saçan; insanın gönlünde bahar esintileri terennüm ettiren; düşünce ve hayâl dünyasına güneşler doğuran koca koca divanlar meydana gelmiştir. İşte bu vesilelerle saraylar ve paşa konakları bir şiir muhiti hâline gelmiştir. Dîvân şiirine, aşağılamak için “saray şiiri” denmesinin sebebi bu olsa gerektir. Fakat bir edebiyatın sarayda da yankı bulması, kendini orada kabul ettirmesi, devletin en üst seviye idarecisinden en küçük bürokratına kadar birçok okuryazarın o şiir geleneğinin bir mensubu olması o edebiyatın eksikliği, kusûru değil, elbette başarısıdır.
Kelimeleri incileştiren bu edebiyat sadece saray mensuplarına mahsus değildir. Divan şiiri eğitimli şehir insanlarının sanatıdır.
Bin yıllık bir edebiyatı, Osmanlı coğrafyasına sıkıştırmak doğru değilken, birilerinin bu aşk ve gönül lisânını Topkapı Sarayı’na hapsetmeye çalışması sarayın yolunu dahi bilmeyen, hayatında İstanbul’a hiç gelmemiş, hatta Osmanlı coğrafyasının rüyâsını bile görmemiş divan şairlerine haksızlık olmaz mı?
Unutulmamalıdır ki edebiyat yüksek zümrelerin işididir.

1-Sehî Bey ,Heşt Behişt ,Tercüman 1001 Temel Eser,İstanbul 1980,s.43
2- Doç.Dr.Mustafa İSEN, Lâtîfî Tezkiresi,Kültür Bakanlığı Yayınları,Ankara 1990,s.68.
3- Dr.İbrâhim KUTLUK,Kınalı Hasan Çelebi Tezkiretü’ş-şuarâ,TTK,Ankara 1989,s.70
4-Dr.Halil ERSOYLU,Cem Sultan’ın Türkçe Dîvânı 1.Cilt,Tercüman 1001 Temel Eser,İstanbul 1981,s.20.
5- Doç.Dr.Mustafa İSEN, Lâtîfî Tezkiresi,Kültür Bakanlığı Yayınları,Ankara 1990,s.231.
6- Dr.İbrâhim KUTLUK,Kınalı Hasan Çelebi Tezkiretü’ş-şuarâ,TTK,Ankara 1989,s.313
7- Sehî Bey ,Heşt Behişt ,Tercüman 1001 Temel Eser,İstanbul 1980,s.50.
8- Doç.Dr.Mustafa İSEN, Lâtîfî Tezkiresi,Kültür Bakanlığı Yayınları,Ankara 1990,s.79.
9- Doç.Dr.Mustafa İSEN, Lâtîfî Tezkiresi,Kültür Bakanlığı Yayınları,Ankara 1990,s.342.
10-Reşad Ekrem KOÇU,Osmanlı Pâdişahları,Nebioğlu Yayınevi,s.208
11-http://www.yagmurdergisi.com.tr/konu_goster.php?konu_id=1067&yagmur=bolum2&sid=26&kat=17
12- Doç.Dr.Mustafa İSEN, Lâtîfî Tezkiresi,Kültür Bakanlığı Yayınları,Ankara 1990,s.207.
13-Dr.İbrâhim KUTLUK,Kınalı Hasan Çelebi Tezkiretü’ş-şuarâ,TTK,Ankara 1989,s.84-94.
14- Dr.İbrâhim KUTLUK,Kınalı Hasan Çelebi Tezkiretü’ş-şuarâ,TTK,Ankara 1989,s.307-308
15-Prof.Dr.Köprülüzâde Mehmet Fuat,Eski Şairlerimiz Divan Şiiri Antolojisi,Muallim Ahmet Hâlit Kütüphânesi,İstanbul 1934.s.259-260
16- Prof.Dr.Mine MENGİ,Esti Türk Edebiyatı Tarihi,Akçağ ,Ankara 1997.s.168.
17-Prof.Dr.Âmil ÇELEBİOĞLU,Kânûnî Sultan Süleymân Devri Türk Edebiyatı,MEB,İstanbul 1994
18-Hilmi YÜCEBAŞ,Hiciv ve Mîzah Edebiyatı Antolojisi,Milliyet Dağıtım,İstanbul 1976
19-Fuzûlî,Külliyât-ı Dîvân-ı Fuzûlî,Ahter Matbaası,20 Rebi’ü’s-sânî 1308,s.5.
20- Prof.Dr.Köprülüzâde Mehmet Fuat,Eski Şairlerimiz Divan Şiiri Antolojisi,Muallim Ahmet Hâlit Kütüphânesi,İstanbul 1934.s.264-265

FATİH HAN ŞİİRİ

Ağlasa derd-i derûnum çeşm-i giryânım sana

Ağlasa derd-i derûnum çeşm-i giryânım sana
Âşikâr olurdu gâlib râz-ı pinhânım sana

(Sevgili!) İçimdeki dertler ile, yaş dolu gözlerim istanbul escort için ağlayacak olsa, (gönlümdeki) gizli sırlarım (gözyaşlarıma) gâlip gelir ve (sırlar) sana aşikâr olurdu.

Mesned-i hüsn üzre sen ben hâk-i rehde pâymâl
Mûr hâlin nice arz ede Süleyman’ım sana

Sen güzellik tahtında (oturuyorsun): bense yolunun toprağında pâymâl (ayaklar altında) kalmışım. Hâl bu iken a Süleyman’ım, sana bir karınca (denli âciz olan) durumumu nasıl beylikdüzü escort arz edeyim? ‘ Divân edebiyatında Süleyman ihtişâmı; karınca da acziyet ve zayıflığı temsil ettiği için şair de kendini karınca; sevgilisini Süleyman olarak nitelendirmiştir.’

Şem’i gör kim meclisinde ağlayıp başdan çıkar
Hoş yanar yıkılır ey şem’-i şebistânım sana

Muma da bak! Senin (bulunduğun) meclisinde ağlayıp baştan çıkmakta. Ey odamı aydınlatan! O mum senin için ne de hoş yanıp yıkılıyor. ‘Mum yanarken, baştaki fitilin mecidiyeköy escort kenarlarından ağlıyormuş gibi akar. Şair buna gıpta ediyor ve onu sevgilinin aşkı ile baştan çıkmış veya o uğurda başını vermiş olarak gösteriyor.’

Subh gibi sâdık olduğum gam-ı aşkında ben
Gün gibi rûşen durur ey mâh-ı tâbânım sana

Ey ay gibi parlayan sevgilim! Benin sana karşı, aşkının yolunda sabah kadar sâdık olduğum, (doğrusu) gün gibi âşikârdır.

Dün rakîbin cevrini men’ eyledin ben hastadan
Eyledi te’sir gûyâ âh u efgânım sana

Dün rakiplerimin, aşkının hastası olan bana yaptıkları eziyetleri meneyledin. Galiba âh ve feryatlarım sana tesir etmiş!

Zahm-ı hicrân şerhi çün mümkün değildir dostum
Sîne-çâkinden haber versin girîbânım sana

Dostum! Anlaşılan o ki (bağrımdaki) ayrılık yarasının şerh etmek mümkün görünmüyor. (Bari) açık duran şu yakam, (aşkından dolayı) göğsümdeki (şerha şerha olmuş) yarıkları sana göstersin (de insafa gel!)

Eyleme gönlün gözün cevr ile Avnî’nin harâb
Dürr ü gevherler verir bu bahr ile kânım sana

(Sevgilim!) Eziyetlerinle Avnî’nin gözlerini ve gönlünü harap etme! Zira bu deniz (gibi coşkun gözlerim) , sana inciler; bu maden ocağı (gibi gönlüm) de mücevherler sunar.

Avnî (Fatih Sultan Mehmet)

Gönderen İsim/Mail: ÇAĞLA HÜMAYUNOĞLU \ caglah*****oglu@hotmail.com

Lisan ve Edebiyatımız

Akvâm u ümemin mevcudiyet-i siyâsiye ve mâneviyeleri başlıcalisanlarının derece-i intizâm ve mükemmeliyetine tâbidir. Bir lisanın hüsn ve letafet ve mükemmeliyeti iki türlü olur. Biri tabiî ve hulkî,diğeri kesbi ve sun′î.Birincisi Allah vergisidir. İkincisi bir lisanı söyleyenlerin cehdve ikdâmlarına ve zevk-i selîmlerine  mütevakkıftır. Birincisi lisan,ikincisi edebiyattır.      İbtidâ, birinci ciheti nazar-ı itibâre alarakumûmdan hususa nakl-i kelâm ile lisanımızın Avrupa ve Asyalisanları arasında ve ale’l-husus ümem-i mütemeddine elsinesinenisbeten ne hal ve mevkide bulunduğunu düşünelim.

Bu makalenin başındaki kaziyeye riâyetle kable’l muhâkeme hükmümüzü verip hemân lisanımızın medh ü sitâyişine girişmek istemem. Maksadım bir medhiye okumak değil, tenkidli ve isbatlı bir makale yazmaktır.Kendini pek hor ve hakir görmek veya kendi hakkında pek âli bir fikirde bulunmak efrâd hakkında  ne kadar çirkin ve muzır ise birbirine tamamiyle zıd olan bu iki haslet, akvâm u ümem hakkında dao kadar ve belki de ondan ziyade çirkin ve muzırdır.

Çünkü insankendi nefsi hakkında mahviyet gösterirse bir dereceye kadar ma′zurgörülebilirse de  milyonlarca efradla müşterek bulunduğu kavmiyet vecinsiyeti hakkında mahviyet gösterirse başkalarının hukukuna tecavüz etmiş olur. Kendini hakir ve zelil gösteren veya öyle bilen adam dâimahakir ve zelil kalır. İnsanı derecât-ı âliyeye sevk eden zillet ve hakaret korkusudur. Zillet ve hakareti kabul ederse artık korkacak bir   şeyi kalmayıp her denâeti irtikâb edebilir.Bilakis kendi hakkında pek âli bir fikir beslemek dahî kusur ve nakâyıs-ı mevcûdeyi görüp     ıslah etmeğe mâni olduğundan bu da bilâhare o neticeyi müntebih olur. Binâen′aleyh herkes cinsiyet ve kavmiyetine âid husâsâta ne nazar-ı hakaretle ve ne de kibir veisti′zâmla bakmayıp dâima muazzez ve mukaddes nazar ile bakmaklaberaber kusur ve nakâyısı görmeyecek derecede büht ve hayretedalmayarak tabi′il-vuku′ olan az çok kusur ve nakâyısı   ıslah veikmâline çalışmak iktizâ eder. Bu kaziyeyi düstûrü’l-amel ittihâz  ederek lisan ve edebiyatımız hakkında mülahazatımıza girişelim:Türkler esasen cesur ve cengaver bir kavim olup  eskiden  bu sıfatla şöhret bulmuş oldukları gibi lisanları dahî ahlak ve tabiatlarınamuvâfık olarak hâl-i ibtidâisinde huşûnetden pek de âri değil idi. Mahâza elsine-i Turaniyenin en mükemmeli addolunup Eski Türkçe demek olan ‘Uygur’ lisanı kable’l İslâm dahî  yazılır, okunur,  ve herifadeye elverişli bir lisan idi. Türkler din-i İslâm’ı kabul ve ale’l-husus memâlik-i  İslâmiyeye dühûl ile  ibtidâ birtakım imâretler  ve ba′de büyük büyük devletler teşkil ederek dindaşları olan Araplar ve İranlılarla  karışmağa başladıktan sonra  eski Uygur hat ve edebiyatını zaten mezheb-i kadimeleriyle beraber terk ve ferâmuş etmiş olduklarından iştirâk-ı mezheb sâikasıyla ve bulundukları mahallerin tesiriyle Arabî ve Fârisi edebiyatına tâbi ve onlara hâdim olup kendi lisanlarını ihmâl etmiş ve bazıları büsbütün unutup bazıları da Arabîve Fârisi kemâlat ve tabiratla karışık söylemeğe başlamışlardı.

Entelektüel Şiir

Ahmet Oktay, “entelektüel uçlarını sürekli abartan bir şiir, sonunda yapmacıklığa /züppeliğe dönüşebilir kolaylıkla” diyor (Gece Defteri, YKY, 1998) ve ben bu saptamaya bütün kalbimle katılıyorum. Kuşkusuz, yetenek yetmez bir insanı şair etmeye; genlerden ileri geldiği, kalıtsal sayıldığı üstünde durulan yeteneğin ancak ve ancak başlama vuruşu gibi algılanması gerekir. Maçı götürecek, iyi bir skorla kazanacak olan ise sonsuz bir iştahla edinilen bilgidir, bunun sonucu olarak da birikimdir. Bu anlamda entelektüele yakın durur şair. Ama, şiir bilgisini, birikimini başa kakacak kertede göstermemelidir şiirde, ya da bana öyle geliyordur.

Aralarındaki ilişki Akgün Akova’dan öğrendiğim örnekte olduğu gibi olmalıdır. Mesafe kirpilerin birbirlerini ısıtmak için korudukları mesafeyi andırmalıdır. Çok hoşuma gittiği, entelektüel-şair ilişkisi bağlamında iyi bir örnek teşkil ettiği için aktarmak istiyorum: “Kirpiler, soğuk günlerde üşümemek için birbirlerine yaklaşırlar, ama çok yaklaşırlarsa dikenleri birbirine batar, uzaklaşırlarsa da üşürler. Kirpiler aralarında öyle bir uzaklık bırakırlar ki, ne üşürler ne de canları yanar” (Elimi Tut Yeter, Çınar Yayınları, 1998). Şiirin de şairin de canını yakmayacak bir mesafeden söz etmeye çalışıyorum, Ahmet Oktay’ın uyarısını biraz daha açarak. Her entelektüelin iyi şair olamadığını da biliyoruz ya, konumuz bu değil. Konumuz, bilginin, birikimin şiirde çaydaki şeker kıvamına ulaştırılabilmesi; şiirin entelektüel gösteri aracına düşürülmemesidir. İçselleşmeden, bilginin içselleştirilmesinden, şairde yepyeni bir söze dönüşebilmesinden konuşmak istiyorum sonuçta. Şiir yazılır da, yapılır da. yapılan (yapıntı) şiirin entelektüel uçlarını yazılana oranla daha da sivriltebileceği düşünülebilir. Çünkü metinlerarası ilişki bu tip şiir yazma tercihinde had safhaya ulaşır. Öteki metinlerin baskısı, kendi metninizi kurmada olabildiğince zorlar sizi. Şairin böyle bir çalışmada hemen her şeyden haberdar olduğunu kavrarsınız da, “asıl olan”a, yani altında imzası bulunana ulaşmakta zorluk çekersiniz. Metnin anlamı, onun özgünlüğü biraz da bilmediklerinden kaynaklanır şairin, ya da bilgisini içselleştirdiğinden, inisiyatifi ele almış olmasından.

Dipnotunu kaldırmaz şiir; çünkü şiir bir “içnotu”dur, ya da bana öyle gelmiştir hep. Kültür, nasıl ki okuduklarımızı, çeşitli biçimlerde edindiğimiz bilgileri unuttuktan sonra bizde kalan şeyse, şiir de öyle olmalı değil midir? Şiirin bir düşünsel arka planı olmalıdır elbette; ama, bu suyun üstünde değil, derinlerinde olmalıdır. Bakınca değil de, dalınca görebileceğimiz bir arka plan ya da birikim. Biraz daha ileri gitmeyi göze alabilir, şöyle de diyebilirim: Şiir, alıntılarla değil kalıntılarla yazılır. Her dizede başka bir şiiri, her şiirde başka bir şairi görmeniz, onun (kurgulayanın) ne kadar bilgili olduğu konusunda bir fikir verir elbette; ya bu yığışımın altında ezilirse altında imzası bulunan şair, o zaman ne olacak? Hem, şair neyi yazması gerektiğini bildiği ölçüde, neyi, neleri yazmaması gerektiğini de bilen insan değil midir? Sonsuz bir açgözlülük ilk bakışta zenginliği çağrıştırırsa da, belirsizliğe giden yola konulan işaret anlamına da gelmez mi? Şiir yazandan şair olmaya geçiş, tam da bu bıçak sırtı yerde gerçekleşiyor sanki. Biraz da başkalarının doğrularına tutunmaktan çok, kendi yanlışlarıdır insanı şair eden, özgünlüğünü sağlayan. Garantiye oynamamalıdır şair. Uçlarını sürekli abartan bir entelektüelliğin yapaylığa/züppeliğe vardırılacağını söylemiştik Ahmet Oktay’dan hareketle; bu anlamdaki desteğin aslında köstek olduğunu vurgulamak istercesine. Şiir belki de arınmışlığın, saflığın zaferidir.

Modern Türk şiirinde entelektüel uçlarını abartmadan, yapaylığa, züppeliğe düşmeden yazmış, örnek teşkil etmiş adların sayısı azımsanmayacak ölçüdedir. Geniş ufukları kendi şiirlerinin görünmesini engellememiştir, onca bilginin, birikimin arasında kaybolup gitmemişlerdir. Bu büyük dengeyi kurabildikleri içindir ki büyük şair olmuşlardır. İlk akla gelenlerden başlayacak olursam Oktay Rifat’ı, Behçet Necatigil’i, Turgut Uyar’ı, Ece Ayhan’ı, Cemal Süreya’yı, Attilâ İlhan’ı anabilirim. Kendi kuşağımdan ya da bir sonraki kuşaktan ise Ali Cengizkan, Hüseyin Ferhad ve Haydar Ergülen üstünde durabilirim ilk anda.

Kutsal kitapları yağmalamak, Yunan mitolojisinden şiir çıkarmak entelektüel görünmek için yeterli olmaktan çıkalı epey oldu, ama hâlâ tutunanlar var bu birikime; ancak böylelikle evrenselliğe ulaşabileceğini düşünenler mevcut şiirimizde. Olsun varsın, bunda bir sakınca yoktur elbette. Yok da, bilgisini göstermekten utanacak kadar görgülü bir şiir yazılmasını dilemek, bir okur olarak da bizim hakkımızdır sanıyorum. Bilgi yığışımı gibi duran, mekanik, ruhsuz şiirler (metinler), yazanının bile yaprağını kıpırdatmıyorsa, okurun hangi dalını silkeleyebilecektir? Başkalarının kanlarını taşımak eğiliminde olan bir damar olmak yerine, kan grubu belli bir damara sahip çıkmak, kendi şiirini yazmak durumunda olan şair için kaçınılmazdır. Başkalarının büyük toplardamarı olmak yerine, kendi küçük atardamarının farkında olmak belki, ne dersiniz? Şair “ kan aranıyor” anonsunun sonunda “aranan kan bulunmuştur”un muhatabı olmak durumunda değil midir? Bence öyledir. Bütün bunlardan bilginin şiire engel, ya da şairin kendi şiirini kurmasına engel oluşturduğu çıkarılmıyordur umarım. Öyle şey olur mu? Kirpi örneğinde olduğu gibi hep o zorunlu “mesafe”den söz etmeye çalışıyorum, hepsi bu.

Bir de “sezgi bilgisi” diye adlandırılan bir bilgi türü var ki, özgünlüğün belki de esasını oluşturan tam da bu bilgi olsa gerektir. Kişiye özgü sayılması gereken, bilgi, birikim sonucunda oluşmuş olsa da, genlerle, kalıtımla da ilgili olduğu varsayılan yeteneğin sezgi gücünden de söz açmak gerekecek galiba. Oktay Taftalı’ya göre de “sezgi kavramı skolastik şiir anlayışının ilham perisi ile aynılaştırılamaz. Üstelik şiirde sezgi bilgisini bu dalda kapsamlı bir birikimin ve tinsel gelişimin verdiği belli bir yetkinliğin sonucu olarak düşünmek pek de yanlış sayılmayacaktır. (…) Yani bir şiir, gerçekte bizim bilincimizden bağımsız olarak, ozana ait tinsel değer ve etkinliklerle belli bir sanatsallığı nesnel olarak içermektedir.” (Şiirin Mikroestetik Eleştirisi, Era Yayıncılık, 1994) İşte şair, edindiği bu büyük bilgiyi tinsel öğeyle (sezgi bilgisi) buluşturup bir senteze ulaşacak, kendine özgü şiirini de yazmayı başaracaktır. “Özgünlüğün kaynağı da sezgisel kavrayışın salt öznelliğinde aranmalıdır” diyor Oktay Taftalı söz konusu yazısında. Şiirde önemli bir payı olan duygunun akılla denetim altına alınması, lirizmin sağlanması ise “sezgi bilgisi” denilen şeye sahip olmakla, ya da bunu geliştirmekle sağlanabilir gibime geliyor.

Abdülkadir Budak

(Varlık, Ocak 1999)

TÜRKOLOGLARIMIZ : PROF.DR.MUHARREM ERGİN

Muharrem Ergin 1923 yılında Ahıska vilayetinin Ahılkelek kazasına bağlı Göğye köyünde doğmuştur. Muharrem Ergin’in doğduğu bu bölge 1920’li yıllarda SSCB ‘nin sınırları içerisindedir.Bu bölgede yaşayan Türkler kendilerine Terekeme veya Karapapak adını vermişlerdir.
Muharrem Ergin Terekeme Türklerinin beylerini teşkil eden Kemaloğulları adlı bir aileye mensuptur. Osmanlı idaresi bu beyler ailesine beylik de vermiştir.
Muharrem Ergin’in aile arasındaki adı Behram’dır. Ergin ailesi 11 çocuklu kalabalık bir ailedir. Babası Haydar’ın ilk eşi Zöhre’den İbrahim, Mahyıldız , Celil, Kamil ve Enver adlı beş çocuğu olmuştur.Böyle bir ailede yetişen Muharrem Ergin ilk tahsilini Bulanık İlköğretim okulunda yapmıştır.İlkokulu bitirince en yakın yer olan Muş vilayeti merkezinde ortaokul açılmış böylece Muharrem Ergin orta tahsiline devam etmek fırsatını bulmuştur.
Lise sınavlarını kazanan Ergin Balıkesir Lisesi’nde okumaya başlar. Ergin daha sonra İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümüne kaydolur. Reşid Rahmeti Arat , Ali Nihat Tarlan gibi büyük hocalardan ders alır.1946-1947 yılında mezun olur.
Muharrem Ergin Türk Dili Kürsüsü’nde Ord.Prof.Reşid Rahmeti Arat’ın asistanı olarak çalışmalarını sürdürür.1954 yılında doktorasını tamamlar.1962 yılında da doçent olur.1964 yılında Reşid Rahmeti Arat vefat edince kürsünün başkanı olur.1990 yılında ise emekli olur.
Ergin 1964 yılında Özden Ergin ile evlenir.1965 yılında Ergin çiftinin tek çocukları olan Çağrı dünyaya gelir.
1971 yılında ise Ergin profesörlüğe yükselir. Boğaziçi Yayınevinin , Milletler Arası Türkoloji Kongresi’nin üstün hizmet ve şeref armağanlarını alır.Muharrem Ergin Türkçeyi çok iyi konuşan bir hatiptir.Vurgulaması , tonlaması ve telaffuzu çok iyidir.Muharrem Ergin üretici bir yazardır aynı zamanda.
Ergin’in en önde gelen eseri Türk Dili Bilgisi adlı kitaptır. Bu kitap üniversitelerde de halen okutulmakta olan bir başyapıttır. Ergin’in ikinci mesleki eseri ise Osmanlıca Dersleri adlı ders kitabıdır.Ergin ilmi araştırmaları ile de daima göz önünde olmuştur.
Muharrem Ergin 6 Ocak 1995 Cuma günü öğleden sonra dört civarında evinde vefat etmiştir. Muharrem Ergin demek aslında Türk kültürünün temellerinde imzası olan isim demektir. Eğer Türkçe üzerine söz söyleme işine girişecekseniz Ergin’i tanımamak ve yöntemlerini bilmemek büyük bir ayıp olacaktır.Zaten Ergin’i tanımayan bir Türkçeci düşünmek de yapılacak en büyük hatadır.Nitekim bir dili tanımak, üzerine hükümler getirmek ancak bu dil üzerinde çalışmalar yapmış isimleri tanımakla olacaktır.
HAFTANIN SÖZÜ : “Dil, bir insanın dünyaya açılan penceresidir.”(Rüştü Bayındır)

RÜŞTÜ BAYINDIR

LÂMELİF GÜLÜ

I.
Aliyona
Fetret devrini mi yaşıyorum yeniden
Korkulu bakışlar, hiçliğini sunarken dudaklarıma
Ben hangi cesedi gömüyorum yüz yılık cananıma
Ey güzellik ülkesinin padışahı!
Ey temenni vuslatının yaranı!
Hangi mühür sahibini arıyorum dürr-i kelamında
Hangi esamiler okunuyor kutsal kitabında

Kanla sulanan gül, gamlı bakışının esiri çoktur
Kesret de vahdet de sensin Aliyona
Naif bakışın kimleri katmadı ki sayrılığına
Kimleri kametine elif diye kandırmadın ki
Yokluğum da varlığım da sensin
Hikmetim de cehaletim de sensin
Şiirim de, şairim de sen
Lâm da sensin, elif de sen
Lâmelif gülü söyle nasıl dayanırım hicranına

Âsitâne
Seni görmek, seni sevmenin ilk adımıdır, ilk eşik
Payitaht makamında söylediğim ilk ezgi
Kulağımda yankılanan ilk nağme annem ve sen
Toprağına sürülen ilk zafer sevinci
Yaşlı gözlerindeki ilk çizgi, ilk kırmızı nümayan
zamansız ölümlerden geriye kalan
Kimler söyler seni, kimler yazar miladıma

Ben yoksunum senden, ben mahzunum sensiz
Eskidenmiş uğrunda ölen sevgililer
Şimdi başka dillerde yankılanır nidası aşkların
Bense başka tümceleri koynuma alıp saklarım
Başka, hep başka alınlarda yaşarır secdem
Kollarımın eski mecali yok, saramaz artık seni
Yeniden beklesem de gelmeyecek o yokluk günleri
Ne sen eski sensin, ne de ben eski ben
Kayıtsız yaşanılan kum saati günlerdi
Dokunulası yüzün yeni iklimlerde kirlendi

II.
Bizantiya
Kafi bir kelime, kefa bir cümle velayet edemez sana
Şairler de doymadı aşkına, şehitler de
Ben acizim senden, daha çok sana mübtela
Mehmet, Fatih, Fazıl, bir Kemal ile zikretmiş adını
Ne söylesin şimdi dil-i nadanım sana
Sen başla öyleyse sevgililerini anlatmaya
Sen sun peymanelerde zehirli meylerini
Bizantiya, Lâmelif gülüm, yoksun ve yorgun azizem
Anlatamam şimdi hayalimdeki seni , güncemdeki visali
Yalancı güllere göster gerçek misali

Yüz yıl oldu, yüz nağme, yüz Leyla, yüz Mecnun
Unuttun mu Keyhüsrevi, Muaviye ve Beyazidi
Çok zaman bekledim, sonra bir yağmurla indi lalin
Kılıçlarda gösterdi kendini muhteşem hilalin
Belli ki sevdadır bunun adı, belli ki Eyyüb Ensarin
Yangın gecesi gökyüzü, Münadiler Bizantiya
İsmin okundu dillerde, nidaların can verdi orduya
Dönerken yolundan bir zamanlar mektuplar
Herakliyusa verildi işte dosdoğru yanıtlar
Senin mülkünde içildi şehadetler ve şaraplar
Sende galip geldi cümle belalı aşıklar

Konstantina
Bir Rum kızı, bir Acem dilberi nahvet
Başımdan aklım gitti, gel de şimdi sabret
Kavuşmamız mümkünsüzdür bilirim
Ben yolcuyum çünkü, sen nedense hep hancı
Kulağımda yankılanır durur Konstantina, Konstantina
Bu da benden sana okunan, son hüzzam şarkı
Lâmelif gülü, ince sızı

Sensiz sürecek ömrüm büsbütün anlamsız
Nilüfer açar, gül solarım amansız
Unutulmaz bir sevgili daha bırakacaksın ardında heyhat
Suya hasret sularda yakacaksın bütün mezarları
Hançer bakışlı lâmelif gülü
Yaşayacak sende bin bir diriliş, bin bir ölü
Konstantina saray cariyesi, İmparatoriçe Thedora
Nice sırlar küllenmiş kalbindir Ayasofya

III.
Vizendovina
Zannetme ki her şey göründüğü gibidir
Her ağlayan gözyaşı dökmez oysa
Vizendovina, evrenin istiridyesinde inci
Bütün şehirlerin etrafında döndüğü gezegen
Minareleri ağlayan ülkemin asi ve sufi çocuğu
Öpülesi alnında galata, içimde med cezir
Kız Kulesinden süzülürken boğaza şöyle bir
Resmin çizilir kutlu sayfalara
Ve nazenin bir güldür sende lâmelif
Kuşlar uçar göklerinden aheste, akşam ve seherde
Gül yağar yağmur yerine deste deste
Vizendovina, uygarlığım, garbım hem şarkım
Biz ki ölümsüzlüğe eriştik sende

Uzayıp gider böyle, bu kıssayı aşk
Bu nağmelere de kulak ver vizendovina
Kelimeleri tükettim senin için işte bak
Söylemiştin ya, dudaklarım aşk derdine çaredir
İsmim dilde merhem, gönüllde yaredir
Niçin girdin gönlüme ey lâmelif gülü
Suların tuzlu, bakışın hâredir

Şehr-i Âzâm
Ey hiçten var olan, her şey
Ey Katre katre tefekkür, damla damla hayal
Henüz sermedim tarihi ayaklarının altına
Kavgaları, yangınları, çarmıha germedim
Semalarında yankılanırken ezan ve çan
Kardeşlerin Beyrut, Bağdat, Kudüs ve Şam
Ve sen zindanda açan lâmelif gülü Şehr-i Âzâm
Sevinci de, hüznü de nalan
Gözyaşı yağmurum, Yakubum hem Züleyham

IV.
İstanbul
İstanbul, masallar diyarının efsunlu sarayı
Tanrının nurdan yarattığı melek kanadı
Beyoğlu , Üsküdar , Anadoluhisarı, Kafdağı
Gül tütsülü boğaziçinin, gamzeli güzeli
Buselik makamında söylediğim ilk ezgi
Dudağımdaki lâm ve elifin küllenen ateşi
Ayinlerimi sunduğum eflatun kanatlı simurg
Mumdan şileplerin mahzenindeki yıllanmış şarap
Göz kadehimle her an seni yudumladım
Çünkü ebedi sevgilimsin, ab-ı hayatım

Köle diye mi sattılar ruhumu sana belada
Artık uğramayacak mı şehrayinler toprağıma
Bir şairin kaleminde kifayetsiz kaldı artık adın
Ölümsüz bir cennettir, minyatür bakışların
Muamma bir şarkıda kayboldum doğrudur
Esrik sevgilim, Lâmelif gülüm
Bu sana söylenen son mısramdır, son fasıl
İstanbul’um İstanbul
TAYFUR BULU

Gönderen İsim/Mail: tayfur bulut / tayfurbulutt@gmail.com

Yıllar Sonra İlk Defa Bugün…

Bugün…yıllar sonra ilk defa gördüm onu…Oysa evden çıktığımda öylesine bir gündü.Onunla karşılaştığımda bamb’aşk’a olmuştu.

O beni görmedi, ben seslendim arkasından…Zaten hep böyle olmamış mıydı?Hiçbir zaman beni görmemişti, gözlerimin içine bakmamıştı ki…Bugün de görmedi işte…Seslendiğimde dönüp bana baktı.Gözleriyle buluştuğumda ise hayal dünyasındaydım sanki…Yıllar sonra ilk defa bugün!Konuşmamıştık neredeyse…30 saniye var ya da yok.Gözleri yine aynı bakıyordu bugün;asi ama kırılgan, şirin ama hain!Biraz sevgi dolu biraz da kıskanç.

Aşk tesadüfleri sever.Bu bir tesadüf müydü, kader miydi, alın yazısı mıydı bilmiyordum.Bildiğim tek şey vardı ki bugün bamb’aşk’aydı, o 30 saniye bamb’aşk’aydı.Hiç ayrılmak istememiştim yanından…Yıllar sonra bulunca onu, bırakmak istememiştim.Zaman dursun istemiştim.Ama her güzel şey gibi bu da bitmişti.’Kendine iyi bak’ demiştim giderken.’Kendine iyi bak…!’Büyülenmiştim adeta, üstünde ne vardı hiç hatırlamıyorum bile…Sahi ne giymişti?Gözleri gözlerime değdiği anda şaşkınlık içerisinde kalmıştım.Çünkü ben o gözleri sadece ’hayal’ edebilirdim.Çünkü ben o güzel yüzü sadece ’resimlerde’ görebilirdim.Hiç beklemediğim bir zamanda karşı karşıya kalmak, alıp götürmüştü beni bamb’aşk’a diyarlara…Hala inanamıyorum. Naıl oldu o an?Ben ne dedim, o ne dedi?30 saniye…dünyaları vermişti bana.Duman gözlerin sonsuzluğu vermişti bana.Yıllar sonra ilk defa ona sımsıkı sarılasım geldi, hiç bırakmayasım.Sesi sanki uyuşturmuştu beni, iliklerime kadar işlemişti.Ama gitti işte.Çünkü herkes gitti, çünkü herkes gider!

Yıllar sonra ik defa bugün!Anladım ki dünya gerçekten de küçükmüş ve yine anladım ki dünya çok acımasızmış

Yıllar sonra bugün!Bana onca sene acı çektiren insanı gördüm.Beni ağlatan. isyan ettiren o insanı…!

Yıllar sonra bugün!Bazen nefret ettiğim, bazen de delicesine sevdiğim insanı gördüm.Beni hayattan koparan ama yine beni hayata bağlayan…Yine melek gözleriyle gülümsüyordu bana.Yüreğinde hainlik vardı ama, yüreğinde ihanet!

Yıllar sonra bugün!Tam unuttum derken, tam bitti derken yine çıktı karşıma!”Bitmedi” dedi.Acı çekmeye devam, bitmedi!

Yıllar sonra bugün!Tam aşkı unuturken, sevmeyi bırakmışken…Yine çıktı karşıma!”Aşk var” dedi.Sevmeye devam, acı çekmeye devam, bitmedi!

Yılar sonra bugün!Yüreğimi arındırmışken tüm günahlardan…Yine çıktı karşıma!”Yüreğindeyim”dedi.Günaha devam, bitmedi!

ankara escort bodrum escort bayan


Hosting Sponsoru

sponsor

istanbul escort pendik escort