istanbul escort - escort ataşehir elif türkyılmaz müzikleri indir ebru gündeş müzikleri indir cüneyt turan müzikleri indir
Edebiyat Türkiye

istanbul escort bayan sisli escort escort atakoy gaziantep escort bayan istanbul escort bayan istanbul escort kizlar bursa escort bayanlar izmir escort bayanlar

Yenişehirli Beliğ

Dünyâyı tuttu güfte-i Nâbî terânesi
Bilmem ne hazzider bu Ruhâvîden ehl-i Rûm

1-Tekrar tekrar okunmasından ötürü bıkkınlık veren Nâbî'nin sözleri her yere yayıldı, bu Urfalıdan Osmanlı halkı ne zevk alır bilmiyorum. 2- Güftesini Nâbî'nin yazdığı şarkı her yere yayıldı, Osmanlı halkı bu Ruhâvî makâmındaki şarkıdan ne zevk alır anlamıyorum. Edebî sanatlar: Dünyâyı tuttu: Mübalağa. Terâne: Bu kelime hem gerçek hem mecâz anlamda kullanılmıştır. Hem şarkı, nağme hem de bıktıran söz anlamında kullanılmıştır. Güzel bir kinâye örneği teşkil etmiştir. Ruhâvî: Kelilme iki gerçek anlamında kullanılmıştır. Fakat burada makam anlamı değil de Urfalı manası kast edilmiş gibi duruyor. Yani uzak anlam. Tevriye. Fakat terâne ve Ruhâvî kelimeleri içinde bulundukları beyitin anlamakta okuyucuyu şaşırttığı için Mugalata-yı mâneviyeden de söz edebiliriz. Sanatkârlar arasında ezelden beridir kıskançlıklar yaşanmaktadır. Eğer birisi sivrilirse diğerleri onu kıskanır, gözden düşürmek için ellerinden geleni artlarına komazlar. Anlaşılan o ki Belîğ, Nâbî'ye gösterilen ilgiden, ona duyulan hayranlıktan rahatsız. Hayâlî'nin Hâletî'yi gözden düşürmek için neler yaptığı ve başarılı olduğu meşhurdur. Bâkî'den nefret eden şairlerin sayısı hiç de az değildir. Itrî'yi çekemeyenler onun için : " Sesi çok çirkindi." derler. Şakir Ağa, Dede Efendi'yi küçük düşürmek için kullanılmamış makamlarla yeni besteler yapmıştır. Beliğ de Nâbî'yi kıskanmış, insanların ona olan ilgisine şaşkınlığını dile getirmek için söz sanatlarıyla bezediği bu güzel beyiti söylemiştir. Sözlerine hayran oldum, fakat Nâbî'yi terâneleştirmesine katılmak mümkün değil.



Yenişehirli Beliğ


Edebiyat Türkiye Kültür ve Sanat Sitesi

 

Edebiyat Türkiye’ye hoşgeldiniz.Sitemize kendi şiir/denemelerinizi ve edebiyatla alakalı dökümanlar yollayabilirsiniz.Şiir ve denemeleriniz ‘Erbab-ı Kalem’ bölümünden yayınlanacaktır.

Yukarıda yer alan beyitler ve kısa açıklamaları Meşveret Divanımızdaki Klasik Türk Edebiyatıbölümünden alınmaktadır.Beyitlerin  açıklamaları üyelerimiz tarafından yapılmaktadır. İlgili bölüme katılarak beyitler üzerinde daha geniş bilgilere ulaşabilir ve siz de beyitler üzerinde düşüncelerinizi paylaşabilirsiniz.

Çıkmazın Güzelliği

Sorun: Şiirin, -üstelik insanın kendi şiirinin- çıkmazda olduğunun bilincine varmaktır. Bu çıkmazın bilincine varmak biraz da çözmek demektir onu.

Şiirimiz, (-) dolayısıyle edebiyatımız, çünkü ülkemizde edebiyatın, hattâ bazı ölçülerde toplumun birçok sorunları açık kapalı, şiirde tartışılır, şiirde çözülür yahut çözülmez veya bu sorunlardan şiirde vazgeçilir. Belki de sağlam düşünce zeminleri kurulmamış bütün ülkelerde böyledir bu. (-) gerçekten bir çıkmazdadır. Nasıl ki Nâzım sonrasında da, Orhan Veli sonrasında da çıkmazda idi. Çünkü şiirin çıkmazı, yukarda değindiğimiz sebepten insanın çıkmazına, toplumun çıkmazına sıkı sıkıya bağlıydı ülkemizde. (Belki de bir bakıma şiirin görevi hep çıkmazda olmaktır. Rahat işleyen şiir kuşku vermelidir. Belki yaşanandan geride kalmıştır onun için. Divan şiiri hiç çıkmaza düşmedi. Hiç değilse Tanzimata kadar düşmedi. Çıkmaza giren insan’la birlikte sarsıldı ve eskidi. Hece geride kalmayı kabullenerek başladı, onun için çıkmazda değildi. Sık sık dalgalanan, dalgalanmaları büyük bir toplumda, toplumu, yaşanandan değil, bir çeşit vocabulaire’den kovalıyordu, sunulmuşu sözcüklerden izliyordu. Buna boyun eğmişti). Şiir çıkmazda. Şimdiye değin, ne romanın, ne tiyatronun, ne sinemanın izleyemediği, anlayamadığı bir çıkmazda. Belki yalnız öykü’nün farkına vardığı bir çıkmaz.

Bu çıkmazın en önemli sebeplerinden biri, şiirin kendi sebep ve sonuçlan (denebilirse bir çeşit otofaji) ise, öbür nedenleri arasında, toplumsal koşulların, toplumsal dayanakların değişmesi, yani insanın, insanın alıp verdiklerinin, insan ilişkilerinin değişmesi ise, önemli bir başkası da: geri, sorumsuz, bilinçsiz, gelişen insanın, dolayısıyle, şiirin imkânlarına dar gelen, anakronik bir ortamın ve buna bağlı bir şiir ortamının türemesidir. (Bu ortamın bahse değmeyecek kadar önemsiz, etkisiz, olduğunu söyleyecekler çıkabilir. Önceleri biz de böyle düşünüyorduk. Ama şiir kendi başına yaşıyan, soyut bir yaratık değil. Geldiği sebepler, seslendiği, seslenmek zorunda olduğu yerler var. Ülkemizde daha bir süre, sözü edilmeye değmeyen şeyleri yılmadan ortaya koymak, tartışmak zorundayız. Herkes, savaşmaya zorunlu olduğu şeylerin budalaca çetinliğini bilmek, hesaba katmak zorundadır?

Her beğeninin bir ortamı, her şiirin türünün bir alıcısı vardır. Yapılmakta olanı kimsenin küçümsemeye hakkı yoktur. Ama budalaca aşk şiirlerinin, budalaca biçim denemelerinin birdenbire yarattığı ortama ses çıkarmamaya, görmezden gelmeye pek katlanamıyor insan.

Şiir çıkmazdadır. Bütün şiir yazanlara, edebiyat yazanlara hatırlatmak gerekir: Şiir çıkmazdadır. Çünkü insan çıkmazdadır, sorunlar çıkmazdadır. Toplum değişiyor, insan değişiyor, insanın yeri değişiyor, insanın ilişkileri ve sorunları değişiyor. Ülkemizde en azından birtakım kavramlarla yeni yeni karşılaşıyoruz. Şiirin en azından artık bir avunma, oyalanma değil, bir saptama, belki bir önerme olduğu anlaşılıyor.

İnsan, dolayısıyla şiir değişiyor. Bu değişme ancak değişmenin ve değişenin, eskimenin ve eskiyenin farkına varmakla izlenebilir. Bilgi şartı yanında bunları ayırt etmenin asgari baz’ı sağlam bir duyarlıktır. Yüzyılımızın bütün gereçleri de bunu sağlamaya elverişli üstelik. 1930’un eksik idealizm’i, 1940 realizm’i ve 1950’nin hastalıklı romantizm’i ile bugünün insanını betimlemek mümkün değil.

Evet şiir çıkmazda. Çünkü insan çıkmazda. Ama bütün sorun bu çıkmazın bilincine varmakta. Şiirin çıkmazda olmadığını düşünenlerden yana değiliz. Çünkü bu çıkmaz; bilince, bilgiye uygunluğa, çağdaş şiire ve insana yeni bir imkândır.

Turgut Uyar

(Dönem, Kasım 1963)

Cillop Gibi… (Ömer SALMAN)

Sıkça kullandığımız bir halk tabiri vardır: Cillop gibi. Bu deyimi daha çok, kahkahaların gökyüzüne taştığı muhabbetlerimizde, sohbetlerin en neşeli anlarında cümlelerimizin arasına sıkıştırıveriyoruz. Sevilen, hoşlanılan bir şeyi biraz mübalağa çeşnisiyle anlatmak için başvurduğumuz bu kalıplaşmış söz grubu ekseriyetle erkekler arasında  söz dönüp dolaşıp bir güzele geldiğinde Heredot Cevdet misâli “Cillop gibi bir manita ya da cillop gibi bir kız.”denilir. Yeni bir eve taşınması gereken bir kişi gördüğü boş dairenin kaçırılmaması gereken güzel bir ev olduğunu ailesine anlatmada bu sözü kullanabilir. İyi de, ne demek bu cillop? Eki nedir, kökü nedir? Kaynağı nedir? Nerden gelmiş, nereye gider?

Mehmet Doğan’ın Büyük Türkçe Sözlüğü’ne, Ferit Devellioğlu’nun Osmanlıca Türkçe Ansiklopedik Lûgat’ine, Ahmet Vefik Paşa’nın Lehçe-i Osmânî’sine baktım, cillop” kelimesi bu sözlüklerde geçmiyor. Google ‘a danıştım; gençliğin kendi kafasına göre uydurduğu, hiç de hoş olmayan ve itibar edemeyeceğim müstehcen mânâlarla karşılaştım. Mâlum kelime için www.nisanyansozluk.com sitesinde “pürüzsüz ve yumuşak cilt,kaymak gibi,kaygan” anlamları verilmiş,ama kelimenin geçmişiyle ilgili hiçbir bilgi yok.TDK’nın www.tdk.gov.tr sitesinde ise izlerini aradığımız söz için “parlak, pürüzsüz,tertemiz” anlamları verilmiş. “Cillop gibi” deyimi de “parlak bir biçimde”  olarak anlamlandırılmış. Bu açıklamaları tatmin edici bulmadım. Cillop gibi çocuk ifadesini TDK açıklamasına göre düşündüğümde bana hiç de anlamlı gelmedi.

Milletlerin alışkanlıkları, ilgileri, aşırılıkları kısacası kültürleri kullandıkları dile yansır. Yemeye, içmeye aşırı ilgi gösteren Türkiye insanının bu düşkünlüğü dilimize de aksediyor. Sevdiğimiz bir nesneyi anlatmak için bal gibi, kaymak gibi deyiveriyoruz. Çocuk severken :  “Yerim ben onu.”  diyerek istiare yoluyla minikleri sevdiğimiz bir yiyeceğe benzetiyoruz. Anlaşılan o ki bu cillop denilen nesne de yenilir, yutulur cinsten bir şey olsa gerek.

Cillop kelimesinin mâzisine yolculuk edebilmek için dilimizin geçmişi hakkında en güzel, en büyük, en derin kaynağa, yani dîvan şiirine başvurdum. Onun bana, doğru bilgiler fısıldayacağından emindim.

Beyit arşivimi karıştırdım. Üstünde durduğum kelimeye benzer bir söze ulaşmak hiç de zor olmadı: Cüllâb. Büyük bir merak ve iştiyak ile bu kelime için tekrar sözlüklere daldım. Tabi ki TDK’da bulamadım. Mehmet Doğan’da da yoktu. Yeni sözlüklerde aradığımı bulamayacağımı tahmin etmeliydim. Eskilere müracaat ettim. Ferit Devellioğlu, cüllâb için “gülsuyu” anlamını verirken cülâb maddesine yönlendirmiş. Onda da “gülsuyu ile ishâl veren bir şerbet” karşılıklarını kaydetmiş. İshal kısmını attım, şerbet kelimesine takıldım. İşte benim aradığım ipucu bu idi. Çünkü günlük hayatta kullandığımız cillop kelimesi ile şerbetin çok yakın ilişkisi olduğunu düşünüyorum.

Cüllâb kelimesi hakkında Kâmûs-i Türkî güzel bilgiler vermiş: “cülâb ( جلاب), farsça gül-âbdan(کلاب ) muarreb (Arapçalaşmış),  bilgisiyle beraber gülsuyu ve müshil gibi kullanılan bir şurup.” açıklamasını yapmış. Demek ki kelimemiz Farsça gül-âb iken Arapça’ya cül-âb ve cüllâb diye geçmiş, Türkçemizde her iki şekliyle de kullanılmış. Hüseyin Atay’ın Arapça-Türkçe Büyük Lügâti’nde  cüllâb ve cülâb şeklinde geçen kelimeye ilk olarak bal, ikinci anlam olarak gülsuyu verilmiş.

Lügatler cüllab’ın anlamı olarak gülsuyunda birleşiyorlar. Bazılarında müshil için kullanılan şerbet anlamı da verilmiş. Acaba hangisi? Bence hiçbirisi değil. Doğruyu bulmak için cüllâb kelimesinin geçtiği metinlere bakmakta fayda görüyorum.

16.asır şairi Sehâbî’ye kulak verelim:

Diler ağyâr zevk-i  vuslâtı uşşâk hicrânı

Meges  cüllâb arar pervâne ister nâr-ı sûzânı

(Sineğin gülsuyunu, pervânenin de yakıcı ateşi istediği gibi ağyâr, kavuşma zevkini, âşıklar ise ayrılığı diler.)

Lâtîfî Tezkiresi’nin günümüz Türkçesine çevrilmiş baskısında beyit böyle nesre çevrilmiş. Beyit nesre çevrilirken bağlam dikkate alınmamış, sözlük anlamlarına göre kelimeler anlamlandırılmış. Yanlış anlaşılmasın, kitabı hazırlayan hocamıza kusur izâfe etmek, eserde gözden kaçan bir noktayı kusur gibi göstermek benim haddim değil. Kalemin kırılsın, klavyem parçalansın ki böyle bir düşüncem yok.

Sinek, arı ve karınca gibi böceklerin şekerli yiyecekleri istila ettiğine çoğumuz şahit olmuşuzdur. Bu beyitte sineğin aradığı, arzuladığı cüllâb, gülsuyu değil, hoş-ab’dan değişme hoşaf gibi bir şerbet olmalıdır.

Şâirler sultânı Bâkî  de söylediğim doğrultuda bir beyit binâ eylemiş:

Leblerinde  hatın ey şîrîn dehen

Mûrlar cüllâbe düşmüş gûyyâ

(Ey ağzı tatlı olan sevgili, dudaklarındaki ayva tüyleri, şerbete düşmüş karıncalardır sanki.)

Cüllâb kelimesinin şerbet olduğunu gösteren metinlerden birisi de Serezli  Kandî’nin kelimelerle büyük bir ustalıkla oynadığı şu güzel beyitidir:

Kande kandım ey sanem cüllâb-i la’lin kandine

Kim bana Kandî diyu bühtân edersin her nefes

(Ey put kadar güzel sevgili, kırmızı dudağındaki şerbetin şekerine nerede kandım ki Kandî(kandı) diye her an bana iftira edersin.)

Beyitteki anlama göre cüllâb içilen, şekerli bir tatlıdır. Gülsuyu ise içilmez ,bir koku olarak ellere ya da vücûdun belli yerlerine sürülür.

Zaten şairler cüllâb ile gülâbı birbirinden ayırarak şiirlerinde kullanmışlardır:

Yine Bâkî’ye kulak verelim:

Dûd-ı âhım ruhun hevâsıyla

Ebr olur yağdurur cihâna gül-âb

(Âhımın dumanı yanağını arzuladığı için bulut olup yeryüzüne gülsuyu yağdırır.)

Lâtîfî tezkiresinde şair dürri bahsinde bir lâtifeye yer verilir. Bu lâtifede Dürrî,Cüllâbî mahlâsını kullanan bir şerbetçiden ciğer yakan temmuz günlerinde bir beyit ile yardım istemiştir.Şerbetçi Cüllâbî bize bu kelimenin ne anlama geldiğini çok güzel bir şekilde haykırıyor. (1)

Getirilen delillerden de anlaşıldığı gibi cüllâb kelimesi, gülsuyu değil, bir tür tatlı ya da şerbettir. Bunları neden anlatmıştık? Cillop kelimesinin ne olduğunu ortaya çıkarmak için. Büyük bir ihtimalle cüllab kelimesi zaman için değişime uğrayarak cillop olmuştur.

Farsça gül-ab kelimesi, Arapça tesiriyle cül-âb ve cüllâb şeklini almış. Şekil değiştirdiği gibi anlam da değiştirmiş, gülsuyu iken bir çeşit tatlının adı olmuştur. Asırlar mâzîde kalınca bu tatlı unutulmuş, sadece adı şekil değiştirerek bugünlere gelmiş. Kelimemiz cüllâb iken cillop olmuş, bir deyim içinde gerçek anlamını yitirerek yaşamaya devam etmektedir.

Cillopun geçmişten bugüne değişimini anlatmaya çalıştım. Bitti mi? Galiba bitmedi. Çünkü bu kelime batı dillerine de geçmiş olabilir.

Redhouse sözlüğünde  “jelly bean” (celibin) diye bir kelime gördüm. İçi jöleli fasulye şeklinde bir şekermiş. Bu benzerlik beni  şaşkınlık içine hapsetti. Jöle kelimesi de benzer seslere ve anlama sahib. Acaba bu da mı bizim cüllâbdan geliyor?  Fransızca-Türkçe Resimli Büyük Dil Kılavuzu’ndada  “julep” kelimesi için “su ile zamktan mürekkep bir ilaç karşılığını veriyor. Allah Allah! Tabi bunlara bir şey diyemem.

Cillopun ne olduğunu yazmaya çalıştım. Cillop gibi bir yazı oldu mu olmadı mı bilmem, ama cillopun ne olduğunu artık bildiğimize eminim artık.

1- Kaba sözlere yer verildiği için zikredilen beyiti buraya alamıyorum. Meraklısı Lâtîfî Tezkiresi, Doç.Dr. Mustafa İSEN, Kültür Bakanlığı Yayınları, Ankara 1990,s.157. sayfaya bakabilir.

Minel esrar-i deruni

Goz ne bakar ne gorur…
esrar perdesi ile ortulmus ki
beser ne duyar ne isitir…

inkisar-i hayaldir bu…
basit bir aci degil…
yuzyilin sancisi, kafamin misafiri…
bir gunes goruntusu, bir zifiri karalti…
yillar dahi sasirdi…
bir davam vardi, bir de Sen…
Ruhumun acisini kalbim duydu her gecen gun…
aklin cezasini ayaklar cekti…

Ve o gun…
Defterler dokuldu..
hesaplar goruldu…
gozler semada, bakislar huzundu…

Sesim dondu havada
gelen giden onu duydu
yuregim bir damlada
bir goz yasinda boguldu…

Gönderen İsim/Mail: Yunus U. Eser / editor@dertlisineler.org

Yine günlerden Sen (c.c.)

Her anım, her yanım sen. Gönlümde salınan Yar sen. Kırmızsında ateş sen. Çölde serabım sen. Çarem sen, derman sen

Gönlümün incesi, sazımın en narin nağmesi. Yüreğimden gelen yağmurun, toprağıma değen susamışlığı. Gecemin karasının aydınlık yüzü. Ellerimin muhtaçlığında ki bebek bakışlarıyla geldim Sana(c.c). Elleri dilenci yoksulluğundan da muhtaç geldim Sana(c.c).

Hücremde ki soğuk yalnızlığımın tek ziyaretçisi. Bilmez misin ne halde kapındayım. Gözlerimin mahrem perdesi cemaline helallik diler. Ağlar yüreğim taşıyamam ki bilirsin ya.
Özümün gözüne yansıyan tek bakış. Döner ruhum pervanelikten değil bu kaçış. Senin ateşine yanan bir sevda.
Sevdasında geceyi gizleyen. Gecesinde sana aşk gizleyen. Aşkında ateş gizleyen. Ateşi hiç yakmayan yeğane yar.

Vurdun beni ta derinden ki gönlüm yangınlarda. Suyun (c.c) ateşimi alevledirir. Bildim ki su ateşe bahane. Beni Sen (c.c) yaktın. Yaktığın gönlün közünde alevin saklıdır.

Gönül deryasında susuzlukların vurduğu bir kum tanesiyim

http://www.dertlisineler.org/ozgun-yazi/item/88-yine-g%C3%BCnlerden-sen-cc.html

Gönderen İsim/Mail: Handan Dalsar editor@dertlisineler.org

Adû-yi zâg elinden bir tezerv-i şive-kâr aldum

Adû-yi zâg elinden bir tezerv-i şive-kâr aldum
Dahi ben şâh-bâz-ı ışk olaldan bir şikâr aldum

Yine burc-i bedenden can sevincumdem cikayazdi
Nigarun gonline girdum demurden bir hisar aldum

Sarub pehluye tigun zahmini soyle safa surdum
Sanasin yanuma bir serv-kaamet gul-izar aldum

Melamet mulkini acdum ser-a-ser tig-i ahumla
bugun ben padisah-i mulk- iskam bir diyar aldum

Nukuund-i sabr u dil virdum meta-i derdine yarun
Gorenler Zati’ya canlar virur bir yadigar aldum

Zâti

Yıllar Sonra İlk Defa Bugün…

Bugün…yıllar sonra ilk defa gördüm onu…Oysa evden çıktığımda öylesine bir gündü.Onunla karşılaştığımda bamb’aşk’a olmuştu.

O beni görmedi, ben seslendim arkasından…Zaten hep böyle olmamış mıydı?Hiçbir zaman beni görmemişti, gözlerimin içine bakmamıştı ki…Bugün de görmedi işte…Seslendiğimde dönüp bana baktı.Gözleriyle buluştuğumda ise hayal dünyasındaydım sanki…Yıllar sonra ilk defa bugün!Konuşmamıştık neredeyse…30 saniye var ya da yok.Gözleri yine aynı bakıyordu bugün;asi ama kırılgan, şirin ama hain!Biraz sevgi dolu biraz da kıskanç.

Aşk tesadüfleri sever.Bu bir tesadüf müydü, kader miydi, alın yazısı mıydı bilmiyordum.Bildiğim tek şey vardı ki bugün bamb’aşk’aydı, o 30 saniye bamb’aşk’aydı.Hiç ayrılmak istememiştim yanından…Yıllar sonra bulunca onu, bırakmak istememiştim.Zaman dursun istemiştim.Ama her güzel şey gibi bu da bitmişti.’Kendine iyi bak’ demiştim giderken.’Kendine iyi bak…!’Büyülenmiştim adeta, üstünde ne vardı hiç hatırlamıyorum bile…Sahi ne giymişti?Gözleri gözlerime değdiği anda şaşkınlık içerisinde kalmıştım.Çünkü ben o gözleri sadece ’hayal’ edebilirdim.Çünkü ben o güzel yüzü sadece ’resimlerde’ görebilirdim.Hiç beklemediğim bir zamanda karşı karşıya kalmak, alıp götürmüştü beni bamb’aşk’a diyarlara…Hala inanamıyorum. Naıl oldu o an?Ben ne dedim, o ne dedi?30 saniye…dünyaları vermişti bana.Duman gözlerin sonsuzluğu vermişti bana.Yıllar sonra ilk defa ona sımsıkı sarılasım geldi, hiç bırakmayasım.Sesi sanki uyuşturmuştu beni, iliklerime kadar işlemişti.Ama gitti işte.Çünkü herkes gitti, çünkü herkes gider!

Yıllar sonra ik defa bugün!Anladım ki dünya gerçekten de küçükmüş ve yine anladım ki dünya çok acımasızmış

Yıllar sonra bugün!Bana onca sene acı çektiren insanı gördüm.Beni ağlatan. isyan ettiren o insanı…!

Yıllar sonra bugün!Bazen nefret ettiğim, bazen de delicesine sevdiğim insanı gördüm.Beni hayattan koparan ama yine beni hayata bağlayan…Yine melek gözleriyle gülümsüyordu bana.Yüreğinde hainlik vardı ama, yüreğinde ihanet!

Yıllar sonra bugün!Tam unuttum derken, tam bitti derken yine çıktı karşıma!”Bitmedi” dedi.Acı çekmeye devam, bitmedi!

Yıllar sonra bugün!Tam aşkı unuturken, sevmeyi bırakmışken…Yine çıktı karşıma!”Aşk var” dedi.Sevmeye devam, acı çekmeye devam, bitmedi!

Yılar sonra bugün!Yüreğimi arındırmışken tüm günahlardan…Yine çıktı karşıma!”Yüreğindeyim”dedi.Günaha devam, bitmedi!

Biadad-i âdem

Şu dar-ı dünya âhâd-ı nâsların beşiği

Biadad-i âdem biçare, bibehre

Uyumak için doğmuş sanki

İntibah etmek istemez kimse…

Emre YAMAN

Sâkıya mey sun ki bir gün lâlezâr elden gider

Sâkıya mey sun ki bir gün lâlezâr elden gider
Îrüşür fasl-ı hazân bağ ü bahâr elden gider

Her nice zühd ü salâha mâil olur hâtırım
Gördüğümce ol nigârı ihtiyâr elden gider


Şöyle hâk oldum ki âh etmeğe havf eyler gönül
Lâcerem bâd-ı sabâ ile gubâr elden gider

Gırre olmâ dilberâ hüsn ü cemâle kıl vefâ
Bâki kalmaz kimseye nakş ü nigâr elden gider

Yâr içün ağyâr ile merdâne ceng etsem gerek
İt gibi murdar rakîb ölmezse yâr elden gider

Avni


Hosting Sponsoru

sponsor

istanbul escort goztepe escort istanbul escort

istanbul escort istanbul bayan escort istanbul escort bayanlar istanbul escort kizlar