Edebiyat Türkiye

aşk ile…

Taşlıcalı Yahyâ

Ne sağ olmak murâdımdır ne ölmekten kaçar cânım
Cihânda hasta-i aşk olalı bir hoşça hâlim var

Sağ olmak arzum da yok, ölmekten korkum da. Şu dünyada aşk hastası olduğumdan beri bir hoş haldeyim.



Taşlıcalı Yahyâ


Edebiyat Türkiye Kültür ve Sanat Sitesi

 

Edebiyat Türkiye’ye hoşgeldiniz.Sitemize kendi şiir/denemelerinizi ve edebiyatla alakalı dökümanlar yollayabilirsiniz.Şiir ve denemeleriniz ‘Erbab-ı Kalem’ bölümünden yayınlanacaktır.

Yukarıda yer alan beyitler ve kısa açıklamaları Meşveret Divanımızdaki Klasik Türk Edebiyatıbölümünden alınmaktadır.Beyitlerin  açıklamaları üyelerimiz tarafından yapılmaktadır. İlgili bölüme katılarak beyitler üzerinde daha geniş bilgilere ulaşabilir ve siz de beyitler üzerinde düşüncelerinizi paylaşabilirsiniz.

Hem acizim hem edepsizem hem cahil

Hem acizim hem edepsizem hem cahil
Umman nedir katre ne nedir sahil

Kah okyanusta şişli escort oldum Kah çöllerde fil
Dert beni bulmadan dolaştım gafil ve sefil

kimi aklını gizler kimi cehaletini
kimileri hiç bozmaz ruhi haletini

Aptal aptal dediklerim gerçek abdal imiş
Kendini umman sanan ummanda battal imiş

Ben küçüğüm amma
Ezelde verdiğim söz büyük
Diyorlar ataşehir escort umudunu kırma
Kalkarsan kalkar bu yük.

Sen var iken ben yoktum bir düştüm Anne
Elini bıraktım ya işte o an ben düştüm Anne
Sevgini hissetmediğimde ben üşüdüm Anne
Sonra sonra düşünmediğimi düşündüm Anne

Anne, anne, anne dedi O… Ne oldu bana, ne…
Galiba ben üşüttüm Anne…
Bıraktığım istanbul escort , hissetmediğim O, düşünmediğim de
Gerisi rüyaydı, hayaldi daha doğrusu bahane

Ana sütü gibi ak olanları, Ana
Bir de kelimeleri kirlettik, yıkıldı mana
Şimdi kim yardım eder bana
Ya Rabbena Ya Rabbena

vefasız, nankör bir oğlun var Ana vay sana
onca nimetleriyle şükretmiyor Yaradana
bir tebessümü bile çok görüyor garibana
Ana, sana değil vaylar, asıl vaylar bana

hayat kavga diyorlar yoksa barış mı…
şimdi bir düşün sus mu seyret mi karış mı…

bu ne böyle kardeşim ne için yarış var
bir yanda kahkaha bir yanda yakarış var.

hayırda hem yardımlaşma var hem yarışma
kötülük mü bırak yardımlaşma yarışma

Sorun bendim çünkü sanıktım bu davada
Ne Hakim ne Avukat ne Tanıktım bu davada

gönül ne hakim ne avukat ne tanık arar
sanıktır bu gönül davasına sanık arar

bir yanımız zulüm bir yanımız nur
kavgam biter (m)eğer ki kalbim durur

Nefis nedir bu halin neden bu kesafet
Hiç uğramaz mı kalbine letafet, saffet…

bir ben var ben değil benden de aşırı
aç kapıyı gardiyan sal beni artık dışarı

bak gün doğdu doğuyor ya da doğacak
mapusluk yetti gayri ben beni bırak

Hayır da gelir kalbe şerde
Yine hak Hak’tadır kusur beşerde

Hem Alimdir Hem Hakimdir O
Bildin mi ey nefis kimdir O

kim uyandırır beni bu uykudan
kimdir beni böylece tutan
neden güldün yok mu ağlatan
Ey edepsiz ey cahil utan…

Seni gün batımında ananlar, ne güzel bir sanat dedi
Şüphesiz bu güzellik O’nun, O’nundur bu kainat dedi.

bir ihtiyar gördüm yılların izleri gizliydi bakışında
Seni anlatıyordu sözleri, gözleri suyun akışında
baharı yazı görmüş kendi hazan aklı kışında

bir masum İsmail göründü
annemi üzdüm dedi
mahzun bir çehreye büründü
masumlara mahzunlara can kurban
kulların ne güzeldir Ya RAHİM Ya RAHMAN

HAVA DURUMU
bazen bulutlu bazen açık olsa da
biliyorum ki güneş hep vardı orada

HAYRET MAKAMI
denizlerin enginliğine daldığımda hüzünlendim
anladım ki ben bu cümlede hayret eden bir ünlemdim

Ben sadece bir işarettim
çünkü ben O’na hayret ettim

MAHKEME
bir ihtiyar geldi sahne-i mahkememize
dert yandı evlatlarından kendini çıkardı temize
ihtiyar anlattıkça ah ettik yaş geldi gözlerimize
hakim sitem etti hem davalılara hem davacıya ders verdi hepimize
sonra döndü davalılara hele bir de siz anlatın bize
her biri döktü içini susuyorduk dediler hürmetimize
bu ihtiyarın aldanmayın sözlerine çok çektirdi annemize
döküldükçe kabahatler dedik yazık oldu saadet hanemize
taraflar çekilirken sahneden üzüldük halimize
bir sonraki taraflar girince mahkeme sahnemize
biz de daldık davayı ikbalimize

DÜNYA MİSAFİRHANESİ
şu dünyada ev sahibi değilim deplasmandayım
onun için az gülen, çoğu zaman depresyondayım

kuldan dilenen de Allah’tan dilenen de gördüm
ya şu deliyi gördün mü ben gördüm deli be deli
adam Allah’ı görürcesine yaşıyor bense kördüm (nankördüm)
insan nankör yine de bu mu bunca nimetlerin bedeli

bazısı hırsını çalışmaya verdi, kendini harap etti
bazısı hırsına hırsından içerdi, aşını şarap etti
bazıları hırsından çok yemek yerdi, yediği turap etti
…….
bazı hırslının suçu ideallerdi, toplumu ifsat etti

kimi hırslılar kendini Hakka verdi, halkına hizmet etti.
Kimi hırslılar kendini aşka verdi, Yaradan da himmet etti
kimi hırslılar kendini ilme verdi, aradıkları hikmetti
…….
O peygamberin insanlıktı tüm derdi, tek istediği ümmetti

yatma kalk ey gafil vakit seher
duymuyor musun ezan ne der
Essalatu hayrun minen nevm
dua hayırlıdır uykudan bilirsen eğer

hem değişmeye evet!
hem yozlaşmaya hayır!
hep gelişmeye davet
yok diretmekte hayır

Gençlere özenen dünyalık ihtiyarlar
Viraneye dönmüş kalpler evler diyarlar
Hem Masum hem mahzun hem mazlum bahtiyarlar
Nice insanlar nice yerler nice yarlar
gören şu gözler acep ne zaman ağlarlar

Biz bize ait değiliz anla artık
bu canı kalu belada O’na sattık

Kalu belada söz aldı Rabbimiz
Dedik Senin kulunuz hepimiz
Ol Resulu Ekremdir Habibimiz

Ol habib ki gerçek Habib imiş
Şu dünyada bir garip imiş
Konar göçer her kafile…
O’nundur bu dava O’nundur bu düğün
Ağlayın dövünün
Vazgeçmeyin Nefsi öldürün
Ümmetim ümmetim diyeni güldürün
Övecekseniz yalnız O’nu övün
yarın olur bugün sonra olur dün
Daha bunlar ne ki, sen ne gördün…

ADALETİNDE RAHMET
RAHMETİNDE ADALET
OLAN SENSİN YA RABBİ…
SENSİN ESMAUL HÜSNA SAHİBİ

Biri kamil adayı biri kamile
çocuk okumaya başlar a ile
biri Cemil kulu biri cemile
kalp dokumaya başlar sevda ile
bu sevdanın meyvesidir aile

Ne gururlanacak kadar zengin ve asilsin,
ne dilenecek kadar fakir ve sefil.
Çalışacak kadar izzetli ve kanaatkar olmalısın bil!

Uzun ince bir yoldur ilim, insanı hakka çağıran;
aşk hakka ulaşma isteği, insanı yakıp kavuran.

Bir hayat ki ziyası, nuru sönmüş,
tarih denen ceddin Osman-ı gömmüş.

Anadolu anaların kucağına doğdu;
anasız, bayan a(o)lma sevdası onu boğdu.

Ana topraktır, baba bahçıvan çocuk gülüdür bahçenin,
Ana edebdir, baba ilim çocuk böyle büyürse olur alim.

incinme ki incitmeyesin be gönül
incinmesin hem gönül hem bülbül hem gül
incinme ki incitmeyesin bir gönül
incinmeden hem gönül hem bülbül hep gül

burası dünya kardeşim idare et
isteme n’olur benden adalet
ihsan et olmadı sabret
düşün sana da bana da ahret

Sevilmek için sevmek gerek,
Seven varsa sevilen var demek.

Ne ben benim
Ne sen sensin
Ne ben senin için
Ne sen benim içinsin

Ne ben bana tapayım ne de sen sana
Ne ben sana kapılayım ne de sen bana

Düşüyorum yine, kalmadı dermanım
Çözüldü dizlerimin bağı tutun kaldırın.
Aklımı hülyalardan deryalara daldırın
Ortası yol sağım solum kaldırım

Gül tenin senin olsun senin olsun bedenin
Bana gönlümü bırak odur benim nedenim

Belki sen gündüzsün bense geceyim
Anlamlı bir kelimede anlamsız bir heceyim.

Bazen gündüz bazen geceyiz
Binler sorulardan bir bilmeceyiz
ben sen o biz biriz tıpkı ne gibiyiz?
ben sen o biz biriz ancak neçeyiz?
Anlamlı bir kelimede anlamsız bir heceyiz

bir ateşiz bir suyuz
bir garibin garip uykusuyuz
bin yanmışız binler yakarız
budur işte bizim huyumuz

hayat bir büyük bilmece
bir gündüzüz bir gece
biz işçiyiz birdir ece
bilmem oldu kaçıncı hece
biri aslı gibi sever biri keremce

yine yıldız yıldız oldun dil be
bağlı kalamadın yüksek sadakate
kantar kan gönül aşkı tartar
Aşk ağır basar
mana geniş, akıl dar
mana net akıl dara
düşer aşk yetişir imdada

Söz gümüşse, sükut altın
Söz düşmüşse, sen lal kaldın.

birşeyler söyledi birkaç cümle
yıktı duvarlarımı bir tebessümle

gönlüm sevgiden gafil, aç imiş
tebessüm en büyük ilaç imiş

tebessüm sadaka demişti kutlu Nebi
ne sadaka imiş en iyi kalp tabibi

tebessüm sadaka demişti Ol Habib
Taş kalplilere oymuş en latif tabib

demek en büyük sadaka
tebessüm imiş sadakte

bir tebessümün yıktı beni
neydi sendeki o albeni

saçlarıma düştü aklar
gelmedin yine de ey yar
vakit guruba kayarken
baktım bomboştu sokaklar

ne şair bilirim ne şiir
aşktır beni çıldırtan iksir
kalbim bir üveyk gibi esir
yalnızlıkta mahpus birlikte hür

sen yaşarken caddelerde sokaklarda
ben dolaştım sahillerde parklarda
seyrettim konup uçan güvercinleri
kimi karalar giymiş kimi aklarda

gözlerinin içine baktım uzun uzun
bana aşk terennümlerini hatırlattı
yüzün güleç bir bebek gibi masum
bana büyümeyen çocukluğun(m)dan k(t)attı

ona sana bana
yakın mı uzak mı mana
yoksa yine tuzak mı sana
şatafatlı dünyasında kadına
bir de sorsam tee o ‘man’a
Acep adamın derdi neyle
Kadının derdi mi var ne
Yine söylüyor hele bir dinle
hem bana hem sana hem ona
Bir duyan olur diye
bazen inliyor haykırıyor cana
yalvarıyor sesleniyor canana
Mecnun leylasına
leyla mecnununa
varıyor aşkın kıyısına
yanıyor sönüyor dönüyor muma
bunda bir iş var bunlar muamma

Yusufun iffeti Keremin aşkı
akıl yine yayan yine şaştı
Gönül dolup yine taştı.
adam ilim kadın aşktı
bu aşk mecazdı
bir mızrap bir sazdı
Hakikat aşkı O yazdı.

ben açtım beni sevip doyurdun mu
seni nasıl doyurayım ya Rezzak ya Vedud
bir kulum var sevgiye aşka aç
belki de senin aşına muhtaç
istersen kalbini bir de ona aç

ben hastalandım beni sevip ziyaret ettin mi
seni nasıl ziyaret edeyim ya Şafi ya Vedud
bir kulum var sersefil biilaç
belki de sende var bi ilaç
istersen kalbini bir de ona aç

bana sana ona
hasta mı aç mı
sevgiye muhtaç mı
bir bakarmısınız ona

kime mi mesela
yakın mı olsun uzak mı
yoksa yine tuzak mı
hem yakın hem uzak sana
mesela teee o ‘man’a

Kaşların yay Gözlerin bir deniz
aşkı oktur Bizlerse birer yemiz

bir yanımız ruh bir yanımız beden
Çalkalanır kalp budur buna neden

yaydır Kaşları gözleri bir deniz
Oklar aşkları bizlerse birer yemiz

Kalp dolsa ruh ile
Dünyaya söyle
Ötelerde bile
Aldanmaz öyle
ahu ile huriyle

nedendir gönlüme geçmez sözüm
nedir bundaki esrarlı hikmet
sevdiğinin sevgisinde gözüm
Ey kalbimin sahibi kalbime hükmet!

Bak yine sınıfta kaldım
Bir ileri bir geri hep yerimde saydım
Neyse olsun silinmesin de kaydım
Zaten sıfırdım yine sıfır aldım

Bu nefis narsistir, övülmeye gelmez
Güya jön artisttir, dövülmeye gelmez
Bu nefis riyakardır güvenilmez
Onun ipiyle kuyuya inilmez

akıl der ki bileyim, gönül der ki seveyim
insan hem akıldır hem gönül
insan der ki beni bilen beni seven kimdir
ben de O’nu hem bileyim hem seveyim.

Ben ben deyip durma..! Ben de benim, sen de bensin, o da ben; bir de bu benlerden öte bir ben var bir de onu düşün sen (düşünsen(m))

Ben ben denen şey koca bir sıfırdır reklamı yapılan, değer kazanır sıfır varsa önünde değerli olan.

…0001000… ne sıfır olduğun halde bir olduğunu iddia ederek böbürlen, ne de o birin önüne geçerek haddini aş ve değersizleş, sen de birin peşindeki sıfırlardan bir sıfır ol..! Öylece değerli ve hoşça kal…

Gönderen İsim/Mail: Ali Adem / hikm****an@hotmail.com

fuzuli ve şiirlerinin nesre çevrilişleri

Gönderen İsim/Mail: kadir kurnaz kadir__5555@hotmail.com

Osmanlı kadın şairleri..

Osmanlıda kadın şairler kadar, kadın şairler üzerine yapılmış araştırmaları da gözden geçirmek isteyen bir araştırmacı hayal kırıklığına uğramayı peşinen göze almak zorundadır. Sözünü ettiğim hayal kırıklığı kadın şair sayısının azlığı gibi bunlar üzerine yapılan araştırmaların sayısının da azlığından kaynaklanmaktadır.

Geleneksel dönemde edebiyat tarih ve tenkidinin yerini tutan tezkirelerle sınırlı kalan edebî araştırmalarda adı geçen kadın şair sayısı iki elin parmaklarından çok az fazladır. Tezkirelerin sınırlı ifade kalıplarına sıkışmış olarak birbirine benzer cümlelerle tanıtılan, bir çoğunun eserleri dahi elimize ulaşmış olmayan bu şairler hakkında
Penis Pompasıdoyurucu araştırmaların yapılmış olmasını zaten bekleyemeyiz.

Tanzimat sonrasında sayılarında artış görülen kadın şairler üzerinde ise münferit ve ciddi birkaç çalışmanın varlığına rağmen; kadın şairlerimizi başlangıçtan itibaren ele alarak ortaya gerçek bir panorama çıkaracak sistemli bir çalışmanın henüz yapılmadığı aşikârdır.


Zeynep Hatun
Mihrî Hatun
Ani Hatun
Fıtnat Hanım
Leylâ Hanım
Şeref Hanım
Âdile Sultan
Tevhîde Hanım
Feride Hanım
Hatice Nakiye Hanım
Sırrî Hanım
Münire Hanım
Fıtnat Hanım (Trabzonlu)
Habibe Hanım
Hasibe Maide Hanım
Hatice İffet Hanım
Leylâ Hanım (Saz)
Nigâr Hanım
Makbule Leman
İhsan Raif
Şükûfe Nihal
Halide Nusret Zorlutuna

ZEYNEP HATUN
Divan şiirinin bilinen ilk kadın şairi. 15. Yüzyılda yaşamış bir kadı kızı ve bir kadı eşi. Çağdaşı olan Mihri Hatun ile aralarında latifeler ve karşılıklı şiir söyleşmeleri var. Divanı, Sultan Mehmet adına düzenlendi. Zeynep Hatun, şiirlerinde, kadının isteklerini, açgözlülük olarak nitelendirir ve döneminin kadınının aşağılık konumundan sıyrılma isteğini anlatır. Zeynep Hatun, bir şair olarak kabul görebilmek için, arzularının “merdane” olmasını ister. Tıpkı alçakgönüllü bir erkek gibi, bilge olmak isteğini vurgular. Yumuşaklık, sevecenlik gibi kadına özgü bazı değerleri, zayıflık ve ruhsal eksiklik diye nitelendirir. Aşık Çelebi, “Mesairus Şuara” adlı kitapta, Zeynep Hatun’un yaşamının son döneminde şiiri bıraktığını, inzivaya çekildiğini anlatır.

ŞİİRLERİNDEN ÖRNEKLER

GAZEL

Keşfet nikabını yeri göğü münevver et
Bu âlem anasırı firdevs-i enver et

Depret lebini cüşe getir hacz-i kevseri
Anber saçını çöz bu cinanı muattar et

Hattın berat verdi saba yeline dedi
Tez er Hatay’a Çin’i tamam et müseehhar et

Yâra yolunda âşk ile derdinden ölenin
Kim der sana ki hecr ile cânın mükedder et

Zeynep çü dost zülfü gibi tarümarsın
Divane olma şiirini divan ü defter et

Zeyneb ko meyli zinet-i dunyaya zen gibi
Merdane var Sade-dil ol terk-i ziver it

MİHRÎ HATUN

1460 ya da 1461’de Amasya’da doğdu ve 1506’da yine burada öldü. Asıl adı Mihrünnisa ya da Fahrünnisa. “Mihrî” mahlasını kendisi de bir şair olan babası Mehmet Çelebi bin Yahya’dan (Belâyî) aldı. Hiç evlenmedi. Sultan 2. Bayezid ve oğlu Şehzade Ahmed’in Amasya Valiliği sırasında kentte toplanan bilgin ve sanatkarların meclislerine katıldı. Mihrî Hatun, Zeynep Hatunla birlikte adı bilinen ilk Türk kadın şairlerinden. Güzelliğiyle bölgede ün salan Mihri Hatun, sade bir dille yazdığı kaside ve gazelleriyle tanınır. Diğer divan şairi kadınlardan aşkı çekinmeden kullanmasıyla ayrılır. Şairi Necati Bey’i kendisine örnek aldığı, şiirlerini Necati Bey’e gönderip fikrini öğrenmeye çalıştığı iddiaları da var. Söylentilere göre Necati Bey ile aralarında duygusal yakınlaşma vardı. Ayrıca şiirlerinde, Müyyedzâde Abdurrahman Çelebi ve Sinan Paşazâde İskender Çelebi’ye duyduğu aşka dair ipuçlarına da rastlanır. Mihri Hanım Divanı 1967’de Moskova’da basıldı.

ŞİİRLERİNDEN ÖRNEKLER

GAZEL

Ben umardım ki seni yâr-ı vefâ-dâr olasın
Ne bileydim ki seni böyle cefâ-kâr olasın

Hele sen kaaide-î cevrde eksik komadın
Dostluk hakkı ise ancağ ola var olasın

Reh-i âşkında neler çektüğüm ey dost benim
Bilesin bir gün ola aşka giriftâr olasın

Sözüme uymadın ey asılası dil dilerim
Ser-i zülfüne anın âhiri ber-dâr olasın

Sen ki cân gül-şeninin bi gül-i nev-restesisin
Ne revâdır bu ki her hâr ü hasa yâr olasın

Beni âzâde iken aşka giriftâr itdin
Göreyim sen de benim gibi giriftâr olasın

Bed-duâ etmezem ammâ ki Huda’dan dilerim
Bir senin gibi cefâ-kâra hevâ-dâr olasın

Şimdi bir hâldeyüz kim ilenen düşmanına
Der ki Mihrî gibi sen dahi siyeh-kâr olasın

ANİ HATUN
Doğum tarihi bilinmiyor. 1710’da Yenişehir-Fener’de yaşamını yitirdi. Asıl ismi Fatma. Kültürlü bir ailenin kızı olarak İstanbul’da doğdu. Akıllı, bilgili ve eğitimli olan Ani Hatun, “Hace-i Zenan (Kadınların Hocası)” lâkabıyla anılmıştır. Arapça öğrendi, doğu ve Batı edebiyatlarıyla ilgili çalışmalar yaptı. Bir divanı olduğu sanılıyor ama bulunamadı. Usta bir hattat olarak da ün yaptı. Bazı metinlerde hattatlığının şairliğinden bile üstün olduğu belirtilir.

ŞİİRLERİNDEN ÖRNEKLER

GAZEL

Feramuş itti hayli dem beni yad itmeden kaldı
Benim çok sevdigim mahzunu dilşad itmeden kaldı

Nola t’amirine kasd itmese şah-ı cihan banım
Bilür kim hatır-ı viranım abad itmeden kaldı

Kalupdur bahr-i gamda fülk-i dil yok sahil-i maksud
Hayıflar rüzgarim bana imdad itmeden kaldı

Düşelden ran-ı aşk-ı yare zar ü natüvandır dil
Ser-i kuyinde halim yare feryad itmeden kaldı

Niçün derpey olur Ani ki hal-i Kays’ı bilmez mi
O biçare yetürdi kendin irşad itmeden kaldı

FİTHAT HANIM
İstanbul’da doğdu, doğum tarihi bilinmiyor. 1780’de yine İstanbul’da yaşamını yitirdi. Asıl adı Zübeyde. Şeyhülislam Ebu İshakzade Mehmet Esad Efendi’nin kızı. Özel derslerle eğitildi. Küçük yaştan itibaren edebiyat ve şiirle ilgilendi. Rumeli Kazaskerlerinden Mehmed Efendi ile evlendi. Günümüze kadar gelen kadın şairler arasında en dikkat çekicilerden biri. Aydın ve şairi bol bir çevrede yetişti, döneminin sanat-edebiyat çevrelerinde bulundu. Şiirleri kadar nükteleri, Koca Ragıp Paşa ve şair Haşmet ile aralarında geçen şakalaşmalarla da bilinir. Ancak günümüze ulaşan bu şakaların bir kısmının uydurma olduğu sanılıyor. Türkçe’yi çok güzel kullanır, şiirlerinde zaman zaman halkın konuştuğu dile de yer verir. Ama şiirlerine kadın içtenliği ve inceliği yansımaz. Yayınlanmış bir divanı var. Kendisini anlamayan, ruhuna denk düşmeyen, şiirle uğraşmasına bir anlam veremeyen kocası Derviş Mehmet Efendi ile evliliğinde mutlu olmadığı biliniyor.

ŞİİRLERİNDEN ÖRNEKLER

ŞARKI

Beni derdinle yeter zâr etdin
Yok mu insâfın a zalim söyle
Çeşm-i mestin gibi bîmâr etdin
Yok mu insâfın a zalim söyle

Ruhların taze gülü handandır
Leblerin derd-i dile dermandır
Sühanın mürde-i aşka candır
Yok mu insâfın a zalim söyle

Âşık-ı zâre cefâ kârındır
Öldüren gamze-i hunharındır
Eden ihyâ yine güftarındır
Yok mu insâfın a zalim söyle

Ey Sehi-kamer ü şîrin-güftâr
Bülbül-i vird-i ruhun gerçi hezâr
Var mıdır bencileyin âşık-ı zâr
Yok mu insâfın a zalim söyle

GAZEL

Neşve-i cam-ı muhabbetle gönül cuş eyler
Çekilen der ü gamı cümle feramuş eyler

Kıl hazer alma sakın aşık-ı zarın ahın
Seni bir şuh-ı sitemkara felek dun eyler

Bir nigehle komadı derdimi takrire mecal
Çeşm-i mestin nice guyaları hamuş eyler

Hale-i mah gibi sineye çekmiş mihri
Bezm-i vuslatta o kim yari deraguş eyler

Sen hem gülşen-i hüsnünde figan et cü hezar
Fıtnata derd-i dilin belki o gül guş eyler

LEYLÂ HANIM
Sudur’dan Moralı Zâde Hâmid Efendi’nin kızı ve Keçecizâde İzzet Molla’nın yeğeni. Çocuk denecek yaşta babasını kaybetti, aynı dönemde evlendirildi, bir hafta içinde ayrıldı. Dönemin ünlü şairleri ve dayısı olan Keçecizade İzzet Molla’dan özel ders adı. Saray kadınlarıyla yakın ilişkisi olduğu bilinen, iyi eğitimli ve çok kültürlü bir şair. Hazır cevaplığı ve şakacılığı ile de tanınır. Mevlevî tarikatına katıldı. Mihrî Hatun kadar olmasa da kadın duygularını dile getirmesi ve döneminin koşullarında bir kadın için serbest sayılabilecek söyleyişiyle dikkat çeker. Edebî bir çevrede yaşadığı için verimli bir şair. Şiir dili açık ve sade. Bir Divanı var. 1848’de yaşamını yitirdi. Galata Mevlevihanesi kabristanında toprağa verildi. Pür âteşim açdırma sakın ağzımı zinhâr, mısrasıyla başlayan, Zâlim beni söyletme derûnumda neler var, nakaratlı şarkısı çok ünlü.

ŞİİRLERİNDEN ÖRNEKLER

GAZEL

Yârin âşıkları ile ülfeti pek güçtür güç
O peri vahşidir unsiyyeti pek güçtür güç

Sakın aldanma gönül vâ’d-i visâl-i yâre
Sonra derd ü elem ü mihneti pek güçtür güç

Beni âfv eyle eğer meclise girdiyse rakip
Çekemem doğrusu bu sıkleti pek güçtür güç

Ders-i aşkı açalım dersini vaiz kapasın
Zâhidin bârid olur sohbeti pek güçtür güç

Sohbeti yâr ile de pekçe uzatma Leylâ
O peri vahşidir ünsiyyeti pek güçtür güç

GAZEL

Her seherde Kâbei kûyında estikçe nesim
Âşıka zülfi siyahından gelir anber şemim

Naveki müjgânı gönder sinei mecruhuma
Kûşei gamda dili mahzunuma olsun nedim

Kalim bu aşk ile yanmaktan ey meh ruzüşeb
Yok bana derdü elemden başka bir yârı kadîm

Şiddeti düzahla korkutma beni gel zahida
Aşkıma nisbet benim bir şey midir narı cahim

Kûşei cennet dahi olsa safayab olmayız
Aşk ile olduk hele külhan bucağında mukim

Zulmu çok ettin bugün Leylâ’ye ey şahı cihan
Ruzi mahşerde seninle eylesin bahsi azîm

GAZEL

Hayâli ârızın bağı gönülde gülizarımdır
Açıldı dağlar kim sînede evvem beharımdır

Güli ümmidim açılmaz açıldı soldu hep güller
Bu gülşende figandan bihaber ancak nigârımdır

Hikâyettir sana şerhi derunumdan değil şevka
Senin aşkınla yanmak tabemahşer iftiharımdır

Neden küstün bilir hep cürmün inkâr eylemez âşık
Sebep bu infiale naleî bî ihtiyarımdır

Salın ey nahli nâzım gel nolur bir kerre serv âsa
Sarayındır bu gönlüm ande eşkim cuyibarımdır

Emanet eyledim bir tahfecik ol şahı hubane
Gönül derler anın adına Leylâ yadigârımdır

ŞEREF HANIM
1809’da İstanbul’da doğdu, 1861’de yaşamını yitirdi. Yenikapı Mevlevihanesi kabristanına defnedildiği sanılıyor. Mehmed Nebil Bey’in kızı. Şairi bol ve kültürlü bir ailenin mensubu. Kadirî ve Mevlevî tarikatlarına girdiği biliniyor. Sıkıntılarla dolu bir yaşam sürdü. Padişah II. Mahmud ve Valide Sultan’a yazdığı şiirlerinde bu sıkıntıları anlatır. Geleneksel kalıplar içinde kalan şiirleri sadelikleri ve düzgün anlatımlarıyla dikkat çeker. İlk kez 1867’de Matbaa-i Âmirane’de basılmış bir divanı var.

ŞİİRLERİNDEN ÖRNEKLER

KASİDE

Kasîde-i Bahâriyye der Hakk-ı Müşâriin-ileyh
– Berây-ı Âlî Paşa –

Açıl ey gonce-i zîbâ açıl fasl-ı bahar oldı
Hezârın hasret-i dîdâr ile derdi hezâr oldı

Donandı her taraf üşkûfe-i elvan ile yer yer
Yine sun’-ı Cenâb-ı Kird-gârı aşikâr oldı

Takarrub edicek teşrifi sultân-ı gülin nâ-gâh
Dikildi tûğ-ı şâhî bağ u sahra kânı-kâr oldı

Bahar erdûsını sünbül-teber tebşire geldikde
Kurup çadır çiçekle muntazır her kûh-sâr oldı

Bu eyyâm-ı ferah-zâye tahassür çekmeden fulya
Sarardı sureta bir âşık-ı zar u nizâr oldı

Meğer neşv ü nema bulmuş şarâb-ı erguvan ile
Anın’çün çeşm-i dilber gibi nergis pür-humâr oldı

Görüp zülf-i arûsın ziynet ü dârâtını bî-şekk
Civan perçem başa çıktıkda gayet dil-figâr oldı

Benefşe çıkdı her-câyî deyu ifrât-ı ye’sinden
Olup sünbül perişan lâle yek-ser dâğ-dâr oldı

Eder şeb-bû ile ay-çiçeği gece safa, mehtâb
Görince fûl-ı bahrî yollar üzre hep nisâr oldı

Düzüp zerrin kadehle bezmini çark-ı felek güya
Çekildi bir kenâre cümleden sâhib-vakâr oldı

Sarıldı nahl-ı leylâk üzre güya bir çiçekli şal
Bakup serv u sünûber bîd-i reşkiyle çinâr oldı

Şakâyıkda görince revnak ü rengi kemâlinde
Hasedle zenbakın hep akl u fikri târ u mâr oldı

Bilür erbabı kadrin bak alur göz ile haşhaşa
Ki attâr-ı felekden ehl-i keyfe ber-güzâr oldı

Karanfil yâsemen aşkile sîne çak çak etdi
Ya her dem tazeye meyi etmede bî-ihtiyâr oldı.

Ne kabil misk-i Rûmî ıtr-ı şâhîyle ola hem-bû
Girince araya şimşir bu da’vâ ber-karâr oldı

Bütün ezhâre hâlât-ı hazânı etmeğe ifşa
Gelüp kartopu güya tercemân-ı rûzigâr oldı

Bahâriyye temam olduysa da ey hâme güya ol
Gazel de söylemek şâirlere çünkim şiar oldı

Yine ey gül-izâr-ı işve vakt-ı âh u zar oldı
Bu da’vâya delîl ü şâhid istersen hezâr oldı

Buyur geşt ü güzâr et cümle ezhârı çemen-zârın
Kudûmın öpmeğe hep dîde dûz-ı intizâr oldı

Görince bülbülün cûş u hürüsün fart-ı gayretle
Benim de seyl-i eşkim ğıbta-bahş-ı cûy-bâr oldı

Gelüp bâd-ı sabâ dedi Şeref geç bu hevâlardan
Bu nazmın gerçi evrâk-ı sipihre yadigâr oldı

Ne sarf etdin bahara cevher-i güftârını ancak
Sebeb-i asayiş dünyâya bir âlî-tebâr oldı

Edersin medh ol zât-ı şerifi et ki âlemde
Senası mahz-ı farz u her sağar ü her kibar oldı

Bu vasfa Hazret-i Alî Emîn Paşa sezadır kim
Duây-ı devleti vird-i zeban ü her diyar oldı

Makâm-ı âliyi teşrif edel’den zât-ı ülyâsı
Umûr-ı hâriciyye nâzırıyle pür-vakâr oldı

Huzurunda şükûfe şîşesi olmak ümidiyle
Ne rütbe şimdi çeşm-i bülbüle bak i’tibâr oldı

Nesîm-i lutfı ğâlibdir bahara ehl-i hâcâtın
Nihâl-i maksad u amali hep pür berg ü bâr oldı

Nisâr olmakda gerçi cümleye nakd ü inâyâtın
Senin hakkında ise şad hezâr u bî-şümâr oldı

Düşüp ümmîd-i afv ile der-i ihsanına gönlüm
Bilür cürm ü kusûrın pây-mâl-i i’tizâr oldı

Kerem-kârâ şeref-sadrâ sipihr-i devlete bed-râ
Eğerçi bunda ıtrâ’-ı makâla ibtidâr oldı

Vesîle-cûy idim neşr etdim işte bu bahaneyle
Bütün ezhâr bûy-i midhatinden hisse-dâr oldı

Kıyâs olsa yanında bir içim su gibidir nîsân
Ki cûd u şefkatin baranı bahr-ı bî-kenâr oldı

Umûrında muvaffaksın o rütbe zanneder herkes
Ya Zât-ı Hızr yâ tevfik-i Bari müsteşar oldı

Bekây-ı ömr ü ikbâlindir elbet matlabı halkın
Vücûdın mutlaka dünyâya lutf-ı Gird-gâr oldı.

Penâh eden hücûm-ı ceyş-i gamdan olur asude
Der-i Devlet-meâbın bir hısâr-ı üstüvâr oldı

Değil fahriyye yazmak gerçi haddim kendi hakkımda
Bana Zât-ı Şerifin lîk mahz-ı iftihar oldı

Ederken âh ü feryâd endelib efsâne dinlemez
Şeref, başla du’âya gayrı vakt-ı İhtisar oldı.

Akîb-i cemrede her sal meymûn fal dendikce
Cihâna feyz-i nevrûzın yeter pertev-nisâr oldı

Riyâz-ı ömr ü câhı haşre-dek her dem bahar olsun
Denildikçe yine vakt-ı safay-ı gül-izâr oldı.

(Mefaîlün mefaîlün mefaîlün mefâîlün)

GAZEL

Dildeki dag-i füruzanım ile eğlenirim
Geceler kendi çerağınım ile eğlenirim

Ederim züver-i aguse-i hayalim yâri
Daima hidmet-i mihmanım ile eğlenirim

Söyletip çektiğini şuh-i cefakarından
Sergüzeşt-i dil-i nalanım ile eğlenirim

Komaz avare vü tenha beni manend-i safa
Yine derd-ü gam-i cananım ile eğlenirim

Dest-i ahım dokunup saz-i derunun teline
Nağme-i nale vü efganım ile eğlenirim

Söyleyip serd-i mihmetle nice taze gazal
Şeref eş’ar-i perişanım ile eğlenirim

GAZEL

Dili şuride hayfa yâre, yâr ağyare maildir
Bilinmez hikmeti bülbül güle, gül hare maildir

Olursun pür gadab ben arzıhal etdikçe sen emma
Cefakârım, mizacın çare ne ağyare maildir

Şikâyet sanma rencü zahmi aşk eyler isem izhar
Tabibe haste elbet derdini iş’are maildir

Kaçınmaz şulei didarı yâre can atar daim
Benim mürgi dilim pervane âsa nare maildir

İder tahsin nazmı dilküşasın eylesen tanzir
Şeref tab’ı selisim böyle hoş küftare maildir

KITALAR

Bir vech ile kabil değil icrayı teşekkür
Şâdoldu şeref zar iki yüzden agâh
Eüdi beni teltif reis oldu efendim
Hem kıldı iki yüz kuruş ita bana her mah

Keramet tâ ezelden dadı Hakmış zatına bildim
Benim keşfeyledin arzetmeden hali perişanım
İkişer yüz kuruş mahiye ihsan eyledin hakka
Şeref bir akçeye şayan değilken ey keremkânım

Kemalü ömrünü lûtfundan efzun eylesün Mevlâ
Cihan durdukça dur sadrında sen ey himmeti Âli
Şeref zatın maaş tahsisi ile şimdi sayende
Değildi habbeye malik pür oldu ceybi amali

ÂDİLE SULTAN
1825’te İstanbul’da doğdu, 1898’de yaşamını yitirdi. Sultan II. Mahmut ile eşlerinden Zernigar Sultan’ın kızı, Sultan Abdülmecit’in kız kardeşi. Sarayda özel eğitim gördü. Kaptan-ı Derya ve sonradan Sadrazam olan Mehmet Ali Paşa ile evlendi. Önce üç çocuğunu, sonra kocasını ve ardından da genç kızı Hayriye Sultan’ı kaybedince acıya boğuldu. Nakşîbendi tarikatına girdi. Şiirleri 1996’da “Adile Sultan Dîvânı” adıyla yayınlandı. Şiirleri genellikle çocukları, eşi ve kızı Hayriye Sultan’ın ölümlerinden duyduğu derin üzüntüyü yansıtan manzumelerden oluşur. Çağdaşı olan Leylâ ve Fıtnat Hanımlardan daha az başarılı bir şair sayılır. Aruzun yanı sıra hece ölçüsüyle de şiirler yazdı. Türbesi İstanbul Eyüp’te Bostan İskelesi yakınında. İstanbul’da pek çok hayır eseri bıraktı, ayrıca babası onun adına birçok eser yaptırdı. Muhibbî (Kanuni Sultan Süleyman) Divanı’nın basılmasını sağladı.

ŞİİRLERİNDEN ÖRNEKLER

GAZEL

Duymayın can ü gönül dostuma pinhan gideyim
Akl ü can bana nedir bidil ü bican gideyim

Cismde can gibidir gözde hayâli yârin
Nice bir gurbet ü firkatle perişan gideyim

Korı canımda da âşk odını yaktı alevi
Yanmak âşk ile beşaret bana üryan gideyim

İderim kat’ı taalluk çü bu can ü tenden
O güle bülbül-i can itmede efgan gideyim

Adile Kâ’be-i kulın ideyim şöyle tavaf
Arz ide ruyını dildarıma mihman gideyim

GAZEL

Aşktır min-evvel ilâ âhir kevn ü mekân
Aşktır gâhî dil ü cânda nihân gâhi ayân

Aşktır eden cemâl-i pâk-i cânâna nazar
Aşktır ol gonca gül rûyu için bülbül olan

Aşktır dü-âlem içre cânı yâra vasl eden
Aşktır dâim olan hem mahrem-i esrâr-ı cân

Aşktır çün dilde misbah-ı tecellîyi yakan
Aşktır bil “küntü kenz” birle miftâh-ı cinân

Aşktır bî-kayd pervâz eyleyip sîmurg-veş
Aşktır dost ellerini dâima seyrân eden

Aşktır mir’ât-ı kalbi eyleyen sâf ü celî
Aşktır dilde veren nûr-ı ziyâyı her zamân

Aşktır kalbi kılan pür-nûr mihr-i mâh-veş
Aşktır şem’-i cemâle karşı pervâne yanan

Aşktır hem saykal-ı mir’at-ı esbâb-ı derûn
Aşktır bir âteş-i cân-sûz ey dil sen de yan

Aşktır beyt-i dili meyhâne-i irfân eden
Aşktır Leylâları Mecnûn ü ser-gerdân eden

Aşktır fehm ile iş’âr eyleyen derd-i dili
Aşktır bak Âdile çarhı eden keşf ü beyân

GAZEL

Aşkta kanun imiş âşıklara cevr eylemek
Âşık oldur kim cefâ-yı yâre sabretmek gerek

Aşk nâz ü şîve evvel gösterir âşıklara
Âşık ol demde ona cânı fedâ etmek gerek

Âşıkın ancak murâdı dostunun maksûdudur
Çekse de bin derd ü mihnet hep sebât etmek gerek

Arzû-yı dü-cihândan geçmedir aşka nişân
Terk-i cân edip reh-i cânâna azm etmek gerek

Âftâb-âsâ bilip her zerresin nûr-ı safâ
Her belâ dosttan gelir kim merhabâ etmek gerek

Havf-ı a’dâ eylemez olan müsellah aşk ile
Yanmadan Hakka erilmez pertev-i tevhîd gerek

Nefsle cehd et tecellî eylesin aşk-ı Hudâ
Beyt-i kalbi Âdile ma’mûr ü pâk etmek gerek

TEVHİDE HANIM
Doğum tarihi 1847. 1902’de Manisa’da öldü. Babası Turgutlulu Limoncuzade Fehim Efendi. Annesi, İzmirli Sinanzade Ahmet Efendi’nin kızı Tahire Hanım. Manisalı Veznedar Çakmak Hüsayin Efendi ile evlendi. Bir kızları oldu. Kızını ve ardından kocasını kaybetti. Mevlevi tarikatına girdi. Şiirini annesi, kızı ve kocasını art arda kaybetmenin acısı etkledi. Bir divanı var. 1881’de yazıldığı tahmin edilen bu divanda kendi yaşamından ve Manisa’dan izler bulunur. Tevhide Hanım’ın önemi yaşadığı çağın coğrafyasını, insanlarını, kültürü ve günlük alışkanlıklarını yansıtmasıdır. Divanı Gürol Pehlivan, Bülent Bayram ve Mehmet Veysi Dörtbudak hazırladı. Manisa Belediyesi’nin desteğiyle yayınlandı.

ŞİİRLERİNDEN ÖRNEKLER

GAZEL

Çeşmime göründü âh bir peri âlicenâb
Dün gece verdi ziyâ ‘aleme ol âfitâb

Âhir çeşmime ben de âh bin cân ile müştâk iken
Setrine sây eyleyip rûyına çekmiş nikâb

Piyâde gezmiş yorulmuş terlemiş ol meh-likâ
Seyr eyledim rûyundaki damlayan sanki gül-âb

‘Ahdinde kılmaz vefâ va’dinde hiç durmaz imiş
Teşbihi etdim meşrebin sanki bir dönme dolâb

Zihnini topla Tevhîde olma o bahrin gavsi
Pirâhenden girîbânın alıp geri çekil yab yab

GAZEL

Senin mecburunum hâlâ inanmaz mısın ey şûh
Benim yandığım nâra ‘aceb yazmaz mısın ey şûh

Dün gece ağyâr ile lâdest tutup aldanmışsın
Kuluna nevbet gelince aceb aldanmaz mısın ey şûh

Gidip gülzara da’im sen edersin zevk ‘alemle
Gelip hatıra ismim bir gün anmaz mısın ey şûh

Cevr cânına yetmiş câna yine bilmem aceb
Çekerek cefasını usanmaz mısın ey şûh

Dün gece Tevhîde-zârın rahm edip hâline sen
Verdiğin ikrârdan ‘aceb dönmez misin ey şûh

DESTÂN-I MAĞNİSA

Takrîr edem dinle nedir hâli Mağnisa’nın
Söyleyim bak nedir ahvâli Mağnisa’nın
Düğünde bayramda atlas hâre giyerler
Bozulmaz yeşili alı Mağnisa’nın

Mağnisa’nın içinde evliyâsı çok
Mescidi camisi medresesi çok
Hâfızı mütedâ müderrisi çok
Okur bülbül gibi dili Mağnisa’nın

Etraf köyden şehirlerden gelirler
Handa hânelerde misâfir olurlar
Sultân Camisi’ne sâf sâf dururlar
Altın kemerlidir beli Mağnisa’nın

Sultân Nevrûz günü Mesir saçarlar
Cem olup cümle halk avuç açarlar
Mollalar imâretden çorba içerler
Her şehre ulaşır eli Mağnisa’nın

Âşıklar pîrine eyler niyâzı
Dere Kahvesi’ne asarlar sazı
Karşısında bülbül eyler avâzı
Açılır baharda gülü Mağnisa’nın

Ulu Cami’nin vurur çanlı sa’ati
Herkes vaktini bilir bulur râhatı
Tüccarların budur dâim adeti
Elden ele gezer malı Mağnisa’nın

Bahar vakti gelir bülbül sadâsı
Vardır erenlerin anda du’âsı
Kışın kar ile dolar dağı ovası
Akar boz bulanık seli Mağnisa’nın

Çölünde Karaca Ahmed Sultân hazırken
Üstünde Saruhan Baba nâzırken
Sağda Hâki Baba solda Kırtık Sultân vezirken
Deftede kayd olmaz vebâli Mağnisa’nın

Cümle eknâf çâr köşeden gelenler
Her birisi bir işe memur olanlar
Kazanıp kârında bereket bulanlar
Gitmez gözünden hayâli Mağnisa’nın

Beldemiz üstü dağ önü mesire
Bahar gelince cümle çıkarlar seyre
Gel bunca evliyâları ziyâret eyle
Şimdi çimendiferdir yolu Mağnisa’nın

Tevhîde sözünde hilâfın yokdur
Tatlıdır kavunu karbuzu çokdur
Karına kaymağına hiç sözüm yokdur
Namdadır yağ ile balı Mağnisa’nın

ŞARKI

Sana ne diyem ne söyleyem âh sana
Bir himmetin yok imiş eyvâh sana
Ederim bir âh-ı cân-gâh sana
Gayri bundan sonra âlem bir yana

Eyledin sen beni kendine meftûn
Cevrin etdi dîdemi âb-ı Ceyhûn
Serim sevdâya saldın aklım Mecnûn
Gayri bundan sonra âlem bir yana

Hevâ-yı zülfün ile hâlim tebâh
Kalmadı âşıklığıma iştibâh
Bir onulmaz derde düşdüm vâh bana vâh
Gayri bundan sonra âlem bir yana

Tîg-i hicrin hiç vermedi arayı
Sînemde açdı nice pin yarayı
Yazık etdin Tevhîde-i bîçâreyi
Gayri bundan sonra âlem bir yana

ŞARKI

O yâr bana kaşın çatdı
Elemim var elemim
Câh-ı mihnetde bıraktı
Kederim var kederim

Çehr ile dün yâr geçdi
Kadehde kanımı içdi
Ciğerde yâreler açdı
Veremim var veremim

Dün meclisde iken dildâr
Beni geçmiş yâre ağyâr
Kendi ruhsât eylemiş yâr
Haberim var haberim

Gül koklamam gül üstüne
Kişi kıyar mı dostuna
Lâkin ağyârın üstüne
Seferim var seferim

Tahammülüm yok ne çâre
Yüz vermesin ağyâre
Arz-ı hâl yazmağa yâre
Kalemim var kalemim

Tevhîde bu meylim hele
Ben şöyle verdim dilbere
Vaz gelmem tâ be mahşere
Yeminim var yeminim

FERİDE HANIM
1837’de Kastamonu’da doğdu. Kasmatonu ulemasından Bahar Zade Hammami Mehmet Reşit Efendi’nin kızı. İlk eğitimini medresi öğretmeni olan babasından aldı. Arapça ve Farsça öğrendi. Güzel yazı’ya yani “hat”a merak saldı. Bolulu İzzet Paşa’nın divan katipliğini yapan Ali Raif Efendi ile evlendi. İstanbul’a taşındılar. Feride Hanım 25 yaşında iken eşini kaybetti. İstanbul’dan Kastamonu’ya giderek yaşamını burada tamamladı. 1903’te öldü. Şiirleri arasında epey yer tutan Muhammediye’leri ile tanınır.

ŞİİRLERİNDEN ÖRNEKLER

BEYİT

Duhterine böyle ider mi mâderi söyle bana
Görmedim billâh cihanda böyle bir âzâr ana

GAZEL

Ah kim çıkdı elimden koynumun zer saati
Hasretile kalmamışdır gönlümün hiç rahatı

Yâdigar-ı yâr idi doğru gider gamhar idi
Yirmibeş yıldan beru itmiş idim ünsiyeti

Zer gibi zerd ola ruyi hem ayarı nakş ola
Mekr ile biganeler ger eyledise sirkati

Yelkavan veş ruzü şeb zevki içün çeksin taab
Soksun akrebler vücudın göre rencü mihneti

Kıldı rekkası felek çerh gibi sergerdan beni
Nice dolaplar ile virdi bana çok zahmeti

Yetdürür zinciri zülfü yâr ile bend olması
Kayd olup derdü game çekmekden ise firkati

Ben Feride veş gamü mihnetle ferdim dehrde
Geçmedi alâmsız biçarenin bir saati

(Kocasının ölümü üzerine yazdığı gazel)

GAZEL

Âşık isen salika âyine-i didare bak
Masıvanın zulmetinden kurtulub envare bak

Dürri pendin guşuna menguş idersen ey gönül
….. den dembedem keşf olunan esrare bak

Masıvanın kesretinden fariğ ol itme nizâ
Hazreti şeyhin tutub destin heman bu kâre bak

Na’rei sırrı ….dan haberdar olmağa
Âşk yolunda terki can etmiş olan berdare bak

Talibi âşkı hakikat buldu encamı necat
Ey Feride sen heman ihlâs ile ezkâre bak

(…. okunamayan sözcükler)

HATİCE NAKİYE HANIM
Müneccimbaşı Osman Saib Efendi’nin kızı. 1846’da ikiz kardeşiyle birlikte dünyaya geldi. Sıbyan mektebinde okudu. Annesini küçük yaşta kaybetti. Teyzesi tarafından büyütüldü. Darülmuallimat’tan mezun oldu. Yenikapı Mevlevihanesi müritleri arasına girdi. Ali Fuat Bey’in Maarif Nazırlığı döneminde Darülmuallimat’ta öğretmenliğe başladı. Farsça ve tarih öğretti. Lügati Farısiye sözlüğünü hazırladı. Bir süre Mısır’da kaldı. Sultan Mehmet Reşat döneminde bazı şehzade ve sultanlara öğretmenlik yaptı. II. Abdülhamid tarafından Şefkat Nişanı ile ödüllendirildi. 1899da yaşamını yitirdi. Yenikapı Mevlevihanesi Çınaraltı Kabristanı’nda toprağa verildi. 40 kadar gazel, methiye, şarkı, müstezad, tahmis, terci-i bend ve kıt’a yazdı. Döneminin kadın şairlerinden Şeref hanımın yeğeni idi. Onun divanının ikinci basımını hazırladı. Dergilerde dağınık halde olan şiirleri derlenemedi. Bir bölümü Türkçe olan bu şiirlerden bazıları kardeşi Nebil Bey’in Divan’ının sonunda, bir kısmı da Ahmet Muhtar Bey tarafından yayımlandı. Hiç evlenmedi.

ŞİİRLERİNDEN ÖRNEKLER

GAZEL

Bir gamze hun rize şikâr oldu bu gönlüm
Şeb ta seher aşuftevü zar odu bu gönlüm

Bir çaresi yok derde giriftar olub eyvah
Bir gonce içün âleme har oldu bu gönlüm

Gülçini visal olmak içün bağı tarabda
Bir bülbüli şurideye yâr oldu bu gönlüm

Gülşende edüb nağmei bülbül ana tesir
Feryad ile manendi hezar oldu bu gönlüm

Geçdi neyü meydan işidüb savtı hezarı
Medhuş olarak maili zar oldu bu gönlüm

Rüyet hevesile Nakiyye bir kez o şuhu
Akdamı rekibane gubar oldu bu gönlüm

ŞARKI (Hezlamiz)

Olamaz bir kimse hem halin senin
Yokdur eşşeklikde emsâlin senin
Geçmede lanet ile salin senin
Yokdur eşşeklikde emsâlin senin

Benzemez etvarü halin âleme
Gelmemiş mislin vücudi âdeme
Kendine âdemlik isnad eyleme
Yokdur eşşeklikde emsâlin senin

Namını yâdeylemez emma beşer
Rekş eder efkârına gâvanü har
Sözlerin hayvanları hayran eder
Yokdur eşşeklikde emsâlin senin

Anırırken sen o savt ile heman
Hep gelir şevka güruhi merkeban
Ursalar şayan sana al bir palan
Yokdur eşşeklikde emsâlin senin

KOŞMA

Eyvah aşkınla yandım
Sonra cevrinle kandım
Aldandım sözlerine
Seni vefalı sandım

Ver bir dolu içeyim
Gör aşkınla niceyim
O mahmur gözlerinden
Ben nasıl vaz geçeyim

Kadehler durmasun boş
İçüb olalım serhoş
Çünki ağyar sözünden
Yâr ile aram bir hoş

Şimdi dil biçaredir
Aklım pek âvaredir
Ayrılık ateşinden
Ciğerim pür yaredir

Sinemi hicri dağlar
Gözlerim irmakdır çağlar
Nakiyye’nin halini
Gören kâfirler ağlar

Nazan Bekiroğlu

İki kelimelik bir yazı(Mehmet BAKİ)

“Ekseriyatla yazdıklarımı beğenmem ve atarım!”

Bir yazının başlangıçı için garib bir cümle, biliyorum! Eğer benim gibi zor beğenen ve kolay kolay ikna olmayan bir insansanız bu girizgahın nereye varacağını tahmin edebilirsiniz.

Beğenmek ve beğenilmek! İnsanın en vahşi tarafı bu iki kelime üzerine inşa edilmiş. Yabani değil vahşi… Yabani olanın dizginlenmesi mümkünken vahşi olanın dizginlenmesi mümkün değildir. Akıllara  hemen şu sual gelebilir:”İyi ama vahşi olan ne için dizginlenemez?” Vahşi olan dizginlenemez zira bir şeyin vahşi olarak isimlendirilmesi bizzat vahşi olarak isimlendirenin kendindendir. Kendisi ile irtibat kurmaksızın insan, ne vahşeti ve ne vahşiyi idrak edebilir! O güne kadar kendinden bile sakladığı şeye şahit olmak… Havsalanın almaması, endişe ve inkar… Vahşi! Yabani öyle mi? Kesinlikle hayır! Yabani, insanın kendine ait olmayandır; dolayısiyle yabani olana şahit olan insan, sadece bir “yeniye” şahit olmamıştır; ilave olarak “yeni” ile irtibat kurmuştur. İrtibat kurulan bu saha aynı zamanda üzerinde tasarrufda bulunabilecek, ehlileştirilebilir bir sahadır. İnsanın bu şekilde düşünmesi ise “bu sahanın insandan daha aciz, insandan daha aşağıda ve insandan daha makul şartlara evet demesidir…”  Yani yabani hayır demez, diyemez. Tıpkı sahanın kendi üzerinde besledikleri gibi… Vahşi ve yabani, insana mahsus, biri beğenildiği için kabul edilen; diğeri ise beğenilmediği için inkar edilen sahaların has ismidir. Vahşi evet demez, yabani ise hayır diyemez! Ve insan her zaman “evet”i tercih eder…zımnen bile olsa!

Yabani ve vahşi akıllara, hayvanatı, nebatatı yahut iptidai olanı getiriyorsa şayet emin olun düşünce yapımızda bir sakatlık var demektir. Saydıklarımın hiç birisi ne yabanidir ne vahşidir. İnsan bu dünyada yabani olduğu için bu dünya insanın gözünde vahşidir! Bizler yani insanoğlu bu dünyaya hiçbir zaman evet demedik aksine hayır demeyi beceremedik. İndiğimiz, indirildiğimiz bu dünya sırf bu sebebledir ki bizim için yabani kaldı ve kalmaya devam edecek ama bir farkla: Dünyaya hayır demeyi beceremeyen bizler, dünyaya evet dedirtmeyi başardık! Beğenmediğimiz bu dünyayı, beğenilir kılma çabası içine düştük. Gelmiş ve geçmiş bütün fikirler, bütün icatlar, bütün keşifler, bütün her şey dünyayı ehlileştirme yani beğenilir kılma gayretinden başka bir şey değildir. Bu kaidenin tek bir istisnası vardır: Din!

Din insani değildir ve insani olmadığı için “beğenilmeyen” insanları muhatab almıştır. İnsanın tesis ettiği (yeni) ile insana ait olmayan (iyi) irtibat kurunca insandan sudur eden ilk hareket inkar olmuştur. çün ki din insanın asla kabule yanaşmadığı ve kendinden sakladığı şeyi aniden ve tek hamlede suratına çarpmıştır: vahşet! Kendince yabani olanı güzelleştirme iddiasındaki insan kendi vahşetini görünce ilk iş olarak inkar yoluna sapıyorsa şayet bu, dünyayı beğenmediği hakikatinin suratına çarpılmasındandır!

Bütün bu sözler ne içindi? İlk cümlem “Ekseriyatla yazdıklarımı beğenmem ve atarım!” olmuştu. Bu cümlenin devamı ise şu olacaktı: “Beğenmem zira yazdıklarımı vahşi görmeye mani olamam ve etrafımda vahşi olan hiç bir unsura tahammül edemem! Sırf bu sebebten bana ait dahi olsalar yanımda barındırmam. Beğenmediğim bir şeyin kime ait olduğunun ne ehemmiyeti var değil mi?” ilk cümlemin devamınında geçecek olan “vahşi” ve “beğeni” kelimeleri arasındaki irtibatın izahı için bu uzun girizgaha mecburdum.

Bu yazı vahşi bir yazıdır dolayisiyle muharriri vahşidir ve emin olun -yine bu yazı- imkansız olduğunun bilinmesine rağmen mümkün mertebe ehlileştirilmeye çalışılmıştır!

Bundan böyle her pazartesi ve cuma beraberiz efendim…

TARİHLER YAZACAK POLİSLERİZ

Tarihler yazacak güçüz, azimiz.
Yarınlara ışık, güven ilkemiz.
İrfanla koruruz biz bu devleti
Hiç gelir beşerin bütün kuvveti.

Bakışlar sevgidir, sözler adalet,
Aşarız, bulmayız zora mazeret.
Olmadı, olamaz asla esaret,
Asil kanımızdır bitmez cesaret…

Bizimledir halkın gece, gündüzü
Huzurdur, güvendir görevin özü.
Sakınmaz, adarız bu ömrümüzü
Namustur, şereftir Türk Polis sözü

Vatan, millet aşkı ömre bedeldir.
Yarınlar bu aşkla daha güzeldir.
İlkemizde; hayat hakkı temeldir
Barışla bağımız hep evrenseldir…

Orhan Afacan

Hâsılım yok ser-i kûyunda…

Hâsılım yok ser-i kûyunda belâdan gayrı
Garazım yok reh-i aşkında fenâdan gayrı

Ney-i bezm-i gamem ey âh ne bulsan yele ver
Oda yanmış kuru cismimde hevadan gayrı

Perde çek çehreme hicran günü ey kanlı sirişk
Ki gözüm görmeye ol mâh-likaadan gayrı

Yetti bî-kesliğim ol gaayete kim çevremde
Kimse yok çizgine girdâb-ı belâdan gayrı

Ne yanar kimse bana âteş-i dilden özge
Ne açar kimse kapım bâd-ı sabâdan gayrı

Bezm-i aşk içre Fuzûlî nice âh eylemeyem
Ne temettu’ bulunur bende sadâdan gayrı

Fuzûlî

Anlamadığınız bölümleri Meşveret Divanı mızın ilgili bölümünden sorabilirsiniz.

TÜRKOLOGLARIMIZ : REŞİD RAHMETİ ARAT

Türkologlarımız ana başlığı ile başlamış olduğum yazı dizisinin üçüncü büyük ismi ise Ord. Prof. Reşid Rahmeti Arat’tır. Ömrünü Türkçe üzerine yaptığı çalışmalarla geçiren özgün bir araştırmacıdır diyebilirim.

Reşid Rahmeti Arat, aslen Kazanlıdır. 15 Mayıs 1900 yılında Eski Ücüm’de doğmuştur. Babasının adı İsmetullah annesinin adı ise Mahbeder’dir. Arat, Kazakistan’ın Kızılyar şehrine gider ve ilk olarak Türk-Tatar mektebinde okur. Daha sonra özel bir gayret ile Rusça öğrenir ve Rus Gimnazyasında (Günümüzde lise düzeyinde bir okul) okur.1922 yılında yüksek öğrenimini yapmak için Almanya’ya gider. Gençlik teşkilatlarında birlikte çalıştığı Hüseyin Abdüş Bey Arat’ın en yakın dostlarındandır. Reşid Rahmeti Arat’ın türkoloji sahasına çıkışı ise Lehistan Tatarlarından Yakup Bey Şinkeviç tarafından olur.

Reşid Rahmeti Arat’ın Almanya’da okuduğu sıralarda W.Bang(Türkoloji üzerine önemli araştırmaları olan bir araştırmacı)’de Berlin’e gelir. Reşid Rahmeti Arat için bu büyük bir olaydır. Berlin İlimler Akademisi’nde Türk kültürüne dair birçok Uygur, Mani ve diğer alfabelerle yazılmış yazmaların tasnifi göreviyle görevlendirilir. 1927 yılında ise Berlin Üniversitesi’ni bitirir. Berlin Üniversitesi Şark Dilleri Kazan Lehçesi rektörlüğüne alınır. Dönemin Maarif vekili Arat’ı yanına çağırdığında Arat, Turkishe Turfantexte Vl, Oğuz Kağan gibi önemli eserleri meydana getirmiş, bilinen bir türkologtur.

Reşid Rahmeti Arat tıp öğrenimi gören Rabia Hanım ile evlenir. Evlilikten iki kızları dünyaya gelir. Bu noktada daha önce tanıttığım türkologlarda pek değinmediğim bir noktaya değinmek istiyorum: huy ve mizaç. Arat, çekingen, mahcup bir insandır. Ciddiyet, hassasiyet ve ketumluk onun karakterinin ayrılmaz bir parçasıdır. İlginç bir dikkati belirtmek istiyorum ki anılarından ve yakınlarının anlattıklarına göz attıklarımdan şunu da söyleyebilirim ki Arat bir soru sorulduğu zaman asla anında cevap vermezmiş. Bir soru sorulduğunda uzun bir müddet düşünürmüş. Uzun bir konuşmanın ardından da asıl söyleyeceğine geçermiş.

Reşid Rahmeti Arat’ın en çok konuşulan olayı ise “şive” tabiridir. Türk Şivelerinin Tasnifi adlı çalışmasında, şive tabirinin yanlış olduğunu söylerler ve bunun üzerine tartışmalar yaşanır. Bu tabir Kırımlı Bekir Çobanzade’nin kullandığı bir tabirdir. Mutlaka bir etkilenme sonucu bu tabiri kullanmıştır.

Reşid Rahmeti Arat, 1964 yılında vefat etmiştir. İşte bazı eserleri: Kutadgu Bilig, Atabetü’l-Hakayık, Eski Türk Şiiri. Eserlerin künyelerini vermek yerine basit bir şekilde isimlerini yazmayı tercih ettim. Çünkü bu yazı dizisinin sonunda türkologlarımızın eserlerinin listesini vermeyi düşünüyorum.

Görüldüğü gibi Reşid Rahmeti Arat’ı tam anlamıyla anlatmak mümkün değildir. Bu aslında tüm türkologlarımız için geçerli bir tabirdir diyebilirim. Nitekim bunu, yapmış olduklarına baktığımız zaman anlamamız mümkündür.

HAFTANIN SÖZÜ: “Dil, bir bahçedir. Bahçıvanı ise halktır.”(R.Bayındır

RÜŞTÜ BAYINDIR

Şiir-i Mevleviyân

Biz ba’de-yi Mevlevi’yi nûş iden dervişânuz,
Bâtında zühd ehliyüz, zahiren perişânuz,
Tekebbürlük libâsın çıkarub attık cândan,
Tarik-i Mevlevi’de şükür hâke yeksânuz.

Hazret-i divânî’ye talebeyüz, hem cânuz,
Hû deyû meşk eylerüz, katre içre ummânuz,
Takebbürlük libâsın çıkarub attık cândan,
Tarik-i Mevlevi’de şükür hâke yeksânuz.

Talebeyüz Sultân’a, halk içinde nihânuz,
Nâm, ad, san bilmezüz, Mevlevi dervişânuz,
Tekebbürlük libâsın çıkarub attık cândan,
Tarik-i mevlevi’de şükür hâke yeksânuz…

Gönderen İsim/Mail: erturkedebiyat


kartal escort istanbul escort istanbul escort beylikduzu escort porno seyret sisli escort istanbul escort atakoy escort