100 Yılın Yazarları

Katılım
8 Mar 2007
#1
Arthur Miller



Arthur Miller

17.10.1915 - 10.02.2005

"Amerikan Toplumunun Toplumsal Eleştirmeni"



Miller yüzyılımızın en önemli Amerikalı dram yazarlarından biri kabul edilmektedir. Miller'in kahramanları, haşin bir toplum içerisinde, kendi vicdanlarıyla yaşayabilmek için bireysel suç ve sorumluluklarıyla uzlaşmaya çalışırlar.

Miller New York'un Harlem mahallesinde dünyaya geldi. Avusturya-Macaristan'dan ABD'ye gelmiş Yahudi bir göçmen olan babası, bir kumaş mağazasının sahibiyken dünya ekonomik buhranından sonra 1929'da iflas etti.


Ekonomik durumun güvensizliği spora meraklı genci derinden etkiledi. 1934-38 yılları arasında Ann Arbor/Michigan'da edebiyat ve İngiliz dili yüksek eğitimini sürdürebilmek için Michigan Daily gazetesinde redaktörlük yaptı. Miller'in bu dönemde yazdığı ilk dramlar üniversitede takdirle karşılandı.

1947: All My Sons 1938'de New York'a dönen Miller, burada federal hükümetin bir tiyatro projesine katıldıysa da bu proje sözümona Komünist eğilimi nedeniyle 1939'da rafa kaldırıldı. Miller 1940 yılında kız arkadaşı Mary Slattery ile evlendi (iki çocuk). İlk romanlarından, röportaj ve pek başarılı sayılmayan bir dramdan sonra Miller, 1947'de All My Sons (Bütün Oğullarım) adlı tiyatro oyunuyla ünlenmeyi başardı. Babalarının ticaret anlayışıyla uzlaşamayan bir savaş zengininin oğulları ölünce, baba intihar eder. Daha sonraki yapıtlarının tümünde olduğu gibi, burada da, Norveçli yazar Henrik Ibsen'in dramlarını örnek alan Miller, toplumu eleştirmektedir.

1949: Death of a Salesman Yazar bundan iki yıl sonra Death of a Salesman (Satıcının Ölümü) ile en büyük başarısını elde etti. 1985'te Volker Schlöndorff tarafından filme uyarlanan bu dramında Miller, uzun yıllardan sonra çalıştığı firma tarafından işten çıkarılan Willy Loman'ın yıkılışını gözler önüne sermektedir. Geriye dönüşlerle kaçırılmış fırsatları gözünün önünden geçirir, özel hayata bir dönüş yapar, oğulları tarafından reddedilir ve hayatına son verir. Miller'in dramları için karakteristik olan, başkişilerinin vicdanlarıyla hesaplaşırken aklanmaya çalışmalarıdır. Miller'in karakterleri, ahlaki tutumlarına bağlı olarak toplumda bir yere sahip olurlarken, bireyler tekrar tekrar toplumun istekleri karşısında başarısızlığa uğrarlar. Yalnızlıkları ve kendi suçlarıyla hesaplaşmaları, Miller'in sayısız deneme yazısında da işlediği ana konuları oluşturur. Yine 1949 yılında Millet Pulitzer Ödülünü aldı.


50'li Yılları McCarthy ile Çelişmeleri Zaman zaman sosyalist görüşlere yakınlık duyan Miller'in toplumsal eleştirileri Amerika Karşıtı Çalışmaları Araştırma Komitesinin dikkatini çekti. Miller The Crucible (Cadı Kazanı) (1953, filme alınışı: 1956, senaryo: Jean-Paul Sartre) adlı tiyatro oyununda, adı geçen komite başkanı Joseph R. McCarthy'yi eleştirmişti. Bu oyunda kasaba sakinleri ahlak havarileri tarafından kötülerin üzerine vahşice bir av düzenlemek üzere kışkırtılırlar. Kasabaya nefret ve muhbirlik çalışmaları hakim olur. Bu dramın yorumlanmasına bağlı olarak Miller, komünizmi desteklemekle suçlanarak 1957'de ifade vermeyi kabul etmemesi üzerine komiteyi hiçe sayması nedeniyle sonradan ertelenen bir yıllık hapis ve para cezasına mahkûm edildi (1958'de düzeltildi).

1964: After the Fall Miller ayrıca Marilyn Monroe ile yaptığı evlilik (1956-61) yüzünden gazete manşetlerine girdi. Monroe için The Misfits (Uyumsuzlar, 1959) adlı filmin (1960) senaryosunu yazdı. Monroe'nun kendi yaşamına son vermesi üzerine Miller 1962'de Avusturyalı Inge Morath ile evlendi (bir çocuk).


Seks sembolü eşinin intihar olayını ve 50'li yıllardaki özel sorunlarını Miller, After the Fall (Düşüşten Sonra, 1964) adlı dramında işleyerek her şeye yeniden başlayabilmek için gerekli güce kavuşabilmek üzere kendini bulmaya çalıştı. Aynı yıl içinde Incident in Vichy (Vichy'de Olay) adlı oyunu ilk kez sahnelendi. Miller bu oyununda rastgele yoldan geçen insanların masabaşı Nazi suçluları tarafından "Yahudi" olarak tutuklanıp, sorguya çekilmelerini ve gösterdikleri tepkileri dile getirmektedir. Playing for Time (Zaman Kazanmaya Çalışırken, 1980) adlı televizyon senaryosunda da Nazi dönemini ele alarak bu sefer Auschvvitz konsantrasyon kampının orkestrasını konu alır. Miller 70'li ve 80'li yıllarda yazdığı dramlarla eski başarılarına ulaşamadı. 1987'de Timebends (Zamanın Dönemeçleri) adlı anılarını yayınladı.




Miller'in Diğer Dramları

1955: A Memory of Two Mondays (İki Pazartesinin Anısı): Miller'in, 30'lu yılların başında çalıştığı bir araba yedek parçası deposundaki deneyimlerini anlatan otobiyografik yapıtı.

1955: A View f rom the Bridge (Köprüden Bakış): New York'ta yaşayan Sicilyalı göçmenlerin dünyasında geçen bir kıskançlık dramı ve toplumsal suçlama.

1968: The Price (Bedel): İki erkek kardeşin geriye bakarak hayatlarındaki suçlarla ve sorumluluklarla hesaplaşması.
 
Katılım
8 Mar 2007
#2
100 Yılın Yazarları / Doris Lessing



Doris Lessing

22.10.1919 Kirmanşah (İran)

"İç Alemin İnceden İnceye Araştırılması"



İsterseniz yanlış düşünün,
ama her durumda kendi kafanızla düşünün
Lessing


İngiliz yazar romanlarında ırkçılığı ve erkeklerin egemen oldukları bir dünyada kadının sorunlarını ele aldı. Mistiğin etkisi altında yazdığı çok sayılı yapıtında Lessing, insanın atom holokostundan (yıkımından) sonraki gelişmesini işledi.


Bir İngiliz subayının kızı olarak Doris May Taylor adıyla Kirmanşah'da (İran) doğdu. Beş yaşına geldiğinde babasının bir mısır çiftliği işlettiği Rodezya'ya ailesiyle birlikte taşındı. Taylor okulu 1933 yılında bıraktı. Dadılık ve daktiloluk yaptığı gibi, 19. yüzyıl Avrupa ve Amerika edebiyatıyla yakından ilgilendi. 18 yaşında baba evini terk ederek iki yıl sonra sömürge subaylarından Frank Charles Wisdom ile evlendi (bir çocuk).

1949: İngiltere'ye Taşınması Boşandıktan bir yıl sonra 1943'te Alman göçmen Gottfried Lessing ile evlendi (bir çocuk). Yeni eşi Komünist Partisi üyelerindendi ve eşine siyasal ideallerini aşıladı. 1949'da boşandılar. Lessing aynı yıl içinde İngiltere'ye taşınarak 1950'de The Grass is Singing (Türkü Söylüyor Otlar) adlı Afrikayla ilgili trajedisini yazdı. Bu roman da, onu izleyen yapıtları gibi, Rodezya'da geçer. Baskı altına alınan cinselliğinden rahatsız olan beyaz bir kadın siyah uşağıyla aralarındaki alışılmış mesafeyi kapatır. Bunu yaparken erkeğin gururunu zedelediği için sonunda öldürülür. African Stories or This was The Old Chiefs Country (Afrika Öyküleri ya da Burası Yaşlı Şefin Ülkesiydi, 1951) adlı öykü kitabını yayınladıktan sonra, yazarlıktan kazandıkları yaşamasına yetmeye başladı. Öykülerinin odak noktası hep ırkçılık çatışmalarına ayrılmıştı.


1952/62: İki Başyapıt 1952'de genç Martha Quest'ın hayat yolunu izleyen beş ciltlik dizi romanının birinci cildi olan Children of Violence’ı yayınladı. Lessing burada bireysel gelişme, toplumsal talepler ve gerçek arasındaki gerilim alanını anlatır. Birçok eleştirmen tarafından "bir çağın gözler önüne serilmesi" olarak övülen bu dizi, 1998'de oluşan atom holokostuyla son bulur.

Macaristan isyanının bastırılmasından sonra Lessing 1956'da komünizme sırt çevirdi. Altı ay sonra, artık yazı yazmayan başarılı bir kadın yazarın geçirdiği buhranı anlattığı The Golden Notebook'u (Altın Defter) yazdı. Biçimsel çatısını kısa bir romanın oluşturduğu bu yapıtta roman kahramanının değişik renkli güncelerinden alınma notlar -varoluşunun değişik yönlerini birleştiremeyişinin işareti olarak- kullanılmıştır. Yazar sonunda yanlış zorunluluklardan kendisini kurtarıp bir tek altın renkli güncesine yazı yazmayı sürdürür.

60'lı Yılların Ortasından Sonra: İç Dünyasını Araştırması Lessing bunları izleyen yapıtlarında geleneksel realizmi aştı. C.G. Jung'un teorilerinden ve Sufîzm'den etkilenen Lessing kendisini roman kahramanlarının iç dünyalarını anlattığı kendi sözleriyle bir "inner space fiction"a (içsel roman) yöneldi. Burada karakteristik olan, deliliğin de yaratıcı bir güç anlamına geldiği anlayışıdır. Bu dönemde Briefing for a Descent into Hell (Cehenneme İniş İçin Brifing, 1971) adlı romanında düşleri, trans halini ve doğaüstü algılanıştan işleyerek "normal" davranış örneklerini eleştirdi. The Memoirs of a Survivor (Sağ Kalanın Anıları, 1974) adlı roman değişik düzeylerde geçer: Orta yaşlı bir kadın çevresindeki insanların bir tehlike anında nasıl değiştiklerini görür. Kadının oturma odasının duvarlarından birinin arkasından yeni bir bilinç basamağıyla eş anlama gelen başka bir dünya bulunmaktadır. Beş ciltlik Canopus in Argos: Archives (Kanobos Argos'ta: Arşivler, 1979-82) Lessing, bilim-kurgu roman türüne yöneldi. Burada insanın bir atom yıkımından sonraki hali ele alınmaktadır.

80'li Yıllar: Realizme Geri Dönüşü Jane Somers takma adını kullanarak tanınmamış bir yazarın ilk yapıtı olarak sunduğu The Diaries of Jane Somers (1981) adlı romanıyla gazete manşetlerine geçti. Otobiyografik izler taşıyan bu romanıyla olduğu gibi The Good Terrorist (Terörist, 1985) ile de yeniden gerçekçi bir anlatım tarzına dönmüş oldu. Lessing bu siyasal romanında, kendisinin neden olduğu ruhsal kusurları kabullenmek istemeyen bir topluma saldırmaktadır. The Fifth Child (Beşinci Çocuk, 1988) adlı kitabı İngiltere'nin orta sınıfını irdelemesidir. Lessing 1994'te Under My Skin (İç Dünyam) adlı otobiyografisini yayınladı.

Yazarın Diğer Kitapları: Siyah Madonna, Evlenmeyen Adamın Hikayesi,
Gene Aşk, İçinde Yaşamayı Seçtiğimiz Hapishaneler, Mara ile Dann.
 
Katılım
8 Mar 2007
#3
100 Yılın Yazarları / Ernest Hemingway



Ernest Hemingway

21.07.1899 - 02.07.1961


"Gerçeği Arayan Bir Öykü Yazarı"

Amerikalı yazar kısa öykünün ustası sayılmaktadır. Hemingway izlenimlerini ve deneyimlerini kuru, kısa bir stille aktarmaya çalıştı. Yapıtlarının konusu başlıca aşk ve ölümle insanın hayattaki başarısızlığından ibarettir. Amerikan edebiyatındaki Redskin, Tough Boy gibi, tüm bir yaratıcılık anlayışını, sporcu, avcı, asker portreleriyle dile getirerek başarıyla temsil etti.



Kuralları titizlikle belirlenmiş bu geniş düşsel evren, ne gerçekçi yazımın kesinliğini, ne de Amerikan edebiyatına insanlığın durumunu anlatma olanağı veren geniş boyutlu simgeselliği dışlar. Hemingway’in çok boyutlu bir ilgi alanı olması ve buna sıkı sıkıya bağlı kalması, yapıtlarının, geçek bir psikolojik çözümleme yerine ucuz kahramanlığa yer veren, yüzeysel bir nitelik taşıdığını düşündürür.

Doktor bir babayla opera şarkıcısı bir annenin oğlu olarak Şikago yakınlarında Oak Park'ta dünyaya gelen Ernest, burada beş kardeşiyle birlikte büyüdü ve 1917'ye kadar okula devam etti. Tutkulu bir sporcu olan Hemingway, henüz öğrenci gazetesinde çalışırken gazeteci olmaya kararlıydı. 18 yaşında Kansas City Star gazetesinde başladığı eğitimini, I. Dünya Savaşı'nda Kızılhaç örgütüyle birlikte sağlık memuru olarak İtalya'ya gitmek üzere bıraktı. Ağır bir şekilde yaralanan Hemingway, iyileştikten sonra piyade birliğine gönüllü olarak katıldı. Savaşta yaralanınca ölüm korkusuyla tanıştı; bu konu bütün yapıtlarında öne çıkar.

1924: In Our Times Hemingway, 1920'de evlendiği Hadley Richardson ile birlikte Toronto Star Weekly gazetesi için dış ülke muhabiri olarak Avrupa yolculuğuna çıktı. Birlikte bir çocuk sahibi olduğu ilk eşinden 1924'te boşandı. İkinci evliliğini gazeteci Pauline Pfeiffer ile yaptı (iki çocuk) ve 1940'ta boşandı. 1921'de Türk-Yunan savaşında savaş muhabiri olarak bulundu. Bir yıl sonra da Mussolini'nin Roma'ya yürüyüşünü anlattı. Amerikalı yazar Gertrude Stein ile arkadaş olunca Hemingway edebiyata yönelmeye heveslendi. Bunun ilk semeresi In Our Times (Zamanımızda, 1924) adlı kısa öykülerden oluşan bir kitaptı. Hemingway burada izlenimlerini sade, açık bir dille aktarmaktadır. Yapıtlarının amacı, yüzeyin altındaki gerçeklere ulaşmaktı.

1929: A Farervell to Arms 1926'da Hemingway'ın ilk romanı The Sun Also Rises (Güneş de Doğar) yayınlandı. Savaşta aldığı yaralar yüzünden çocuk yapma yeteneğini ve hayatın bir anlam taşıdığına ilişkin inancını yitiren bir Amerikalının öyküsünde "Lost Generation" (Yitik Nesil) denilen neslin (20'li yıllarda Paris'te bulunan umutsuzluğa kapılmış Amerikalı edebiyatçılar) havası yansıtılmaktadır.

Ulusal fanatizme karşı bir suçlama olarak algıladığı A Farewell to Arms (Silahlara Veda, 1929) adlı romanı çok büyük bir başarı kaydetti. Hemingway bu romanında yaralı bir askerin bir hemşireye duyduğu aşkı anlatır. Savaşın anlamsızlığını anlayan erkek, bir de hamile sevgilisinin ölümüne katlanmak zorunda kalır.

30'lu Yılların Ortasında: Politik Konular İspanya'ya yaptığı bir yolculuk esnasında Death in the Afternoon (Öğleden Sonra Ölüm, 1931) adlı romanı yazdı. Burada Hemingway için tutku haline gelmiş olan boğa güreşine ve bu güreşlerin ülkesine saygı gözler önüne serilir. Afrika turunu 1935'te The Green Hills of Africa'da (Afrika'nın Yeşil Tepeleri, 1935) anlattı. Bir yıl sonra İspanya İç Savaşında Cumhuriyetçilerden yana tavır aldı. Ayrıca savaşı anlatan belgesel bir filmin senaryosunu hazırladı: The Spanish Earth (İspanya Toprağı, 1938). Hemingway 1939'da Küba'ya taşındı. Bir yıl sonra gazeteci Martha Gallhorn ile evlendi (1944'te boşandılar). Dördüncü evliliğini 1946'da Mary Welsh ile yaptı. Yine 1940 yılında For hom the Bell Tolls (Çanlar Kimin İçin Çalıyor) adlı başarılı romanı çıktı. 1943'te filme alınan bu romanda Amerikalı kolej doçenti Robert Jordan, İspanya İç Savaşında bir gerilla birliğiyle birlikte stratejik açıdan önemsiz bir köprüyü havaya uçurur. Birlikte savaştığı Maria'ya âşık olan Jordan, Franco'cu birliğin saldırısına uğrayıp yaralanır ve ölür. Aşkı ve ölümü anlatan bu yapıtta artık bireyin menfaatleri odak noktasını oluşturmaz. Hemingway toplum adına sorumluluk üstlenmeyi kabul eder. Bu düşüncesini 1942'de girdiği Amerikan deniz kuvvetlerinde uygulamaya koydu. İstila birliklerinin muhabiri olarak 1944'te Fransa çıkartmasına ve Paris'in kurtuluşuna katıldı.

1954: Nobel Ödülü Büyük bir başarı kaydedemeyen Across the River and into the Trees (Irmaktan Öteye ve Ağaçların İçine, 1950) adlı Venedik romanından sonra, 1952'de Hemingway'ın başyapıtı The Old Man and the Sea (İhtiyar Adam ve Deniz) yayınlandı. Bu kısa romanın kahramanı Kübalı balıkçı Santiago, 84 kez boşuna denize açıldıktan sonra kocaman bir kılıç balığı yakalar. Bu başarısının sevinci içinde yakaladığı balığı teknesine bağlayarak evine doğru yelken açar. Balığı yolda köpekbalıkları tarafından yenilip bitirildiği halde Santiago ertesi günü yine denize açılır. İnsan hayatına dair bu sade parabol insanın boşuna başarı peşinden koşusunu simgeler. İnsanın doğaya karşı savaşına öldürme gereksinimi egemendir. Birey tüm yenilgilere karşın yeniden yaşam savaşına döner. Hemingway 1953'te Pulitzer Ödülünü aldıktan sonra 1954'te Nobel Edebiyat Ödülüne layık görüldü. Arteriyosklerozlu tutkulu avcı Hemingway yedi yıl sonra, 61 yaşında, Ketchum/Idaho'da kendisini avcı tüfeğiyle vurarak yaşamına son verdi.



Eserleri

Savaş sürekli bir esin kaynağıdır (Silahlara Veda [A Farewell to Arms], 1929; [The Fifth Column and the First Forty-nine Stories], 1938; Çanlar Kimin İçin Çalıyor [For Whom the Bell tolls], 1940; Irmağın Ötesi [Across the River and into the Trees], 1950) ve savaş konusu, av ve serüven öykülerinde (Afrika'nın Yeşil Tepeleri [The Green Hills of Africa], 1935; İhtiyar Adam ve Deniz [Old Man and the Sea], 1952) ele aldığı aşk, moral gücü ve yalnızlık konularıyla birleşir. Öykü türü ([Men without Women], 1927; Ya Hep Ya Hiç [To Have and Have not], 1937), günlük yaşamın tekdüzeliğinde bunalım anlarını saptama olanağı verir. 20'li yılların sürgününü anlatan Güneş de Doğar [The Sun Also Raises], 1926 ve Paris Bir Şenliktir [A Moveable Feast], 1964 adlı yapıtlarında yazarın gizli ruhsal zayıflıklarıyla kırılganlığının düşsel evrenini ortaya koymak için seçilen yollar sergilenir. Boğa güreşlerine ilişkin olarak [Death in the Afternoon], 1932 yılına ait bir yapıtıdır.
 
Katılım
8 Mar 2007
#4
100 Yılın Yazarları / Federico Garcia Lorca



Federico Garcia Lorca

05.06.1898 -19.08.1936


"İnsan ve Gelenekler"


Oyunları en çok sahnelenen 20. yüzyıl İspanyol dram yazarı, yapıtlarında toplumun zorunluluklarına ve normlarına karşı koydu.

Garcia Lorca Fuentevaqueros/Granada'da geniş arazi sahibi bir babayla öğretmen bir annenin oğlu olarak dünyaya gözlerini açtı.



Varlıklı ebeveynlere sahip çocukların gittikleri yatılı bir okulda okuduktan sonra, 1917'de önce Granada'da, sonra Madrid'de felsefe ve hukuk tahsil etti. Burada kültür-sanat çevresine girerek Luis Bunuel, Salvador Dali ve Juan Ramon Jimenez ile tanıştı.


1925: Dram Yazarı Olarak Başarıya Ulaşması

Garcia Lorca'nın ilk dramı El maleficio de la mariposa (Kelebeğin Büyücülüğü) adlı alegorik piyesi 1919'da yazıldı ama, ne yazık ki, bir yıl sonra ilk kez sahnelendiğinde başarısızlığa uğradı. Dram yazarı olarak ilk başarısını 1925'te yazdığı Manana Pineda ile elde etti. 1927'de ilk kez sahnelenen bu oyunun dekorlarını Dali hazırladı



Bu lirik yapıtta 19. yüzyılda Endülüs'te yaşayan özgürlük kahramanı bir kadının öyküsü anlatılmaktadır. Burada Garcia Lorca'nın en büyük teması olan özgürlüğün, aşk ve ölümle iç içe karışması göze çarpmaktadır. Garcia Lorca, müzik öğretmeni Manuel de Falla ile birlikte İspanya'nın tümünden topladığı halk şarkılarını işleyerek birkaç kitabında kullandı. 1928'de yayınladığı Romancero gitano (Çingene Romansları) adlı şiir kitabı kendisine bir Endülüs Çigan şairi denilmesine neden oldu. Ne var ki bu şiirleri kendilerine İspanyol şiirini yenilemeyi amaç edinmiş olan 1927 neslinin temsilcisi olduğunu kanıtlıyorlardı. Her ne kadar Garcia Lorca Çingene Romansları’nda halk şiirine başvurduysa da bunları avantgard sembollerle birleştirmiştir.


Garcia Lorca 1929/30 yıllarını ABD'de geçirdi ve burada sürrealist şiirler yazdı. Bu şiirleri 1940'ta Poeta en Nueva York (New York'ta Şairler) adlı kitapta topladı. "Makinaların Dünyası" olarak nitelendirdiği ABD'den hoşlanmadığı için İspanya'ya planladığından erken döndü.


1930'dan Sonra: Tiyatronun Yenilenmesi
Garcia Lorca bir dram yazarı olarak tiyatroyu yenilemek istiyordu. Bunu yaparken, oyunlarında etkilerini kombine ettiği çok sayıda örnekten yararlandı. Halk şarkılarıyla ördüğü La zapatera prodigosa (Ayakkabıcının Garip Karısı) adlı farstan sonra (1930) Amor de Don Perlimplin con Belisa en su jardin (Don Perlimplin'in Belisa'yi Bahçede Sevmesi, 1931) adlı komik, masalsı, grotesk elemanlar birleştiren oda oyunu yayınlandı. Asi que pasen cinco anos (Beş Yıl Geçer Geçmez, 1931) adlı sürrealist düş oyununda ve El publico (Halk) (1931, yayınlanışı: 1976) adlı itiraf dramıyla, başta gizli dürtüler ve tutkular olmak üzere insanın içinde gizlenmiş olanları açığa çıkartmaya uğraşan bir tiyatro türü yarattı.


1933/34: Üç Başyapıtı
İspanya Cumhuriyeti'nin ilanından sonra Garcia Lorca Eduardo Ugarte ile birlikte La Barraca adlı gezgin sahneyi kurdu. Amacı kırsal kesimdeki halka İspanyol klasiklerini tanıtmaktı.



İzleyen yıllarda en önemli dramlarını yazdı: Bodas de sangre (Kanlı Düğün, 1933) adlı lirik trajedide İspanya'nın üç esas temasını işledi:
Tutku, zina ve kan davası. Gelin düğün gününde âşığıyla birlikte kaçar ama damat tarafından bulunurlar. Her iki erkek birbirini öldürür.



Garcia Lorca insanı, tabiatın karşı konulamaz temel güçleri olarak gördüğü doğa yasasıyla toplumsal normlar arasında sıkışıp kalmış biri olarak gösterir. Bunu yaparken antik tragedyaların biçimine başvurur.

Dona Rosita la soltera, o el languaje de las floras (Dona Rosita Bekâr Kalıyor ya da Çiçeklerin Dili, 1934) adlı romansında, insanın hayatını gönlünce yaşamasını engelleyen gelenekleri eleştirdi. Rosita Amerika'ya giden ve onu sürekli olarak evlenme vaadiyle oyalayan nişanlısını 25 yıl boşuna bekler. Ancak nişanlısının çoktandır evli olduğunu öğrendiğinde umudunu yitirir.

Yine 1934'te tatminsiz bir kadının trajedisi olan Yerma 'yi yazdı. Yerma bir çocuk sahibi olmayı özlerken kocası yalnız cinsel tatmin peşindedir. Yerma, gençlik arkadaşında doyumu bulabileceğini düşündüğü halde, katı ahlak yasalarını hiçe sayıp kocasını bırakmaya cesaret edemez. Onun yerine kocasını öldürür.


1936: Öldürülmesi
Garcia Lorca'nın son oyunu olan La casa de Bernarda Alba (Bemarda Alba'nın Evi, 1936) (İlk sahnelenişı: 1945) toplumsal ve ahlaksal zorunlulukların sonuçlarını gözler önüne serer. Kocasının ölümünden sonra despot Bernarda beş kızını dış dünyadan izole eder. İçlerinden sadece Adele annesine başkaldırır. Adele intihar edince annesi ailenin itibarını zedelememek için bu olayı gizler.

Garcia Lorca İspanya İç Savaşı patlak verdikten kısa bir müddet sonra, annesiyle babasının evinde tatil yaparken, Franko taraftarı Guardia Civil tarafından hiçbir neden gösterilmeksizin tutuklandı. 38 yaşındaki yazar bir ay sonra Granada yakınlarındaki Viznar uçurumunda kurşuna dizildi.
 
Katılım
8 Mar 2007
#5
100 Yılın Yazarları / Franz Kafka



Franz Kafka

"Labirent İçindeki İnsan"



Avusturyalı yazar, roman ve öykülerinde insanın adı bilinmeyen, içyüzü anlaşılmayan güçlere teslim olmasını işlemektedir. Max Brod Kafka'nın son arzusuna karşı gelerek yapıtlarını ölümünden sonra yayınlanmak suretiyle Kafka'nın dünya çapında ünlenmesini sağladı.



Kafka Alman asıllı Yahudi bir tüccarın en büyük oğlu olarak Prag'da dünyaya geldi. Öğrencilik yıllarında bile içine kapanık olan bu çocuğun yaşamında yazı yazmasının özel bir yeri vardı.


15 yaşındayken yazdığı ilk öykülerini sonradan imha etti. Kafka liseyi bitirdikten sonra 1901'de kimya okumaya başladıysa da, sonradan Alman filolojisiyle sanat tarihi bölümlerine geçti ve en sonunda annesiyle babasının isteğine uyarak hukuk eğitimi aldı.



1902: Max Brod ile Tanışması 1902 yılında tanıştığı Max Brod, Kafka'yı Prag'ın edebiyat çevrelerine tanıttı ve hayat boyu arkadaşı oldu. Kafka 1906'da hukuk doktoru olduktan sonra bir yıl mahkeme stajı gördü. 1908 ortalarında Bohemya Krallığı İşçi Kaza Sigortaları Kurumuna hukuk danışmanı olarak girdi. Brod ile birlikte aralarında Paris, Weimar ve Zürih kentleri de olmak üzere, büyük yolculuklara çıktı ve böylelikle bir aşk/nefret ilişkisiyle bağlı bulunduğu, doğduğu kente en azından zaman zaman sırtını çevirdi. 1912'de tanıştığı Berlinli sekreter Felice Bauer ile iki kez nişanlandı (1914 ve 1917).


1912: Dikkate Değer Öyküleri 1912 yılında Kafka en çok tanınan öykülerinden ikisine imza attı. Bir baba ile oğlu arasındaki çelişkileri konu alan Dos Urteil (Yargı) adlı öyküsünü bir gecede yazdı. Oğul, düğünü arifesinde ruhsal açıdan babasına bağımlı olduğunu kabullenmek zorunda kalır ve babasının kendisi için verdiği ölüm kararına isteyerek boyun eğer. Die Venvandlung (Değişim) adlı öyküsünde de ailenin yıkıcı gücü konu alınmıştır. Gregor Samsa bir gecede çok ayaklı bir böcek haline gelir. Kendi kabuğuna çekilir ve yıllarca saçını süpürge ettiği ailesinin kendisiyle hiç ilgilenmediğine tanık olur. Bunun üzerine besin almayı reddeder ve babası tarafından da yaralanınca, ölür. Kafka 1912 yılında aynı zamanda, ölümünden sonra Amerika (1927) adı altında yayınlanan Der Verschollene (Yitik) adlı romanını yazmaya başladı. Bu yapıt, ABD'de tutunma çabaları sonuç vermeyen 16 yaşındaki Kari Rossmann'ın başından geçenleri anlatır.



1914: Der Prozess 1914'te yazılıp 1925'te yayınlanan Kafka'nın en tanınmış romanı Der Prozess (Dava) hiçbir neden gösterilmeksizin dava edilmek üzere tutuklanan banka memuru Josef K.'yı konu alır. Her ne kadar tutuklanma nedenlerini araştırırken karmakarışık yargı mekanizmasını iyice tanısa da davasını yürüten yargıcı hiçbir zaman göremez. Davası bir yıl sürdükten sonra K. bir taş ocağında öldürülür. Bu yapıt, insanın adı belli olmayan otoritelerce güvensizliğe itilişini göstermektedir.


Yine 1914'te In der Strafkolonie (Ceza Sömürgesi) adlı öyküsünü yazdı. Burada bir bilim adamı, kendisine ne gibi suçlar yüklediğini anlatan darbelerle yaralana yaralana korkunç bir biçimde öldürülür. Kafka 1917'de yavaş yavaş insana dönüşerek gelişmelerini anlatan bir maymunun öyküsü olan Bericht für eine Akademie (Bir Akademiye Rapor) adlı yapıtını tamamladı. Aynı yıl içinde akciğer tüberkülozuna yakalandı. İki yıl sonra da bir ayakkabı tamircisinin kızı olan Julie Wohryzek ile kısa süreli bir nişanlılık dönemi yaşadı.
1919'da kaleme aldığı Brief an den Vater'de (Babaya Mektup) aşırı taleplerinden ömür boyu rahatsızlık duyduğu otoriter babasının baskısından kurtulmayı denedi. Ne var ki bu mektubu babasına hiçbir zaman postalamadı. Buna karşılık evli bir gazeteci olan Çekoslovakyalı Milena Jesenska ile 1920-23 yılları arasında çok sık mektuplaştı ve kendisine güncelerinin tümünü verdi.



1929'dan Sonra: Das Schloss Sağlığı giderek bozulan Kafka 1922 ilkbaharında malulen emekli edildi. Yazar bu tarihten sonra üçüncü romanı olan Dos Schloss (Şah) üzerinde çalışmaya başladı. Hiçbir zaman tamamlanamayan bu romanı 1926'da yayınlandı. Burada K. adlı adam arazi ölçüm işleri için şatoya çağrılmakla beraber önceleri muhatap olabileceği hiç kimseyi bulamaz. Sonunda şato sekreterine ulaşabildiğinde yapılan görüşme sırasında yorgunluktan uyuyakalır. Birkaç defa sanatoryumda tedavi gördükten sonra Kafka, 1923/24 kışını sevgilisi Dora Diamant ile birlikte Berlin'de geçirdi. Ein Hungerkünstler (Açlık Cambazı) adlı öykü kitabının düzeltmelerini yaparken (1924) hastalığı şiddetlendi. Kafka aynı yıl içinde, 40 yaşında Aşağı Avusturya Klosterneuburg yakınlarında bir sanatoryumda yaşama gözlerini yumdu. Çoğu yayınlanmamış yapıtlarının ölümünden sonra yakılmasını vasiyetnamesinde istemesine karşın Max Brod yazarın bu arzusuna uymadı.
 
Katılım
8 Mar 2007
#6
100 Yılın Yazarları / George Bernard Shaw



George Bernard Shaw




"20. Yüzyılın Shakespeare'i"



İrlanda asıllı İngiliz yazar toplumsal/eleştirel oyunlarında komedi biçimini kullanarak adil bir toplum için savaş verdi.



Shaw insanın yaşama gücünü ve realizmi değişikliğin temelleri olarak görüyordu.


Protestan bir mısır tüccarıyla bir müzik öğretmeninin oğlu olarak Dublin'de dünyaya geldi. 15 yaşında bir emlakçının yanında çalışmaya başlayan Shaw, beş yıl sonra Londra'ya geçti. Ne var ki burada yazar olarak kariyer yapmayı uman Shaw'ın bu emeli gerçekleşmedi. 1884'te burjuva tabakadan radikal sosyalistlerden oluşmuş bir birlik olan Fabian Society'ye katıldı. Shaw yapıtlarında toplumun hedefleri olan eğitim, halkın aydınlatılması ve demokratik reformları savunmaya çalıştı. 80'li yılların ortasından sonra kendine müzik ve tiyatro eleştirmeni olarak bir yaşam kurdu. Shaw, düşüncesine göre fazla apolitik olup sırf eğlendirmeye yönelik olan İngiliz oyunlarını eleştirerek Norveçli yazar Henrik Ibsen'in toplumsal ve sosyal/eleştirel dramlarıyla karşılaştırdı.



1892: İlk Yapıtı Yazarın ilk dramı olan Widower's Houses'da (Bekâr Evleri) oyunun kahramanı, her şeyi çiğnemek pahasına da olsa, yalnız kazanç peşinde olduğunu itiraf eder. Sevdiği, lükse düşkün kadınla evlenebilmek için ahlaki sakıncaları unutur. Shaw 1894'te yazdığı ikinci dramı Mrs. Warren's Profession (Madam Warren'in Sanatı. Yasaklandıktan sonra ancak 1902'de ilk kez sahnelenebildi) kapitalist toplumu suçlar. Bu oyunda genç bir kız annesinin bir randevuevi işleterek kendisine böylelikle seçkin bir eğitim için olanak sağladığını öğrenir. Kızı annesine sırt çevirir. Shaw bu bozuşmadan, fuhuşu resmen reddedip gizlice göz yumduğu için, toplumu suçlamaktadır.

1894: Arms and the Man Tüm eleştirilerine karşın Shaw'ın dramları, ahlak dersi veren oyunlar olmayıp nükteli diyalogları ve güçlü karakterli, sempatik "Anti-Kahramanları" sayesinde ilgi çekiyorlardı. Shaw komediyi, eleştirilerini nakledebilmek için en uygun araç olarak görüyordu. Düşünceye hitap eden oyunlarının amacı toplumu değiştirebilmekti. Arms and the Man (Silahlar ve Kahraman, 1894) adlı oyununda romantik aşk ve kahramanca savaş klişelerinin maskesini düşürdü.



Kahramanların akılları başlarına getirilir ve daha özgür bir biçimde, dünyaya daha gerçekçi bir şekilde bakmaları için ikna edilirler. 1897'den sonra Londra'nın St. Pancras semtinde belediye meclisi üyesi olan Shaw, 1898'de varlıklı bir kadın olan Charlotte Payne-Townsend ile evlendi. 1899'da Caesar and Cleopatra ilk kez sahnelendi. Shaw'ın Sezar'ı kahraman bir devlet adamı olmayıp kendi kendisiyle alay ederek hatalarını anlayan ve böylelikle büyüklüğe ulaşan soğukkanlı bir pragmatisttir.

1913: Pygmalion Man and Superman (İnsan, Üstün İnsan) (1903, İG: sahnelenişi: 1905) ile Shaw İngiliz aydınlarının ana figürü haline geldi. Komedi biçimindeki felsefi dramı yeniden, toplumsal değişikliğin ancak gerçekçilikle mümkün olabileceğini konu etmektedir. 1913'te ilk kez sahnelenen Pygmalion'u (Bir Kadın Yarattım) Shaw eşiyle birlikte taşındığı Hartford yakınlarındaki Ayot St. Lawrence'de yazdı. Aynı adlı Yunan efsanesine dayanan bu başarılı komedi, dil profesörü Higgins tarafından çok katı bir eğitimle bir çiçekçi kızken sosyetik bir hanımefendi haline getirilen Eliza Doolittle'in öyküsünü anlatır. Bir kobay olarak kullanılan Eliza, Profesör Higgins'in evinden kaçar. Bu arada kendi başına hareket edebilen bir kadına dönmüş olan genç kızı Higgins ancak kaybedince ona karşı beslediği duyguların farkına varır. Shaw'ın tiyatro oyunu 1956'da Frederick Loewe tarafından My Fair Lady adlı bir müzikal olarak oynatılınca dünya çapında üne kavuştu.

1923: St. Joan Dramatik tarihsel bir oyun olan St. Joan (Jandark, 1923), Shaw'ın kariyerinin doruk noktasını oluşturmaktadır.



Yazar tarihsel figüre dayanarak özgürlüğünü her şeyin üstünde gördüğü için yozlaşmış topluma hiçbir şekilde ödün vermeyen bir kadının portresini çizdi. Joan gücüyle yeni bir toplumun savaştaki lideri olur. Shaw bundan iki yıl sonra Nobel Edebiyat ödülünü aldı. Bunu izleyen zamanda, aralarında SSCB, ABD ve Güney Afrika da olmak üzere uzun yolculuklara çıktı. Kendini 20. yüzyılın Shakespeare'i olarak adlandırmaktan hoşlanan yazar, 1950 yılında Ayot St. Lawrence'deki malikanesinde 94 yaşında hayata veda etti.
 
Katılım
8 Mar 2007
#7
100 Yılın Yazarları / Henry Miller



Henry Miller

26.12.1891 - 7.6.1980

"Kurtuluş Aracı Olarak Cinsellik"



Amerikalı yazar, taşkın cinselliği tasvir etmesiyle skandal yazarı olarak edebiyat tarihinde yer aldı. Orta sınıfa mensup halkın ahlak anlayışına ve uygar düzene karşı geldiği yapıtlarının odak noktasını, insanın duygu dünyasının kurtuluşu oluşturmaktadır.


Miller Yorkville/New York'ta bir terzinin oğlu olarak doğdu. Kentin sokak yaşamından önemli ölçüde etkilenen delikanlı, genç yaşta disipline ve otoritelere karşı cephe aldı. Genç Miller, edebiyat, müzik ve resim konularında kendi kendini yetiştirmek üzere okulunu bıraktı. Çıplak bir kadının rol aldığı bir vodvil tiyatrosuna gidince, tiyatro tutkusu uyandı. Kültürel ilgi alanları dışında Miller, spora da çok düşkündü. Bisiklet sporunda dünya şampiyonu olabilme düşlerini, boksa da meraklı olan genç, beş yıllık sıkı bir antrenmandan sonra unuttu.

1924'e Kadar: Burjuvaziyle Başkaldırı Arasında Maliye memuru olarak çalıştıktan sonra, 21 yaşındaki genç uygarlıktan kaçıp kırsal Batı'ya yerleşti. Miller'in her türden düzene karşı duyduğu antipati, anarşist Emma Goldman'ın yazılarıyla daha da güçlendi. Edebiyat, mistik ve teozofiyle uğraşan Miller, babasının dükkanında çalışmak üzere 1914'te New York'a dönmek zorunda kaldı. İzleyen on yıl içinde kendine burjuva bir yaşam kurmaya çalışan Miller'in uygarlığa ve uygarlığın örnek ülkesi ABD'ye duyduğu nefret, büsbütün körüklendi. 1917'de piyanist Beatrice Sylvas Wickens ile evlendi (bir çocuk) ve 1924'te boşandı. İkinci evliliğini June Smith ile yaptı ve 1934'te yeniden boşandı. Miller bu arada bilet kontrolörlüğü, bulaşıkçılık, çöp kamyonu şoförlüğü gibi işlerin yanı sıra yasadışı alkol işiyle de uğraştı. İşçi bulma kurumunun müdürlüğünü dört yıl yürüttükten sonra, 1924'te bir daha asla memur olmama kararını aldı.

1934: On Yıl Sonra Başarıyı Yakalaması Aralarında yayınlanmamış Clipped Wings (Kesik Kanatlar) adlı el yazısı taslağı ve Mezzotintos (1925) adlı düzyazı şiirlerinin derlemesi de bulunan, yazı girişimleriyle ressam olarak yaptığı kısa süreli bir deneme başarısız oldu. Ancak Anais Nin ile kurduğu arkadaşlık sayesinde Miller Paris'te edebi bir kariyer için doğru çevreyi buldu. Kendine özgü bir konusuyla stilinin bulunmamasından oluşan en önemli sorunu kendiliğinden çözülmüş oldu. Miller bundan böyle sade ve çoğu kez sembolik bir dille, kadınlığı otobiyografik eğilimli çalışmalarının odak noktası yaptı. Çoğu zaman mistikle beslenmiş açık cinsel tasvirleri, Miller'i geçmişinin abluka ve zorunluluklarından kurtardı. "Lost generation" (yitik nesil) denilenlerin idolü haline gelirken, pornografi yazmakla suçlanmaktan da kurtulamadı. İlk başarısı 1934'te yayınladığı Tropic of Cancer (Yengeç Dönencesi) ile geldi. Ahlakçılığa ve burjuva hayatına cephe aldığı bu kitabında Miller doyumu sekste, yemekte ve felsefe yapmakta bulan, Paris'te yaşayan bir Amerikalının bohem yaşantısını anlatır.

1939: Tropic of Capricorn Black Spring (Karabahar, 1936) ve Tropic of Capricorn (Oğlak Dönencesi, 1939) adlı yapıtlarında Miller çoğu kez sürrealistik bir biçim alan stiliyle New York'taki insana düşman yaşamı anlattı. Bunun dışında Yengeç Dönencesi'nde mutsuz, başarısız evlilikleriyle hesaplaştı. ABD'de yayınlanmasına ancak 1962 yılında izin verilen bu roman, cinselliği, tabuları yıkarak ele aldığından 60'lı yılların Beat nesli için adeta bir kült kitabı oldu. ABD'de The Colossus of Maroussi (Maroussi Heykeli, 1941) adlı yapıtında Yunanistan'a yaptığı bir yolculuğu konu aldı. Aynı yıl içinde, Paris'teki bohem yaşantısını anlattığı Quiet Days in Clichy'yi (Chichy'de Sakin Günler) yazdı (1957'de yeniden gözden geçirdi).

1960'a Kadar: Üçlemesi Bu arada suluboya resimleriyle de başarılı olduğunu kanıtlamış olan Miller, 1944'te Polonyalı Janina M. Lepska ile üçüncü evliliğini yaptı; bu evlilikten iki çocuğu doğdu; 1951'de boşandılar. Bu dönemde ABD'deki hayatı eleştiren diğer romanlarını da yazdı. The Air-Conditioned Nightmare (Klimalı Kabus, 1945) ve Remember to Remember (Hatırlamayı Unutma, 1947) ilk kez yurduyla ilgili uzlaştırıcı düşünceler de içermekte. Big Sur and the Oranges of Hieronymus Bosch (Big Sur ve Hieronymus Bosch'un Portakalları, 1957) adlı kitabında Miller'in (1944'ten sonra) Kaliforniya'nın Big Sur kentindeki hayatı merkezi konumdadır. 1953'te evlendiği Eve McClure 1965'te ölünce, Miler beşinci evliliğini Japon Hoki Tokuda ile yaparak ondan da 1978'de boşandı. Bu arada Sexus (1949), Plexus (1953) ve Nexus 'tan (1960) oluşan The Rosy Crucifixion (Güllü Çarmıha Geriliş) adlı roman üçlemesini tamamladı. Miller bu yapıtında bir itirafname romanı biçiminde, 1923-1930 arası Paris'e hareket etmeden önceki en kritik yedi yılını gözler önüne serdi. 60’lı ve 70'li yıllarda, aralarında arkadaşlarına yazdığı mektup derlemeleri de bulunan birçok çalışmasını yayınladı. Miller 1980 yılında, 88 yaşında Pacific Palisades'deki evinde dünyaya gözlerini kapadı.
 
Katılım
8 Mar 2007
#8


Ingeborg Bachmann

25.6.1926 -17.10.1973


"Boşuna Bir İltica Arayışı"



Avusturya savaş sonrası yazarlarından Bachmann, lirik, radyofonik skeç ve düzyazı aracılığıyla modern insanın aşılamayan yalnızlığını dile getirdi. Bachmann'ın yapıtlarına, zorunlu olmayan bir yaşamdan mükemmel bir varoluşa kaçış emelleri egemendir.




Bachmann, bir öğretmen ailesinin üç çocuğunun en büyüğü olarak Klagenfurt'ta dünyaya gözlerini açtı. Liseyi bitirdikten sonra, 1945'te Innsbruck, Graz ve Viyana'da felsefe, Alman filolojisi ve psikoloji tahsiline başladı. 1950'de "Martin Heidegger'in Varoluş Felsefesinin Eleştirel Bir Kabulü" adlı teziyle doktor unvanını aldı. Arkasından Amerikan işgal kuvvetlerinin Viyana'daki sekreterliğinde çalıştı. 1951'de "Kırmızı-Beyaz-Kırmızı" adlı radyo istasyonuna radyofonik skeç redaktörü olarak geçti.

50'li Yılların Başında: Lirik Çalışmalar

Grup 47'nin toplantısında şiirlerini okuduktan sonra, Bachmann'a 1953'te Yazarlar Birliğinin ödülü verildi. Aldığı bu ödülle birlikte Die gestundete Zeit (Ertelenen Zaman, 1953) adlı ilk lirik kitabının başarısı sayesinde, Bachmann radyodaki işini bırakıp İtalya'ya yerleşebildi. İkinci lirik kitabı Die Anrufung des Grossen Baeren'i (Büyük Ayıya Çağrı, 1956) yayınladıktan sonra yalnız tek tük şiirler yazdı. Bachmann şifreli düşünce liriğinde insan yaşamının tehdit altında bulunduğu duygusunu çok özlü bir dille işledi: İnsanlar, içinde bulundukları, artık dayanılmaz hale gelmiş zamandan kurtulup daha iyi bir geleceğe doğru yol almak arzusundan başka bir şeyde destek bulamaz hale gelmiştir. Yazar çoğunlukla serbest ritimlerle katı uyak şemaları ve doğa ile masal ve mitlerden aldığı görüntülerle mecazlar kullanmaktadır.

1954-59: Radyofonik Oyunlar

1954'te çıkan Die Zikaden (Ağustos Böcekleri) adlı radyofonik oyunu insanları, kusurlarını bilmekle beraber, toplumsal düzenle uyum sağlamaya çağırdığı bir paraboldür. Bachmann 1957'de dramaturg olarak Münih Bavyera Radyosuna geçti; Der gute Gott von Manhattan (Manhattan'ın İyi Tanrısı) adlı radyofonik oyunu da bir yıl sonra ilk kez burada seslendirildi. 1959'da Savaş Körleri Radyofonik Oyun Ödülünü alan bu yapıtta, var olan toplumsal düzen içinde, saf aşkın ve mükemmel mutluluğun olanaksızlığı işlenmektedir. İnsanların düzenini korumakla yükümlü olan "İyi Tanrı", giderek yoğunlaşan aşkları yüzünden gerçeklikten kaçan iki sevgiliye suikast düzenlediği için mahkemeye çıkarılmıştır, "İyi Tanrı"ya bütün geleneklerin bu şekilde hiçe sayılmasıyla toplum için bir tehlike doğmuş oluyordu.


1961'den Sonra: Düzyazı

50'li yılların sonu/60'lı yılların başı sıralarında İsviçreli dram yazarı Max Frisch ile ilişkisi olan Bachmann, 1961'de Das dreissigste Jahr (Otuzuncu Yaş) adlı ilk öykü kitabını yazdı. Kitabın içindeki yedi öyküde ilişkiler içinde hapsolan birey ile toplumun baskısına karşı koyarak yeni bir hayata başlama çabalarının acı sonuçları konu alınmıştır. Olay açısından kısır olan bu öyküler, kuruluşları açısından epikten çok liriktir.

Bunu izleyen yıllarda Bachmann öykü çalışmalarına ara verdi. Besteci Hans Werner Henze'nin Der Prinz von Hamburg (Homburg Prensi, 1960) ve Der junge Lord. (Genç Lord, 1965) adlı operalarının librettolarını yazdı. 1964'te Georg Büchner ödülünü kazandı.

1973: Malina

Yazarın 50'li yıllardan beri tasarladığı "Ölüm Türleri" dizisinin tamamlanmış tek romanı olan Malina 1971 yılında yayınlandı. (Dizinin diğer ciltlerine ait taslaklar Bachmann'ın ölümünden sonra, 1978'de basıldılar). Yazar Malina'da romanı kendi ağzından anlatarak acımasız bir biçimde kendi kendinin analizini yapar. Ön planda romanı anlatan kadınla iki erkek arasındaki üçlü ilişki konu edilmektedir. Bu iki erkekten biri, Dr. Malina'nın, kadının kişiliğinden ayrılıp kopmuş rasyonel yarısı olduğu anlaşılır. Tutuklu bir biçimde seven yanıyla pragmatik yanının bağdaşması mümkün değildir. Bu nedenle kişiliğin duygusal tarafı köreltilmeli, "öldürülmeli"dir. Bu roman monolog biçiminde düşünceler düzeyinde geçmekte olup geleneksel bir olaylar dizisine sahip değildir.

1972: Son Yapıtı

Simultan (1972) adlı öykü kitabında erkeklerin egemen oldukları bir dünyada, kendi yaşam stratejilerini geliştirmiş olan beş değişik kadının hayatından ince bir ironiyle örülmüş psikolojik enstantaneler sunulmuştur. Bunun sonucunda kadınlar daha kaderci ve sert olmuşlardır. En önemli faktör, çoğu zaman yalnızlıkla beraber gelen bağımsızlıktır; çünkü ancak bağımsız olan insan özgürlük içinde "gerçek" bir hayat bulabilir. Yazar 1973'te Roma'daki evinde çıkan bir yangında ileri derecede yanarak 47 yaşında hayatını kaybetti. Bachmann'ın elinde sigarasıyla uykuya daldığı tahmin edilmektedir.
 
Katılım
8 Mar 2007
#9
100 Yılın Yazarları / James Joyce



James Joyce

02.02.1882-13.01.1941



"Romanın Devrimcisi"



İrlandalı yazar Ulysses ve Finnegans Wake adlı yapıtları sayesinde 20 yüzyılın en önemli yazarları arasında yer almaktadır.

Joyce geleneksel roman strükturlerini kırarak dilin biçimini ve anlatım tekniklerini değiştirerek modern romanı kurdu.


Dublin'in banliyösünde Rathgar'da bir vergi takipçisinin en büyük oğlu olarak dünyaya gelen Joyce, burada mütevazı şartlarda büyüdü. Babası yine de oğlunun başkentin iki Cizvit okulunda okuyup 1898-1902 yılları arasında Cizvit Üniversitesi'nde edebiyat eğitimi görmesini sağladı. 20 yaşındaki genç arkasından Paris'te başladığı tıp eğitimine annesinin ölmesi üzerine birinci sömestrde son vererek hayatını bundan böyle kitap ve tiyatro eleştirmenliği ve Dublin'de özel ders öğretmenliğiyle kazandı. 1900'da yazmaya başladığı (1944'te yayınlanan) romanı Stephen Hero'dan (Kahraman Stephen) tatmin olmayarak yazmaktan vazgeçti.



1914: Dublin 1904'te tanıştığı, sonraki eşi Nora Barnacle ile (iki çocuk) 1905'te İngilizce öğretmeni olarak Trieste'ye gittiler. Burada 1907'de ilk şiir kitabı olan Chamber Music (Oda Müziği) yayınlandı ve 1914'te arkadaşı Amerikalı şair Ezra Pound'un yardımları sayesinde Dubliners (Dublinliler) adı altında yayınlanan öyküleri üzerindeki çalışmalarını tamamladı. Açık cinsel tasvirler yüzünden Joyce daha önce bu kitabını yayınlayacak bir yayıncı bulamamıştı. 15 kuru kısa öyküde basit Dublinli yurttaşın çoğunlukla umutsuz günlük hayatı çizilmektedir



1922: Ulysses Joyce 1. Dünya Savaşı sırasında ailesiyle birlikte dört yıllığına Zürih'e taşındı; 1920'de de Paris'e yerleştiler. Stephen Hero adlı roman fragmanını yeniden ele alarak yazdığı A Portrait of the Artist as a Young Man (Sanatçının Bir Genç Adam Olarak Portresi, 1916) adlı ilk romanında Joyce, ilk kez yeni dilsel ifade biçimlerine başvurdu ve bunları Ulysses (1922) adlı başyapıtında mükemmelleştirdi. Dublinli üç insanın ömürlerindeki bir tek günü (16.5.1904 - Joyce'ın hayat arkadaşıyla tanıştığı tarih) anlattığı bu yapıtta esas konu önemsiz görünmekte. Romanın karmaşık anlatım strüktürü sayısız konu dallarıyla, efsanevi ve tarihsel göndermeleriyle bir labirente benzer. Joyce Homer'in Odyssee'sını yüzyılın başındaki Dublin'e taşıdı. Bunu yaparken aldığı antik örnekteki 18 bölüme Ulysses'le her biri için Dublin'de değişik bir yeri fon olarak kullandı ve her birine belirli bir saat, bedenin bir organını, bilimsel bir disiplini, bir rengi, bir simge ve bir anlatım tekniğini kattı. Romanın başlıca kahramanları olan gazete ilan bürosu sahibi Leopold Bloom, karısı Molly ve Joyce'ın ilk romanının da başkişisi olan genç Stephen Dedalus, çağdaş Odysseus, karısı Penelope ve oğulları Telemak'ı cisimlendiriyorlar.

İç monologları mükemmelliğe varıncaya dek geliştirdiği, dil açısından virtüözlüğe varan anlatım teknikleri devrimci niteliktedir. Karakterlerinin içinde bulunduktan bilinç akımı (stream of consciousness) tamı tamına izlenebilip duyulabiliyor. Joyce bunların dışında, karmaşık gerçeğin romanlarda anlatılması için hangi anlatım tekniklerinin en uygun olduklarını gösterdi. Ulysses bu açıdan geleneksel anlatım stillerini sorgular ve roman hakkında bir roman olarak, 50'li yıllardan beri ilk defa kendi kendini yansıtan romana bir ilk adım sayılabilir. Birkaç epizodu çıktıktan sonra bu romanın yayınlanması da, açık seksüel tasvirleri yüzünden, 1920'de Büyük Britanya'da yasaklandı. Yapıt sansürlü bir biçimde 1922'de Paris'te yayınlandı; ilk tam baskısı ancak 1958'de piyasaya çıktı.



1939: Funnegans Wake Joyce 1923'te Finnegans Wake adlı romanı üzerindeki çalışmalara başladı. Bir göz rahatsızlığı yüzünden yazı yazmakta zorlandığı için arkadaşlarının yardımlarından yararlandı. 48 yaşındaki Joyce 1930'da bir göz ameliyatı geçirdi. Bir yıl sonra da ölümünden sonra parasal açıdan güven içinde olmasını istediği hayat arkadaşı Nora Barnacle ile evlendi.

Toplu şiirleri yayınlandıktan üç yıl sonra 1939 yılında Finnegans Wake fragman olarak basıldı. Yazar bu romanında dil deneylerini en uç noktalarına kadar götürdü. Okunması ve anlaşılması hemen hemen olanaksız olan bu yapıt, dünya tarihiyle ilgili bir karabasanı konu alırken burada konu daha çok düşüncelere bir fon olarak hizmet etmektedir. Başka bir dile çevrilmesi olanaksız kabul edilen bu yapıt ilk kez 1939'da Almanca olarak basıldı. Geç dönem yapıtının yayınlanmasından bir buçuk yıl sonra Joyce 1941 'de, 58 yaşında bir barsak ameliyatının komplikasyonlarından Zürih'te hayata gözlerini yumdu.
 
Katılım
8 Mar 2007
#10
100 Yılın Yazarları / Jean-Paul Sartre



Jean-Paul Sartre

21.6.1905 - 15.4.1980


"Özgürlüğe Mahkûm"

Varoluşçuluğun başta gelen temsilcisi, Fransız yazar Sartre, çalışmalarıyla politik gelişmeler üzerinde etkili olmayı denedi. Düşüncelerinin odak noktasında, hayata ancak kendi sorumluluğunu üstlenerek bir anlam katabilen özgür insan bulunmaktadır.

Sartre Paris'te dünyaya gözlerini açtı. Deniz subayı olan babası öldükten sonra annesi yurdu Alsas'a döndü.


Paris'te bir müddet okula devam ettikten sonra, Sartre 1916'da annesi ve üvey babasıyla La Rochelle'e taşındı. 1919'da Paris'e dönüp liseyi 1922'de bitirdi. 1924-28 yılları arasında felsefe öğrenimini sürdürürken sonraki hayat arkadaşı Simone de Beauvoir ile tanıştı. Askerlik hizmetini Tours'da meteorolog olarak tamamladıktan sonra, 1936'ya kadar Le Havre'da felsefe öğretmenliği yaptı.

1938 La nausée Laon'da bir yıl öğretmenlik yaptıktan sonra Sartre Paris'te ünlü Pasteur Lisesine atandı. 1938'de La nausée (Bulantı) adlı ilk romanını yayınladı. Burada düşsel bir günce biçiminde bir kişiliğin çöküşü belgelenmektedir. Antoine Roquentin adlı tarihçi önce işinden, daha sonra eşyalardan ve en sonunda da insanlardan iğrenir. Ancak kendisini tanımanın mutlak noktasında (burada kendinden iğrenmesi), insan tümüyle özgürlüğe kavuşur ve kendi hareketleriyle hayatın anlamını saptar: Yani özgürlüğe mahküm edilmiştir.

1943: İlk Dramı Le mur (Duvar) adlı öyküsü çıktıktan kısa bir süre sonra, Sartre II. Dünya Savaşı'na katıldı ve 1940'ta bir yıllığına Almanlara esir düştü. 1943'te Les mouches (Sinekler) adlı yapıtını yayınladı. Bu ilk dramında yazar, insanın hareketlerinde tamamen özgür olduğuna ilişkin varoluşçu tasarılarını geliştirdi. Argos kentinin sineklerin hücumuna uğradığı eski Yunan Atrid efsanesine dayanarak oyunun kahramanı Oreste, Klimnestra ve Aegista adlı Tiran ikilisini öldürerek "özgürlük hareketini" gerçekleştirir. Bu oyun Fransız direniş kuvvetlerinin işgalci Almanlara karşı bir uyarısı olarak yorumlandı. Sinekler'den çıkarılan ve Sartre'ın aynı yıl içinde ilk felsefi ana yapıtı L'étre et le néant'da (Varlık ve Hiçlik) kaleme aldığı varoluşçuluğunun özünde, hiçbir Tanrıya hesap vermek zorunda olmadığı ve özgürlüğü kısıtlandığı zaman her tür rejime karşı öldürmeyi bile göze alabileceği, insanın kendi sorumluluğu yatmaktadır.



1944: Huis clos (Gizli Oturum, 1944) adlı dramında Sartre, bireyin özgürlüğe ulaşma çabalarında başkalarını özgürlüğü bulma (anlam arayışı) çalışmalarında kısıtladığını açıkça ortaya koymaktadır. Burada cehennemde bir odada üç kişi sonsuza dek hapsedilmiştir. Bu oyun "cehennem, işte o başkalarıdır" gerçeğinin anlaşılmasıyla doruk noktasına varır. 1945'te Les temps modernes (Modern Zamanlar) adlı felsefe dergisini kuran Sartre, arkadaşı Albert Camus ile birlikte gzistansiyalizmin başta gelen temsilcisi oldu.

1960: Diğer Felsefi Anayapıtları

Sartre, Les mains sales (Kirli Eller) adlı dramında komünist dogmatizminin de insanlık dışı olduğunu ileri sürerek maskesini düşürdüğü halde, gene de komünizmi toplumsal değişikliğe olanak tanıdığı için kabul etti. Siyasal ve felsefi düşünceleri farklılaşınca, 1952 yılında Camus ile bozuştular.

La critique de la raison dialectique (Diyalektik Aklın Eleştirisi, 1960) adlı itirafnamesinde Sartre, bireysel özgürlüğü sınıf bilinci ve psikanalizle birleştirmektedir.



Les mots (Sözcükler) adlı otobiyografik yapıtında Sartre, 1964'te politika üzerinde etken olmadığını itiraf etti ve aynı yıl içinde kendisine verilen Nobel Edebiyat Ödülünü reddetti.

Dört yıl sonra Prag ilkbaharı* isyanının bastırılmasından sonra Sartre komünizme sırt çevirdiyse de, 1968 öğrenci hareketleri karşısında toplumsal bir değişikliğin olabileceğine ilişkin umutları yeşerdi. Edebiyat ve sanat konusunda sayısız deneme yazısının yazarı Sartre, 70'li yıllarda teröristlerin insani bir biçimde muamele görmesini savundu. Bir göz rahatsızlığı yüzünden gözleri hemen hemen hiç görmeyen Sartre 1980 yılında, 74 yaşında Paris'te hayata gözlerini kapadı.



Diğer Önemli Dramları

1946 Morts sans sépulture (Mezarsız Ölüler): Direniş savaşçıları inandıkları ideal uğruna ölüme giderler.

1946 La putain respecteuse (Saygılı Yosma): Irkçılığı, rüşvetçiliği ele alan ve ezilenlerin zorla bir devrim gerçekleştiremeyeceklerine ilişkin bir oyun.

1951 Le diable et le bon Dieu (Şeytan ve Yüce Tanrı): Dindar bir insan devrimci bir varoluşçu haline gelir.

1959 Les séquestres d'Altona (Altona Mahpusları): Nasyonal Sosyalist Almanya'da rejime katılanların sorumluluğunu işleyen bir oyun.


* "Prag Baharı" olarak bilinen A. Dubcek yönetiminin 1968'deki reform girişimleri Sovyet birliklerinin askeri müdahalesiyle engellendi. Ç.N.
 
Katılım
8 Mar 2007
#11
100 Yılın Yazarları / Marcel Proust



Marcel Proust

10.07.1871 -18.11.1922


"Kaybolmuş Zamanın Peşinde"


Fransız yazar ve modern edebiyatın temsilcisi Proust, benliğin zaman içindeki psikolojik değişimini anlattı. Güncel ve eski olayları bir bütün haline getirerek insanın ruhsal yaşantısını işliyordu.

Proust varlıklı bir tıp profesörünün oğlu olarak Auteuil'de doğdu ve Paris'te büyüdü. On yaşındayken ilk kez bir astım krizi geçiren çocuk, bundan böyle hastalığın pençesinden kurtulamadı.

Buna karşın okulunu başarılı bir öğrenci olarak bitirdi ve askerlik hizmetinden (1889) sonra Siyasal Bilgiler fakültesine girdi, ayrıca Sorbonne'da felsefeci Henri Bergson'un derslerine girdi.




Ebeveyninin varlığı sayesinde rahat yaşamı garanti altına alındığından, mesleki bir eğitime gerek görmedi. Proust kendini tamamen ilk yazarlık denemelerine verebildi. Düzyazıları ve makaleleri 1892'den sonra gazete ve dergilerde çıktı.

1896: Les plaisirs et les jours Proust 1895-1900 yılları arasında eğitim bakanlığında çalıştı. Bu zaman içinde Les plaisirs et les jours (Hazlar ve Günler, 1896) adlı öykü kitabını yazdı. Pek başarılı olamayan bu yapıtında ilk kez asıl konularına yer verdi: Yabancılık çekilen bir dünyadaki yalnızlık ile kendi kimliğinin arayışı içindeyken aşk, hastalık ve zamanın etkileri.

1896-1904: Jean Santeuil Üzerindeki Çalışmaları Proust izleyen sekiz yılda tamamlanmasına çok az bir zaman kala düş kırıklığına uğrayıp yırttığı ama atamadığı bir roman yazmakla meşgul oldu. Ancak 1952'de Jean Santeuil adı altında yayınlanan bu yapıt, Proust'un sonraki başyapıtı A la recherche du temps perdu için bir tür hazırlık çalışması oldu. Jean Santeuil'in odak noktasını anlatıcının sübjektif öyküsü oluşturmaktadır. Proust geçmiş olaylarla ilgili duyguların, içinde bulunduğumuz anda yaşananlardan daha kuvvetli olduklarını kanıtlamak istiyordu. Bunu yapabilmek için her şeyin iki kez anlatıldığı bir anlatım biçimi geliştirdi. Birinde olayın gerçekten olup bittiği zamanı, diğerinde sonradan akılda kalanları anlatıyordu.


1904-08: Anlatım Tekniğini Mükemmelleştirmesi O tarihe kadar birlikte yaşadığı annesinin 1905'te ölmesi, Proust'un özel hayatındaki en etkili olaydı. 34 yaşındaki eşcinsel yazar için annesi hayatındaki en önemli kadındı. Geçirdiği sinir buhranından ve gördüğü tedaviden sonra Proust, deneme yazılarında önemli edebiyatçılarla felsefecileri inceledi. Bunların başında, çalışmalarını Fransızcaya çevirdiği İngiliz John Ruskin ve eleştirilerinin hedefi olan Charles Augustin Sainte-Beuve geliyordu. Bergson'un bilgi kuramı üzerinde çalışması, Proust'un anlatım tekniğini düzeltmesini sağladı. 1908'de yazdığı Pastiches et melanges (Taklitler ve Seçmeler) (yayın tarihi: 1919) yeniden, sonra yazacağı başyapıtı için bir tür ön çalışması oldu.

1913: A la recherche du temps peru Proust 1908'den sonra tamamen inzivaya çekilerek hiç ara vermeksizin yedi bölüme ayırdığı başyapıtı A la recherche du temps perdu (Geçmiş Zaman Peşinde) adlı dizi romanı üzerinde çalıştı. (Bu roman 1927'ye kadar 15 cilt ve yedi bölüme ayrılmış olarak çıktı).



1913'te ilk bölümü olan Du cöte de chez Svcann (Swann'ların Semtinden) çıktıktan sonra onu izleyen diğer bölümler A l'ombre deş jeunes filles an fleurs (Çiçek Açmış Genç Kızların Gölgesinde, 1918), Le cöte du Guermantes (Guermantes'lerin Semtinden, 1920/21), Sodome et Gomorrhe (Sodom ve Gomorra, 1921-23), La prisonniere (Mahpus Kadın, 1923), Albenine disparue (Kaybolan Albenine, 1925), Le temps retrouve (Yeniden Kazanılan Zaman, 1927) yayınlandı. Bu dizide otobiyografik bir hava bulunmaktadır ve yapıt birbirine paralel iki düzlemi birleştirmektedir: Romanın yazılışı (anımsama olayı) ve geçmiş olayların eski otantikliği içinde hatırlanması. Proust'un yaşantısından alınan tek tek epizotlar, burjuvazinin tam bir tablosu ve en ince ayrıntılarına kadar araştırıp anlattığı aristokrasinin çöküşü olarak yoğunlaşırlar. Proust bunu yaparken, şimdiki zamana ve geçmişe ait bilinç içindekileri, çağrışımlı olarak birleştirebilmek amacıyla olayları kronolojik bir sıraya koymadı.


Geçmiş zaman anımsama yoluyla ve böylelikle (birinci şahıs olarak öyküyü anlatan kişinin içsel birliğine uyan) kayboluşu zaman yeniden kazanılmaktadır. Sürekli geriye bakışlarla yaşam daimi bir dolaşım halindedir. Bunun sonucu: Roman dizisinin sonunda şair (Proust) kendi yaşantısını anlatan (önündeki) romanı yeniden yazmaya karar verir. Anlattığı düşünceleri doğrudan doğruya yansıtabilmek için edebi teknik olarak iç monologu kullandı. Proust 1922 yılında, 51 yaşında Paris'te hayata gözlerini yumdu.
 
Katılım
8 Mar 2007
#12
100 Yılın Yazarları / Maxim Gorki



Maxim Gorki

28.3.1868 -18.6.1936



"Sosyalist Gerçekliğin Babası"



Sovyet yazarı Gorki öykülerinde ve dramlarında ülkesinin toplumsal mağduriyetini işler. Başlangıçta sistemi eleştiren yazar 1931'den sonra bütünlüklü, ideolojik bir edebiyatın propagandasını yaptı.

Gorki, Alekseyi Maksimoviç Peşkov olarak Nişni Novgorod'da dünyaya geldi. Marangoz olan babası çocuk üç yaşındayken öldü. Annesi 1887'de ölünce, on bir yaşındaki çocuk büyükannesiyle büyükbabasının evinde kalarak ayakçı, liman işçisi ve bulaşıkçı olarak çalıştı. Öğretmen olmak için beslediği umutlar gerçekleşmeyince delikanlı intihara kalkıştı.


1892'den Sonra: Hayata küskün Peşkov izleyen yıllarda gezgin işçi olarak ülkeyi dolaştı. Devrimci çevrelerle bağlantısı yüzünden birkaç kez hapse düştü. 1892'de Gorki (Hayata Küskün) olarak imzaladığı Makar Çudra adlı romantik öyküsünü yazdı. Aynı yıl doğduğu kente dönerek bundan böyle yazarlıkla meşgul oldu. Lumpen proleterlerin ve asosyallerin dünyasını anlatan melodramatik öyküleri çok sayıda gazetede çıktı. Gorki 1896'da Yekaterina Volşina ile evlendi, iki yıl sonra tüm öyküleri iki ciltlik bir kitap halinde çıkınca Gorki anında ünlendi. 1899'da tüccarları ve toplumsal zorunluluklara karşı mücadeleyi konu alan Foma Gordeyev adlı ilk romanını yayınladı.

1902'den Sonra: Dramlar 1902'de Gorki'nin küçük burjuvazinin modası geçmiş ataerkil geleneklerini gözler önüne seren Meşçanye (Küçük Burjuvalar) adlı ilk tiyatro oyunu sahnelendi, ikinci oyunu Na dne (Gece, 1902) dünya çapında başarıya ulaşmasını sağladı. Sefil bir mekânda geçen bu oyunda, Luka adlı serseri her bir sığınmacı için bir umut hazır bulundursa da bu umudun gerçekleşmesini işsiz güçsüz beklemekten hepsinin de kolu kanadı daha da kırılır. Aralarında bir tek, duruma ayak uydurmak istemeyip mücadele etmek isteyen Satin, ayrıcalıklı bir konuma gelir. Gorki iki yıl sonra Datşniki (Yazlıkçılar) adlı yapıtında Rus entellektüellerini sergiledi. Yazlıkçıların sorunları ve konuşmaları, halkla olan bağlantılarını yitirdiklerini gösterir. Bu dram, tıpkı 1905'te yazdığı Deti Solntscha (Güneşin Çocukları) gibi Gorki'nin yeni bir proleter/devrimci aydınlar sınıfı talep etmesinin ifadesidir.



1906-13: Dış Ülkelerde 9.1.1905 tarihinde Peterssburg'da meydana gelen Kanlı Pazar'ın tanıklarından biri olan Gorki, Çarlık Rejimine karşı bir beyanname yayınladı. Bunun üzerine tutuklanan Gorki, ancak dünya çapında protestoların yükselmesi üzerine sonra serbest bırakıldı. Gorki aynı yıl Rusya Sosyaldemokrat İşçi Partisine katıldı. Gorki siyasal takibattan kurtulabilmek ve dış ülkelerde devrim için propaganda yapabilmek amacıyla 1906'da, hayat arkadaşı aktris Maris Fyodorovna Andreyeva ile birlikte Rusya'yı terk etti.

Aynı yıl Matj (Ana) adlı romanı yayınlandı. Burada devrimci olan bir işçi çocuğunun ve oğlu tutuklandıktan sonra onun işini sürdüren bir annenin öyküsü anlatılmaktadır. 1908'de Wragi (itiraf) adlı oyunu yayınlanlandı. Gorki bu yapıtında sosyal/devrimci ve dinsel tasavvurlarının bir sentezi olan kendi ideolojisini geliştirdi, izleyen yıllarda devrim ve başlayan sınıflararası mücadele Gorki'nin yapıtlarına egemendi.

1920'den Sonra: Politik Anlaşmazlıklar Gorki 1913 yılında yeni kurulan Pravda adlı günlük gazetenin elemanlarından biriydi. Aynı yıl içinde, yedi yıl kaldığı Kapri adasından bir genel af üzerine yurduna döndü. 1917 Ekim Devriminden sonra Gorki iç savaşa ve linç adaletine şiddetle karşı koydu. Çok sayıdaki yazarı takibattan kurtardığı gibi, ülkesinin kültürel kalkınmasında aktif bir rol oynadı. Ne var ki, aradan çok geçmeden Gorki, insanlık dışı taşkınlıklarını alenen eleştirdiği Sovyet sistemiyle çelişkiye düştü. 1921'de ülkesini terk ederek bundan sonraki yıllarını Almanya'da ve Çekoslovakya'da geçirdi. İki yıl sonra Moi universitety (Benim Üniversitelerim) adlı yapıtıyla üç bölümlük roman otobiyografisinin son cildini sunmuş oldu. (ilk cildi: Detstvo (Çocukluğum) 1913/14; ikinci cildi: V lyudyah (Yabancı İnsanlar Arasında, 1916). Gorki 1924'ten sonra yaşadığı Sorrento'da (İtalya) çok sayıda edebi portreye imza attı.



1934'ten Sonra: Gerçekçilik Gorki 1931'de Sovyetler Birliği'ne döndü. Bir yıl sonra doğduğu kente Gorki adı verildi. Gorki 1934’te Sovyet Yazarlar Birliği başkanlığını üstlendi ve Sosyalist Gerçekçiliğin edebi çalışmalar için bağlayıcı olacağını ilan etti. Edebiyat gerçeğe sadık tasvirler sunmalı ve bunu yaparken sosyalist ideolojiye sadık kalmalıydı. Gorki 1963 yılında 68 yaşında Moskova'da zatürreden öldü. Rus Devriminin tarihini anlattığı dram serisini tamamlayamadı.
 
K

kurşuni

#13
Ynt: 100 Yılın Yazarları / Maxim Gorki

ben şu an ekmeğimi kazanırken adlı bir eserini okuyorum tatilde olmama rağmen kendimi kitabı okumaktan alıkoyamıyorum bence çok güzel yazıyor kendinizi hikayenin içinde hissediyorsunuz tavsiye ederim.
 
Katılım
11 Eki 2006
#14
Ynt: 100 Yılın Yazarları

Hiç Türk yok mu?
 
Katılım
8 Mar 2007
#15
Ynt: 100 Yılın Yazarları

Vardır olmazmı ??

Orhan Pamuk aday gibi .. Ama net değil , zaman ne gösterir bilinmez ...

Sevg ...
 
Katılım
11 Eki 2006
#16
Ynt: 100 Yılın Yazarları

Orhan Pamuk mu? Onu herkes yüzyılın yazarlarından kabul etse bile ben Türküm diyen bir kimse kabul etmez bence, edemez...
 
Katılım
8 Mar 2007
#17
Ynt: 100 Yılın Yazarları

Dünya bunu isterse yapar . Türk olana bunu sormasına gerek yok . Adama ödül vermedilermi . Verdiler , bunuda verirler ...

Sevg ...
 
Katılım
11 Eki 2006
#18
Ynt: 100 Yılın Yazarları

Dünya yapsın yapacağını bakalım..
 
Katılım
8 Mar 2007
#19
Ynt: 100 Yılın Yazarları

Büyük olan Türk Milletidir , dünya değil .

Onlar ne yaparlarsa yapsınlar , Bizim kabulümüz başta gelir . O açıdan rahat olunuz .

Sevg ...
 

Konuyu şu anda okuyanlar : (Users: 1, Guests: 0)

Giriş yap