Ah be İstanbul!

ayse

 
Katılım
28 Eki 2006
Ynt: Ah be İstanbul!

--------------------------------------------------------------------------------
SENİ SÖZLÜĞE YAZDIM 'İSTANBUL'


Size bir sözlük oluşturma imkânı verilse ne yaparsınız? Hem de bu sözlük, doğup büyüdüğünüz, hayatınızı geçirdiğiniz İstanbul’la ilgili her şeyi yazabileceğiniz bir sözlükse. 2010 Kültür Başkenti olmaya hazırlanan İstanbul ile ilgili her maddeyi internetteki ‘İstanbul Sözlüğü’ne yazabilirsiniz.


Çoğumuzun doğup büyüdüğü, ekmeğini kazandığı ve yaşlandığı şehirdir İstanbul. Ne kadar trafiğinden, kirli havasından, gürültüsünden şikâyet etsek de içinde bizden bir sürü şey barındırır ve istesek de ondan ayrılıp başka bir şehre gidemeyiz. Gidip gezmediğimiz, çoğunu belki de hiç duymadığımız birçok mekân, öykü, anı vardır bu şehirde. İşte şimdilerde, hem tarihi hem de güzellikleri unutulmasın diye İstanbul adına bir sözlük oluşturuluyor. 2010 Kültür Başkenti projelerinden biri olan bu sözlük; ‘İstanbul Sözlüğü’. İsteyen herkes İstanbul ile ilgili bildiği her şeyi yazabiliyor bu sözlüğe ve bunun için mutlaka İstanbullu olmanız gerekmiyor. İstanbul’un semtleri, çarşıları, çeşmeleri, alışveriş merkezleri, gazeteleri, sahafları, yolları, mekânları, hamamları, delileri, yazarları, kadınları, imamları, kabadayıları ve İstanbullu ünlüler var bu sözlükte. Projenin sahibi Ömer Asan. Sözlüğe emek verenlerin en büyük hedefi, bir milyon maddeye ulaşıp dünyanın en büyük kent sözlüğünü oluşturabilmek. Bunun için www.gazeteistanbul.com’da yayımlanan sözlüğe her İstanbullu’nun madde ekleyebilmesi mümkün.

Her şey İstanbul için

Asan, projenin oluşum sürecini şöyle anlatıyor: “İki yıl önce Heyamola Yayınları olarak “Ömür Biter İstanbul Bitmez” adlı bir kitap yayımlamıştık. Suriçi’ni sokak sokak anlatan bir kitaptı. Çok ilgi gördü ve okuyucular devamını istedi. Daha sonra bu kitap, yazarlarıyla dizi belgesel olarak çekilmeye başlandı ve hâlen yayımlanıyor. Ardından İstanbul için başka ne yapabiliriz diye düşündük ve aklımıza bir İstanbul gazetesi çıkarmak geldi. Aylık İstanbul gazetesi çıkarmaya başladık bir grup gönüllüyle birlikte ve şimdi 12. sayıyı hazırlıyoruz. Bunun yanı sıra internette “www.gazeteistanbul.com” ile günlük İstanbul haberleri yapmaya başladık aynı tayfayla. Tayfa diyoruz; çünkü kendimizi artık İstanbul gemisinde hissedecek kadar içselleştirdik kentimizi. Ne zamandır İstanbul’la ilgili, şehrin her şeyini kapsayan bir kaynak ararken neden bunu internet aracılığıyla yapmıyoruz, diye düşündüm ve bu fikir geldi aklıma. Önce yakın çevremizle paylaştık ve ortaya ilginç maddeler çıktı. Sonra 1 Ocak’tan itibaren projemizi tüm İstanbul’la paylaşmaya karar verdik.”

Ömer Asan, ayrıca sözlüğe herkesin katılımını sağlayabilmek için siteye madde eklerken üyelik zorunluluğu koymadıklarını, ekiplerinin gece gündüz maddeleri kontrol ettiklerini de belirtiyor. Öncelikli hedeflerinin İstanbulluları İstanbul’u düşünmeye sevk etmek olduğunu söyleyen Ömer Asan, diğer bir amaçlarının da herkesi sözlük yazarı yapmak olduğunu söylüyor. İstanbulluların da bu isteklerine kısa zamanda yanıt verdiği, sözlüğün şimdiden 500’ü aşkın maddeye ulaşması ile kanıtlanıyor. Asan’ın söylediğine göre sözlüğe eğitim kurumları da destek verecek. Sözlük koordinatörü, bunun yanında sponsor arayışına başladıklarının da altını çiziyor. Bu arayışın nedeni, İstanbul Sözlüğü’nün 2010 yılında güvenilir, geniş bir sözlük olmasını sağlayabilmek.

Sayı: 68
Bölüm: Aktuel
Muhabir: YASEMİN ÖZDEMİR
 

Dil-şâd

Benim tedbirim, Sen'in takdirinden küçüktür.
Katılım
11 Eyl 2006
Ynt: Ah be İstanbul!


Senden evvel vardı İstanbul… Evvelin evvelinde, ruhuma nakşedilmiş bir dûâ gibi… O ilâhi bekleme salonunda, âcizâne gönlüme aşk edilen semalar cevheri şûâ gibi… Sır kâtibi kalemlerle hemdem olmuşların lisânıyla terennüm ettiğim nâmelerin, hengâmelere meylettiği ânlarda açan goncalar gibi… Şimdi zamanın eteklerine tutunup ağlayan, hasret vurgunu, gamzede gönlüm; Yedi Tepe yoksunu olmanın fevkinde, aşk imtihanında derinden derine bocalar gibi…
Fuzûlî dedem ne hoş, ne lâtif söylemiş:

Cânı kim cânânı için sevse cânânın sever
Cânı için kim ki cânânın sever cânın sever


Hem cân hem cânândır İstanbul… Aşk ile yoğrulmuş gönlümün arzusu, cümle vuslatların bileşkesidir. Aşk deyince lâl olan dilimin, âh keşkesidir… Üstâd Yahya Kemal’in, “Cânân aramızdaki adındı” derken, efsunun tülleriyle sinesine sardığı azize, bizâtihi bu şehr-i şahane idi… Yâr bahane idi İstanbul sevdâsına… Bir gül teslimiyetiyle düşerken ateşin ortasına, şakıyan bülbüllerin çırpınışlarıyla salındı boğaz… O vakit can fezâmda, bir yıldız misâli kaydı çeşm-i nâz… Karanlıkları süpüren eteğinden dökülen nûr ile düştü, İstanbul meftûnu gözlerimin buğusuna… İşte o ân var bildiğim ne var ise teslim ettim huzurla, gönül semasının gümüş kanatlı kuğusuna…

Vuslat makamında inleyen tamburların lisânıyla konuşur Üsküdar… Sarayburnu, başını eğmiş, boğazın mavi sularında tefekkür ederken maziyi, dil hûn martıların çığlığı karışır rüzgârın nefesine… Çığıldaşan martılar, Nedim’in sualini terennüm eder gurûba karşı:

“Sînemde aşkını tutalım etmişim nihân
Ammâ ki kande saklayayım âh-ı hasreti”


Hasret, mânâsını, İstanbul’un özne olduğu cümlelerin yakıcılığıyla bulur her dem… Ve dahi, Âsitane üzre, yürek yakmak imiş hakiki erdem! Erdemin zincire vurduğu bileklerin, veda etmeye muktedir olmadığını bilir hâl ehli… Ehlini bekleyen, Bayazid meydanının sakini çınarlar, zamana meydan okurcasına intizâr ederler. Sahaflardan yükselen kitap kokusuyla başı dönmüş, bu ulu ağaçların dilinde, Gâlib Dede’nin mağlubiyet kabul etmezlere yâdigâr bıraktığı beyitler tespih olmuştur, ikindi ezanları için titreşen minârelerin gölgesinde… Dûâ-hân yapraklarının, iman yeşili avuçlarından, semâya buharlaşarak savrulan bercesteler aşkına, hû çeker kumrular…

“Beyân-ı sûziş eyler herkes istirdâd-ı fitratdan
İder berceste âşık mısra-i rengîn çenâr âteş”


Her mahlukun bir hâl tercümesi vardır derler ya… Aşk ikliminde şuurunu yitirmemek nâmına, şiir ilminin bendesi kesilmiş şairlerin lisânı, lisân-ı münasiple söylemek istenirse, mumdan gemilerin, yâr menzilinde seyrettiği ateşten bir derya… Bu kızıl dalgalı ummanın, kadife karanlığında, yegâne yol gösterici fener, yedi gülden, yedi renk devşirip, yedi zamana, yedi nokta düşürüp, yedi kerre yedilmiş bir kağnının şerefle taşıdığı, yed-i beyzâ misâli, âşığı gönüllere nâzendeliğini unutarak bağrını açandır. Kuşluk vakti Eyüp Sultan avlusunda duyulan, Zeyrek’ten seyrederken Süleymaniye’nin anlattığı ve Gülhane akşamlarının dem be dem tattığı hâzdır. Nazdır, niyâzdır! Ne söylense, O’nun üstüne azdır…
Güçer Kafa
 

Dil-şâd

Benim tedbirim, Sen'in takdirinden küçüktür.
Katılım
11 Eyl 2006
Ynt: Ah be İstanbul!

Derd-i derûnum! Öyle cânım almak ister gibi bakma bana…
Hasretinle şiirlerin dahi berhevâ olduğu yüreciğimden esirgeme vuslat hayalini…
Ben ki; -bende bir katre de olsa ben bırakmış ise, sana olan susuzluğum-
çocuk gözlerimin yakut neşesine mâlik olduğum bir temmuz ikindisinde tutundum senin eteklerine!
Görmeden, hiç bilmeden aşığındım ezelden… Karşılık beklemeden sevdim seni…
Riyâsız! Hem… Hakiki âşık ne bekler ki güzelden?
Sen… Beldeler şâhı, gönül âhı… Sen… Gözlerimdeki mühür…
İstanbul mühür olmuş gözlerimde… Zaman tehirlere küskün ve dahi anlamsız…

Şikayet eyleyen Akdeniz semalarında buharlaşan hasretin, yağmur olup da Yedi Tepenin sinesine düşmesine saatler kala yaşadığım, sevinç kelimesinin bizatihi ruhunda taşıdığımdır.

İstanbul’u yaşamak üzre doğmanın, O’na ait olmanın, O’nda varolmanın ve en âsudesi de, sevdâ tatmanın fermanı olmuş ömrümde, şahikaların eşiği, murâdın beşiği, gönlümün ışığı ve dahi âşığının âşığı İstanbul… Kadir kıymet bilmez beldelerde harcanmış her saniyenin kederidir özümdeki ve İstanbul’un aksidir gözümdeki… Bakmak yetmez, görmek gerekir! Gönlü sevdâ kemendleriyle örmek gerekir. Zamana tutunmak ve kuşkusuz zamana göğüs germek gerekir…
Ki sevdâ bulsun izimi… Soldurmasın… Ümide açan son nergisimi!

Açıların daraldığı, hendeselerin nâçâr kaldığı, keyf ehli turnaların, Boğaz niyetine göllere alçaldığı demlerde, ben aşkımın sâdık bekçisi olarak bekledim… Meçhule adanmış kalbimi kimseye emanet etmedim! O bilir… Sorsanız anlatabilir… İstanbul iyi tanır beni! Ölümün kapımı çaldığı gecelerde, yürekten anardım İstanbul’u… Mâlum olurdu O’na ve İstanbul titrerdi başımdaki belâ yüzünden… Gel diyemezdi… Sesi varmazdı binlerce kilometre öteye… Lâkin ben içimde hissederdim İstanbul’u, İstanbul’un hissettiklerini… Hissedilen olmakla başlarmış sevdâ! Hissetmek sonra gelirmiş peşinden… Hislerin yıkılmazlığını saklarken bakışlarım, İstanbul hayaline belenmiş âzâd oluşların nidâsıydı sükûtum… Ben susardım… Konuşmaz, susardım! Bir hicâz şarkı duysam ne vakit… İstanbul hayaliyle susardım. Susuzluğum beni Mecnûn eylerken, Ferhatların katına çağırırdı meçhul yâr… Kanatlanırdım lâkin; meçhul yârin hayalinin yakıcılığında, tutuşur yanardı kanatlarım ve yere çakılırdım o zamanlar… Vuslat gecikir de gecikirdi! İstanbul mahzunlaşırdı ve dahi sarsılırdı yokluğumda… Ben İstanbul’u Kerem gibi sevdim… Çocukluğumda…

Her vakit böyle kokmaz çiçekler! Her daim gam içinde yitiktir erguvanların çalıntı rengi… Uykusuzluklara âşinâ sabahların can alıcılığında, yüksünmeden başkaldırır şakâyıklar… Minelerin avuntusuz bekleyişlerinde, ruhumun derinliklerine demir atmış bir meçhul zâtın bilinmezliği yakar beynimin kıvrımlarını… Zarara uzanan baharların kifayetsizliğini işler gibi nâzenindir oya ağaçları şu sıralar… Letâfetine kapıldığım ümitlerin harikulâdeliğini, sinesinde boğmaktan zevk alırken, bülbülleri zârâ düşüren güller, elbette masumdur munis sümbüller… Kışkırtıcı yalnızlıkların darp ettiği, bezm ile rezm tutuklusu vakitlerin dara düşürücüsü sardunyalar, ait oldukları iklimin dilberleri kadar fütursuzdur her seher vakti… Rüzgârın esridiği o saatlerde boynunu büken nergislerin telaşına kapılan zaman, bizzat ömrüme pusu kurarken, üç heceye sığıverir bütün özlemlerim! Aslında papatyalar yüzüme vurmuştu sevilmez oluşumu ve aslında Fûzûlî ile bir boydan gelmenin, aşk cenginde her dem mağlubiyete dûçâr olmak olduğunu da…Yine de… Serâba dönüşen akşamların, kurşuni burukluğunda, halayık misâli bekleşen begonyaların, “Ey şair! Beklenen beklendikçe makbuldür…” deyişlerini, aldırmazlık ve ennihayet ilhamıma saldırmazlık ile geçiştiremem ki! Deniz mûtedil dalgalı… Ama olur mu? Deniz ya kudurmalı ya da tam durulmalı! Vasâtî mevcudiyetlerden ne hayır gelir ki gönle? Atın iyisine doru, yiğidin hasına deli dedirten fikriyâtın eseri bir başkaldırışın serdengeçtisiyim ben… Çiçeklerin nezâketine dahi bu delilikten bulaşmamış mıdır sanırsınız? Her rengi, aymazlık ve sevdâsından caymazlığa kurulmuş bir pusu tabiatında olsa da; güzelliklerinin hayran ediciliği, bir yüceliği zerk eder bakışlarıma…

Şehr-î yâr diyerek hasretine kürek mahkumu misâli atandığım İstanbul’u anlattığım çiçeklerin tamamı kırmızıdır, lâldir… Bilmem nedense, çiçekler İstanbul dedim mi allanır… Ya kıskanırlar sevgimi, hasetten kızarırlar, ya da imrenirler sevdâma, âh keşke diyerek ar etmekten al olurlar… Muhibbî’nin beytinde âşikâr ettiği hakikate nazire eder gibidir o ân şahit olduğum…

“Mest olup çâk-i girîbân idüben tâ dâmen
Vâlih ü âşık u âşüfte vü rüsvâ lâle”


Nihâî ikâmetgâhım bildiğimin yerine ikâme edilebilecek ne var aceb? Yok! Hiçbir şey O’nun yerini, İstanbul’umun yerini tutmuyor… Akdeniz istediği kadar ak olsun… İstanbul’dan ayrı düşmüş bahtımın rengi karadır efendim! İstanbul’un girmediği rüyaları sürgün ettim gözlerimden… Şiirlerimde yer bulmadığında utandım sözlerimden… Her zerreme dokunan sevdâ ateşini İstanbul’a öylesine verdim ki; bir gün beni sevecek güzele sermayem kalmadı… Ama değer İstanbul için! İstanbul kadar bir İstanbul daha olsa derim bazen… Sadece benim bileceğim ve sadece benim seveceğim… Kıskanırım başkalarının O’na hayran oluşunu ve kıskanırım şimdi İstanbul’un bensiz akşamlarda gecenin nefesiyle soluşunu… Yine hanımeli kokuları, yine bahar, yine hüzün… Hâlbuki bendeniz tutkunuyum gazel döken âsude güzün… Eylül’e vurgundur bilmem niye kalemimin ucu ve hazan olsun da çamurdan olsun der gibi bakar aynalar bana! Takvimler yaza yelken açarken şu sıralar… İstanbul kadar uzak o parlak hatıralar… Kelâmın nefesi daralır mı sanırsınız söz hasretten açılınca? Namlunun ağzında bekleyen mermi kadar şuurlu zamanları tüketir söz eğesi…. Bir İstanbul mu kaldı, uğruna ölüm değesi?

Ey sevgili ! Bu sana son gelişimdir…
Seni, sende… Ebedi özleyişimdir…

Bu intizar beyhûde, yarınlar meçhûl;
Bu tebessüm, derdimi gizleyişimdir…

Hançerini kalbimden, çek usul usul;
Bu son bakış, eceli izleyişimdir…

İçimde; bir ûkde sen, bir de İstanbul…
Bu gam… Bahtı, siyahla sözleyişimdir
!


Güçer Kafa
 

UluğBey

Sükût gibi münzevi, çığlık gibi hür.
Katılım
27 Ara 2005
Ynt: Ah be İstanbul!

Teşekkürler dil-şâd.Yazılar Güçer Kafa'nın olunca bir bilgi vermek istedim.Yazılarını çok beğendiğim birisi Güçer Kafa.Nitekim yazılarını da mümkün olduğunca takip ediyordum.Kendisine e posta göndererek yazılarının tümünün sitemizde yayınlanması için izin almak istedim.Verdiği cevapta bu tür yazılarının bulunduğu bir kitabının çıktığını söyledi.Ve ek olarak birkaç yazısını göndermiş.Eğer burada yayınlanmamış olanlar varsa önce kendim okuyup sizlerle paylaşacağım onları ;).
Bu arada kitabın kapağını paylaşıyorum:

 

ezgii

 
Katılım
15 Nis 2007
Ynt: Ah be İstanbul!

en büyük isteğim İstanbul'da üniversiteyi okumak. bu şehre aşığım... ellerinize sağlık çok güzel olmuş.
 
K

kurşuni

Ynt: Ah be İstanbul!

14 temmuz....Az kaldı İstanbul geliyorum...Tek aşkım bekle beni...
 

ilyada

 
Katılım
31 Mar 2006
Ynt: Ah be İstanbul!

İstanbulu bu görüntülerle görmek şu zamanda olanaksız olsada bu slaytı izleyince içim açıldı.Tepeden bakmış oldum aziz istanbula...teşekkürler