Arayış (kısa öykü) (ilk denemem)

Katılım
31 Ağu 2007
#1
ARAYIŞ

BÖLÜM 1
-DIŞARIDAN GELEN-


Kendine çok güvenen birisi olduğunu düşünenler hiçte azınlıkta değildi, kendiside bunların içinde yer alıyordu fakat her zaman değil. Sürekli neyin doğru olup olmadığını, neyin yakışıp yakışmadığını, sevgilisine davranış şeklini, giyindiği bir ayakkabıyı tezgahtan, diğerlerinin arasından nasıl seçiyorsa aynen öyle önceden planlamak ona alçakça geliyordu ama bu onun öyle yapmasına engel değildi ve diğerlerine karşı yada kendisine karşı bir sürü çelişkiyi aynı bedende toplamak, sürekli doğru rengi yakalamaya çalışan fakat titreyen elleri ile beklide ustasına karşı küçük düşeceği korkusu taşıyan acemi bir ressamın boya kutusunun içine sürekli içindekilerden farklı renkler karıştırıyor olmasına benziyordu. Bunun onu siyaha yaklaştırdığını bilip bilmemesi o kadar da umurunda değildi aslında çünkü son günlerde okuduğu kitapta ilgisini çeken bir yer vardı orada insanın bir yere giderken nasıl, neyle gittiği de önemliydi ama bundan daha önemli olan şey oraya varıp varmamasıydı aslında oraya varmasa da gerçekte gitmekte olduğu yere varmış olabilirdi bu seferde o sonradan gittiği yerin asıl gitmek istediği yer olduğunu ve ilk gitmek isteyipte gidemediği yerin aslında onun için bir kayıp olmadığını özümsemişti. Bu durum onu siyaha yaklaştırıyordu ve her seferinde daha fazla beyaz kullanması gerekiyordu. Psikolog değildi yada her hangi bir ruh doktoru ile terapi yapmıyordu ama her insan psikoloji ile ilgili bir şeyler geliştirmiştir kendince amatörce yada profesyonelce fark etmez bir insanda neler olursa özgüveni tam olacağını yada ne ile bunu artırıp neyin eksikliği onu azaltacaktı bunu da bilmiyordu sadece kendi akıl yürütmesi ile kendine güvenmesinde gerekçe olabilecek sebepleri sıralamaya başladı birde özgüven eksikliğini doğuracak sebeplerden bir kaçını kendisine güvenmediği zamanlarda da bunu saklar ve bunu belli etmezdi ama bunu bazen kendiside kabullenmezdi, bir yandan da bilirdi ki süper kahramanları hayal ürünü olarak kabul ettiğimizde her insanın yapamayacağı bir kaç şey vardır emeklemeden koşamazdı kimse ama bazen koşamadığı için kendisine kızıyordu aceleciydi, keskin karakter özellikleri vardı ama bu kenarları o bile göremiyordu, bazen uzakta bazen yakınlarda…

Son günlerini sürekli tozlu evinde geçiriyordu iki katlı arka bahçesini bir kaç güne kadar baktığı bir arkadaşının köpeği olan Saint Bernard cinsi köpeğin darmadağın ettiği, ön bahçesine ektiği çimlere bakamayınca bir sazlıktan farksız olması ile bakımsız görünen ve içinde kimse yaşanmıyormuş havası uyandıran evinde geçiriyordu günlerini. Evin içine girildiğinde hemen hissedilen ter, sigara, çöp ve pişirilen son yemeğin birbirine karışmış kokusu duyuluyordu bundan rahatsız değildi kendisi, her zamanki uzandığı sıcak havalarda terlediği için üzerinde belirsiz kaygan bir tabaka oluşmuş koltuğunda bilgisayarcı abisinin taksitle aldığı fakat taksitlerinin çoğunu annesine ödettiği şarjı bozuk olan bu yüzdende sabit bir yerde duran bilgisayarında bir şeyler kurcalıyor bir yandan da sözlerini tam olarak anlamadığı çoğu zaman uydurarak yada ağzını şarkının ritmine göre oynatarak bilgisayardan çalan şarkıya eşlik ediyordu ses kısıldığı zaman ise kendisinin bile dinlemekten hoşlanmadığı sesini sustururdu. Televizyon genelde açıktı, sesi kısık bir halde arada bir göz atardı ödenmemiş faturalar göze çarpıyordu, hemen televizyonun yanında, sigara külü ve izmaritinden yer kalmayan kül tablası yanı başındaydı hep, biraz daha zaman geçmesini beklerken saate gider oldu gözleri sıkça. Köşe başındaki caminin altındaki çay ocağı birazdan açılacaktı sabah ezanını da orada dinleyecekti bundan hoşlanırdı hem de çok, o plastik bazen tabure bazen sehpa görevindeki oturaklara oturur sohbet edebileceği birkaç insan gelmesi için eğilerek geçtiği kapıdan dışarıyı süzerdi. Çaycının sabah gerginliği arasında bazen de kapıdaki nöbeti kulaklarına devredip her zaman baktığı ama pek bir şey göremediği duvarlara yine bakardı ve yine pek bir şey göremeyecekti ilgisini çeken bir şey yoktu orada onlar sadece gözünün önüne konulan birkaç ıvır zıvırdı onun için. Sıcak gelecek gevreğin ve kapalı peynir diye tabir edilen krem peynirin çayla müthiş uyumunda karnını doyuracaktı sonrası için ise genelde olduğu gibi pek bir fikri yoktu. O gece abisi eve gelmemişti tam bir yıl oluyordu annesinin de babasının yanına, Viyana’ya gideli. Bu gidiş onları bazen daha çok birbirlerine yakınlaştırırken bazen de bir pansiyonda kalan iki ayrı oda misafirlerinden daha uzak kılıyordu. O gece haber vermemesine kızmış, merakla telefonun tuşlarına yönelmişti ağır iş görmedikleri belli olan ince ve uzun parmakları nerde olduğunu ve eve gelip gelmeyeceğini sormak için. Yine kendini ona uzak hissettiği anlardan birinden kardeş sevgisinin ılıklığına geçerken ki ruh hali ile fakat cevap gelmemişti. Karanlık her insanda olduğu gibi ondada korkular, düşünceler uyandırmakta gecikmedi o gece hayali beynini yırtarcasına farklılıkta bir şeyler üretmeye çabalarken uykusuzluğun verdiği dalgınlığa kapıldığını hissetti sıkça, rüzgarın şiddetini artırdığı bu yaz gününde. Banyo yapmayalı birkaç gün olmuştu evinin alt katındaki amerikan mutfağı ile salonu arasında yaşıyordu sanki, zorunda kalmadıkça dışarı çıkmazdı, diğer odalara bile. Bunun bir sebebi de beklediği bir haber olmasıydı evin telsiz telefonundan ve cep telefonundan ayrılmak onun için hiçte kolay olmazdı, Viyana Ekonomi Üniversitesine kaydını yaptırmıştı vizesine başvuralı bir ayı geçmişti fakat hala bir haber yoktu. Dakikalar ilerledi ve artık çay ocağının açılmış olduğundan emin olarak ve iliklerinde korkuyu hissederek evden koşar adım çıktı. Çay ocağında yaşlı, herkesin sevdiği Muzaffer Amca vardı. “günaydın Muzaffer Amca nasılsın?” “günaydın efenim, aman düşme çok gülerim”. Böyle konuşması çok hoşuna giderdi bunu yaparken dikkatle kulak kesilir kaçırdığı bir yer olursa etrafındakileri dürterek ne dediğini öğrenmeye çalışırdı sonrada içten gülüşü gözlerine yansırdı. Muzaffer Amca’ya normalde olduğundan daha saygı dolu ve onun kendisine davranılmasından hoşlanacağı şekli kafasında oluşturmuş ve buna uygun davranırdı M. Amca da beklide bunu hissettiğinden beklide yüzünün iyiliğini kalbinden almış olabileceğinden ki bu daha yüksek ihtimal ona parası olmadığında sorun etmez ama bunu kurnaz esnaf gibi yaparak değil yürekten olduğunu anlarsınız, zaten çoğu insanın etrafından vardır böylesi insanlar. Daha önce bir gün Çeşme Altınyunus Oteli’nde garsonluk yaptığı ve beş lira bahşişle birlikte kırk lira aldığı günün ertesi günü sabaha karşı servis eve bırakırken saat sabahın beşi olmuştu bu fırsatı kaçıramazdı kendisini çay ocağında buldu kimsecikler yoktu her zaman tıraşlı olan yaşından genç gösteren M. Amca’nın oğlu ensesini açık kapıya dönmüş ondan başka kimsenin dokunmasına izin vermediği ocağıyla ilgileniyordu. Yorgun gözleri sanki amaçsızca doldurulmak istenmişçesine bir şeyler asılmış duvarda gezinirken içeride oturacak bir yer kestirdi gözüne ve ilk kararı olan buraya ilerledi “günaydın abi nasılsın” “günaydın iyidir” sabahları biraz suratsız olurdu M. Amca’nın oğlu sanki vücudu uyanmıştı ama ruhu hala uyanmamıştı uyanmak için birkaç saat daha bekleyen ruhu makineleşmiş gibi görünen bedenine girmek için birkaç saat daha bir yerlerde uykudaydı sanki. O esnada karşı taburenin üzerinde bir tabanca gördü fakat tabancalardan hiç anlamazdı hoşlanmazdı ve korkardı kiminin onur, namus, can bekçisi olarak gördüğü bu ölüm makinesinden. “silah senin mi?” “ha evet benim” “kilit bozulmuş, sabah kurcalamışlar yada anlayamadım, kırdım” “kırdın mı?” dedi. ASKER tabancasını saklarken gevrek tezgahının en üstüne tavanla tezgahın arasında kalan açıklığa koymuştu üzerine de eski kumaş parçaları örtmüştü, onu izlerken görülemediğini biliyordu, bu ona güç verdi bu ilginç her yerde sıkça bulunmayan beklide yasaklı aletin nereye saklandığını bilmeliydi ve buda özel bir yer olmalıydı onca. ASKER ise hala silahını ve onu nereye sakladığını göstermemeye, beklide o anda başka bir gezegende olabilmeyi ister bir halde gayret eder ama bir yandan da ne kadar güçlü göründüğünü merak eder ve bunu deliler gibi onun gözünden görmek istediğini ona aksettirmekte gecikmez. Bu silahın birkaç saat sonra onun hayatını ne kadar değiştireceğinin farkında bile olmadan simsiyah ezildiği günlere küfür dolu göz bebeğinin umudunun beyazı ile çevrelendiği gözleri ile silahın yerini hafızasına kazımıştı. O gün o silaha ulaşmak ve onu ele geçirmek istedi neden onu istediğini ve onunla ne yapacağını bilmeden beyni sanki uzaktan kumandası başkasının elinde olan bir televizyon gibi kendi yaratmadığı düşüncelerle resimlerle kaynıyordu o anda insan aklının bilindiği gibi çok fazla özgür olmadığını aklından geçirdi.

insanın benciliğini ve bunun içinde kendi bencilliğini etrafındaki insanlarla kıyaslamaya başladı kapıyı kapatmak istiyordu sadece burada düşünceleri ile karşılıklı kahvaltısını etmekti istediği şu an. Beklide utanıyordu kendinden arkadaşlık ettiği düşüncelerinden ve daha bir çok şeyden onlarla görünmek istemeyişi olabilirdi bunun sebebi o anda daha önceleri de gördüğü gevrek getiren fırın arabası aynı dakikasında karanlık kapıdan ışıklarını gösterdi ama aradan otuz kırk saniye geçmesine rağmen şoför hala gevrekleri indirmemiş M. Amca ona bakmak için çıktığında ASKER ayaklarının altında dolaşan kediye küfürler savurarak kovalamaya çalışıyordu kedinin kıvraklığı, ASKERin sabah sersemliği bu mücadeleyi adil olmayan bir şekle sokmuştu ama yinede puan ve güç olarak geride olan boksörün mucize arayışı içinde nakavt isteğine benzer davranışla kediyi alt etmeye çalışıyordu yakalarsa ona ne yapacağını bağırarak anlatıyor sanki kedide onu anlıyormuşçasına çizgi gözlerini daha da hırsla keskinleştiriyordu. Kedinin dışarı fırlaması ile çay ocağı içinde kimse kalmamıştı o ise yalnız olmadığını biliyordu orada sadece onu görecek gözler yoktu ama yalnız değildi. Birden yerinden kalktı ve sanki uzun zamandır bu anı bekliyormuşçasına silaha uzandı, eliyle koymuş gibi buldu, onu almasıyla kendini dışarı atması bir oldu ustaca hasta görünmeyi başarmıştı. Bir şeyi olup olmadığını sormak üzere M. Amcanın kendisine yaklaştığını görünce ayakları onu evine kadar uçurdu midesini tutuyordu hala onu kimsenin izlemediğinden emin olması biraz daha zaman aldı eve geldiğinde silahı karşısında duran daha önce üzerine kül tablası, sigara, kumanda, çakmak, telefon vs. koyduğu sehpanın üzerine koydu hala kılıfında ve odadaki en mağrur şeyin kendisi olduğunu haykırıyordu her yandan görünüşü, silahı aldı-ğını çay ocağındakiler görmemişti ama bunu öğrenmeleri pek zaman almayacaktı o da bunun bilincine vardığında artık ne silahı geri götürebilir ne de onunla birlikte uzaklaşabilirdi.

Kararını silahın mermiyi fırlatma hızına benzer çabuklukta verdi. İçine baktı 12 mermi olduğunu gördüğünde elleri titremeye, olayın şokunu henüz yaşamaya başlamıştı ki dakikaların durduğunu saniyelerin ise geri geri gitmek ister hızda olduklarını fark etti. Alnındaki teri silmek için bir şeyler aradı eline ilk gelen, abisinin bir gün önce düzensizce koltuğun üzerine bıraktığı atleti oldu, ter kokusu onu ayıltmış beyninin damarlarını açmıştı adeta. İyi bir plan yapıp ocağa dönecek ve bu pisliği temizleyecekti ama nasıl?







BÖLÜM 1
-İLK KURŞUN-

Önünde fazla bir zaman yoktu sabah namazının bitmesine 17 dakika vardı ve oradan çıkanların çay ocağına uğramadan evlerine gitmeleri görülmemiş bir şeydi neredeyse ve bir kere insanlar gelmeye başladı mı ardı arkası kesilmez biri gider biri gelirdi gevrek boyoz ve börekten başka satacak bir şeyi olmayan köhne yere bu tembel ve hayatlarının her karesinden şikayetçi insanlar. On iki merminin ona verildiğini ve kendisinden bununla ne yapması gerektiğini bulması istenildiğini düşünerek bir sigara yaktı o anda genelde açık olan bilgisayardan Ravel Bolero şarkısının çaldığını işittiğinde ise artık içinde bulunduğu olay örgüsünde hala karanlık gök yüzü gibi her şeyin ona bir işaret bir zırh bir kaçış bileti olduğundan emindi. Etrafındaki insanların sabah yolda işe giderken rastladıklarının yada akşam eve dönerken selamlaştıklarının işe yaramaz ruhlarının körelmişliği düşüncesi ağızlarından çıkan kimsenin yarasına merhem olamayan birkaç cümlenin hayali vicdanını önünde aşılmaz Çin Seddi oluşturmaya yetide arttı bile. Karanlığın kendisine uzattığı eli görmezden gelmek istemiyordu bu yüzdende içindeki karanlıkla bedeninin her hücresini kaplayan geceyi birleştirip çay ocağının yolunu tuttu oraya varması birkaç dakikasını aldı beklide zamanın ona desteğiydi. Aslında kafasını kaldırıp gökyüzüne baksaydı gecenin o kadarda karanlık olmadığını yıldızların kendisini belirtmek için tüm enerjilerini o gece kullanmak isterlercesine ışıldadıklarını fark edebilirdi fakat bunu yapmak bir yana aziz bir görevi üstlendiğini özümsemişti, zavallı annesini düşünmeden. Genç bedeni hızlı, ataktı delikanlı ruhu öfke saçıyordu etrafına ışıl ışıl beyninin ona oynadığı bu oyunu görmeksizin. Çay ocağına vardığında M. Amca ve ASKERin sakin tavırlarından henüz olayın farkına varmadıklarını anladı ve o anda orada her zaman tıraşlı olmasıyla dikkatini çeken çay dağıtan ASKER yedi yaşında bir çocuğun babası olarak oradaydı sanki her zaman gördüğü adam değil de bir başkası vardı ocağın karşısında ASKER eğer bunu bilseydi o adama ne kadarda kızardı ocağına sokulduğu için diye düşündü. Onları aynı adam olarak kabullenmek bir yana ASKERin nerede olduğunu sormak geldi içinden ta ki M. Amca ASKERe “oğlum dün kaç kişi büyük su aldı” diyene kadar “bir tane baba” M. Amcanın esnaflığını çok taktir ederdi çay ocağında her şey düzenli ve saati saatine yapılırdı. “geçmiş olsun delikanlı bir şeyin var mı?” ağır ağır başını döndürürken ocağa 3 metre uzaklıkta olan kapı girişindeydi, Japonların son zamanlarda yaptıkları robotlara benziyordu hareketsiz vücudu ve ağır ağır etrafta gezinen gözlerini oynatmadığı için bütünlük içinde oynayan kafası ile. Şortunun arkasına beline sokuşturduğu silahı çıkarttı yavaş yavaş gerekeni yapmak istiyordu her zaman olduğu gibi acımasızca sadece gerekeni yapmak ama gereken neydi ki? Nerede yazıyordu nereye bakması gerekiyordu kimi dinlemeliydi bunun cevabını almak için? Annesini düşündü sorumsuz abisini babasını arkadaşlarını haksızlık ettiğini düşündüğü insanları Allah’ı düşündü ama bunları uzun uzadıya değil silahı çekip çenesine dayayana kadar bir anda film şeridi gibi sessiz ve siyah beyaz düşündü sonra kulaklarını bir patlama sesi doldurdu film şeridinin koptuğunu paramparça olduğunu içindeki oyuncular gibi o da bir anda anladı kafası patlamanın etkisiyle geriye doğru giderken o ana kadar yaşadığı yirmi bir yılda yaşamadığı kadar uzun yaşamıştı sanki birkaç saniye içinde en son gördüğü yıldızlar oldu geriye doğru düşerken garip bir biçimde küçülüyorlardı ve gök yüzünün siyah değil lacivert olduğu hatta yer yer koyu maviye çaldığını fark ettiğinde yüzünde yirmi bir yıllık hüzün dolu bir tebessüm belirdi genç bedenini terk eden ruhunun ona son hatırasıydı sanki bu. Sabah ezanı okunmaya başladı her sabah dinlemeye gitmek isterdi kimi zaman fırsat bulurdu kimi zaman da üşendiği için gidemezdi ama bu sefer oradaydı o duysa da duymasa da ezan okunuyordu cevaplarını bilmediğimiz binlerce bilmece barındıran dünyadan göçerken beklide bunlara birer cevap bulabileceği hissiydi yüzündeki gülümsemenin sebebi kim bilir…​
 

Giriş yap