AŞK İLLEDE AŞK

Katılım
21 Nis 2007
#1
:-*AŞK İÇİN KİM NE YAPMADIKİ.MECNUN ÇÖLLERE DÜŞTÜ,FERHAT DAĞLARI DELDİ.....
KİMİ EN GÜZEL ŞARKILARI,ŞİİRLERİ YADI.
BAZILARIDA AŞK İÇİN BÖYLE GÜZEL MEKTUP YAZDI.
SİZİNDE AŞK MEKTUBUNUZ VARSA PAYLAŞMAYA NEDERSİNİZ??
 
Katılım
21 Nis 2007
#2
Ynt: AŞK İLLEDE AŞK

Şimdi şarkılar, aşklardan daha uzun


Kaybolan zamanda seni arıyorum. Ama kolay değil, artık herşey değişti. Yaşam hız yarışında... Gece gündüz birbirine karıştı. Evren uykuya hasret, insanlar uyumuyorlar ki, düş görsünler.

Oysa bilirsin bizim düşlerimizi. Her nefeste, seste, resimde bütünleşmiştik. Güneş bizim için açardı, çiçekler de... Denizin mavisi, köprülerin beyazı bizimdi... Nereden bilecektim rüzgarın bu kadar sert estiğini, yağmurun ıslattığını, solmuş yaprakların yoksulluğunu...

Hiç düşünmemiştim seninle bir gün ayrılacağımızı... Ne zormuş Allah'ım, yaşadıklarımıza rağmen, senden uzak olmak, sensiz olmak... Eğer gücüm yetseydi, zamanla seni unuturdum, yeni bir hayatım olurdu. Aldırmazdım geçmişe, ilk yeminlerine, artık beni sevip sevmediğine...

Aldırmazdım senden kalan hasrete kedere. Bütün ümidim buydu ama hepsi boştu. Herbirinde duydum senin yokluğunu. Aradım her yerde, hayalini kokunu. Artık herşey sondu. İçimde birikti yalnızlık korkusu.

Özlemin eski tadı yok, diyorlar. Sen gel, bir de bana sor. Bir bilsen ne haldeyim. Zaman eskidi, telaş yenilendi. Milenyum şimdi... Yaşamı keşfetmenin noktasında, bence hedef şaştı.

Boyalı süslü insancıklar, bir nefeslik aşklar... Şimdi şarkılar, aşklardan daha uzun. Aşkın adını biliyorlar, tadını değil. Göbek attıkları, karınlarını doyurdukları veya içtikleri kadar mutlu ??? varsın olsunlar, onlar Milenyum insanları... Hepsi bize yabancı. Bunlar bizim şarkılarımız değil... Internet varmış, dünya küçülmüş, okyanuslar, kıtalar da... Chat yaparmışsın... Kimin umurunda? Sana ulaşmak bu kadar kolay mı?

Sen de başlayan, biten bir yolun yolcusuyum ben... Bilirim her bakışın gizli bir yemindi... Bizim şarkılarımız bir yemindi.

Seni beklerim öptüğün yerde

Belki bir akşam dönersin diye

Belki dönersin eski günlere...''

Özledim seni...

Yalnız seni, şarkılarımızı değil, o günleri özledim...

Sen gideli, ne Harbiye-Fatih tramvayları kaldı, ne de Kurtuluş-Tünel. Beyoğlu eski Beyoğlu değil. Beyazıt Meydanı'nı görsen tanımazsın. Laleli'yi, hiç sorma. Kadıköy, Moda her yer çok değişti. İstanbul o eski senin bildiğin İstanbul değil artık. Düş gücünü ne kadar zorlasan nafile... O eski kentin yerinde yeller esiyor.

İstanbul, o eski haliyle artık fotoğraf albümlerindeki uçuk resimlerde. Sen ve ben. Elele, göz göze... Eskimiş kederler içinde bakıyorum aklıma estikçe. Ne güzel hülyalarımız vardı o zamanlar. Dünya uzayın sırlarını çözmek için ışık ve ses hızı ile yarışırken, iletişim araçları ağlarını örerken biz de çağı yakalamak istedik. Başta bize şaka gibi geldi. Modası geçmişti artık aynı evde doğup, büyüyüp, yaşlanmanın. Yaşamın sınırlarını zorladık, aşkın da... Tutkularımı sana adadım şarkılarda.

Benim bütün dualarım seninle

Sen bir ömür mesut olasın diye

Yalvarırım gündüz gece, hayalin gözlerimde

Mesut olasın diye.

Şimdi pek dinlemiyorlar bu parçaları. Bunlar eskidi.

Herkes, çaresiz yenilik peşinde. Bu duruma, gizli gizli en çok ben seviniyorum. Herşeyi harap ettiler, hiç olmazsa bunlara dokunmasınlar.

Seni özledim...

Günahıyla, sevabıyla, seni sevmek alnımda yazılıymış. Günah deyip geçme. İnsanlık bugünkü yaşamını Havva Anamızın bir günahına borçlu değil mi? Düşün bir defa, o yasak elmayı ısırıp Hz. Adem'le Cennet'ten kovulmasaydı, şimdi bizler cennetin bahçelerinde olmayacak mıydık?

Eğer sen bana gücenmeseydin, yalanlara kanmasaydın, beni affetseydin, şimdi bizim de bir yeryüzü cennetimiz olacaktı. O günleri anımsıyorum. Ne yapsam nereye gitsem bir tek sen vardın. Tatmadığım sevgilerle sevdim seni senelerce. Bizim de yanan ışığımız, tüten bir ocağımız olacaktı eğer... Her neyse şimdi Milenyum... Her başlangıç bir umud. Ne olur yanımda olsaydın. Bir zaman parçasını birlikte yaşasaydık. Binyılı binbir umudla karşılasaydık.

O radyo günleri olmasaydı, tozu, yağmuru, güneşiyle yeni tutkuları yelken açtığımız günler olmasaydı. Milenyum bana bu kadar yabancı gelmezdi.

Derler ki, kış olmasa yaz bu kadar çentikli, gece olmasa gündüz bu kadar aydınlık, ayrılık olmasa aşk bu kadar değerli olmazdı.

Boşver Milenyum'a, bunca yıl sonra, eğer bana sorarsan sevgilim, sen olmasaydın aşk bu kadar güzel olmazdı.

sezen cumhur önal
 
Katılım
21 Nis 2007
#3
Ynt: AŞK İLLEDE AŞK

Bugün değil yarınsın sen


Bir dilin bütün sözcüklerini kullansam seni tarif edemeyeceğimi biliyorum. Ulaşılmaz oldun hep; dokunmak, hissetmek ve dolu dolu yaşamak isterken seni, kocaman bir yalnızlıktı payımıza düşen.

Payıma düşen her şeyi erteledim. Ama erteleyemediğim bir şey vardı, sana benziyordu. Su olsan dokunduğumda bozulurdun, bozulmayan bir ‘şey’din... Gidilecek bir yer olsa sonu olurdu, sonu olmayan bir 'şey'din... Uykuda görülecek bir rüya olsa uyanırdım, beni rüyamdan uyandırmayacak bir 'şey'din... Simsiyah saçların olsun istiyorum, ama bahtın değil...

O gün seni gözlerinden, Anafatma'dan, üç ırmağın birleştiği yerinden öpeyim desem, aklına ırmaklar gelir. Düşün ki yılan dağından aşağı iniyoruz ve dünyada sadece iki kişilik türkü kalmış, onu söylüyoruz. Öyle bir 'şey'sin sen... Seni düşündükçe yoruluyorum desem dünyanın en büyük yalanı olur. Yalanım yok...

Bu günden yarına ne kalır bilmem, ama sen kalırsın tıpkı yatağı değişmeyen bir ırmak gibi...

Yaşadıklarımız azdı, zamana sığmadık yaşamak isterken her şeyi. Bu gün şarkı söylüyorsam, o gün şarkı değil, şarkı gibi seni yaşamak isterim.

Halkıma benziyordun, bir yanın göç, bir yanın toprak kokuyordu hep. Gezmediğim yerin kalmadı, bazen yasaklandın bana, bazen suç gibi boynumda taşıdım seni. Yedi telli sazımla bile tam anlatamadım. Sen bir uçurum gülüydün, ellerimi her uzattığımda bin kırıkla geri döndüm. Yasaların bile tanımlayamadığı bir 'şey'din sen. Haritalara sığmazdın, her ülkede bir başka gülüyordun, uzundun, inceydin, dokunduğumda nereli olduğumu seninle hatırlardım. Bana hep kendimi hatırlatan bir 'şey'sin sen...

Uzaksın, yakınsın, özlenensin ama bugün değil, yarın gibi bir 'şey'sin sen...

Bugün her şeyi değiştirmek için çabalarken, sen değişmeyen olarak duruyorsun karşımda. Kabul ediyorum. Dünyaya bu kalsın, ama sen bilme...

Dünyada kaç iklim, kaç zulüm, kaç ölüm var? Bir seni bunların karşısına koymak nasıldır bilemezsin. Bilme! Bugün her ölümle biraz ölürken, seni düşündükçe hayata dönüyorum yeniden.

Gecenin en karanlık yerindeyim, bir sigara ateşinin aydınlattığı kadar ışık bile olsan, yine de istiyorum seni. Sadece benim seni anladığım, kimsenin unutmamak için defterine not düşmediği, ama hayatımda hep bir dipnot olarak kalan kendi yasaklarım gibi unutmuyorum seni.

Dağları delmiyorum, inmek istiyorum oralardan. Hepiniz gibi aynada saçlarımı taramak, ‘‘günaydın’’ der gibi sokağa fırlamak ve şarkı söylemek istiyorum sana.

Adına aşk diyorlar, gelecek diyorlar... Bana yetmiyor. Her şarkımda sana bir adım daha yaklaşmak istiyorum. Bir başka dilden seviyorum, kırmızıdan daha uzundur...

Gelincikler gibi bir mevsim değil, dört iklim, köşe bucak, kim ne derse desin geri dönecek yerim yok, bir kentin ortasında çığlık çığlığa bağırarak tek başına kalsam da yine seviyorum seni.

Bu bir suç duyurusudur, kendimi ihbar ediyorum


ferhat tunç
 
Katılım
21 Nis 2007
#4
Ynt: AŞK İLLEDE AŞK

Ceketin Recai’ye de bol geldi


Sevgilim,

Seninle yıldızlı bir gecede ayrılmıştık hatırlıyor musun? Hatta ay bile vardı. Ne tuhaf değil mi? Yani gökyüzünün durumu diyorum.

*

Daha dün gibi gidişin. Beni öpüşün, kapıdan çıkışın, arkanı dönüp bakışın...

Oysa iki gün olmuş.

*

Canım, sen bir denizsin bense bir nehir. Sana akıyor, akıyor, akıyorum...

Lakin akamıyorum. Bu yıl yağış kıtlığı var, çakıl taşından ibaret kalakaldım.

*

İsmimi tahta masalara kazırdın...

En son evdeki masaya kazımışsın, mobilyacı ‘‘Abla bu çok derin, onaramayız’’ dedi.

*

Bir tanem, yaş olup gözlerinden süzülsem...

Lakin bunun imkánsız olduğunu biliyorum; zira senin ağladığın görülmemiştir bugüne kadar.

*

Rüyalarımda hep sen varsın. Hangi yana dönsem sesini duyar gibi oluyorum...

‘‘Yorganı çekiştirme’’ diyen sesini.

*

Sevgilim, sen bana bazen yıldızlar kadar uzak, bazen de burnumdaki sivilce kadar yakınsın.

Yok mudur bunun ortası?

*

Senin için güneşi doğdurur, yağmurlar yağdırırım...

Diyebilmeyi çok isterdim, ancak sen de takdir edersin ki bunları kimse beceremez.

*

Bu aşk beni ölene kadar yakacak sevgilim...

Zira sana kendimi beğendirmek için ömrüm solaryumda geçiyor.

*

Kalbim aşkınla deli gibi çarpıyor.

‘‘Bu adama değmez’’ dediysem de dinletemedim, ‘‘Kalbe söz geçmez’’ dedikleri bu olmalı.

*

Yerine kimseleri koyamıyorum birtanem...

Ceketin Recai'ye de bol geldi.

*

Yollarını gözlüyorum. Her an seni düşlüyorum... Bilsen ne kadar çok özlüyorum... Heyecan ve sabırsızlıkla bekliyorum...

Ismarladığım kırışık kremini almayı unutmamışsındır inşallah

pakize suda
 
Katılım
21 Nis 2007
#5
Ynt: AŞK İLLEDE AŞK

Ardından hiç olmadık küfürler yağdırıyorum


Hayat'ım... Bi'tanem...

kafam bulanık,

yüreğim dağınık...

bir aşk mektubu yazıyorum sana...

ama biraz karışık...

seni seviyorum...

senden nefret ediyorum.

senden korkuyorum...

senden kopamıyorum.

her sabah barışıyor...

her gece küsüyorum.

hep vazgeçmek istiyor...

her an tutkuyla bağlanıyorum.

acı çekiyor, isyan ediyorum...

mutluyken, inanamıyorum.

kimi zaman serenadlar...

ardından da hiç olmadık küfürler yağdırıyorum.

hayat'ım...

iyisin hoşsun

ama kabul et, bir o kadar da zorsun...

hep yanımdasın ama

arkama geçtiğin günleri de unuttum sanma!!!!

sen benim başımın belasısın hayat'ım...

sen benim gastritim, geçmek bilmeyen faranjitimsin

cildimdeki strese bağlı leke, zanax sebebimsin!

sen Tanrı'nın bir lütfu,

annemle babamın aşk oyunusun...

seni yaşamak kaçınılmazsa,

ben de bari zevk alayım diyorum...

sahip olduğum en güzel şey...

32 yıllık hayat'ım.

gecikmiş bir ilan-ı aşk bu sana...

seni seviyorum (her şeye rağmen!)

nihat odabaşı
 
Katılım
21 Nis 2007
#6
Ynt: AŞK İLLEDE AŞK

Geleceğin perdesini
aralamaya hazır mısınız?


Geleceğe aşk mektubu yazmak, geleceğin içinde sakladığı aşklara ithaf edilmiş, onlara seslenen bir çağrı olabilir.

Gelecek, daha çok bilinmezlikler barındırıyor.

Ve bu bilinmezlikler içinde insanları en çok meşgul edecek kategorilerden birini, geleceğin içinde saklanmış aşklar oluşturuyor.

Gelecekteki aşkları bugünden bilemiyoruz.

Ama şu tahminleri yapabiliyoruz:

Bu aşkların bir bölümü gerçekten yaşanacak.

Bunlar, eşikte bekleyen ve birgün kapınızı muhakkak çalacak olan aşklar.

Bazılarından kaçış mümkün olmayacak.

Ancak, kapının çalacak olması, o aşkın muhakkak yaşanacağı anlamına gelmiyor.

Taraflar kapının çalışını duymayabilirler.

Ayrıca, duymamayı tercih edenler de çıkabilir.

Bazıları, zaten kulaklarını kapıya tıkamış olacaklar.

Bazıları için geleceğin mutlak gerçeği, kapının hiç çalmayacak olması.

Bir başka grupta ise bu hakkını geçmişte kullananlar ve geleceğin aşk kontenjanında hisse sahibi olmayanlar bulunuyor.

Onlar, yollarına devam edecekler. Gelgelelim, aralarında yoldan çıkanlar olabilir.

Gelecekteki aşkların önemli bir bölümü de herhalde ‘‘teğet geçen aşklar’’ grubuna girecek.

Uzayın derinliğinde yalnızca bir kez birbirlerine yaklaşan, ama kendi yörüngelerinde farklı istikametlerde kayıp giden meteorlar gibi...

Nereden bakarsanız bakın, gelecek, muazzam bir aşk potansiyelini içinde barındırıyor.

Boşluğun içinde gizlenen ve bestecileri tarafından notalara dökülmeyi bekleyen ses dizileri gibi.

Ve gelecek, bu aşk potansiyelinin keşfedilmesi, harekete geçirilmesi için insanlığa göz kırpıyor.

Ne yazık ki, bu potansiyelin yalnızca bir bölümü hayata geçirilebilecek.

Yine de, üzerinde yaşadığımız yerküre kainat içinde devindikçe ve insanlık var oldukça yaşanacak aşkların niceliğini sınırsızlık sayısı ile ifade edebiliriz.

Bakarsınız, bu sınırsızlık dizisi içinden bir ışık günün birinde size de çarpabilir.

Geleceğin en büyük gücü bu ışığın içinde saklı değil mi?

Şimdi söyleyin bakalım, geleceğin perdesini aralamaya hazır mısınız?


Sedat ERGİN
 
Katılım
21 Nis 2007
#7
Ynt: AŞK İLLEDE AŞK

Aşk körlüğü miyoba dönüşür mü?


‘‘Aşkın gözü kördür’’ derler. Ne kadar doğru bir sözdür bu... İnsan aşık olduğu zaman gerçekten gözü hiçbir şeyi görmez. Biri gözünü açmaya kalksa da ‘‘kıskançlık’’ ya da ‘‘anlayışsızlık’’la suçlar onu... Taa ki aşk büyüsünü yitirene kadar. Ondan sonra da çoğunlukla uyarandan da zalim ve acımasız olur.

Ölmeyen aşklardan sözedilir kitaplarda, filmlerde ve masallarda... Onların büyüleri bile nereye kadar aynı şiddetle sürer? Onların körlükleri de bir süre sonra miyopluğa dönüşmez mi acaba?

Bizlerin bildiği en ölümsüz aşk tiyatro aşkıdır. O gerçekten bitmez. Sizi ne denli hırpalarsa hırpalasın, gözü hiçbir şeyi görmeyen kör bir aşık gibi ondan vazgeçemezsiniz bir türlü. Bir çeşit mazoşizmdir ona olan tutkumuz. Belki de kendimize olan hayranlığımızdır...

Alkışlanmak, beğenilmek, başarımızın onaylandığını görmekten doğan garip bir duygudur bu aşk... Ölünceye kadar kendimizden kurtulamayacağımıza göre de bitmeyen, ölmeyen bir aşktır tiyatro aşkı.

Gerçekten, ölmeyen, bitmeyen bir aşk varsa, budur işte...

haldun dormen
 
Katılım
10 Nis 2007
#8
Ynt: AŞK İLLEDE AŞK

Nerelerdeydin?.. Zaman işliyor, “öyle uzak, öyle yalnız, öyle kırık / öyle
derin”. Gelişinle gidişin bir oluyor. Aceleci ve süzgün ve minnetsiz.

Ne buldumsa; yüzümü ne denli tuttumsa rüzgârına, tenimde yalnız onlar
kalıyor. Yalnız ürperme kalıyor, yalnız deniz kokusu, son çiçekler ve
savrulan saçlarının çizdiği helezonlar... Saydam ve nahif ve solgun yüzünün bağışladığı coşkuyla düşüyorum yollara. Çağrına uyup denizlere koşasım geliyor, dağlara çıkıp nağralar atasım... Sense hep böyle sabırsız, hep dâvetkâr...

Senden başka hiçbir şey, hiçbir zaman bunca hafif, bunca özgür kılmıyor;
bunca hayaller içine atmıyor beni. Rüzgârına kapılıp zamanı şaşırıyorum.
İtiyatlarımı, kurallarımı bozuyor, günlerimin seyrini değiştiriyorsun. Sen
gelince dilim tutuluyor. Suskun ve çaresiz bir adam kesiliyorum. Savunmasız,yapayalnız, çırılçıplak kalıyorum. Kalabalıklar kâr etmiyor. Yalnız, çıplak ve çaresiz...

Ve senden başka hiçbir şey bana kendimi düşündürtmüyor. Sen gelince, en çok kendim oluyorum. Kendi düşlerim oluyorum. Kendi günahlarım, sevaplarım...Kendi saçlarımın karası, kendi yüzümün gülüşü... Senden başka hiçbir zaman,bunca düşünmüyorum ölümü, yaşamayı bu denli istediğim olmuyor. Sen varken ölümle yaşam arasında sınırsız ilgiler kuruyorum, derin sularda karşılaşıyor ölümle yaşam. Ölümü düşünmek bu denli kavurucu olmuyor hiç. “Rüzgâr başka çeşit esecek.” diyorsun ve esiyor...

Her şeyi; dağları, denizi, uzak ve yakın kıyıları; göçmen kuşları, vapurları, akşam rüzgârlarını, savunmasız ağaçları ve yaprakları kendi rengine bulayıp gidiyorsun. Göç rengine...

İçimde bir göç kervanı topluyor akşamüstüleri söylediğin şarkılar. Göçler
beni hep hüzünlendirir. Suskun, çaresiz, zavallı bir çocuk olurum göç
kervanı düzülünce. Çok göçler gördüm ben çocukluğumda. Terk edilen evler gördüm, hüzünlü gidişler; geride kalan donuk ve amaçsız bakışlar, yeri göğü yırtan çığlıklar gördüm. Çok ölümler gördüm ben, senin geldiğin zamanlar...

Yine de ben, seni sevdiğim kadar hiçbir zamanı sevmedim. Sende bulduğum kadar kendimi bulmadım hiçbir yerde. Sana olan tutkum bu yüzden. Gelişine,rüzgârına, bir de şarkılarına vurulup coşuyorum. Sonra bir çelişkiler yumağı bırakıyorsun elime. Yaşamdan ölüme, dünden bugüne, tutsaklıktan özgürlüğe koşup duruyorum...

İşte geldin, gidiyorsun...

İçimde karmaşık bir hatırlama ağı. Sürekli dünlere çekiyor beni.
Bıraktıklarıma, vazgeçtiklerime, yarım kalanlara, başaramadıklarıma, elimin ermediklerine... Bu senin tabiatın mı, böyle mi kuşatırsın geldiğinde
herkesi? Yoksa yalnız ben mi sende dünleri bulurum, bilmiyorum ve
çözemiyorum. Oysa bir yandan, yaşama koş, düş yollara diyorsun; mekândan,ayakbağlarından kurtul, diyor bakışların... İşte bunlar son kuşlar, son yemişler ve son güneşli günler... Uzaklara bakmanın son akşamüstüleri...
Öbür yanda, geçmiş günlere, eski baharlara, eski aşklara ve uçup giden ne varsa onlara takılıp kalan gönül ağları... Senin adın olsa olsa bir
tereddüttür; vazgeçemeyişler, kopamayışlardır. Aşkla ayrılık, gitmekle
kalmak, ölümle yaşam arası muazzam çelişkiler... Adın, tereddüt olmalı
senin. Rengin sarı olmalı, yüzünde yarım gülücük olmalı, saçların dalgalı;
dağ ve deniz karışımı kokun, güz menekşesi gözlerin...

Adın eylül olmalı senin...

“Eylül! daha çocukluğumdan / beri size bakardım ben / bir yazın azalmakta olan / sözcüklerinden nasıl da / ansızın döküldünüz / bahçelerle ve kül /dolardı içim... eylül!” (Hilmi Yavuz)

Eylül; mütereddit, saçları menevişli, yüzünde dünün yarım gamzesi. Bugün;hafif, uçarı, kayıtsız... Ve suskun, çırılçıplak bırakan... Yalnız ağaçlarmı, deniz mi, dağlar mı, göçmen kuşlar mı? Ben, ben, ben...
...
...

Ali Çolak
 
Katılım
10 Haz 2007
#9
Ynt: AŞK İLLEDE AŞK

Aşkı planlayabilir misiniz? Aşık olacağınız zamanı önceden kestirebilir misiniz? Peki aşkınızın kime yöneleceğini? Siz yüreğinizi aşklara kapatırken zaman geçip gidiyor. Elinizde de koca bir hiç kalıyor.

Aşka set çekip, ' Şu aralar aşka ayıracak vaktim yok'' diyenler. İnsanın 'Nasıl yani?'diye sorası geliyor. Aşka vakit ayıramamakta ne demek? Günlük iş planı yapar gibi mi olacak yani? 'Dur önce evi temizleyeyim, ardından işe gideyim, elektrik, su telefon faturalarını yatırayım sonra da aşık olurum' mu diyeceksiniz? Yok böyle bir şey...

Huzur mu? Aşk mı?

Huzurunu bozmak istemeyen insanlar vardır birde... çünkü sarp ve zorludur aşkın yolları. Çok şeyi göze alacaksınızdır kuşkusuz. Aşk sizi darmadağın edebilir. Bütün düzeniniz bütün hayatınız bir anda değişebilir. Uykusuz geceler, iç sıkıntıları, kıskançlıklar, yürek çarpıntıları, göz yaşları ve hiç dinmeyecek bir özlem yapışır yakanıza.

Durup dururken ağlamaya başlarsınız. Hayatın hep komik yanlarıyla ilgilenirken bir alınganlık peydah olur. Her şeye bir anlam yüklemeye , ortaya söylenmiş sözleri üzerinize almaya başlarsınız.

Ya korkular... Uzak kalmaya dayanamazsınız. Bir tek günü bile onsuz geçirmek işkence gibi gelir size. İmkansızlıklar, umutsuzluklar birbiri ardına sıralanıp durur. Aşktan sadece huzur ve zevk bekliyorsanız, yanlış yoldasınız. O zaman mevsimleri bile olmayan bir dünyaya sığınmanız daha iyi olacaktır.

Orada istediğiniz huzuru bulabilirsiniz belki ama ne gülüşünüz tamdır, ne de mutluluğunuz.

Gerçek aşk olayı

Birde gerçek aşkı arayanlar var. Aslında bu aşkı kategorilere ayırmaktan başka bir şey değil. 'Gerçek Aşk' diye bir kavram varsa, ' gerçek olmayan aşk' ' sahte aşk' gibi kavramlarda olmalı. Bir de 'temiz aşk' kategorisi var. Peki 'kirli aşk' nasıl olacak o zaman?

Aşka yüklenen bu sıfatlar aslında insanların taşımaktan hoşlanmadığı sıfatlar. Aşkın gidişatını davranışlar belirlediğinden ' gerçek' yada ' sahte' olanlar işte bu davranışlardır.

Kandırmanın, yalanın, sahtekarlığın, iki yüzlülüğün ve bunların benzeri onlarca sının tek sorumlusu insandır. Ve biz, insanlara konduramadığımız bu sıfatları büyük rahatlıkla aşka yapıştırabiliyoruz. Birini sevebilmenin en önemli koşulu kendini sevebilmektir. Kendini sevmeyen insanların başkasını verecek sevgisi yoktur. Kendini seven insanların da sahtekar iki yüzlü ya da yalancı olabileceğini düşünemiyorum. ' Kötü' diye nitelendirebileceğimiz davranışları rahatlıkla yapabilen insanın kendisini sevmesi mümkün değil.

Aşkın içinde, tutku, özlem, şehvet, hüzün, sevinç ve hatta acıda vardır ama aşkın içinde sahtekarlık, yalancılık, iki yüzlülük girdiği anda o aşk olmaktan çıkar, çirkin bir oyun haline gelir.

İşte bu noktada önemli olan seçimlerimizdir. Yaşadığımız her şeyden biz sorumluyuz çünkü. Elbette aşık olduğumuz kişilik her yönüyle ilk anda tanımamız mümkün değil. Zamanla her davranışı değerlendirme olanağını bulacaksınızdır kuşkusuz. ' aşkın gözü kördür' derler ya bu doğru bir söz değil. Kör olan insandır sadece görmek istediğini görür.

Sonuçta aşkın hayatımıza katacağı şeyleri belirlemek bizim elimizde. Yaşanılan aşk insanın aynası olmalı.

Nedir bu aşk?

Büyük bir kentin hengamesi gibi kulağımızı uğuldatan ve aslında bu gürültüyü çıkarmasından pek de rahatsızlık duymadığımız.

İyi ki varsın dedirten, ama kimi zaman yetersiz kalan...

Emirleri hep kendi veren...

Her defasında sonsuz bir yolculuğa çıktığımızı düşündüren ve yolculukta en fazla

gereken eşyayı evde bıraktığımızı düşündürtecek kadar şüpheli.

Biz daha kapıyı yeni çalıyor diye düşünürken o çoktan içimizde bir yere yerleşmeyi bilecek kadar kurnaz.

Kapıdan kovulsa bacadan girecek kadar inatçı.

Yaşadığımızda bize çok tanıdık gelecek senli benli...

Herkesin yüreğinde, gözünde, içinde, teninde olan...

Sade gibi görünen ama içinden çıkmayacak kadar karışık...

Dudaklarımızı dişletecek kadar çıldırtan ama mükemmel...

Aklımızı karıştıran ama baktıkça hayranlık duyduğumuz bir çift göz...

Dokundukça vazgeçemediğimiz, müptelası olduğumuz bir ten...

Soluk alışımız kadar kısa sürede kanıksadığımız ama yine de bizi sormadan gittiğinde kendimizi kirletilmiş gibi hissetmemize neden olan...

Sadece yıldızların şahit olmasına izin verebileceğimiz kaçamak bir sokak öpüşmesi...

Hep beş dakikası var dememize karşın saatlerce beklemeyi göze aldığımız bir randevu...

Geceleri uyurken yanımızda olduğunu hayal ettiğimiz ve yatağımızda her zaman yer bulabilecek en seçkin misafirimiz...

Yaparken keşfetmekten zevk aldığımız, her parçasını içimize yavaşça sindirdiğimiz ve bütüne ulaştığımızda sonsuz bir keyif duyduğumuz bir puzzle...

Kuralları kendisi koyarken bize karşıdan sırıtan, yaşarken zamanı yetiremediğimiz, geldiğinde sormadığı gibi giderken de bir eyvallah demeyecek kadar dünyalar hakimi...

Öfkemiz, zayıflığımız, şiddetimiz, gücümüz, kahkahamız, gözyaşımız, geçmişimiz, geleceğimiz, yorgunluğumuz, enerjimiz...

Hayatın taa kendisi

AŞK
 

Giriş yap