Başıboş Başıboş...

Katılım
8 May 2007
#1


"Bıçak soksan gölgeme,
Sıcacık kanım damlar,
Gir de bir bak ülkeme,
Başsız başsız adamlar..."
(N.F.K.)

Bahtsız ülkem! Döndüm, dolaştım yine kara bahtına sığındım. Dertlerimi sineme çektim, dertlerinle yandım, tutuştum. Derler ki, dertler birikir zincir olur. Zincirler hürriyete giden yolda zecr olur. Sonunda, yaralar kanar, kangren olur. Kesik damarlardan kan fışkırır başsız gövdelere, akar başıboş!


Bulutlar dizilir salkım salkım, yıldırımlar çakar, yağmurlar yağar, sular akar vadi vadi nehir olur. Gâyesiz hayat insana zehir olur. Gün olur, akmaz olur. Ünsiyet kaplar, gaflet çöker. Farkında bile olmaz insan, günler gelir geçer, başıboş!


Gül açar, zambak açar, bir gariptir insan, kendinden geçer. Gölgelere sığınır, zulmet içer, korku salar. "Viranelerin bekçisi baykuşlar" gelip konmuşsa bahçene, avcı alnından vurmuştur senin. Bülbülün çırpınışları neye yarar? O da uçar gider başıboş!


"Duman dolu âsüman. Türk evi delik deşik, yıkık dökük hânüman." Şimdi kreşler, yetimevleri, huzurevleri şen(!). Anne işde, baba düşde, bir iş var bu gidişde?.. Evler parsellenmiş, komşular ölmüş, odalar soğuk, mutfak yok, aile paramparça, çocuklar başıboş!


"Cemiyet, ah cemiyet, yok edilen ruhiyle; Ve cemiyet, cemiyet, yokeden güruhiyle..." Kaldırımları döşeyen, caddelerden dökülen, sokaklardan akan kalabalıklar... "Öz yurdunda garip", öz yurduna yâd eller sahip. "Evet, kafam çatlıyor, güya ulvi hastalık; bendedir, duymadığı dertlerle kalabalık" Bilmem ki... "Kaç mevsim bekleyim daha kapında, ayağımda zincir, boynumda kement?" Yıllar kalbimde kördüğüm oldu, zaman akıp geçer, başıboş!


"Aziz ekmek, ortaya attıkları! Fikirde, teneke artıkları. Ve evlerde baş köşe batının pırtıkları. Görünmezi görmeye erme mantıkları. Ya şu sözde mü'minler, şiltenin kıtıkları?" Duyan olmaz, feryad eden ulu canlar, başıboş!


Hazan vurmuş yapraklar gibi nefsini aşamıyanlar dökülür birer birer. Emanet! Mukaddes emânet; sabır ister, samimiyet ister, fedâkârlık ister, basiret ister.Eller geri çevrilir teker teker. Hazine çarçur edilir, vakıflar yağmalanır, servetler çürümeye terkedilir, paralar saçılır, başıboş!


Bugün, tarih ağlar, tâlih küskün. Sen mahzun! Millî kültürün mahzun! Millî terbiyen ve millî maarifin mahzun!... Ve ülken mahzun! Dininde haciz ve sen her sahada âciz. Büyük kafalarda küçük gözler, büyük dillerde küçük sözler... Ayaklar yalın, boyunlar bükük, millet "Sefiller"i oynar, başıboş!


Kudsi kitaplar tozlu raflarda. Bir gevşeklik var hem imamda, hem saflarda. Bir tembellik, bir isteksizlik, bir gaflet var bu taraflarda, ilim ve ihlâs kalmayınca lâflarda, gevezelik at oynatır meydanlarda. Sahibini ve muhatabını bulamıyan inci gibi sözler hebâ olur gider, başıboş!


Dil yanar, bozulan lisana. Lisan figanını duyurmak İster insan olan insana. Dil tutulur dönmez olur, lisan suya düşer. Yüreğimin ateşi sönmez olur, yanar başıboş!


"Yirmi dokuz harflik sözde aydınlar,
Yafta yazar, isim takar, başıboş.
Allah'ım, sen acı bu saf millete!
Akşam yatar, sabah kalkar, başıboş... "


Muammer Gökçin​
 
Katılım
8 May 2007
#2
Korku..


Korku; bilhassa inançdan mahrum gönüllerin en bariz vasfıdır. İnançsız bir insanın nazarında kâinat; körlerin sağa sola tosladığı bir meydan, hayat omuzlarda taşınmaz bir yük, insanlar birer hasım ve insan olmak bir musibettir. Tarih kendinden evvelki neslileri yutmuş bir mezar, yaşadığı gün ve dolayısıyla kendisi de o korkunç tarihden bir parça olmaya namzettir. O bu düşünceyle; geleceğinin, nereye varacağı meçhul bu karanlık yollarında yapayalnızdır...

Böyle birinin hayat felsefesi, "gayesizlik" ve "yaşamış olmak için yasamak" ve hayatının her anını his ve heveslerini tatmin yolunda yasama gayretidir. Buna set çeken herseye düşmandır. Onun için en büyük hadise ölüm, en dehşetli korku da lezzetleri acılaştıran ölüm korkusudur. Ölümü hatırlatan herseye düşmanlık beslediğinden yatağa bile hasım kesilir. Çünkü; "ölüm yokluğa, uyku ise Ölüme gebe"dir.

Korkularının mihraklastığı nokta ölüm olsa da, hakikatte hayatın her anı korkuludur. Çünkü ona göre mahlûklar birbirine yabancı, hayat bir mücadeleden ibarettir. Ve yasaması için her şeyi kendisi hazırlamak zorundadır. Halbuki o; aciz ve güçsüzdür. Netice, endişeyle yaşanan bir hayat, korkuyla geçen bir Ömür... "Yaşama veya yaşayamama korkusu..."


Ölmeyen, sönmeyen ve batmayan'a dayanan insana gelince; onun dünyasında bu çeşit korkulardan eser yoktur. Çünkü; kâinat ilmi nihayetsiz, kudreti nihayetsiz..., merhamet ve şefkati nihayetsiz bir zatın tasarrufundadır. Her hadise önceden yapılmış bir plân dahilinde vuku bulmaktadır. Öyleyse korkmak için hiç bir sebep yoktur..

Onun dünyasında ölüm; yokluk ve hiçlik değildir. Aksine ebedi âleme açılan bir penceredir. Dilindeki su nağme, gönlünde korku, keder ve gam bırakmamıştır,

"Biz Ölümü ölümsüzlük eyledik Ölüm bize neylesin?..."

Çünkü ölümün acı olusunun sebebi, onu (yokoluş) bilme telakkisi ve kâinattan, dünyadan, hayattan ve dostlardan ayrılık zannedilmesidir.O, fanilere bağlanıp kalmamış ki, ona acı gelsin. Zevale mahkûm mahbublara gönül vermemiş ki, "gidecekler" diye sararıp solsun. Bu anlayış ve bu inançda olmayana, dipsiz bir kuyudur kabir... Dostlar, terkedip gider bir bir...

İnanç ve ümit insanının nazarında korkunun tezahürü bambaşkadır. O bir imtihandadır. İmtihanda başarısız olmak, ebediyen kaybetmek demektir. Fakat bu düşünce onu; ümitsizliğe değil, aksine bir ömür boyu uyanık olmaya sevkeder. Bu düşünce sayesinde zevk, lezzet ve heveslerine birer sınır çizer. Ve bu korku neticesinde başkasının hukuk çizgisini ihlâl etmez...

Hakk'a yakınlık ve onu bilip sayma korkusudur, insanı ümitle şahlandıran. Ve yine aynı korkudur onun düşmanına: "Bunlarla karşılaşmaktansa bizim için yerin altı üstünden daha hayırlıdır" dedirten..

O'nun korkusu aynı zamanda başka şeylerden korkmamanın da tek çaresidir. "O", En Büyük İnsan (s.a.v.), yanında, ikinin ikincisinden (r.a.) başka kimse yokken ve düşman kapıya dayandığı bir zamanda arkadaşına: "Korkma çünkü herşeyin dizgini elinde olan bizimledir" derken bunun en güzel misalini veriyordu
Ömer Faruk Akıncı​

 
Katılım
8 May 2007
#3
İnanan Gönüller

Bu gidişe "dur" demek ve bu yuvarlanışı önlemek için sevgiyle çarpan, müsamaha ile oturup kalkan sinelere ihtiyaç var.. kendini insanlığın dünyevî-uhrevî mutluluğuna adamış “Gözümde ne cennet sevdası, ne cehennem korkusu; milletimin îmânını selâmette görürsem cehennemin alevleri içinde yanmaya razıyım” diyebilecek inanmış ve seven sinelere...

Sevgi, insan ruhuna hitap eden sözsüz-kelimesiz evrensel bir lisandır. O, gönülleri büyüleyip kendine çeken, hiç kimsenin hatta en vahşi ruhların bile karşı koyamayıp teslim olduğu sihirli bir güç kaynağıdır.. evet böyle bir güç kaynağıdır ve hiçbir şeyden anlamayan bedeviler bile, onun o yumuşaklardan yumuşak mûnis dilinden mutlaka bir şeyler anlar ve mest olurlar.

Sevgide peygamberâne tesirin güç ve sihiri vardır. O, kendine mahsus beyânıyla benliğimizin enginliklerine yağmaya başlayınca, onunla anlatılmak istenen şeyleri rûhumuzun bütün derinliklerinde duyar ve verilecek mesajı hemen kabullenmeye hazır hâle geliriz.

Gönüller sevgiyle attığı, çehreler samimiyetle tüllendiği ve gözler kendilerini o büyülü tebessümlere saldığı zaman, insan hiçbir şey konuşmasa da, derûnundaki kitabı bütün fasıllarıyla, bâblarıyla muhataplarına intikâl ettirmiş sayılabilir.

Sevginin sesi-soluğu, samimiyet ve sıcaklığın derecesine göre, hemen ekseriyetle hislerimizi coşturur ve bizi îtimaddan teslime, teslimden kabule, kabulden güvene yükselterek ruhlarımıza en beliğ hitapların, en meşhur kitapların anlatamayacağı en enfes ma'nâları fısıldar.

Sevginin müphem nağmeleri gönül yamaçlarında her zaman bir bülbül sesi gibi duyulur ve bir beşik ninnisi safvetiyle bütün benliğimizi sarar.. hem öyle bir sarar ki, onun karşısında sevinçten, neş'eden, bir çocuk gibi diz çöküp hıçkıra hıçkıra ağlayasımız gelir.

Sevgi, o sımsıcak anne kucağı gibi havası ve her kapıyı açabilen anahtarlar gibi büyüsüyle, bütün varlığın usaresini ve her türlü ledünnî alâkanın ma'nâsını gönüllerimize boşaltan bir sihirli musluktur. O saf musluktan akan muhabbet kevserini duyabildiğimiz ölçüde, duygularımız öylesine şahlanır, ruhlarımız o denli heyecanlanır ve köpürür ki, benliğimizin tavanı delinip de göklerin ebedî neşvesine erecekmişiz gibi oluruz.

Gönüller, sevginin dirilten havasını teneffüs ettikleri, sevgi çağlayanlarında arındıkları, sevgiyle sarmaş-dolaş oldukları, sevgi kokladıkları ve sevgi solukladıkları nisbette, insan olmadaki engin derinlikleri duyar ve duyurur; sonsuzluğa namzed olmanın sırlarını kavrar ve sevginin derinliğine göre muhabbet ve alâka halkaları, genişleye genişleye topyekün varlığı kaplar; hatta gider tâ sonsuza ulaşır, sonsuzun rengini alır ve her yerde
“O'ndan ötürü ” deyip çevresine sevgi ve iltifat yağdırırken, her yerde bundan ötürü aranan, sevilen biri haline gelir.

Sevgi, bizden önce de vardı. O insanoğlunu varlığa uyaran ilk nağme ve içinde sallandığı ilk beşiktir. Biz burada, sevgi adına, eski bir perdenin yeni bir şivesini, eski bir nağmenin yeni bir usûlünü, az bir telaffuz farkıyla, basit bir üslup kaydırması yaparak, kin, nefret, iğbirar ve üslup çığırtkanlığını tadil eder mülahazasıyla bir kere daha mırıldanmak istedik.. kimbilir, bundan sonra da daha niceleri, yeni bir ifade farkı ve yeni bir seslendirme ile ne ateşten nağmeler mırıldanacak, ne yanık türküler söyleyecek ve şehrâyinlerdeki havaî fişekler gibi çevrelerine ışıklar yağdıracak.. ve hep sevgi düşünecek, sevgi konuşacak, sevgiye âşinâ gönüller arayacaklardır.

İnsan, sevginin o “sehl-i mümtenî ” büyülü yoluna bir kere giriverse, başkaları için aşılmaz görülen gayzın, nefretin en sarp tepelerini aşar.. önünü kesen kan-dan-irinden deryaları geçer.. cennet yamaçları gibi bahar iklimlerinde dolaşır, sevgi tüten ruhlarla kucaklaşır.. ömrünü hep kuş yuvalan gibi sımsıcak, anne sineleri gibi emniyetli bir atmosferde geçirir.. ve insan olmanın bütün avantajlarını yaşar.

İnsanların intikam ve düşmanlığa yenik düştüğü, yığınların boğuşma ve kavgaya sürüklendiği, hakkın, kuvvet karşısında susturulduğu ve kuvveti elinde bulunduranların, kendileri gibi düşünmeyenlere Tiran'lar gibi davrandığı, zalimlerin, gaddarların alkışlandığı. iltifat gördüğü, mazlumların, mağdurların itilip-kakıldığı, itilip-kakılırken de sarsık, ama ümitli bir bekleyiş içinde bulunduğu günümüzde herşeyden evvel ve herşeyden sonra bir kere daha "sevgi" diyoruz. Diyor ve sevginin hayatımızın ritmini değiştireceğine ve bizi alelâdeliklerden fevkalâdeliklere, basitlikler içinde bocalayıp durmaktan seviyeler üstü seviyeye yükselteceğine inanıyor ve ilk çocukluk dünyamızda duyup-yaşadığımız o dupduru hülyaları bir kere daha yakalayacağımız ümîdini besliyoruz.

Biz, duygu ve düşünce ufkumuzu, sevgi, saygı ve anlayışla donatabildiğimiz ölçüde, zannediyorum çevremiz de farklılaşacak.. eşya ve hâdiselerin rengi değişecek.. gerçek insanî değerler ortaya çıkacak.. ve "eşref-i mahlûkât" olmakla elde edilmiş bulunan onca avantaj zebil olup gitmekten kurtulacak.. tarihe malolmuş bütün dînî ve millî güzelliklerimiz dirilip geriye dönecek; hatta gelip bir kere daha bizim olacak.. ve dün yaşadığımız hayatı bugünkü ömrümüzle yeni baştan bir kere daha yaşayacak.. ve zaman üstü en engin lezzet ve hazların hepsini birden duyacağız..

Keşke, îmân ve îmân içindeki o derin sevgiye ilkler gibi biz de uyanabilseydik.
 
Katılım
8 May 2007
#4
Eller Var

Eller var,yapıcıdır.Vuracağı yeri de bilir,duracağı yeri de.Dostu da tanır,düşmanı da.Yalnız dosta değil,düşmana bile rahmettir bu eller.Yara sarar,ayıp örter.Bir ananın elleri gibi,okşayacak yetim,yaşını silecek öksüz,sıvazlayacak kırık yürek arar.Yıkılmışları yapar,yarımları tamamlar,ayrılanları birleştirir.,

Eller var,hiçbir taşın altına girmeye yanaşmaz.Nice taşlar,kayalar,dağlar kaldırılır.o pamuk eller arazi olmuş,ortalardan tüymüştür.Ara ki bulasın.Israrla o elleri arar gözleriniz,ama yok.Sıkıntıya gelemez pamuk eller.Fakat dağlar gibi taşları taşımaktan yorgun ve bitap düştüğü için ayağı sürçenleri,tökezleyenleri görmeye görsün bu eller.Hemen ovuşturma vaziyetine girerler.Utanmadan yakasına sarılır,tokatlamaya yeltenirler.Utanmaz eller.Taşın altına sokmaya gelince toz olan bu eller,yakaya sarılmaya gelince aslan pençesi kesilir.Kırılası eller o eller.


Eller var düzenleyici ve düzelticidir.Çapak gördüğü göze yumruk olmaz.Kimseye hissettirmeden,bir ana şefkatiyle o çapağı alır.Yüzün ve gözün güzelliğini çapağa feda etmez.Değdiğini bozmaz,düzeltir.Düzelteceğim diye “düz” hatta “dümdüz” etmez.Çünkü bu eller,amuda kalkıp da dünyayı düzeltme iddiasına soyunan “ters” lerin elleri değildir.

Eller var,kırıcıdır.Vuracağı yeri bilmez,duracağı yeri bilmez.Kabarmış bir koltuğun elleridir bunlar.Sürekli tokat halinde gezer.Hiçbir şey bulamazsa,havayı tokatlar,suyu yumruklar.El ele vermişler zincirine girip,diğer ellerle birleşmez bu eller.Aksine,birleşmiş elleri çözüp ayırır,kırıp koparır.


Eller var,pamuk değil nasır tutmuştur.Neden olacak?Elbet her yarım kalmış yükün altına girdiği için.Her hayırlı teşebbüsün ucundan tuttuğu için.Her yükü ağıra el attığı için.Her yolda kalmışın kolundan tutup kaldırdığı için.Her dermanı tükenmişe derman kattığı için.Öpülesi eller o eller.

Eller var,her önüne gelenden bir şey ister.Hiç işe girmez,hep beleşe girişir.Sürekli istemek için açılır.Almaya bayılır,vermekten nefret eder.Bu ellerin bildiği tek dua “Rabbena hep bana” dır.Böyle elleri bin kez de doldursanız bin birinciyi ister.Hepsini de kendi cebine boşaltır.Başka elleri de görmek gibi bir derdi yoktur.Bencil ellerdir bu eller.


Eller var hep almaz ama hep verir.İddialı değildir,Fakat karalıdır.O elleri herkes ortada görmez.Herkesin burnuna doğru uzanmaz.Muhatabının gözüne gözüne sokulmaz..Alkışı hak edeni alkışlamaktan çekinmez,fakat kendisi alkış istemez.Verirken görünmemek için köşe bucak saklanır.O eller,bir Allah’tan ister,başkasından istemektense taş kesilmeyi tercih eder.Fedakar eller o eller.

Eller var,hep bedduaya durur.Bedduaya duran,suizana ayarlı,kara yüreklere bağlı eller bunlar.Armudun sapı der,beddua eder.Üzümün çöpü der,beddua eder.Kusursuz kadı kızı arar,fakat kendisi pür-taksirdir.Herkese beddua için açılan bu uğursuz eller,herkesin ellerinin kendisi için duaya kalkmasını bekler.Bunu bulamadığında da yumruk olur,sağa sola sallanır.Haddini bilmez,kadir bilmez eller.


Eller var,sürekli duaya durur.Peygamberlerin ellerinden bir hisse kapmıştır.Dostlarına değil sade,düşmanlarına bile duaya durur.Sevdiği güllerin dikenleri tarafından kanatılınca,gülü kökünden sökmeye kalkışmak gibi bir cinayet işlemez bu eller.Aksine,gülünü sevdiği için,kendini kanatsa da,dikenini de sever.İçinde hayır olan bir yüreğe bağlı eller bunlar.İçinde umut ve sevgi olan bir yüreğe bağlı eller.

Ellerinize Bakın kendinizi seyredin, zira onlar sizin aynanız
Allah’ım ellerimizi bırakma ...


Mustafa İSLAMOĞLU​
 

Giriş yap