Beni Candan Usandırdı(Osmanlıca+T.Türkçesi)

UluğBey

Sükût gibi münzevi, çığlık gibi hür.
Katılım
27 Ara 2005
#1
Beni candan usandırdı cefâdan yâr usanmaz mı
Felekler yandı âhımdan murâdım şem'i yanmaz mı
بني جاندان اوسانديردى جفادان يار اوسانماز مى

فلكلر ياندى اخمدان مورادم شمعي يانماز مى

Kamu bîmârına cânân deva-yı derd eder ihsan
Niçün kılmaz bana derman beni bîmar sanmaz mı

قامو بى مارنا جانان ده وايى ده رد أده ر احسان

نيچون قلماز بانا ده رمان بني بى مار سانماز مى

şeb-i hicran yanar cânım döker kan çeşm-i giryânım
Uyadır halkı efgânım gara bahtım uyanmaz mı

شمعي هجران يانار جانم دوكه ر قان چه شمي گيريانم

اويادير حالقى أفغانم گارا باختم اويانماز مى

Gûl-i ruhsârına karşu gözümden kanlu akar su
Habîbim fasl-ı güldür bu akar sular bulanmaz mı

گولي روخسارينا قارشو گوزومده ن قانلو اخار سو

حبيبم فه سلى گولدور بو اخار سولر بولانماز مى

Gâmım pinhan dutardım ben dedîler yâre kıl rûşen
Desem ol bî-vefâ bilmem inanır mı inanmaz mı

غامم پين خان دوتاردم بن ده ديلر ياره قل روشه ن

ديسه م اول بى وفا بيلمم اينانير اينانماز مى

Değildim ben sana mâil sen ettin aklımı zâil
Bana ta'n eyleyen gâfil seni görgeç utanmaz mı

ده گيلدم بن سنه مائل سن أتدن عقلمي زائل

بانا تعن أيله ين غافيل سه ني گورگه چ اوتانماز مى

Fuzûlî rind-i şeydâdır hemîşe halka rüsvâdır
Sorun kim bu ne sevdâdır bu sevdâdan usanmaz mı

فوظولي ريندي شه يدادر هميشه خالقه روسوادر

سورون كيم بو نه سودادر بو سودادان اوسانماز مى



Osmanlıca yazılmış sunumlarımız devam edecek...
 

UluğBey

Sükût gibi münzevi, çığlık gibi hür.
Katılım
27 Ara 2005
#2
buda birkaç beyitinin şerhi.eğer isterseniz diğerlerini de beraber yaparız;)


"Beni cadan usandırdı cefadan yar usanmaz mı
Felekler yandı âhımdan murâdım şem'i yanmaz mı?"
[(Cefasıyla) beni canımdan usandıran sevgili cefa (etmekten) usanmıyor. Âhımdan felekler tutuştuğu halde muradımın mumu yanmadı.]
*
Beytin zahirinde Divan edebiyatının aşk, âşık ve mâşuk telakkisine uygun bir tablo içinde şâirin, yani âşık'ın mübalağalı tarzda yakınması ifade edilmektedir. Sevgilinin ettiği eza ve cefalar âşığı canından bezdirmiş; aşk ateşiyle yanan gönlünün şikayetini yansıtan "âh"ları gökleri tutuşturmuştur. Gök manasına "felek" kelimesinin çoğul kullanılması, göğün, iç-içe dönen dokuz felekten ibaret olduğuna inanılmasındandır. Âşığın "âh"ı, yanan bir kalpten çıktığından içinde şerareler taşır. Dokuz kat göklere yükselecek kadar şiddetli olan bu âh'ın kıvılcımlarından felekler tutuşmuş, dünya kızıllıklara garkolmuştur. Bu tedaî, ikinci mısrada geçen "şem" (mum) kelimesiyle ve mumun akşamdan sonra yakılacağı keyfiyetiyle birleşince "gurûb-ı şems" yani "güneşin batışı" mazmûnunu vermektedir. Gurûb hüznün kesafet kazandığı bir zamandır ve gece karanlığının başlangıcıdır. Artık gece boyunca sevgiliyi görebilmenin ihtimali dahi söz konusu değildir. Öte yandan üfûlü esnasında güneşin şuaları neredeyse dikine bir çizgi gibi yuvarlak güneşin iki yanında uzanır ve bu manzara nereden bakarsanız bakın eski harflerle kendisini "âh" şeklinde okutur. Gurub vaktinin hüznü, ufku dolduran ve göklere yükselen "âh"lar, yaklaşmakta olan karanlık bir gece.. bütün bunlar âşığın ruh halini vermek için. Üstelik bu karanlığı aydınlatacak bir mum ışığı da yok. "Muradım şem'i yanmaz mı" sözü, bir dileği olanların, bunun gerçekleşmesi için evliya ve yatırlara mum adaması akidesine işarettir. Muradına erenler, dilediğine kavuşanlar, adadıkları mumu gider bir evliya türbesinde yakarlar. Mumun yanması dileğin gerçekleştiğini gösterir. Şâirin mumu yanmadığına göre muradına ulaşamamıştır. Murad ise sevgilinin âşığına meylidir, iltifatıdır; belki vuslattır.

Fuzûlî'nin şiirlerinde bir zahirî bir de batınî âlem vardır. Onun şiirinin bâtınını, ilk bakışta görünenin ötesini "tasavvuf" oluşturur. Beyte şimdi bir de bu gözle bakalım:

Allah'tan bir parça olan insan rûhu, "beden" denilen maddî ve fânî varlığa büründürülerek bu dünyaya gönderilmiş; aslından, kökünden, kaynağından ayırılmıştır. Maddî varlığının hakikatini öğrenen, ruhunun ve gönlünün farkına varan, kısaca "kendini bilen" insan, bu ayrılığın acısını şiddetle hisseder, aslına, yani Allah'a dönmek iştiyakıyla kıvranır. Fakat arada "ten" engeli vardır, "dünya" vardır, "nefs" vardır. Bunlar "ölüm"le ortadan kalkacaktır ama âşığın "ecel"i beklemeye tahamülü yoktur. "Ölmeden evvel ölmeye" koyulur. Tasavvuf, mürşid-i kâmil nezaretinde "yegane dost"a götüren bir "yol" teklif eder bunun için. Çileli, meşakkatli, çetin bir yoldur bu. Her dem "sevgili"nin zikriyle gönül aynası parlatılacak, nefs altedilecek, dünyadan geçilecektir. "Vuslat" kolay değildir yani.

Beyte dönelim.

"Gurûb" ile "gurbet" aynı kökten gelir ve tasavvufa göre "dünya" hem "gurbet" olarak hüzün verir hem de insanın macerasının "gurub vakti" olmakla bizatihi hüznün kaynağıdır. Dünya gurbetinden kurtulup sılaya dönmeye yol bulmak için de, gurûbun ihtar ettiği karanlıktan kurtulup hakikati görmek için de ışığa ihtiyaç vardır. Işık insandadır, zira insan mum misalidir. Mumun yanan fitili "gönül" yahut "ruh", yanınca eriyen dış kısmı "nefs" yahut "beden"dir. Yolu görmek, karanlıkta kalmamak, mutlak hakikati tanımak için mumu yakmak, yani gönlü tutuşturmak, âşık olmak gerekir. Gönlü Allah aşkıyla yanan insanın maddî tarafı tıpkı mum gibi erir. Mum yanarken çıkan ince uzun duman âşıkın "âh"ıdır. Duman yahut "âh" yanmaya delalet eder. Şiddetini ve sürekliliğini ateşinin kıvamından alır. "Âh" lafza-i celâlin kısaltılmış şeklidir; zikrullahtır. "Dervişin fikri ne ise zikri de odur" kavlince mütemadiyen Allah'ı zikredenler kalplerinde Allah aşkını taşıdıklarını izhar ederler. Şâirin muradı "ölmek" daha doğrusu "ölmeden evvel ölmek" ve "sevgilisine, asl'ına ulaşmak"tır. Bunun için devamlı zikretmekte fakat muradına nail olamamaktadır. Beytin her zerresine sinen şikayetin asıl sebebi budur. İlk mısradaki "beni candan usandırdı" ifadesi dahi "ölümün arzulandığını" dolayısıyla "visale erme isteğini" yansıtır. Ancak aynı ifade bize bu arzunun niye gerçekleşmediğini de anlatmaktadır. "Canımdan usandım" yakınması hâlâ "can davası" gütmenin işaretidir ve âşık "can"ını bir "paha" olarak ortaya koymakla nefse merbutiyetini ifşa etmiştir. Şikayeti yahut zikri gökleri tuttuğu halde şem'in yanmıyor oluşu, gönüldeki aşkın kifayetsizliği demektir. Hasıl-ı kelam, şair aslında gönlündeki ateşsizlikten müştekîdir.

"Gamım pinhân dutardım ben, dediler yâre kıl rûşen,
Desem ol bî-vefâ bilmen, inanır mı inanmaz mı?"

[Ben (aşk yüzünden çektiğim) ızdırabımı gizliyordum. Sevgiliye (bunu) açıkla dediler. (Aşkımı ve bu uğurda çektiklerimi) söylesem, bilmiyorum o vefasız (sevgili) inanır mı inanmaz mı?]

*

Divan şiirinin tasavvufa göre şerhedilip edilemeyeceği meselesi bilhassa "yeni" şârihleri bir hayli uğraştırıyor. Daha doğrusu bütün şiirlerin tasavvuf zaviyesinden ele alınmasına karşı çıkılıyor ve bunun böyle olmadığı yahut olmaması gerektiği izaha çalışılıyor. Bu maksatla, dînî veya tasavvufî hassasiyetleri yeterli bulunmayan şairlerin adları zikrediliyor, "din dışı" bir sahayı husûsen konu alan metinler belirleniyor, tasavvufî izah için "olması gereken" bazı şartlar sıralanıyor. Bunlar doğru tesbitler ama maksat ve istikametini alenen "lâ-dînî" olarak ilan etse bile bir şairin yahut şiirin tasavvufla irtibatsızlığını ispata yetmez. Zira dînî-tasavvufî olan / olmayan ayırımı modern zamanların bölmeli kafa yapısının bir tezahürüdür. Şair farkında olsun olmasın, yaşadığı atmosferin terkibinde din ve tasavvuf unsurları hâkimdir. Tasavvuf, Divan şiirini meydana getiren anlayışın iliklerine işlemiştir. Şairin niyeti veya maksadı bu keyfiyeti değiştirmez. Dolayısıyla elbette her şiiri tasavvuf prensipleriyle şerhetmeye kalkışmak mümkün değildir ama şerhlerde tasavvuftan büsbütün imtina da doğru değildir. Esasen kolay tefrik edilemeyen bu iç-içelik, etmek yerine kâl ile anlatmayı düşünüyor. Oysa aşk söz ile ifade edilemez. Hem sevgili karşısında âşık söz söylemeye mecal bulamadığı için, hem aşkın kemal mertebesinde artık söylenecek söz kalmadığı için aşk anlatılamaz. Dil ile ikrar edilen fakat kalp ile tasdiki şüpheli bir aşka elbette sevgilinin iltifatı olmaz. Sevgilinin istiğnasını "vefasızlık" olarak görmekle âşık, ateşsizliğine dışardan bahane aramaktadır. Kaldı ki âşık olunan güzelin cevrinde ısrarı, henüz alevlenmemiş bir aşkın istikbalde âşığın gönlünü tutuşturup aydınlatması ihtimalini yaşatır. Nihayet sevgili "güzel"dir ve vefasızlık güzelliğin şanındandır. Öyle ise âşığın tereddüt ve şikayeti aslında sevgiliden değil kendindendir; gönlünden emin olamamasındandır.

Beyitte kifayetsizliğinden müşteki olunan aşkı "ilâhi aşk" olarak alırsak bilhassa "rûşen kılmak" ifadesine farklı bir mana vermemiz gerekir. Zira âşık gizlese de Cenab-ı Hak herşeyden haberdardır. Esmâü'l-Husnâ'dan biri de "Habîr"dir. Öyle ise burada aşk mutlak sevgili olan Allah'tan değil diğer insanlardan gizleniyor. Bu da iki hale işaret eder: Birincisi, halkın kınamasından korkuluyor olabilir. Aşk, gönlün ve ruhun akla galebesidir. Âşıklar diğer insanların yaşayamadığı halleri yaşarlar; bazan cezbeye kapılır, bazan ayrılık acısıyla feryad eder, bazan müşahade ettikleri güzelliklerle mest olurlar. Bu yüzden âşık aynı zamanda mecnundur. Aykırı tavırları, akıl ölçülerine sığmayan davranışları yüzünden halk tarafından kınanır, ayıplanır hatta taşa tutulurlar. Âşığın halk nazarında rezil ü rüsva olmamak için aşkını gizlemesi hem aşkının yetersizliğinin hem de hâlâ akıl ve dünya bağlarından kurtulamadığının işaretidir. İkinci olarak, "pinhan tutma" çabası, doğrudan doğruya aşkın zayıflığına delalet eder. Nasıl şarap içen sarhoş olur ve halini gizleyemezse, âşık da öyledir. Aşk şarabını kana kana içenler, isteseler de aşklarını pinhan tutamazlar. Sarhoş kendinde ise, şarap içtiğini etrafa belli etmiyorsa "sarhoş" değildir. Sarhoşluğun akibeti de aşkın kemal mertebesi de rüsvâlıktır. Her iki halde de şâirin aşkının yetersizliğinden şikayet ettiği anlaşılır.

Şairin bu probleme gerekçe gösterdiği "sevgilinin vefasızlığı" ve çözüm için düşündüğü "söz ile izah yolu", tasavvufî açıdan yorumlanırsa aşk kifayetsizliğinin hakiki sebepleri anlaşılır.

Evvela "bî-vefa" sıfatının sevgili olarak "Allah" kastedildiğinde lügat manasına kullanılamayacağını belirtelim. Allah hiçbir kayıt ile bağlı olmadığı, âlemlerden müstağnî ve müberrâ olduğu için "bî-vefa"dır. Âşıklarına karşı lâ-kayddır, onlara istiğna yüzünü gösterir, cevreder, naz eder. İstiğna, cevr ve naz, vahdetin kesret halinde tecellisidir. Asıl vefa insandan beklenir, onun Elest Meclisi'ndeki ahdine sadık olması istenir. İnsan bu kesret âleminde vahdeti bulacak, mecazda kalmayıp hakikate koşacaktır ve âşık-mâşuk ikiliği son bulsun.. "İmtihan" budur. Ve "imtihan" ile "mihnet" aynı kökten gelir. Kaldı ki bu imtihan sürecinde "mihnet" gibi görünen istiğna ve lâ-kaydîlik, âşığı daha çok âşık etmek, onu kemale erdirmek suretiyle vuslatı çabuklaştıran bir "nimet" gibi de görülebilir. Mesele bunu böyle idrak edebilecek "kalp"tedir. Allah aşkı ezelde bütün insanların kalbine yazılmıştır. Kalpten mâsiva çıkarılamaz ise mutlak sevgili orada tecelli etmez. Nefsi yenmek, maddeyi aşmak, kesretten geçip vahdete erişmek yolunda kul kendine düşeni yapmaz; bu mahrumiyeti Allah'tan bilir, onun bî-vefa olduğunu söyler. Halbuki hakikî âşık şikayet etmez, sevgiliden gelen nimete de cefaya da aynı gözle bakar, aşkının gerektirdiği her şeyi tereddütsüz yapar. Beyitte bilhassa hissettirilen şüphe, şikayet ve tereddüt ile ilahî aşkın "yetersizlik" derecesi anlatılmak istenmiştir.

Aynı eksiklik, "desem" ifadesiyle de gösterilmektedir. Allah'a, bize bizden yakın olan yegâne varlığa derdimizi anlatmak için zaten söze ihtiyaç yoktur. Esasen hakikî âşığın şiarı susmaktır. Âşık bir makama erişir ki artık orada söz söylenemez; dil onu anlatmaktan âcizdir. Âşık "ben" dahi diyemez. Çünkü bir kendisi bir de Hak olunca, netice ikiliğe varır.

Beyitte asıl anlatılmak istenen bu ikiliğin hâlâ aşılamamış olmasıdır. Âşık bu çıkmazda "yardım" diliyor. Bî-vefa sitemi bunun için. Daha çok gam, daha çok ızdırap gelmeli ki "can yansın", gönül Allah'ın tecellisiyle rûşen olsun.



"Şeb-i hicrân yanar cânım döker kan çeşm-i giryânım
Uyarır halkı efgânım kara bahtım uyanmaz mı?"

[Ayrılık gecesi canım yanar, ağlayan gözlerim kan(lı yaş) döker. Feryadım halkı uyandırır (da) kara bahtım uyanmaz.]
*

Aşk ızdırabının en şiddetli haliyle yaşandığı zaman "ayrılık gecesi"dir. Nitekim âşık bu meş'um ve karanlık gece boyunca ağlayıp feryat etmiş, bahtsızlığından yakınmıştır. Beyit, sevgiliden ayrılan âşığın acılarla kıvranan, çaresiz ruh halini yansıtıyor. Divan şiirinde böyle duygusal bir atmosfer verilmek istendiğinde bütün kelime ve mazmunlar nasıl yorumlanırsa yorumlansın bir şekilde kastedilen duygunun kesafetini artırır, okuyucuyu da âdeta söz konusu ruh halinin cenderesine alır. Ancak, herkesin bilip kullandığı kelimelerden bazılarını maksada uygun çağrışımlar için tercih ve tertip edebilmek, Fuzûlî gibi usta şairlerin harcıdır.

"Canım yanar" ifadesi hem "çok ızdırap çekiyorum" hem de "aşk ateşiyle tutuşmuş bir haldeyim" mânâlarına gelir. Daha çok kastedilen ikincisidir. Zira gözlerden "kan" dökülmesi çok ağlamanın işareti olmaktan öte, aşk ve hasret acısıyla ciğerin parçalanmasına delalettir. Feryadın bir sebebi de budur. "Mum" mazmunu bu beyitte "baht" için kullanılmıştır. Eskiler "mumu yak" yerine "mumu uyandır" derlermiş. Mumun uyandırılması, yakılması demektir. Yanmayan mumun fitili "kara"dır. Âşığın baht mumu "kara"dır, yani "sönmüştür. Uyuyan baht "bahtsızlık", bahtın uyanması ise "talihin açılması"dır. Şairin, feryadını duyuramadığı vefasız bir sevgiliye gönül vermesi, ayrılık acısıyla kıvranması bahtsızlıktır. Sevgilinin alâkası, iltifatı ve belki de vuslat için ruhsatı, bahtının uyanması, talihinin açılması demektir. Fakat ayrılık gecesinin şiddetli ateşine, âşığın "yanan" canına rağmen talih mumu tutuşmamakta, bahtı uyanmamaktadır.

Mumun sönmüş olması ve efgânın halkı uyandırması ifadeleri bir "tulû-ı şems", yani güneşin doğuşu, sabah fecri yahut seher vakti mazmununu verir. Bu "sabah kızıllığı" manzarası birçok bakımdan âşığın ruh halini resmetmektedir. Çünkü güneş de her sabah kan ağladığı için tan yeri kızarmıştır. Ufkun ağarması "baş açma"ya, parçalanan karanlığın içinde bir kızıllığın belirmesi "yaka yırtma"ya benzer. Dayanılmaz bir acı ile karşılaşan insanlar "baş açıp yaka yırtarak" feryad ü figan ederler. Sair zamanda edebe mugayir görünen bu davranışlar, insanın bir felaketle kendini kaybetmesi ve mazlumların ilenmesi halinde hoş görülebilir. Şairin "efgan"ı her iki halle de alâkalıdır.

Nihayet, "seher" ve "efgan" bir araya geldiğinde "bülbül"ü düşündürür. Bülbül âşıkların sembolüdür. Gül'e olan ümitsiz aşkından dolayı her seher feryad eder ama o da aşkına karşılık bulamaz, sesini güle duyuramaz. Nitekim şâirin figanını bütün halk duyduğu halde sevgili duymamakta, uykudan yani gafletten uyanamamaktadır.

Tasavvufa göre insanın Allah'tan kopup bu maddî âleme gönderilmesi onun "yazgısı"dır. Hak âşıkları bu yazgıyı "kara baht" telakkî ederler. Yegâne sevgili olan Allah'a bir an evvel ulaşmak, hicranlarını sona erdirmek için daha bu dünyada iken maddeden arınmak, nefislerinden geçmek isterler. Bu mücahede esnasında hasret kadar masivaya mukavemet, vahdet ve kesret muammasını çözmeye çalışmak da bir ızdırap vesilesidir. Bahtsızlığın bir başka vechesi düçar olunan bu ızdıraplardır. Fakat maddeden geçmenin, masivadan tecerrüdün başka yolu da yoktur. Şair Allah aşkıyla ve ondan ayrı olmanın elemiyle yanıyor, kanlı gözyaşları döküyor. Kan maddedir. Gözden kanlı yaş gelmesi maddeden arınmak mânâsına gelir. Lakin bu yetmemekte, Allah'ın âşığın gönlünde tecellisi gerçekleşmemektedir. Figanın asıl sebebi bu olmalıdır. Önceki beyitlerde olduğu gibi burada da yine aşk ateşinin kifayetsizliği, âşığın kesretten kurtulamaması, niyete ve çabaya rağmen maksada erişememe şikayet sebebidir. Ancak şairin "efgan"ı bir yönüyle bu akameti açıklamamız için ipuçları vermektedir. Zira "feryat", maddî acının galip gelip gönülden bir şey almasına mani olmak, maddî acıyı kovmak içindir. Öyleyse "feryad"ın varlığı hâlâ madde ile cedelleşildiğinin işaretidir. Aşk derdiyle subha dek feryat bülbülün mesleğidir. Bülbül güle âşıktır, gül ise kesrettir. Hak âşıklarının, vahdete erenlerin bî-zeban olması gerekir. Aşkın kemâl mertebesinde "kâl" yok, "hâl" vardır. Bu yüzden gül'e yani kesrete âşık olan bülbül velvele koparırken, vahdete vurulan pervane sessiz sedasız kendini şem'de mahveder.

Âşığın kendi gayretiyle kesretten kurtulamadığı, "baht"a müracaatıyla da anlaşılmaktadır. Bahtı uyandırmak insanın iradesinde değildir. Şikayet edilen kara bahtın "gece" olduğu düşünülürse, talep edilen baht uyanıklığı "sabah"tır ve sabah bir dıştan aydınlanmadır. Güneş doğunca karanlıklar dağılacak, hakikat âşikar olacaktır. Tasavvufta "subh" tecellinin zuhurudur. Şair kendi gayretiyle ulaşamadığı böyle bir mazhariyeti Allah'tan istemekte, bunun için bahtının açılmasını niyaz etmektedir.

Bilindiği üzere "Fuzûlî" lafzı hem "lüzumsuz" hem de "fâzıl" mânâsınadır. Şair, mahlasındaki bu tasarrufunu zaman zaman beyitlerinde de gösterir ve aynı zamanda hem müsbet hem menfî yorumlara imkan hazırlar. Nitekim "efgânın halkı uyandırması" seher vakti mazmunu ile birleşince "sabah ezanı"nı tedai ettirir. "Uyandırır" mânâsına "uyarır" sözü bil-iltizam kullanılmıştır. Âşık sabaha kadar uyumamıştır. "Uyanıklık" düşünmek, görmek ve farketmektir. Halk uykudadır, uyku ise gaflet halidir. Şair bir aşk eri olarak, çilesi, cehdi, zikri ile halkın dikkatini celbetmiş, bu halleri ile, ezanın Hakk'a daveti gibi, halkı uyararak hakikate yöneltmiştir.


Ali Yurtgezen
 

keremeren

Aşk imiş her ne varsa âlemde...
Katılım
29 Tem 2009
#3
Ynt: Beni Candan Usandırdı(Osmanlıca+T.Türkçesi)

Selamlar,tarnskiripli Osmanlıca yazılarınızı sabırsızlıkla bekliyoruz. teşekkürler.
 

NuN

مَنْ طَلَبَ العِلْمَ كَانَ كَفَّارَةً لِ&#160
Katılım
6 Nis 2009
#4
Ynt: Beni Candan Usandırdı(Osmanlıca+T.Türkçesi)

evet be benim tarafımdan da istenen bir şey :)
 

Konuyu şu anda okuyanlar : (Users: 1, Guests: 0)

Giriş yap