Bir Divan Şairi Sakal Tıraşını Nasıl Anlatır?

Dirvas

Bir çocuk rüzgar gibi, kenti terk ediyor.
Katılım
27 Tem 2007
#1
BİR DİVAN ŞÂİRİ SAKAL TIRAŞINI NASIL ANLATIR



Adem’in Cennet’ten kovulması, Firavun’un Musa’nın ardı sıra giderken Kızıldeniz’de boğulması, mükemmel düzenlenmiş bir bahçeye karganın yakışmaması gibi birbirinden bağımsız anlam düzlemleriyle sakal tıraşı arasında ne gibi bir ilgi vardır? Bu yazı, Ahmet Paşa’nın bir gazelinden hareketle bu sorulara cevap vermeyi hedeflemekte ve okuyucuyla hoş bir latifeyi paylaşmayı amaçlamaktadır.

Neredeyse bütün söyleminin soyut bir düzlemde kaldığı hususunda yaygın bir kanının hakim olduğu Divan şiiri, aslında pek çok noktada, hayatı bütün çıplaklığıyla yakalayan, anı fotoğraflaştıran keskin sahnelerin yer aldığı metinlerle de ele alınıp incelenebilecek bir yapıdadır. Fakat bütün bu çıplaklığı veya fotoğrafik düzlemi okuyucunun görebilmesi için, başkalaştırmayı, varlığı başka bir biçimle sunmayı, kendisiyle anlatılmak istenenin amacının bizzat kendisinin olmadığı şiir dilini çok iyi bilmesi, yüzeyde kalmayıp, yüzeydeki varlığın onu götüreceği çağrışımsal boyutları kavrayacak bir bilinç altı zenginliğine sahip olması gerekmektedir. Şâir, en azından okuyucudan kendisini göndereceği yere gitmesini beklemektedir. Zihinsel bir macera, kavramsal bir serüven, varlıklar ve metinler arası bir seyahat olmadan şiirin özüne inilemez. Şâir bir kelimeyi ham bir malzeme olarak almakta, ona niyeti etrafında bir anlam veya imgesel değer yüklemekte, seçilen bu malzemeyle malzemenin kendi değil, onun aracılığıyla başka bir niyet sezdirilmeye çalışılmaktadır. Cahit sıtkı “geç anladım taşın sert olduğunu” derken taştan değil, taşın sertlik fonksiyonundan yararlanarak yaşamın çetinliğinden bahsetmekte; “saçlarıma kar mı yağdı ne var” derken, kardan değil, karın renk olarak beyazlığını kullanarak, saçların ağarmasından, dolayısıyla yaşlılıktan, dolayısıyla ölüme yaklaşmaktan ve bunun da dolayısıyla derin bir iç çatışmadan bahsetmektedir. Buradaki zincirleme çözülüşü aradan kaldırırsanız geriye, kar=ölüm gibi çok düz mantığa dayalı bir sonuç çıkar ki, bu da şairin kastıyla bire bir örtüşmez; zira kar ve ölüm arasında; soğuktan donma, çığ düşmesi, kar altında kalma, kar dolayısıyla yolun kapanması vb. çok çeşitli ilişkilerden söz edilebilir.

Şâirin anlatmak için seçtiği yollardan biri de benzetmelerdir. İfade etmeye niyetlendiği içsel düşünceyi, okuyucunun bildiğine inandığı kelimeler aracılığıyla dile getirir, kendi seçtiği bir şiir biçimiyle tasavvurlar dünyasını görünürler evrenine sunar. Bu metinle karşı karşıya kalan okur, eğer şâirin benzetmeleriyle bir anlaşma ve uzlaşma zeminine değil de, bir boğuşma zeminine girerse, sonuç ya “ne kadar saçma” veya “hiç bir şey anlamadım” olur. Elbette anlaşma birlikteliğini doğuran sadece benzetmeler değildir, fakat benzetmelerin çözümü veya kapalılığı anlaşılmayı etkileyen en önemli faktörlerdendir.

Benzeyenler ve kendisine benzetilenler açısından en önemli problemlerin yaşadığı şiir alanlarından birini de Divan şiiri oluşturmaktadır. İşin divan kısmı bir tarafa bırakıldığında bu şiirin de bir şiir olduğundan şüphe yoktur. Fakat bu şiir de, bütün diğer şiirler gibi farklı bir lisan tekellüm etmektedir. Bütün şâirler gibi Divan şâiri de, demek istediğini okuyucuya/dinleyiciye aktarabilmek için, içeriğini/göndergesini/anlam alanını değiştirdiği, bizi farklı anlam limanlarına, farklı dünyalara, uzak çağrışımlarla uzun yolculuklara davet eden kelimeler kullanmaktadır. Bu kelimeler öz göndergeli (amacı kendisi olan) değil, ayrık göndergeli (amacı bir başka şey olan)dirler. Dolayısıyla hedef olmayan ampirik okur ilk okuduğunda genellikle hemen kelimelere veya benzetmelere kafayı takar ve buradan, aslında şâirin anlaşılmasını hedeflemediği bir sonuca ulaşır ve bu sonuç da daima okur için sadece bir yüzeysellik ifade eder. Hartman’ın ontolojik olarak varlık tabakalarına ayırdığı en derin anlama asla inemez. Ötesi ise sadece kuru bir malumatlar yığınıdır.

Bütün bu girişin ardından, benzetmeleri dikkate alarak, aslında örneğine pek de rastlanılmayan bir gazel metnini incelemek ve bu hoş esprilerle yüklü, bir hayli değişik gazeli okuyucularla paylaşmak istiyoruz. Bu gazelde enteresan olan şey, hem çok soyut bir alemin sözcüleri olduğunu söyleyip durduğumuz bir divan şâirinin bir sakal tıraşını anlatmış olması, hem de bunu anlatırken, Adem’in cennetten kovulması, Musa Firavun mücadelesi, yüzün kutsallığı yansıtması, güzel bir bahçeye bir karganın yakışmaması gibi çok değişik benzeşim unsurlarını kullanmış olmasında yatmaktadır. Bu gazelin – metin Gazeliyyat bölümünde yer aldığı için biz de bu metne gazel demeyi uygun bulduk- Divan şiiri geleneğinde pek de sık rastlanmayacak şekilde bir de adı vardır: Der-Tırâşîden-i Hatt-ı Mahbûb (Sevgilinin/Dostun Yüzündeki Tüylerin Tıraş Edilmesi Hakkında).





Gün gibi ayân olmağa ol tal’at-i garrâ
Mahv oldı şeb-i tîre gibi hatt-ı semen-sâ

Seyl-âb yaşım erdi meger levh-i cemâle
Kim hatt-ı gubârından anı kıldı mücellâ

San leşker-i Fir’avn idi bu hatt-ı gubârın
Kim ârızın âbında helâk eyledi Mûsâ

Yâ nâme-i tezvîr idi hattın ki kazındı
Tâ âyet-i Hak ola cemâlinde hüveydâ

Âdem gibi redd eyledin ey dost yüzünden
Firdevs-i cinân olmuş iken hattına me’vâ

Anun için uçar bâğ-ı ruhundan hat-ı zâğın
Bilir ki makâm olmaz ana gülşen-i zîbâ

Gel Ahmed’i yakma ki anun dûd-ı dilinden
Âyet-i hüsnün yine jeng olmaya cânâ[1]



Yedi beyitlik bu gazelde, sevdiği bir insana hitap eden bir şâirin çeşitli tespitleri, ricaları, yüzdeki siyah tüyleri tıraş etmekle ortaya çıkan durumun hoşa giden çeşitli betimlemeleri yer almaktadır. Şiirin tümünü hatt merkezli ele alıp incelemek mümkündür. Hatt, Arapça bir kelimedir ve yazı, yüzde çıkan tüy, sakal gibi mânâlara gelmektedir. Hemen her Divan şâiri bu kelimeyi, anlam alanının genişliği ve benzetme sistemindeki uygunluğu nedeniyle çeşitli durumları anlatmak için kullanmış ve bu kelime etrafında neredeyse sonsuz denecek boyutta çok çeşitli bir anlam ve kavramlar dünyası oluşturulmuştur. Hatt, genellikle bir güzellik unsuru olmakla beraber “sakal olarak düşünüldüğünde, güzelliği gideren bir unsur olarak düşünülür ve istenmez.”[2] Yukarıda metnini verdiğimiz gazelde hatt, tam da bu mânâda ele alınan ve güzelliği gideren bir unsur olarak tasvir edilmekte ve bu tüylerin yok edilmesiyle ortaya çıkan güzelliğe övgüler düzülmektedir.

Giriş kısmında belirttiğimiz gibi şâir, varlığı olduğu gibi yansıtan değildir. Dış alemdeki objeler şâirin demek istediği için birer aracı durumundadırlar. Bu objeler şâirin; hayal, imgelem ve tasavvurlar süzgecinden geçirilerek yeni bir anlam katmanı oluşturmak için kullanılırlar. Bu şiirde de, istenmeyen unsurlar olan güzelliği yok edici unsurlar (tüyler, kıllar), genelde şâirin kavramlar dünyasında olumsuz varlıkları yansıtan çeşitli benzeyenler kullanılarak anlatılmakta; istenen durumu oluşturan tıraş edilmiş bir yüz görüntüsü ise, yine şâirin olumlu varlıklar olarak düşündüğü çeşitli benzeyenlerle tablolaştırılmaktadır. Şiirde asıl ilginç olan bu kendisine benzetilenlerdir. Yüzdeki istenmeyen tüyler nelere benzetilebilir; yine tıraş edilerek güzel ve alımlı bir hal alan bir yüz nelere benzetilebilir? Şimdi şâirin bu benzerlikler sistemine bakmak istiyoruz:

Şâir, genellikle siyah tüyleri, karanlık, nahoş, istenmeyen bir şekilde tasvir ederken; tıraş edilmiş bir yüzü de aydınlık, parlak, hoşa giden bir hal olarak çizmektedir. Giriş beytinde yüz; gün (güneş) gibi pırıl pırıl olmak ister; ama siyah kıllar gün gibi aydınlık almak isteyen bu yüzü kapkaranlık bir geceye çevirir. Şâir devamla, güzellik levhası olarak betimlediği yüzün tıraş edildiği suyu kendisinin gözyaşları olarak ele alır.

Üçüncü beyitte, Divan şâirlerinin olumsuz bir kişi olarak çokça başvurduğu Firavn simgesi devreye girmektedir. Firavun, Hz. Musa’ya ve inananlara zulmeden bir kişi olarak ele alındığı için haliyle istenmeyen bir unsur olarak düşünülür. Ahmet Paşa, Firavun’un istenmeyen, olumsuz varlık göstergesinden yararlanarak, bu simgeyi şiirinde değişik bir bağlam içinde zikretmekte ve yüzdeki siyah kılları istenmediği için Firavun ve onun askerleri olarak anmaktadır. Burada hem istenilmezlik, hem de tüylerin çokluğu böylesi bir benzerlik oluşturmaktadır. Firavun’u ve askerlerini yok ederek nasıl Musa Peygamber inananları kurtardıysa, burada da Firavun ve onun askerlerine benzeyen kılları Musa’ya benzetilen traş yok ederek yüzün güzelliğini kurtarmıştır. Daha basit bir ifadeyle söylemek gerekirse; şâir Musa-Firavun zıtlığından ve bunların arasındaki tarihsel verilerden yararlanarak bir benzerlikler tablosu çizmektedir: Yüzdeki kıllar istenmez, bu istenmeyen bir figür olarak Firavuna ve askerlerine benzetilir. İnananlar Firavun’un elinden kurtarılmış, iman nuru devam etmiştir, yüzün güzelliği de istenmeyen kıllardan kurtarılmış, yüzün güzelliği ve parlaklığı devam etmiştir. İstenmeyeni yok eden Musa olduğu için şâir, ya tıraşın bizzat kendisini veya tüyleri kazıyan bıçağı Musa’ya benzetmektedir. Tabii bu benzerlikler de sadece istenilmezlik ve çokluk asıl faktör olarak düşünülmemelidir. Firavun ve askerleri denizde boğulmak suretiyle yok olmuşlardır. Burada da yüzdeki kıllar köpük ve su karışımıyla yüzden kazındığı için bu benzerliğe de dikkat çekilmektedir. İşin daha da ilginç yanı mûsâ(y) kelimesi Farsça’da ustura anlamına gelmektedir.[3]

Dördüncü beyit, değişik göstergelerle, yine aynı durumu anlatmaya devam etmektedir. bu sefer istenilen durumu betimlemede gösterilenler sabit olmakla beraber gösterenler değişmiş durumdadır. Bu beyitte nâme-i tezvîr göstereni yüzdeki istemeyen görüntüyü oluşturan kılları göstermektedir. Tıraş olmuş bir yüz şekli ise âyet-i hak göstereniyle verilmektedir. Divan şiirinin benzetmeler sistemi içinde sevgilinin yüzünü Kur’an’a, âyete benzetmek alışık olunan teşbihlerdendir. Saçın siyah olarak, küfrü, karanlığı, kesreti göstermesine karşılık olarak yüz de; Kur’an, âyet, mushaf olarak hem kutsiyeti hem de vahdeti göstermektedir. Şâir, geleneksel olan bu benzetmelerden yararlanarak, yüzdeki kılları nâme-i tezvir olarak nitelemektedir. Bu kelime grubu, yalan-dolan, iftira dolu mektup mânâsına gelmektedir. Dolayısıyla, güzelliği mahveden siyah (küfrü ve imansızlığı renk ve kesret itibariyle çağrıştırdığı için) kıllar, küfrü mahveden Kur’an gibi tıraş tarafından yokedilmiştir. Nasıl Kur’an inmekle yalan-dolanı, küfrü ortadan kaldırdıysa, tıraş da (veya bıçak) küfre ve yalan-dolana benzetilen kılları ortadan kaldırmıştır. Şâir burada, sakalların kazınmasıyla ortaya çıkan yüzü, Hakkın âyetinin tecellisi (ortaya çıkışı) olarak göstermektedir.

Beşinci beyit, yine değişik gösterenlerin devreye girdiği bir metin ortaya koymaktadır. Tabii yine gösterilenler aynıdır. Bu beyitte, istenmeyen kıllar Âdem kelimesiyle gösterilmekte, tıraş edilmiş bir yüz ise cennet olarak resmedilmektedir. Bilindiği gibi Âdem, işlemiş olduğu bir hata yüzünden cennetten çıkarılmıştı. Onun cennetten çıkarılmasıyla, cennet bir günahkârdan arınmış, aslî saflığına bürünmüştü. Şâir, bütün bu tarihsel bilgileri kullanarak anlatmak istediği durum için bu sefer tarihî dökümanlara başvurmakta ve gösterenleri bu alandan seçmektedir. Yüzdeki kıllar, tıraş olmak suretiyle yüzden defedilmişlerdir ve yüz tıraş edilmiş haliyle bir cennete benzemiştir.

Bu sefer gösterenlerin bir bahçe düzeninden seçildiği altıncı beyitte şâir, istenmeyen kılları –çokluk, istenilmezlik, uğursuzluk ve renk itibariyle- karga olarak tasvir etmekte ve bu bağlam içerisinde yüzü de güzel bir bahçe betimlemesiyle göz önünde canlandırmaktadır. Sevilenin yüzünün bir bahçe imgesiyle sunulması Divan şiirinin alışık olunan benzetmelerindendir. Sevgilinin boyunun servi, yanaklarının gül, saçlarının sümbül, dudaklarının gonca, gözlerinin nergis olarak tasviri zaten okuyucunun gözünde hemen bir bahçe manzarasını oluşturmaktadır. Burada enteresan olan bu benzerlikler sisteminin bir tıraş dokusu içinde sunulmasındadır. Güzelliği örten yüzdeki siyah kıllar, bir bahçenin güzelliğini karartan bir kara karga olarak verilmekte; tıraş edilmiş pırıl pırıl parlayan bir yüz ise mükemmel tanzim edilmiş, iç açan bir bahçe olarak tasvir edilmektedir. Dolayısıyla, nasıl güzel bir bahçede kart sesli, kara kargaya yer yoksa, güzel bir yüzde de kara kıllara hayat hakkı yoktur.



Son beyit bir dilek ve temenni ifadesiyle sevgiliye bir uyarı mahiyeti taşımaktadır.Belki de şâir, kendisiyle sevgilisi arasındaki durumun vehametini anlatmak için böylesi bir tablo çiziyor. Tıraş olmuş bir yüzdeki parlaklık ve hoşa gidiciliği övüyor. Sevgilinin kendisine olan ilgisinin de bu seviyede olmasını arzuluyor. Eğer sevgili kendisini red ederse onu, sakalından dolayı yüzü berbat olmuş bir insanın durumuyla tehdit ediyor adeta. Son beyit, şâirin sevgiliden bir ilgi beklemenin yansıması olarak düşünülebilir.. Eğer ilgi göstermezse senin durumun da “sakalı karmakarışık bir insan gibi, karışık bahtlı olasın” der gibi. Bu beyitte, âyine-i hüsn (güzellik aynası) yine tıraş edilmiş bir yüz göstereniyken, jeng (pas) de tüylü, kıllı bir yüzü göstermektedir. Parlak bir aynayı nasıl duman mahvederse, şâir de kendi ahının dumanından sevgilinin yüzünün bozulacağını söylemektedir. Burada dûd-ı âhı beddua olarak ele almak da mümkündür. Ama şiirin genel dokusunu tıraş sistemi oluşturduğu için biz şiiri tıraş eksenli yorumlamayı yeğledik.

Bilindiği gibi bir sanat eseri açık bir yapıttır. Çoğul anlam vermeye veya anlamaya uygundur. Bir sanat yapıtı için “bunun anlamı budur” demek hayli güçtür. Yüzey anlam itibariyle tıraş olma hali durumuyla yorumlanabilecek olan bu gazel, yüzün vahdet, kılların kesret olarak düşünülmesi halinde bambaşka bir düzlemde de yorumlanabilir. Bu haliyle yüz, insana mutluluk veren her şey, kıllar ise bu mutluluğu engelleyen her şey olarak düşünülebilir.

Şâir ne kadar soyut yazarsa yazsın, yine de somut bir gösterge sistemi olan dili kullanmak zorundadır. Fakat kullandığı dil içinde tasarruf yapma hakkına da sahiptir. Bu şiirde Ahmet Paşa çoğumuzun bilmiş olduğu kelimeleri bir başka gösteren olarak kullanmakta ve okuyucuya değişik bir tablo sunmaktadır. Firavun, Musa, nâme-i tezvîr, âyet-i Hak, Cennet, Zâğ (karga), Gülşen (gül bahçesi), dûd (duman), Âyine (ayna) kelime ve kelime grupları bu şiirde çok değişik bir anlam düzlemini oluşturmakta kullanılmış ve bunlar arasındaki zıtlıklar ve tarihsel bilgilerden yola çıkılarak bir tıraş olma hali anlatılmaya çalışılmıştır.

Divan şâirlerinin ilgi ve ifadeler dünyasını bir kaç basit kelime ve kavramla anlatmaya çalışmanın ne kadar güç ve yersiz olduğu bu şiirden de anlaşılmaktadır. Tamamen dinsel bir anlam alanını çağrıştıran Âdem, âyet ve cennet kelimelerinin tıraşla ne gibi alakası olabileceğini bir şâirinden dilinden duymak her zaman mümkündür. Devri, çağı, meşrebi ne olursa olsun şâirler her zaman çok şeyler söylerler, her zaman insânîdirler. Yeter ki önyargı perdesini aradan kaldıralım ve bir metinde bulduğumuz şeyi o metnin yegâne var olanı olarak nitelemeyelim.



Dursun Ali Tökel





--------------------------------------------------------------------------------

[1]Ahmet Paşa Divanı, (haz: Ali Nihat Tarlan), Akçağ Yay., Ankara 1992, s.123/8.

[2] İskender Pala, Ansiklopedik Divan Şiiri Sözlüğü, Akçağ Yay., s. 217. (Hatt kelimesi etrafında oluşturulan çok çeşitli benzetmeler için bu esere başvurulabilir.)

[3] Yazının yayımı esnasında mûsâ kelimesinin ustura anlamına geldiğini ilave etmeyi unutmuşuz. Nazik bir dille bize bunu hatırlatan Ali İhsan Öbek Bey’e teşekkürlerimi sunuyorum.
 

Giriş yap