Bir kaç kelam...

Yunus U. Eser

Divan Üyesi
Bu Aklına Küpe Olsun

Gece vakti "Dying for God or suicide?" (Allah için ölüm veya intihar) isimli bir konuşmadan çıkmış, arabama binmiş ve evime doğru gidiyorum. Düşünce kapasitemin yüzde doksanlık bir kısmı çeşitli meselelerle işgal altında ve cüz'i bir kısım ile hazır zamanı değerlendiriyorum. Yolda da nedense sancılı bir trafik var. İlerideki kavşakta elinde bir fener bulunan adamın yol ortasında bekleyip garip hareketler yaptığını görünce zihnimin işgal altındaki kısmını da hazır zamana odaklamamla birlikte bir münazaraya başlıyorum içimdeki muzip ama tahkiki seven tarafımla.

Sen hele geç şu yan koltuğa oturuver de taraflarımız belli olsun diyorum evvela. Severim keratayı, ara sıra itiraz etse de hiç sözümden çıkmaz. Hemen geçiyor yan tarafa.
- Söyle bakalım, yine ne geldi aklına? diyorum.
- Bak şu adamı görüyorsun. Acaba trafiği tıkayanşey bu deli olmasın?
- Yahu hele bir dur, deli olduğunu nerden anladın. Kimse ona itiraz etmiyor, bak herkes uslu uslu adamı bekliyor.
- Başka ne olabilir ki?
- Mesela bir trafik polisi?!
- Hadi canım sende... Var mı elinde delilin?
diye soruyor. Merak etmeyin, normalde her karşılaştığı hadiseye böyle "kıl" bir yaklaşım sergilemez. Şimdilik bir maksada binaen ben izin veriyorum sormasına. Tabi beklediğim soru gelince benim de bir iki kelam edesim geliyor:
- Bak şimdi kardeş, henüz uzakta olduğumuzdan dolayı bu adamın üniformasını göremiyoruz. Ama hareketlerine bir baksana. Adam işaret ediyor, koca koca arabalar bir yerden bir yere gitmeye başlıyorlar. Bir işareti ile koskoca kamyonları durduruyor. Bak yolun ortasında duruyor ve hiç bir kazaya sebep olmuyor.
- Ne demeye çalıştığını anlıyor gibiyim. Ama kusura bakma vazifem icabı sorularıma devam edeceğim.
- Buyur tabi, sen benim tefekkür yoldaşımsın, devam et.
- Şimdi bu dediklerin güzel ama onun polis olduğunu ispatlamıyor. Bence o bir deli ve arabalar nasıl hareket ediyorsa o da o işaretleri yapıyor. Kamyonun duracağını anlıyor ve dur işareti yapıyor. Ben ille de yüzde yüz ispat isterim. Matematiksel bir kesinlik içinde.
- Ya hafız! Bak gitgide kavşağa yaklaşıyoruz. Şimdi adama deli der ve işaretlerine ve emirlerine uymazsak ceza yeriz. O zaman anyayı gonyayı bellersin ama iş işten geçmiş olur. Hem hiç mümkün müdür ki bu kadar araba gecenin şu karanlığında, hepsinin de biran evvel eve gitme arzusu varken muntazam bir şekilde kazasız belasız gidebilsin? Hem bak kimse itiraz da etmiyor.
- Ama dediklerinin hiçbiri onun polis olduğunu ispatlamaz. Rastgele hareketler yapan bir deli pekala olabilir.

İşte bazan da böyle gereksiz inatları tutuyor. Ama ben sadece tebessüm ediyorum. Zira o benim tebessümümün ne anlama geldiğini iyi bilir ve sonra saçmaladığını anlar.

Kavşağa yaklaşınca üzerindeki elbisesi görülüyor.
- Bak işte, demedim mi sana?! Üstündeki üniformayı gördün ve artık kesin olarak onun polis olduğuna inandın değil mi?
- Beni cerbezeye zorluyorsun.
- Neden ki? Daha kaçacak hangi deliğin kaldı?
- Sen de biliyorsun ki bir deli pekala polis elbisesi giyebilir. Öyle görünüyor diye neden onun polis olduğuna inanayım ki? Hala riyazi bir katiyette yüzde yüz polis olduğunu isbat edemedin.
- La havle! Anlaşıldı. Senin beklentide problemin var. Sen matematiksel bir katiyet bekliyorsun. Halbuki başka diğer günlük işlerinin nerdeyse hiçbirinde buna ihtiyaç duymuyorsun. Çoğu kez onda bir ihtimal bulunan kazançlı bir riski göze alıyorsun. Mesele malın, rahatın, zevklerin, şöhretin vs. olunca hiç de matematiksel bir katiyet beklemeden işlerini yapıyorsun. Zira beklersen hiçbirini yapamayacaksın. Ama iş buraya gelince, hemen cerbezeye giriyorsun. Bence sen bu sorgulamalarında hiç samimi değilsin. Başlangıç noktan hakikati bulmak değil, bana itiraz etmek. Sende intizama ve hüzn-ü zanna karşı bir düşmanlık var. Bunun bir tohum olduğunu ve izale edilmezse ne ile sümbülleneceğini iyi biliyorsun.
Sana tavsiyem gel vehimler içinde boğulma. Gerçeklik bu değil ve böyle hakikate ulaşılamaz. Sen yine beni dinlemeye devam et ve selim olarak kal.

Sustu, boynunu büktü ve usulca kafasını kaldırarak bana baktı. Şefkat damarımdan istifade edebilmeyi iyi biliyor kerata. Kırılmasın ve küsmesin diye teselli ettim:

-Bak abicim, alınma hemen. Ben sana hitap ederken, senin bir zamanlar bu soruları ve felsefeyi ders aldığın anlayışa hitap ediyorum aslında. Sen benim tefekkür yoldaşımsın, seni hiç çıkarır atar mıyım ben? Ama dediğim gibi bana tabi olacaksın. Hiç bir zarar da görmeyeceksin merak etme.

Kavşaktan geçiyoruz ve polisi polis bilip uyduğumuz için ceza falan da görmüyoruz. Hiç bir şey de kaybetmiyoruz.

Eve geliyorum ve gecenin karanlığı ve sukutu sayesinde oluşan nefiy alemlerinden birinin elverdiği ölçüde hayallerime biniyor enfüsümde kayboluyorum.

17 Şubat '08
 

Yunus U. Eser

Divan Üyesi
Gönlün Akordu

Gönlün Akordu

Yatsı ezanını okumak için her zamanki gibi tek tek basamakları çıktı. Beşinci basamakta okuyordu ezanı kaldığı dershanede. İlk çıktığında sanki ona birisi dur ve burada oku demişcesine orada kalakalmıştı. Halbuki daha yedi basamak daha vardı çıkabileceği. Beşinci basamağın farklı bir nuraniyeti olduğunu hissediyordu.

Asırlar ötesinden islamın garib olduğu yerden gelen o çağrıyı yine islamın gurbetinin yaşandığı ve bir çöl rüzgarı gibi kuraklığıyla yakan bir memlekete taşıma heyecanıyla doluydu içi. Taşımalıydı bu ab-ı hayatı, sulamalıydı o kurak toprakları, yeşertmeliydi bir yandan ekmeye çalıştığı o nur tohumlarını. Maneviyatın bir atmosferi ve atmosferin bir maneviyatı olduğunu çok iyi biliyordu. Biliyordu hem ezanın bir rahmet yağmuru olduğunu ve “ikliminde bu sevdanın” her tarafın yemyeşil olduğunu. Olacaktı.

Ezan senfonisine “Ehad Ehad” nameleri eşlik ediyordu bir kayanın altında ezilen cismaniyet ve semaya merdivenle yükselen ruhun enstrümanlarıyla. Gözlerini kapattı ve bu ezgiyi ruhunda dinlemeye ve kalbiyle dillendirmeye başladı. “AllahuEkber AllahuEkber”… Davet başlamıştı. Haydi diyordu, ayağa kaldırılmış olan duaya. Haydi kurtuluşa, felaha. Bu çağrıyı levh-i mahfuzdan okuyordu sanki. Ezel ilminden kendi minik aynasına yansıyan ve şuhudi olan ilmiyle hayalinde oluşan tarih şeridindeki o yıldızlar geçidini seyrediyordu bir yandan. İnsanlık semasının o muhteşem yıldızları olan nebilerin insanlığı kurtarmak için dertle ve ızdırapla dolu o serencamelerini görüyordu. Aynı musiki, aynı beste, aynı güfte. Değişen tek şey, icraa eden şahıslar ve icrae edilen makamdı. Şimdi de sıra ahirzaman makamından seslendirmekti Arştan gelen bu kutsi daveti.

Bu denli mukaddes bir çağrı elbette kutsiyetini çağrılandan alıyordu. Fakat nedense o okuduğunda ruhlarda tesir meydana gelmiyor, ab-ı hayat olması gereken bu davet bulanık akıyordu. Davetine icabet edilmediğini biliyor, yüreği bir de onun için yanıyordu. Nedendi acaba bu kadar güzel okumasına rağmen hayatın belirmemesi? Mülahazalarının enginliği çıkan seslerin havada canlanmalarına neden yetmiyordu? Bu davet neden cevab-ı sevab almıyordu?

Bu düşünceler arasında ezanına yani davetine devam ediyordu. Küsmüştü artık dünyaya ve beklentisi kalmamıştı. Ellerini kaldırdı, dilinden çıkan ama ruhunu bulamayan seslere kulaklarını kapattı. Artık sadece içindeki ezanı duyuyordu. Fakat dışarıda görünen güzellik içeride birden uçuvermişti. O ne çirkin sesti içte duyduğu. Hemen sesini düzeltti içine göre. Artık tek dinleyeni vardı onun. Rabbine sunuyordu o daveti. Bu yüzden süsledi içten içe. Gözleri ve kulakları dünyaya kapanmıştı. Dışarıda olan bitenden haberi yoktu. Ervah-ı tayyibenin etrafını sardığını bilemiyordu. Sesinin dışa nasıl aksettiğinden de haberi yoktu. Halbuki içeride içerinin akustiğine göre ayarlanmış ve orada yankılanan ses, kainattaki harmoniye rezonans olmuşcasına şeffaflaşmış, tıpkı bir bülbülün zikri gibi “Allah Allah” zikirleri ile nakşolunmuştu.

Ne zaman kulağını açsa ve kendi sesinin güzelliğini dinyelecek olsa birden ruhu kaçıyordu kelimelerin, gözünün önünde ölüyorlardı. Çünkü dikkatle dinleyenlere “ben” diyordu arkadan gelen ses. “Ben, ben” sesleri arasında kaybolan bir davet, duyulmazdı elbet vicdanlarda.

“La ilahe illAllah” derken her çağrının içteki sese göre akord edilmesi gerektiğini anlamıştı. “Bil ey nefsim!” hitabındaki davetin derinliğini bir kez daha ikrar etmişti. Merdivenden ağır ağır inerken her basamak için bir estağfirullah çekti. Utana sıkıla cübbesini düzelterek imamet makamına geçti, namaz koridoruna girdi.

7 Mart '08
 

sayih

Divan Üyesi
Ynt: Bir kaç kelam...

Senin beklentide problemin var. Sen matematiksel bir katiyet bekliyorsun. Halbuki başka diğer günlük işlerinin nerdeyse hiçbirinde buna ihtiyaç duymuyorsun. Çoğu kez onda bir ihtimal bulunan kazançlı bir riski göze alıyorsun. Mesele malın, rahatın, zevklerin, şöhretin vs. olunca hiç de matematiksel bir katiyet beklemeden işlerini yapıyorsun. Zira beklersen hiçbirini yapamayacaksın. Ama iş buraya gelince, hemen cerbezeye giriyorsun. Bence sen bu sorgulamalarında hiç samimi değilsin. Başlangıç noktan hakikati bulmak değil, bana itiraz etmek. Sende intizama ve hüzn-ü zanna karşı bir düşmanlık var. Bunun bir tohum olduğunu ve izale edilmezse ne ile sümbülleneceğini iyi biliyorsun.
Sana tavsiyem gel vehimler içinde boğulma. Gerçeklik bu değil ve böyle hakikate ulaşılamaz. Sen yine beni dinlemeye devam et ve selim olarak kal.

Filibeli Ahmet Hilmi Efendinin satırları sanki...Aklımıza küpe olur İnşallah
 

sayih

Divan Üyesi
Ynt: Bir kaç kelam...

Yunus U. Eser' Alıntı:
Gönlün Akordu


“La ilahe illAllah” derken her çağrının içteki sese göre akord edilmesi gerektiğini anlamıştı. “Bil ey nefsim!” hitabındaki davetin derinliğini bir kez daha ikrar etmişti. Merdivenden ağır ağır inerken her basamak için bir estağfirullah çekti. Utana sıkıla cübbesini düzelterek imamet makamına geçti, namaz koridoruna girdi.

7 Mart '08

Bil artık eyy nefsim!
 

Yunus U. Eser

Divan Üyesi
Mukaddes Hasret

Mukaddes Hasret


Sensiz kaldırımlara nice güzel can düştü,
Yarılan göğsümüzden umutlar bîcan düştü,
Yağmur, kaybettik bütün hazinesini ceddin;
En son avucumuzdan inci ve mercan düştü.

Nurullah Genç



Hasret. Sözlere yanık kokusu, bakışlara hüzün rengi veren; aksiyona cezb havası katan mukaddes bir mefhum... On dört asır evvelden gelen şualarla kalpte tutuşup, hararetinden buharlaşan ve gözde yoğunlaşarak billur billur akan ve cehennemî ateşleri söndüren gözyaşlarıdir hasret...

Kelimelerin bittigi, gozyaslarinin konustugu zaman dilimidir hasret. Sevmenin iktizasi, Sevilmenin umididir... Seslerin sustutgu, renklerin kor oldugu, bulusmadir sevgiliyle hasret...

Kiminin yasama gerekcesi iken kiminin olme gerekcesi olur. Oyle ya hasreti cekilmeyen olmazsa, onun buyrugu olmasa neden yasansin bu dunyada...

Hasret kimi zaman bir derdin sesidir, kimi zaman bir sahis hayalidir... En derini de kelimelerin tukendigi yerde sesini gonlune gomup, oteler otesine teveccuh ederek, goz yaslarini catlayan sinenin derinligi icinde sunmaktir. Ama hasret yoktur. Hasreti ceken vardir. Dert yoktur, derdi ceken vardir. Insandir hasreti seslendiren, onunla ic alemini derinlestiren...

O insanlar ki Sevgili’nin adı anılınca gözleri yaşarir, geceleri rüyalarda görüp gündüzleri O’nun yolunda küheylan misali koşarlar ve “bu hayat Sen’siz çekilmez yâ RasulAllah” diyerek hayatını O’nun davasına vakfederler.

Onlar yıldızları görememenin, onlarla bulunamamanın gurbetini yaşarlar. Bedirde şehid namzeti olamamak, Uhud’da kendini Hz.Hamza’ya siper edememek onlarda derin bir iç çekişi oluşturur. Onlar asırlarca İslam’ın sancaktarlığını yapmış, adaleti tesis etmiş bir millete, zalimlerin zulümlerinden dolayı hesap verdiği “son karakol”a hasrettirler.

Dostum, gel seninle hasret kervanina girelim, yuregimizi ortaya koyalim. Gel ki dunya sana muhtac, gel ki insanlar sana hasret. Bu yolda feda edilen nice baslar, catlayan nice kuheylanlar var. Gel ki sinesi catlayanlar var. Gel ki huzunlu gurbette senin hasretini cekenler var. Nam-i Celil’e hasretken tum dunya, durmak yarasmaz bize asla. “Basini bir gayeye satmis kahraman gibi sokaklarin maliyiz” biz. Bundandir ki hizmetimizi hicretle sahlandirmaliyiz biz.

Ne mamelek ne para, ne san-sohret ne araba, dunya dedik biz bunlara. Takilir mi oteler askiyla yanan biri, bu imtihanlara? Gel dostum, gel katilalim kervana... Gel ki gorenler divane sansinlar bizi...

2004
 

Yunus U. Eser

Divan Üyesi
Ynt: Bir kaç kelam...

sayih' Alıntı:
Senin beklentide problemin var. Sen matematiksel bir katiyet bekliyorsun. Halbuki başka diğer günlük işlerinin nerdeyse hiçbirinde buna ihtiyaç duymuyorsun. Çoğu kez onda bir ihtimal bulunan kazançlı bir riski göze alıyorsun. Mesele malın, rahatın, zevklerin, şöhretin vs. olunca hiç de matematiksel bir katiyet beklemeden işlerini yapıyorsun. Zira beklersen hiçbirini yapamayacaksın. Ama iş buraya gelince, hemen cerbezeye giriyorsun. Bence sen bu sorgulamalarında hiç samimi değilsin. Başlangıç noktan hakikati bulmak değil, bana itiraz etmek. Sende intizama ve hüzn-ü zanna karşı bir düşmanlık var. Bunun bir tohum olduğunu ve izale edilmezse ne ile sümbülleneceğini iyi biliyorsun.
Sana tavsiyem gel vehimler içinde boğulma. Gerçeklik bu değil ve böyle hakikate ulaşılamaz. Sen yine beni dinlemeye devam et ve selim olarak kal.

Filibeli Ahmet Hilmi Efendinin satırları sanki...Aklımıza küpe olur İnşallah
Filibeliyi sadece Amak-i Hayalde bundan 6-7 sene evvel okumustum...

ama ortak noktamiz once felsefe okumak sonra da tasavvuf...
 

Yunus U. Eser

Divan Üyesi
Ah Yalnızlık!

Ah Yalnızlık!

Yalnızlık bir ilaçtır O'nu arayana. En tatlı münacatlar onunla olur.
Bir kaç damla gözyaşı onunla kıymet kazanır. Teheccüdün ayrı bir buududur.
İç alemini keşfe çıkan insanın en muteber, kullanışlı aracıdır.
Herşey yalın ve saf halini yalnızlıkta gösterir. O da dünya ve insan kadar vehmî ve îtibarîdir en az.
Ben kavramının kirletemediği yerdir. Veya o en mukaddes hislerle dolup taştığımız 'zaman'dır yalnızlık.

Ehadî tecellilerin ruh ve kalb ile massedildiği, ayine-yi samed olan kalbin, sayesinde teveccüh ettiği vasattır yalnızlık.
Dünyamızı yansıtan ve önümüzde duran ayinenin varlığını bilmek ve görmektir yalnızlık.

Bir de yalnızlığın muzaafı vardır ki bu nevî yalnızlık herkese nasip ve müyesser olmaz.
Yalnızlığın muzaafı anlaşılamamak; düşünce, hâl, hareket ve hislerde tek kalmaktır.
Büyük insanların kaderinde olan bu nev yalnızlık, insanı potaya koyar eritir.
O'ndan başka melce olmadığını aynel yakîn göstererek nur-u tevhid içined sırr-ı Ehadiyeti inkişaf ettirir.

Ey yalnızlık! Seni anlayamadılar. Kıymetini takdir edemediler. Sendeki cevheri keşfedemediler.
Halbuki seni bulsaydı biri, kalbin ve ruhun derece-i hayatında, tevehhüm ettiği dünyadan çok daha geniş bir alem bulacaktı...

Ah yalnizlik ah!...
 

Yunus U. Eser

Divan Üyesi
Ağlayan bir Hayal

Ağlayan bir Hayal

Hayalinde geniş ve sarı bir sahra… Bir rüzgar esiyor serince…

Rüzgar saçlarını arkaya savururken, gözlerini kısıyor ve ufka odaklıyor…

Sanki zaman şeridini yeryüzünde müsahede ediyor gibi, bir tarafta mazinin şanlı süvarileri, diğer yanda istikbalin kutlu nesilleri… Yüreğini bu iki şahikanın arasında bir vadide sıkışmış gibi hüzün bürüyor… Dili sessiz ama kalbinde binlerce kitaplık mana, gözleri nemli ama ruhunda coşkun bir hal…

Bir tarafta tufan ve peygamberi, diğer yanda kendi yalnızlığı… Ah dese yine bir hasret buharı çıkacak ağzından… Anlıyor ki bu işler hali değil… “Ah Rabbim” diyor bir damla yaş sakalından süzülüp yere damlarken.. Çok zormuş aczi gizlemek.

Sırları var, yakıyor… Söylerse kovulur, söylemezse yanar. Bazan sırrın ateşi dayanılmaz olduğunda bir acı tebessüm ile nesimi yakalıyor. Edebini hiç bozmadan “Aman ya Rabbi! Bu ne zor bir imtihan.” diyor ve susuyor.

Dağ sıklet bir vazife omzunda, Sultan-ı Ezel ve Ebedin hazinesi diyorlar. Seçilmişliğinin farkındalığı ve yükün ağırlığının farkındalığının buluştuğu noktada duruyor. Sağa sola bakınıyor kesilince takati, çaresizliğin vücudu olsa ona soracaktı belki. Kalbine bakıyor, dünya kadar geniş. Ehadiyet görüyor, Samediyet içinde.

Dağvari emvac geliyor sanki üstüne. Şu dünya, ah ne kadar zor ve acımasız. Az geriden ve Bekke vadisinden gelen bir ses yüreğinde yankılanıyor. “İbrahim, bizi bu ıssız vadide kime bırakıp da gidiyorsun?” nidası sanki halini şerhediyor.

Sahrayı insanlar dolduruyor. Siyahı, beyazı, çekik gözlüsü, kızıl tenlisi. Şaşkınlıkları yüzlerine nakşedilmiş incecik sihirli bir tığ ile. Geçmişleri ruhlarına yazılmış. Öbek öbek, akın akın yürüyorlar menzile. Bir menzil ki bilinmezlik yönünde. “Fe eyne tezhebun?” “Nereye?” demeye çalışsa da, çıkan ses bir adım öteye gitmeden donuyor havada.

Elleri parmaklıklarda, hayalinden uyanıyor…

2007
 

evla

Gündüz yarasalarıyız biz.
Ynt: Bir kaç kelam...


Ağlayan hayale parmak uclarıyla dokuna bilir mi gerçekten insan?Görmek istemeyene dua dan başka ne kafi gelir?
 

Yunus U. Eser

Divan Üyesi
Ynt: Bir kaç kelam...

Sen, Gonlumun tatli acisi
Sinemin en derin sancisi

Derinden susadim askinin sehadet kanina
Askinla beklerim Seni, gelir diye yarina

Gunlerim bile Sensiz gecmek bilmiyor
Sensiz gozlerimi hicbir el silmiyor

El uzattim yarinina hasretim
Yarin oldugumdan beri mutecessim hasretim...

Gunahlarimla dalsam o ucsuz ummanina
Dalip da temizlensem, ciksam emn-u emana

Ah! O askina ben de kurban olayim
İsterim ki askina yandikca yanayim...
Ki gunahlarim agirdir, cekemem bu yukleri
Yakip ta kurtulayim, goreyim yuksekleri...
Yakup gibi guzel bir Yusufa hasretim
Yarin oldugumdan beri mutecessim hasretim
Cıkarsam kalbimin muhtasar mealini
Yazsam ruhumun hal-i pur melalini
Yetmez bu kagitlar ve kalemler
Bir damla gozyasi ancak yazar ve serheder

4 Nisan '06
 

Yunus U. Eser

Divan Üyesi
Yüreğim bir gözyaşında boğuldu

Göz ne bakar, ne de görür…
Esrar perdesi ile örtülmüş ki
Beşer ne duyar ne de işitir…

İnkisar-ı hayaldir bu,
Basit bir acı değil…
Yüzyılın sancısı kafamın misafiri…
Bir güneş görüntüsü, bir zifiri karaltı…
Yıllar dahi şaşırdı…
Bir davam vardı, bir de Sen…
Ruhumun acisini kalbim duydu gün be gün…
Ve ayaklar çekti aklın cezasını…

Ve o gün…
Defterler döküldü..
Hesaplar görüldü…
Gözler semada, bakışlar hüzündü…

Sesim dondu havada,
Gelen giden onu duydu
Yüreğim bir damlada
Bir göz yaşında boğuldu…

aralik '07
 

sayih

Divan Üyesi
Ynt: Bir kaç kelam...

Yunus U. Eser' Alıntı:
Sesim dondu havada,
Gelen giden onu duydu
Yüreğim bir damlada
Bir göz yaşında boğuldu…

aralik '07
 

Yunus U. Eser

Divan Üyesi
Maksat Muhabbet Olsun

Maksat Muhabbet Olsun

Yazmaktan maksadimiz muhabbettir. Muhabbet madem ki su kainatin bir yaratilis sebebidir, bizim dahi yazdiklarimiz kainata dagilmis muhabbeti Sahibine tevcih ettirmektir. Kalp kucuk olsa da kapasitesi buyuktur, kainati istila edebilecek muhabbet potansiyeli o ufacik kalpte mevcuttur.

Niye sever insan dersek, kalbin bir amelini akildan sormus oluruz. Ama sebebsiz de degildir sevgi. Birseyde gorulen Cemal ve Kemal lizatihi sevilir. Yani guzellik ve tamlik, olgunluk, kusursuzluk neyde bulunursa ve gorulurse o sey kendisini sevdirir.

Insanda iki cesit sevgi vardir. Biri zat sevgisidir, digeri sifat... Zata olan muhabbet, ya Allah’a bakacak, ya da kiside bulunan mevhum, farazi veya hayali olan ‘ene’ tabir edilen, insanin icindeki tagut, ‘ben’ kavramina bakacak… Sifata olan muhabbet ise ya Allah’in sifatlarina ya da ‘tabiat’ tabir edilen, dis dunyadaki tagut, mevcudata veya hadiselere yonelecek…

Sevgi Allah’a bakarsa, butun kainat bundan mahrum mu kalacak? Hayir, tam aksine bir goz hatiri icin cok gozler sevilir fehvasinca, Allah c.c. neyi seviyorsa bizim sevgimiz de onu kusatacak… Esyanin yani mevcudatin zatina bakmadigindan saglam bir sevgi tesis etmis olacak… Butun kainatla dost olacak... Mecnun’un, Leylasini hatirlatan herseye alaka gosterdigi gibi, O’nun Esma ve Sifatlarina birer ayna olan butun mevcudati O’nun hesabina sevecek…

Sevgi iradi midir? Yani irade ile yonu belli bir yere tevcih ettirilebilir mi? Olmasaydi sevmek hususunda teklif olmazdi. Cunku teklif tercihe bakar, tercih iradeyi gosterir. Madem ki Allah’i veRasulunu (S.A.V) sevmek dindir, hem madem Efendimiz (Aleyhi EkmelutTehaya ) ben falani seviyorum sen de sev! demistir, demek ki sevmek iradidir ve akil ile sevme prosesi baslatilabilir.
 

sayih

Divan Üyesi
Ynt: Bir kaç kelam...

Sevgide istikamet ve tasarruf gerek sanırım

Sevgi iradi midir? Yani irade ile yonu belli bir yere tevcih ettirilebilir mi? Olmasaydi sevmek hususunda teklif olmazdi. Cunku teklif tercihe bakar, tercih iradeyi gosterir. Madem ki Allah’i veRasulunu (S.A.V) sevmek dindir, hem madem Efendimiz (Aleyhi EkmelutTehaya ) ben falani seviyorum sen de sev! demistir, demek ki sevmek iradidir ve akil ile sevme prosesi baslatilabilir.

bu kısım düşündürücü ??? yani iradi oluşu çok ilginç
 

Yunus U. Eser

Divan Üyesi
Ynt: Bir kaç kelam...

sayih' Alıntı:
Sevgide istikamet ve tasarruf gerek sanırım

Sevgi iradi midir? Yani irade ile yonu belli bir yere tevcih ettirilebilir mi? Olmasaydi sevmek hususunda teklif olmazdi. Cunku teklif tercihe bakar, tercih iradeyi gosterir. Madem ki Allah�i veRasulunu (S.A.V) sevmek dindir, hem madem Efendimiz (Aleyhi EkmelutTehaya ) ben falani seviyorum sen de sev! demistir, demek ki sevmek iradidir ve akil ile sevme prosesi baslatilabilir.

bu kısım düşündürücü ??? yani iradi oluşu çok ilginç

Evet, ben de bunu ilk ogrendigimde sasirmistim...
bazen insan sevmek veya sevmemek icin kendisine mazeret ariyor... Halbuki bu durum butun o mazeretleri ortadan kaldiriyor...
 

sayih

Divan Üyesi
Ynt: Bir kaç kelam...

İnsana gerçekten yönünü tayin etme yetkisi verilmiş bu sevgi gibi ele avuca gelmez duyguda dahi verildiğine göre...başa gelen birçok durumun sorumlusuyuz aslında.
 

Yunus U. Eser

Divan Üyesi
Zamanın çocuğu olmak

Bu yazi bir zamanlar benim de telim ve terbiye gordugum samanyolu fen lisesinin uluslararasi bilim olimpiyatlarinda ulkemizi temsil etmek icin calisan olimpiyat katindaki ogrenci arkadaslar icin rica uzerine kaleme aldigim bir mektuptur...


Zamanın çocuğu olmak

Büyük zannedip kıta ismi verdikleri nam-ı diğer Amerika olan şu halvethaneden, kehkeşanları içine alabilecek bir genişliği manasında barındıran ve kardeşlik duygusunun prototipinin yaşandığı Samanyolunun olimpiyat katına[1] selam olsun.

Onbinlerce kilometre uzaklığı hiçe sayıp, zaman zaman yaptığım gibi yine hayalen oralara vardım. Zaman artık çizgiselliğini yitirmişti. Üstüste konulmuş şeffaf resimler gibi koridorun her tarafında farklı hatıraların heykelleri yapılmıştı sanki. Sağa bakıyorum bir iki arkadaş yat vaktini ıskalamış gece talimi yapıyorlar [2]. Sola bakıyorum müthiş bir heycanla nadiren okunan ve açıklanan sınavlarımızın sonuçları etrafında toplanmış 3-5 kişi...

Sabahın ilk ışıklarıyla sabah etüdünden dönüyorum. Sırtımda vazifem kadar ağır bir çanta, öğrenci merdivenlerini ikişer ikişer çıkıyorum. Hayatı anımsatan olimpiyat katının uzun koridounra oradan giriş yapıyorum. Yürüyorum, sakin sakin, mezarlık istikametine doğru [3]. Güneş tepeye geliyor, koridorda kimse görünmüyor. Ve ben yine yürüyorum koridorun sonuna doğru. Sağımda bir pano ve tepesinde garip bir S harfi araya kaynamış GASTE yazısı. Aralık sınavına uyarlanmış karikatüre şöyle bir baktıktan sonra yola devam gerek deyip, yürüyorum yolun sonuna doğru. Akşam etüdüne koşuşan öğrenciler.. Güneş batmak üzere, ama hala varamadık menzile. Ve idare girişi sağımda belirirken nice abiler çıkıyorlar koridordan birer birer. Ve karşımda bir zamanların çalışma salonunu, ama vakit gece. Emsali bulunmayan bir geri sayım sesi geliyor gerilerden. Son 60 saniye dendikten 5 saniye sonra sanki zamanın kahrını hatırlatırcasına son 20 saniye deniyor. Adımımı salondan içeri atmam lazım geç olmadan, gece vakti geçe kalmadan. Aman ya Rabbi! Ne zor bir işmiş menzile varmak. Zaman sanki dalga geçiyor, kaplumbağaya bak diyor. Zorlanıyorum dostlarım. Seherin zülüflerine bir gül goncası takmaya çalışırken, sessizce ve çekingen bir edayla yavaş yavaş zamanın emanetçileri beliriyor odaların kapılarında. Bekleyeni bekletmeme telaşesinde hepsi. Ve yavaşta olsa devam ediyorum mezarlık istikametine doğru. Daha ulaşamadan ben menzile, sabah ezanı misafir geliyor kulaklarımdan kalbime. Ama vakit ne de hızlı geçiyor. Artık gitmem lazım dostlarım, her giden gibi. Her gelenin gittiği gibi.

Zaman mı hızlı ben mi yavaşım bilemiyorum ama her vaktin kendi sunduğu ikramlar ayrı ayrı. Her vaktin istediği ücret de ayrı. Dilerseniz asırlar planında bakın hadiseye ki at devri yerini arabaya bırakmış. Dilerseniz de hayatınızın dönemleri planında bakın. İlkokulda çalıştığınız derslerin lisede farklılaştığını farketmiş olmalısınız. Dilerseniz bunu alın bir sene içine yayın. Mayıs Efendinin istediği ücreti Aralık Efendi kabul etmiyor [4]. Hatta hisleri kuvvetli olan varsa bunu ahvalinin her demine uygulasın ki kabz u bastı bir olmuyor vazife ve mesuliyet bakımından. Kimi zaman menfi bir amel olan sabır ile, kimi zaman müsbet bir şekilde koşarak...

Tasavvufta her vaktin hakkını veren insana ibn-ül vakt denilmiş ki zamanın çoçuğu demektir. Benden duymuş olmayın ama zaman, hakkını verenin emri altına giriyormuş. Bir saatte bir günlük işi yapmanıza izin veriyormuş.
Ama bunun için zamanın size güvenmesi lazımmış.

Zamanın arkasından koşan değil de, zamanın arkasından koştuğu olmak dileğiyle...

Baki selam...

Kasim 07


DIPNOTLAR:
[1] Samanyolu Kolejinin bilim olimpiyatlarina hazirlanan ogrencilerinin beraber kaldigi yurt... okulun merkez binasinin 5. kati...
[2] saat gece 11:45 yat vaktidir... gec kalanlar o saatte cesitli sprotif aktivitelerde bulunurlar... :)
[3]Okulun tam karsisinda karsiyaka mezarligi bulunmaktadir... Ve uzun ince olan koridorun sonundaki pencereden gorulebilmektedir...
[4] Bilim olimpiyatlarinda milli takim elemelerinin birinci asamasi mayis, ikinci asamasi da aralik ayinda yapildigi icin o sinavlar bu isimle yadedilirler...
 

sayih

Divan Üyesi
Ynt: Bir kaç kelam...

Hocam iyiki edebiyattan anlamıyormuşsunuz anlasanız ne olacaktı acaba?
 

Yunus U. Eser

Divan Üyesi
Gaye-yi Hayal veya Mefkure

Ilk yazdigim yazilardan biri... Belki de ilk olani bu...

Gaye-yi Hayal

Hayat, anlaşılması zor olan kavramlardan biridir. Nur, vücûd ve rahmetten müteşekkil olduğundandır ki yaratılmasında perde koyulmayıp doğrudan Dest-i Kudret’ten geliyor olsa gerektir. Her varlığa bir mertebe-i kemal belirleyen Hâlık-ı Külli Şey bu kadar değerli olan hayatı hayata hizmet için değil, belki her zîhayatın kendi kemaline ilerlemesi için yaratmıştır.

Yaşamak için yaşamayı hayat felsefesi haline getirmiş olan ehl-i dünya bu muhal-i bizzattan dolayıdır ki huzur-u hakikîye ulaşamamışlardır.

Peki ne için yaşanır? Bu sorunun cevabı insanın şahsi müşküllerini halledebildiği gibi beşerin meseleleri de bu sorunun cevabı ile çözüme kavuşur.

Kimileri buna ideal demiş, kimi de “gaye-i hayal”. Bu öyle bir iksirdir ki derdi aynı derman yapar. Toplumlar bununla canlı sayılır, şahsın kıymeti de himmeti nisbetinde bununla ölçülür. Öyle ki “gaye-i hayal olmazsa, nisyan veya tenâsi edilse (unutulsa) ezhan (zihinler) enelere döner etrafında dolaşır”. Bu da hakikatte ölmenin bir başka adıdır.

Bir zamanlar zalimleri titreten sesimizdeki, küheylanlarımızdaki hayat idi. Evet bizim millet olarak bir gayemiz, bir hayalimiz vardı. Bu uğurda verilecek canlar, terk edilecek cânanlar vardı. Analarımızın dilinde kahramanlık ninnileri terennüm edilirdi. Akıncılarımız bu yolda nice Tunaları yakın etmişti. Düşmanın kemiyeti dahi bizi asırlarca mağlup edememişti.

Çanakkale’yi de geçemeyeceğini anlayan düşman tahribin kolaylığından faydanmış, içimize modernizm(batılılaşma) virüslerini deruhte etmişti. Hatta İngiliz müstemlekatlar nazırının(sömürge bakanı) : “Biz Müslümanların elinden bu Kur’anı almadıkça onlara hakim olamayız” demesi bile virüsün yayılmasını engellememişti.

Ve yiğit öldü, küheylan yoruldu, bayrak düştü. Topyekün bir millete gaye-yi hayali unutturuldu, kalbi midesine verildi. Herkes ene etrafında dönerken yaşamaktaki amacı hayatını kurtarmak gibi süflî derekelere indirildi.

Oysa bizim gayemiz Hazret-i Sadık-ı Masdûk’un beyanları içinde O’nun Nam-ı Celilîni güneşin doğup battığı her yere ulaştırmaktı. Zira O ulaşacak demişti ve bu bizim için bir emirdi. İnsanlık ancak O’nun ile huzura kavuşacak, tankların füzelerin açtığı yaralar ancak O’nun ile sarılabilecekti. Bu yüzden bayrak yerde kalmamalıydı.

Mahzun Nebî’nin mahzun Varisi tohumlarını dertle ekti, çileyle sürdü. On üçüncü asrın minaresinin başında durup insanları Hakka davet etti.

Gözyaşlarıyla suladığı o topraklardan şimdi filizler çıkıyor. O filizler; hayatlarının ancak bu yolda gayesiyle mutabık olacağını bilen nice akıncılardır. Herkesin kendi hayatını kurtarmaya çalıştığı bir devirde yurtlarını yuvalarını terk ederek kendilerini başkalarını kurtarmaya adayan gönül erleridir.

Şimdilerde ikinci bir diriliş gerçekleşiyor, milletimiz gaye-yi hayal ile “ba’sü ba’del mevt” yaşıyor ve zalimlerin de ödü patlıyor.

Gaye-i hayalini bu millete yeniden hatırlatıp; zalimlerin hayhuyunun dünyanın dört bir tarafından yankılandığı bir hengâmda insanımızı ye’s bataklığında boğulmaktan kurtaran diriliş erlerine müjdeler olsun ..!

2004
 
Tüm sayfalar yüklendi.

Benzer konular

xen

Üst Alt