Caneriği

Katılım
12 Mar 2006
#1
Caneriği
Fehmi Yakut

Elindeki anahtarlığı parmakları ile sağa sola çevirerek can sıkıntısını gidermeye çalışıyordu. Beş dakikalık süre bir türlü geçmek bilmiyordu. Bir kolundaki saate, bir duvardaki saate bakıyordu. Bütün saatler sözleşmişti sanki, ilerlemek bilmiyordu. Gözlerini kapayıp, içinden saymaya başladı. Kısa nefes aralıkları vererek saniyeyi ayarlamaya çalışıyordu. Bir dakikalık süreyi tamamlamıştı ama sanki koca bir yıl geçmişti. Mazideki güzel anılarına bir seyahat yaparak saat takıntısını unutmaya çalışıyordu. Mümkün mü? Takılmıştı bir kere. Kol saatini çıkarıp, önündeki sehpanın üzerine bıraktı. Gözleri saate kilitlenmişti. Bir müddet sonra; bar kapısı gibi iki tarafa açılan iki kanatlı kapıdan, kısa saçlı yuvarlak yüzlü, minyon tipli hemşire göründü. Elinde bir zarfla kendisine doğru yaklaşıyordu. Gayri ihtiyari ayağa kalktı. Zarfı kendisine vereceği ümidiyle elini uzattı. Hemşire "Bunlar sizin sonuçlarınız değil Beyefendi." diyerek yapmacık bir tebessümle yanından geçip, koridorun sonundaki odaya girdi. Can sıkıntısı ikiye katlanmıştı. Kollarından ve bacaklarından derman kesilmişti sanki. İçine ılık bir şeyin aktığını hissetti. Boş bir çuval gibi kendini koltuğa bıraktı. Gözleri bu defa saate değil, kanatlı kapıya odaklanmıştı. Belli bir müddet sonra kapıdan, hastaneye ilk girdiklerinde gördüğü doktor belirdi. Az önce eli ayağı boşalmış, kendinden geçmiş olan Selim birden kuvvetlenmişti sanki. Ok gibi yerinden fırladı. Doktorun kendisine yaklaşmasını beklemeden, kapının önüne bitiverdi. Doktor sakin bir ses tonuyla " Gözünüz aydın. Endişelenecek bir şey yok. Hamilelikten dolayı eşiniz biraz yorgun düşmüş. Serum taktık. Bitince evinize göndereceğim sizi." Hayatında duyabileceği en güzel şeydi bu. Çünkü üzerine titrediği, bir gül goncası gibi sakındığı eşinin sağlığı iyiydi ve on dokuz yıldır özlemini çektikleri bir bebeğin müjdesini alıyordu. Oysa iki yıl öncesine kadar, bir bebek sahibi olabilmek için tam onyedi yıl gitmedikleri doktor, görmedikleri tedavi kalmamıştı. Sonuçta kaderlerine razı olup, tedaviyi bırakmak zorunda kalmışlardı. Sevinç ve heyecan içinde ne söyleyeceğini şaşırmış, dili dolaşıyordu. "Ne?.. Ne dediniz?..Hamile mi?.." diye kekeleyerek çocuk gibi zıplamaya başladı. Koridorun duvarlarında yankılanan sesi, orada bulunan bütün insanların bakışlarını kendine yöneltmesine sebep oldu. Doktorun "Beyefendi! Beyefendi!" diye duyulan yarı resmi, yarı şaşkın sesi bir anda kendisine getirdi Selim'i. Herkesin bakışlarının kendinde olduğunu görünce, mahcup olmuştu. "Pardon doktor bey." diyerek mazur görülmesini bekleme duraksamasının ardından "Eşimi görebilir miyim?" dedi. Doktor "Tabi görebilirsizin" kelimesi henüz bitirmemişti ki kapıya yöneldi. Kanatlı kapıyı iki eliyle hızla iki yana iterek arka koridora geçti. Sağdan ikinci odaya girdi. Eşi soluk ve yorgun bir yüzle ama mutluluktan ışıldayan gözlerle karşıladı kendisini. Eşinin serum takılı olmayan elini avuçlarına aldı, şefkatle sıkarak "Geçmiş olsun Selma. Gözümüz aydın olsun." "Gözünüz aydın" ve "geçmiş olsun" kelimelerinin aynı cümle içerisinde kullanılması çok enteresan gelmişti kendisine. Selim'in "Bir isteğin var mı?" sorusuna "Sağ ol Selim sen yanımda ol yeter. Ama canım öyle caneriği istiyor ki" diye cevap verdi eşi. "Serum bitince evimize gideceğiz. Ben sana caneriği bulup getireceğim." diye karşılık verdi Selim.

Mutlu haber hemen ulaşmıştı komşulara, akrabalara. Gece yarısı eve döndüklerinde, iki katlı evlerinin önündeki küçük bahçede toplanan kalabalık halen dağılmamıştı. Ondokuz yıllık çocuk özlemlerini çok iyi bilen komşuları, en az onlar kadar sevinçliydi. Düğün havasında karşıladılar kendilerini. Hasta itina ile ikinci kattaki odasına taşındı. Bütün mahalle bayram ediyordu sevinçten.

./..

../.
Selim eşinin kulağına eğilerek "caneriği" diye fısıldadı ve odadan çıktı. Merdivenleri üç-dört basamak birden atlayarak indi bahçe kapısına. Birden duraksadı. İyi de bu saatte, hatta bu mevsimde caneriğini nereden bulacaktı. Ama bulmalıydı. Ondokuz yıllık bir özlem sona eriyordu ve eşi caneriğine aşeriyordu. İki sokak aşağıdaki caddeye koşarak indi, açık bir manav bulmayı umarak. Oysa vakit gece yarısını çoktan geçmişti. Mahalle meydanındaki seyyar meyve tezgâhlarını aradı gözü. Bulsa bile caneriği bulması çok zor bir ihtimaldi. Azmini kırmadan sağa sola koşturuyordu. Merkez camiinin önündeki küçük parkın köşesine geldiğinde, elektrik trafosunun duvarına sırtını yaslamış, saçı sakalı birbirine karışmış orta yaşlı adam dikkatini çekti. Saçları çok uzundu. Başını öne eğdiğinde öne doğru savrulan saçlar yüzünü tamamen kapatıyordu. Arka tarafında ise iki uzun örük vardı. Otuz yıldır aynı mahallede oturuyordu ve bu adamı hiç görmemişti. Mahalledeki herkesi tanımasa bile, böyle uzun saçlı ve Örüklü bir adamı bir defa dahi görse unutması mümkün değildi. Meraklı ama bir o kadar da temkinli bir şekilde yaklaştı yanına. "Hayrola arkadaş bu saatte burada neden oturuyorsun? Yanı başında banklar varken soğuk betonda neden oturuyorsun?" diye seslendi kendisine. "Beyefendi üç gündür açım. Kursağıma bir lokma ekmek girmedi. Utandığımdan kimseye söyleyemedim. Ama dayanacak gücüm de kalmadı artık." Diye cevapladı esrarengiz adam. Selim bir anda kendi derdini unutmuştu. Cebinden çıkardığı bir miktar parayı uzattı adama "al bununla önce karnını doyur, kalanıyla da kendine göre harca. Ama har vurup harman savurma, çünkü o para kolay kazanılmadı ona göre." Uyarısını da yaparak, sokak lambalarının altından bir gölge gibi hızla uzaklaştı. Adamın arkasından ettiği duaları bile duymuyordu. Nereye gideceğini bilmeden bilet almaya giden bir yolcu gibiydi. Nihayet Eski Büyükdere Caddesine çıkmıştı. Levent'e doğru bilinçsizce yürüyordu. Birden aklına Levent Çarşısının arka kısmında bulunan sıralı manav dükkânları geldi. Adımlarını hızlandırdıkça nefes alışları da o denli sıklaşıyordu. En azından gideceği yeri tespit etmiş olmanın verdiği heyecanla koşmaya başladı. Arabaya binmek aklına bile gelmiyordu. Epeyce bir koşudan sonra soluk soluğa caddeden karşıya geçmek için yola fırladı. Koşmaktan ve yüzüne vuran rüzgârdan dolayı gözleri sulanmış, ışıkları bile fark etmiyordu. Sanki bütün şekiller, resimler ve renkler birbirine karışmıştı. Süratle gelen aracın acılı fren sesi aklını biraz başına getirmişti ama neredeyse ezilecekti. Manavların bulunduğu ışıklı caddeye göre biraz loş kalan, manavların bulunduğu arka sokağa geçti. Manavların hepsi kapalıydı. Buradaki dükkânların ön duvarları yoktu. Üzeri çatı malzemesi ile kaplı, ön duvarların yerinde ise seyyar demir parmaklıklar vardı. Akşamları seyyar demirler birbirine kilitlenerek kapatılıyordu dükkânlar. Demir parmaklıkların arasından dükkânların içerisindeki sebze ve meyvelere bakıyordu. Üçüncü sıradaki dükkânın sağ tarafında duran küçük kasa ilişti gözüne. Evet, aradığını bulmuştu. Kasadakiler caneriğiydi. Ama dükkânın demir parmaklıklarını aşmak imkânsızdı. Aşsa bile dükkân sahibinden habersiz alamazdı ki. Bu düpedüz hırsızlık olurdu. Çaresizliğinden yere çömeldi. Dirseklerini dizlerine dayayıp, ellerini iki taraftan çenesinin altına destek vererek caneriklerini seyrediyordu. Gözleri pınarları dolup dolup, boşalıyordu. Bir çaresi olmalıydı. Eşi Selma caneriğine aşererken o eli boş gidemezdi eve. Aklına bir fikir geldi. Parmaklıkların arasından kasaya uzanabilecek uzunlukta bir sopa bulacaktı, ucuna bir çivi ya da topluiğne sabitledikten sonra eriklere

./..



./.
batırarak teker teker dışarıya çekecekti. Parasını ise fazlasıyla birlikte bırakacaktı aynı yere. Birde not yazacaktı. Bir tane bile olsa mutlaka almak istiyordu caneriğinden. Ya birisi onu görürse ne olacak? Durumu kimseye izah edemezdi. Hırsızlıktan adamı hapse bile atabilirleri. Tam bu düşünceler beyninde yoğrulurken omzuna dokunan elin sahibi "Ne yapıyorsun burada" diye ünledi kendisine. Yüreği ağzına gelmişti. Karşısında polis memurunu görünce tomur tomur terlemeye başladı. Vücudunun ateşi yükseldi, nabzı hızlandı, yüzü sapsarı kesildi. Sırtındaki elbisesini sanki suya batırıp tekrar sırtına giydirmişlerdi. Sarsılarak uyandı Selim. Meğer gördüğü bir rüyaydı ve onu dürtükleyen polis memuru değil de eşi Selma idi. Yatakta doğrularak şaşkın gözlerle etrafına bakıyordu. Eşinin yalvaran bir edayla ve yumuşak bir ses tonuyla "Selim… Bu saatte seni uykundan kaldırdım ama inan canım o kadar caneriği istiyor ki" sesi kulağında yankılandı. Donakaldı. Şaşkınlığı bin kat artmıştı. "Ama… Ama Selma bu nasıl olur. Ben de rüyamda sana caneriği arıyordum, hatta çalıyordum." deyince, ikisinin de gözbebekleri büyüdü sanki. Konuşamadan birbirlerine bakarken bu kısa sessizliği kapı zili bozdu. Selim: "Hayırdır inşallah gecenin bu saatinde kim ola ki?" diye mırıldandı. Sessizce daire kapısına yaklaşan Selim, gözünü ovaladıktan sonra kapı dürbününden dışarıya baktı. Merdiven dairesinin ışığı yanıyordu ama kimsecikler yoktu. Nefesini tutup, zilin tekrar çalıp, çalmayacağını bekledi merakla. Zil çalmayınca dış kapıdan çıkan birisinin olup olmadığını kontrol etmek için pencereye koştu. Oya işlemeli perdenin kenarını aceleyle kaldırdı. Bir elini cama siper ederek dışarıya baktı. Bahçe kapısının hemen yanındaki duvarın gölgesine hızla giren iki örüklü, uzun saçlı silueti çok kısa bir süre yakalayabilmişti. Ürpertiyle tekrar daire kapısına yöneldi. Dürbünden baktı merdivenin ışığı sönmüş, en ufak bir ses yoktu. Kapının zincirini çıkarıp, kapıyı açarken Selma da hemen arkasındaydı. Kapının önündeki koliyi görünce tekrar birbirlerinin yüzüne baktılar. Kolinin üzerinde "Bay S. ve Bayan S. afiyet olsun caneriği" yazıyordu.
 

Konuyu şu anda okuyanlar : (Users: 1, Guests: 0)

Giriş yap