Edebiyat Karın Doyurmaz Çay İçirir - 1

#1
Edebiyat Karın Doyurmaz Çay İçirir - 1

‘YALNIZIM ÇÜNKÜ SİZ VARSINIZ’
MURAT DÖLEK’E

Her şeyi anladığından, bildiğinden gitti. Her şeyin farkına vararak gitti. Gidişin kolay olmadığı, dönüşün imkânsız olduğu yere gitti. Anlamsızlığı anladığından gitti. Tarafsızlıktan nefret ettiği için, taraf olmak, tavır almak için gitti. Savunmaktan yorulduğu, savunmayı gereksiz bulduğu için gitti. Gittiği yeri bilerek gitti. Kırgın gitti. Başka çıkar yol bulamadığından, tek bildiği bu olduğu için gitti. Artık değiştirmek istemediğinden, buna gücü olmadığı için gitti. Tüm bunları anladığı için, hiçbir şey söylemeden gitti. Sessizce gitti. [1]

‘Maaşı bir balıkçı kazağına denk gelmeyen adamın gücenik dudaklarını, bir şehri her zaman tutuklu olarak da sevilebilme hünerini leyla sayarı her gördüğünde bir hoş olan inşaatçı mardinlinin fazla üstelemeyin bu şehirde yalnızım der gibi’[2] duruşunu anlatmak için gitti. Askerken yaptırdığı dövmesinden terhiste utanan delikanlılar- bilek güreşinde yenilince sokağa çıkamayan çocuklar …- Konuştuğu çocuğu kız-kıza dans edilen düğünlerde görebilen kızlar- Çayına pişti oynarken kağıt çalan adamlar’[3] için gitti. Çocukların gözlerinden masallar biriktirmek için gitti. Akşam haberlerinin üç numara tıraşlı yasak suret’leri için gitti. Yolculuk defterlerini, terk edilmiş kışlalara bırakmak için gitti! ‘sıvası dökülmüş kahpe bir duvar gibi / sıvas’ı dökülmüş bir Türkiye kaldı içimizde’ [4] diyerek Sivas türkülerine kırgın gitti.

Çocukluğunun yağmurlu sabahlarına dönmek için gitti. Çatıda bir serçe okunaksız ötüşüyle mutsuzluğunu boşluğa yazarken ‘kimsenin adını bilmediği, kimsenin çözemediği geometri problemlerinde matematiği sevmeyen çocukları’[5] sevmek için gitti.

Koşuşturmaktan bıktığı için, yavaşça, acele etmeden, kararlı gitti. Yüzünde bir gülümsemeyle, her şeyi arkasında bırakarak gitti. Kimsenin anlamayacağını, anlamaya çalışmayacağını, herkesin yargılayacağını bilerek gitti. Yürüdü, hep yürüdü. Taşra kasabalarının kapakkızı pozundaki kar altı yalnızlıklarından geçti. ‘Mavzerinin demirini alnına dayamış – Yüreği susuzluktan bunalan – İçinden mahpushane çeşmeleri akan – Ansızın parlayan keklikleri jandarma baskını sanıp –Apansız silahına davranan –Nice delikanlıların figüranlık yaptığı yaz’[6]lardan geçti. Sınavlara ve sevdalara geç kalmış orta halli esnaf çocuklarının, arkasında ‘kaderim’ yazdıkları mavi minibüslerinde müsümgürses dinledi. Sonra, ayaklarının altındaki düzlük bitene kadar yürüdü. Beyaz Mantolu Adam gibi gitti.

Gitmek eyleminin çekimlerini bütün zamanlarla deneyerek ‘sonsuz zaman’ı seçip gitti. Gitmek sözcüğünü güzel bir nedene bağlayarak gitti. Sigarasını behçetnecatigil inceliğinde tutarak, uzun bir Samsun yakarak gitti.

Bir akşam yağmur yağarken gitti. Ağlar, saitfaikçe çekilirken, aynalar orhanvelice gülerken gitti. “Gökyüzünden senin için kopardığım o dalı bana geri ver ya da yağmurlu akşamüstleri artık beni arama.”[7] diyerek gitti. ‘Mahallenizde çıkan yangın gibiydim’ [8] diyerek gitti. ‘Bütün güzel kızlar nişanlı mıdır bu şehirde?’[9] diyerek gitti.

Ellerini geç kalmış bir yaz yağmuru gibi yüzüne sererek[10] gitti. Devesinden ve duasından başka bir şeyi olmayan bir bedevi gibi yalnızlık çölünün ölgün neonlarına ‘ben bazı baharları hep yarım bıraktım’[11] yazarak gitti.

Bir gece treniyle gitti. ‘Suların da bir arkadaşlığı olur diye’[12] yağmurla gitti. Bir telgraf teli çizip giderken karanlığı, gelmesini istemediği bir türkü sonuyla gitti. Farkın fark edilmez suskun tiradıyla gitti. Cildi parçalanmış bir beckett kitabıyla gitti. Dostkukların Son Günü’ne Cumartesi Yalnızlığı’nı ekleyip az selimileri, az oğuzatay, az edipcansever derleyip panaitistrati’yi hep okumadan severek gitti. İddiasız ama yüreği bulutlandıran şiirler gibi gitti.

Yüzünde hak edilmemiş acıların acemiliği, elinde okunaksız adresler kendinin peşindeydi

‘Bunalıyoruz çocuk, bunalıyoruz / Biçim veremediğimiz

şeylerin / biçimini alıyoruz’[13] der gibi gitti.

Edebiyat karın doyurmaz, çay içirir; hangi şiiri, hangi şehri sevdiysem evli ve iki çocuklu çıktı diyerek küçük acıların bilgeliğiyle gitti.

Gözlerinin hatıra defterinde özlem’ini özetleyen bir fotoğrafla[14] gitti. ‘Bir başka kentte, bir başka insan olmanın umutları’[15]yla gitti. “Yalnızım, çünkü siz varsınız.”[16] diyerek gitti.

En son, kentin en kalabalık caddesinde kendisiyle karşılaşınca bir yere gidemedim galiba, diye söylendiği, A t ö l y e’m dediği bir mekanda eşyaya ruh vermeye başladığı rivayet edildi.



[1] Ayşe Sarısayın

[2] Cafer Turaç

[3] Yücelay Sal

[4] küçük İskender

[5] küçük İskender

[6] Erdem Bayazıt

[7] Nihat Behram

[8] Akif Kurtuluş

[9] Turgay Gönenç

[10] Salih Bolat

[11] küçük iskender

[12] Abdulkadir Bulut

[13] Şükrü Erbaş

[14] Sevgi Soylu Koyuncu

[15] Murathan Mungan

[16] Orhan Alkaya



Sıddık Akbayır
 
#2
Edebiyat Karın Doyurmaz Çay İçirir - 2

Edebiyat Karın Doyurmaz Çay İçirir - 2

‘ŞAİRLER EKMEK YİYOR, FIRINCILAR ŞİİR OKUMUYOR’

I.
Ne vakit kar yağsa, aklına Erzurum gelir.

1986’yı 1987’e bağlayan gece…

Elindeki fotoğraf makinesiyle kentin eski sokaklarında hiçbir zaman çekemeyeceğin bir filmin görüntülerini kurguladın. Yönetmenlik düşlerinin gizli jönleri de ölmemişti henüz. Yadigâr Ejder’i, o dev cüsseli çocuğu, bir parkta açlıktan kaybetmemiştik. Sonsuz özlemler büyütüyordun yarına. ‘Yoruluyordun bütün yaşları çocukluğa taşımaktan’[1] Işıltılı sözcükler yağıyordu düşlerine.

En çok Dustın Hofmann'ı severdin. "Geceyarısı Kovboyu"ndaki Rizzo olmak isterdin. Ezik, silik, sorunlu, kıskanç, kompleksli, problemli, alıngan, aşırı duyarlıklı ve çok yalnız. O kişiyi çok severdin, kendine yakın hissederdin.[2]

Yarım kalan sarışın masallar anlatırdın. Yanılsamaydı her şey, Hollywood pırıl pırıl ve umursamazdı. Bilirdin, James Dean olamazdı kimse; Romy Schneider'den güzeli doğmayacaktı bir daha. Gözlerinde zulmün izi olmayan tek kadındı. Onun gözlerinden geçen eylüller biriktirirdin kehribar yalnızlığına. Ne çıkar?.. Anlam için zorunlu ve başarısız figürandın belki de. En güzel adlarıyla oynuyordun yaşananı. Leylak ve Gül / Lili Marlen... Oysa bilirdin, ‘kalbinden başka mülkü olmayanların / yoktur rüyadan başka paylaşacağı’[3]

Odalarımızı bir karaduygu fotoğrafına dönüştüren afişleri çaldığımız geceler... Aynı kitaplardan, aynı cümlelerin altını çizmeler, aynı suç ortağı şiirleri ezberlemeler gibi incelikler... Şimdi, çok eski günlerin çocuksu, buruk özlemleri, hayır, o özlemlerin yalnızca anısı artık.

‘Sebepsiz hüzün hocam(ımız)dı / loş odalar mektebinde’[4] Galiba biraz da acemisiydik (!) güzel şeylerin. Külebi'nin kamyonları kavun değil, hüzün taşırdı. Yaşamak, hüzün yüklü kamyonların, keskin dönemeçlerde eksilen düşlerimizle rüzgarda yol alması gibiydi.

Kısık ışıklı odanda, Isabelle Adjani afişinin karşısında yeni bir yıla girmiştik. Öğrenciydik, yoksulduk. Doğmadığımız yılların Doğu türküleri eşliğinde çıkışını bulamayan sular gibi sessizce kendi derinine sızan akışlara dönmüştük. Yeni yılın ilk sözünü söylemekten çekinmiştin. Oysa bilirdin, ‘Aynı sözleri her gün ilk kez söyleriz’[5] Sonra, usulca bir kitabı aralayıp, bir yılın son günlerine dair şiirler okumuştun. O sıra, şiir okumak bile bir kuşun sesini öldürmekti bilmeden. Şiirlerimiz ve türkülerimiz bizi başkalarından ayırırdı. Hüzünlü olan her şey vazgeçilmez bir yüzüydü yaşamın, mutluluktan fazla bir şey değildi.

II.
Ne vakit kar yağsa, aklına Ankara gelir.

1999’i 2000’e bağlayan gece…

‘Ne doğru bir hüzün ne sahici bir yalan’[6]dı Ankara.

Sıkılmaya başlamıştın yaptığın işten. ‘Edebiyat karın doyuruyordu’; ancak özel bir kurumda Türkçe memurluğu yapmanın, yüzde bilmem kaçlık bir umudu pazarlamanın incitici bir yanı vardı. Hiçbir zaman iyi bir fakülteyi kazanamayacak yoksul öğrencilerin velilerinden alınan taksitler, meslek lisesi çıkışlı öğrencilerdeki çaresizlik; yalnızca kâra dönüşme hedefine güdülenen bilinçler, daha çok kazanma düşüncesinden başka hiçbir endişesi,
çatışması olmayan insanların sofranın kurdu olma telaşları, kıştan daha çok üşütüyordu seni. Tahtaya yazdığın dizenin imgesi değil, yüklemi para ediyordu. Artık şiir yazamıyordun.

13 yıl sonra, yine kısık ışıklı, ancak daha büyük, daha zengin odanda, Isabelle Adjani afişinin karşısında yeni bir yıla girmiştik. Okuyamadığın, okumaya fırsat bulamadığın kitapları, sanat-edebiyat dergilerini karıştırmış; müzik arşivini düzenlemiş, yaşadıklarımızı sorgulamıştık. Düzenimizi bozmaya o gece karar vermiştik. Oysa bilirdik, ‘Şairler ekmek yiyor, fırıncılar şiir okumuyor.’[7]du.

Herkesin geçmişi, cenneti oluyor bir süre sonra. Ne kadar hüzünle, pişmanlıkla dolu olursa olsun. Yaşanan her şeyi kendi elleriyle bir yalnızlığa yerleştiriyor insan.

III.
Ne vakit kar yağsa, aklına Samsun gelir.

2001’i 2002’ye bağlayan gece…

Yedi saat süren yolculukta iki kitap bitirmiştin. Cahit Zarifoğlu’nun Yaşamak ve Tomris Uyar’ın Sesler, Yüzler, Sokaklar. Yeni bir kentte, yeni bir yaşama başlıyordun. Akşamın sekizinde Samsun’daydın. Kent kar altındaydı. Son yirmi yılın en çetin kışı, demişti yol arkadaşın. Karakışta apansız bir yolculuğa çıkmıştın. Yılın son saatlerini, çarşı iznine çıkmış bir askerin sıkıntısıyla adını bilmediğin sokaklarda tüketiyordun. Sokaklar, renk ve ışık deniziydi. Adıyla, denize inen sokaklarıyla İstanbul’u anımsatan bir caddede, her sonda, her başlangıçta ve her defasında ‘kendimizle hesaplaşmanın buzul ilişkilerini’[8] sorguluyordun. Bu kentte kaç yıl yaşayacak, bu kentten kaç yılda sıkılacaktın? Gecenin akışan kalabalığında yabancı bakışlara bir şeyler söylemeyen bulanık anılarla yarılanan ömrün konaklama yerindeydin. Gençliğin, uçurumlara tutunmuş ağaçlar gibi geçiyordu uzaklardan. Bütün bildiklerin bulanık bir ezberdi.

Niçin çok mutlu değildin? Amacın, yeni bir kente gelmek, yeniden edebiyat memuru olmak değil miydi? Bilemiyordun. Kırık inceliklerin şairinden birkaç cümle, yazılmamış günlüğünün ilk sayfasındaydı: ‘Niçin aşkların bitiminde, ilk haftalarında tatillerin boş sınıflarda, niçin çıkması artık uygun görülmüş yazı ve kitapların basılı şekilleriyle ilk karşılaşmalarda, niçin inandığımız şeyleri başkalarından da duyunca bir boşluk, bir yıkıntı, bir hiçlik, bir boşunalık, sarar bizi? Niçin başkalarından bize övgülerde, yergilerde, bizden başkalarına kendimizi örtüsüz dile getirişlerde büyük suçlar işlemişiz gibi bir al basar yüzümüzü? Niçin?’[9]

Kar mavisiyle tutuşan bir cümbüş sesiydi Samsun. ‘Hani söz vermiştin bana içmeyecektin…’ Sese doğru yürüdün. Köşe başında, küçük bir tabureye oturmuş, önündeki karton kutuda birkaç kaset, cd bulunan ‘garip bir adam’ cümbüş çalıp şarkı söylüyordu. Işıklar, gecenin karanlık yüzünde bir yıldız yağmuru gibiydi. Caddeyi sahneye çeviren ‘garip bir adam’ şarkı söylüyordu. ‘Dokunan bir şey vardı ama neydi / Şarkı mıydı, sesi miydi, adamın kendisi miydi’[10] Anlamak zordu. Adının Hasan Yarar olduğunu kaset kapaklarından öğrendiğin ‘garip adam’, bu kentte tanıştığın ilk kişiydi. Yaşadığı kente anlam katan insanlardan biriydi. Gelip geçenler, o uzak gölgeler, bunun ayrımında değildi sanki.

Dört yıldır Samsun’dayın ve Hasan Yarar’la iki kez konuşabildin. Ancak, onunla her akşam Mecidiye’de ya da Çiftlik’te karşılaştın. Kent, onun gibi insanlarla daha bir anlamlıydı. Kaset kapağındaki ‘Samsunlu Cümbüş Üstadı Hasan Yarar / Demo / Sebo Müzik Unkapanı’ yazısı ve uzak bir boşluğa bakan bakışlarıyla hüzünlü bir fotoğraftan taşan bir öyküydü varlığı. Ürkek bir umutla keşfedilmeyi bekleyen, kentin ortasında her gece yankılanan, kendi düşlerine tutsak bir sesti. Gündüzleri ortalıkta görünmez; acısını, ağrısını, yarasını saklamak için yedeğinde akşamın ormanını gezdirirdi.. Çünkü, kimse kimseyi acısız, ağrısız sevmezdi. Kimse kimsenin yarasını görmeden dost olamazdı. Algıların coğrafyasına mutsuzluk pahasına katılan şeylerden, çağın kuşattığı değerlerden arınma çabası adına gelip geçenlerin attığı bozuk paralara, yani en çok dilenci muamelesi görmeye, zorlanmış inceliklere kırgındı.

Samsun’dan ayrılırsan Samsun Hatırası olarak en çok Hasan Yarar’ı dinleyeceksin belki de.



[1] Şükrü Erbaş

[2] Cezmi Ersöz

[3] Akif Kurtuluş

[4] Asaf Hâlet Çelebi

[5] Şükrü Erbaş

[6] Oktay Taftalı

[7] H. Avni Dede

[8] Murathan Mungan

[9] Behçet Necatigil

[10] Gülten Akın


Sıddık Akbayır
 
Katılım
8 Ağu 2007
#3
Ynt: Edebiyat Karın Doyurmaz Çay İçirir - 1

edebiyat karın doyurmayabilir ama gönül doyurur
karnı ac gönlü tok edebiyatcılar
günümüze ne kadar da uzak bir cümle kurdum
 

Konuyu şu anda okuyanlar : (Users: 1, Guests: 0)

Giriş yap