Erkan'dan...

Katılım
18 Mar 2007
#1
Yazarlık toplum arasında "aydın" diye nitelendirdiğimiz hayat tecrübesi olan olgun,kültürlü insanların yazdığı yol gösterici ve öğütleyici yazılar olarak biliriz.Yazarlık dendiğinde hemen,hemen toplum'un kafasında bu tanım oluşur.

Peki yazarlığı başka yönden ele alıp düşündünüz mü?hiç.Belki düşündünüz,belki düşünmediniz,belki de düşünmek istemediniz.Ama ortada bir gerçek var ki,yazarlık sadece yazmak değildir.İki süslü cümleyi bir araya getirip övgülerle gurulanmak değildir.Yazarlığın en kolay tarafıdır,yazmak.Yazarlık yaşamaktır, doğru ve yanlışı en berrak, en akıcı uslüp'le meydan'a çıkarıp doğru olanı yaşamaya çalışmaktır.Yazarlık her konu'da ahkam kesmek değildir.Yazarlık sadakat işidir, yazdıklarını sadece kağıda aktarmak değildir.aynı zaman'da fiil'iyata dökerek, örnek olmaktır,topluma.Acaba bir yazar toplum'u eleştirirken kendini eleştiriyor mu.?Yoksa kendini insanlar'dan farklı mı? görüyor.Soyutluyor mu? kendini toplumdan...

Bence yazar olmak isteyenler iki kere düşünmelidirler.Önce yazabilme yeteneği'nin olup, olmadığını sonra ise yazdıklarımı uygulayabilirmiyim, diye kendine sormalıdır.Çünkü işin içinde iki yüzlü olabilme ihtimali vardır.Adam öyle yazacak, böyle davranacak olur mu.?Hangi vicdan onaylar bu davranışı...

YAZAR : Erkan Akbulak
 
Katılım
18 Mar 2007
#2
Kendimizi Keşfetmek

"İnsan yüz kapılı bir saray'a benzer."Her kapısında çeşit,çeşit güzellikleri vardır.Bu güzelliklerden yararlanmamızın yolu ise;kendimizi keşfetmek yolunda arayışa girmemizdir.Bu arayışa girmemiz,hayata bakış açımızla değer kazanır.

Biz hayatı nasıl bilirsek,hayattan o denli muamele görürüz.Mesala bir insan yaşadığı dünya'nın çilelerden,dertlerdem ibaret olduğunu düşünürse,hayat o kişi'nin düşüncesine göre öyle bir ortam hazırlar.Aslında hayat hazırlamaz,insan düşüncesiyle kendisine böyle bir ortam oluşturur.Genelde insanlar"bu olay olmasaydı hayatım böyle olmazdı",gibi boş düşünceler içerisinde bocalanıp dururlar.Aslında hayatımızın biçimlenmesi yaşadığımız kötü olaylardan çok bu olaylar karşısında verdiğimiz tepkilerle şekillenir.İnsanların bir kısmı doğumundan ölümüne kadar ki evrelerde hep eğlence,rahat,huzur gibi günübirlik zevkler peşinde koşar.Manevileşmeyi sadece aşk,şarkı,menfaat dostlukları...gibi duygularla kısıtlar.Acaba biz bu zevklerle nereye kadar gidebiliriz? ki, en son kabir kapısına kadar arkadaşlık eder bu zevkler bize, peki sonrası! sonrası ebedi bir azap.Biz bir bir bedeniz,ruhunu arayan ve kendini keşfetmek üzere dünya'ya sürülmüş olarak bulan bir beden.Belki formalite içabı bir ruh sahibiyiz,ama o ruhu besleyen manevi duygulardan yoksunuz.En şaşaalı gülüşümüz bile ruhumuzun ağlamasını örtemiyor.İnsanlar yaşadığı evrendeki uzayı bile keşfetti ama en yakını olan kendi ruhundaki güzellikleri keşfedemedi.Bu bizim maddeye olan zayıflığımızı gösteriyor.Maddeye her insan'ın ihtiyacı vardır ama gereğinden fazla alındığında uyuşturucu gibi sarhoş eder insanı.Manevi duygularımızı köreltip,gaflete dalmamıza neden olur.Maddeyi sevdikçe maddeleşiyoruz,bizi insanlaştıran özelliklerden yoksun kalıyoruz.

Her insan bir profesör gibi olmalıdır,kendini keşfetmek yolunda.Bu profesörün en önemli görevi ise;kendi ruhundaki güzellikleri keşfetme arayışına girmesidir.Başka alternatif yok! ya ruhumuzun güzelliklerini keşfedip,insan olma'nın verdiği lezzeti tadacağız Böylece ruhumuzun açlığını dindireceğiz.Ya da madde'nin içerisinde eriyerek benliğimizi kaybedeceğiz,hayvandan daha aşağı olacağız.Ama insanlar hiç bir zaman ümitsizliğe düşmemelidir,bu konuda."İnanma'nın en cezb edici özelliği inandıklarımızı görmektir."Bende bundan dolayı inanıyorum ki maddeyle olan savaşında kazanan taraf insanoğlu olacaktır.
 
Katılım
18 Mar 2007
#3
Serzenişte

Düşünüyorum da bedenim ruhuma ne kadar yabancı, elim başka tutuyor, ruhum başka hissediyor.Aklım farklı düşünüyor, ruhum bambaşka algılıyor.Ben kendime ne kadar yabancıymışım, sanki bütün azalarım birbirlerinden ayrılmak istiyor.Bıkmışlar aynı fabrika'nın yardımcı çarkları olmaktan...Ama sadece inancım beni ayakta tutuyor, şuan bir o başkaldırmamış ruhumun ve bedenimin birbirleriyle olan savaşına, bir tek o melhem oluyor yüreğimdeki kanayan yaraya...Artık hayat bana zevk vermiyor, manevi anlamda...Asıl lezzetin neyde gizli olduğunu biliyorum ama, dirayetli tutunamadığım için ellerimden kayıp, gidiyor.Kaymaması için sıkı tutulmam'ın gerektiğini de biliyorum.Ama sıkı tutunabilecek gücü kendimde bulamıyorum.Bu gücü hayatın zorluklarında gizli olduğunu düşünüyorum.Sanırım yeteri kadar acı çekmemişim, bu hayat yokuşunda, yeteri kadar kavrulmamışım bu ateşte.Ama sabretmeliyim, inanıyorum ki elbet bitecek bu savaş...Durulacak bulanık sular, o zaman o suyun altındaki zenginliklerimi daha berrak bir gözle görebileceğim.Daha bilinçli bir şekilde hakim olacağım bu zenginliklerime, ve insan olma'nın verdiği sorumluluklara karşı daha bir şevkle sarılacağım.
 
Katılım
18 Mar 2007
#4
Duyguların Geometrisi

Önce sevdim.Sevdiğimi öğrendim, sevebildiğimi farkettim:Sevdikçe kendimi kainatla topladı-
mı gördüm.

Affetmeyi öğrendim:Affetmenin, dostlarımı onla çarpmak olduğunu farkettim.

Pişman oldum:pişman olduğumu itirat ettim, pişman oldukça, hatalarımı küçük, anlaşılır ve
bağışlanabilir parçalara bölebildiğimi gördüm.

Hatırlamayı öğrendim:Hatırladıkça, sevgilerimin kare kökünü bulup, onlardan hüznü çıkardı-
ğımı farkettim.

Değer vermesini öğrendim:Değer verdikçe sevgilerin küpünü bulup, onları mutlulukla çarpa-
bildiğimi gördüm.

İltifat etmesini öğrendim:İltifat ettikçe, insanlarla aramdaki en kısa mesafenin bir tebes-
sümün resmettiği eğri bir çizgi olduğunu gördüm.

Özür dilemesini öğrendim:Özür diledikçe nefretin ve öfkenin sonsuza bölündüğünü, böylece
dargınlıkların limit sıfıra giderken yok olduğunu farkettim.

Aşık oldum, aşkı tattım:Böylece bir üçgenin iç açılarının toplamının 180 dereceyi aşıp,
bütün yamukları kendi içinde barındırabileceğini gördüm.

Hüzünlendim:Hüznü sevdim, nüznün kalbime dokunmasına izin verdim.Böylece bütün
mutlulukların ve zevklerin sonunda ayrılık çizgisine teğet geçip geri döndüğünü
gördüm.

Ve bir gün öleceğim:Kesinlikle öleceğim ve öldüğüm gün anlayacağım ki, yaşadığım
hayat, paydası sonsuzluk olan basit bir kesirden ibaretmiş.Kesrin payında ne olursa,
ne kadar çok şey biriktirmiş olursam olayım, hepsi son işlemde sıfıra eşitleniyor.
Kesrin üzerine, yani bu dünyaya, sonsuzluk cinsinden bir şeyler koymam gerekiyor.
Yoksa elde var sıfır.

NOT: Tüm bu işlemlerin sağlamasını yapmak isterseniz, kalbinize bir bakın.

Yazan:Senai Demirci
 
Katılım
18 Mar 2007
#5
Siyah Balon

KÜÇÜK BİR ZENCİ çocuk, şehrin lunaparkında dolaşırken bir satıcının elindeki balonları seyre dalmıştı. Her renkten ve her biçimden balonlar ışıl ışıl parlıyorlardı.

Derken, birdenbire kırmızı bir balon kazara bağlandığı yerden kurtularak havada uçtu, uçtu, uçtu ve nihayet aşağıdan seçilemeyecek kadar yükseldikten sonra gözden kayboldu. Bu manzarayı seyretmek için öyle bir insan kalabalığı toplanmıştı ki, satıcı, bir tane daha bırakmanın iyi bir reklam olacağını düşünerek havaya parlak sarı renkte bir balon daha bıraktı. Arkasından bir tane de beyazını çözdü.

Küçük zenci, olduğu yerden büyük bir hayranlık içerisinde ardı ardına uçan rengarenk balonları seyrettikten sonra:

“Baloncu amca” dedi. “Acaba bir de siyah renkte balon bıraksanız, ötekiler kadar yükselir mi?”

Baloncu adam, anlayışlı bir bakışla çocuğa tebessüm ederek, siyah renkli bir balonu çözdü. Parmaklarını gevşetip onu da boşluğa bırakırken:

“Yavrum” dedi, “bizi yükselten dışımızdaki renk değil, içimizdeki cevherdir.”
 

Dil-şâd

Benim tedbirim, Sen'in takdirinden küçüktür.
Katılım
11 Eyl 2006
#6
Ynt: Serzenişte

Erkan' Alıntı:
Ama sadece inancım beni ayakta tutuyor, şuan bir o başkaldırmamış ruhumun ve bedenimin birbirleriyle olan savaşına, bir tek o melhem oluyor yüreğimdeki kanayan yaraya...

Ama sabretmeliyim, inanıyorum ki elbet bitecek bu savaş...Durulacak bulanık sular, o zaman o suyun altındaki zenginliklerimi daha berrak bir gözle görebileceğim.
Kalemine ve yüreğine sağlık, çok güzel ifadeler bunlar...
 

Giriş yap