Halvet...

Dil-şâd

Benim tedbirim, Sen'in takdirinden küçüktür.
Katılım
11 Eyl 2006
#1
Halvet

Arapça bir kelime olan halvet, tenha, tenhaya çekilme, yalnızlık ve yalnız kalma anlamlarına gelir. Halvet etmek, istenilen tenha ve her şeyden boş bir mahalde, zihne takılan ve takılacak olan şeylerden kurtularak feragat köşesini her şeye tercih etmektir. Bir başka ifade ile büsbütün yalnız durmak, biri ile tenhaca konuşmak üzere yalnız kalıp kimseyi içeri almamaktır. Halvete girmek, ibadet, zikir, riyazet ve murakabe ile meşgul olmak üzere yalnız başına tenha bir odaya, tekkelerde halvethane denilen bir hücreye, kapanmaktır. Halvete çekilmek, tenha bir yerde yalnız başına oturmaktır.

Halk arasında kırk günlük halvet eğitimine çile de denir. Bilindiği gibi "Çile" sözü, Farsça'daki çihil (kırk) kelimesinden alınmıştır. Bu deyim zamanla zorluk ve ızdırabı göğüslemek anlamında "Çile doldurmak" ya da "Çile çekmek" şeklinde kullanılmış; tekkelerdeki halvethanelere çilehane de denilmiştir.

Tasavvufî bir ıstılah olarak halvet, Hak ile gizli konuşmak şeklinde tanımlanabilir. Sofiyyede halvet ise, şeyhin emir ve tensibi ile müridin karanlık ve dar bir hücreye çekilip ibâdet, riyazet, murakabe, zikir ve fikirle vakit geçirmesi yerinde kullanılan bir tabirdir. Bununla birlikte tekkelerde halvet, genellikle kırk gün sürdüğü için buna "erbain çıkarmak" da denir.

Mehmet Dumlu hazretleri, sohbetlerinde buyurdukları üzere:

"Halvet birdir; nev'i namütenahidir. Aslında kâinat bir halvethane-i Hak'tır ve dünyaya gelen insanların hepsi ve var olan eşyanın tamamı birer halvetçidir. İnsanlar, isteseler de istemeseler de bu halvethanede eğitim görürler. Bu eğitimin dışında kalmak mümkün değildir. Kabullenmek, hoş karşılamak, kişiye huzur verir. İtiraz etmek, işe yaramaz ve kişi ancak kendini yorar."

Halvet, rivayete ve tarihlere geçmiş olan malûmata göre Hz. Musa (a.s.)' dan kalmıştır. Filhakika Hz. Musa (a.s.), Medyen' de Hz. Şuayb (a.s.)' ın yanında kaldığı müddetçe muhtelif çileler çekmiştir. (Pakalın, M.Zeki, Osmanlı Tarih Deyimleri ve Terimleri Sözlüğü, C.1 S.713)

Halvetin menşei, çok daha eski tarihlere isnat edilebilir.

Halvet, "Turuk-ı âliyye" de yer alan bütün tarikatlarda görülür.

Gönül sarayının bir tek sultanı vardır. Allah (c.c.)...

Aziz Mehmet Dumlu hazretleri bir sohbetinde halvetle ilgili şu açıklamayı yapmışlardır:

"Turuk-ı Halvetiyye'de halvete girme müridin arzusu ve mürşid-i kâmilin himmetiyle olur. Asırlardır devam eden uygulamalarda üç çeşit halvete girme söz konusudur ve bunlar şöyle sıralanabilir:

Erbain, nısıf, urûb.

Erbain, bilindiği gibi kırk anlamına gelen Arapça bir sözcüktür. Dolayısıyla kırk gün için halvete girene "Erbaine girdi" ifadesi de buradan gelir. Genelde erbaine girme, asırlardır tekkelerde şöyle olagelmiştir:

Ramazandan on gün önce halvete girilir ve otuz gün ramazan boyunca halvet devam eder. Bu müddet içinde derviş, zaruri haller haricinde dışarı çıkmaz. Dışarı çıktığında hemen geri döner. Derviş, gece gündüz ibadet, tezekkür, tefekkür ve riyazatla meşgul olur. Böylece kırk gün tamamlanır.

Halvete ramazan öncesi giren sâlik, oruca ramazandan on gün önce başlar. On gün nafile oruç ve otuz gün ramazan orucuyla erbaini tamamlar. Bayram sabahı ihvan-ı kiram toplanır. Erbaini tamamlayan derviş, mürşid-i kâmilin huzurunda ilâhîlerle, dualarla ve kendine has geleneksel merasimleriyle yüzü peçeli bir halde çıkarılır. Diğer tarikat mensuplarının katılımıyla da büyük bir coşku, manevi haz ve zevkler yaşanır. Çok derûnî ve suzîşli bir merasim olur.(Halveti Dervişi halvetten çıkarken o şehirdeki diğer tarikat mensupları da merasime davet edilir.)

Tekkelerde erbaine, genellikle bu şekilde olmakla beraber bu halvete senenin başka aylarında da girilir.

Halvete girenin bir günlük nafakası, bir bardak bal şerbeti ya da başka bir şerbet ve yaklaşık elli gram ağırlığında bir yufkadır.

Diğer nısıf ve urûb halvetlerine gelince:

Nısıf halvet yirmi gün, urûb halvet on gündür. Bunlar senenin herhangi bir ayında gerçekleşebilir.

Bir mürşid-i kâmil, dergâhında çok sayıda dervişi halvete sokabilir. Halvete koyduklarının bütün masraflarını şeyh efendi karşılar. Dergâhın diğer bütün giderleri, yine şeyh efendi tarafından tedarik edilir. Bunun dışında bazı tekkelerin masrafları, Osmanlı döneminde padişahlar tarafından verilen maaşlarla karşılanırdı. Bunlara da zaviye adı verilirdi.

Bunun içindir ki; "Turuk-ı Halvetiyye ve Halvetiyye-Şabaniyye" de devam eden teamül şudur:

Dergâhın masrafları için aciz kalmasın diye irşat görevi fukaraya verilmediği gibi onların ekonomik durumları, vasatın altına düşmez. Çok zengin olanları da vardır."


Alıntıdır
 

Dil-şâd

Benim tedbirim, Sen'in takdirinden küçüktür.
Katılım
11 Eyl 2006
#2
Halvetîlik

Turuk-ı 'aliyye, insanları meşrep, mizaç, neş'e ve mesleklerinde hakim olan özellikleri dikkate alır ve bu özellikleri edeb-i Muhammedîye sınırları içinde makûl yönlere kanalize ederek insanın kendinde gizli olan istidadı ortaya çıkarıp kendi öz varlığından haberdâr olmasını sağlamak gayesini güder.

İşte tarikatlar, bu gayenin ışığında zahirin ve bâtının sultanı hâtemü'l enbiyâ Hz. Peygamber (s.a.v.)' in iki neş'esi üzerine kurulmuş olup, Hz. Ali ve Hz. Ebû Bekir (r. Anhümâ)' den Cehri ve Hafi olmak üzere iki koldan yayılmıştır. Zamanla keyfiyyet ve kemiyyet itibarıyla bu tarikatlar gelişip genişleyince kollara hatta şubelere ayrılmıştır.

Bunlar arasında Mevlevîlik gibi hakim nitelik olarak belirli zümrelere, daha ziyâde üst tabaka mensûplanna ve musikişinaslara, Nakşîlik gibi ilimle meşgul olan ilmiyye ve hâcegân (hoca) sınıfına hitap eden tarikatlar görüldüğü gibi toplumun farklı karakterlerine sahip muhtelif zümrelerini aynı anda terbiye altına alma özelliğini taşıyanlar da olmuştur.

Her sınıftan insanlara hitap eden ve mensuptan arasında çeşitli meslek sahiplerinin görüldüğü bu tarikat, bu gönül ocağı Halvetîlik' tir.

Halvetîlik, Türk insanını ve toplumunu en fazla etkileyen tarikatlardan biri, belki de birincisidir. Buna bir örnek vermek gerekirse Osmanlı'nın Yükseliş Devri padişahları başta olmak üzere politika, edebiyat, ilim ve sanat dünyasının birçok ünlülerinin ya doğrudan ya da dolayısıyla Halvetîlik'ten feyz aldıklan bilinmektedir.
 
Katılım
16 Eyl 2007
#4
Ynt: Halvet...

Mehmet Dumlu Hazretleri'nin halvet tanımı en öz tanımdır zannımca halveti hiç bilmeyen biri bile bu tanımı okuduğunda halveti öğrenmiş olur.Ancak halvete çekilen biri bu kadar arı bir tanım yapabilir.
 

Dil-şâd

Benim tedbirim, Sen'in takdirinden küçüktür.
Katılım
11 Eyl 2006
#5
Ynt: Halvet...

[quote author=SERTER ]
"nakşibendilik" hakkında biraz bilgi vermeniz mümkünmü?[/quote]

Sorunuzu uyarınızdan sonra farkettim kusura bakmayın. Nakşibendilik hakkında pek fazla bilgi sahibi değilim açıkçası, bunun için bu konuda bir şey söylemem doğru olmaz. Halvetilik başlığı altında yazılanlar da zaten bilgi vermek amaçlı yapılmış alıntılardır. Ama bu konuda sizin paylaşmak istediğiniz bir şeyler varsa buyrun...
Selâmetle...
 
Katılım
29 Ocak 2008
#7
Ynt: Halvet...

Yalnızlık ve tek başına yaşama mânâlarına gelen halvet ve uzlet, bir anlamda, herhangi bir rehber ve mürşidin nezâ­retinde inzivâya çekilip vaktini ibâdetle geçirmekten ibaret­tir. Diğer bir tefsire göre ise o, kalbi bâtıl itikadlardan, ka­ranlık duygulardan, çirkin tasavvurlardan ve Hak’tan uzaklaş­tıran tahayyüllerden arındırarak, bütün mâsivâya (Hak’tan gayri her şey) karşı kapa­nıp letâifin dili ile Hak’la sohbetin değişik bir unvanıdır. Uzlet halvetin bir buudu, riyâzât da di­ğer buududur.

Halvetin ilk ba­samağı kırk günlük bir fasılla tamamlandığı için buna “Erbaîn çıkarma” da denmiştir. Mür­şid ve rehber, mürîd ve mürîd nam­zedini halvete sokacakları zaman onu alır, odasına kadar götü­rür; orada duâ eder ve ayrılırlar. Mürid, yapayalnız kaldığı o hücrede âdeta bir îtikâf hayatı yaşar! Ölçülü yer, ölçülü içer.. ve gücü yettiğince, Al­lah’a kurbet kapısı sayılan bu halvethânede bedenî ihtiyaçla­rını en aza indirir; hattâ cismânî arzularını bü­yük ölçüde unutmaya çalışır.. ve gece-gündüz durup dinlenme­den sü­rekli zikr u fikirle meşgul olur...

Halvet; halktan uzlet ve riyâzât buuduyla menşei çok es­ki­lere dayanır ve hemen hemen tasavvuf yollarının hepsinde de mevcuttur. Hattâ bu hususu daha da ileriye götürüp en­biyâ-i izâm ile irtibatlandırmak da mümkündür.

Evet; başta İnsanlığın İftihar Tablosu olmak üzere birçok nebî ve velînin uzlet ve halvetlerinden söz edilebilir. Ne var ki, sistem aynıyla alınmadığı, alınamadığı gibi, alındığı kada­rıyla da orijini tam korunamadığından, değişik kalıplara ifrağ edile­rek, az dahi olsa başkalaştırılmıştır. Hz. İbrahim’in “uz­let”i; Hz. Musâ’nın “erbaîn”leri, Hz. Mesih’in “riyâzât”ı, Sultan-ı Enbi­yâ’nın “halvet”leri ve daha niceleri.. değişik şartlarda, değişik ortamlarda ve değişik karakterler üzerinde farklı tatbikatlarla farklılaşmış, mâhiyetleri kısmen değişmiş ve başkalaşmıştır. Za­ten başka türlü de olamazdı; zirâ halvet, şa­hısların ruh yapıları, mizaçları, mezakları, karakterleri ve ru­hanîliğe istidatlarıyla çok alâkalıdır. Bu itibarla, kime nasıl ve ne kadar halvet teklif edile­ceğini ancak kâmil mürşidler bilir.

İlk dönemlerinde Hz. Mevlânâ bir hayli “erbaîn” çıkarır. Mürşidini bulunca, halveti terk ve celveti ihtiyar eder ki; on­­dan evvel ve ondan sonra da pek çok kimse aynı yolu takip etmişlerdir.

Halvetin riyâzât buudu; nefsi, bedenî arzulara karşı gem­le­mek ve meâliye müştâk olan rûhu, kemâlât-ı insâniye se­mâ­larına doğru şahlandırmaktır. Evet, ancak, riyâzât ile nefse gem vurulabilir; riyâzât ile o, kötü duygu ve tutkulardan vaz­geçirile­bilir; riyâzât ile teslimiyet ve inkıyâda zorlanabilir ve riyâzât ile mahviyet ve tevâzua alıştırılarak ayaklar altındaki topraklar hâline getirilebilir ki; güllere saksılık yapmanın yolu ve erkânı da budur:

خَاكْ شَوْ خَاكْ بِرُويَدْ بَا تُو گُلْ
كِه بَجُزْ خَاكْنِيسْت كَسْ مَظْهَرِ گُلْ

“Toprak ol toprak ki, gül bitsin; zirâ topraktan başkası güle mazhar olamaz.”

Riyâzat yoluyla, hemen herkes belli lütuflara mazhar ola­­bilir; kimileri ilim ile ahlâkı, ihlâs ile ameli tehzib ederek hem Hak’la hem de halkla muamelelerinde edep şuuruna ulaşır.. kimileri, sürekli kendilerini Rabbileriyle olan muamelelerinin gel-gitlerinde bulur ve bir lâhza ara vermeden O’na daha da yakınlaşma yollarını araştırır.. kimileri de, sert kabuğundan sıy­rılan yusufçuk gibi hayatlarını, yeni ulaştıkları semâvî âlemlerin kelebekleri sayılan ruhâniler arasında sürdürür...

Halvette asıl olan, gönül gözünün aslâ ağyâra kaymama­sı ve gece-gündüz demeden Cenâb-ı Hakk’ın teveccühüne hazır olup beklemesidir. Bu bekleyiş aynı zamanda pasif bir bekleyiş de değildir. Bu bekleyiş kalbe akacak vâridâtı kaçır­mama heye­canı içinde, gönül gözleri açık ve Hak’la halvet âdâbıyla geçiri­len temkinli bir bekleyiştir. Bu mânâyı soluk­layan Lâmekânî Hüseyin Efendi’nin şu sözleri ne hoştur:

Pâk eyle gönül çeşmesini tâ durulunca,
Dek tut gözünü gönlüne gönlün göz olunca.
İnkârı ko, dil destisini ol çeşmeye tuttur;
Ol âb-ı safâbahş ile bu desti dolunca.
Sen çık aradan hânesini sâhibine ver;
Bî-şek gelir Allah evine sen savulunca..
Evvel koma ki, sonra çıkarmak güç olur güç
Şeytan çerisi hâne-i kalbe koyulunca!

Vâkıa Allah zamandan, mekândan münezzehtir ama, O’nun insanlarla alış-verişi de yine hep kalb yamaçlarında cere­yan eder. Bu itibarla da kalbin zümrüt tepeleri, O’ndan gelecek tecelli dalgalarına her zaman açık ve hazır olmalıdır ki; Hazret-i Hakkı’nın ifâdesiyle:

“Kasrına nüzûl eyleye Sultan gecelerde...”

Cenâb-ı Hak bir yerde Hazret-i Dâvud’a (a.s.) şöyle bu­yu­rur: “O evi Benim için boşalt ki, Ben orada olayım.” Bâzı­ları boşaltmayı, kalbin ağyâr düşüncesinden, yabancı mülâ­­hazalar­dan ve O’nu nazara almadan, âlemle gereksiz müna­­sebetlerden arındırma ve uzaklaştırma şeklinde anlamışlardır. Hazret-i Mev­lânâ’nın bir hoş sözü de burada düşünce ufku­­muza bir ziyâ gibi düşer:

قَعرْ چِـه بَگُُزِيد هَركِه عَاقِلَسْـت
زَانكِه دَر خَلْوَتْ صَفَاهَاي دِلَسـت
ظُلْمَت چِه بِهْ كِه زِ ظُلْمتهَايِ خَلق
سَر نَبَردْ آن كَس كِه گِيرَد پَاي خَلْق
خَلْوَت اَزْ اَغْيار بَـايَد نَـه زِيَـار
پُوسْـتِين بَهرِ دَيْ آمـد نَـه بَهَار

“Akıllı olan, kuyu dibini seçmiştir; zirâ halvette gönül safâsı vardır. Kuyu dibinin zifiri karanlığı, halkın zulmetinden iyidir. Halkın ayağını tutan kimse baş alıp getirememiştir; yâ­­ni nihâ­yete erip sırra muttali olamamıştır. Halvet ağyâra karşı lâzımdır, yâr’a karşı değil; kürk kış için gereklidir, bahar için değil...”

Halvetten murâd, kalb hânesini ağyârdan temizleyip yâr ile hemdem bulunmak olduğuna göre, halk içinde Hak’la beraber bulunan ruhlar ve kesretin en uç noktalarında dahi sürekli tevhidi kollayan gönüller hep halvette sayılırlar. Buna mukabil, bütün ömrünü halvette geçirdiği halde, kalbini ağ­­yârdan temizleyememiş ve içinden mâsivâyı söküp atamamış kimsenin halveti de bir aldanmışlıktır ve beyhûdedir.

Aslında mâverâî bir halvette, halktan tecerrüd ve uzlet yok­tur. Böyle bir halvette insan, Mevlânâ’nın ifâdesiyle, bir pergel gibi, ayağının biri lâhût ufkunda, diğeri de nâsût kut­bunda, her an ayrı bir nüzûl ve urûcu bir arada yaşar ki, en­biyâ ve asfiyâ kuşağında bilinen halvet de işte bu halvettir. Cenâb-ı Hak, Dâvud’a (a.s.): “Yâ Dâvud nen var, böyle halktan ayrılıp yalnız­lığı ihtiyâr ediyorsun?” buyurur. Hazret-i Dâvud: “Yâ Rabbi halkı Senin için terk ediyorum” der. Ce­nâb-ı Hak O’na: “Ey Dâvud, her zaman uyanık ol ve ihvâ­nından ayrılmamaya bak ama, dostlukları sana yaraşmayan insanlardan uzak kalmayı da ihmâl etme!” ferman eder. Yâ­ni, mâdem ki hedefin Biziz ve mâdem ki, azmin köyümüze­dir, sakın gönlünü Bizden gayrisine açma.!

اَللَّهُمَّ اجْعَلْ سَرِيرَتَنَا خَيْرًا مِنْ عَلاَنِيَتِنَا وَأَحْسِنْ عَلاَنِيَتَنَا وَصَلِّ وَسَلِّمْ عَلَى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ وَعَلَى أَصْحَابِهِ ذَوِي الصِّدْقِ وَاْلإِحْسَانِ
 
Katılım
29 Şub 2008
#8
Ynt: Halvet...

Halvette şöhret şöhrette afet vardır, önemli olan halk içinde Hak ile olabilmektir.
 
E

Ebrar

#10
Ynt: Halvet...

halvet maddiyatdan sıyrılma çabası içinde olanların bir köşeye çekilip teffekkür ve terbiye içinde oldukları bir makamdır.Ben bazı kitaplarda şunu gördüm örneğin Hz.Mevlana üstüne derfalarca araştırma yapan cihan okuyucu hocamız içimizdeki Mevlana adlı kitabında Pir in müridlerine halk arasına karışın onlardan uzak kalmayın dediğini ve bir nevi halveti veya çileyi sanki tek yolmuş gibi gösteren bağnaz müridlere çıkıştığı söylenir.Abdülbaki gölpınarlı hocamızda Mevlana adlı kitabında bu konuya değinir.aslında iş halk içinde olupta onlarla gözüküpte halk ile olma meselesidir.zor olanda budur zaten.ölmeden önce ölünüz ayetini aklımıza getirelim.bu demek ki nefsin öldürülmesidir.aciz fikrimce nefs ölmez..çünkü belli bir mertebeye gelen arifler dahi kendilerini nef i hatılatacak her türlü olaydan görüntüden kaçındırmıştır...şimdi ben bunun ikilemi içindeyim...birde nefisinize zulmetmeyin diye bir ayet hatırlıyorum yanlış hatırlamıyorsam..çünkü zülmün her türlüsü haramdır...öyleyse çileye girmek nefsi zorlamak haram mıdır?bana bu ikilemden biri yardım etsede kurtulsam...selametle..
 

seb-engiz

- *Tiryandafil -
Katılım
13 Mar 2008
#11
Ynt: Halvet...

Nefs ekseriyetle kötüye meyillidir ama nefsin hem iyiye hem kötüye yönelebilecek bir özelliği olduğunu unutmamak gerekir. Nefsin ilk hali saftır, temizdir. Nefse zulmetmek ise nefsi bu saf halinden uzaklaştıracak işler yapmaktır.Yalancılık, şehvete düşkünlük, haset...vs.

Ebrar' Alıntı:
ölmeden önce ölünüz ayetini aklımıza getirelim.bu demek ki nefsin öldürülmesidir.aciz fikrimce nefs ölmez..
Ebrarcım ölmeden önce ölünüz hadis-i şerifinden nefsi öldürmek sonucunu çıkarmışsın ama ona muhalefet eden bir fikrini söylemişsin, nefs ölmez demişsin. Biraz karışık olmuş.Nefs kötü olana daha çok yöneldiği için ve biz nefsi bu kötü yönüyle tanıdığımız için, nefs kötülükten uzaklaştığında bunu nefsi öldürmek tabiriyle ifade ediyoruz.Nefsi öldürmekten kasıt, nefsi kötü arzulardan uzaklaştırmak, onu Hakk'ın rızasını kazanacak işlere yönlendirmektir.Böylece,nefsin mertebeleri de artar.Yani yapılan şey nefsi öldürmek değil, nefsi Hakk'ın rızasını kazanmamızı sağlayacak işlere yönlendirmek ve böylece onun mertebelerini artırmaktır.

Kısacası nefsi öldürmek derken, nefsin kötü arzuların emri altındaki hali kastedilerek söyleniyor.Nefse zulmetmek derken de onun ilk hali kastedilerek saf ve temiz olan nefse zulmetmek kastediliyor, kötü işler yaparak saf ve temiz olan nefse zulmediyoruz.Senin kafa karışıklığının sebebi de bu sanırım. Nefsin büyük çoğunlukla kötüye yönelişi onu kötü istek ve arzular olarak algılamamıza sebep oluyor.
 

seb-engiz

- *Tiryandafil -
Katılım
13 Mar 2008
#12
Ynt: Halvet...

Bir de ölmeden önce ölünüz hadis-i şerifinden ben şunu anlıyorum:

Nihayet onlardan (müşriklerden) birine ölüm gelip çattığında: "Rabbim! der, beni geri gönder;" Mü’minûn 99
O günahkarların, Rableri huzurunda başlarını öne eğecekleri, "Rabbimiz! Gördük duyduk, şimdi bizi (dünyaya) geri gönder de, iyi işler yapalım, artık kesin olarak inandık" diyecekleri zamanı bir görsen! Secde 12
Kişi öldükten sonra pişman olur, nefis muhasebesi yapar, şunu yapsaydım veya yapmasaydım der. Rabbinin huzuruna çıkıp hesap vereceğinin farkına varır.Ölmeden önce ölmek ise, bu muhasebenin ölmeden önce yapılması, yani ölmeden önce, ölmüş gibi kendimizi hesaba çekmektir.

Hadis-i şeriften direkt olarak nefsi öldürmek sonucunu çıkaramayız ama dolaylı yoldan çıkarabiliriz. Nefsi hesaba çekip onun kötü arzulardan arınmasını sağlamak...
 

ecrin

Başka bir seyyareden gelmiş gibiyim.
Katılım
13 Nis 2008
#13
Ynt: Halvet...

Efendim nefs bildiğim kadarıyla yedi basamaktan oluşan girift bir yapıya sahip.Burda nefsi öldürmenin ne anlama geldiğinden önce, nefsi iyi tanımak ve tanımlamak gerekir diye düşünüyorum.Nefsi öldürmekten kasıt; en alt tabaka olan emmare'den başlayıp nefste kademe kademe yükselmektir...Ta ki en üst tabakaya erişilsin..Bu meşakkatli sorumlulukta kulun hızlı bir şekilde ilerlemesine vesile olan ise, doğru bir şekilde nasiplenilmiş tarik,yani yoldur..Kişinin bireysel çabalarından öte kendisine tevhid noktasında yardımcı olacak bir zatın eteğinden tutması, bu mücadelede ilerleme adına en faydalı harekettir..
 

seb-engiz

- *Tiryandafil -
Katılım
13 Mar 2008
#14
Ynt: Halvet...

Evet dediğin gibi nefsin yedi mertebesi var; nefs-i emmareden, kötülük emreden nefisten başlayıp nefs-i safiyyede kemale erer. Ölümden sonra nefs ortadan kalkar.Nefsi kemale ermiş kişi de ölmeden önce ölünüz hadisi şerifini bu dünyada iken yaşamış olur.
 

ecrin

Başka bir seyyareden gelmiş gibiyim.
Katılım
13 Nis 2008
#15
Ynt: Halvet...

İbn-i Arabi fetihler kitabının bir yerinde şöyle der:'Allah'ın seninle açtığı ilk kapının senin nefsinin kapısı olduğunu bilir misin?Sen kevnsin.Allah ise,seni var edendir.Varlığı seninle açmıştır.sen varlığın anahtarısın.Bu yüzden sen O'nun yanındasın,Allah'tan başka kimse seni bilemez..'
Efendim imdi burda muhterem seninle açılan ilk kapı nefs kapısıdır buyurmuş..O zaman nefsimizin elest bezmindeki ahvalimiz olması muhtemel (midir?) bunu tartışalım..Birde bizce de kemale ermiş kişi ölmeden evvel nefsini değil nefsinin bazı kötü mertebelerini öldürmüştür..
 

evla

Gündüz yarasalarıyız biz.
Katılım
24 Eyl 2007
#16
Ynt: Halvet...


Allah razı olsun hepinizden.İmdi istediğim nefs konusunu biraz daha ayrıntılı anlatırmısınız.-Konu açılsın isterim-
 
E

Ebrar

#17
Ynt: Halvet...

evet cümlelerimde hep zıt kavramlar hep biribiryle çatışan ifadeler kullandım ki buda kafamın ne derce karışık olduğunu göstermektedir zannımca...dedim ya arıyoruz işte ya nasib...teşekkür ederim ilgi gösterdiniz..arayan ya belasını bulur yada Mevlasını..bela bize bezm-i elest i hatrlatır değil mi?unutanlardan olmayalımda..selametle
 

ecrin

Başka bir seyyareden gelmiş gibiyim.
Katılım
13 Nis 2008
#18
Ynt: Halvet...

Efendim madem ki kafamız bu konuda bulanık istişare yoluyla konuyu biraz daha açalım.. Aşağıda belirttiğimiz İbn i Arabi hazretlerinin nefs hakkındaki muhasebesini idrak edemedik biz..Benimle açılan ilk kapı nefsimin kapısıysa bu bezm i elestteki ahvalimizi de kapsar mı?Yani orada da bizler nefs sahibi miydik?Bunun cevabından başlayarak konumuzu genişletebiliriz..
 

seb-engiz

- *Tiryandafil -
Katılım
13 Mar 2008
#19
Ynt: Halvet...

Şems Suresi
Bismillâhirrahmânirrahîm.

1. Güneşe ve onun parıltısına andolsun,
2. Onu izlediği zaman aya,
3. Onu (güneş) parıldattığı zaman gündüze,
4. Onu sarıp-örttüğü zaman geceye,
5. Göğe ve onu bina edene,
6. Yere ve onu yayıp döşeyene,
7. Nefse ve ona 'bir düzen içinde biçim verene',
8. Sonra ona fücurunu (sınır tanımaz günah ve kötülüğünü) ve ondan sakınmayı ilham edene (andolsun).
9. Onu arındırıp-temizleyen gerçekten felah bulmuştur.
10. Ve onu (isyanla, günahla) örtüp-saran da elbette yıkıma uğramıştır.


Nefsi daha iyi anlamak için bir de Şems suresinin tefsirine baktım:
"Tezkiye"nin manası temizlemek, yetişmektir. Siyak ve sibaktan da anlaşılıyor ki, kim nefsini fücurdan temizler, takvaya yükselir ve içinde iyilik geliştirirse o kişi kurtuluşa ulaşır. Bunun karşısında "dessâhâ" kelimesi kullanılmıştır. Bu kelimenin mastarı "tedessiye"dir. Manası bastırmak, örtmek, kaçırmak ve saptırmaktır. Siyak ve sibakına göre anlamı şöyle olur: Nefsinin iyilik eğilimlerini bastıran ve nefsini kötülük eğilimlerine çeken kişi. Fücura o kadar destek verir ki, takvayı bastırır ve tıpkı toprağın ölüyü saklaması gibi takvayı saklar. Bu kişi hüsrana uğrayacaktır.
. وَقَدْ خَابَ مَنْ دَسَّاهَا

Nefs hem iyiliğe hem kötülüğe eğilim gösterebiliyor.Kişi nefsin iyilik eğilimini bastırıp, takvayı örter ve fücura destek verirse yani yemek, içmek, uyumak ve cinsî isteklerde aşırıya kaçarsa nefsine zulmetmiş olur. Zira adaletin olmadığı yerde zulüm olur.Nefsin hakkı da onu fücurdan uzak tutmaktır ve onu takvaca yükseltmektir.Nefsin hakkını vermediğimiz yerde ona zulmetmiş oluruz.
 

seb-engiz

- *Tiryandafil -
Katılım
13 Mar 2008
#20
Ynt: Halvet...

ecrin' Alıntı:
İbn-i Arabi fetihler kitabının bir yerinde şöyle der:'Allah'ın seninle açtığı ilk kapının senin nefsinin kapısı olduğunu bilir misin?Sen kevnsin.Allah ise,seni var edendir.Varlığı seninle açmıştır.sen varlığın anahtarısın.Bu yüzden sen O'nun yanındasın,Allah'tan başka kimse seni bilemez..'
sen varlığın anahtarısın ->varlığı seninle açmıştır->
Allah'ın seninle açtığı ilk kapının senin nefsinin kapısı olduğunu bilir misin?


İlk yaratılan Peygamberimizin nuru, sonra diğer mahlukat...

Demek ki varlığın açılması varlığın vücut bulduğu zamana denk gelir. Varlığın vücüd bulması da Adem Aleyhisselam'la başlar."Sen varlığın anahtarısın" cümlesinden kasıt da budur sanırım.Varlığın ilki sensin ve seninle birlikte ruhuna bedeninin giydirilmesiyle nefsin de devreye girer.
 

Konuyu şu anda okuyanlar : (Users: 1, Guests: 0)

Giriş yap