Hatıra

  • Konbuyu başlatan Gülşah
  • Başlangıç tarihi
G

Gülşah

#1
Dün "Bir fincan kahvenin kırk yıl hatırının olduğu" dünyada acaba bugün insanın "Kadr ü kıymeti" ne ki?.. Tacı fincana giydirdi beri kahveyi sunan eller unutuldu... Kahvenin "kırk yıllık" hatırı, toza-buza yazılan yazı kadar ömür süremedi.. Dünyaya "hatır, gönül nedir ki?" şeklinde kör düğümler atıldı.

Her hatıranın bir hatırı vardır. Dün "Hatırım kalır." diyenlere karşı boyunlar bükülür, diller lâl olur, akan sular dururdu. Hatıralar taptaze olarak zihinlerde kalır, sandıkların en nadide yerlerine saklanıp, kalblere çelikten taht kurardı. Çehiz olurdu... Mendil olurdu... Tesbih olurdu... Tas, çömlek olurdu... Ama en güzel yerlere konurdu... Yapılan şeyin manasına değer verilirdi. Tıpkı "Madden kaç para eder manan olmasaydı." gibi düşünülürdü. Hele baba, ana yadigarı deyince söz götürmezdi.. "Dedenin bir kahvesini içtim,. Hatırı var." sözü, söyleyenin elini kolunu bağlardı. O, vicdanlarda yaşayıp, dal budak salıp bahardaki yaprakların nazlanışı gibi her zaman nazlı olurdu.. Kalblerde açılan gül, kafeslerdeki bülbüldü. Adıyla şanıyla hatıraydı, hatırı olurdu.. Eskimezdi, silinmezdi. Babadan oğula bırakılan taç, gurbetten gurbetçiye, arkadaştan arkadaşa bırakılan en büyük mirastı.. "Başüstüne diye kabul edilip, gönül sarayında yer gösterilirdi... "

Zaman denen kuşun kanatlarına binen herşey uçup gitti. Bir hayal oldu. "Baki kalan bu kubbede bir hoş seda imiş." dendi. Her gidişin ardından ıstırap ve hasret yudum yudum yudumlandı.. Gözler inci taneleri gibi yaşlar akıttı. Adeta cam gibi dondu.. Ağızlan bıçak bile açamadı.. Kilitlendi. Geçen günler herşeyi silip süpürdü... Ve bezimiz öyle bir taraktan geçti ki, iyilik duygulan tarağın dişlerinde lif, lif takılıp kaldı. Dün, ruh inceliğine sahip insanların hatıraları çınar ağacı gibi gökkubbede boy göstermişti. Gölgesinde nice insanlar serinleyip huzur bulmuştu. O insanlardan, yaşadıklan huzur dolu alemden miras kalan her "eskimez" eski diye kenara itildi Ardından gönül boşluğunda buruk buruk acılar hissettik.. Ve pahalı "hediyeler" ucuz "hatıralar" bıraktı. Altın oldu.. Gümüş oldu.. Koka oldu.. Kehribar oldu.. Ama bir türlü gönül tahtına nakşedilemedi.

Hasretle yollara baktık... Geçip gidenlerden ne bir iz ne de bir işaret görebildik.. Seherde rüzgarı bekledik, yine birşey yoktu.. Toprağı dinledik, diline tercüman olamadık.. Galiba o yollan başka yollar, o izleri başka izler yok etmiş.. Şimdi patika yollar cadde olmuş asfaltlanmış.. Ne bir diken, ne bir çalı ne de bir taş kalmış.. Herşey güzel olmuş ama iyi olamamış. Zira madde dünyasındaki debdebe ve ihtişam ruh dünyamızı viraneleştirmiş.. Yollar genişlerken gönüller daralıp patikalaşmış. Eski huzur dolu alemden kalanları galiba kuşlar terennüm ediyor. Biz; kenara itilmiş, kalabalıklar içinde yapayalnız kalmışlık edasıyla eski devirlere bakıp, "herşeye" hasret türküleri dizdik.. Gizli gizli, "Gel," diye el ettik. Şimdi umut dolu gözler, yaşlı ve ufukta, ufuk insanla diz dize gelme yolundayız. Şimdi, mazimize destan düzen bizler, tomurcuklan sulama, başak tutma dönemindeyiz.
İ. Özata
 
G

Gülşah

#2
Nerdesin Ey Vefa


Mecnun'a Leyla'sına ulaşmak için nice dağları, tepeleri aştıran duygu neydi acaba? Ya kanının her damlasıyla vefa soluklayan Hz. Ebu Bekir'in hicret esnasında 7-8 yaşlarındaki kızı Hz. Aişe'nin, Hz. Ömer'in de küçük oğlu Abdullah'ın yanlarında olmaması?
Hz. Ebu Bekir mağarada, peygamberimize olan derin sevgi ve muhabbetinden ötürüdür ki -o uyurken-, ısırılmaması için topuğu ile yılan deliğini kapatır. Yılan gelir ve Hz. Ebu Bekir'in ayağını ısırır. Zehir yavaş yavaş vücuduna yayılırken gözlerinden yaşlar süzülür. Bu yaşlar Efendimiz'in yüzüne damlayınca Peygamberimiz uyanır ve durumu anlar. Bu akılları donduran tabloyu nereye koyacağız?

Ebu Eyyüb el Ensari hazretlerinin sekseni geçkin yaşıyla o zor şartlarda at üstünde İstanbul önlerine kadar gelmesini hangi duyguyla izah edeceğiz? Onu harekete geçiren Kutlu Rehber'inin o çağları aşan sözü değil mi? Fatih'in Rumeli Hisarı'nı yine en doğru sözlü Efendisi'nin adını nakşederek yapması aynı duygunun devamı değil midir?

Bir aşığın maşukuna, bir dava adamının davasına ve bir idealistin ülküsüne her şeye rağmen sadık kalmasıdır vefa. Bu uğurda her şeye katlanması ve her şeyi sineye çekmesi. Gerçek dava adamına düşen vazifelerin en önemlisidir belki de, davasına karşı göstermesi gereken vefa. Ki niceleri o vefa sayesinde hedefine ulaşmış ve tarihe mal olmuştur.

Lugatlar; 'Sözünde durmak, sevgi ve dostlukta sebat ve devam, ödemek, yetişmek' diye açıklıyor vefayı. İnsanların birbiriyle kaynaşıp bütünleşmesini temin eden, fertleri birbirine bağlayan yüce bir duygu, bir mıknatıstır adeta. İki hecelidir, ama ilişkileri en üst seviyeye ulaştıran paha biçilmez bir değer, bir sır...

Vefa birçok boyutludur. Kırık mızrabıyla ülkesine karşı vefa hissiyle dopdolu 'gülen' adam ne güzel dile getirir: 'Fert, vefa duygusuyla itimada şayan olur ve yükselir. Yuva, vefa duygusu üzerine kurulmuş ise, devam eder ve canlı kalır. Millet bu yüce duygu ile faziletlere erer. Devlet kendi vatandaşına karşı ancak bu duygu ile itibarını korur. vefa düşüncesini yitirmiş bir ülkede, ne olgun fertten, ne emniyet va'deden yuvadan, ne de istikrarlı ve güvenilir bir devletten bahsetmek mümkün değildir. vefanın olmadığı bir ülkede, fertler birbirlerine karşı kuşkulu, yuva kendi içinde huzursuz, devlet vatandaşa karşı uğursuzlardan uğursuz ve herşey birbirine karşı yabancıdır, tıpkı cansızlar gibi... Üst üste ve iç içe olsalar bile...'

Fakat bakmayın siz 'vefa'nın bu kadar derin manaları dile getirdiğine. Bazen hem hisler, hem de bunların tercümanı kelimeler de gurbete çıkar; fetret dönemi yaşarlar. İnsanların gönlüne taht kurabilmenin hasretiyle yanıp tutuşurlar yıllar boyu. vefa da gurbettedir, gariptir, her ne kadar hoş nağmeli olsa da. Bir zamanlar taht kurduğu gönüllerden uzak kalmanın hicranıyla inler. Ama bunu kimseye hissettirmez. Sadece lugatlarda kalmış olmanın hüznünü yaşar. Gariptir, vefalı insanlar kadar.

Evet Doğu, vefanın; ferdin ve toplumun hayatına, muhayyilesine karışabildiği/sinebildiği bir zemin ve iklime sahiptir. Çünkü yüzü metafiziğe dönüktür, oradan beslenir. Batı ise realisttir; kalpten çok aklı öne alır. Başkasını, 'öteki'yi kendi yerine koymayı, hatta onun gülmesini gerçekleştirmek için ağlamayı tercih etmek ancak kalb kültürüyle gerçekleşebiliyor.

Merhum Cemil Meriç, 'Batı kültürün vatanıdır, Doğu irfanın' demişti. Aynı sözü biraz değiştirip şöyle de söyleyebiliriz: "Batı menfaatin vatanıdır, Doğu vefanın." Batı toplumu 'vefa'yı terkedeli uzun zaman geçti. Teknolojinin sanal dünyasında 'vefa'nın pabucu dama atıldı, daha bir sürü 'değer' ifade eden kavramlarda olduğu gibi. İnsan gittikçe manevi değerlerden yoksunlaştı. Bireycilik ifrat derecede yaygınlaştı. Menfaat insanları bir araya getiren unsur oldu. Egoizm kültürlerinin ayrılmaz bir parçası haline geldi. İnsanı erdemli kılan kavramlar karşı bayıra gömüldü garpta, belki de dirilmemek üzere. Belki de Anadolu'dan kopup gelen 'vefa'lıların, kendilerini burada da gerçekleştirecekleri güne kadar...

Anadolu, sıradağlar gibi bitevi vefa doluydu. Gülü vefa der kokar, bülbülü vefalı öterdi. Nasırlı elleriyle, yanık türküleriyle asırlarca işledi Anadolu insanı vefayı. Peki Anadolu'dan (Doğu'dan) gelip de Avrupa'da yetişenler ne kadar vefa hissine sahipler? Biraz abartılı bulabilirsiniz, ama bilmiyorum, 'vefa'nın anlamını kaç genç bilir ki, onu yaşasın. Ve edep, muhabbet, basiret, sıdk, mertlik, diğerkamlık, irfan gibi garip kalan nice kavramlarımızın yerini acaba nasıl dolduracağız? Ana dilini gereğince bilmeyen insanlarda öz şahsiyet oluşabilir mi?

Vefalı Anadolu insanının torunlarının bu denli 'vefa'sız kalışının sebeplerinden birisi, buralarda 'vefa'yı şahsında cisimleştiren prototiplerin olmayışıdır. Pratikte karşılığı olmayan bir hassasiyetin varlığından bahsetmek ve onu anlatmak zordur. Bireyi sosyalleştirmeyen, pozitif yönden davranışını değiştirmeyen kuru bilgilerin ne kadar işe yaradığı ise meçhul. Dolayısıyla, insanı 'en şerefli varlık' olmaya taşıyan iç dünyamıza karşı olan vefasızlık, aynı zamanda yerel değerlerimize karşı da afaki bir vefasızlığı doğuruyor.

Diğer taraftan bencillik, şehvet, şiddet, hissizlik, cehalet ve de şahsiyetsizlik buhranı içinde yuvarlanan bir hayat düşünün...

Ufku ancak nefsini tatmin sınırına kadar ulaşabilenler vefa ufkunu da yakalayamazlar; hergün ayrı bir döneklik sergilerler. İnsanı gerçek insanlık ufkuna çıkaran o güzel nağmeli kelimelerimiz bilinmiyorsa, anlaşılmıyorsa o ufka ulaşılabilir mi? Bu yüzdendir ki, Anadolu'dan uzak bir yerde yetişen gençlerimizin bir bölümünün ufku dar, hisleri zevksiz, kendileri yüreksiz, kültürleri de yoz! vefasızlığın da bedeli vardır; bu bedeli ödüyorlar belki de. vefa gösterip de anlayamadığımız şair, vefasızlığı ne güzel ifade ediyor:

'Vefa yok, ahde hürmet hiç... Emanet lafzı bi medlul;
Yalan rayiç, hiyanet mültezem her yerde, hak meçhul!'

Elbette böylesine tefessüh etmiş bir iklimde geniş ufuklu, basiretli, vefa hissiyle dopdolu ve de irfanlı insanlar yetişmeyecektir. Zira ilişkilerin kıvamını bulduğu bir andır vefa hissi.

Genç insanımızı, bencillikten, nefsin azat kabul etmez kölesi olmaktan kurtarmadıkça; onu fiziki, ruhi ve sosyal yönlerden ele alıp olgun insan olma ufkuna ulaştırmadıkça; vefayı da, basireti de, irfanı da öğretemeyiz.

Kalp ve kafa bütünlüğü içinde irfanlı olmadıkça vefa nereden bilinecek, basiret nasıl anlaşılacak? Hele Allah'ın kapısından bir an olsun ayrılmama esprisini yakalayamayan, vefayı doruk noktada temsil eden Yunus Emre'yi tanıyamayan, büyük şair Nabi'nin,

'Sakın terki edepten kuyı mahbubı Huda'dır bu
Nazargahı İlahidir Makamı Mustafa'dır bu.'
mısralarındaki espriyi yakalayamayanlar, elbette vefayı da kavrayamayacaktır.

Öyleyse, kırk yılda bir kere olsun vefayı hatırlayalım; gençlerimizi cefadan kurtarmak için onlara evvela vefayı öğretelim. Hayır öğretmeyelim, önce yaşayalım... Şu iddiasiz mısralarla hatırlatması bizden:

Vefalı çıkarır dostluğun tadını,
Vefasızlar alır dostunun ahını.

Muhabbet, basiret, diğerkam, irfan ve vefa kelimelerini çok seviyorum; insanı insan yaptıkları, varlıkların en şereflisi haline getirdikleri için. Bu kavramlar karakterimizin birer parçası haline gelirse, işte o zaman sahici birer insan olacağız.
Muhammed Mertek
 
Katılım
10 Nis 2007
#3
Vefâ, sadece `has'ların vasfıdır can!

"vefa" başlığını görünce paylaşmak istedim..çok beğendiğim "vefa" yazılarından biri...inşaallah sıkılmadan sonuna kadar okursunuz..vefa istanbul'da bir semt olmasın sadece..: )

..........

Ayrılıklar geceye benzer. Bütün yarınlar da sabaha can!

Geceye az kaldı.
Ayrılık, gelini götürmeye gelen düğün alayı gibi kapımızda.
Kimler ayrılmadı ki canından.

Ayrılığı, cennetten ayrılan Hz. Adem'e sor.
Tufan'da oğlunu dalgaların pençesinde bırakan Hz. Nuh'a,
Yusuf'u için inleyen Hz. Yakub'a,
içindeki ejderle boğuşan Züleyha'ya,
yüreğinin sesini susturmak için bileğiyle dağları oyan Ferhad'a,
Şems için kavrulan Mevlâna'ya,
binlerce evlâdını gurbete gönderen Anadolu'ya,

en çok da Resulü'nü Medine'ye gönderen o kutsal diyâra, hasılı
gidenin ardından bakıp kalanlara, ocak gibi yananlara sor.

Geride kalan, hep inleyendir ana misali, can!
Giden hep yârdır, `can'dan `can'dır.
Her şeyi alıp götüren de `O'dur, götürdüklerinin iki mislini geride
bırakan da...

Giderken arkada bıraktıklarına son bir kere bakıp da öyle gitmeli
insan. Yaşadıklarını, paylaştıklarını gönül heybesine yerleştirmeli.
Paylaşılan andır, zamandır, dönüşü olmayandır.
Paylaşılan hayattır can!

Vefâlı olmalı insan. Vefânın dersini Kur'an'dan; âlemlerin muallimi,
Gönüllerin Sultanı'ndan, O'nun nurlu ashâbından almalı.

Olmalı insan, önce kul olmalı.
Olmadan evvel ölmeli, ölmeden önce olmayı tamamlamalı.

Nasıl mı olmalı?
Hak dostları gibi vefâ kahramanı olmalı.

"Vallahi O söylüyorsa doğrudur. Ben O'nun verâların verâsından
haberler getirdiğine inanıyorum." diyen, sadakat ve vefâdan bir
lâhza ayrılmayan Hz. Ebubekir gibi olmalı.

Allah Resulü'ne; "Kendisinden meleklerin bile hayâ etmekte olduğu
bir kimseden ben hayâ etmeyeyim mi?" sözlerini dedirten, an-be-an
bütün mahlûkâta edebiyle vefâlı olan Hz. Osman gibi olmalı.

Vurulduğunda yarasının ağırlığıyla baygın yatan, "Eğer daha
ölmediyse, onu namazdan başka bir şeyle ayıltamazsınız." sözlerinden
sonra namaza çağrıldığında küheylanlar gibi "Namaz vakti mi?"
diyerek yaralı bedeniyle kan revan içinde şahlanan, namaza vefâlı
Hz. Ömer gibi olmalı.

"Perde-i gayb açılsa, yine de yakînim azalmaz." diyerek, vefâsını
kâinata haykıran, evliyâlar babası, yiğitlerin şâhı Hz. Ali gibi
olmalı.

Vefâ, sadece `has'ların vasfıdır can!
Nisyan -unutmak- ise `ham'ların...

Bedene tutsak olmuş hoyratların nasibi yoktur vefâdan.

Gönlümüzün kitabında; "Bize bir defa selâm vereni kıyamete kadar
unutmayız." düstûru kayıtlıdır.

Biz dersimizi; "Kabrimize gelip, bir defa Fatiha okuyanlar kıyamete
kadar bizimdir. İmânlarını kurtarmadan ölmesinler, ömürleri boyunca
fakirlik görmesinler." diye dua eden, hâlâ büyük bir vefayla
Üsküdar'da dostlarını ağırlayan Aziz Mahmut Hüdâyî'den almışız.

Nice vefâ kahramanının mânevî huzûrunda hürmetle, edeple selâma
durmuşuz.

Dostlarını daima vefâ ile hatırla can!
Arayan sen ol, bulan sen; tanıyan sen ol, kucaklayan yine sen.

Kula vefâsı olmayanın Hakk'a vefâsı olmaz.
Git ki, vefanın ter ü tâze hüküm sürdüğü yeni bir hayata başla...
Haydi daha fazla durma karşımda.
Kurşun gibi bir anda al, ellerini benden.
Su gibi aksın ellerin ellerimden.

Yüreğini yüreğimde, gözlerini gözlerimde bırak da git.
Beklemeden, bir kelime bile etmeden git.
Canımı canımdan kopar da git.

Giderken son bir defa Hakk'ın selâmını esirgeme benden.
Arkada kalanın gözü yaşlı olur, yüreği yufka, gönlü ince.
Ben, içimdeki korla, bağrımdaki volkanla, öylece dağ gibi arkanda
kalayım. Yapayalnız hecelerde kaybolan ben olayım.

Sen sağlam adımlarla yarınlara yürürken, yıkılan ben olayım.
Gülen sen ol, ağlayan ben. Yeşeren sen ol, sulayan ben.
Bana saplansın paslı mızrakların ucu, sana dokunmasın.

En çılgın isyanlarını, savaşlarını, sırlarını gittiğin diyarlara
götürme. Kötüye dair ne varsa benim yanımda kalsın.
Benim avuçlarıma bırak.
Ben onları dua dua ak kanatlı kuş gibi göklere uçurayım.
Benim payıma; ilâhî dergahtan, ayrılık sahillerinde anıların gönüllü
bekçisi olmak düştü. Hak'tan gelene razıyım.
Sen geçmişi bana bırak can!

Vefa nedir, bilir misin?
Vefâ arkanda bıraktığını, giderken yaktığını yabana atmamandır.
Vefâ; dostluğun asaletine, bir dua sonrası verilen sözlere,
hayallere ihanet katmamandır. Vefâ; ötelerin sonsuz mükafatı
karşısında, cehennemi hafife almaman, ulvi güzellikleri dünyaya
satmamandır.

Şimdi ayrılık vakti can! Gecenin en karanlık vakti.
Vaktin Yaratıcısı, az sonra geceden gündüzü doğuracak.
Vakit gitme vakti, bizden aldıklarını gitmesi gereken yerlere iletme
vakti...

Al can! Bu heybe senin.
Sol yanımdan bir parça kopardım senin için;
tâ özümden, tâ közümden...

Birazdan sabah olacak; yağmur yağacak...
Ardından gökkuşağı, sonra güneş...
Sıcacık, apaydın, pırıl pırıl...
Hep böyle oldu, tarihte hep karanlık yenilgiye teslim oldu, güneş
kazandı.

"Birazdan son melodi çalacak,

Yıldıza, Ay'a ve İbrahim'in Rabbi'ne kasem ederim ki, Birazdan
bulutların ardından Güneş doğacak..."

Güneş bütün gecelerden güçlüdür can!
Çünkü güneş vefalıdır, gizlemez sevgisini.
Vefâlıdır; en çok o getirir kâinata sevgilinin sesini, neşvesini.
Yırtıp atar karanlığın kasvetli perdesini...
En vefâlı delildir o sevgili adına...

Uğurlar olsun can!
Beni kışta bırakıp yeni bir diyara gittiğinde baharı bekleyeceksin.
Baharı beklemek ne güzeldir, baharda toprağı parçalayan kır
çiçeklerini gözlemek...

Ben de seni bir ayrılık sonrası baharı gözlerken kucağıma almıştım.
Küçücük ellerinle toprağın bağrını parçaladığında karşılamıştım.
Ve senin için ne çok savaşmıştım seninle.
Sen benim kır çiçeğimsin can, sen benim aşk çiçeğim.
Sen benim yüreğimsin.

Vasiyetim olsun sana. Bir gün öldüğümde, kabrimi mutlaka ziyarete
gel. Ama yalvarırım yalnız gelme. Baharda derlediğin yüzlerce kır
çiçeğiyle gel. Ve başucumda onlara sevgiyi anlat, dostluğu, vefâyı,
hakîki `Dost'a vefâlı olmayı anlat.

Çünkü ben kır çiçeklerinin sesinden uzak kalmaya dayanamam.
Çünkü ben bir an bile tomurcuklarımdan ayrılamam.
Sonra el ele tutuşup yanıbaşımda eskiden birlikte yaptığımız gibi,
ince bir ezgiyle seslenin bütün insanlara.
"Sevda nedir bilir misin?" diyerek, sevdayı söyleyin.

"Demet demet sevgi ellerinde
Billur billur yaş gözlerinde
Sevdan ebedî, yüreğinde,
Olmadan olmaz, bu iş olmaz
Sonra bütün bir âlemi Yunus'ça,
Sevmeden olmaz, bu iş olmaz."

Mısralarıyla sevgisiz bu işin olmayacağını anlatın .
Hep ama hep vefâlı ol.
Emanete sahip çık, atana vefâlı ol.
İdealine sarıl, evlâda vefâlı ol.
Ömrü hakkıyla yaşa, hayata vefâlı ol.
Düşmanlıkları unut, dostuna vefâlı ol.
Öfkeyi, kini unut, ruhuna vefalı ol...

Bunları unutursan; zaman maddî mânevî bütün yaralarının, dertlerinin
yok olmasına vesile olur. Eğer unutmazsan, zamanla bunlar seni yok
eder. Unutkanlıklar karşısında kimseyi suçlama. Sen `unutma'
tuzağına düşüp, unutmaman gerekenleri unutma.

Unutulmaması gereken güzellikler karşısında arslan kesil kendi
içinde. Âsi bir kartal gibi yırt karanlıkların çirkin yüzünü, meydan
oku karanlıklara. Çılgın bir küheylan gibi vefâyla meydan oku
fırtınalara...

"Yarasaların gözleri kamaşacak diye, Güneş doğmaktan vazgeçmez."
En büyük vefâ, Hakk'a götürecek fırsatları yakalamaktır.
Bulduğun her fırsatı zamanında değerlendirmektir.

Sakın ha! Fırsatları kaçırıp da, Kâlû Belâ'ya vefâsız olma!

"Fırsatlar bulutlar gibidir, gelir ve geçer."

Sakın ha! Fırsatları kaçırıp da, kaybetme bedbahtlığıyla yok olma.

Vasiyetim olsun:

Vefayla kal can!



Nurgül ÖZCAN
 
G

Gülşah

#4
Ynt: Hatıra

uLYa' Alıntı:
..........

Giderken arkada bıraktıklarına son bir kere bakıp da öyle gitmeli
insan. Yaşadıklarını, paylaştıklarını gönül heybesine yerleştirmeli.
Paylaşılan andır, zamandır, dönüşü olmayandır.
Paylaşılan hayattır can!

Vefâlı olmalı insan. Vefânın dersini Kur'an'dan; âlemlerin muallimi,
Gönüllerin Sultanı'ndan, O'nun nurlu ashâbından almalı.

Vefâ, sadece `has'ların vasfıdır can!
Nisyan -unutmak- ise `ham'ların...

Vefa nedir, bilir misin?
Vefâ arkanda bıraktığını, giderken yaktığını yabana atmamandır.
Vefâ; dostluğun asaletine, bir dua sonrası verilen sözlere,
hayallere ihanet katmamandır. Vefâ; ötelerin sonsuz mükafatı
karşısında, cehennemi hafife almaman, ulvi güzellikleri dünyaya
satmamandır.

Vefayla kal can!
Vefayı anlatan en güzel yazılardan biri, teşekkürler uLYa...
 
Katılım
8 May 2007
#5
Vefa...


Vefa dost ikliminde yetişen güllerdendir. Onu düşmanlık atmosferinde görmek nadiratdan ve hatta, mümkün değildir. vefa, duyguda, düşüncede, tasavvurda aynı şeyleri paylaşanların etrafında üfül üfül eser durur. Kinler, nefretler, kıskançlıklar ise, onu bir lahza iflah etmez öldürür. Evet o, sevginin, mürüvvetin bağrında boy atar gelişir, düşmanlık ikliminde ise, bir anda söner gider.

Vefa'yı; insanın, gönlüyle bütünleşmesi şeklinde tarif edenler de olmuştur. Eksik olsa bile yerindedir. Doğrusu, kalbî ve ruhî hayatı olmayanlarda vefa'dan bahsetmek bir hayli zordur. Konuşurken doğru beyanda bulunma, verdiği sözlerde, ettiği yeminlerde vefalı olma gönül hayatına bağlıdır. Kendini yalan ve aldatmadan kurtaramayan; her an verdiği söz ve yeminlere muhalif hareket eden ve bir türlü yüklendiği mes'uliyetlerin ağırlığını hissetmeyen iki yüzlü ve müraî tiplerin gönül hayatları olabileceğine ihtimal vermek, sadece bir aldanmışlıkdır. Böylelerinden vefa beklemek ise, bütün bütün gaflet ve safderûnluk ifadesidir.

Evet, vefasıza güvenen er-geç iki büklüm olur. Onunla uzun yollara çıkan yolda kalır. Onu rehber ve rehnümâ tanıyanların gözü, daima hicranla dolar.

Vefa umarken ondan
Doldu gözüm hicrandan
Kaldım yaya dermandan..

Ferd, vefa duygusuyla itimada şâyân olur yükselir. Yuva, vefa duygusu üzerine kurulmuş ise, devam eder ve canlı kalır. Millet bu yüce duygu ve faziletlere erer. Devlet kendi teb'asına karşı ancak bu duygu ile itibarını korur. vefa düşüncesini yitirmiş bir ülkede, ne olgun fertden, ne emniyet vadeden yuvadan, ne de istikrarlı ve güvenüir devletden bahsetmek mümkün değildir. Böyle bir ülkede fertler birbirlerine karşı kuşkulu; yuva kendi içinde huzursuz, devlet teb'aya karşı uğursuzlardan uğursuz, ve herşey birbirine karşı yabancıdır, tıpkı camitler gibi. Üst üste ve içiçe olsalar bile..

Vefa, fertlerin birbiriyle kaynaşıp bütünleşmesini temin eder. vefa sayesinde cüzler küllolur; ayrı ayrı parçalar bir araya gelerek vahdete ulaşır. vefa duygusu varıp sonsuzluğa erince, ötelerden gelen tayflar, kitlelerin yolunu aydınlatır ve toplumun önünü kesen bütün tıkanıklıkları açar. Elverir ki o toplum, vefa duygusuyla olgunlaşmış ve onun kenetleyici kollarına kendini teslim etmiş olsun.
Bir düşünceye gönül mü verdin;bir ideâle mi bağlandın; varıp biriyle dostluk mu kurdun; gel! Diriğ etmeden ver canını o uğurda; servetin yağma olup gitsin. Fakat vefalı ol! Zira Hak katında da halk katında da en çok itibar gören "vefa" ve vefalılardır.

"Bana Hak'dan nida geldi; Gel ey âşık ki mahremsin,
Bura mahrem makamıdır, Seni ehli vefa gördüm."

Nesimî

Adem Nebi (s.), yüzüne kapanan kapılan gönlünde taşıdığı sırlı vefa anahtarıyla teker teker açdı ve "Gufran" çeşmelerine ulaşdı. Aynı hadisede azgınlaşan İblis ise, göz göre göre gitti kendini vefasızlık gayyasına atarak boğuldu.

Tufan Peygamberi de, asırlarca süren ızdırablı, fakat vefalı bir hayat yaşadı. Yıllar yılı bütün tembih ve ikazlarının cemaatinin büyük bir kesiminde tesir icra etmemesi, onu, bağlı bulunduğu kapıya karşı vefa hissinden döndüremedi. Ondaki bu vefa düşüncesiydi ki, yerlerin ve göklerin hışımla insanlığın üzerine yürüdüğü hengâmda, ona bir necât gemisi oldu.

Hakkın dostu ve nebiler babası, Nemrudun ateşini göğüslerken ne kadar vefalıydı! Onun gökleri velveleye veren "hasbî hasbî!" şeklindeki vefa soluklan, öteler ötesinden coşup gelen rahmet esintileriyle birleşince, cehennem gibi ateşlerin bağrı "berd-ü selâma" döndü.

Kudsiler ordusunun Öncüsü, gelmiş ve geleceklerin en birincisi kimseye müyesser olmayan semâlar ötesi seyahata, ruhundaki vefa duygusu sayesinde muvaffak oldu. Evet, o bu sayede meleklerin vanp ulaşamadığı iklimlere ulaşdı ve hiçbir fâninin eremediği devletlere erdi. Sonra da gözlerin kamaşdığı ve gönüllerin hayretde kalıp kendinden geçtiği o mutlular alemini, ümmetine olan vefa duygusuyla terkedip arkadaşlarının yanına döndü. Hadiselerle pençeleşecek, karşısına çıkan bâdireleri göğüsleyecek, onları da o yüce iklimlere yükseltecekdi... Dost ve arkadaşlanna karşı vefa duygusuydu, ona cennetleri ve hurileri unutturan. Onlara karşı bir vefa sözüydü, O'nu, başı semavi ihtişamlara ulaşdığı bir zamanda, bütün mânevî payeleri bir tarafa bırakarak, bu ızdıraplı ve elemli dünyada yeniden onların yanına döndüren!..

Bütün yükselenlerin hasenât defterleri, vefa ile kapanıp vefa ile mühürlendi. Bütün yolda kalmışlann çirkinlikler meşheri kitapları ise, vefasızlık damgasını yedi, onunla damgalandı. Evet, üzerlerine aldıkları mükellefiyetleri, iki adım öteye götürmeden vefasızlık edip bir kenara çekilenler zillet ve hakaret damgasını yiyerek aşağıların aşağısına itildiler. Mukaddes yük ve yolculuğa çeyrek gün bile tahammül gösteremeyip yan çizenler ise, o gün bu gün doğru yolu kaybetmiş sapıklar gurûhu haline geldiler. Nihayet dönüp dolaşıp mukaddes çile nöbeti bize gelince, en sağlam vefa yeminleriyle yürüyüp bu koca mes'uliyetin altına girdik. Coşkun ve heyecanlı, azimli ve kararlı idik. Heyhat... Beklenmedik bir dev önümüzü kesti ve bozduk ettiğimiz bütün o yeminleri. Ve sonra, yeniden, her taraf çölleşmeye başladı. Bütün civanmertlikler eriyip yağ gibi gitti. Güllerin yerini dikenler aldı. Aylar güneşler peşipeşine batarken, ortalığı kasvet dolu bulutlar bastı. Bağ çöktü; bağban öldü; "petekler söndü, ballar kalmadı". Ve artık, insan nedretine maruz kalan bu devrin talihsizleri, -kalbinde zerre kadar emanet ve vefa hissi bulunmayan ölü ruhlara, destan tutup yahşi çekmeye başladı. "Ne akıllı, ne centilmen!" diye alkışlamadıkları ham ervâh kalmadı ve işte, bu devreye ait milletin yüreğinden yükselen son inilti ve son inkisar:

"Vefa yok, ahde hürmet hiç.. Emânet lafz ı bî medlûl;
Yakın râyiç, hiyânet mültezem her yerde, hak meçhûl!
Ne tüyler ürperir, yâ Rab! Ne korkunç inkılâb olmuş:
Ne din kalmış, ne îman, din harâb îman serâb olmuş"

M.A.
Bu devrede, etrafı yalan ve mübâlağanın esin ve bir sürü karakura basdı. Her gün birkaç defa yeminini bozan; her defasında ettiği ahd-u peymandan dönen ve ebediyyen vefa duygusundan mahrum bir sürü karakura!. Lânet ediyor onlara yer ve yerdekiler, lânet okuyor onlara semâ ve semâdakiler... Nereden çıkdı bu kadar "cinsi bozuk, ahlâkı fenâ!" Hangi hâin bunlara bağrını açıp dâyelik yaptı!. Hangi talihsiz bunları sinesinde büyüttü ve hangi uğursuz ağızlar bunlara buyurun çekdi!..
Ah vefa, nerde kaldın! Bıkdık şu hergün birkaç defa yeminini bozup ahdinden dönenlerden. Her sözü mübâlağa, her davranışı sun'î namertlerden ve vefa duygusundan mahrum uğursuz gönüllerden!.. Ve nerdesiniz! Ey bir vefa düşüncesiyle sözleşdiği yerde günlerce kıpırdamadan bekleyen vefalı dostlar!.. Nerdesiniz ruhuyla bütünleşmiş vefa timsâli eroğlu erler!.. Nerdesiniz bir vefa uğruna harâb olup, turâb olup gidenler ve çok bereketli bir devrin ak-alınlı insanlan!.. Kalkın; girin ruhlarımıza. Kamçılayın hayallerimizi ve boşaltın vefa adına ne taşıyorsanız hepsini sinelerimize!.. Mertliği, yiğitliği, vefa'yı bütün bütün unutmuş sinelerimize. Bizleri bu yeniden diriliş yolunda Hızır çeşmesine ulaşdırın! Gelin gelin de, şurada burada dolaşıp duran şu üç-beş vefalı insanı, ümitsizlik ve inkisardan kurtann!..


Vefaya susamış neslimizin vefa düşüncesinin korunması dileğiyle..
 
Katılım
27 Mar 2006
#6
Ynt: Hatıra

Bu yazıyı bi dergide okumuştum o zaman da çok beğenmiştim sevgili ulya ... Yavuz Bahadıroğlu'nun bi sözü geldi aklıma vefa ile ilgili yazıları okuyunca 'şimdi ki gençler vefayı boza zannediyolar' araya sıkıştırayım dedim. :)
 

Giriş yap