Hayatı Islıklamak...

Katılım
29 Eki 2006
#1
Hayatı Islıklamak…

Kimimiz,
Elleri mutluluğun cebinde hayatın tadını ıslıklarla yaşıyorken,
kimimiz de,
aynı hayatı ellerimiz bir taşın altında kulakları sağır eden feryatlarla yaşıyoruz.
hiçbir zaman boş durmayan hayatın elleri,
birimizin yakasını usanmaktan bırakıp diğerimizin yakasına yapışırken,
birimizin ellerini de ceplerinden çıkarıp
bir diğerinden boş kalmış taşın altına koyuyor acımasızca ve “sıra sende” der gibi…
yine aynı hayat, aynı tanıdık eller,
bir yerlerde feryatla yanmış bir yüreğe serin teselli sularını serperken,
bir de bakın ki, elinde değilmiş gibi, sanki onun suçu değilmiş gibi başka bir yerde,
kahkahalardan sağır olmuş yüreklere acının kudretini fısıldıyor yavaş yavaş…
birimizin sabrını, sabır taşının sertliğini,
diğerimizin vurdumduymazlığında deniyor.
birimizin nasibini, el emeğini, göz nurunu, gözyaşlarına acımadan elinden alıp,
diğerimizin karnını doyuruyorken O’ndan teşekkür bekleyen yüzüyle gülümsüyor…
sevinci,
her daim kötümserliğin karşısına dikilen, tüm olumsuzluklara rağmen gönüllü iyi niyet elçisi olan sevinci, acının yaşarttığı gözlere “bu sefer de benim için ağla gülerek ağla ey gözler” dercesine yeni doğan bir çocuğun ağlamasında gözyaşıyla yaşatırken,
kimimize de, tüm insanlığın suçunun bedelini ödetircesine,
şarapnel değmiş bir çocuğun ağlamasında ıstırabın en zehrinden yaşatabiliyor…
nefesimizi,
umutla, heyecanla, zevkle sevgiyle aldırırken,
dünün tadını bugünün zevkini yarının heyecanını bize en tebessümlüsünden yaşatırken,
sonrasında aynı nefesimizi,
bölünmüş hayatlarla, terkedilmişliklerle, unutulmuşluklarla geri verdirebiliyor…
bedellerini,
ederinden yüksek ödetiyor çoğu zaman…
bazen de,
bedelini bilmediğimizin ederini hakkımız olmadan buluveriyoruz avuçlarımızda…
peki,
hal buysa;
“madem beni sevmiyorsun, son ver hadi bitir bu işi…”
Diyebiliyor mu bize bu hayat..?
Ya da,
“Madem sevmeyen biziz neden son vermiyoruz hayatımıza” diyebilecek kadar özgüvenimize güvenebiliyor muyuz şartsız ve tereddütsüz..?
O’nu cesur zanneden ve kılan karşısında acze düşen biz miyiz..?
Hadi cesaretimizi topladık hayatımıza son verdik…
Hadi, hayat insafa geldi ettiğinden utandı herkese karşı iyi olmaya söz verdi…
Biz hayatımıza son versek ne olacak..? Bu son, her şeyin,her olumsuzluğun sonu mu olacak..?
Hayat ellerini mi çekecek gözyaşının ıslattığı yakalardan”
Ya da hayat kendine gelip,
“buna bir son vermeliyim” mi diyecek..?

Ne hayat cesur ne biz ona bu cesareti verecek kadar bedbahtız…
Biz bu hayatı (en azından ben) ellerimiz cebimizdeyken de sevmedik mi..?
Feryadımız ayyukta bir taşın altındayken de sevmedik mi..?
“hayat her şeye rağmen güzel ve yaşamaya değer” demedik mi..?
Lakin,
ne kadar sevsek de ıslığımızı hiç eksik etmedik değil mi..?

Ya sevince vokal ıslığı çaldık,
ya da acıya vokal protesto ıslığı…
velhasıl,
biz hayatı yaşadık…
ve bu hayata dair ne yaşadıysak bizden bir öncekinin
ya da bir sonrakinin yaşayacağını yaşadık…
düşünen,seven,aklını yüreğini ortaya koyabilen tek canlı olmamızın -hayatça haklı- bedelini ödedik…
ve şunu gururla diyebiliriz ki
“hayat bize kendisini bahşetmese de,
biz bu hayata koskoca bir ömür verdik…”


bElIeVe
 
Katılım
29 Eki 2006
#2
Ynt: Hayatı Islıklamak...

Peki Biz…………….


Anonim bir hikaye vardır…

Cömertliğiyle nam salmış bir kral yaşarmış tarih aşırı bir zamanın deniz aşırı bir ülkesinde,
ve onun çok sevdiği çok güvendiği soytarısı.
Bir gün kral soytarısını çağırmış ve ona
“soytarı müctemilatı hazırla,bir düzüne deveye değerli hediyeler yükle ve özel muhafızlarıma da söyle kuşansınlar şafakla birlikte at binsinler yola çıkıyoruz” demiş.
Soytarı merakla sormuş,
“hayırdır kralım nereyedir ve nedendir bu ani yolculuk”
Kral cevaplamış,
“komşu ülkenin yeni kralınadır ziyaretimiz, namımızı duymuştur duymasına da biz bunu ona bizzat gösterelim ki o da bizzat görsün”

Şafakla yola konulmuş.
Yükünün ağırlığıyla aheste ilerleyen develeri çevreleyen muhafızlar savunma pozisyonunda salınırken soytarı kralın makam devesinin dibinde yürür halde kralla şakalaşırmış.
Yolun tükenmeye başladığı epey bir zamanın ardından kral sağ elini kaldırıp kervana dur çekmiş ve soytarısına dönüp,
“Soytarı, çocukluğundan beri yanımdasın bana ailemden bile yakınsın, düşündüm de bunca deve yüküyle hediyeyi asıl sen hakediyorsun. Neden bunlar senin olmasın ki bana itaatini ıspatla şu yerdeki deve pisliğini ye bütün bu hediyeler senin olsun.” demiş.
Bir müddet sessiz kalan ve bu sessizliğinde kendini
“Neden olmasın ki beş dakika dişimi sıkıp zengin olacağım” telkiniyle iknaya çalışan soytarı cevap vermiş.
“Peki kralım kabul ediyorum” demiş.

Soytarı zengin olmuş bir düzine deve yükü serveti kazanmış.götürülecek hediye de kalmadığından kral geri dönüş emrini de vermiş.kervan geldiği istikamete yönelmiş.
Sessizlik hakim olmuş kervandaki her başı düşünce almış.
En çok da kralla soytarıyı düşünce almış.
Kral “vay be yıllarca cenk edip topladığım ganimeti beş dakika dişini sıkıp elde etti” diye düşünürken
Soytarı da “ee bir de bunun dönüşü var demezler mi ya… bu askerler, kral anlatmaz mı. ülkede konuşulmaz mı adım çıkmaz mı..?” diye düşünmüş…
Düşüncelerin çıkmaz sokağa girdiği bir anda Kral soytarıya seslenmiş…
“hey soytarı ben bu işten hoşlanmadım çok kolay oldu.benim bunca yıl cenk edip kazandığım ganimetleri kaybetmek hoşuma gitmedi gel ben de şu yerdeki deve pisliğini yiyeyim ve sen de aldıklarını geri ver” demiş…
Soytarı hiç düşünmeden “evet” demiş…
Çünkü dönüşte anlatılsa bile;
“kral da yedi ben onun soytarısıyım ben yemişim nolmuş derim.hem kral bu olaylara şahit olan tüm muhafızların döner dönmez başlarını vurur anlatacak kimse de kalmaz” diye düşünmüş.

Başa dönülmüş.ilk alınan istikamet tekrar alınmış.

Yine bir müddet sonra soytarı dayanamayıp sormuş.
“Ya kralım sabah yola çıktığımız da bu develer yükü ganimetler kimindi..?”
“benimdi” demiş kral
“pek şimdi kimin..?” diye sormuş soytarı
“yine benim” diye cevap vermiş kral
Ve soytarı yüzyıllarca konuşulacak şu soruyu sormuş,
“peki biz o zaman o b.kları neden yedik..?”


Hikaye anonimdir, aklımda kaldığıyla anlattım.

Bu hikayeyi ilk duyduğumda neden kralla soytarı dedim kendime, neden başrolde bu iki karekter. Cevabı basitti aslında. Tabi ki kral seçilmeliydi, kral birini birilerini anlatıyordu bize.
Kral değil miydi o, emredemez miydi “ye onu” diyemez miydi, ne gerek vardı onca ganimeti bağışlamasına. Hadi bağışladı, vazgeçtim deyip geri alamaz mıydı bir el işaretiyle,geri almak için soytarının yaptığını yapması gerekmezdi.

Soytarının da bir misyonu vardı. O da birini birilerini anlatıyordu,bilmiyor muydu kendisinin soytarı olduğunu ve görevinin kralını eğlendirmek olduğunu hayatının kralının bir el işaretine bağlı olduğunu,onca ganimeti sadece bir soytarıyken elde etmenin kolay olmadığını elde edebilse bile kolayca kaybetme riski olduğunu bilmiyor muydu? her şeyden önce karşısındaki bir kraldı, en azından bunu bilmeliydi.

Ve bu iki radikal karakterin arasında geçen bu traji-komik yaşanmışlık da pek yabancı gelmemişti.

Bu hikayeden benim çıkardığım ve sizlerle de paylaşmak istediğim bahise gelince…

İnkar edilemez gerçektir ki, bir zamanlar bir yerlerde hepimiz hata yaptık, belki ufak tefek belki de affedilmez babından. Bazen de kolay kazanmak ve kolay elde etmek adına gururumuzun gözü önünde mağlup olduk hırsımıza ve bunu yaparken de sosyal bir bütünün parçası olduğumuzu ve o sosyal bütüne sorumluluğumuzun olduğumuzu unutup, bizi bu konuda uyaran diğerimizi, diğerlerimizi dinlemedik. Tam aksine doğru bildiğimizden emin olduğumuz okumuzun doğrultusuna gitmekte ısrar ettik. Bizi biz yapan bizi insan yapan değerlerimizi, yapı taşlarımızı ezip geçmek konusunda gözümüzü bile kırpmadık. Peki ne
için, kolay ve hacimli kazanımlar için.
Söylenenler anlatılanlar lehimize olsa da, bizi bu olumsuz gidişten alıkoymaya yönelik olsa da bizler bunu kaale almadık, duymak bile istemeyip kulaklarımızı tıkadık.
Zamanı geldi, kulaklarımızı tıkamakla kalmadık yapmaktan vazgeçmemiz istenilen hataya baş koyduğumuz yetmezmiş gibi isim de koyduk. Adına ideal dedik mefkure dedik hedef dedik.
 
Katılım
29 Eki 2006
#3
Ynt: Hayatı Islıklamak...

Peki uğruna her şeyi göze aldığımız bu ideallerimize mefkurelerimize inandık mı, evet inandık çünkü kendi öz değerlerimizden vazgeçmemizin yapılan uyarıları dikkate almamamızın içinde bulunduğumuz toplum dokusunu hiçe saymamamızın kendimizce geçerli tek bir sebebi olabilirdi o da kendimize inanmak, kendimize sadece kendimiz inanmak, bize inanmayanlara inat inanmak.




Lakin bir de yaşanmışlık vardı, dikkate almadığımız bize anlatılmaya çalışılan uyarıların doğruluk payının dayandığı bir gerçek vardı ortada. Biz ne kadar görmezden gelsek de o gerçek vardı,ve o vazgeçilmez yanlışa gidişin bir adı olduğu gibi o gerçeğin de bir adı vardı.”Tecrübe”
Evet tecrübe, bir başka zamanda bir başkası tarafından yaşanmışlık. Sadece başımızı kaldırmakla görebileceğimiz netlikte bir olay portresi. Bize sonucu baştan bildiren, haddimizi yüzümüze haddiyle tekrar eden, yapma diye paçamıza yapışan bir öngörüm.

……………………………………..

Ne faydası vardı ki tecrübenin duyumsal tıkanmışlığa, elbette olamazdı, o yaşanmışsa bu da yaşanacaktı. Ve durum böyleyken “hem o yaşanılmasaydı adı nasıl tecrübe olacaktı ?” paradoksal telkiniyle desteklenmişti artık hedef, ve sıra hatayı yapmaya gelmişti.

Nefs’in de desteklediği bir hazımla hata yapılmıştı artık. Kolay ve hacimli kazanımlar gerçekleşmiş, adına ideal dediğimiz mefküre dediğimiz adı bile kendine yakışmayan obez ihtiraslarımız dileğine kavuşmuştur. Değişip palazlanmışızdır, önüne geçilmez ihtiras evrimleştirmiştir bizi. Her şeyden uzaklaşmış ne menem olduğunu bilmediğimiz diğer her şeye de yakınlaşmışızdır. Ardımızdan yapılan uyarı sesleri de kaale alınmayacak frekanstan duyulmayacak frekansa düşmüştür. Ve biz biz değilizdir artık.

Ya sonrası…
Kendi yüzümüzle bile yüzleşecek yüzümüzün olmadığı sonrası…

Karnı doyan nefsin bizi terk edip suç ortaklığından sıyrılmasıyla başlayan, bu yola çıkarken yüzümüze haykırılanları, kulaklarımıza tıktığımız yerlerde cılız seslerle tekrar duymaya başladığımız başımızın ağırlaştığı kaldırmaya da cesaretimizin olmadığı, utanmadan düştüğümüz utanç mağlubiyeti. Eskisi gibi de değilizdir, ne bu durumun altından kalkacak takatimiz ne de kendimize güvenimiz kalmıştır. İsyanın sancaktarından, karşı duruşun dimdik esas duruşundaki idealist insanından da eser yoktur. Vay halimizedir, “keşke” ler, “ah keşke” ler, sarmıştır her yanımızı, el uzatsan değemeyeceğin saydam dostluklar gibi. Sonrası’nın son’un ve sonrasındaki sonumuzun resmi de bundan ibarettir, bu resimde en ücra köşeye saklanan da bizizdir.

Elle tutulur ne kalmıştır elimizde, özgüven kırıntılarıyla ideal suyuna pişmiş bir pişmanlık, ve et yığını bedenimiz. Peki ne almıştır bizden her şeyimizi, elimizde, etrafımızda kalanlara bakacak bir yüzümüz bile yoktur artık.

Bu yola çıkmadan önceki bizde varolan yaşamamışlıkla, bu yolun sonundaki bizde varolan yaşanmışlık pişmanlığının arasında pek fark da yoktur aslında. En nihayetinde farkındalık, vazgeçmişlik ve öze -başa- dönme unutma çabası içindeyizdir.

Peki, hal böyleyken,durum bundan ibaretken biz o özgüven kırıntılarıyla ideal suyuna pişmiş hata çorbasını neden içtik.
 

UluğBey

Sükût gibi münzevi, çığlık gibi hür.
Katılım
27 Ara 2005
#4
Ynt: Hayatı Islıklamak...

3 yazıyıda okudum.Yüreğine sağlık.Yazdıklarının bir "tecrübe birikimi"olduğu seziliyor.Güzel tespitler var.Neyse laf kalabalığı etmeden teşekkür ediyorum.Tekrar yüreğine sağlık bElIeVe
 
Katılım
29 Eki 2006
#5
Ynt: Hayatı Islıklamak...

teşekkür ederim...
sitenin yüreği yanında,
benim yüreğimin kalemimin lafı bile olmaz...
yazılarımı,
başka bir sitenin sanal dergi kısmında yazıyordum
ama buraya taşımak ve burda devam etmek
daha bir doğru ve daha bir edebi geldi...
dvamı muhakkaktır...
:)
 
Katılım
29 Eki 2006
#6
Ynt: Hayatı Islıklamak...

Küçüğüm

Zindan şehrin prangalı mahkumu olmasaydım küçüğüm
Belki bir med-cezir’in sadece gidişini yakalardık
Suda ıslanmış ayaklarından…
Belki de,
Hayallerin vurduğu bir kıyıdan
el sallardık denizde salınan gemilere…
köpürmüş hayallerimiz ayaklarımıza dolanırken
kim bilir,
belki de,
yüreğim kadar yakınımda yakalamışken seni,
en uzak hayalimi anlatırdım sana
gözlerin gözlerimde o hayali arasın diye
gözlerim aralansın da
o hayalimde sen ikimizi bulasın diye…
belki de,
sen anlatırdın bana
kırmaya dökmeye kıyamadığın,
yüreğine kıymık gibi batan hayallerini…
kim bilir…

sonra,
bağdaş kurup olduğumuz yere,
yüreklerimizin çekmecelerini karıştırırdık…
ters çevirip orta yere dökerdik ne var ne yok diye…
bulunca kendimizden gizlenmiş bir duygu,
atardık diğerimizin önüne,
“neden bundan haberim yok” tan sebep
muzipçe bir omuz silker,
bir “hıh” der tavrımızı derleyip koyardık boşalan çekmecelere…
ama yine de küs kalamazdık küçüğüm,
küstüm çiçeği’m…
küs kalamazdık…








ama eminim,
uzunca zaman susardık…
çünkü,
sus’ta kalmayı
sus’tan pay almayı, payımıza razı olup susmayı
susup birbirimizin gölgesine bakmayı,
yüzümüzden düşürdüklerimizden cümleler kurmayı
ikimiz de severdik…
bilirdik ki,
birbirimizi en güzel sus’larda anlardık,

ve o,
pus’u kaldırır gibi sus’u bölen sesin…
“……..…”
ve o
“efendim” i gözlerimle gözlerine bir çırpıda yazdığım an…

Tebessümle kıvrılan dudaklarımızın
İçimizi kıvırarak burduğu,
Burdukça,
çekecek içimizin olduğunu hatırlattığı an…
Küçüğüm n’olur bırakma elimi…
bak sımsıkı tuttum yüreğini,
sarıldım o yüreği taşıyan bedene,
bedelini bedenimdeki yüreğimle ödeyerek…

yüreğim acıyor küçüğüm,
prangam acıtıyor yüreğimi…
bir mahkumun son arzusuna bakar gibi bakmak istemiyorum sana…
aksine,
aklımdaki firarıma ortak mahkumsun…
hadi sen de gülüşüme, firarıma ortak ol…
tut elimden kaçır beni
sendeki bilmediğim hayallere…
sendeki benden gizlediğin sana…

küçüğüm,
dedimya
zindan şehrin prangalı mahkumu olmasaydım
şehri zindana atar sokaklarını prangayla birbirine bağlardım…
küçüğüm,
küstüm çiçeğim
yüreğini bana prangalı bilsem
prangayı ayaklarıma değil yüreğime bağlardım…


bElIeVe
 
Katılım
29 Eki 2006
#7
Ynt: Hayatı Islıklamak...

konuşmak için karşında çırpınışıma
neden bir omuz silkişiyle sustun
avuçlarındaki bu cam kesiği yumruklar
bu düğümleniş,
demir parmaklık gibi saçlarının altında hapsettiğin
prangalı dudaklar neyin susturulmuş şahidi
yüreğinin kapılarını ardından omuzlatan
bu gizleniş nedir…
şu eteklerine tutunamayıp
usulca ayak uçlarına dökülenler
hayallerimiz değil mi

Nedir bu et yığını kadavra duruş
Bedenin mi ayaklarına ağır
başın mı bedeninde taşınmaz bir yük
bu omuzlarındaki çöküş
Benden götürdüklerinle dolu ayrılık bohcası yükü mü

Neden… Zühre neden
Kalmana onlarca neden varken
Bu zamansız ayrılık
Yaşanmamış zamanlarımızdan bu kaçış neden

Kaldır kafanı zühre
dik tut başını…
gözlerime bakamıyorsan
bari göze aldığın ayrılığın
seni benden götürmek için yolladığı yola bak

Konuşmayacak mısın
Kulağımda çınlanası bir kelime
Dahi bırakmayacak mısın
Nedeninden vazgeçtim
Hoşça kal bile demeyecek
Mutluluk da mı dilemeyeceksin

Git Zühre git
Kalbin yolu yarılamış
Bedenini beklemesin…
Bu ayrılık yolcusu bedenini al ve buradan git

Sakın merak etme beni…
Sen sevdaya mezar kazdın
Oysa içine beni attın
Ağlamak mı..?
Nerde görülmüş
Ölülerin
toprak atıp gidenlerin ardından ağladığı Zühre
beni gömdün artık git…


bElIeVe
 

Konuyu şu anda okuyanlar : (Users: 1, Guests: 0)

Giriş yap