Her güne bir beyit

Mina

Eskici...
Zât-ı Hakk’da mahrem-i irfân olan anlar bizi
İlm-i sırrda bahr-ı bî-pâyân olan anlar bizi

Bu fenâ gülzârına bülbül olanlar anlamaz
Vech-i Bâkî hüsnüne hayrân olan anlar bizi

Dünyâ vü ukbâyı ta’mir eylemekden geçmişiz
Her tarafdan yıkılıp vîrân olan anlar bizi

Biz şol abdâlız bırakdık eğnimizden şâlımız
Varlığından soyunup uryân olan anlar bizi

Kahr u lûtfu şey’-i vâhid bilmeyen çekdi azâb
Ol azâbdan kurtulup sultân olan anlar bizi

Zâhidâ ayık dururken anlamazsın sen bizi
Cür’a-yı sâfî içüp mestân olan anlar bizi

Ârifin her bir sözünü duymaya insân gerek
Bu cihânda sanmanız hayvân olan anlar bizi

Ey Niyâzî katremiz deryâya saldık biz bugün
Katre nice anlasın ummân olan anlar bizi

Halkı koyup lâ mekân ilinde menzil tutalı
Mısrîyâ şol cânlara cânân olan anlar bizi


Niyâzî Mısrî
 

evla

Gündüz yarasalarıyız biz.
Senin hüsnün benim aşkım senin cevrin benim sabrım
Cihanda dem-be-dem artar tükenmez bî-nihâyettir
Zeynep Hatun.
 

Dilhun

Dîvân Üyesi
Hevâ-yi aşka uyup kû-yi yâre dek gideriz Nesîm-i subha refikiz bahâre dek gideriz

Pelâspâre-i rindî bedûş kâse bekef
Zekât-i mey verilür bir diyâre dek gideriz

Verüp tezelzül-i Mansûru sâk-ı arşa tamâm
Hudâ Hudâ diyerek pâ-yi dâre dek gideriz

Ederse kand-i lebin hâtır-i mezâka hutûr Diyâr-i Mısra değil Kandehâre dek gideriz

Tarîk-ı fâkada hemkefş olup Senâîye
Cenâb-i Külhani-i Lâyhâre dek gideriz

Felek girerse kef-i Nâilîye dâmânın
Seninle mahkeme-i Girdgâr e dek gideriz.

Nâilî
 

Dilhun

Dîvân Üyesi
Sanırım bir kaç izâh birakmak iyi olacaktır:)

Hevâ-yi aşk: Aşk arzusu.
Kûy-i yar: sevgilinin oturduğu yer.
Nesîm-i subh: Sabah rüzgârı.


Pelâspâre-i rindi: Rintlik çulu.
Pelâspâre-i rindîbedûş: Rintlik çulu omuzda olarak.
Kâse-bekef: Çanak (şarap çanağı) elde olarak.
Bedûş ve bekef kelimelerindeki (be)ler Farsçanın bir nesne edatıdır.

Zekât-i mey: Şarabın zekâtı.
Rintliğin, yani hayatin maddî kıymetlerini tanımadan gönül âleminde kayıtsız yaşamanın zevkini anlatan bu beyitte şair, şarabın zekâtı verilen bir diyar demekle, dünyadaki bütün işlere ve hareketlere ancak dinî taassubun dar görüşüyle bakan kaba sofuların sözlerinin geçmediği, şarabın ulu orta haram sayılıp menedilmediği, hattâ muhtaçlara şaraptan zekât verildiği bir muhiti kastetmektedir. Şarap, eski hayatta, dar şeriat telâkkilerine karşı serbest düşünüşün bir sembolü, adeta bir isyan bayrağı hükmündedir. Divan Edebiyatı şairleri, şarabın mahiyetini anlamıyan zahitlere daima tarizlerde, hücumlarda bulunurlar.

Tezelzül-i Mansûr: Mansurun sarsıntısı. 921 de ölen ve Hallâç lâkabıyla tanılan Mansur, meşhur bir mutasavvıftır ki, ruh erginliğinin en yüksek derecesine varıp enelhak (ben hakkım) dediği için, bu sözünün manasını anlamayan şeriatçıler tarafından, Allah’lık iddia ediyor diye asılmıştır.
Tasavvufta enelhak sözünün delâlet ettiği mana, hakla hak olmak dünyaya ait bütün hırs ve arzulardan ruhu temizleyip ilâhî varlığa yaklaşıp karışmaktır.
Arş; eskilerin inanışlarına göre dokuz kat, yahut üstüste geçmiş dokuz kubbe farz edilen göğün en üst tabakasıdır ki buna feleküleflâk, felek-i a'zam ve felek-i atlas da denir. Sâk bacağın dizkapağı ile topuğu arasındaki baldır kısmıdır. Ağaç gövdesi manasına da gelir.
Sâk-ı arş: Arşın direği.
Arşın sâkına Mansûrun tezelzulünu veririz ifadesinin delâlet ettiği mana, Mansur’un davasıyla arşın temel direğini sarsarız, bu idealin akislerini oraya kadar yükseltirizdir.
Pâ-yi dâr: Darağacının dibi.

Kand-i leb: Dudağın şekeri; dudaktaki tat.
Hâtır-i mezâk: Damağın hatırı, düşüncesi.
Hutûr etmek, hatıra gelmek demektir.
Diyâr-i Mısr: Mısır ülkesi.
Gerek Mısır’da, gerek Hindistan’daki Kandehâr eyaletinde şeker kamışı yetişmektedir. Dudağın lezzeti dolayısıyla bu memleketler hatırlanmıştır. Ayrıca kand ile Kandehar arasındaki kelime münasebeti de göze çarpmaktadır. Kand, şeker demektir.

Tarîk-ı fâka: Fakirlik, yokluk, ihtiyaç yolu.
Hemkefş olmak; pabucu bir olmak, aynı ayakkabıyı giymek, ayaktaş olmak, aynı yolda olmak demektir.
Bu beytin manasını anlamak için, Senâî ile Külhanîi Lâyhâr’ın kim olduklarını bilmek lâzımdır:
Hakîm Senâî, X’uncu asırda yaşamış, İran’ın meşhur mutasavvıf şairlerinden biridir ki gençliğinde, diğer şairler gibi, zamanının hükümdarına kasideler yazarken Külhanîi Lâyhâr isimli bir meczubun sözlerinden müteessir olarak şahın methi için yazdığı kasideleri yakmış ve sonra dehasını hikmet ve marifet yoluna çevirerek bu tarzdaki eserleriyle büyük bir şöhret kazanmıştır. Bundan anlaşılıyor ki, Senâî, Külhanîye rastgelmeden önce dünyanın servetine, hükümdarın iltifatına kıymet veren bir adammış; fakat Külhânînin sözleri ona hakikatin kapılarını açmış. Nâilî de bu beytinde bu hadiseye telmih etmektedir.
Külhanî’nin lâkabı olan Lâyhâr kelimesinin lûgat manası "tortu yiyen, şarap tortusu içen” dir.

Kef-i Nâilî: Nâilî’nin eli, avucu.
Mahkeme-i Kirdgâr: Allah’ın mahkemesi.
 

Kâşif Çelebi

Dîvân Üyesi
Mâr ise adû biz yed-i beyzâ-yı Kelîmüz
Tûfân ise dünyâ gamı biz keştî-i Nûhuz
Rûhî-i Bağdâdî
(Düşmanlar yılan ise biz de ipleri yılan yapan Firavun'un büyücüleri karşısındaki Hz.Mûsa'nın "yed-i beyzâ"sıyız.Dünya gamı tufan ise biz o tufanın zarar vermediği Hz.Nûh'un gemisiyiz.)
 

Dilhun

Dîvân Üyesi
Mecrûh idük Allah bilür tîr-i cefâdan
Bin gûşe görürdük ham-ı ebrû-yı kazâdan

(Allah biliyor ya cefa okundan yaralı idik. Kazâ kaşının eğrisini hep bin köşe görürdük. Kazâ daima en çatık kaşlı biçimi ile tecelli ederdi.)
 

Benzer konular

Bu içeriği görüntüleyen kullanıcılar (Kullanıcı: 0, Ziyaretçi: 1)

Üst Alt