İskender Pala'nın Köşesi...

Mecelle’nin söz konusu ettiği hükümler, o dönemde uygulanmakta olan İslamî hukuk düzeninin eseri olmakla birlikte günümüzün evrensel hukuk kurallarına da tamamiyle uymaktadır. Zaten bunun aksi de düşünülemezdi. Burada önemli olan husus, hukuku halkın anlayacağı ve kolayca öğreneceği hâle getirmek ve onu insanların vicdanlarına yansıtabilmektir. Çünkü yasaklar ve özgürlükler ancak vicdanlarda şekillenirse toplum barışından ve huzurundan söz edilebilir. Aksi takdirde polis gücüyle korunmanın esas alındığı bir zeminde neyin suç, neyin hak olduğunu bilmeyen kuru kalabalıkların kakafonisiyle savrulan insanların yaşadığı bir güruh ortaya çıkar. Mecelle-i Ahkâm-ı Adliye, gerek veciz ifadesi, gerekse formüle edilmiş kuralları sayesinde yüzelli yıl önceki insanları bu tür karmaşalardan koruyordu. Keşke bugün de, şöyle kuralları akılda kalan, veciz bir anayasamız olsaydı.

Aşağıda Mecelle’nin giriş bölümünü teşkil eden kısımdan bazı maddeler seçtik. Öğrenmek, bireysel ve toplumsal hukukumuz açısından son derece yararlıdır.

Bir işten maksat ne ise, hüküm ona göredir...

Şekk (şüphe) ile yakîn (kesin delil) zail olmaz (çürümüş olmaz).

Bir şeyin bulunduğu hal üzere kalması asıldır.

Zarar kadîm (sürekli) olmaz.

Beraat-ı zimmet (masumiyet) asıldır.

Kelâmda (sözde) asl olan mana-yı hakikidir (kastedilen anlamdır).

Meşakkat (zorluk) teysîri (kolaylığı) celb eder.

Zaruretler memnu (yasak) olan şeyleri mubah (yapılabilir) kılar.

Bir özür için caiz olan şey ol özürün zevaliyle (ortadan kalkmasıyla) bâtıl olur.

Mâni (engel) zail oldukta (ortadan kalkınca), memnû (yasak) avdet eder (geri döner).

Bir zarar kendi misliyle izale olunmaz (giderilmez).

Ehven-i şerreyn ihtiyar olunur (iki şerden iyiye yakın olanı tercih edilir).

Alması memnu (yasak) olan şeyin vermesi dahi memnudur.

Ezmanın (çağın) tagayyüriyle (değişmesiyle) ahkâmın (hükümlerin) tagayyürü inkâr olunamaz.

Asıl sâkıt oldukta (hükümden düşünce) fer’i (ayrıntı) dahi sakıt olur.

Bir şey bâtıl (geçersiz/yasak) oldukta, onun zımnındaki (alt birimindeki) şey dahi bâtıl olur.

Kelâmın imali (bilinenin söylenmesi) ihmalinden (susmaktan) evlâdır (iyidir).

Mükâtebe (yazışma) muhatebe (konuşma) gibidir.

Hatası zahir (açık) olan zanna (şüpheye) itibar yoktur.

Tevehhüme (kuruntuya) itibar yoktur.

Kişi ikrariyle (sözüyle) ilzam olunur (sorumlu tutulur).

Külfet nimete ve nimet külfete göredir.

İskender Pala (Bir köşe yazısından)
 

Dil-şâd

Benim tedbirim, Sen'in takdirinden küçüktür.
Bize de bir Selâm eden yok mudur?

Bize de bir Selâm eden yok mudur?


“De ki Allah'a hamd; seçtiği kullarına selâm olsun.”(Neml, 59) Hatırası kalbe ışıklarla dökülen, En güzele, en iyiye, en sevgiliye, Selâm, sonsuzluğun aydınlık bahçesinden, Selâm, senelerce, senelerce öteye...

Selâm ile başlayalım söze, atalara uyarak; selâm söyleyelim, selâmla söyleşelim ve selâm gönderelim güzel atlara binip giden güzel insanlara. Selâm olsun O'nun seçtiği kullara ve selâm olsun bu satırları okuyan dillere.

Selâm.. İki hece.

Selâm, Allah adı, zevalsizlik.

Selâm, muhteşem bir medeniyet katarı. Pek çok adın kökü, kökeni... Selim ile Sâlim, Selâmi ile Selâmet... Süleyman ile Müslim, Müslüman ile İslâm... Hep aynı kökten, hep aynı çiçekten. Renk renk esenlik, ışık ışık tebessüm.

Barıştır selâmın bir anlamı ve bir anlamı huzur.

Güneş gibi doğar selâm kin ve nefretin kör kuyularına ve yıldızları serper duvarına yüreklerin. Bir ilk yaz rüzgârı gibi eser en âsûde yerinde zamanın ve öksüz vâveylâlarını Leylâların gülistan bülbülleriyle âhenge çeker. Görevi put yontmak olan Âzer'lere bir İbrahim baltası, kirpik uçlarına konan pervasız damlalara şefkat eli olur selâm. Depremlerin şiddetini bir selâm sözcüğüdür düşüren ve sonra sükun dolduran ayaz akşamlara.

Selâm iyi dilektir, temennidir. Günün ve gecenin herhangi bir vaktinde güzelleştirir hayatı. Saraylarında hançerler asılı duran hükümdarlara munis geçimlilikler ve barışlar götürür selâmlar. Diline ve dinine bakmadan yayılır selâmın rânâ güneşi cihana. Bonjour, au revoir, hello, sayanora, iyi günler... Ama ille de merhaba, merhaba.

Merhabâ ey sırr–ı Furkân merhaba
Merhabâ ey derde derman merhaba


Selâm yakınlaşmadır başka bir anlamda ve eman verir insana. Yürekten bir karşılığı selâmın, emniyet hissi dağıtır âsumâna. Aşinalıklar gün doğumunu bekler selâmın kapısında; çivit mavisi kerpiçlerde solan umutlar bir sabah rengiyle aydınlanır. Günün ilk sevinci bir günaydından yansır yanaklarımıza; iyi bir dilek sözüyle kapanır kapıları karanlıkları kaplayan hüznün. Az anlayanı olan gizli bir dizenin getirdiği selâmdır hatırlatan bize aşkın kırık dallarla çizilmiş resmini. Hasretlerimiz düğüm düğüm selâmlarda gizlenir ve seher yelleriyle gönderilir yâr olan uzak diyârlara.

Bâd–ı sabâ selâm eyle o yâre
Pek göresim geldi illerimizi
Gönül arzu çeker amma ne çare
N'ideyim tutan var yollarımızı


Güzel övgüdür selâm; salât u selâm üzerine olası seçilmiş kullara gülbang edilir beş vakit. Suya eğilmiş nergisler öper ayağını Rahmanî sözlerin. Çılgın dalgalardan çıldırtan güzellikler bağışlar gönüllere ve canhıraş çığlıkları kor ateşlerde söndürür bir gülbang.

Bereket getirir selâm, eve girerken ve elbette yola giderken. Sultanları hanımefendiler olan hânelerde “İşidin ey yârenler aşk bir güneşe benzer.” diyen dervişin yüzü suyuna çoğaltır aşkı selâmlar ve şehzadeleri üç teli birbirine çatan yitik masalların ırak yolculuklarını yakından da yakın eyler selâmlar. Yalnızca bir selâm iledir mutluluğa kavuşması gönüllerin, sonra kurtulur kötülükten nefisler. Sekiz uçmaktan birinin adı olur sonra Dâru's–selâm ve selâmlık dairelerinde eski konakların, aydınlık yüzlü, ak esvaplı efendiler mahur makamında nefesleriyle yeniden yaşamaya başlar o dervişin dilinden:

Biz bu ilden gider olduk, kalanlara selâm olsun
Bizim için hayır dua kılanlara selâm olsun


Selâm ile başlar ve selâm ile sona erer bütün mektuplar. Ve en güzel cümleleri selâma adanır özlemlerin... Bir selâm güzeli çiçek açar pervazlarında sevginin, bir yağmur çiselemeye başlar selâm yurdunda toprak kokularına karışan. Selâm kapılarını açmaktır duyguların ve yücelir selâm ile insan. İlahî huzura selâma duranlar, sağda ve solda âmâde yazıcı meleklere selâm vererek geçerler ubudiyet eşiğini ve yeniden bürünürler beşeriyete.

Heyhât!.. İs mürekkebiyle yazılmış kitapların kenar tezhiplerinde unuttuğumuz mahzun ve melul karanfillere döndürdük şimdi selâmı. Rüşveti bile alanlar selâmı almıyorlar artık.


“Sizden biriniz bir meclise girdiği vakit evvela selâm versin.” ve “Aranızda selâmı yayınız!..”

“Küçük büyüğe, az çoğa, süvari piyadeye, geçen oturana...”

Bakî mahabbet, uhuvvet ve's–selâm!..


İ. Pala
 

Dil-şâd

Benim tedbirim, Sen'in takdirinden küçüktür.
Derinlerde Bir Yerden Yaralandık...

Derinlerde Bir Yerden Yaralandık...

İnsanlarımız eşyanın ruhundaki tabiiliği ve sadelik fikrini unutalı hayli zaman oldu. Kişilerdeki illetin, millete yansıması böyle başladı sanki. Amme ruhundaki illetli değişim geldi sonra. Onu bertaraf etmeye çalışırken varlığın cüzlerine sinmiş olan ulviyeti tabiatından ayırdık ve çözülmeler birbirini takip eder oldu. Vicdan duygusunun kaybolması da insandaki adalet hissini yok etti giderek.

Mevlânâ "A kardeş! Sen yalnızca duyuş ve düşünüşten ibaretsin. geri kalanın ise yalnızca et ve kemiktir." der. Duyuş ve düşünüş, insanın ulvi yönünü temsil ediyordu oysa. Bu kabiliyeti yitiren insanın eşyayı algılayışı da elbette ruhsuz olacaktı.

Yaptığı her şeyi insandan evvel Allah'a beğendirmek üzere çalışanlar, ulvi yüzleriyle bakarlar insanlara. Onlar kendilerinden çok insanlık için yaşarlar. Temiz işler gören her beden elbette temiz bir ruha hizmet eder. Ama temiz bir ruhu olmayan her beden bir başka sapmanın temeline taş taşır. Gerçeği görenler, bedenin değil ruhun; midenin değil gönlün emrinde çalışanlardır çünki. Ruhları ve gönülleri hastalığa tutulanlar ise derinlerdeki yaraya merhem bulmayı düşünmezler asla. Ve çözülme topluma bazan bir küçük ihmal, bazan önemsiz bir rutin dışılıkla sirayet eder. Bu da mazrufa değil, zarfa; batına değil, zâhire; içe değil dışa önem vermeyi doğurur. Bundan öte illet olur mu sizce?

Vaktiyle bir Çin denemesi okumuştum. Hunan eyaletindeki bir olayı anlatıyordu. Yazarın anlattığına göre eyalette bazı avcılar vardı. Bunlar bambudan yapılmış bir kavalla hayvan seslerini taklit etmekte o kadar başarılıydılar ki bunu av için kullanmak istediler. Günün birinde oklarını, yaylarını, ateş çanaklarını alıp ormana gittiler. Ceylan avlamak istiyorlardı ve ceylanın sesini taklit ederek onları kendilerine çektiler. Sonra ateş çanaklarını açıp hayvanlara ateş ettiler.

Çevrede gezen sansarlar ceylanların sesini duyup yanlarında toplanmaya başladılar. Avcılar korkmuşlardı. Sansarları kovmak için kaplanın sesini taklit ettiler. Sansarlar kaçtı; ama bu sefer kaplanlar geldi. Avcılar daha çok korktular ve kaplandan daha güçlü olan ayının bağırmasını taklit ettiler. Ayı gelince insanların onu kaçırmak için taklit edecekleri yeni bir ses kalmamıştı ve parça parça edilip yok oldular.

Bugün derinlerde saklı gerçeği bilmeden görünüşe bağlı kalan insanlar, ayıların avı olmaktan kendilerini kurtaramıyorlar. Oysa içtekini okusalardı ne ceylanlar, ne de insanlar telef olurdu. Hani şair der ya:

Zen merde, cüvan pîre, keman tîrine muhtac
Eczâ-yı cihan cümle biribirine muhtac


Yani ki; "Kadın erkeğine, genç de yaşlısına muhtaç. Nasıl ki yay da oka muhtaç!.. Böyle böyle kainatın bütün cüzleri birbirine muhtaçtır."

Ne buyrulur, biz de ruh ve gönle muhtacız!.. Ha?..


İ. Pala
 

Lamia

Divan Üyesi
Noktanın Çizgiye Kavuştuğu Yer

            Noktanın çizgiye kavuştuğu yer

        Kur'an-ı Kerim'in üzerinde üç karınca geziyorlarmış. Sayfadaki harflerin güzelliğini ve onun ifadelendirdiği mucizeyi görünce birincisi demiş ki "Bu güzellik çizgidendir." "Hayır", demiş diğeri "Bu, kalemdendir." Sonraki "Yok, yok! Olsa olsa eldendir."
        Tekrar söz almış birincisi ve "Galiba o ele takat veren koldandır." demiş. Böylece her bir harfin ayrı bir noktasında durup sayısız ihtimaller üzerinde tartışmışlar: "Kolu taşıyan bedendendir." "Bedene anlam katan ruhtandır." "Histen, eşyadan, mekandan, kainattan..." derken uzayıp gitmiş tartışma ve karar: "Bu güzellik hiç şüphe yok ki Allah'tandır."
        Geldiler...
        Sonsuzluğun ilhamını satırlara dizmek için geldiler...
Sözü kelam derecesinde söyleyenlerin hikmetlerini kayda geçirmek üzere geldiler. Bir hat çizdiler kendilerine ve adına hüsn-i hat dediler. Doğru yolda çizgi çizgi, sınır sınır, kıvrım kıvrım dilnüvazlıklar gösterdiler; bıkmamacasına âyetler, menşurlar, beratlar, kaydettiler. Gül yanaklar ve gonca dudaklar üzerinde cüvanî ayva tüylerince incelikler sergilediler. Sevilenin mushaf cemaline, Mekke yollarının kumlarında ezilmiş is mürekkepleriyle âyet âyet tefsirler, fasıl fasıl hâşiyeler yazdılar.
        Hayata ruhânî bir anlam katmak için geldiler ve harflere teşbihler, kelimelere mecazlar yüklediler. Nebatî alfabesini Medenî ve Mekkî terakkiler ile Kufe köşelerinde Kufî diye yorumlayıp çiçekler ve örgülerle tezyin ettiler.
Geldiler...
      Abbasî veziri İbn Mukle idi kutlu gelişlerin ilk kafilesâlârı. Sülüs, nesih, muhakkak, reyhanî, tevkî ve rik'a onun kalemiyle estetik yelpazelerde çiçek çiçek desenlendi. Kelam'ın Rahmanîliği yazıya sirayet eyledi birdenbire. Sonra İbn Bevvâb... Osman Gazî Söğüt'e yerleşiyordu Musta'sımlı Yakut yazıya hendesî ve riyazî kaftanlar biçtiğinde. Meğer, güzel ne güzel olmuştu.
      Geldiler...
      Ve İstanbul'u çok sevdiler...
      Her güzel gibi kalem güzellerini de zarafet ve nezaketin munis âğûşunda büyüttü İstanbul. Fethe rastlayan yıllarda Amasya'dan bir yıldız doğdu İstanbul semalarına. Adı Hamdullah idi ve Yakut'un güzellerine Türk esvapları giydirmişti. Biri diğerinden üstün, cıvıl cıvıl, hareketli ve pek de olgun altı güzel, böylece ün saldı altı yöne ve gören "maşallah" dedi. Cihanın iki boyutlu güzellik pazarı İstanbul'da kurulacak ve İstanbul darb-ı mesel olacaktı artık: "Kur'an, Mekke'de indi, Mısır'da okundu, İstanbul'da yazıldı." Ve Mushaflar burada yazıldı tekrar tekrar, buradan dağıldı cihan cihan.
      Geldiler...
      Evvelce adı sülüs olan harfin üçte birlik kısmına devirler ve kıvrımlar nakşettiler önce ve sonra üçte bir daha küçültüp harflerin nesih dediler adına. Fesleğen kokulu reyhan ile doğruluğu daha belirgin olan muhakkakı da böyle ölçtüler. Tevkî ile rik'a dahi bir büyüklük ve küçüklük farkıyla yayıldı sayfalara kalemlerinden asırlarca. Her hattın irisini celî okudular, divan zabıtlarını divanî ile tuttular. İran'ın ta'lîk'i İstanbul semalarında kırlangıç kanatlarıyla uçan nesta'lik oluverdi ve sonra müsennâlar, müselseller, sünbülî ve şecerîler sökün etti bir bir.
      Geldiler...
      Osmanlı'nin ihtişam çağında Karahisarlı Ahmed olup geldiler. Yazının güzelleri onun takılarını taşıdılar uzunca bir müddet. Sülüs ve nesih hattıyla hilye yazmak üzere Hafız Osman adıyla geldiler. Celî sülüs ile camilere levhalar yazmak üzere Mustafa Râkım'ın gelmesi bekleniyordu zaten ve o hattın rönesansını tamamlamak üzere geldi. Ve haykıracaktı onun bir kıt'asını görünce kendi ressamlığından utanıp Picasso, "İşte gerçek resim!" diye. Ritmik tekrarların en olgun deseni şimdi ulvileşiyordu İslam yazısında.
      Geldiler...
      Baba oğul iki yesarî (solak) idiler. Tanzimat'a yakın yıllarda Türk kimliğini nesta'lik ile bunlar verdi hüsn-i hatta. Bundan böyle şiir kitapları ve mimarî kitabeleri onların kalemiyle yazılacak, Müteferrika'nın matbaasında onların harf kalıpları kullanılacaktı. İllâ ki Mustafa İzzet idi çıldırtıcı güzelliklerin harf kılığına girebileceğini ispat eden. Samî olup geldiler sonra, İsmail Hakkı olup geldiler. Kâmil, Hulusî ve Halîm isimleriyle müsemma olup geldiler. İmbiğinden harflerin bir Amidli Hami Efendi düştü çağımıza.
      Hüsn-i hat bir resim idi, saltanatın Kur'anî derinliğiyle renk bulan ve bir kompozisyon, kainatın en seçkin tasvirini okutan. Bir mimarî gibi maddenin gönle akseden yüzünde yaşadı hep ve bir heykel olup hikmetten ruh üflendi mânâsına insanın, boy (elif), kaş (rı ve nun), göz (sad), ağız (mim), saç (lam ve cim) olup hayat buldu bedenimizde. Hüsn-i hat bir aşk idi ve topyekun bir medeniyeti yüklenip taşıdı geleneği bugüne. Noktanın çizgiye kavuştuğu yerdeki mutlak âhenk.
      Ve geliyorlar...
      Adlarını sayamayacağım kadar güzelliklerle geliyorlar...
Elini kestiklerinde, kalemi koluna bağlayıp Kur'an yazan hattat aşkına!..
 

Dil-şâd

Benim tedbirim, Sen'in takdirinden küçüktür.
Uyudun Uyanmadın Olacak...

Uyudun Uyanmadın Olacak...

"Nerede olursanız olun, ölüm size ulaşır; sarp ve sağlam kalelerde olsanız bile."(Nisâ, 78)

Ölüm...

En alımlı gerçeğimiz bizim...

Değişmez kaderimiz ve varlıkta muhteşem hakikatimiz... Kaçışı olmayan, kurtuluşu bulunmayan güzellik. Bir yerde susmak gibi; bir yerde konuşmak kadar... Ağyârdan uzakta yâr; Sevgili vuslatına özge diyâr... Ebedî hakikat. Başa gelecek, bir kez ve tek başına...

Zaman öldükçe yaklaşır ölümün de zamanı. Âdem'le yürürlüğe giren en değişmez yasadır o ve sagulardan, yuğlardan, ağıtlardan, mersiyelerden tanıdığımız hükümdür işleyen artık. Bazan âsûde bir bahar ülkesi rinde, bazan bir gül seher vaktinde açan; lâkin vatandan ayrılışın ıstırabı...

Belki çok uzak, belki çok yakın bize ölüm. Bize ne uzak, ne yakın bize ölüm. Yüksek duvarların ardında harabelere sakladıkça uzaklaştırdığımızı sandığımız da, iç odalarda Yasin'lerle yıkayarak sabaha ulaştırdığımız da o. Yalancı hayata gerçek teselli, metafizik âleme sonsuz dokunuş...

Yaprak nasıl düşerse akıp kaybolan suya
Ruh öyle yollanır uyanılmaz bir uykuya


Öyle ya, ölüm bir sudur akan, kendi bildiğince. Endişe, korku, kaygu, heyecan... Ne vefasız geçmiş yetişir imdada; ne gelecekten umut kalır. Hüzün damlalarıyla yıkanır gemi son defa ve kirlerini arındırır masivanın. Süslerinden sıyrılır dünya, takılarını atar bir bir, şuhluğu kaybolur kurşunî düşünceler arasında. Bir yol olur uzanır, bütün köprüler büyük ülkeye bağlar yolu. Sonra bir nur doğar lâhuttan, en güzel, en bahtiyar, en aydınlık ve en temiz; uçurur gider uçmaklara ebediyyen. Bin kez ölenler her gün, ya ki Circisleyin yaşayanlar hayatı, bilirler o vakit ölmediğini canların. Hani ya,

Ten fânidir can ölmez, ölenler geri gelmez
Ölür ise ten ölür, canlar ölesi değil


İlahî adalet başlar ölümle ve ölüm eşitler herkesi. Cebi, yeni bulunmayan bir beyaz bezdir sarılan insana. Fakir mi zengin mi; sultan ya kul mu; beyaz mı zenci mi; kadın ya erkek mi; sorun, yaşlı mı genç mi?!.. Ölüm rüya mı, gerçek mi? Yahut ki gerçek rüya mı, ölüm mü? Dünya mı, öte mi asıl yurt; nefes mi vatan, ya ki sükut?!.. Uzun yollar boyunca ölüme mi gidiyor hayat; hayat mı ölmekte uzun yıllar boyunca!?.. Bütün çeşmeler ölüme susayanlar içindir oysa. Ağla karanfil ağla!.. Düşmeden gökte yıldızın...

Ölüm zıtların kırılgan düğümü. "Yokta varlığa yol veren geçit", toprak bir âsumanın mahpusu. Toprağın altında bir saklambaç... Beden ve ruh, cansız; ama yaşayan. Yalan ve gerçek; umut ile korku. Tükenen ve başlayan yol. Bir Makber nağmesi, bir Yunus ilahîsi. Bir şiir ve bir ilham... Ölüm, pusuya yatmış doğduğumuzdan beri seyretmekte bizi...

Ne kötü bir dünya bu, sevgisiz, acımasız
Yaşarken doludizgin, ölüvermek apansız


Ölümden korkmak, her gün ölmek demek... Çıkmaz sokakta kaybolmanın çıkmazı... Mutlak ve muhakkak... Ağladıkça her ölenin ardından biraz daha öldürür bizi. Ölümü öldüremedikçe (!) insanlık... Bulmadıkça âb–ı hayat iksirini, bengisu ermeyince zulumât ülkesinden... Rastlaşmadıkça Hızır ile İlyas'a... Güzel ölümdür kurtuluş bize. Ebû Türâb gibi.. bir çöl ortasında.. hiçbir şeye dayanmadan, ayakta ölmek ve sonra alıp tabutunu gitmek.. özlenen ötelere.. tek başına.


Ne zaman geleceksin ey!.. Kış mı yaz mı, gece mi gündüz mü, sabah ya akşam mı?

Güzel ölüm ver bana Rabb'im! Azığım has, binitim yürük olmasın isterse. Ama ölmeden önce ölenlerin ardından, affedilmişlerin ve müjdelenmişlerin arkasından yalınayak, belki topallayarak... Ta has bahçede Efendim'e varayım.



İ. Pala
 

Dil-şâd

Benim tedbirim, Sen'in takdirinden küçüktür.
Eşref saat nedir?

Eşref saat nedir?

Bir işe başlamanın uğurlu ve uygun zamanını tanımlarken “eşref saatini bekle” telkininde bulunur, yahut yapılan bir işin hayırlı sonuç vermesi durumunda “eşref saate rastladı” deriz.

Bir kimseye bir işi yaptırmanın en uygun zamanını bildirmek üzere kullandığımız bu deyimin aslı eşref–i saat (zamanın şereflisi, muvafık zaman, denk gelme) şeklinde ifadelendirilen bir astroloji terimidir.

Tarihte gök bilimleriyle ilgilenen ilk medeniyetler Sümerler ile Keldanîlerdir. Mezopotamya’nın bu eski kavimleri gök cisimlerine tapar ve yıldızların hareketleri ile aldıkları değişik konumlardan bazı hükümler çıkarırlarmış. Şimdi astroloji dediğimiz ilm–i ahkâm–ı nücûm’un esası işte buraya dayanır.

Astrolojiye göre insanların ve kainatın hareket ve tavırlarında burçların etkisi daima hissedilmektedir. İnsanlar, hayvanlar, bitkiler ve madenlerden her biri bir burcun ve gezegenin etkisi altında hareket eder. Duygular, ahlak, huylar, sağlık vb. bakımlardan burçlar değişik zamanlarda değişik etkiler gösterir ve bazen olumlu, bazen olumsuz sonuçlara sebep olurlar. Astroloji sisteminde yer alan her bir yıldız ve gezegenin etkisi altındaki insan da yıldızına uygun olarak iyi veya kötü, cimri veya cömert, neşeli veya üzgün, kısaca talihli veya talihsiz dönemler yaşarlar. Eskiler gezegenlerin kutlu ve kutsuz zamanlarını tespit etmişlerdir ve bir gezegenin ilk hareket noktasına dönüşünü, onun kutlu zamanı kabul edip buna zaman–ı şeref (veya şeref–i şems, şeref–i kamer) demişlerdir.

Yıldızların burçlar sistemindeki konumları uğurlu (sa’d) veya uğursuz (nahs) dönüşümlerle doludur. Gezegenlerin on iki burcu sınırlayan zaman dilimlerine girişleri (yükselen burç) ve duruşları, o burcun güneşe göre konumu içerisinde bazen uğurlu, bazen de uğursuz zamana denk gelir. Bu yüzden, her burç için aylık veya günlük dilimdeki kutlu ve kutsuz saatler değişebilir ve bazen ayın başında olan kutlu saat (sa’d), bir sonrakinde sonuna; birinde gün ortasına rastlayan kutsuzluk (nahs) ertesi gün akşam veya sabaha rastlayabilir. Bunu ancak astroloji ile yakından ilgilenenler takip edebilirler. İşte uğurlu olduğu tespit edilen veya zannedilen böyle bir zamanda başlanılacak işlerin insana uğur getireceğine inanılır ve buna eşref–i saat denilir.

Eskiler eşref saate çok önem vermişler ve yıldız ilminin bu şubesini ayrıca ele alıp ihtiyârât adıyla özelleştirmişlerdir. Emeviler ve Abbasiler’den başlayarak hemen bütün İslam saraylarında mevcut olan müneccimlerin uğraştıkları işlerden birisi de eşref saati tespit etmek ve onları belli dönemlere ait listeler hâlinde sultana sunmak olmuştur. Osmanlı sarayında da müneccimbaşılık müessesesi bulunur ve padişahın tahta çıkması, şehzadelerin doğumu ve isimlerinin konulması, savaş ilanı, ordunun hareketi, önemli bir devlet işine başlanılması, sadrazama mühür verilmesi, bina inşaatına temel konulması, denize gemi indirilmesi, sultanların düğünlerinin yapılması vs. pek çok konunun zamanı tespitte müneccimbaşı son sözü söylemiş ve işler ona göre yürütülmüştür. O kadar ki eşref saati bir dakika bile tehir edilmeyerek bütün teşrifat ve protokolü ona göre düzenlettiren padişahlar olmuştur. Sultan II. Mehmed’in İstanbul fethi için müneccimlerin belirlediği eşref saatte sefere çıktığı rivayeti bunlardandır.

Günümüzde, açılış merasimlerinde kurban kesilmesi, bir işe başlanılacağı gün sadaka verilmesi, uğur getirsin diye bazı günler özel davranışların tercih edilmesi, uğur sözlerinin tekrarlanması vb. pek çok âdette biraz da bu eşref saat anlayışının etkisi bulunduğu düşünülebilir.

Eski şairlerin eşref saatlerinin, sevgiliye vuslat ânı olduğunu Enderunlu Fazıl’ın şu beytinden anlıyoruz:

Bir gün elbet ola eşref sâati
Bu dil-i şikestemi ben sağlarım


Bir gün elbet sevgilinin eşref saatine rastlarım da şu kırık gönlüm yapılır. Bakî'nin şu beytinden de eski cinci hocaların, eşref saatte muska yazdıklarını anlıyoruz:

Rûyunda la'li üzre hat-ı müşg-bâr-ı yâr
Şîrinlik yazar şeref–i âfitâbda


Beyit şöyle demek: Sevgilinin yüzündeki misk damlası ben, dudağının üzerinde öyle durur ki; görenler, güneş burcunun, şeref saatinde şirinlik muskası yazdığını zannederler.


İ. Pala
 

Dil-şâd

Benim tedbirim, Sen'in takdirinden küçüktür.
Nerdesin ey Ömer!

Nerdesin ey Ömer!

Âdil efendiler çağıydı; çözülemezleri çözdüler, bilinemezleri bildiler, aşılamazları aştılar... Yok ettiler kötülükleri ve var oldular iyilik üzre. Silinmez izler bıraktılar toprakta ve filmin son perdesinde hep birlikte öldüler.

Onlarla birlikte ölen medeniyette bir adalet yitirdik ki efsunkâr güzelliği üstüne güneş doğmayalı nice zaman oldu, aaah!.. Aslanlar kendi tarih(çi)lerini kaybedeli, avcılık öyküleri hep avcıyı yüceltir oldu şimdi.

Adalet ki ahlâkın en temel kavramı, hukukun var oluş sebebiydi... Haklıya hakkını, suçluya cezasını veren emirdi o. Adalet eşitlikti ve "Doğrusu Allah adaleti, iyilik yapmayı ve akrabaya yardımı emreder."

Bahar benzemez adalete; belki sıcağı sovuğuna, gecesi gündüzüne, yeşili mavisine eşit olduğu için bizzat kendisidir adaletin. O yüzden adaletle yapılan işler bahar sevinçleri kadar güzel gelir insana.

Adalet, tılsımlı aynalar içinde ayın bulutu yarışı gibi seyredilebilen tarihin gerçek tekerrürüdür. Engizisyon kilisesinin ateş yakan kamburu adına Dimitrios, ehramlarda taş taşıyan köleler adına siyahî İzis, agoralarda onurları zincire vurulmuş gladyatörler adına Spartaküs ve kurgubilim cyborgları adına Terminatör... İhtilallerde Jan Dark ve Dreyfus... Zendavesta'da Enûşek-revân (ölümsüz ruh=Nuşirevan) ve asr-ı saadette âbideler âbidesi halife...

Kenâr-ı Dicle'de bir kurt aşırsa bir koyunu
Gelir de adl-i İlahî sorardı Ömer'den onu.

Adalet denkliktir; doğunun ve batının kalb şehrinde huzmelenen güzellikler kadar denklik.. Kelimelerle kirli hayatlar çizenlere fidye; ağıt dolu gözbebeklerinde aydınlıktır, akan yüreklere...

Adalet bir karakter bütünlüğü; belki bütün bir karakterdir. Kara çulun üstünde kara karıncayı incitmeyen mizaclarda özü sözü bir olmadır; boş meydanlarda ve tıklım tıklım bulvarlarda, ıssız dağ başlarında ve gürültülü metropollerde vakti erişmiş sırları devşiren derviş misali muhteşem. Şerefü'l-mekân bi'l-mekîn (1) sırrının özüdür, yönetir milletini, devletini, kentini, ailesini... Ruhsuz moderniteye boyun eğmiş insan yüzlü teknolojiler çağında büyük bir pazara çevrilen dünyanın, en küçük pazarı ve en büyük pazarlığıdır adalet... Görünmez askerleri ve sanal güçleriyle makineler köleleştirince ruhları, yarattığı makinenin yaratığı olmaya hüküm giyen insanın en son körlüğü ve en son kötürümlüğü. Adaletsiz dünyada umutsuzluğun, isyanın, şiddetin, paniğin ve yok oluşun alarmı çalıyor şimdi. Alfaların, betaların, gamaların hakkaniyetten uzak âleminde metalik ilişkiler kutsanarak bozuluyor artık dengesi insanlığın. Evrensel toplama kampının mahkûmlarına 'adalet' diye yalnızca gardiyanlarını seçme hakkı tanınıyor yazık ki. Ve kara zindanlara tutuklu kaldı adalet arayanlar...

Adalet sözdedir, kilimi kara şairlerin kalbinden lisana çıkan. Tevhid'dir, na'ttır, medhiyedir. Adalet mazlum dilinde bir âh'tır.

Adalet doğru karardır. Gerçeği bulma vaktinde intibahlar yaşayıp geceyi gündüzden, gündüzü geceden çıkaran; karıncayı ve dağı yaratan; günahı ve ecri var eden adına konuşmak ve susmaktır.

Adalet tanıklıktır. En az iki kişiden sâdır olarak gecenin zifiri kalbine doğan yıldızlar gibi âşikâr, ay kadar berrak ve gün ortasında gün kadar aydınlıktır.

Adalet tartıdır, hayatı ölçen. Ve "İki günü birbirine eşit olan ziyandadır."

Adalet ilimdir, devamlı harcanan, hiç saklanmayan. Ortak mirasıdır insanlığın zira ve asla çatık değildir çehresi. Âlimleri susmuş bir vatan daha iyi değildir âdil sultanları yitirilmiş yurttan. İlmin adaletidir dünyayı tedvir eden ve dalkavukluğudur âlimlerin dünya adaletini yok eden.

Mâlûmdur fısk ile olmaz cihân harâb
Eyler onu müdâhane-i âlimân harâb

Adalet inançtır; her inanmışa kendi inancını reva gören. Benim ahlakıma uymayan değil, kendi ahlakına ihanet edendir ahlaksız. Sahipsizlikler arkadaşsız, çözülüşler bağsız kalınca biter direnci adaletin ve inancı zalimin.

Adalet cesarettir; incir çekirdeğinden küçük haksızlıklar için zülfikâr kuşanıp son savaşlarını veren serdengeçti erlerin gözündeki son umut zerreciğidir. Şövalyelerde düello, çelebilerde nezakettir artık adı adaletin. Omuzlarında demir yıldızlara ihtiyacı olmayanların alınlarında parlar yıldızlar.

Adalet, gülün doğal rengini güle vermek, gül yaprağını gül suyuna sermektir. Oysa insan ne kadar da kendine uzak... Ve insan nasıl da yarım yamalak...

Ah adalet!.. Özgürlükleri yok edilmiş bir toplumda o muhteşem gereksizlik...
Kapatın kara kaplı kitapları ve açın gönül gözlerinizi, açın!..
Dünya ona değmez ki cefasın çeke âdem
Ve adalet rûz-ı mahşerdir.

Bir makamın şerefi, orada oturandan gelir.


İskender Pala
 

Lamia

Divan Üyesi
Meğer aşk bir sarmaşıkmış

Her soruda aşk var, her cevapta daha fazlası...

Aşk nedir, neye aşk denir?
Aşk bir sarmaşıktır ve en iyi bir tanımı da budur. Aşk kelimesinin kökeni de oradan gelir. Sarmaşık bir ağacı dıştan sarar, yemyeşil gösterir ama içten içe kurutur. Nice çınarlar, nice selvi boylular aşkın sarmasıyla içten sararmış kurumuştur, dışı yeşil görünür hâlâ.

Kaç çeşit aşk vardır?


Ne kadar güzel varsa, o kadar aşk vardır. Kitaplar aşkı, ilahi, mecazi ve beşeri olarak tasnif ederler. Üçü de aynı yerden çıkar aynı yere varır. Adı ne olursa olsun aşk, beşerin ve dünyanın yaratılışının sebebidir. Dünya aşk ile yaratılmıştır ve aşk üzerine döner. Aşk bir disk gibidir, döndükçe enerji üretir.
Zekayı da aşk kışkırtıyor galiba. Nice buluşlar, erkeğin kendini bir kadına farkettirmesi uğruna yapıldı... Aşk insana normalin üstünde, aleladenin üstünde fevkalade şeyler yaptırır. Aşk ayrıcalıklı bir haldir.

Aşk nasıl bulunur?

Birdenbire bulunur. Galip Dede, "Birdenbire bul aşkı, bu tufte (armağan) bulanındır" der. Aşk, bir bakıştan ibarettir ve anında bulunur. Çünkü, o kalbin görüşüdür.

Aşk için çıkılan yol her zaman çok uzak mıdır?

Şöyle anlatayım... Bursalı Beliğ'in bir beyti var: Sakın sen kûy-i cananı, uzakdur sanma ey Mecnun.

Seher yola giren âşık, gece Leyla'da akşamlar (Sen sakın ola ki sevgilinin mahallesini uzaktır diye zannetme ey Mecnun. Daha seherde âşık olduğunda gece Leyla'da akşamlarsın. Baktığın, gördüğün, dokunduğun Leyla olur) Şimdi bu beyti başka türlü okuyalım.

Sakın! Sen küy-i cananı, uzak dur!

Sanma ey mecnun seher yola giren âşık, gece Leyla'da akşamlar. Böyle yazılınca, "Aşkı kolay mı zannediyorsun. Bu seher âşık olunca gece Leyla'da akşamlayacağını mı sanıyorsun" anlamı çıkar. Birincisi beşeri aşktır, ikinci ilahi aşktır.

Bir de büyü var. Aşk'ın büyüsü nasıl görünür?

Aşktaki büyü, kendiniz olamamaktadır. Kendiniz gibi davranmadığınız zaman aşk sizi büyülemiş demektir. Sevgi büyü değildir. Sevgi, duygularımıza hakim olabildiğimiz noktaya kadar, olan şeydir. Büyüleyen kısım aşka varınca geliyor. Mecnunluktur, çılgınlıktır o nokta. Sen sen olmaktan çıkarsan, aşk başladı demektir.

Aşk bedeni nasıl kuşatır?

Bu, kalp ile zihnin örtüşmesidir. Kalbin, akla hakim olup oradan gözünüzü, kulağınızı, ihtiyatınızı kapladığı an aşk bütün genleri ve hücreleri kuşatmış demektir.

Bu noktada mı aşk'ın gözü körleşir?

Kördür evet. Siz bakarsınız ama gördüğünüz görmek istediğinizdir. Kalbin görmek istediğini görmeye başlarsınız. Çünkü aşk bir bakıştır ve güzelliği sadece siz görürsünüz. Leyla kara kuru bir kızdı ama Mecnun'un gözüyle bambaşkaydı.

Hasret aşk'ı ne kadar büyütür?

Sevgiliden ne kadar ayrı kalırsanız aşkınız o kadar büyük. Bugün tanışır, yarın kolkola gezerseniz aşk o kadar olacaktır. Üç ay ayrı kalırsanız büyür, askere gidersiniz çoğalır.

Gayret aşk'ın kardeşi olabilir mi?

Aşk, iki yönü olan bir gayrettir aslında. Sevgili için ve sevgi için gayret duymaktır. Sevgi için gayret, başkalarına sevgiliyi göstermemektir. Sevgili için ise, başkalarından sevgiliyi kıskanmaktır. Ve sevgili için bu gayret şefkatin ta kendisidir.

Allah'ın kullarına aşkında da aynı şey yok mu?

Allah-ü Teala'nın rahim ve rahman sıfatları da kuluna karşı şefkatidir.

Aşk bir hastalık mıdır ve birgün geçer mi?

Evet, bir hastalıktır ama bu reddedilecek bir hastalık değildir. Bu hastalığı ömründe bir kez geçirmeli insan... Gerçek aşk ise yarası kapanmıyor. Bugünkü ucuz ilişkiler değil tabiî. Aşkın yarası yanık yarası, kılıç yarası gibidir. Mutlaka kalpte izi kalır.

Niye, hep bu zamane aşkları küçümsenir?

Küçümsemiyorum, gerçek aşıkları bulduğumda da baştacı ediyorum. "Ben her bahar âşık olurum"u kabul etmiyorum. Her bahar ona âşık olduğum yerde onu beklerim, ona âşık olduğum anı her bahar yeniden çoğaltarak yaşarım diyorsa, o zaman tamam. Ama, her bahar planlanmış başka bir ilişkiyi aşktan saymam.

İnsan aşk'ın gerçeğini nasıl görür? İnsanın gerçeği kendini aşk'a nasıl gösterir?

Bunun için bir hilalin dolunaya dönüşünü düşünün. Önce hilal, sanki gözümüzün önünde bir kıvılcım gibi. Sonra sevgili yokken bir onu içimizde büyütürüz. Kimlik biçeriz, kişilik biçeriz. O şöyle yürür, şöyle konuşur, kahveyi şöyle içer deriz. Hilal gittikçe büyür, yarım ay olur sonra büyür dolunay olur. O anda, farzedelim ki evleniriz sevdiğimizle. Yani, aşk gerçeğiyle örtüşür. Sonra sorular başlar. Kadın, "sen benim sevdiğim adam değilmişsin", erkek de "sen benim sevdiğim kadın değilmişsin" demeye başlar. Çünkü aşk bir kişiliktir ve karşı taraftakini ilgilendirmez. Atilla İlhan bu yüzden, "ne kadınlar sevdim zaten yoktular" der. Biz kadınlar severiz, düşünürüz, onları konuştururuz, giydiririz..

Maşuk uğruna ölmek, aşkı ispatlar mı?

Aşkın ispatı için can vermek en kolay yoldur. Dirilip tekrar can verebilecek, yani aşkı için hergün ölmeyi göze alabilecek olan ise gerçek âşıktır.

Aşk'a âşık olan da âşık mıdır?

Evet, Fuzuli mesela. O, aşkın bizatihi kendisine âşıktır. Âşıklık tekil olunca zihinde büyütülen sevgilinin illa ki mücessem, ete kemiğe bürünmüş bir varlık olması şart değildir. O zaman aşkın kendisi gelip sevgili olur. O varlık cemal-i mutlak olarak kainatı kuşatır.

Peki, aşk bir teslimiyet midir?

Evet, teslimiyettir ve hiçbir şekilde soru sormamaktır.

Vahiy aşkı nasıl anlatır?

Kur'an-ı Kerim'de aşk kelimesi geçmiyor. Muhabbet, Habibullah geçiyor. Aşk, muhabbeti kucaklayan ve onun çoğaltılmasını sağlayan bir şey olarak karşımıza çıkıyor. Hiçbir kutsal kitapta, hadiste yasaklanmış değil. Çünkü, dünya onun üzerinde dönüyor. Allah kendisini bilmemiz için, bize aşkı veriyor.

O zaman... Aşk'ı kalbimize Allah mı ilham eder?

Tabiî bu bir ilhamdır. Mutlak güzellik de o olduğuna göre neye âşık olursak olalım onun da çıkış noktası ve yükseliş derecesi Allah'tadır. Onun güzelliğinden bir nebzeyiz. Güneşe göre zerre, denize göre damla gibi.

Aşk tazelenir mi?

Sevgili her daim, aşıkını sınar. Bazen bir söz, bazen bir hareket bazen de bir "seni seviyorum" ile aşk tazelenir. Güzel söz, sadece güzel söz.

Ne zaman, aşk nefrete dönüşür?

Nefret aşkın bir parçasıdır. Çünkü, aşk acıyla son bulur her zaman. Aşkın gıdası acıdır. Çok evlilik öncesinde mutluluk tüketildiği için, evlilikte sonra sadece acı kalır. En nihai acı ayrılıktır ve o da bazen nefrete dönüşür. Nefret, bütün değerlerin alt üst olduğunu ve aldatıldığınızı hissettirir.

Ve, o vakit aşk intikamla mı tanışır?

Eğer gerçekten aşk varsa asla intikam yoktur. Çünkü aşk, uğrunda ölseniz bile intikam almamaktadır. Nef'i "Zapt-ı ah eylemedir âşıka evvel çare. Ben ise âhsız aram edemem. Âh medet" der. Sevgilinin yaptıklarından dolayı beddua edemezsiniz, onun hakkında kötü bir şey düşünemezsiniz bile.

Gelelim dünyevi aşk'a. Oradan da uhrevi aşk'a...

Bazı mutasavvıflar "dünyevi aşk ilahi aşkın giriş kapısıdır" derler. Yani, önce Leyla sonra Mevla biçiminde.. Hep tartışılmıştır bu. Hep de tartışılacak. Emri'nin şöyle bir beyiti vardır:

Sufi mecaz anladı yâre muhabbetim
Âlemde kimse bilmedi gitdi hakikatim
(Sofu benim sevgiliye olan aşkımı ilahi aşk zannetti. Oysa gerçeğimi kimse bilmedi) Yani, şair komşu kızına aşık. İkisi de ah ettiriyorsa Leyla'dan Mevla''ya geçmek de mümkündür.

İlahi aşk avdet ettiğinde, dünyevi aşk pılıyı pırtıyı toplar gider mi?

Hayır. Hayır, hayır, hayır. Beşerdeki aşkın bizi götüreceği yer İlahi aşk ise, İlahi aşkın galebe çalması ile beşere haksızlık edilmiş olmaz. Sevdiğiniz insandan sıçrayıp yükseldiğinde dönüp ona bir daha bakmıyorsanız, İlahi aşk zaten olmayacaktır.
Ama bazen aşk tacı tahtı da terkettiryor...

Evet, İbrahim Ethem gibi. Çünkü, dünya sultanı olmak, dünyalıktır. Gönül sultanı olmak uhralıktır. Aşk sınıf farkını da yok eder. Türk filmleri boşuna değildir.

Aşk'ın, aşkın noktasında yana yana, döne döne yok olmak mı var?

Pervane ile mumun hikayesi. Aşkı anlatan en güzel örnek budur. Pervane ışığın etrafında dönen gece kelebeğidir. Işığa âşıktır o kelebek. Bu öyle bir aşk ki sevgilisinin etrafından hiç ayrılamaz, gittikçe çapı daraltarak döner. Döndükçe çember daralır, daraldıkça şevki artar. Hızlanır ve kucaklamak ister. Artık o cezbeden kurtulamaz. Bülbülün gül karşısında şeydalanması gibi. Öyle bir an gelir ki, o pervane sevgilisini kucaklamak ister ve kendisini bütün hızıyla alevin koynuna atar ve yanar.

Ondan sonra da mumun aşk'ı tezahür ediyor, değil mi?


Mum, içindeki can ipliğini yakmaya başlıyor. Gözlerinden yaşlar akıyor ve vücudu eriyor. O eridikçe gözlerinden akan yaşlar ayaklarının altında denizler oluşturur. Veee bir müddet sonra, can ipliği yanmaktan, vücudu erimekten bitap halde, kendi gözyaşlarında boğulur. Aşk, ikisini de mahvediyor. Ötesi var mı artık...

Aşkı hayatın bir yerinde bulmak insanın kaderi midir?

Biz aşkı arayan gözle bakarsak aşkı buluruz. Aşk bizi bulmuşa işte o kaderdir.

Peki, bir kitabı var mıdır aşk'ın?

Pekçok kitabı yazıldı. Mesela, Divan şairleri hep aşkın kitabını yazdılar. Ama hiç kimse bir formül getiremedi. Bu bakımdan aşkın kitabı yalan. Herkese göre bir aşk kitabı var. Benim aşkımın da senin aşkının da kitabı yazılamadı daha.
Aşk'ın iksirini imal etmek mümkün olsaydı, hekimler onun içine önce neyi katarlardı?
Herhalde nur'dan yapılırdı. Ama onu döveceğimiz havana üç tutam acı, üç tutam muhabbet ve daha neler neler, katardık kimbilir.
 

kardelen2006

Divan Üyesi
Sevgili için can isteyenin hikayesi..

Vaktiyle bir padişahın çok güzel bir kızı vardı. Uzun saçlı bir delikanlı ona âşık oldu. Geceleri hasretiyle ah ediyor, gündüzleri sarayın kapısını gözlüyor, o nereye giderse atının ardından sürüklenip gidiyor, koşuyor, gözlerinden yağmur gibi yaşlar akıtıyordu. Bu yüzden sultanın çavuşlarından durmadan eziyet görüyor, dayak yiyor, ama bir kerecik olsun feryad etmiyor, ah demiyordu. Halk bu olup biteni gördükçe kah delikanlıyı ayıplıyorlar, kah sultanın insafsızlığına söyleniyorlardı. İçlerinden bir tanesi bile delikanlıyı kıza layık görmüş değildi. Nihayet kız, babasına,

-Bu bela niceye dek sürecek, dedi; beni bu halden kurtar, artık utanıyorum.

Sultan bunun üzerine o delikanlının tutulup derhal şehir meydanına getirilmesini, orada saçlarından bir atın ayağına bağlanıp bedeni paramparça olana dek sürükletilmesini ferman etti. Halk, yürekleri parçalanarak meydana toplandılar, göz yaşları toprağı kızıl güllere benzetmekteydi. Ve nihayet sultan da kızı uğrunda can feda edecek olanın halini görmek istiyordu. Herkes hazır olunca bir asker, delikanlının saçlarından tutup hazırlanan atın ayağına bağlamak üzere sürüklerken aniden kurtuldu ve padişahın huzuruna koşup eteğine yapıştı:

-Ey âleme adalet veren sultan, dedi; senden bir dileğim var, bir parçacık beni dinle!...

Sultan hışımla karşılık gösterdi:

-Canını bağışlamamı istiyorsan, nafile; şu anda seni öldürtmekten daha önemli bir arzum yok. Saçımdan sürükletme, bir anda öldürecek bir yol tut diyeceksen, ahdettim, senin kanını at nallarına çiğneteceğim. Bir zaman için bana aman ver diyeceksen, bu da mümkün değil, çünkü toplanan halka karşı küçük düşmüş olurum. Yok kızımla birkaç dakika olsun yalnız kalayım diyeceksen, onun bir tek tel saçını bile sana reva görmem, artık onun yüzünü göremeyeceksin.

-Hayır, ey her yaptığını güzel yapan sultan, dedi delikanlı, canımı bağışlamanızı istemiyorum sizden. Hiçbir an mühlet de dilenmiyorum hatta. Kızınızı bana göstermeyeceklerini de artık biliyorum. Atların ayağı altında sürüklenme konusuna gelince, buna da itirazım yok. Benim sizden isteğim tamamen başka.

-Söyle o vakit nedir dileğin?

-Elbette bugün beni öldürecek, at nalları altında hor ve hakir bir halde kanımı toprağa karıştıracaksın. Dileğim o ki beni onun atının ayağına bağlayıp sürüklet. Çünkü ben o ay yüzlünün yolunda ölünce ancak diri olabilirim.

Sultan, onu bağışladı ve kızıyla evlendirip ölü gönlüne can verdi.

İskender Pala
 

Lamia

Divan Üyesi
Sevgide cömert, sevgilide cimri...

Sevgide cömert, sevgilide cimri

Kutlum!

Ölü kelebekler çağındayız farkında mısın; çiçeğe ulaşamayan kovanlar dolusu uğultularda yakmaktayız kanatlarımızı?!... Yüreğimizi dinamitleyen iştahlarımızdan kurtulmaya mecalimiz kalmadı, benlik düşüncelerimizin agoralarında. Kişnemesinden güneşin doğduğu atlarımızı yoksulluğun kırlarına yaylımlara saldık; bigâne bulutlar sarıldı yaralarımıza. Kimsesiz tören alanlarındaki heykeller kadar yalnızlaştık ve vitrinlerin işıklı odalarında unutulmuş ölülere döndük, donduk kaldık.

Kutlum!

Ey ev, ülke ülke götürdüğümüz yükler yordu ayaklarımızı ve umutlarımızın trenine yetişemeden çaresizlikten demir süngüler indi avare hayatlar sürdüğümüz hücrelerimize. Sağlam görünen çürük ayakkabılar gibi giyindiğimiz sahte kimliklerimizi sahte kavaflara sattık ve yalnız yaşamaya mahkum ettik patiklerini bebeklerimizin. Ezilmişliğe adanan karıncalar üşüştü varlığımıza ve karınca dualarını unuttuk.

Kutlum!

Kefenin cebi yok denir, meseldir, gel, beynimize batmış kıymıklar, ya ki etimize sokulmuş bileyli hançerlerden kurtulup toplumu ve paylaşmayı özümleyen fidanlar dikelim canlarımıza! Gel nalıncı keserine enerji sağlayan çarkın baş döndürücü hızından başımızı alıp çıkalım yücesine değirmenlerin ve gölge oyunlarıyla şelaleleri damıtan sulardan atlayalım enginlere, bir çaresizin çaresizliğine karışalım çarecûlar gibi. Çelik kırbaçların boğucu yaltırıklarında diğergâm ömürler sürelim gel!...


Kutlum!

Seyretmekten yorulmadık mı tenha avuçlarla önde gidenlerimizi, usancımız değil mi toprağın doyurduğu aç gözlüklerimiz? Civanmertlik öldü mü denilsin yoksa kutlum, dünya cimriler dünyası mı denilsin? Buruşmuş derilerimizin üstünde cimrilik deseniyle mi çıkalım bitimsiz yola; verdiğimiz şeyin kaybolduğundan korkarak unutalım mı Hak müjdesini? Hiçliğimizin, hıncımızın, doymak bilmez nefsimizin entipüften Babil kulelerine mi sığınalım daha; daha fakr u zaruret varken giderilecek ve daha yollar varken gidilecek?!...

Kutlum!

Irmak başında oturup ta suyu esirgeyen, ırmağı göremeyen körden başka değil de nedir* cimrilik karşılığı olmayanbir oyuna girmek değil de nedir? Bilirsin ki biriken elbet kokuşur; duran ışığını yitirir. Mumyalar kadar sarıp sarmalansa da saklanan çürür bir gün ve gömülen helak olur. Doğan yaşlanır, yaşayan ölür. Gecelerin zifiri künklerinde karabasab dehşetlere varır bir cimri hayat; iyiliği can evinden vurarak kaybedilir ancak savaşlar. Bizden öncekileri helak eden tecellidir o ki, paylaşılacak tenha gizemleri kentlerin yalnızlığına katarak saklamayı yeğlediler; ve ayrı yaylalarda biten oklar gibi birbirlerinin el uzatmasını bekleye bekleye çürüdüler.

Kutlum!

Bir verene ondur cömertlik, onlarca çoğalmanın lezzetiyle. Cennet selvilerinin dalı onunla yeşil kalır; bir can bağışlayana yüzbin can ile koşmakla bahara erer canlar. Öksüz şamdanlara bayramlık giysiler dokuyan mumdur cömertlik; toprakta güneşte ve denizde yanar durmadan, duraksamadan.

Kutlum!

Cömertlik sahilde bir çakıl taşında; cimrilik yürekte bir çıban başında…

Elde gerek cömertklik, yürekte gerek; cimrilik dilde gerek, şehvette gerek…

Cömertlik gözden gelir, cimrilik özden; iş görendir bir sahi söz de kıskanan olur elbet sonunda bir köz.

Cömert cemali göre dursun; cimri ötelerde de köre dursun.

Kutlum!

İnciyi görmek dalgıcı sevindirir; ancak sevgide ve yakarışta cimri olmayalım bari gel!...

İSKENDER PALA
 

Lamia

Divan Üyesi
Ağlamaktan Korkma Gözüm

Bir gözyaşı, gül mevsiminde güle karşı akarsa aşk olur adı; sevgiyi damıtır en derin yerinden. Suçlardan sonra tenha gecelerde akarsa tevbedir adı; gönülleri arıtır en kara kirinden. Madem ki gözyaşı bir kutlu demdir, elbette bir erdemdir.

Bir gözyaşı, bir cevherdir ateşten kaynayan ve alev gibi yanan. Özü sudur ama avuçta bir yalım, gönülde bir yangın olur. Bir ateş düşünün, dumanı ah ile çıkar da külleri göz yaşına karışır ya…Hayat bir mum alegorisidir hani, mumun başındaki yanış gözde yaş olur da gözyaşı alevle barışır ya…Alev can ipliğini yakınca, acıdır ki, bedenini eritir de mumun, su ile alev birbiriyle yarışır ya…Aşıka göre cennet olur cinnet ve kendi gözyaşında boğulur akıbet…

Gözyaşıdır ki yıkayarak yakar, yakarak yıkar.
Arıtır ve eritir; temizler ve gizler…Fazilettir, diyettir…
Bu yüzden denir ki gözyaşı yiğitler karıdır ve civanmertler vakarıdır.
Tohumu eken bilir, Göz yaşın döken bilir,
Gül kadrin diken değil, Çileyi çeken bilir. Ve ey gözyaşım,

Bulutuna sadık yağmurlar gibi gel, ve kadim bir dostu uğurlar gibi git…
Bir atımlık mesafede yalnızlığın kurşunlanan coşkusuyla gel,
geleceği savaşa mecbur annelerin korkusuyla git…
Geceyi içine döken tomurcukların yeşiliyle gel; goncayı açılsın diye bekleyen bülbülün diliyle git…Bülbülller konan dallarda yaprak gibi gel ve derinlerde bendini yıkan
bir ırmak gibi git.
Yalınkalem savaşlara meftun acılarla gel, pişmanlık dolu yüreklerden sancılarla git…

Ve ağlamaktan korkma gözüm!…
İskender PALA
 

Dil-şâd

Benim tedbirim, Sen'in takdirinden küçüktür.
Kendi Kendisi Olabilmek...

DÜN / BUGÜN

Toplumların birkaç yüzyılda bir kendilerini yeniden yapılandıran kırılma noktaları vardır. Tükenişin, inhitatın ve ataletin taze bir enerjiyle eski ivmesine yönlendirilmeye çalışıldığı bu dönüşüm çağlarında toplum mimarlarının anlayışları fevkalade önemli olur.

Batı dünyası Rönesans hareketiyle kendini yenilerken aydınlar antik Yunan ve Latin kaynaklarına döndü ve hiç komplekse kapılmadan kendi külleri üzerinde Kaknüs’ü yeniden uçurmayı başardılar. Daha sonraki yüzyıllar ise işte bu temel değerler üzerine bina olunacak bir dizi yenilikten ibaret oldu. Bizde Tanzimat ile başlayan yenilik hareketleri eskiye ait her şeyi inkar ve reddetmekle işe başladığı içindir ki eski medeniyet birikimlerinin gücünü hissetmeden sıfır noktasından sıçramanın zorluğu yaşandı.

Aynı yıllarda tıpkı bizim gibi bir tükenişin eşiğinde olan Japonya ise kendi medeniyet birikiminden ilham ile kendini yeni kimliğiyle üretti ve hakimiyetini sağladı. Hem Rönesans Avrupası hem de modern çağ Japonyası bu dönüşümü gerçekleştirirken eski medeniyet ve kültürlerini diriltmeye çalışmadılar; bilakis onu yeni bir anlayış ve bakış açısıyla yorumlamaya, yeni sentezlere varabilecek bir kültürel zemine çekmeye önem verdiler. Böylece günümüz Avrupa uygarlığı da, Japon uygarlığı da geleneksellik açısından asla kendilerini inkar etmediler, tam tersine Avrupa entelektüelleri eski Roma ve Latin kültür ve sanatından, Japon entelektüelleri de Comon, Asuka veya Nara çağı medeniyet birikimlerinden yararlandılar, geçmişlerini derinliklerine, kaynaklarına inerek araştırdılar, kendilerini yeniden ürettiler ve çağdaş anlayışlar ortaya koydular. Bu çağdaş bakış onların teknolojisine, sanatına, kültürüne, düşünce ve teknik alanlarına yansıyıp orijinal ürünlere dönüştü. Bizim rönesansımız sayılan Tanzimat ve uzantısı olan fikir akımları nedense hep geçmişimizi inkarla işe başladı ve haklı olarak bütün yeniliklere kapıları sonuna kadar açmakla gelişmeyi sağlamayı öngördü. Bu doğruydu, yeniliklere çabuk uyum sağlıyorduk da, nedense bu yeniliklerin kendi geçmişimize ait kültür ve sanat ile bağlantılarını kurmakta zorlanıyor; bu yüzden teknik alandaki başarılarımızı radikal köklere ulaştıramadığımız için de kayda değer bir gelişme ve ilerlemeden hep yoksun kalıyorduk.

Yıllar yılı söyledik, bir kez daha söyleyelim; geçmişi inkar ederek gerek kültür ve sanat, gerek edebiyat ve müzik gerekse teknik ve bilim alanında büyük atılımlar gerçekleştirmek zordur. Elbette klasik zamanlara dönüp oradaki hayatı kuru kuruya taklit ederek yaşamaktan söz etmiyoruz; hayır, biz geçmişi çağdaş bir anlayışla yeniden kurgulamaktan söz ediyoruz. Geçmişimizi anlayarak, irdeleyerek, özümseyerek içinden günümüze yönelik güzellikleri, anlayışları, uygulamaları damıtmaktan söz ediyoruz. Aydınlarımızın özgün fikirler ve eserler çevresinde buluşmaları ancak geçmişin ortak vicdanına sahip olmaktan geçer çünkü. Geçmişiyle yakınlık kuramayan aydınlardaki tarih özleminin ters teperek geçmişle hesaplaşma biçiminde tezahür etmesinin, -tarihi arka planı ıskalamak yüzünden- aslında onların eserlerine bir kısırlık yahut sığlık olarak yansıdığı muhakkaktır. Batı kültürünü körü körüne taklit etme hastalığının asıl sebebini de galiba bu anlayışta aramalıdır.

Kendine ait olanı inkar ile başkasına ait olana kapılanma... İşte yüzyılları aşacak şah eserlerin (opus magnum) ve kalıcı olacak büyük bir medeniyetin önündeki yegane engel... İnsana pek çok şey olmadan evvel, “kendi” olmak gerekir çünkü!..
 

kardelen2006

Divan Üyesi
Ynt: İskender Pala Yazıları...

SABIR neydi...

Nur-ı aynım, iki gözüm, bildinmi neydi sabır?

Ya neydi kirpiğinin kıvrığına tutulup kalan burukluk.Hani neydi nesre çevrilemeyen söz. Neydi bilgiye adanmış ayazların derununu dolduran acı.

Sabır bir aydınlık,sabır bir teselli... Büyük sahraya yağmur,istiridyeye inci... Sabır göz pınarlarını kurutan ferahlık; sabır hüzünler kulübesinin ışığı... Eyyub ile Yakub, Derviş ile Sultan...

Nur-ı aynım,iki gözüm bildinmi neydi sabır?

Haşre dek yokluğa hüküm giymiş bir güzelin kadehindeki iksirmiydi; son gezginin gözyaşlarıyla suladığı bir çiçekmi,ıssız harabelerin eşiğinde ıstırabı emerek büyümüş nazenin bir kelebekmi?

Karlı caddelerin kıyısında açmış ayın ondördü zambaklar bilir sabrı, nur-ı aynım, altın şehirlere uçan ebabiller bilir. Sadık rüyalarda bir gemi Ağrı dağına çıkar sabırla ve yaralı süvariler geçer kehkeşanlardan darüşşifalara doğru. Serazad türküsüyle hercai bir bülbül konar Kitab'ın son sayfasına, sabrı şeydalanır seherler ve sabahlar boyu nur-ı aynım, sabrı şeydalanır.

Sabır bir hazine ki... Yılanlar bekler gerçek!... Bir hazine ki...Tek miskali Yusuf'lar satın alır... Bir hazine ki...Beşiği ab-ı hayat sukunetiyle süslenen bebekler büyür hendesesinde nur-ı aynım ve tahammül renkli güzellikler yansır eşyaya bakışlarından.

Bir hikaye anlat bana sabra dair, nur-ı aynım, bir hikaye anlat; gerçek olsun. Kalbinin rengi damlarken hani, çekik gözlü nakışlar vuruldu sevinçleri, onu anlat. Yanağına düşen her güneş damlası yeni mağlubiyetler asardı boynuna ve eksik olan şey hep bir adım önde giderdi hani, onu anlat.

Kafesi taşlara çalıp içindekini salıvermediğinden mi nur-ı aynım, yoksa bir derya mavisinde buruk bir toprak kokusuna dalıvermediğinden mi, bir imtihan içre iplik iplik bağlanmışsın şah yüreğine ve kirkitler erişlere vuruyor, argıçlar kirişlere...

Sabır bir kilim oluyor nur-ı aynım, kilimi anlat... Sabrı bildinmi nur-ı aynım, bildinmi sabrı? Hani yağmur çamur okula gidip de tipi boran kapıda bekleyen var ya!... Hani masumiyeti kandehar tepelerinden boşluğa bir şahin gibi süzülen beyaz kuğu... Sonsuz köşeli dayatmalarda hani zamanı biriktiren nazenin yasemen varya!...

Hani nisan dallarında vurulup kanı akmayan kanarya?... Helvaya durdu korukları, acımsılık lezzet oluyor dimağlarında. Onlar ki, soluk almadan bekleyişlerin sırrını öğrendiler kalpleri henüz durmadan ve bulamayacakları çağrelere adreslenmiş mektubların, açılacak kapılara gizlenmiş umutların sırrına erdiler; adı sabırdı!... İsteksiz gülüşler serpildi kanayan yaralara nur-ı aynım, sabır adına bilinçsiz köşelere asılan afişler kirlendi, yolların üstüne uzaklar düştü, hep uzaklar... Karşılıksız sevmelerin şarkısı eski palklarda kaldı iki gözüm ve bir gece daha sancıdı yıldızlar, bir gece daha... Şimdi geceler en ince yerinden bölünmede nur-ı aynım, şehir bir denize doğru ağlamakta.

Bildin mi sabrı nur-ı aynım, neydi sabır?

Sabır adına ve umut adına... Kol kanat edinip umutları, bereketli baharlara bir koşu başlar mı acep?Mum gibi eriyen ve mum rengince üzülenlerin; yandıkça ağalayan ve göz yaşlarınca yananların can ipliklerinde dumanı tütmez alevler parıldıyor, aydınlıklar tel tel yüzlerine vuruyor. Mutsuzluğun beslediği uzak arzular değil oysa umutsuzluk...

Ve yakınlarda, çok yakınlarda bir sabır heykelinin eli değiyor eline.

Zirvede bir imtihan var nur-ı aynım,

Zirvede bir imtihan var…

(İskender Pala)
 
S

Sav

Ynt: İskender Pala Yazıları...

Hüzün ki En Ziyade Yakışandır Bize!..

Hüzün, bir hazin kelime. Ayrılık gibi, hicran gibi; ama mutluluk gibi de. Bazan bir gözde görürüz onu, bazan bir yüzde. Bazan bulutlarla gelir, bazan lodoslarla.

Hüzün tarih olur, Bağdat ufuklarını Osmanlı tuğları misali bekleyen hurma fidanlarıyla; Tuna boylarını hatem yakutları gibi süsleyen kaleler ve burçlarla gelir yedi yüz yıllık hafızamıza. Elhamra avlusunda derin uykulara dalmış mağrib güneşi olur kah; kah Kudüs gecelerinde savrulan Selahaddin rüyaları.

Aziz-i vakt idik a'da zelil kıldı bizi.

Hüzün gözyaşı olur, bazan bir eylül bulutundan dökülüp dilemmalarımıza karışır; bazan bir Kanuni mersiyesinden akıp güneşlerimizi buharlaştırır. Paramparça olmuş kutsal kitapların mürekkeplerini dağıtır bazan, bazan kandil gecelerinin pişmanlıklarına dökülür yüreklerimizden. Kimi zaman bir bayram sevincinin ardına gizlenen yetimin gözünde acı; kimi vakit fersudeleşmeye yüz tutmuş gülün yaprağında kırağı sıfatında belli eder kendini.

Hurşide baksa gözleri halkın dola gelir

Hüzün söz olur, yarı yollarda bırakılmış yeminlerin ve vaadlerin peçesinden yüz gösterir kimi, kimi bir elyazmasının derkenarına yazılır bir ayrılık türküsü niyetine. Bir mücelled güldeste olur yazılsa tüm hüzün sözleri ve binbir geceyi dolduran tutilerin dilinde şeker niyetine çiğnene çiğnene tutar şöhreti alemleri. Sabahların kokusuna karışan bir pişmanlığın terennümüdür bazan ve bazan da gecelerin korkusunu damıtan bir şarkının dizesi.

şeb-i yeldayı müneccimle muvakkıt ne bilir

Hüzün mevsim olur, böler bir uykuyu bazan; bazan bir paranteze alır acıları. Güz mü, eylül mü bilinmez; ortası mı sonu mu anlaşılmaz anın. şakaklarına düşen benek benek karlar mı densin yılların gölgesini taşıyan, başında gül rengi bulutlardan Lahuri tüller mi olsun Hicaz şarkılarında bestelenen?!.. Hüzün karanlıktır, yalnızlıktır, korkudur. Ve hüzün bazan en büyük umutlara gebedir.

Bir mevsim-i hazanına geldik ki alemin...

Hüzün renk olur, son dalın son yaprağında sararırken yakar içimizi; son fırtınanın son dalgasında köpürürken kanatır yüreğimizi. Mavi gecelerin ve kurşuni bulutların örtüsüdür hüzün. Hatırlamanın mestliğinde eflatuni bir ırmağın hasret yarasıdır, gül gül olup açan ateşin kederlerin masum çiçeğidir. Sahilde bir gurubdur o, ufukta bir şafak. Perde perde solan hayatımız...

Gül ateş, gülbün ateş, gülşen ateş, caybar ateş

Hüzün sevda olur, hayalini getirir annelerin, yavruların ve süveydaya durup melankolisini yaşatır sevenlerin, sevgilerin. Fuzuli'lerin Galib'lerin kinayeleri ve tevriyeleri onun üstüne yazılır, bülbüllerin kumruların şeyda tenasüpleri ve mecazları ona dillendirilir. Umman gemicilerinin ufuklarında deniz feneridir hüzün, semavat müneccimlerinin kadrlerinde Ayyuk.

Mahabbet bir bela şeydir giriftar olmayan bilmez

Hüzün alışkanlık olur, acıların yol dönemecinde azığını kuzgunlara kaptıran gönüllerin ömre süren Selva'sıyla tartılır. Yüzbin yıl sonra yeşerecek tohumlar için saklayıp suyu, vahalardan kurumuş dudaklarla geçer delikanlıca. Mermer beyazında ayetlere teslim olmuş bir buhur-ı Meryem'in nazenin tebessümüne Namus-ı ekber vasıtasıyla gelen nefestir o.

Hazan ki durmadan evrakı su-be-su dökülür

Hüzün, Kureyş'te Süheyb-i Rumi; Yemen'de rahip Bahira, Konstantinepol'de Ulubatlı Hasan olmaktır.

Hüzün, mazlumlar adına bir saman çöpüyle devleri yere sermektir.

Hüzün, şeyh şamil toprağında alnından vurulan bir çocuktur.

Hüzün, harflere sığmayan bir nimet-i ilahi'dir.

Hüzün, her hale şükretmenin diğer adıdır.

Hüzün, seyerandır maverada.

Hüzün, özleyiştir.

Hüzün ki en ziyade yakışandır bize!..

İskender Pala
 

Dil-şâd

Benim tedbirim, Sen'in takdirinden küçüktür.
Kaderlerimize mi küstük; kaderlerimizi mi küstürdük?


Kader, beyaz kağıda sütle yazılmış yazı Elindeyse beyazdan gel de sıyır beyazı

N. Fazıl Kısakürek


Bir alın yazısı bu yiğidim, var ile yok tarihleri arasında bir sınanma. Hani bilinmeyen ellerde iç içe daireler çizen pergellerin birbirine ne yakın, birbirine ne uzak çizgileri var ya, kader diyorlar adına. Ezelden ebede olmuş ve olacakların çetelesi o, zamanın ve mekanın, şartların ve konumların, sebeplerin ve sonuçların Allah ilmindeki takdiri...

Kadere meydan okumak da yiğidim, kadere boyun eğmek de hayır ile şer arasında bize tertiplenmiş bir kez. İyiye de şükür, kötüye de, alperenler dilince. Kader birliği ettik madem, paylaşalım gel şimdi sevinci ve kederi, bir hasbıhal olsun.

Derler ki delikanlım,

Kader miras olur bazen, devralınır atalardan ve iyiler de, kötüler de potasında hayat damıtır durmadan. Issız sokakların açık avuçlarına çizilince rotalar, yalnızlıklar sağanak olur birden. En güzel anıların kabloları toprakaltı şebekelerine döşenir ve yeraltından gelen sessiz telefonlar ölüm kabinlerinde görüştürür aynı kaderi paylaşanları. Bazen bir uzayışın salıncağında beklemeyi beklemek düşer iğreti varlıklarımıza; ve bazen kaskatı duvarlarla örülür özgürlüklerimizin şeş ciheti. Zaman bugün olur, ve gölgesine düşman olan uygun adımlarla yürünür umutsuz yollar.

Derler ki gelinim,

Kader bizi herkesten çok var olduğumuza inandırarak yalnızlaştırmada şimdi ve amansız kalabalıklarda ellerimizi birleştirmeyi akıl edemiyoruz bir türlü. Günlerin ve genlerin bir araya getiremediği varlıklarımız, kurulu bombalar gibi bırakılıyor ya korku sokaklarına, ansızın bin parça olmak için, tik tak, tik tak... Yağız düşüncelerimiz sık parmaklıklarla hesaplanıyor cetvel cetvel; bayramlar ve şölenler tekdüze grilere boyandırılıyor. Gücümüzü sivriltip karanlığa tüneller açabilmek için ilk ışıklara teşne seher güllerince kanatmadayız ya yüreklerimizi...

Derler ki kızım,

Kader böyle imiş, dengesiz dalgalar vuracakmış kıyılarımıza, zamansız fırtınalara tutulacakmışız. Kabuğu düşmüş kaplumbağalar gibi sersefil, dönmesini unutmuş çemberler gibi şaşırmış kalakalacakmışız ortalık yerde. İçimizin kopmayan ipiyle darağaçlarına bağladığımız masumiyetlerimizin altındaki sandalyeleri, istenmeyişlere takıntılı ayakların kudurmuş öfkesi tekmeleyecekmiş. Zaten olmayan kervanları bekleye bekleye yitirdiğimiz umutlarımızın yıldızsız ve aysız gecelerinde katran kazanlarına atılışlarımızı seyrederken ziftlenecekmiş cellatlarımızın yürekleri; ve bize elleri bağlı beklemek düşecekmiş.

Sen deme bunları çocuğum, sen kadere böyle deme. İçini tersyüz etmedikçe anlayamazsın kaderi çünki; yolculuklarını içine, durağanlıkları dışına yapmadıkça anlayamazsın. Gözyaşlarınla diktiğin giysiyi hoyrat makaslar doğrarken pâre pâre, “Kader buymuş!” diyemezsin. Gururunun kristal küreleri taşlık yollarda tuz buz edilirken kadere sığıntı olamazsın. Kulvarlarda koşu varken yürümeye kader diyemezsin sen. Dallarını fırtınalar, çiçeklerini ayazlar vururken oturmayı kader değil miskinlik anla o halde çocuğum.

Kader insaniyet kelimesinin içini dolduran erdemler bütünüdür yiğidim, böyle anla sen. İnsaniyet ki çalışmaktır, başarmaktır, paylaşmak ve hoşgörmektir, yardım ve iyiliktir. Kader ancak o vakit baht olur, kader ancak o vakit taht olur. Kaderimiz bunlar olmayacaksa, ya sorgumuz nic’olur delikanlım, sorgumuz nic’olur?!..

Senin için kader, yapabildiğindir cancağızım, iyi ve kötü günde elinden geleni yapabildiğindir... Ötesi senden sorulmaz, içini rahat tut!

i. Pala
 

Dil-şâd

Benim tedbirim, Sen'in takdirinden küçüktür.
Yaşarken Doludizgin Ölüvermek Apansız..


Neylersin ölüm herkesin başında
Uyudun uyanmadın olacak

Cahit Sıtkı​

Dünyaya geldiğinde kulağına okunan ezanın, giderken kılınacak namazını hatırlıyor musun dostum? Bir namazlık saltanatın sonunu hatırlıyor musun hiç? Hani gecede ve gündüzde, hani gençte ve yaşlıda, hani iyide ve kötüde gelir de gelir ya, hatırlıyor musun?!..

Tarih ki bir tamahkâr bezirgandır, ölümler alır, ölümler satar kronolojisi listelerinde dostum, ve güzel ölümler güzel atlara binerek giderler. Sagular, yuğlar, mersiyeler ve ağıtlar ölü içindir hep, ölüm için değil. Gökten düşünce yıldızımız, yalnız küçük bir yorgunluğa en büyük dinlenmeler ödül verilirse lirik destanların gözyaşları ölüye akar, ölüme değil. Çünki ölüm bir ibret olur; ölüm bir vuslat olur. Ancak o vakit bilirsin dostum, ölüm bir rüya mıdır, gerçek mi; ya rüya olan dünya mıdır, öte mi?!.. Yoksa ellerini kim ısıtır karlara karılan kara toprak altında ölülerin dostum, yurtlarını kim ışıtır; azığı has, biniti yürük değilse?!..

Akşamların yumuşak tüylerine dokunmuş kargılar misali azgın atları boşandıran bir ölüm var dostum, bize her gün kendimizi hatırlatan. Bir ucunda aldanışlar, diğer ucunda yanışlar ya uyanışlar olan bir eşik o; bu uçtaki gülümseyişleri ötede gönül aydınlıklarına çevirecek bir eşik. Ah o aşınmış eşik!.. Güneş görünmez olur da gök bulutlanır da hani, sonu gelmez bir uykuya dalar gibi girilir bahar ülkesine ya; bilemezsin kara mı, ak mı; ya yakın mı, uzak mı!..

Ölümden korkanlar bilmezler nedir yaşamanın zevki; ve bilmezler dostum yerin üstünde görüp geçirdiğimiz rüyaların yerin altında ebedî gençlikle devam edeceğini. Esirgeyen ve Bağışlayan huzurunda Kâlû’ya bir “Bela” sözünün son sınavını başarmış yârân meclisinde, bütün belalardan uzak, ve bütün çirkinliklerden azade... Yunus diliyle dostum, “Ölümden ne korkarsın / Korkma ebedî varsın!”

Ölüm ikiz aynanın öbür yüzüdür dostum, arka yüzünde gerçek görünür daim. Geleceği karanlık görerek azmi bırakmaktır işte bu yüzden en alçak ölüm ve korkularımızı giyindirip ruhumuza, ateş almış gemilerin suya yansıyan yangınları gibi kızartır içimizi. Bunda deşilmiş yüzler, onda ay parçası olur akledilirse eğer...

Yüzlerce kent dosyalanır her kentin kabristanında dostum, iki karış toprak tabakası kadar, canlarımıza yakın... Yaşamak, mavera çiçeklerin rengindedir orada; ya ki kızıl kor demetlerince dehşet. Sarp güvercinlerce düşen canların anlattığı öykülere döner birden mavera, bir gerdeğe girer gibi ve bir sevgiliye erer gibi... Göğsümüze iliklenen imanların aşk olduğudur ölüm, bir tek aşk, yalnızca aşk...

Tıraşı uzamış deliler ve dünyayı değiştermeye ahdetmiş delikanlılar da ölür dostum, turfanda düşler gören kızlar da, dingin ve durgun ve dargın ihtiyarlar da... Borç senetleri elimizde; ve bankalar kapalı; uzun yolculuklara hüküm giymiş kefenlerin cebini bulamadan... Gelimli gidimli dünya; doğumlu ölümlü dünya; su ve toprak ve rüzgar ve ateş... Ah vefasız dünya!.. ve fani işleri fani dünyanın!.. Bit pazarından almışsak hayatlarımızı, üstümüzde iyi durmaz ki dostum, iyi durmaz ki...

Sayılı günler tükenince dostum, ve coşkun ırmaklardan gebe kalan zamanlar bitince; tanımlanmaktan, formatlanmaktan, dayatılmaktan bıkkın direnmeler sona erince, hayattan bir renk, bir ışık, bir de ses götürmediler diye ağlarız ya dostum ölülere; aslında geride kalanlardır ölenler ibret almıyorlarsa.

Sen ölmekten değil, yaşayamamaktan kork dostum ve Azrail elma derse çık git hayattan, ardına hiç bakmadan.
 

sayih

Divan Üyesi
Ynt: İskender Pala Yazıları...

''Yar ve yaveri olmayan Padişah ın adıyla ''diyelim ilkin.''Gizli ve aşikar her şeyi bilenin, taşı cevher eyleyenin adıyla''diye devam edelim ve gönlümüzün rahat ve huzurunu, huzur ve rahat yüzünü görmeyenlere paylaşmayı dileyelim.Hazineleri pençemizde eritip gül yapraklarınca saçalım üstlerine nicedir derdini çektiklerimizin.İncilerimizi sadefinden çıkarıp gül dallarına konduralım ve güllerin tanelerini güllerin taravetine bağışlayalım.Gül rüyalarına yatalım gelin ve rüyayı gülde görelim.
Orada bir gül var, biliyorsunuz;orada güller var,şefkatli parmakların okşamasını bekleyen.Orada bir gülistan var rahmet bulutlarının sayesine muhtaç.Orada gülistanlar var damlaya susamaktan dudakları çatlamış.Gelin, bir gül rüyası görelim ve ''Bir dost da kalmamış mı acep?'' diyenlere ''İşte ben varım gözüm nuru, gönül parem!'' makamında gül harmanları sunalım.Gelin, rüyalarımızın gülüne bir gül rüyası gönderelim.Gelin,gül rüyalarına yatalım bugün;ve yarın gül renkli iftarlara uyanıp gül kadehlerden gül şerbeetleri içelim.
Gül rengi gözyaşlarımızı mercan mercan işlemeyeceksek gariplerin ipek ipek eteklerine,eğnimize gülden hulleler biçilebilir mi cennet nakışlarından?!..
 

Dil-şâd

Benim tedbirim, Sen'in takdirinden küçüktür.
Kitaba güzelleme...

Taala’nın adıyla...

Bir önsöz ile başladı Rahman olan Rab kitabına, bir açılış diledi gönüllerde...

Eylül renkli Buzağı’nın öyküsüne Musa’nın güz sarısı imtihanını sindirdi evvel, sonra İmran ailesinin mümtaz macerasını anlattı. Kadınlar hakkında emretti emrettiğince; gökten Sofra’lar indirdi İsa’ya indirdiğince. Etinden ve sütünden ve gücünden haram ile helali ayırdı Hayvanlar’ın.

A’raf’ta en ince kabuğundayken cennet ile cehennem, Ganimetler paylaşıldı hak üzre. Bir Tevbe’nin kanadında idi. Yunus’ta gördüğümüz iman, Ad ile İrem üzre at sürdü Hud adlı bir sultan. Gönüller ferahı Yusuf lirik bir aşk oluverdi Ken’an’da; korkunun ve umudun şimşeğine bir Gök gürültüsüyle yandı yanan da.

Yâd et o zamanı ki hani İbrahim Kâbe’ye ilk taşı koymuştu ve Hicr kentinden Semud ile Eykeliler Lut’u yalanlayıp kovmuştu. Hatırla!.. Ne hoştur, renk renk, çiçek çiçek ballarıyla bir Balarası; ne güzeldir Mirac’da Gece yürüyüşüne çıkar gibi Kutlu Sevgili gece yarısı. Hani yedi er vardı bir Mağara’da, bir de Kıtmîr; hani âbide Meryem bir çocuk doğurmuştu ruşen–zamîr?!..

Ta–Hâ!..

Peygamberler aşkına!.. Kâbe ve Zemzem aşkına; hurma ile Hac aşkına... “Muhakkak ki Mü’minler felaha ermişlerdir.” Ve Nur ile küfrü Ayıran’dır bu kitâb; arz ile semada bu kitaba hayrandır her hitab. Hiçbir kelam, hiçbir söz, eş olmaz bir harfine; Şairler şöyle dursun, övgüsüne aciz kalır şiirler bile. Öyle ya, Karınca Süleyman ile bahs edebilsin mi; Hikayeler hakikate gidebilsin, Örümcek aslanı yedebilsin mi? Bu kitab ki, Rum’un elbette mağlub olduğunu da, Lokman’ın Secde ederek hitmetle dolduğunu da, Ordular’ın ahvâlini de, Sebe kentinin hâlini de bize dosdoğru anlattı. Bu kitap ki, Yoktan Yaratan’a özge bir sanattı.

Ya–Sîn!..

Saf saf duranlar aşkına!.. Ve Sad aşkına... “Ve kâfir olanlar, Bölük Bölük cehenneme sevk edilmişlerdir.” Mü’minse açıklayarak göğsündeki imanı, ve Danışarak nefsindeki gümânı... Namazı dosdoğru kılarak ve Altın ile mücevherlerden manevi süsler alarak girer yola. Ne zifiri gölgeli alev saçan Duman’lar, ne Diz Çökenler ve vuruşarak koşanlar, ne de Kum Tepeleri’nce zulümlere batanlar onu döndürebilir yolundan. Övülmüş Elçi’dir ki ona Feth’i müjdelerdi; altından ırmaklar akan Odalar müjde verdi.

Kâf!..

Tozu dumana katanlar aşkına!.. Tur dağından Yıldız doğar, Ay çıkar. Rahman “Kıyam et!” dediyse elbet Kıyamet çıkar. Dağlar pamuk pamuk atılır çevremizde, Demirleri eriten Mücadele çatılır çehremizde... Bir Toplanış’la toplandığında, İmtihan olunan kadın da... Saf tutmak üzere Toplanma gününde Münafıklar adında... Bilecekler elbet gerçek Kâr–zarar gününü, anacaklar elbet Efendim’in adını ve ününü. Boşanmanın bir yük, Haram kılmanın bir yok olduğu o günde, hani dönecek ya her şey Mülk’ün sahibine!.. Hani yazan Kalem, yazacak ya Hakikati yeniden ve yine O Kalem ne güzel yazdı!.. Yüksek makamlara yazınca peygamberler kaderini, Nuh’u Tufana yazdı, denizler yana yazdı.

Cinler aşkına!.. Örtünüp bürünen ile Örtüye bürünen eşit yaşayacak Kıyamet’i elbet, ve gümüş tepsilerden saçılacak cennet baharları ayaklarına nevbet be nevbet. İnsan ki Gönderilenlerden almışken Haberini sorgunun suâlin, nasıl da Çekip çıkardı haramını helâlin ve nası Yüz çevirdi cemîlinden Cemâl’in? Ah gafil insan!..

Güneş Dürüldüğü ve gök Ayrıldığı vakit, Ölçüde hile yapanların vay haline!.. Vay haline onların sema Yarıldığı vakit!..

And olsun göğe ve Burçlara ve Gece yıldızına! Rabb’ın Pek yüce adını anarak and olsun Sarıp bürüyen kıyamete... Ve and olsun Tan vakti’nde kutsal Belde’leri kuşatan rahmete. Güneş’e de and olsun, Geceye ve Kuşluk vakti’ne de... “Senin göğsünü ferahlatacak biçimde Açmadık mı” buyuranın ahdine de... O gün inananların açık olacak gönülleri, ve açılacak gönüllerde gülleri.

İncir’e ve zeytine and olsun ki, “O, insanı bir Kan pıhtısından yarattı.” ve Kadir gecesinde üstüne rahmet rahmet, Açık bir belge olan Kitab’ı attı... Artık, “Yer şiddetli bir Sarsılışla sarsıldığında” ve Hızlı Koşanlara çarpıldığında, Kıyamet, gözyaşlarınca Çoklukları bir bir boşaltır yokluklara. Zaman’a yemin olsun ki, artık masumlara El ve dille sataşanlar o gün zilletle ziyandadır; Rabb’ın Fil sahiplerine yaptığınca, ve Kureyş’in verilmesi gerekeni vermeyen inada saptığınca hasretle hüsrandadır...

Kevser hakkı için ey kutlu er! Mühürlü kalpler, almazsa haber, taşıma keder. Madem Kafirler, Yardımı terk eder, dağlasın ciğer, bırak olsunlar heder. Ve eli kuruyasıcanın eli Kurusun... Sen ki Rahman’ın özge kulusun, hemen Allah’a yönel, İhlas’a çark et. Tan yeri yeniden sökülürken, İnsanlar dehşetle dökülürken, hemen Allah’a sığın, kulluğu fark et.

i. Pala
 

Dil-şâd

Benim tedbirim, Sen'in takdirinden küçüktür.
Bir hasta sabahı bekliyor

Hastayım, yalnızım, seni yanımda
Sanıp da bahtiyar ölmek isterim


Rıza Tevfik

Bir hasta sabahı beklerken Leyla’ya giden yolda uçan kuşlar mı birer Kays; yoksa Kays’lar mı birer kuştur?!.. Her kuş bir türkü tutturmuş hasretini içine çekerken hangi Kays’tır kum tanelerince ayrı maceralarda sınanan, ve hangi kuştur Kays’lığa yükselen?!.. Her nefesinde başka dünyalar bulunan Leyla’ların mavera takılı dudaklarında can mı çığlıktır, çığlık mı can olur Kays’a doğru?!..

Bir hasta sabahı bekliyor... Çark–ı felek nakşında desenlerin en hüzünlü rengiyle... Acıların yüzünde beliren tebessümleriyle... Yarın bir kervan yola çıkacak; bir halay saltanat tahtına erecek... Oyası ateşle işlenen gergeflerin çırpındığı delicesine zamanların hastaları, acı tekilliklerin şelalesine rahmet serpiyor çevre çevre; peçesi yırtılan gecelerin yalnızlık dostlarını arıyor oda oda... Gözbebekleri eskimiş harfler gibi masal acılarını anlatıyor koridorlarda ve yunup yıkanan bir paklık tarih olmaya hazırlanıyor beyaz yatakta.

Bir hasta sabahı bekliyor... Her nefeste bir tabut çıkıyor kapıdan; her saniyede bir mezar kazılıyor. İyodoform kokularında ülkeler batıyor; seherlerde tefe’üller okunuyor, ve her şey hayra yoruluyor. Melekler ağlıyor yukarılarda şefkat şefkat; yazılar tükenmez hayallerle yazıyor son cümlelerini. Eyyûb’a bağışlananın kendinden esirgendiğini sanıyor bir gelincik, ve bir bebek süt için ağlıyor sabah kuşlarına bakarak.

Bir hasta sabahı bekliyor... Yatakları kimin ölçüsüne göre yapıldığı belli olmayan hastahanelerde kutsal metinlerin şerh düştüğü hastalar yatıyor yan yana; ve akıldan sıyrılmış tevatürlerce çoğalıyor inlemeleri. Bir başka takvimdir duvarında asılı duran odanın ve saati bir başka saat. Çocuk koğuşunda acılar numara diye yazılmıştır neşe kokan yataklara.

Bir hasta sabahı bekliyor... Toprağın zehirini arıtarak nasıl gelişirse bir zakkum, öyle büyüyerek geliyor kokusu ıstırabın ve hastalıklar hiç ihanet etmiyorlar hastalarına. Hekimler yalnızca kendi hüzünlerini aldatıyorlar balmumu kesilmiş benizlerin şeffaf örtülerini kaldırırken. Tasından iksir yerine humma içiliyor gecelerin ve şiirin son mürekkebi son redifi bitiremeden bitiyor...

Bir hasta sabahı bekliyor... Perhizini kaldırmışlar hekimler, ve içinden Sûr’u besteliyor tesbih tesbih bir ninecik. Dudaklarından döküp gözlerinde topladığı güller donmak üzere bir nazeninin. Son yaradan sonra çıldıran ayrılığını merhem diye sarıyor bir yiğit yüreğine. “Ben artık iyiyim!” diye yazıyor mektubunun son satırına bir anne. Virüsünü kendi bataklığında titizlikle üreten bir baba ödem yeşili kıyametler devşiriyor...

Bir hasta sabahını bekliyor, neden sabah olmak istemiyorsunuz bir hastaya?!.. “Gözyaşı” birleşik bir kelimeyse eğer, neden yaşınızı gözünüzden esirgemektesiniz?!.. Mutluluklarınıza alacalar üşüşmeden, elinize bir güğüm süt alıp ve bir demet de gül, neden bir hastahaneye götürmüyorsunuz deste deste gülümsemelerinizi bugün?!.. Elden ayaktan düşmeden, bozlaklarınızı, hoyratlarınızı şeker diye eritip bir bardak suda, neden sunmuyorsunuz bir hastaya?.. Sizin de orada bir hastanızın olmasını mı bekliyorsunuz acep?!.. Bize hiç dokunmamış ellerinden tanımak için bir hastayı, yolların ihanetine mi uğramaktasınız?!.. Paylaşılmayan lokmaların ve yalnız yenilen gamların kıskacında ne vakte değin mahpusluklarda kalacaksınız?!.. Başka hastaları ziyaret etmeyen kendi hastasını da ziyaret edemeyebilir, hiç düşündünüz mü?!..

Umudunu yitirmeden bir Eyyûb... Ve çın seherde matem dolu sabahlar olmadan... Hangi hastanın yüzünü aydınlatırsan aydınlat; selam sana!..

Bir hastaya vardın ise, bir içim su verdin ise
Yarın anda karşı gele, Hak şarabın içmiş gibi



İ. Pala
 

Lamia

Divan Üyesi
Nurundandır Bütün Nurlar

–Sevgili’ye–

Mihrabım!..

Mihrabım’a uğra sabâ yeli, huzuruna varıp edeble, selamımı ilet, heceler yarım yamalak, heyecanlar salkım saçak...

“And olsun kuşluk vaktine...”, kuşluk vakti onun gönlündeki vahyin ışığıdır, ve ışıklar nurunun âşığıdır.

“Geceye and ederim ki...”, onun saçlarını kıskanmaktan gecenin bağrı yanık; gece yarısı hasretle uyanıktır.

“Güneşe and olsun...” ondan daha kutlu bir faniyi hiç izlemedi, ve yer ondan daha kıymetli bir hazineyi hiç gizlemedi.

Ahmed!.. Gönüller gıdası, ruhlar şifası... Gözlerin feri, şerefin zaferi... Dudağının değdiği bir güle bin can feda Ahmed, eline değmiş bir ele cihanca cihan feda!

Işığım!

Göz kırpasıya Burak’ınla vardığın yere bin yılda varamazken berk uran melekler, nasıl aşkına dönmesin zeminler ve zamanlar, nasıl tutulmasın burçlar ve felekler. Sen var iken kıblem, gök ile yerin arasında hangi varlığa adansın ya emekler, ya hangi renk ile iltica etsin dallarına çiçekler? Cemalini gören âşık, görmeyen âşık iken nurum, gamzene rüyada olsun ermesin mi tennure kelebekler?

Günaydınım!

Tohum versen de bize mahsul olabilseydik, kanat olsan da bize katına varabilseydik. Şarkıların ürperdiği şebnem avuçlarında Medine rüzgarlarının ışıltılı kumlarınca yanabilseydik, sana kanabilseydik. Bir kez olsun aşkınla döktüğümüz gözyaşlarından abdest alabilse ve denizine bir kez olsun dalabilseydik, ya denizinde kalabilseydik. Himalayalar kadar kara yüzümüzü kara yerlere salabilseydik; bağından razıye ve marziye ilhamlar alabilseydik!

Sevgilim!

Kutlu gelişine yüz bin selam olsun, sen aydınlık içinde aydınlık, sen açıklık içinde açıklıktın. Seninle sevgiler sevgili olur, seninle muhâlimiz hâle dururdu. Mühürleri kaldırmada son idin sen, can kilitlerini açmada sonuncu, gülümsesen. Seni görenlerin güneş düşerdi gözünden, seni sevenlerin ışık yayılırdı yüzünden. Birer efsaneydi iki yanağın; hayal ile hatıra eleğim sağmalarıyla karanın ve ağın.

Sultanım!

Adına altınlar bastıran sultanlar şehirler alırdı, şimdi şehirleri düşüyor adınsız sultanların, adını gizli anıyor âşık–ı nâlanların. Kulluk prangaları çözülünce ayağımızdan, âzâd oldu zülfünün zenciri solumuzdan ve sağımızdan. Ashabının kara ker***te gözsüz gördüğünü, biz cilalı aynalarda yitirdik de yaptık düğünü. Tedavisinde hayat bulmuş hekime düşman hasta gibiyiz, mürebbisine kin güden çocuklara yasta gibiyiz. İnsanlık güneşe nispet zulmete döndü, balıklar suya öfkelendi, kuzgun ete döndü; bahtımız hasrete döndü.

Hasretim!

Gümüş tenli Yusuf’u arayanlar gül teninde Yusuflar ülkesine girdiler; cennet peşinde koşanlar gül cemalinde cennetlere erdiler.

“Körün elinden tutana Hak’tan yüzlerce ecir vardır!” buyurmuştun. Kıyam et, tut körlerinin elinden ve İsrafilleyin kıyametten evvel bir kıyamet kopar. Yıllar yılı kendi yatağını öpen nehirlerce ak ezeli özlemlerimizin yokuşlarına ve öğüt, yine öğüt, yine öğüt aşk tanelerimizi değirmenlerinin nakışlarına.

Övüncüm!

Ruhlarımızdan kuşluklar geçti, gün geçti... Akşam oldu, düğün geçti.. ve gece olmadan, Yesrib’in güneşi, kerem kıl, tüllenen hayallerimize bir huzme bıraksın himmetin, ve artık getirdiğin kutsal emanetin kaybolacağından korkmasın ümmetin!. Kalbimizi kaydırmadan, bize onu haşre dek bakî kılma ruhsatı ver, ve yalın unutuşların poyrazında bırakıp bizi bir başımıza, belleklerimizin tereddüt dolu zembereklerinde kıvrandırma, yeter. Gel, son kez ilk baharımız ol!. Bu mevsim güller incitilmesin, gamküsarımız ol!..

Ömrüm!

Tâhâ ve Yâsîn aşkına...

Öncesinde senin aşkın yoksa neye yarar ölüm!.


İskender Pala

-----------------------------------------------------------------------------------------
 
Tüm sayfalar yüklendi.

Hatırlatma

Lütfen alıntıladığınız içeriğin dış linkini değil içeriğin kendisini paylaşınız.Siyasi yazılar paylaşmamalıyız.Alıntıladığımız yazarın yazarını paylaşalım.Yayınlanan yazılardan divan sorumlu tutulamaz.

Benzer konular Forum Tarih
HCRTRMN Tarih 0 2K
Altınkalem Semih Okuma Salonu 1 4K

Benzer konular

xen

Üst Alt