İskender Pala'nın Köşesi...

Mecelle’nin söz konusu ettiği hükümler, o dönemde uygulanmakta olan İslamî hukuk düzeninin eseri olmakla birlikte günümüzün evrensel hukuk kurallarına da tamamiyle uymaktadır. Zaten bunun aksi de düşünülemezdi. Burada önemli olan husus, hukuku halkın anlayacağı ve kolayca öğreneceği hâle getirmek ve onu insanların vicdanlarına yansıtabilmektir. Çünkü yasaklar ve özgürlükler ancak vicdanlarda şekillenirse toplum barışından ve huzurundan söz edilebilir. Aksi takdirde polis gücüyle korunmanın esas alındığı bir zeminde neyin suç, neyin hak olduğunu bilmeyen kuru kalabalıkların kakafonisiyle savrulan insanların yaşadığı bir güruh ortaya çıkar. Mecelle-i Ahkâm-ı Adliye, gerek veciz ifadesi, gerekse formüle edilmiş kuralları sayesinde yüzelli yıl önceki insanları bu tür karmaşalardan koruyordu. Keşke bugün de, şöyle kuralları akılda kalan, veciz bir anayasamız olsaydı.

Aşağıda Mecelle’nin giriş bölümünü teşkil eden kısımdan bazı maddeler seçtik. Öğrenmek, bireysel ve toplumsal hukukumuz açısından son derece yararlıdır.

Bir işten maksat ne ise, hüküm ona göredir...

Şekk (şüphe) ile yakîn (kesin delil) zail olmaz (çürümüş olmaz).

Bir şeyin bulunduğu hal üzere kalması asıldır.

Zarar kadîm (sürekli) olmaz.

Beraat-ı zimmet (masumiyet) asıldır.

Kelâmda (sözde) asl olan mana-yı hakikidir (kastedilen anlamdır).

Meşakkat (zorluk) teysîri (kolaylığı) celb eder.

Zaruretler memnu (yasak) olan şeyleri mubah (yapılabilir) kılar.

Bir özür için caiz olan şey ol özürün zevaliyle (ortadan kalkmasıyla) bâtıl olur.

Mâni (engel) zail oldukta (ortadan kalkınca), memnû (yasak) avdet eder (geri döner).

Bir zarar kendi misliyle izale olunmaz (giderilmez).

Ehven-i şerreyn ihtiyar olunur (iki şerden iyiye yakın olanı tercih edilir).

Alması memnu (yasak) olan şeyin vermesi dahi memnudur.

Ezmanın (çağın) tagayyüriyle (değişmesiyle) ahkâmın (hükümlerin) tagayyürü inkâr olunamaz.

Asıl sâkıt oldukta (hükümden düşünce) fer’i (ayrıntı) dahi sakıt olur.

Bir şey bâtıl (geçersiz/yasak) oldukta, onun zımnındaki (alt birimindeki) şey dahi bâtıl olur.

Kelâmın imali (bilinenin söylenmesi) ihmalinden (susmaktan) evlâdır (iyidir).

Mükâtebe (yazışma) muhatebe (konuşma) gibidir.

Hatası zahir (açık) olan zanna (şüpheye) itibar yoktur.

Tevehhüme (kuruntuya) itibar yoktur.

Kişi ikrariyle (sözüyle) ilzam olunur (sorumlu tutulur).

Külfet nimete ve nimet külfete göredir.

İskender Pala (Bir köşe yazısından)
 
G

gülücüğüm

Ynt: İskender Pala Yazıları...

evla' Alıntı:
Beni bu güzel havalar mahvetti,

..

Böyle havada aşık oldum;

Eve ekmekle tuz götürmeyi

Böyle havalarda unuttum;

Şiir yazma hastalığım

Hep böyle havalarda nüksetti;

Beni bu güzel havalar mahvetti.

Orhan Veli
' Beni bu güzel havalar mahvetti '

öyle çok severim ki bu şiiri..
sağol evla..
 

Dil-şâd

Benim tedbirim, Sen'in takdirinden küçüktür.
Rüzgar...


Yaşı benimkine yakın olanlar Victor Flemming'in Rüzgar Gibi Geçti (Gone With the Wind) filmini keyifli bir nostalji olarak hatırlarlar.

Kimler yoktu ki o filmde!.. Saçlarının briyantinleri hâlâ gözlerimin önünde duran kalem bıyıklı (Bu bıyıklar daha sonra Ayhan Işık'a çok yakışacaktı) Clark Gable, hüzünlü bakışlarıyla yürekler yakan Vivien Leigh, daha sonra yıldızı parlayacak olan Leslie Howard... Hollywood'un altın çağındaki en güzel film diye bilinir Rüzgar Gibi Geçti ve bizim gençliğimizde bu filmi seyretmemiş olmak yahut ondaki sahnelerden örnek bıçkınlıklar yapamamak delikanlılığı bozan şeyler arasında sayılırdı. Şimdi geriye dönüp bakanlar aslında o demlerin de rüzgar gibi geçtiğini acı bir tecrübeyle bilmekteler.

Sahi, Rüzgarlı Bayır'ı okuyan kaldı mı artık?!.. O ki bir romandan çok bir iç titremesidir. Otuz yaşında öldüğünde Emily Bronte (1818-1848), ardında dünyanın en büyük aşk romanlarından birini, daha doğrusu insanın içine işleyen bir anlatımla dile getirilmiş o uzun şiiri bize armağan bırakmıştı. Çünkü ancak o roman okununca anlaşılır rüzgarın insana ne anlattığı, ve ardından gelir savaş rüzgarları, aşk rüzgarı, şöhret rüzgarı, değişim rüzgarları... "Nice bin atlı kapılmıştı fetih rüzgarına" der sonra Yahya Kemal.

Rüzgar!.. İşte bildiğimiz şey... Her vakit ayrı yönden estiği, her daim değişim içinde olduğu için olsa gerek atalarımız "felek, talih, zaman, zamane" gibi anlamlar yüklemişler kelimeye ve bilhassa tasavvuf ile Divan şiiri onun bu anlamını pek önemsemiş. Mesela şaire göre o sürekli değiştiği için asla güvenilmez, her an yol değiştirebilir, bugün siyah gibi gösterdiğini yarın beyaz, şimdi güzel gösterdiğini az sonra çirkin sayabilir. Rüzgara karşı koymak veya rüzgarın estiği yöne gitmek bakış açısına, zamana ve zemine göre iyi veya kötü anlamlar kazanabilir. Ruzgar, geçici olduğu için tasavvuf kalıcı olana itibar etmeyi söyler.

Rüzgarın bize kendini göstermek için büründüğü karakterler vardır. Lüzumlu lüzumsuz kılık değiştirmesi de bu yüzdendir. Öfkeli, kindar, mütebessim, mütevazı vs. Aslında kimselere danışıp bugün nasıl olayım dediği falan da görülmemiştir. Elbet birinden emir alıyordur ama onu bize pek belli etmez. Mesela şöyle kabadayı rüzgarları hatırlayın. Girdikleri yerleri darmadağın ederler, acımasızlık ruhlarına işlemiştir. Lut kavmini helak eden de, Sodom ve Gomore üzerinde esen de onlardı nihayet. Poyraz, Lodos, Bora gibi erkek adlarını onlar vermiştir ölümlülerin çocuklarına. Eskiden onları Poseidon'un oğlu Aeolus'un Akdeniz'de bir adanın derinlerine zincirlediği düşünülür veya Norveç taraflarında dev kanatlarını sallayarak irili ufaklı rüzgarlar, fırtınalar çıkardığına inanılan Hraesvelgr'a hürmet gösterilirdi. Havai rüzgar tanrısı Laamaomao bütün rüzgarlarını su kabaklarında, Çin rüzgar tanrısı Feng Po ise sarı bir çuvala koyup sırtına atmıştı. Lüzumu halinde kabağı eğivermek veya çuvalın ağzını açıvermek, hele de biraz öfkeli iken o günlük çuvalı boşaltıvermek bir kabadayılık değil de nedir? II. Dünya Savaşı'ndaki Japon intihar uçaklarına kamikaze denilmesi "ilahi rüzgar"ın adı olan Kamikaze'den alınmıştı.

Zarif rüzgarlara gelince; onlar hayatı hep aynı nezaket içinde harmanlarlar. Açacak çiçekler, tohumunu alacak toprak, bal yapacak arılar, tarlasını ekecek çiftçi hep onun yolunu gözler. Hoş geçimli bir delikanlı gibidir o. Çok çalışır, herkese güleryüz gösterir. Zarif dedik ya işte, bütün genç kızlar onun peşine takılıp gider. İçlerinde bazı romantik olanları da yok değildir. Bazen bir denizden yamaçlara doğru, bazen bir yaz akşamında gece lambalarının pervanelerine eşlik ederek, hatta sevgili saçını tararken onun kokusunu aşıka götürmek üzere amade beklerken... Bakmayın siz onun Saba, Meltem gibi kız adıyla dolaştığına.

Sur'a üfürdüğü vakit İsrafil'in çıkaracağı rüzgara gelince. Aman dikkat!.. O, dünyanın çevresini sarıp sarmalayıp şöyle altını üstüne getirecek; yer içindekileri dışa fırlatacak, gök de sahip olduklarını yere boşaltacak... Eğer düşünürseniz o ne dehşetli bir gümbürtüdür öyle!.. Tam da rüzgar ekenlerin fırtına biçecekleri an.
 

Lamia

Divan Üyesi
GöZ GöRDü KaLP Ne eYLeSiN



Kalp ve Göz…


Bütün aşk hikâyelerinin en unutulmaz en heyecan verici sahnesi, sevenin sevgiliye ilk baktığı andır şüphesiz. Daha doğrusu, onun yüzünü ilk gördüğü vakit. Âşıktaki içsel değişimin başladığı an, gözün sevgiliye ilk takıldığı saniye dilimidir ve aşığın bütün biyografisi, bu “ilk bakışın öncesi ve sonrası”ndan ibarettir.

Kalpte ateşin yükselmesi, aklın ve sabrın ateşe düşmesi o ilk bakış ile başlar. Kılıcın kınından sıyrılması yahut okun yaydan fırlamasıdır bu. Sevgilinin yüzü kınında bir kılıç yahut sadakta bir yay gibidir; bakış onu kınından ve sadağından çıkarır.

Sevgili’nin yüzümü; aşk yangınını alevlendiren ilk kıvılcımdır.

Aşığın kalbi mi, ilk bakıştan sonra suda titreyen bir mehtap.

Göz… Savaşı başlatan haberci.

Bakış… Elde olmayan kader; ilahi kaza.

Ve aşk… Kalp ile göz arasındaki kutlu bir hadise.

Çok sonraları kalp göze diyecektir ki, “Beni bu onulmaz derde iten sensin. Safayı sen sürdün, acıyı ben çektim. Nimet senin, zahmet benim oldu. Sen sevinirken, kaygılanan ben oldum. Bakışlarını arttırdıkça sen, dertlerimi çoğalttın benim. Zafere eren sen, hezimete uğrayan ben. Sen emirlere itaat edilen hükümdar oldun, ben senin peşinde koşan tebaan. Sen emir ben esir."

Sonra devam eder:

- Ey göz! Sen ikisin ben birim. İki kişinin bir ferde saldırıp onu öldürmesi zulüm değil de nedir?… Şimdi ağla o halde; ettiğin zulmün cezasını çek bakalım.

Göz buna karşılık ayet-i kerime ile cevap verir: “Gerçek şu ki; gözler kör olmaz, ancak sinelerdeki kalpler kör olur” (Hacc 46)


Göz görünce bir kez geriye ne kalır?


iSKeNDeR PaLa

 

Dil-şâd

Benim tedbirim, Sen'in takdirinden küçüktür.
Aşk üzerine ...


Eskiler sözü güzelleştirerek söylemeye çaba sarf ederler; bunu, yazacakları sözleri kalıcı kılmanın şartlarından biri sayarlardı.

Bu yüzden nesri de şiirsel söylemek, ona ahenk katmak ve anlatımı kuvvetlendirmek önemliydi. Cinas denilen sanat böyle doğmuş ve nesir ustaları cümlelerinin arasında ritm ve kafiye bulundurmayı önemsemişlerdi. Eskilerin cinaslı bir üslupla ortaya koydukları bu tür yazılara biz sonradan süslü nesir demişiz. Türkçe'de bu üslubun ilk temsilcisi Fatih çağının ünlü bilgini Sinan Paşa olup aşağıdaki metin onun Tazarruname (İÜ. Ktp. TY.1818, v. 92a.) adlı eserinden alınmış ve bir çevirinin(/yalınlaştırmanın) asıl metin karşısında ne kadar cılız durduğunu göstermek için karşılıklı verilmiştir:

İşarat-ı Evsaf-ı Aşk

Aşk âsâyiş-i cândur; aşk ârâyiş-i cihândur. Aşk nemek-i diyk-i vefadur; aşk hadîka-i ehl-i safâdur. Aşk hakîkat çerhınun ahteridür; aşk cân leşkerinün mihteridür. Aşk bir sultân-ı kâhir ü tîzdür ki alem çekicek birbirine urur vücûd ile ademi; aşk bir bî-karâr u şûr-engîzdür ki kadem basıcak şûr u gavgâya bırağur âlemi. Aşk bir cevher-i pâkdür araz sanman; aşk râhat-ı cândur maraz sanman.

Aşk bir mürgdur ki melâmet-i halk ona bâl olur; aşk bir devletdür ki idbâr-ı dünyâ ona ikbâl olur. Aşk bazarında câme-i dîbâyı bir habbeye almazlar; uşşâk mahallesinde nâmûs ile nâmı bir çöpe saymazlar. Âşık olanlar gayret ü ârı bırağurlar; dost isteyenler ol vakârı bırağurlar. Âkıl eydür: "Cübbe vü destâr hani?"; âşık eydür: "Hâne-i hammâr hani?" Âşık düğünden bîniyâz olur; âşık cihân içinde serfirâz olur. Aşk bir külüng-i pulâddur ki her vakit varlık binasın yıkar; aşk bir bennâ-yı üstâddur ki dâim yokluk sarayın yapar. Aşk bir derd-i mâderzâd olur; âşık iki cihândan âzâd olur. Ne vuslatda şâd u ne gamdan firârı olur; ne destinde sabr u ne pâyında karârı olur.

Âşık hemîşe belâkeş olur; dâim belâ içinde hoş olur. Âşık her dem sûz u şevkda olur; derd-i aşk içinde zevkde olur. Âşıka gıdâ belâ olur; âşıka safâ cefâ olur. Âşık ki yolunda merd olur; renci dârû vü râhatı derd olur. Beyt: "Dil ki bûy-ı aşkdan bîreng olur / Ehl-i dil katında ol dil seng olur". Dil bağında ki aşk gülü olmaz; bir bezme benzer ki onun mülü olmaz.

Aşk kıssa vü hikâyet olmaz; aşk-bâzî hadîs ü rivâyet olmaz. Âlem-i aşk âlem-i diğerdür, pâye-i aşk ondan bülend-terdür, ki her mesken ona menzil ola; veya onun mekanı bir avuç kül ola. Aşk bir makâm-ı vicdanîdür; cezbesi cezbe-i nûrânîdür. Aşk halk gözünde dîvânelikdür; aşk kendi vücûduna bîgânelikdür. Aşk ezel kadehinden bîhûşlukdur; aşk iki âlemi ferâmûşlukdur.

Aşk Üzerine Tanımlar

Aşk canın huzur, cihanın ziynet bulmasıdır. Aşk vefa azığının tuzu; gönülden anlayanlar için hazırlanmış bir bahçedir. Aşk hakikat göğüne yıldız; can ordusuna mehterdir. Aşk, öylesine kudretli ve hızlı savaşan bir sultandır ki sancağını çekip de yürüdüğünde varlık ile yokluğu birbiriyle çarpıştırır; aşk öylesine delifişek bir kargaşa adamıdır ki ayak bastığı yeri çoraklaştırıp kavgaya salar. Aşk pak bir cevherdir; onu araz sanmayın; aşk bir can rahatlığıdır, hastalık anlamayın.

Aşk bir kuştur ki halkın ayıplaması onun kanadı; aşk bir talihtir ki dünya zilleti onun açık bahtı sayılır. Aşk pazarında ipek kumaşlar bir arpa tanesi etmez; aşıklar mahallesinde itibar kaygısı veya şöhretin çöp kadar değeri olmaz. Aşık olanlar gayret ile namusu bırakırlar; sevgili peşindekiler elbette ağırbaşlılığı terk ederler. Akıllının sorusu "Hani rütbe ve makam?"; aşıkın sorusu "Nerde aşk meyhanesi?"dir. Aşık dünya eğlencesine dönüp bakmaz; bu yüzden başı dik dolaşır. Aşk tunçtan bir külünktür ki durmadan varlık binasını yıkmakta; aşk öyle usta bir mimardır ki (yıktığı varlık binasının yerine) daima yokluk sarayını yapmakta. Aşk, aşıkta anadan doğma bir derttir ki onunla kendini iki cihan kaygısından kurtarır; bu uğurda ne vuslat ile şad olup ayrılık derdinden kaçınır; ne sabır elde edebilir, ne ayağına dur durak bulunur.

Aşık bela çekmede devamlılık gösterir; çünkü bela ile hoş geçimdedir. Aşık her an yanış ve özlem içindedir; aşk derdiyle daima zevk içindedir. Aşık için (sevgilisiz) işret bir bela; eğlence de bir cefa olur. Aşık ki gidişatında mertlik üzeredir; sıkıntıları zehir, rahatı ise dert sayılır. Beyit: "Gönül ki aşk kokusuyla kendinden geçip sarhoş olmuyorsa; ehl-i diller katında o gönlün taştan farkı yoktur". Aşk gülü açmamış bir gönül bahçesi; şarabı olmayan bir işret meclisi kadar beyhude ve yavandır.

Aşk masal veya hikaye değildir; aşk oyunu anlatıl(a)maz, rivayete gelmez. Aşk alemi başka bir alemdir; aşk payesi ise ondan da yüksektedir; öyle ki sıradan bir mekana gelip konabilir; hatta bir avuç külde bile vatan tutabilir. Aşk vicdana ait bir makamdır ve cezbesi de nurani bir cezbedir. Aşk avamın gözünde bir delilik ve kendi kendisine (kendi varlığına ve varlık alemine) yabancılıktır. Aşk, ta ezeldeki kadehin sarhoşluğudur ki aşık, bu dünyayı da, öte dünyayı da unutmuştur (vesselam)!..
 

Dil-şâd

Benim tedbirim, Sen'in takdirinden küçüktür.
Mecaz, hakikate mağlup düştü...

Kadınlar Günü'nün ardından-
Tamburi Mustafa Çavuş'un şehnaz buselik şarkısındaki "Küçüksu'da gördüm seni / Gözlerinden bildim seni" mısraları, aslında bütün macerayı özetlemekteydi.
Bir ömrün en müstesna aşk macerasını, kısa bir aralıkta gözlerini görüp de sevdiği bir güzel(lik) uğrunda harmanlayan, adını bile öğrenemeden dünyasına sökün edip gelen meveddetin hasrete dönüşen mutluluğunu, hüzün kılığında gelen sevincini veya firkat lezzetiyle hissedilen vuslatını bir hayal uğruna çoğaltan o eski zaman efendileri yok artık. Öte yandan, zamanımızın genç kız veya kadınları da uğruna şiirler yazılan, ömür boyu sultan itibarı gören, dillere destan aşklarla adları tarihe geçen nazenin ve zarif hanımefendiler olmaktan çok uzaklar. Peki, kimdir bu derinliğin kaybolmasından sorumlu? Erkekler mi, kadınlar mı?

Eski şairlerin anlattığı kadınlar, evet, itiraf ederiz ki birer hayalden ibaret idiler. Lakin o hayal kadınlar, ete kemiğe bürünmüş hemcinslerine yüksek bir itibar sağlıyorlardı. Erkekler daha yüz sene evvel gözünün renginden kadının saçlarını, serçe parmağından kolunu, topuklarına uzanan eteğinin bir savruluşundan endamını hayal ediyor, onu düşüncesiyle içinde çoğaltıyor, hayalhanesini binbir görüntüsüyle besliyor, zihnince ona fıstıki şallar giydirip soneler, gazeller eşliğinde pembe yaşmağını aheste aheste açmaya çalışıyordu. Yalnızca gözlerini gördüğü kadın (bunu tersinden söyleyelim; yalnızca gözlerini gösteren kadın) âşık ruhunda sonsuz bir ışıkla parlıyor ve her defasında farklı bir renk ve desen ile var oluyor, belki o hayallerle süslenerek ilahi bir varlık haline dönüyordu. Bu kadın artık tarihe karıştı. Şimdi her kadın, kendisini seven erkek karşısında "Ne kadınlar sevdim zaten yoktular" diyen Attila İlhan'ın dizesindeki o gizemli karaktere sahip olmak istiyor, bunun için çırpınıyor ama bir türlü başaramıyor.

Bir zamanlar şiirle anlatabildiğimiz o mecazlara bürünmüş hayal kadınını, bugünün erkekleri artık akıllarıyla tartıp realist kâr hesabıyla çarpıyor, bölüyor, topluyor, çıkarıyor ve nihayet gözleriyle didik didik edip tüketiyor. Kulaklar kadın sesinin bin bir türlüsüyle kirlenmiş durumda; gözler müstehcen reklam görüntülerinin istilası altında. Realite, bırakınız sıradan insanları, şairleri bile o mecazlara akseden büyüleyici görüntülerden, o terennümsaz seslerden mahrum bıraktı. Servi salınışlı güzeller çağı kapandı, yere pat pat basan genç kızlar türedi. Bugün, sigaradan kalınlaşmış sesiyle kadın, sokakları ve caddeleri kaplayan hayat mücadelesi uğruna peçesini kaldırmış, metrolarda ve çarşılarda tüketim hırsıyla şirretleşmiş, hatta amfilere ve dersliklere taşan seviyesizliklere düşmüş, velhasıl vapuru, otobüsü, dolmuşu, taksiyi, treni, uçağı herkesle eşit şartlarda doldurmuş, baş tacı edilen konumunu yitirmiştir.

Kadın, artık hayale kafa tutan bir çıplaklıkla karşımızda. Bir yarışçı gibi; kendisiyle, sokakla, billboardlarla, kurulu düzenle, modayla, eğitim sistemiyle savaşmakta ve çırpınıp durmakta. Bir zamanlar mecaz tüllerini üzerinden kovar ve gerçekliğini teşhir ederken bunları göze aldığının farkında değildi. Şimdi mecazın aldatamadığı gözlere hitap etmek ve en ufak kusurunu bile binbir hile ile kapatmak zorunda. Maaşının yarısını kozmetiğe, kıyafete, lükse yatırmasının başka ne sebebi olabilir ki?!..

Günümüz şiirinin kadın ve aşk konusunda -eski şaire nispetle- sığlığı hiç şüphesiz kadının baştan ayağa hakikat kesilme isteğiyle de alakalıdır. Eski şairlerin hayallerindeki cömert sözleri bugünün kadını boşuna aramaktadır. Başörtüsü konusunda bile hemcinsinin gizli bir tel saçına tahammül gösteremeyen kadın, aslında bu hazin sonu kendi elleriyle hazırlamıştır. İştah açan bir yemek ne derece maddi ise kendini o derece maddi görme eğilimindeki kadın da erkek hayalhanelerini dolduran mecaza geçit vermemekte ısrarcı görünüyor. Kendi gerçekliğiyle o kadar meşgul ki cinsiyetini istismar edenlerle neredeyse işbirliği konumuna düşmekte. Bu da onun erkeklerden göreceği hürmeti, itibarı, alakayı ucuzlatmış, menfaate indirgemiş ve en son çare olarak bir erkeği maddesiyle büyüleme gayretine hapsedip bırakmıştır. Galiba mecaz, hakikatten intikam almaya başladı.

Ne diyordu Tevfik Fikret: "Elbet sefil olursa kadın, alçalır beşer".
 

Dil-şâd

Benim tedbirim, Sen'in takdirinden küçüktür.
Mecnun'un Leyla'sı

MECNUN'UN LEYLA'SI

Mecnun ne vakit Leyla'nın izine rastlasa dayanamaz, koşmaya başlardı. Yüzünün rengi safrana döner bedenindeki tüyler baştan ayağa diken kesilirdi. Vücudunu bir titreme kaplardı. Birisi ona dedi ki;

Leyla yokken senden yiğidi yok şu alemde. Sahralardaki aslanlardan da dağlardaki vahşilerden de korkmuyorsun. Ama Leyla'nın adı anıldı mı söğüt gibi titremeye başlıyorsun.

Dertli Mecnun boynunu büktü,

- Bakın görün işte, aslanlardan korkmayan kişi aşk aslanının karşısında nasıl sinmiş, dize gelmiş, bekliyor. Aşkın kuvvetidir bu, âşıklar da onun ayakları altına düşmüş karıncalar.

[BERCESTE]

Annesinden Leyla'ya öğütler:

Temkîni cünûna kılma tebdîl

Kızsın, ucuz olma kadrini bil

Her sûrete aks gibi bakma

Her gördüğüne su gibi akma

Sâye gibi her yere yüz urma

Hiç kimse ile oturma durma

Fuzuli
 

Dil-şâd

Benim tedbirim, Sen'in takdirinden küçüktür.
Çanakkale geçildi (mi?)

Ölüm indirmede gökler, ölü püskürmede yer,
O ne müthiş tipidir, savrulur enkaz-ı beşer
Boşanır sırtlara, vadilere, sağnak sağnak.
Kafa göz, gövde, bacak, kol, çene, parmak, el, ayak
Gerisini okumaya gerek yok sanırım. Türk tarihinin en önemli savaşlarından birinin, hatta belki en önemlisinin bir şair kalbindeki yansımaları bunlar.
Bu savaş yalnızca Türklüğün değil bütün bir Avrupa milletlerinin de kaderini etkileyen savaştı. İstanbul'u yeniden Konstantinepol yapabilmenin beş yüz yıllık rüyasını sayıklayan Avrupa'nın bütün gücüyle yüklendiği, ama Türk adı önünde eğilmeye mecbur kaldığı bir savaştı. O yalnızca İtilaf devletleriyle hasta adamın savaşı değil, ham hayaller ile biçare hakikatlerin; tanrılaştırılmış madde ile Tanrı'ya iman eden gönüllerin; gurura kapılmış mahmuzlu çizmeler ile altı delik yemenilerin de savaşı idi. İtilaf devletleri her şeyleriyle yükleniyor, bombalıyor, yakıyor, yıkıyor; dahası, siperlerden gelen cılız karşılıklarla alay bile ediyordu. Amiral Robeck 18 Mart'ta Çanakkale'yi geçerek yakında Konstantinepol'de olacağına dair telgrafı Londra'ya çekmiş Queen Elizabeth, Inflexible, Lord Nelson, Agamemnon, Ocean, Irresstible, Wengeance Majestic, Prince, Bouvet, Suffren gibi savaş gemilerinden oluşan üç filoluk gemilerini yola çıkarmıştı. Ama Robeck, bu arada küçük bir şeyi unutmuştu: Savaştığı millet Türk milletiydi. Kaşgarlı Mahmud'a göre adını bizzat Ulu Tanrı'nın verdiği bu millet, tarih sahnesinde bulunduğu hiçbir dönemde esaret altına alınamamış, özgürlüğünden hiç vazgeçmemişti. Ve şimdi de Çanakkale'de olup bitenleri, özgürlüğüne vurulmak istenen bir zincir gibi görüyordu. Bu yüzden Bedr'in aslanları kadar şanlı bir orduyu orada şehit verdi, hilal uğruna güneşlerini feda etti. Ve tarih, o gün bir ismi hafızasına kaydetti: Nusret.
Nusret, teknoloji yüklü gemiler yanında muhallebi çocuğu cesametinde bir mayın gemisiydi ama bağrında aslan yürekler taşıyordu. O serdengeçti ruhtur ki yarı aydınlık bir gecenin sonrasında düşmanın haşmetli gemilerinden bazılarını Boğaz'ın derinliklerine gönderdi. İtilaf devletlerinin mağrur kumandanları Boğaz'dan öte yol bulunamayacağını anlayınca bu kez çıkarma yapmayı planladılar. Artık Çanakkale'de kara savaşları başlı­yordu. Atatürk'ün, cephanesi biten askerlere:

- Ben size taarruz emretmiyorum. Ölmeyi emrediyorum, dediği gündü o gün.

Bütün cephelerinde 250 binin üzerinde askerimizin şehit düştüğü Çanakkale Savaşları bir destanın ta kendisidir. Ve o destanı yaratanlar 'Çanakkale geçilmez' derken bu ülkenin Müslüman-Türk kimliğine vurgu yapıyorlar, geçilemeyecek olan hattın bir kuru toprak parçası değil o toprağın içini dolduran ruh olduğunu düşünüyor ve o uğurda çarpışıyor, vuruşuyor, şehit oluyorlardı. Şairin;

Sana dar gelmeyecek makberi kimler kazsın?

Gömelim gel seni tarihe desem sığmazsın

dediği Mehmetçik, işte o ruh uğruna can vermişti.

Peki şimdi bir kere daha soralım kendimize: Çanakkale geçildi mi?

Çevrenize bakınız, geleceğimizin teminatı olacak gençlerimizin eğlence biçimlerine, eroin partisinde can veren çocuklarımıza, televizyon ekranlarından üzerimize sıçrayan bayağılıklara, turistik (!) ülkemizde yine turistik diye her türlü rezalete baş üstüne deyişimize, internet cafelerde sigara dumanlarına esir olan yavrularımıza, topluma örnek gösterilen insanların sapkınlıklarına veya sapkın insanlara, okumayı unutan toplumumuza, alışveriş merkezlerini mabet haline getiren halkımıza... Ayrıca burada anmaya gerek görmediğimiz onlarca, yüzlerce çarpık uygulamaya bakınız, bakınız da Çanakkale geçilmiş mi; geçilememiş mi kendinize yeniden sorunuz. Galiba İstanbul'un Müslüman kimliğinden rahatsız olup onu Konstantinepol yapmak isteyenler Çanakkale'yi geçmişler.
 

dilmurg

Gün akşamlıdur devletlum; dün doğduk, bugün ölürüz
Ynt: İskender Pala Yazıları...

Evet bu anlamda Çanakkale geçildi...Yazı bu yanıyla anlamlı...
 

Dil-şâd

Benim tedbirim, Sen'in takdirinden küçüktür.
Yahya Kemal'e dair

Malum, 2008 Yahya Kemal Yılı olarak kutlanıyor ve büyük şair hakkında toplantılar düzenleniyor, etkinlikler gerçekleştiriliyor, yayınlar, filmler hazırlanıyor. İnsanımızın bakışlarını edebiyattan; dikkatlerini Yahya Kemal'den yana kaydırması bakımından önemli gelişmeler bunlar.
Yahya Kemal (Beyatlı), gerek kendi çağında, gerekse daha sonraki araştırmacıların bazıları tarafından divan şiirinin devam ettiricisi, son temsilcisi, yirminci yüzyıldaki divan şairi gibi tanımlamalara muhatap olmuştu. Hatta vefat ettiği gün gazetelerin çoğu "Aruz öldü", "Divan şiirinin son temsilcisi öldü" gibi başlıklarla çıkmıştı. Bunun başlıca nedeni, onun tarih ve dil bilincini eski ile irtibatlandırması ve eski kültüre ilginin azaltıldığı bir dönemde eski ile bağlarını berkitmesi ve bunda da ısrarcı olmasıydı. Söylediğimizden, onun bir Divan şairi gibi davrandığı sonucu çıkartılmasın; hayır, üstat eski şiirden ilham almış, ama asla eskinin temsilcisi olmak gibi bir gayret içinde bulunmamıştır. Rubaîleri dışta bırakılırsa, klâsik şiirin diğer kurallarına baş kaldırdığı bile söylenebilir. O bütün şairlik macerası boyunca eski şiirimizi dönüştürmenin, Tanzimat, Servet-i Fünun ve diğer edebiyat kuramcıları tarafından örselenen bu şiirin içindeki zengin ilhamları çağının edebiyat zevkine sunabilmenin, okuyucuyu kendi mazisi ile buluşturmanın peşinde olmuştur. Çünkü o, maziyi devşirmeden yeni şiiri inşa etmenin zor olacağını düşünüyordu. Şiirinin mazi fikrine sarılması bundandı; ama mutlaka kendi çağının şiirini yazmak gerektiğine inanıyordu. Yani mana biriktirilenlerden, üslup kullanımdakilerden olmalıydı. "Bir tel kopar ahenk ebediyyen kesilir" korkusunu taşıyan bir adam için kopan teli bağlamaktan ziyade, oraya yeni bir tel uzatmak önemliydi. Üstadın bu tavrı, klâsik üslûpla yazdığı şiirlerin toplandığı kitabın ismine "Eski Şiirin Rüzgârıyla" biçiminde yansıdı. Hakikaten o, eski şiirin rüzgârıyla yeni bir bahçede güller açılmasını hedeflemişti ve bunu da kısmen başardı. Öyle ki klasik tarzda yazdığı şiirleri okurken şeklin eski, ama ses ve mananın yeni olduğu hemen anlaşılıverir. O, klasik şiir ile modern zamanlar arasında geçişi sağlamak bakımından dikkatle okunması gereken şairdir. Kendi Gök Kubbemiz'de bize sayısız hediyeler sunarken biraz da eski şiir adına bize müjdeler ve lezzetler sunar. Üstelik lutuflarını eski şiirin rüzgârıyla söylediği şiirlerde daha da arttırır ve söz gelimi Kanuni çağında bir divan şairinin dudaklarından dökülmesi muhtemel fikir ve hayalleri yeniden harmanlayıp Cumhuriyet Türkçesi'yle söyleyiverir. Artık lezzet değişmiş, gazel yeni bir kimlik kazanmıştır. Okuyucu, eğer istiyorsa geçmiş zamanların uzak hatıralarını, eğer istiyorsa değişim sancıları çekmekte olan çağının hüzünlü lezzetini hissedebilir. Mesela şu beyitteki şekil ve edanın eskiliği yanında mana ve fikrin derinliğine bakınız:

Şeb-i yeldada uzar fecre kadar kıssa-ı aşk
Ta ki Mecnun bitirir nutkunu Leyla söyler

Aşk üzerine bir sürecin uzunluğunu anlatabilmek için eski şairlerin pek cazip ve sanatkârane mübalağalarına rastlayabilirsiniz; ama üstadın bu beyitte anlattığı türden zarif bir hayale pek nadir rastlarsınız. Dünyanın en kadim mesleği olan âşıklık üzerine sözün bitmeyeceğini, âşık ile maşuk arasındaki irtibatın söze ve dile gelmeden de devam edeceğini böylesine güzel söylemenin yolunu bilen pek az şair yaşamıştır. Der ki beyit:

"Aşk hikâyesi, yılın en uzun gecesinde anlatılsa, yine de fecre kadar uzar (da sonuna gelinemez); çünkü Mecnun sözünü tamamlasa Leyla anlatır (Leyla'nın sözü bitince Mecnun konuşmaya başlar)."

Divan şairi, aşkın yalnızca âşıkı ilgilendiren hikâyelerine vurgu yapar, âşıkın hicranını, hasretini, firkatini anlatır. Oysa Yahya Kemal bir aşk hikâyesinde maşuka da söz hakkı tanır ve tek kişilik aşkı diğer yarısıyla tamamlar. İşte bu Divan şiirinin de düşünmediği bir hayal unsurudur. Yine sonsuzluk fikrine dayandırdığı şu bercesteye bakalım:

Meyve-î memnû'dan tatmak günâhından beri Kârbân-ı aşk bitmez bir beyâbândan geçer

"(Adem'in Havva'ya olan aşkı yüzünden) yasak meyveyi yeme günahını işlediği günden bu yana âşıklar, kervan kervan olmuşlar, sonu gelmeyen bir aşk çölünü geçeceğiz (de vuslata ereceğiz) diye durmadan yol almaktalar."

Beytin ikinci dizesinde üstad, eskilerin sihr-i helal (helal büyü; büyünün helal olduğu tek yer; sözü sihirli kılmak) sanatını kullanır ve isterse bir Divan şairi gibi davranabileceğini gösterir. Bu sanata göre dizedeki "bitmez" kelimesinin önüne veya sonuna virgül getirildiğinde ayrı anlamlar çıkar ve kendinden önceki kelime grubuyla okununca ayrı ("Kârbân-ı aşk bitmez" = aşk kervanının sonu gelmez, âşıklar kervanı ta Hz. Ademden bu yana dizi dizi yol almaktadır); kendinden sonraki kelime grubuyla okununca yine ayrı bir anlatım ortaya çıkar ("bitmez bir beyâbân" = çölün sonu yoktur, aşk kervanı sonsuzluk çölünde yol alır). Bu sihirli ifadeyi anlamak için beyti tekrar okuyunuz lütfen!..
 

Dil-şâd

Benim tedbirim, Sen'in takdirinden küçüktür.
Mühr-i Süleyman...

Kanunî döneminin ünlü şairi Bakî Efendi’nin bir beyti vardır; der ki:

“Mest olup uyurken öpmüş la’l-i cânânı rakîb
Ehremenler hâtemi almış Süleyman bîhaber”

Anlamı şöyle: Sevgili uyurken ifrit gelip dudağından buse çalmış. Yani ki devler mührü almışlar da Süleyman’ın haberi yok.

Beyitte geçen hâtem kelimesi Hz. Süleyman’ın mucizevî mührünü karşılamakta. Mâlum, Hz. Süleyman’ın yüzük olarak taşıdığı bir mührü vardı. Biri yukarıyı, diğeri aşağıyı işaret eden iki eşkenar üçgenin meydana getirdiği bir hexagram şeklinden ibaret bu mühür rivayete göre Allah’ın en büyük adını (İsm-i A’zam) temsil etmekteymiş. Hermetik gelenek buna makrokozmos gözüyle bakmış. Kadim Hind’de yaratıcı Vişnu üçgeni ile yok edici Şiva üçgeninin iç içe geçmiş hali imiş ve maddi alemin yaratılışı ile yok oluşuna işaret edermiş. İslam öncesi doğu kültürlerinde aynı hexagram, madde ile mânâ, iyi ile kötü, güzel ile çirkin, Tanrı ve kaos, derun ve masiva, kadın ve erkek vb. zıtlıklara işarette bulunmuş.

Mühr-i Süleyman’ın üzerindeki altı kollu yıldız motifinin daha tunç devrinden itibaren Ortadoğu coğrafyasında sıklıkla kullanıldığı arkeolojik kalıntılardan bilinmektedir. Keza Roma, İbrani, Asur, Bizans gibi eski medeniyetlerden kalan eserler üzerinde de göze çarpmaktadır. Eski Türklerin kullandığı on iki hayvanlı takvimde de bu yıldızı görürüz. Mitolojik zamanlardan itibaren bereket ve güç sembolü sayıldığı, pagan toplumlarda da kutsal kabul edildiği bilinmektedir. Ona her devirde atfedilen anlam da bu yüzden değişip durmuştur. Altı yön, matematikte ilk mükemmel sayı, dünyanın altı günde yaratılışı, bereket ve bolluğun özü vs. bunlardan. Şer güçlerden korunmak için tılsım oluşu ise pek yaygın.

Hıristiyan ve Yahudiler arasında mühr-i Süleyman’a “Davud Yıldızı” denilmektedir. Onlar altıgen mührün üzerindeki yıldızın her bir köşesinde sıra ile İbrahim, İshak, Yakup, Musa, Harun ve Davud isimlerinin yazılı olduğuna inanırlar. Bugünkü İsrail devletinin bayrağı üzerinde de hexagram bulunmasının sebebi budur.

Mühr-i Süleyman’ın önemi Yahudilerce bir amblem olarak kullanılmaya başladıktan sonra artmıştır. Mührün, İlahî himayeyi sembolize ettiğine inanan Yahudiler sonraki dönemlerde bu şekli sancak ve flamalara, muskalara nakşetmişler, büyücülük tılsımı olarak sıklıkla kullanmaya başlamışlar, zamanla ona kudsiyet atfedilmiş ve özellikle dinî ikbal uğrunda kullanmışlardır.

Mühr-i Süleyman, İslam tezyini sanatlarının metal, ahşap, mimari, dokuma gibi pek çok dalında da nakış amaçlı kullanılmıştır. Birinin tepesi diğerinin tabanına geçirilmiş iki eşkenar üçgenin figüratif birleşimindeki kontrast, özellikle yapı süslemelerinin göbek motifi olarak çok cazip görülmüştür. Mühr-i Süleyman’ın bulunduğu yere şeytanın giremediğine dair halk inancından dolayı da taş, ağaç, cam, kağıt vb. satıhlarda merkezî motif niyetine kullanılmıştır. Yine bu inanıştan dolayı cami, tekke vb. mekanların kubbe veya tavan nakışlarında yahut medhal sövelerinde mühr-i Süleyman desenleri bulunur. Anadolu Selçukluları, Artukoğulları ve İlhanlıların eserlerinde bilhassa kubbelerin kilit taşlarında sık rastlanır. Osmanlılarda ise başta hamam kubbe delikleri olmak üzere mezar taşları, cami tezyinatları, anıtlar ve kemer kilit taşlarıyla çini, seramik gibi mimariyi ilgilendiren hususlarda şeytanı uzaklaştırma amacıyla; mutfak eşyalarında, çeşmelerde, sebillerde zehirlenmeye karşı tılsım niyetine; serpuş, tolga vb. başlıklarda güç sembolü olarak; giyim eşyaları ve takılarda hırz ve vefk olsun diye kullanılmıştır. Nitekim Barbaros Hayreddin Paşa’nın, rüzgara hükmedebilmek maksadıyla sancağına mühr-i Süleyman motifi nakşettirmesi bu geleneğin bir neticesidir.

İmdi, bir beyit yüzünden bütün bunları söylememizin sebebi, toplumdaki insicam, aydınların ortak birikimleri; kültür-medeniyet malzemesinin sanatın hemen her dalıyla ilişkide olduğu gibi konularda ahkam kesmek değil; belki evrensel kültürün hemen her millet tarafından farklı biçimlerde paylaşıldığı gerçeğini vurgulamaktır. Bu arada bir şairin de söz konusu birikimden uzak kalması elbette düşünülemeyecektir. Nitekim Bakî’nin, ifritlerin (rakiplerin) çalmasına razı olmadığı mührü (dudağı), daha yüzlerce şair yüzyıllar içerisinde tekrar tekrar ifritlerden korumaya çalışacak ve mühr-i Süleyman hakkında efsaneler oluşacaktır.
 

Dil-şâd

Benim tedbirim, Sen'in takdirinden küçüktür.
Aşkı resmedebilmek ...

Kanuni çağında yaşamış bir şair vardır; Balıkesirli Satılmış Efendi. Şiir tarihleri onu Zati mahlasıyla anar ve Bayezit Camii yakınındaki küçük dükkânında toplanan şairlerden, orada kurulan şiir meclislerinden uzun uzun bahsederler. İşte o meclislerden şiir meydanına taşmış bir beyit:

Şekl-i aşkı gönlümün levhinde tahrir eyledim
Yanar odı bir akar su üzre tasvir eyledim

Aşkın resmini gönül sayfama yazdım. Yani ki yanar bir ateşle akar su üzerine resim çizdim.

Beyit çok yalın ve düz mantık ile söylenmiş; insan ancak üzerinde düşündükçe derinliğin farkına varıyor. Gönlünü sayfaya benzeten şair, aşkının resmini de o sayfanın üzerine yapmaya yelteniyor. Ne çare ki aşkı bir yanar ateş; gönlü de bir akar su. Ne su üzerine yazı yazılıp şekil çizilebilir; ne de yanar ateşe hükmedilip resim gibi dondurulabilir. Üstelik her iki unsur da birbirinin zıddı olup birinin olduğu yerde diğeri yaşayamaz. Buna rağmen şair "tasvir eyledim" ifadesiyle bize bu işi başardığını, akar su üzerine ateş yalımlarıyla "aşk" yazısını yazdığını veya kendisinin aşk uğruna çektiği ıstırabı resmettiğini söylüyor. Benzetme unsuru olarak da kalbin içinde su gibi akışkan bir kan olduğunu ve kanın da ateş kırmızısı rengini gündemde tutuyor. Çünkü onun bize asıl söylemek istediği de zaten bağrına kan oturduğudur. Eğer bu beyitte yalnızca "Aşkı anlatmak, akar su üzerine ateşle yazı yazmaya benzer" deseydi kendisine inanır, aşkın anlatılamazlığına, açıklanamazlığına, tarif edilemezliğine vakıf olduğunu söylerdik; ama o bu işi başardığından, yazıyı yazdığından (veya resmi tamamladığından) bahsediyor. Yani ateşe güç yetirdiğini, hatta ona hükmettiğini ve aşk kelimesini (veya aşka dair bir resmi) yazabilecek bir forma soktuğunu, üstelik de bunu tuval yerine bir akarsu üzerine (gönlüne) nakşettiğini söylüyor. Deseydi ki "Aşk, su üzerine ateşle yazı yazmaktır!" belki yine inanırdık, ama o "Benim gönlüme bakanlar oradan aşkı tanırlar, okurlar, görürler, seyrederler; çünkü sevgilinin hasretiyle su gibi eriyip akan gönlümde bulunan yanar bir ateş vardır ve bu da aşkın tanımı, resmi, anlatımıdır.!" diyerek hemen hemen bir mucizeyi işaret etmektedir.

Aşka tahammül, onun gerçeğini bilmek, ancak Allah'ın inayetiyle mümkündür. Yoksa âşık kendiliğinden ona tahammül gösteremez veya yarı yoldan döner (çileyi kırmak), veya sahte görüntüleri aşk zanneder. Koca Yunus'un erik dalına çıkıp da üzüm yediğini zannetmesi işte böyle bir vetirenin sonucudur. Hani ne diyordu:

Çıktım erik dalına
Onda yedim üzümü
Bostan ıssı kakıdı
Der ne yersin kozumu

Erik yemek üzere erik dalına çıktım; ama bir de baktım, üzüm yemekteyim. Şaşkınlığımdan hayrete düştüğüm sırada bir ses duydum: Bahçenin sahibi kızgın kızgın bana bağırmaktaydı: "- Bre sen ne hakla benim cevizlerimi yiyorsun?''

İmdi, Zati Efendi'nin yukarıdaki beyti söyleyebilmesi için öncelikle yanan bir su hayalini üretecek zeminde bulunması lazımdır. Gerçi Zati zamanında İstanbul iki defa büyük yangın geçirmiştir ama bunlardan hiçbiri denize taşmamıştır. Deniz savaşlarında ateşe verilen gemiler sureta denizin yandığı vehmini bırakırlarsa da şair burada bir akar sudan bahsetmektedir. O halde ya bir ırmakta, veya Boğaziçi'nde tutuşan gemi(ler) görmüş olmalıdır. Maalesef tarih kitaplarında buna dair bir ipucu bulamadık. Ama şairin su üzerinde bir yangından bahsettiği kesindir; çünkü deniz araçları (sandal, kalyon, çektiri vb.) önden bakıldığında şekil itibarıyla gönül resmine benzerler ve şairler de sık sık gönlü bir sandala veya gemiye benzetirler.

Şairin gönlünü su ile izah etmesinin sebebi onun daima sevgiliden yana aktığını ifade etmeye çalışmaktan ibarettir. Böylece o gönlün içindeki nakışlar birer ateş paresi olacaktır ki İlahi aşk böyle bir zeminde neşv ü nema bulur. Belki de bu yüzden, su üzerine resim yapmakla alakalı ebru sanatında da ustalar, teknelerine kalp çizecekleri vakit bunu bilerek veya gayriihtiyari ateş renginde kırmızı boya ile çizerler.
 

Dil-şâd

Benim tedbirim, Sen'in takdirinden küçüktür.
Ynt: İskender Pala Yazıları...

ÇOK YAŞAYAN YÜZE KADAR YAŞIYOR

Yahya Kemal'in güzel bir beyti vardı;

Meyve-i memnu'dan tadmak günahından beri
Karban-ı aşk bitmez bir beyabandan geçer "

Adem'in Havva elinden yasak meyveyi yiyip de ilk günahın işlendiği günden bu yana aşk kervanının hiç sonu gelmez, uçsuz bucaksız bir aşk çölünde yürür gider..."

Üstadın aşkı cennette başlatan, ezel fikrine uygun bu ifadeye, ünlü saz şairi Ruhsati'nin (ö. 1911) dizeleri arasında da rastladık. Sivas'ın bir köyünden dünyaya yayılan o gür sesiyle şöyle diyordu:

Daha senden gayrı âşık mı yoktur
Nedir bu telaşın vay deli gönül
Hele düşün devr-i âdemden beri
Neler geldi geçti say deli gönül

Dünyadan kendini vazgeçilmez sanan nice insanlar gelip geçti. Hepsi "Ben olmasam bu dünyanın hali nic'olur?!"
diye düşünen insanlardı onlar. Kendileri bilmeseler de, gittikleri vakit dünya yine dönmeye devam etti, güneş dağların ardından yine doğdu. Ve bu tiplerden ülkemizde yığınla herif var. Ruhsati şiirinin diğer kıtasında onlara sesleniyor:

Gördüm iki kişi mezar kazıyor
Gam kasavet gelmiş boydan aşıyor
Çok yaşayan yüze kadar yaşıyor
Gel de bu rüyayı yor deli gönül.
 

Dil-şâd

Benim tedbirim, Sen'in takdirinden küçüktür.
Kaşki sevdiğimi sevse kamu halk-ı cihan

Kâinatın Efendisi ve İki Cihan Serveri'ne duyulan sevginin en şiddetli aşk duygularından daha yüksek olduğu topraklarda yaşıyoruz. Hiçbir Arap ülkesinde, İran'da veya bilumum Müslüman ülkeler arasında Efendiler Efendisi Hz. Muhammed için beslenen aşk duyguları, bizim coğrafyalarda olduğu kadar büyü(tüle)memiştir.
Biz onun adı anıldığında, heyecandan kalbimiz yerinden çıkmasın diye sağ elini kalbinin üstüne bastıran bir toplumun torunlarıyız. Her ne kadar o eski şiddetli kalp atışları kaybolup gitmiş, o aşklarla yaşayan cihan erleri bir yerlere gizlenmiş olsalar da hâlâ bu topraklarda Muhammed adı anıldığında hummalı heyecanlar duyan insanlar yaşar. Onun için hâlâ şiir söyleyen, ona adanmış mektuplarda zamaneden şikâyetler anlatan, siyerler oluşturup hayat sahnelerini tekrar tekrar satırlara döken insanlar var çok şükür. Bir zamanlar onun adına hilyeler, mevlitler, na'tler, kasideler yazanlar olduğu gibi.

Divan şiiriyle tanıştığım gençlik yıllarımdan bu yana onun adına sayısız şiir okumuşumdur. Bana öyle gelir ki eski edebiyatımızın sayısız şairinin yazdığı sayısız kasideler arasında en güzelleri Hz. Peygamber için nazmedilmiş olan na'tlerdir. Allah'a yakarış olan münacatlarda veya O'nun uluhiyetini tebcil adına kaleme alınan tevhidlerde, na'tlerdeki gibi akıcı bir dil, zengin üsluplar, rana söyleyişler ve parlak ifadeler bulmak zordur. Şair, Hz. Peygamber adını andığı ilk dizeden itibaren öyle bir coşar, diline öylesine bir güzellik katar, ifadesine öyle bir ruh verir ki, birden şüpheye düşer, "Başka bir şairin manzumesini mi okuyorum?" diye sormaktan kendinizi alamazsınız. Bu başarı, onun hakkında yazılan diğer manzumelere ve kitaplara da yansır, sıradan bir divan şairi, Hz. Peygamber'i anlattığı bir eser oluştururken sanki olduğundan daha büyük bir söz ustası olarak görünür. Mevlid yazarı Süleyman Çelebi veya hilye yazarı Hakani Mehmed Bey bunlardandır.

Divan şiiri bahçesine girip de tedkikte bulunduğum vakit sık sık Hz. Peygamber'i hatırladığım manzumeler, beyitler karşıma çıkar. Mesela Kanuni döneminin usta şairlerinden Taşlıcalı Yahya Bey'in bir gazeli mevcuttur. Gazel bir na't üslubunda değildir ama Hz. Peygamber'den bahisle okunduğu zaman "Budur yani!" dedirtir. İşte matla beyti:

Dar-ı dünya deli gönlüm gibi viran olsa
Ne cihan olsa, ne can olsa, ne hicran olsa

"Dünya evi şu deli gönlüm gibi viran olsa ve ne cihan kalsa geriye, ne can kalsa... (Cihan ve can ortadan kalkınca) hicran (ayrılık) da olmaz çünkü..."

Bu nasıl bir aşktır ki âşık, ayrılık bir daha yaşanmasın diye kıyameti çağırıyor ve dünyanın yok oluşunu istiyor?!.. O âşıkın gönlünü viran eden sevgisi nasıl bir sevgidir ki kıyamete eş bir şiddetle varlık gösterir ve vuslat için bütün dünyayı haraba veriyor?!.. Sonra bu âşık şair kendi dediğini haksız buluyor olmalı ki dönüyor ve vecd-i mutlak ile

Kaşki sevdiğimi sevse kamu halk-ı cihan
Sözümüz cümle heman kıssa-i canan olsa

terennümüne başlıyor. "Keşke bütün cihan halkı benim sevgilimi sevse de sevgiliden başka konuşulacak bir konu kalmasa, her söz sevgilinin bir başka halini, bir farklı tavrını anlatsa..."

Divan şiirinin kalıplaşmış kurallarına göre bir âşık sevgilisini başkalarının sevmesini istemez, hatta onu kendi gözünden bile kıskanır, rakiplerinden daima sakınıp saklarken şairimizin, sevgilinin aşkını herkesle paylaşıma açması, cümle cihan halkının onu sevmesini istemesi ilk bakışta aşk kurallarına ters gibi görünmektedir. Kulların sultanı diğer kullardan (rakiplerden) kıskandığı, hatta dervişlerin kendi mürşitlerini diğer dervişlerden kıskandığı, memurun amiri diğer memurlardan sakındığı bir menfaat dünyasında "Keşke herkes benim sevdiğimi sevse!" diyebilmek, ancak sevgilinin yüceliğiyle doğru orantılı olarak anlaşılabilir. Sevgili Allah veya Peygamber olunca herkesin aynı sevgiliyi sevmesinde hiçbir mahzur yoktur. Bu da aşkın zirve noktasıdır ki âşıkın kemaline delalet eder. Çünkü orada rakiplik ortadan kalkar, varlık tek vücut olur, benlik düşüncesi tükenir ve "bir"in iyiliği herkesin ve her şeyin iyiliği olarak düşünülür. Âşık ile maşuk, seven ile sevilen bütünleşince sevenlerin çokluğu ancak sevenin yüceliğiyle ölçülür. Kudret sahibi olan (Sevgili) ile kurbet sahibi olan (âşık) bu yüceliği en ziyade hak edenlerdir. Ancak aşktaki bu kemal derecesi öyle kolay kazanılır bir vetire değildir. Şairin fikrine göre bu süreç,

Bir demir dağı delip boynuna almak gibidir
Her kişi âşık olurdu eğer asan olsa

İzahına muhtaçtır. Öyle ya, "Âşıklık işi bir demir dağı halka gibi ortasından delip boynuna almak gibi zordur. Zaten kolay olsaydı herkes âşık olurdu."

İmdi, Hz. Peygamber'in aşkı, daha saadet çağından itibaren her dönemde bir demir dağı boynunda taşımak kadar zor olageldiğine göre, Taşlıcalı Yahya Bey yukarıdaki beyitlerini Balkanlardaki mürşidine de söylemiş olsa, komşu kızına da söylemiş olsa, bize Refref'in Şanlı Süvarisi'ni düşündürmekten geri kalmıyor.
 

Dil-şâd

Benim tedbirim, Sen'in takdirinden küçüktür.
Sultanın divane gönlü

Atamız Ebü'l-Feth Mehemmed Han'ın dünya mülkünde olduğu kadar söz mülkünde de devirler açan fetihleri olduğu meşhur-ı alemdir. Zira ki kendisinden sonra Türk şiiri ve şairleri Türk yurdunda, hayalleri imbikten geçirip potalardan süzerek söyler olmuşlardır.
Türk şiirinin istikbali için bu zemini hazırlayan, şairleri himaye ile sözü üst perdeye çıkaran odur. Sultanların sarayına şiir meclisleri onun zamanında girdi, şiirin itibarı arttı. Bunu yalnızca şairleri dinleyerek başarmadı, kendisi de onlarla birlikte söyledi, atıştı, yarıştı. İşte o beyitlerden biri:

Senin zincîr-i zülfünden dil-i dîvâne bent ister
Usandı dert ile candan asılmağa kement ister


Beyitteki tamlamaların sondan başa doğru çözüldüğünü (zincir-i zülf = zülfünün zinciri) ve bilinmeyen tek kelime olarak da "dil"in "gönül" demek olduğunu söylesek zannederiz bu güzel mısraları ayrıca bir de günümüz diline çevirmeye gerek kalmaz. Akıcılığı, yalınlığı, içindeki derin mânâ dünyası ve ahengi ile bu beyit bize "kelamü'l-mülûk, mülûku'l-kelam" meselini hatırlatıyor. Yani ki "Sultanların sözü, sözlerin sultanıdır" demek olur.

Beytin dünyasını yakından görebilmek için aşk çılgınlarının kendilerine ve çevrelerine zarar vermesinler diye bimarhanelerde önce zincirlerle bağlanıp sonra yavaş yavaş tedavi edildikleri dönemlere gitmemiz gerekir. Hani bir âşıkın sevgilisine yalvarırken "Gönlüm senin için çılgına döndü, zincirlik divane oldu! Onu zapt edebilmek için senin zülfünün zincirinden ayağına bir bağ ve bukağı gerekiyor." şeklinde yalvardığı, üstelik de bu aşk derdiyle canından usandığı için asılmaya kement istediği dönemlere. Bir sultanın ağzından, hele de cihana hükmeden bir sultanın ağzından dökülünce bu sözler, şiir ve medeniyet birikimi adına çok anlam ifade eder. İncelik şuradadır ki şair herhangi bir zincir veya kement istememekte, ancak sevgilinin saçının zinciriyle bağlanıp onun zülfünün kemendiyle can vereceğini ima etmektedir. Bundan amacı "Başka zincirler beni öldürmeye yetmez; başka kementler beni asamaz!" demek olduğu gibi "Sevgilimin zincir zincir (örülmüş) saçı tarafından bağlanılmaya canım dayanamaz, o anda ruh teslim ederim." manasını da hatırlatmaktır. Hani uzun saçlarından atların ayağına bağlatılıp öldürülmek istenen âşıkın son arzusunda "Bari sevgilimin atının ayağına bağlayıp öyle parçalatınız!" diye yalvarması gibi.

Şairin dediğine bakılırsa sevgilisi uğrunda öyle dertler çekmiş, öyle belalara giriftar olmuş ki, nihayet canından bezmiş ve kendini asmak için bir kement istiyor. Âşıkın burada asıl istediği veya ima olarak anlattığı şey ise sevgili uğruna canını feda etmek, başka bir yolla ölmeyi istememek, belki "Sevgili için öldü!" dedirterek diğer âşıklar ve rakipler arasında adını ölümsüzleştirmektir. Nasıl ki Kays, Leyla için can verdi ve adı tarihe kalıp yaşadı, o dahi bu aşk için adını yaşatmak, Mecnun ile yarışmak, daha doğrusu tıpkı Leyla gibi sevgilisinin adını gök kubbeye kazımak istiyor. Nihayet Kays, bu aşk uğruna delirmiş, divane olmuş, zincirlere bağlanmıştı ya, işte o da bunların hepsine razı olduğunu söylüyor, o da tıpkı Mecnun gibi canından usandığını, ölüme koşa koşa gideceğini ilan ediyor. Bir farkla ki Mecnun sıradan bir zincirle bağlanmıştı ama o alelade bir zincire veya asılmak üzere sıradan bir ipe razı değildir. İşte bu yüzden sevgilinin saçından bir zincir ve zülfünden bir ibrişim istemekte. Böylece Leyla uğrunda adı Mecnun'a çıkan Kays'ı geride bırakmış olacak ve aşk tarihi kitabına yeni bir başlık açacak, en azından baş sayfaya bir dipnot düşecektir.

Ruhun şâd olsun ey hükümdar şair.
 

Dil-şâd

Benim tedbirim, Sen'in takdirinden küçüktür.
Laf olsun diye...

LAF OLSUN DİYE

Bizans surları önünde son nutuk

Sultan Mehmet, Konstantiniyye muhasarasının elli üçüncü gününde (28 Mayıs Pazartesi), ordu ve donanmasının büyük küçük bütün komutanlarını toplayıp onlara kısa bir nutuk irad etti. Kendisine "Fatih" unvanını getirecek bu nutkun yarısı şu cümlelerden oluşur:

"Sizi, cesaretinizi bir kat daha tahrik emek için buraya toplamadım. Bunu daima, hatta lüzumundan ziyade gösterdiniz. Fakat benim asıl maksadım zaferle neticelenecek son hücum vesilesiyle ebedî şan ve şerefin sizleri beklediğini yeniden hatırlatmaktır...

Bugün size eski Romalıların payitahtı olan, bir zamanlar güzellik, zenginlik ve şerefin doruğunda bulunmuş bir şehri bahşediyorum. Artık parlak bir zafer için birbirinizi teşvik ediniz. Hatırlayınız ki parlak bir zafer için üç şart vardır: İyi niyet, kötü hareketten çekinme ve amirlere itaat. Yani sükunet ve disiplin içinde verilen emirlerin tamı tamına yerine getirilmesi. Şimdi yüce bir azmin verdiği coşkunluk ile savaşa koşunuz ve malik olduğunuz liyakati gösteriniz.

Bana gelince, sizin başınızda muharebe edeceğime yemin ederim. Ve herkesin ne surette hareket ettiğini bizzat takip edeceğim(...)."

BERCESTE

İmtisâl-i câhidû fi'llah oluptur niyyetüm
Mülk-i İslam'ın mücerret gayretidür gayretüm

Niyetim "Allah yolunda cihat" emrine boyun eğmekten ibarettir. Bütün gayretim de İslam diyarında herkesin gösterdiği gayrettir.

Avni
 

Dil-şâd

Benim tedbirim, Sen'in takdirinden küçüktür.
Mihrabım diyerek..

Eski zaman şairleri kelimelerini bir mücevher kutusu içinden birbirine uyumlu taş seçer gibi seçtiklerinden mi nedir, beyitlerin kendine özgü bir hendesesi, bir iç ahengi olur, buna derin bir mana eşlik eder ve okuyucunun dimağını mest edecek bir kisve içinde iki dizelik güzellikler berceste edasıyla endama gelirdi. Fuzulî üstattan okuyalım:

Mihrâbda şekl-i ham-ı ebrû-yı latîfin
Vâcib bu cihetten kamuya secde-i mihrâb


Aşağı yukarı şöyle demeye gelir: "Ey sevgili!.. İnsanlar mihrapta senin güzel kaşının kıvrımlı şeklini gördükleri/hatırladıkları içindir ki mihrapta secde etmek vacip olmuştur."

İlk bakışta sevgilinin güzelliğini anlatan, onun kaşının kavisli şekli huzurunda neredeyse secdeye kapanacak derecede kendinden geçen bir âşıkın anlatıldığı bu beyitte Fuzulî aslında sanat içinde sanat yapmış, incelik üstüne incelik göstermiştir. Söz gelimi bazı kelimeleri ele alalım. "Mihrap", kavisli bir şekildir ki camilerin kıble cihetinde bulunur. Bir girinti ihtiva etmek dolayısıyla bedendeki kaş ile göz yapısına benzer. Beytin sonunda "secde" kelimesiyle yeniden kullanılarak dinî bir anlam kazanmış ve secdeye kapanılarak yapılan ibadetin mihrap karşısında olduğuna işarette bulunulmuştur. Dahası, kulun secde hali de şekil yönünden mihrabın üstten kavisli yapısına benzer. "Ebrû" kelimesinin "kaş" anlamı hemen yanındaki "ham(kıvrım)" kelimesiyle maddi, "latîf" kelimesiyle de manevi bir betimlemeye tabi tutulmuştur. Kıvrımlı kaşın latîf (güzel, hoş, çekici) oluşu mihrapta secdenin güzelliğine ve insana yakışmasına benzetilmiştir. Öte yandan "latîf" kelimesinin bir de "soyut, mücerret, maddeden sıyrılmış" anlamı vardır ki melek, hayalet, ruh vb. tanımlamalarında "cism-i latîf" diye kullanılır. Beyitte kelimenin bu anlamıyla mihrapta secde eden insanın melekleştiği veya namaz esnasında maddi dünyadan kurtulup Allah huzurunda mücerret bir varlığa dönüştüğü, salt kul kimliğiyle huzurda bulunduğu gibi anlamlar yüklenir. Kaşın latif oluşuyla mücerredliğe uzanan anlamı, tasavvufta ebrunun remz olarak kullanılmasını çağrıştırır. Sufilere göre ebru, salikin işlediği kusurlar yüzünden makamının düşürülmesi ve bunu geri kazanmak üzere cezbeye kapılıp İlahî inayete ilticasıdır ki namazda bulunan insanın haline benzer.

Beytin ikinci dizesinde şair secdenin kamuya (herkese) vacip olduğunu söyleyerek bizi şaşırtmaktadır. Üstelik mihrapta secde edildiğini söylemektedir ki bilindiği gibi secde mihrab için yapılmaz. Mihrabın görevi yalnızca kıble cihetini işarettir. Kıble cihetinde Kâbe bulunur ve Kâbe sembolik olarak Allah'ın evi kabul edildiği için ibadetlerde Kâbe'den yana yönelme söz konusudur. Aksi takdirde şairin "İnsanlar mihrapta senin güzel kaşının kıvrımlı şeklini gördükleri/hatırladıkları içindir ki mihrapta secde etmek vacip olmuştur." ifadesi bir küfür sayılır ki Fuzuli gibi dini bütün bir şairden beklenecek söz değildir. Peki o halde şair ne demek istemektedir?

Önce hatırlayalım; secde, namazın vaciplerinden değil farzlarındandır. Vacip olan secde ise namazda hata yapıldığı vakit ifa edilir (secde-i sehv). Şair mihrapta secde herkese vacip olmuştur derken aslında "Ey sevgili!.. İnsanlar namaz kılarken mihraba yönelirler ve orada senin güzel kaşının kıvrımlı şeklini hatırlayarak namazlarını şaşırırlar da onlara sehiv secdesi etmek vacip olur." imasında bulunur. Bu da namaz esnasında sevgilinin kaşlarını hatırlayıp namazın uluhiyetine halel getirilmesi veya fasit olması ihtimalinin yüksekliğine işarettir. Hani halk türküsünün "Geçme mescit yakınından / Çok namazlar böldürürsün" ifadesinde olduğu gibi.

Ve bir husus daha: Bilindiği gibi Kur'an-ı Kerim mi'râcı anlatırken "kaabe kavseyn (iki yay aralığı kadar)" ifadesini kullanır. Çeşitli müfessirlere göre farklı tefsirleri olmakla birlikte bu ifadeden maksat "yakınlığın son derecesi"ne işarettir. Kaşlar bir yaya benzediğine göre bu yakınlığın iki kaşın birbirine olan aralığı, hani çatıldığı zaman birleşen, gülümsendiği vakit yaklaşan bir yakınlık olduğu aşikardır. Hem kaşın, hem de mihrabın kavis şeklinde olması buradaki "kaabe kavseyn" ifadesini de kuşatır ki hakiki sevgili olan Allah'ın huzurunda bulunan kulun O'na karşı ne derece yakın olduğunu, mihrap önünde namaz esnasında insanın ne derecede yakınlık kazandığını ve bu yakınlığın gerektirdiği şekilde davranarak hiç hata yapmaması gerektiğini, hata yapılırsa derhal secde-i sehv yapılarak ondan dönülmesinin gerekliliği kendiliğinden akıllara sökün edip gelir. Ama asıl önemli olan, mihrapta müminin Allah ile huzur huzura (yay aralığı kadar) bir yakınlık içinde bulunmasıdır ki namazdan maksat da zaten mü'minin miracı olmasıdır.

İmdi bütün bunlardan sonra mihraba secde vacip olmasın mı?!..

[BERCESTE]

Gittin ammâ ki kodun hasret ile cânı bile
İstemem sensiz olan sohbet-i yârânı bile


Ey sevgili!. Öyle bir gidişle gittin ki... Herkesi, her şeyi kendinden mahrum bıraktığın gibi; bedenimi ve varlığımı sana hasret bıraktığın gibi canı da hasret ile bıraktın. İçinde sen olmadıktan sonra artık dost meclisleri de beni teselli edemiyor...

Neşatî
 

ecrin

Başka bir seyyareden gelmiş gibiyim.
Ynt: İskender Pala Yazıları...

Yolunun belâlarına beli dedik,canımızdan yegân yegân yollar açtık yoluna.Bilmedik menzil uzak azık noksanmış...Bilmedik kervanlarımızı haramilermiş bozan,göç davulu gulyabaniler elindeymiş.Bir lokma sevdasıyla Lokman'lara kıyıp nefis lokmalara adanmış nefislerini doyuran rehzenler sarmış çehremizi,bilmedik.Nice canların canına okuyorlar şimdi,can cana vermeyelim diye.Can alıcının korkusuyla canlarımızı şeytana peşkeş çetiriyorlar bize,bilmedik.Can yongası ile imtihanlarımız canımızı yakıyor her daim.Efendim;yollarımıza avuç avuç diken dökülüp,imanlarımız kerpetenle sökülüyor bir bir...
İskender Pala
 

Dil-şâd

Benim tedbirim, Sen'in takdirinden küçüktür.
Âşıklık odur ki...


Pejmürde ve derbeder bir hayatın sürüklediği şairlerden Adanalı Ziya'nın (ö. 1932) güzel bir beyti vardır.
Sarhoş bir halde seraskerin yüzüne karşı hakaret edip de hapse gönderilirken arkadaşlarının "Bu delidir!" diyerek affettirmeye çalıştıkları ama bu sefer de "Madem delidir, doğru Bakırköy'e!" denildiği sırada mestlikten geride kalmış son akıl ile söylediği bu beyit, tabiri caiz ise insanlığın bütün macerasını özetleyen bir vüs'ate sahiptir:

Aşk-ı cihânı bu dil-i nâlâna verdiler
Bir ra'şedâr ele dolu peymâne verdiler


Mecazlar dünyası içinde "Dünyanın bütün aşkını şu benim inleyip duran yaralı kalbime verdiler. Öyle ki titrek bir ele dolu kadehi emanet ettiler." demeye gelen bu beyitte kalp biçiminde yapılmış kadehlerden, insanı mest eden gönül kadehine, lebaleb dolu bir kadehi dökmeden içmeye çalışan bir sarhoş ile, yaşı ilerleyip bedeni söğüt yaprağına dönen veya irtiaş illetine (Parkinson) tutulup devamlı eli titreyen birinin emaneti koruma, kadehi dökmeme gayretine, aciz bir varlık olan insanın, dağlara taşlara teklif edilip kabul görmeyen ulvi emaneti taşımak gibi bir zavallılığa talip oluşundan buna muhatap tutulmakla kazandığı şerefe varasıya kadar pek çok açılım ve yorum mündemiçtir. Ancak, şimdilik bizi asıl ilgilendiren husus, inleyişler içindeki bir gönle aşk-ı cihanın nasıl yüklendiğidir ki insanlık macerası biraz da bu yüklemeden ibarettir.

Aşkın merhalelerine ve duraklarına baktığımızda önce sevenin sevgiliye bağlandığı bir zaman dilimine, bütün hayatı kuşatıp şekillendirecek o kısacık anın büyüsüne gitmek gerekir. Buna "alâka" denir ki kelime itibariyle bir ilgiyi, bir bağlanışı ifade eder. Yani sevgiliye bağlanan bir gönül. İster saçlarının teline (tasavvufta masiva) bağlanıp ardından sürüklensin, ister zülfünün zincirine bend olup asılsın...

Alâkadan sonraki merhaleye sevgi deriz. Kalp sevgiliye doğru eriyip akar ve gün günden şiddetlenerek (gözden) akışı hızlandırır. O dönemde âşık ister ki cihanın bütün âşıkları yerine aşkı tek başına kendisi soluklansın, bütün yükü insanlığın sırtından alıp omuzlasın, başka âşıkların adları tarihten silinsin ve geriye, uğrunda varlığını yok etmeye hazır olduğu sevgilinin adından gayrı bir şey kalmasın. İster ki sevgi denen lezzetin tümünü kalbinde taşısın ve ne kendinden evvelkilerden, ne de sonra geleceklerden kimse ondan bir pay almasın. Hani Hz. Ebubekir'in "Rabbim! Bedenimi öyle büyüt, öyle büyüt ki cehennemi yalnızca ben kaplayayım da orada başka kullarına yer kalmasın!" alicenaplığı gibi bir şey...

Aşkın üçüncü merhalesinde tutku vardır. Tutku olmasının sebebi Sevgili'nin, kalpten hiç ayrılmaması, orada tutunup kalmasıdır. Hani bir alacaklının borçlusuna yapışıp ondan ayrılmaması gibi. Bir devamlılık ve ayrılmazlık halidir ki gözyaşına boğulmuş âşıkın içinde gittikçe büyüyen bir ateş yakar; ateş ile suyu üst üste biriktirir.

Gönüldeki ateşin yeterince büyüyüp kalbe ve bedene zarar vermeye başladığı aşamaya aşk denir. Aşk, seven ile sevilen arasındaki maceranın dördüncü kademesidir ve önce aklı kovar, mantık zincirini bozar. Bu ruhsal ve anatomik tagayyür sebebiyle aşka bir hastalık gözüyle bakanlar olmuşsa da bunun tedavi kabul eder bir şey olmadığı ortadadır.

Beşinci basamakta şevk vardır. Buna özlem de diyebiliriz. Kalbin sevgiliye hızla yol alışından ibarettir. Vuslata kanat çırpmak, sevgilinin yüzünü görmek ve kendini ona adamak gibi özellikler bu kademede müşahede eder. Âşık bu merhalede sevgilinin yolunu bütün yollardan daha doğru, daha sahih görür. Sevgilinin bir yerde kendisini beklediğini vehmeder ve bu yolculuk uğruna her şeyini vermeye hazırdır. Allah böyleleri için bir hadis-i kudsîde "Müttakilerin bana olan özlemleri arttı. Benim onlarla buluşma iştiyakım ise daha çoktur." buyurur. Hz. Peygamber'in, "Her kim Allah'la buluşmayı arzularsa Allah da onunla buluşmayı arzular" hadisi ile Kur'an'daki "Kim bir gün Allah'ın huzuruna çıkacağını ümid ediyorsa, Allah'ın belirlediği sürenin sonu elbette gelecektir (Ankebut, 5)" ayeti de bu özleme işaret ederler. Âşıkın sevgiliye kavuşmadan kalbinin durulması işte bu yüzden mümkün olamaz. Burada sevgilinin âşıkı için randevu vermiş olması da, randevusunu geciktirmesi de, hatta ayrılığın uzatılması da hep bu özlemin artmasına zemin hazırlar. Özlem büyüdükçe vuslatın kadr u kıymeti de büyür; dolayısıyla seven ile sevilen arasındaki yakınlık da. Sevgili, vadinden dönmeyen, sözüne sadık bir Sevgili ise özlemin artması âşıkı mutlu eder. Çünkü her an hayali gönlünde, ismi dilindedir. Sevgili kalbinin içinde iken onu özlemek, sevgili gözbebeğinde iken onu aramak, bir sır gibi içindeyken onu dillendirip durmak hep bu özlem basamağının insanı arıtan, yakan, pişiren, olduran yanıdır.

Aşk, sevenin sevdiğine kul olmasıyla kemale erer. Bu son merhalede kulluk ile tapınma neredeyse yan yana durur. Çünkü kim birisini severse önce ona boyun eğer; sonra kalbi ona kulluk etmeye başlar. Sevilen bir köle, seven bir efendi de olsa durum farksızdır ve görünüşte kul ile efendi ayrı olsa da, kalb kalbe roller değişmiş olur. Çünkü kulluğun hakikati sevilene boyun eğme, önünde kendi acziyetini ve zelilliğini ikrardır. Âşıkın en şerefli ve mutlu hali kulluk mertebesine yükseldiği haldir. Bu yüzden Allah, elçisi Muhammed'i Kur'an'da "kulum" diye anar (Bakara, 23). Çocuklarına Abdullah, Abdurrahman, Abdurrahim, Abdüssettar vb. isimler veren babalar yüzyıllar boyunca işte o kulluğun (abd=kul=âşık) izini sürdüler. Ve kul kendine bir Sevgili edindiğinde...

BERCESTE

Âşık öldürmek tutalım muktezâ-yı hüsn imiş
Tîğ-ı hicrân ile katl etmek kimin fermanıdır


Diyelim ki âşık öldürmek, güzelin güzellik hakkıdır. Peki de, âşıkı ayrılık denen kılıca mahkûm ederek canını almak, kimin fermanıdır?

Ahmet Paşa
 

ferahsan

Dîvân Üyesi
Ynt: İskender Pala Yazıları...

Dil-şâd' Alıntı:
Aşkın üçüncü merhalesinde tutku vardır. Tutku olmasının sebebi Sevgili'nin, kalpten hiç ayrılmaması, orada tutunup kalmasıdır. Hani bir alacaklının borçlusuna yapışıp ondan ayrılmaması gibi. Bir devamlılık ve ayrılmazlık halidir ki gözyaşına boğulmuş âşıkın içinde gittikçe büyüyen bir ateş yakar; ateş ile suyu üst üste biriktirir.

Paylaşım için sağolasın..
 

Dil-şâd

Benim tedbirim, Sen'in takdirinden küçüktür.
Sevgilinin yüzüne bakmak...

Aşk u alâka bahsinde aşkın başlangıcı "görme", sonucu da "bakma"dır. İlk görüş anında başlayan ilginin sırasıyla sevgiye, bağlılığa, kalbin erimesine, tutkuya, özleme ve nihayet aşka dönüşmesinin bir tek gayesi vardır; sevilenin yüzüne bakabilmek, o ilk görüş anının lezzetini ve hazzını derece derece artırarak kemale erdirebilmek.
Görmekten bakma derecesine yükselebilmek için aşkın binbir türlü tecellisi, sayısız çile durakları, firkat, hicran ve hasrete adanmış elemleri vardır ki bunların her biri âşıkı kabalıklarından yontar, ruhunu arıtıp billurlaştırır ve en son noktada doya doya "bakma" eylemi için onu hazırlayıp sevgili huzuruna çıkartır.

Aşkın bundan sonraki durağı ise "tapma"; yani sevenin sevilene kul (köle) olmasıdır. Bu dereceden sonra seven herhangi bir kimlik ve benlik iddiasında bulunmaz, varlığını sevgiliye adayıp onun uğrunda kendinden vazgeçer, arzularının tamamı sevgilinin arzusu olur, duyarken onunla duyar, yaşarsa onunla yaşar. Bu yüzden âşıkın görmesi ile bakması arasında bütün bir kainat, varlık âleminin bütün televvünleri bulunur.

Çünkü gören gözün bakabilen olması için kamaşma özelliğinden sıyrılması, sevgilinin yüzüne bakabilecek olgunluğa ermesi de gerekir. Sevgili karşısında gayriihtiyari boynunu büken âşık, aslında onun yüzüne bakabilecek gücü kendisinde bulamamaktan, kendisini ona layık görememekten veya onun güzelliği karşısında eriyip yok olarak aşkını kemale erdirememekten, yani doya doya bakma nimetine ulaşma amacındayken yarı yolda kalmaktan korktuğu için böyle davranır. Nitekim eskiler "Sevgili eşiğinde can verene gıpta edilmez, asıl sağ kalana gıpta edilir" derken bunu söylemektedirler.

İmdi, aşk bahsinde "görme"nin temeli Kalu Bela'ya; "bakma" ise cennete vabestedir. Yani hakiki manada aşkın ne başlangıcı ne de kemali bu dünyaya aittir. Dünyadaki aşk, o hakiki aşkın ancak tadımlık bir görüntüsüdür ki lezzeti de ancak dünya algısına ve beş duyunun dar çerçevesine sıkışıp kalmış olup o güzellikten bir iz, belki bir koku diye güzellere veya güzelliklere tutulup kalma biçiminde tecelli eder. Halbuki cennet lezzetine oranla dünya lezzeti ne derece ise; hakiki güzelliğe ve aşka göre de beşeri güzellik lezzeti işte o derecedir. Nitekim sahih bir hadiste: "And olsun ki Allah cennetliklere, yüzüne baktırmaktan daha büyük bir ihsanda bulunmamıştır." buyurulup "Yüce Allah onlara göründüğünde ve O'nu gördüklerinde, içinde bulundukları nimet ve lezzetleri unutuverirler" diye de te'yid edilmiştir. Dikkat buyurulursa Allah'ın cemalini görenler o sırada içinde bulundukları cennet nimet ve lezzetlerini unutuyorlar. Bu durumda artık dünya lezzet ve nimetlerinin esamisi bile anılmaz.

Fuzulî üstadımız bir gazelinde;

Temâşa-yı cemâlünden nazar ehlini men' etme
Ne sûd ol hûb yüzden kim ana kılmaz nazar âşık

buyuruyor. Aşağı yukarı şöyle demek olur; "Ey sevgili!.. Sana bakma arzusuyla yanıp tutuşanları yüzünün güzelliğine bakmaktan men etme. Âşıkın bakmadığı bir güzel yüzden ne yarar gelir, öyle bir güzel neye yarar!?.." Şairin bu cür'etli ifadesi aslında derin bir imanın da göstergesidir. Zira bir şey eğer bilinmez veya tanınmazsa, yok hükmündedir. Nitekim Allah bu cihanı kendi güzelliği bilinsin diye yaratmış, bunun evvelinde yüzünü "göster"miş, geri kalanında da kullarını "bakma" vaadinin derecelerine göre derecelendirmiştir. Böylece kendi güzelliğini âşıkın gözü ile görüp yine kendi değerini ortaya koymuştur. İnsanın bütün vazifesi Sevgili'nin değerini bilmektir ki orada âşıklar derece derece, kademe kademe, sınıf sınıf ayrılırlar. Değeri bilinmeyen bir güzellik elbette yok hükmündedir. Bunun beşeri boyutta bir ifadesini Âşık Veysel'in

Güzelliğin on par'etmez
Bu bendeki aşk olmasa

dizelerinde buluruz. Bir güzelin güzellik derecesi yüzünde, yanağında; gözünde, dudağında belirmez, ancak âşıkın kalbinde belirir. İşte bu yüzden bir güzele güzelliğini veren şey âşıklarının keyfiyet veya kemiyet bakımından çokluğundadır. Öyle ki sevgilinin güzelliği sevenlerinin sayısı; aşk da onun uğrunda yapılan fedakârlıkların derecesiyle ölçülsün.

Ruh, kalp ve can bu aşk hedefine doğru en hakiki yolu izlemekten mesul olup aslî vazifeleri, kulu "görüş"ten "bakış"a yükseltebilmektir. Nitekim âşık, dünyada bunu başarabildiği ölçüde bahtiyar olur. Çünkü "görme" ile "bakma" arasındaki bütün bu lezzetleri elde etmeye vesile olacak lezzet, dünyada da mutlak olarak en büyük lezzettir ki onun adına "tapma" denir; yani Sevgili'ye kul olma.

Sonuç şu: İnsanlar ancak sevdalı âşıklardır ve sevmeyende hayır yoktur.



--------------------------------------------------------------------------------

[LAF OLSUN DİYE] Mecnun'un bir şiirinden
Mecnun lakabıyla bilinen Amiroğullarından Mülevvah'ın oğlu Kays, çöllerde, sahralarda Leyla'nın aşkı ile divane dolaşırken kendi halini anlatan şiirler söyler, ona yolu uğrayanlar bu şiirlerden okumasını ister, şiirler okundukça dört bir yana yayılır, böylece Leyla adı daha çok bilinirmiş. İşte o şiirlerden bir parça:

Toplumda ve tenhada, gece gündüz, yirmi sene, insanların Rabbine dua ettim;

Leyla'nın da benim çilem gibi çile çekmesi, benim sevdiğim gibi sevmesi için...

Yahut benim halimi anlaması veya bana acıması için...

Allah duamı kabul etmedi. Bu yolda benim aşkımı bir geçen de olmadı... Oysa beni bitiren şu aşk yüreğimde artırıldı da artırıldı...

Aşk her âşıkın kalbinde eskiyor; Leyla'ya olan aşkım ise ben yaşadıkça tazelenmekte...

Rabbim! Artık beni ona sevdir, veya bana onunla şifa ver. Yoksa kalbimin çektiği çileden artık dinlendirileyim, Rabbim!...



--------------------------------------------------------------------------------

[BERCESTE]
Ah eden kimdir bu saat kuytuda
Sustu bülbüller hıyaban uykuda
Şimdi ay bir serv-i sîmîndir suda
Esme ey bâd esme cânân uykuda
(Serv-i sîmîn = gümüş servi)

Faruk Nafiz Çamlıbel
 
Tüm sayfalar yüklendi.

Hatırlatma

Lütfen alıntıladığınız içeriğin dış linkini değil içeriğin kendisini paylaşınız.Siyasi yazılar paylaşmamalıyız.Alıntıladığımız yazarın yazarını paylaşalım.Yayınlanan yazılardan divan sorumlu tutulamaz.

Benzer konular Forum Tarih
HCRTRMN Tarih 0 2K
Altınkalem Semih Okuma Salonu 1 4K

Benzer konular

xen

Üst Alt