İskender Pala'nın Köşesi...

Mecelle’nin söz konusu ettiği hükümler, o dönemde uygulanmakta olan İslamî hukuk düzeninin eseri olmakla birlikte günümüzün evrensel hukuk kurallarına da tamamiyle uymaktadır. Zaten bunun aksi de düşünülemezdi. Burada önemli olan husus, hukuku halkın anlayacağı ve kolayca öğreneceği hâle getirmek ve onu insanların vicdanlarına yansıtabilmektir. Çünkü yasaklar ve özgürlükler ancak vicdanlarda şekillenirse toplum barışından ve huzurundan söz edilebilir. Aksi takdirde polis gücüyle korunmanın esas alındığı bir zeminde neyin suç, neyin hak olduğunu bilmeyen kuru kalabalıkların kakafonisiyle savrulan insanların yaşadığı bir güruh ortaya çıkar. Mecelle-i Ahkâm-ı Adliye, gerek veciz ifadesi, gerekse formüle edilmiş kuralları sayesinde yüzelli yıl önceki insanları bu tür karmaşalardan koruyordu. Keşke bugün de, şöyle kuralları akılda kalan, veciz bir anayasamız olsaydı.

Aşağıda Mecelle’nin giriş bölümünü teşkil eden kısımdan bazı maddeler seçtik. Öğrenmek, bireysel ve toplumsal hukukumuz açısından son derece yararlıdır.

Bir işten maksat ne ise, hüküm ona göredir...

Şekk (şüphe) ile yakîn (kesin delil) zail olmaz (çürümüş olmaz).

Bir şeyin bulunduğu hal üzere kalması asıldır.

Zarar kadîm (sürekli) olmaz.

Beraat-ı zimmet (masumiyet) asıldır.

Kelâmda (sözde) asl olan mana-yı hakikidir (kastedilen anlamdır).

Meşakkat (zorluk) teysîri (kolaylığı) celb eder.

Zaruretler memnu (yasak) olan şeyleri mubah (yapılabilir) kılar.

Bir özür için caiz olan şey ol özürün zevaliyle (ortadan kalkmasıyla) bâtıl olur.

Mâni (engel) zail oldukta (ortadan kalkınca), memnû (yasak) avdet eder (geri döner).

Bir zarar kendi misliyle izale olunmaz (giderilmez).

Ehven-i şerreyn ihtiyar olunur (iki şerden iyiye yakın olanı tercih edilir).

Alması memnu (yasak) olan şeyin vermesi dahi memnudur.

Ezmanın (çağın) tagayyüriyle (değişmesiyle) ahkâmın (hükümlerin) tagayyürü inkâr olunamaz.

Asıl sâkıt oldukta (hükümden düşünce) fer’i (ayrıntı) dahi sakıt olur.

Bir şey bâtıl (geçersiz/yasak) oldukta, onun zımnındaki (alt birimindeki) şey dahi bâtıl olur.

Kelâmın imali (bilinenin söylenmesi) ihmalinden (susmaktan) evlâdır (iyidir).

Mükâtebe (yazışma) muhatebe (konuşma) gibidir.

Hatası zahir (açık) olan zanna (şüpheye) itibar yoktur.

Tevehhüme (kuruntuya) itibar yoktur.

Kişi ikrariyle (sözüyle) ilzam olunur (sorumlu tutulur).

Külfet nimete ve nimet külfete göredir.

İskender Pala (Bir köşe yazısından)
 

Dil-şâd

Benim tedbirim, Sen'in takdirinden küçüktür.
Ey varlığı varı var eden var


İnsanoğlunun dünyada meydana getirdiği bütün eserler sayılsa, hepsi tek tek terazinin kefesine konsa, hammaddesi söz olan eserlerden daha sağlam, sürekli ve kıymetlisi bulunamaz.
O eserler ki fikir alışverişini sağlar. Fikirler geliştikçe medeniyet ilerleyip insan gelişir. Güzel ve nükteli bir söz, aradan binlerce yıl geçse bile yaşlanmayan, güzelliğinden hiçbir şey kaybetmeyen bir dilber gibidir. Sağlamlığını, tazeliğini koruduğu müddetçe herkesin gönlünde sevgisi artarak devam eder. Sağlamlıktan kastımız elbette güzel ifadedir. Yoksa güzel ifade edilmeyen en değerli fikirler bile muhafazasız mücevher konumuna düşüverir; kırılması, çalınması, kaybolması kolay olur.

Eski şairler mısra işçiliği yaparken daima bu sağlamlığa itibar etmiş, kelimeleri ona göre seçmiş, üslubu ona göre belirlemişlerdir. Üstelik sözlerini kafiye ve vezin ile de sabitlemeye özen göstermiş, hatta mısralar arasında iç kafiyeler, seciler, iştikaklar uygulamış, kelime veya hece tekrarlarıyla bir müzikalite oluşturup akılda kalıcılığın gücünü artırmışlardır. Mesela şu dizeleri okuyalım:

Gelir seylâb-ı eşkim taşa taşa
Akar cûy-ı sirişkim coşa coşa
Zen-i dünya dolu bir câma benzer
Nazar kılma Kabulî boşa boşa


Buradaki bazı kelimeleri tanımasak, anlamasak, bilmesek dahi kafiye ve rediflerde tekrar edilen kelimeler zihnimizde zengin bir çağrışım ile şairin ifade etmekte olduğu duygu atmosferine bizi sürükleyip götürür. İşte yukarıdaki mısraların ilk söylediği anlam: "Gözümdeki yaşlar sel oldu, taşa taşa gelmekte. O göz yaşlarının oluşturduğu ırmaklar artık coşa coşa akıyor. Dünya denilen gelin, dolu bir kadehe benziyor; ey Kabulî, onun karşısına geçip bakman boşadır, boşa (çünkü onu elde etmen mümkün değildir veya hiçbir zaman elde edemeyeceğin o geline boşu boşuna bakıp durmanın anlamı yoktur)!..

Bir insanın elde edemeyeceği bir şeye "kedi ciğere bakar gibi" bakması, yüreğinde çizikler oluşturur ve içten içe ıstırap verir. Hele de göz yaşları taşa taşa akıp coşkun ırmaklara dönmüş bir şairin durumunda bu bakış pek hazindir. Öte yandan şairin kullandığı bu kelimeler okuyucunun zihninde bambaşka çağrışımlar da yaptırmaktadır. "Zen-i dünya (dünya kadını)" ifadesiyle dünyanın bir kadın hükmünde olduğunu, bu kadının da susamış aşıklar katında dolu bir kadeh misali cazibeyle durduğunu ama asla elde edilemediğini vehmettirmektedir. Dünyayı bütün cazibesiyle anlatan şairin aynı ifadelerinde bu anlamın tam tersi de gizlidir. Şöyle ki, dünya denen kadın madem şarap dolu bir kadeh gibidir o halde mü'min olana o kadehten uzak durmak, yani o kadını boşamak düşer. Nitekim şair "Boşa!.. Boşa!" derken biraz da dünya ile kıyılan nikahtan kurtulmayı, yani masivayı bir kenara koyup asıl yaratılış amacına uygun hayat sürmeyi telkin etmektedir. Dünya kadını her ne kadar içi dolu bir kadeh kadar çekici görünse de hakikatte binlerce erden geri kalmış bir acuzedir. Gelin suretinde görünmesi bir kocakarı olduğu hakikatini değiştirmez. Üstelik bu onun yaşından bellidir ve kaç kocadan geri kalmış, kaç nesil tarafından tüketilmiştir.

Kabulî Efendi'nin (ö.1592) bu beyitte söyledikleri henüz bitmiş değil. Nitekim son iki dizede tezat gibi duran "dolu" ve "boşa" kelimeleriyle şair, dünya hayatının değerini bilme konusunda kendi gönlüne bir ihtarda bulunuyor. Yani ki, dünya hayatını aşk şarabıyla dolu bir kadın misali kıymetli bilip (doluyu boşa saymayıp / boşa nazar kılmayıp) onu boşa geçirme; aşk yolunda (seher vakitlerinde) ağlayıp inleyerek, göz yaşlarını taşan ırmaklar gibi coşturarak ömrünün kıymetini bil ve gerçek hayatı kazanmış ol; boşa boşa nazar kılma!..

Buna benzer bir beyit daha okuyalım:

Kande kandum ey sanem güllâb-ı la'lün kandine
Kim bana Kandı deyü bühtan edersin her nefes


Diyor ki Kandî (ö.1554) Efendi; "Ey biblo güzel!.. Dudağının gül be şekerine ne zaman kandım ki, adımın Kandı olmasına bakıp bana durmadan "kandı" diye iftira ediyorsun!.." Elhak, şair bu siteminde haklıdır. Çünküsü, ömrü boyunca sefil ve perişan bir hayatı yaşamış, sokak köpeklerini beslemesiyle tanınıp halk nezdinde itibardan olmuş bir adamdır. Şimdi bu şair, sevgilisine sitem için kelime ve hece tekrarlarından yararlanarak zarif bir nükte gösterse şaşılır mı?!.. Üstelik de adı Kandi (Şeker sözlü, şekerci, şeker gibi, şekere bulaşık) olup da ömrünce şeker yüzü görmeyen birisi kelimeyi fiil olarak okuyup Kandı yapar ve de ömür boyu aç gezerse!..

Buna benzer bir kelime tekrarını Tanzimat yıllarının ünlü siması Şinasi pek nefis bir manaya oturtarak ifadelendirmiştir:

Ey varlığı, varı var eden var
Yok yok sana yok demek ne düşvar


"Ey varlığıyla var olan her şeyin var oluş sebebi olan Var; yok, yok, sana yok demek hele ne zor şey!.."

Bu söz karşısında şaire selam durmaktan gayrı ne yapılabilir?!..


[BERCESTE]
Hayretlenirim, hayreti tarif ne mümkün
Hayret ile hayret veririm hayrete tekrar
Hâmid
 

Dil-şâd

Benim tedbirim, Sen'in takdirinden küçüktür.
Bir lokma, bir hırka...

Okuyoruz:
Hayâlî fakr şalına çekenler cism-i üryânı
Onunla fahr ederler atlas u dîbâyı bilmezler


Aşağı yukarı "Ey Hayalî!.. Çıplak bedenlerini fakirlik hırkası ile örtenler, bununla övünürler de (zenginlerin kullandığı) atlas ile ipekli giysileri kâle almazlar" demek olan bu beyte göre yazımızın konusu "fakr" ile "fahr".

Malum, İslam bir mücadele, bir gayret dinidir. Hıristiyanlıktaki sabır ve sükunun, aksine insana çalışmayı, kazanmayı, maddi ve manevi gayreti (cehd), belki coşup taşmayı emreder. Yüksek bir ahlak için nefisle mücadeleyi; güzel bir ömür için de dünya ile mücadeleyi önemser. İyi bir hayatı hem yaşamak, hem de yaşatmak Müslüman'ın hak ve/veya sorumluluğundadır. Bunun için din, çalışan ve kazananı her zaman övmekte, ayet de "İnsanoğlu için çalışmaktan (veya çalıştığının karşılığından) başka bir şey yoktur!.(Necm, 39)" buyurmaktadır.

Soru şu: Çalışmaya bunca değer veren bir din "bir lokma bir hırka"yı tavsiye ile tasavvufta büyük yer tutan "fakr (yoksulluk)" kavramını tervic edebilir mi? Hz. Peygamber'in "el-Fakru fahrî (Fakrım fahrimdir; fakirliğimden övünç duyarım)" buyurması ne mana taşır?

Fakr kelimesine sözlüklerde her ne kadar "yoksulluk" karşılığı veriliyorsa da tasavvufun bu yoksulluktan anladığı asla miskinlik demek olmamıştır. Ne var ki yüzyıllar ilerledikçe yozlaşan mistik anlayışlar ve tasavvufun yalnızca kabuğuyla ilgilenecek sığlığa düşen bazı şeyh taslakları buradaki inceliği ya kendileri anlamamış veya şahsî çıkarlarına uygun bulmamışlardır. Sonuçta dervişlerini bir lokma bir hırkaya özendirenler arasında, dünyalıklarını arttırdıkça arttıranlar çıkmıştır. Bunun için daha önceki sûfîlerin temsilî ifadelerini hakikat niyetine anlatıp kendi yorumlarını da buna ilave ederek bilhassa şiir vadisindeki sözlerin mecazlar dünyasından hakiki toplum hayatını yönlendirenlere rastlanmıştır. Söz gelimi Yunus'un, "Derviş bağrı baş gerek / Gözü dolu yaş gerek / Koyundan yavaş gerek / Sen derviş olamazsın" dizelerini hakikat niyetine tavsiye ederseniz karşınıza pasif, kişiliksiz, kimliksiz bir adam çıkar. Oysa Yunus bağrında yaralar açmış, salya sümük ağlayan, koyun misali güdülen miskin birisini değil bilakis acısı yüreğinde gizli, gözünde ağlamaya yaş taşıyan, öfkesi kabarınca koyun olmayı aslan olmaya yeğleyen bir dervişten söz ediyor. Bunlardan birincisi enseye tokat, ekmeği elinden alınan bir zavallıyı, ikincisi ise dünya işlerindeki başarısına paralel bir manevi dünyayı içinde taşıyan alpereni temsil eder. Bu durumda "fakr", fakir olmayı değil, müstağni bulunmayı tanımlar. Çünkü herkes gibi bir Müslüman'ın da Allah'ın yarattığı, ihsan ettiği nimetleri meşru surette kazanıp tatmaya hakkı vardır. Bu hakkı kullandığı vakit de onları kendisine ihsan eden Müteal'e şükrederken aslında bütün bu nimetlerin fani olduğunu bilir ve onlara bağlanıp kalmaz. En büyük nimetler ve servetler karşısında bile kimliğini, insanlığını kaybetmez, bilakis insanlık şeref ve haysiyetini o nimetlerin üstünde tutar. Dünyalık nimetler için insanî ve ahlakî özelliklerinden kıl kadar sapmaz; yokluğa düşse bile aynı ruh yüksekliğini muhafaza eder. Bu onun için yeterli fakr hali ve dervişlik yoludur. Dervişin yoksulluğu maddi imkânsızlık değil, bilakis bütün imkânlara sahip iken yoksul gibi yaşamasıdır. Yani her nimet elinizin altında iken o nimete erişemeyenleri de hatırlamak, böylece gerçek malik ve sahibin Allah olduğunu idrak etmek... O halde fakr, insanın kendisini daima Allah'a muhtaç bilmesi halidir. Böyle bilirse varlıklı olmak ile yoksul olmak arasında fark gözetmez, varlıklı iken de yoksulun halinden anlar, bilir, yoksul gibi yaşar. O yoksul gibi yaşayınca da iç dünyası zenginleşir, derinlik kazanır, olgunlaşır ve kemale erer, insan-ı kâmil elbisesini giyer. Aksi takdirde Yunus haklı çıkar; "Dilin ile şakırsın / Çok maniler okursun / Vara yoğa kakırsın / Sen derviş olamazsın."

Hıristiyanlıkta fakr bir köşeye çekilip ibadetle meşgul olmak, yani ruhbaniyettir. Ama İslam'da fakr, imanın faal ve diri tutulmasından ibarettir. Bu hal iradeyi keskinleştirir, sahibini haksızlık karşısında bir adım dahi geriletmez. Ve fakr sahibi olanın bileğini hiçbir kuvvet bükemez; sayısız mallar, güzel evlatlar, büyük şöhretler ve hatta ölüm bile. Fuzulî'nin "Fakîr-i pâdişeh-âsâ gedâ-yı muhteşemem (Padişah gibi bir fakir, muhteşem bir yoksulum)" mısraı da Hayali'nin yukarıdaki beytinde anlattığı düşünce de işte tam bu demek olur.

Bir zamanlar fakr, "bulunca dağıtmak, bulmayınca şükretmek" imiş, bugünün "fakr"ı ise, -zannımızca- "olunca şımarmamak, olmayınca üzülmemek"tir.

BERCESTE

Fukara kalbine her kim dokuna
Dokuna sînesi Allah okuna


Laedrî
 

sayih

Divan Üyesi
Ynt: İskender Pala'nın Köşesi...

Dilşad hocam Allah razı olsun,emeğine sağlık.
 

Dil-şâd

Benim tedbirim, Sen'in takdirinden küçüktür.
Ynt: İskender Pala'nın Köşesi...

Eyvallah sayih, emek veren İskender hocamız ben köprü vazifesi görüyorum sadece...
 

sayih

Divan Üyesi
Ynt: İskender Pala'nın Köşesi...

Dil-şâd' Alıntı:
Eyvallah sayih, emek veren İskender hocamız ben köprü vazifesi görüyorum sadece...

Onun kaleminden dökülen her sözü tanırım ama bu saate yapmış olduğunuz köprü vazifesi okumam gerekenleri de hatırlattı :)
O yüzden ayrıca teşekkürler...
 

Dil-şâd

Benim tedbirim, Sen'in takdirinden küçüktür.
Ynt: İskender Pala'nın Köşesi...

Mesajların doğru adreslere ulaştığını görmek de ayrı bir mutluluk tabi, ben teşekkür ederim :)
 

Dil-şâd

Benim tedbirim, Sen'in takdirinden küçüktür.
Kibritsiz ateş yakmak

Dedemi hatırlarım. Çocuktum... O ise çooook yıllar yaşamış, benim gözümde her şeyi öğrenip bilmiş bir bilge idi. Köyde herkes, hemen her şeyi ona sorardı.
Ama göyneğinin içinde muşambaya sarılı olarak taşıdığı ve hiç boynundan çıkarmadığı şeyin ne olduğunu ben bir türlü soramazdım. Hayır hayır, muska falan değildi. Öğrendiğim zaman ben de şaşırdım elbette. Bu bir kav imiş ve ıslanmasın diye muşambaya sarılı olarak tutar, ateş taşımak sünnettir diye de üzerinde taşırmış. Rahmetli dedem...

Şimdiki çocuklar kibritsiz ateş yakmayı bilmezler. Şöyle iki avucunuzun arasına aldığınız kuru bir çubuğu elinizin içinde bir ileri bir geri hızla yuvarlayarak alttaki tahtaya burgu gibi değen dikey ucundan önce kıvılcımların, ardından da cılız bir alevin doğmasındaki o heyecanı hissetmeleri uzak bir ihtimal. Hatta onlar iki tahta parçasını testere gibi sürterek ısıtılan talaş veya kuru yaprakların alev alışını da hiç seyretmemiş olabilirler. Benim neslim bunların sonuna yetişti ve hep şöyle bir soru taşıdı zihninde: Ateşin yakılabileceği düşüncesini uyandıran ilk kıvılcım, çakmaktaşını piritlere sürterken mi, yoksa ağaç içinde delik açmaya çalışırken mi çakmıştı? Bunun cevabını ben çok sonraları, bir doğa müzesinde, dünyanın Neolitik bölgelerinde bulunan ateş delgilerini görünce bulabildim.

Şimdilerin lazer ışınlama sistemiyle çalışan fırın çakmaklarından geçtim, şöyle tiryakilerin iç ceplerinde taşıdıkları muhtar çakmakları bile insanoğlu için ne büyük nimettir. Hele tütünün tütün olarak içildiği zamanlarda tiryakilerin hallerine acımamak elde midir? Şimdiki ateş imkanlarımızı düşündüğümüzde, vaktiyle bambudan yaptığı küçük bir tüp içindeki havayı sıkıştırarak ısı ve ateş üreten ve bunun adına ateş pistonu diyen Güneydoğu Asyalı insanların o karmaşık aygıtları bile ne derece ilkel kalır. Hele kimyacı John Walker'ın, içinde fosfor sülfat bulunan ve sürtülünce yanan aletini 1827'de icat ettiğinde insanlık ne büyük bir buluşa şahit olmuştu: Kibrit.

[OCAK]

Türkçe'mizde "Ateş olmayan yerden duman tütmez" diye bir deyim vardır. Doğrudur, çünkü duman nefestir, hayat soluğudur. Vücutta ateş olduğu, beden ısısı iyi düzenlendiği müddetçe sağlıklı çıkar. Ateş düzeni bozulduğu vakit soluk ya kesik kesiktir veya hepten durur. Ocaktaki ateş de aynıdır. Onu düzenli tutmayınca söner ve ocak dağılır. Türk töresine göre her ocak ateşi bir aile birliğinin sembolü olur ve ocaktaki ateşi bekleyen ve besleyen bir kadın ailenin temelidir.

Ocak kelimesinin anlamı yalnızca evlerin ateş yanan baca mekanlarıyla sınırlı değildir. Türkçe sözlüklerde soy, silsile, tarikatlarda belli bir düzen içinde birbirini takip eden mürşitler halkası, hastalıkları tedavi gücüne sahip olup bu işi meslek edinen silsile üyeleri gibi anlamlar da mevcuttur. Türkler arasında arkaik çağlardan bu yana yaşamakta olan ocak kültü zamanla kutsallaşıp tapınaklar, şamanlar ve hatta İslamiyet sonrasında pirlerle örtüştürülmeye başlamıştır. Önüne diz çöktürülmüş çocuğa nazar değdiği için kurşun döken bir kadının "El benim elim değil Fatma anamızın elleri..." diye mırıldanarak yaptığı işlemler eğer ocaktan olmasa şifa buldurur muydu?!... O öyle bir ocaktır ki ateşinde hayat iksiri vardır. Böyle bir ocakta melekler olduğuna inanılsa layıktır ve zaten bu yüzden ateş yanan ocakların üzerine asla su dökülmez. Birisine can u gönülden "Ocağın sönmesin!" denilmesi Türklerin en büyük duaları arasındadır. Yemeğe başlamadan evvel bir parça eti ocağa atan dedelerimiz güya ocağın sahibi ve koruyucusunu da gözetmiş olur ve "Doyurduk!" dedikten sonra kendi yemeklerini yemeye başlarlarmış. Ocaktaki ateşe kutsallık izafe eden, onu bir ermiş gibi gören, ondan kehanetler çıkaran ve hastalıklarını onunla tedavi eden atalarımız ateşin gökten geldiğine inanırlar ve tanrı Ülgen'e teşekkür etmeyi hiç unutmazlarmış. Şamanlar biraz da ateşin bu kutsallığından istifadeyle ermişler ve hatta ateşe yükselmişlerdir. Bu yüzden Türklerin İslam öncesi dünyasında düğünlerde ateş yakılır, hastalıklar ateş ruhuyla iyi edilir, günahlardan ateşin arıtıcılığıyla kurtulunur ve ölenler ateş merasimleriyle pir ü pak edilirdi. Bunlar olmaz da, insan kötü bir şey yaparsa "Boyu bir karış, sakalı iki karış Ateş Mercimek" gelip al basardı alimallah. Bu ufak beyaz sakallı parmak adam, aslında ocağı koruyan kişiydi ve kendisine evin hanımını yardımcı seçmişti. Eğer evin hanımı ocağa yeterince ilgi göstermezse ocak söner gider.

[BERCESTE]

Eylesem ağlayarak âh ile eflâk yanar
Su yanar, nâr yanar, bâd yanar, hâk yanar


Eğer ayrılık acısıyla ağlarken bir âh etsem; gönlümdeki ateşten çıkan o âhın dumanı içindeki kıvılcımlardan tutuşup ateş olur, sonra da o ateşten su yanar, hava yanar, toprak yanar.

Osman Nevres
 

Dil-şâd

Benim tedbirim, Sen'in takdirinden küçüktür.
Gelen Giden

Taşlıcalı Yahya Bey'in ünlü,
Âdemoğlu âleme üryân gelir üryân gider
Nâle vü efgân ile giryân gelir giryân gider


matlalı gazelinde bir beyit vardır. Sehl-i mümteni derecesinde duru, bir o derece de derin anlamı olan bir beyittir. Şöyle buyurmuş üstad:

Âşık-ı bîçâre erbâb-ı mahabbet bâbına
Âkil ü dânâ gelir, dîvâne vü hayrân gider


Demek olur ki, "Aşkın çaresizliğine düçar olan âşık sevgi erbabının kapısına akıllı ve bilgili olarak gelir divane ve hayran olarak döner."

Şairimiz beytin bütün nüktesini "erbab-ı mahabbet" tamlamasında yoğunlaştırmış, hayal unsurlarını bu merkezden etrafa yaymıştır. "Erbab-ı mahabbet" tamlamasını aşk katmanlarına göre (beşeri, mecazi, tasavvufi ve hakiki) derece derece "sevgi erbabı, sevgiden anlayan, sevginin ne olduğunu bilen, sevginin hakikatine eren (sevgili)" biçiminde karşılamak ve ona göre beyte, sözü edilen sevgili kimliğine uygun olarak tekrar tekrar anlam vermek mümkündür.

Bilindiği gibi hemen her âşık, aşka düşmüş olmak dolayısıyla "biçare (çaresiz, derdine çare bulamayan)" bir hal üzredir. Gezmediği kapı, sebebine yapışmadığı derman umudu kalmamıştır. Derdine hiçbir yerde çare bulamadığı içindir ki son bir umutla sevgiden anlayanın (ondaki sevginin ne olduğunu bilen yegâne kişinin, yani sevgilinin) kapısına varıp halini arz eder. Giderken içinden düşünür, neler söyleyeceğini, neler soracağını planlar (âkil=akıllı); sonra asaleti dolayısıyla da nasıl davranacağını, yol yordam ve âdâb-ı muaşeret kurallarına nasıl riayet edeceğini kararlaştırır (dânâ=bilgece). Gel gör ki sevgi erbabının (sevgilinin) kapısına varınca ne planlarını uygulayabilir, ne niyetlerini gösterebilir. Sevgiliyi görür görmez aklı gider, çılgınlık (divânelik) gelir; bilgeliği gider şaşkınlık (hayrânlık) gelir. Dikkat edilirse şair ikinci dizedeki "âkil" kelimesini "divâne"lik; "dânâ" kelimesini de "hayrân"lık ile karşılamıştır. Sözlükte de bu kelimeler tam olarak birbirinin zıddı (tezat) olarak kullanılır. Oysa aşk işinde sözlükler bir tarafa bırakılır, kelimelerin anlamları unutulur, mana akılla değil gönül ile ölçülür olur, hatta zıt gibi görünen şeyler aynileşir. İmdi bir âşık düşününüz ki sevgiliyi görünce çılgına dönüyor ve aklının gereğini yapamaz konuma düşüyor olsun. Bu onun deliliğini değil, bilakis çok akıllı oluşunu, yani aklının bütün gücü ve varlığıyla sevgiliye yönelişini gösterir. Delilik, aklına ait melekeleri kullanamamak demektir. Âşık ise aklını kullanamayan biri değil bütün aklını yalnızca sevgili için kullanan, sevgili dışındaki her şeye kendini kapatan, kapattığı için de deli zannedilen kişidir. O halde âşıkın "divâne"liği hakikatte "âkil"liğinin bir sonucudur. Yani "En akıllı âşık sevgili uğruna divâne olandır!" Keza aynı âşık sevgiliyi görünce hayran kalıyor ve asaletindeki bilgelik gereği olan tavırlarını unutuveriyor. Bu da onun "hayran"lığının değil, bilakis "dânâ"lığının sonucudur. Çünkü aşk işinde bilgece davrananlar, sevgiliyi görünce gayrı her şeyi (masivayı) unutanlardır. Diğer söyleyişiyle bir âşıkın bilgeliği, ancak hayranlığının derecesiyle ölçülür ki tasavvufta buna hayret makamı derler ve orada kişi hal ehli olmuş, beşer üstü özellikler kazanarak her şeyi "Sevgili" olarak görmeye başlamış olur.

Bütün bunlardan sonra beyte şu şekilde anlam vermek mümkündür (hakiki boyut):

Aşk hastası, sevgiden anlayanın (derdinin çaresi olan hekimin) kapısına varınca çaresizliğinin dermanını arayayım derken o hekime tutulup aklını ve anlayışını da kaybedip geri döner.

Keza şöyle demek de mümkündür (tasavvufi boyut):

Aşk yüzünden çaresiz kalmış âşık, aşkın niceliğini ve kendisine gelen bu halin ne olduğunu öğrenmek için sevgiden anlayanların kapısına varınca, onlar sevgiyi öyle bir anlattılar ki, zavallı âşık sevgiye hayran kaldı, oradan ayrılırken artık aklının değil gönlünün peşine takılıp kalmıştı.

Ve tabii en basit haliyle şöyle de demektir olur (beşeri boyut):

Âşık, içindeki duyguları anlatmak üzere sevgilinin kapısına vardı, ama onu görünce şaşırıp kendini kaybetti.

LEYLA'NIN ÖLÜM HABERİ

Yolunu yitirmiş Mecnun, çöllerde Leyla diye diye dolanıp dururken biri ona,

- A deli, Leyla öldü, deyiverdi.

- Çok şükür Allah'a, diye şükretti Mecnun.

Kara haberi veren adam şaşırdı:

- A dini imanı darmadağın olmuş zavallı! Hem onun için yanıyorsun, hem de böyle diyorsun, ayıp sana!

Mecnun'un cevabı pek hazindi:

- O ay yüzlüden, her an iyiliğini isteyip dururken ben bir şey elde edemedim, kötülüğünü isteyen de bir şey elde edemesin bari. Çünkü bir gün aya sordular "En çok neyi seversin?" diye. "Güneşin tutulup ebediyen perde arkasında kalmasını severim." cevabını verdi ay ve sonra ilave etti: "Değil mi ki onu kendi gözümden bile kıskanıyorum!"

BERCESTE

Arz-ı hal etmeye, cana seni tenha bulamam
Seni tenha bulıcak, kendimi asla bulamam


(Ey sevgili! Halimi anlatmak için seni yalnız bulamıyorum. Seni yalnız bulunca da hiç kendimi bulamıyorum.)
 

Dil-şâd

Benim tedbirim, Sen'in takdirinden küçüktür.
Gelen giderken

Kudemanın usta şairlerinden Taşlıcalı Yahya Bey'in şöhretli bir gazeli vardır; hani

Âdemoğlu âleme üryân gelir üryân gider
Nâle vü efgân ile giryân gelir giryân gider


beytiyle başlar. Hikmetle örülmüş bu gazelin her beyti birbirinden güzel, her biri ışıklı ve parıltılı mısralarla örülüdür. Çok basit gibi görünen ama anlam derinliği yönünden adeta sehl-i mümteni derecesinde haykırışlardır bunlar.
Demiş ki:

İnsanoğlu aleme çıplak gelir, yine çıplak gider. Feryatlar, inleyişler içinde ağlayarak gelir, yine ağlayarak gider.

Beyitteki kelimelerin anlam derinliklerine inildiğinde aslında söylenen sözün günümüz diline çevirisinin tam yapılamadığı görülür. Söz gelimi üryan kelimesi "çıplak" demek ise de burada yeni doğan bir bebeğin dünyaya ait hiçbir varlık getirmediği, yani elinin boş olduğu, dolayısıyla ölüm vaktinde yine eli boş olarak gideceği, dünyadan öte tarafa maddi hiçbir şey götüremeyeceği gibi insanlık hallerine işaret eder. Dünya malı dünyada kalır ya, işte gelen de geldiği gibi üryan gider. Oysa şair bu üryanlığa bir de ağlayarak (giryan) gelip gitmeyi ilave ediyor. O halde sormak lazımdır; acaba üryanlık bir ağlama sebebi midir? Yani insan öte tarafta ne bırakmış olabilir ki dünyaya gelişine ağlıyor olsun? Haydi ölürken ağlayışını anlayabilir; bunu dünyada bırakıp gittiği (belki gidemediği) malına, evladına, şöhretine, rahatına vs. kısaca dünyalıklara bağlayabiliriz. Üstelik bu ağlayış yalnızca gözyaşı değil çığlıklara, inleyişlere, feryatlara da vabestedir. Soruların cevabı oldukça düşündürücü!..

Sufiler insanın dünyaya gelişini, ruhun ana vatandan gurbete atılışı olarak yorumlarlar ve anne rahmini cennet hayatı ile (ekmek elden su gölden her ihtiyacı hazır bir hayat) özdeşleştirirler. Nitekim cenin anne karnında su ile çevrili bir ortamda yaşar "Ve canı olan her şeyi sudan yarattık!" ayetinin bir yorumu da buna işaret eder. Peki de ne bulmuştur insan bu bırakılıp gelen vatanda? Orada madde olarak değil ise de mana olarak ne vardır?

El-cevab: Ne yoktur ki? Belki bir vatanda olan her şey... Sevilen her şey... Ve tabii bizzat Sevgili... Bu durumda sevgiliden ayrılan kişinin ağlamasına şaşılamaz; bilakis sevgiliye geri dönüşte ağlayana şaşılır. O halde gurbete gelirken ağlayanı mazur gören kişi, gurbetten vatana dönerken ağlayanı anlamakta zorlanacaktır. Mademki gurbet geçici bir misafirliktir; insan misafir olduğu yere yerleşmek istesin, olacak iş mi? Üstelik de yerleşebilip geri dönmeyen bir tek kişi yokken. Bu sefer soru şu hale girer: Acaba dünya süsü insanı nasıl aldatmaktadır ki giderken ancak ağlayışlarla gidilmektedir?!..

Şair beytin ikinci dizesindeki "nale vü efgan (çığlık, feryat, ah-vah vb.)" kelimelerini doğan çocuk ile ölen kişinin fiilleri gibi göstermektedir. Doğan çocuğun anne rahminden ayrılışı sırasında hava ile teması ve hava basıncı yüzünden ağladığı, yabancı ortam şartlarının metabolizmasını etkilediği bilinmektedir. Bazı ölümlerin de feryat içinde gerçekleştiği ve gidişte de bir çığlık bulunması muhtemeldir. Ama şairin bize hatırlatmak istediği çığlıklar doğan ile ölenin değil, onun çevresindekilerin çığlıkları olsa gerektir. Hani doğum süresinde anne acı çektiği için, başındakiler de sevinçten çığlık çığlığadır; ölümde de herkes yas halinde üzüntüden feryad ve figandadır ya!...

Şaire göre dünyaya geliş de, oradan gidiş de ağlayarak (giryan giryan) olmaktadır. Son soru şöyle olsun: Doğan bir bebeğin ağladığını hep biliriz de ölenin ağlaması ne demeye gelir? Ölmekte olan birinin başucunda bulunursanız (Allah vermesin), ona dikkatle bakın, son nefesine yakın gözlerinin ucundan birer damla yaş geldiğini göreceksiniz.

İşte, dünyaya eli boş gelip yine eli boş giden insanoğlu galiba buradaki fakirliğine ağlamaktadır. Gelişte vatandaki konumunu kaybettiği için fakir, gidişte de vatana götürecek kâr elde edemediği için fakir. Zaten kâr elde ettiği zaman adına şeb-i arus (gerdek gecesi) denilmekte. Üstelik, dünyaya gelişte saf, berrak bir ruh ile gelip de kirlenmiş olarak giden ruhun feryattan başka yapacağı ne olabilir ki?

* Kurban Bayramı'nın "yakınlık" duygusu Yaradan'dan yaratığa bütün ömrünüzü doldursun!..

MECNUN, LEYLA İLE SOHBETTE

Mecnun bir gün fırsat buldu, Leyla ile oturmaya muvaffak oldu. Leyla, onu sınamak için bir dilekte bulundu:

- Ey âşık! Neyin varsa getir.

- A ay yüzlü, dedi Mecnun, aşkınla ne suyum kaldı, ne kuyum. Ne ciğerimde azıcık kan, ne gözümde bir nebze yaş. Aklımı yağma ettin, uykumu çaldın. Artık bir canım var, emreyle onu vereyim.

- Ben onu senden ne vakit istesem alırım, başka neyin var, sen ondan bahset.

Mecnun o vakit arandı, yakasında sakladığı bir iğnesi vardı, onu çıkarıp sevgiliye sundu.

- İşte varlık aleminde sahip olduğum tek şey bu iğnedir. Bunu da neden taşıyorum bilmek istersen, çölde, ovada seni izlerken çok düşüyorum, kendimden geçiyorum; oralarda ayağıma, bedenime dikenler batıyor; bu iğneyle o dikenleri çıkarıyorum.

- İşte bunu istiyordum ben senden. Eğer aşkında gerçek isen bu iğne nasıl layık oluyor sana? Dikeni çıkarırsan buna vefa mı derler?!..

BERCESTE

Heman ağlayı geldim âleme ağlayı gittim ben
San ol nilüferim kim suda bittim, suda yittim ben

Rehayî
 

Dil-şâd

Benim tedbirim, Sen'in takdirinden küçüktür.
Gönül yarasına ok üstüne ok

Bir şair düşünün, bir tek gazeliyle bütün edebiyat tarihlerinde, bütün antolojilerde adı anılmış, o gazeli yüzyıllar boyunca sayısız insan tarafından ezberlenmiş, pek çok şairin gıpta ve övgüsünü almış, benzerleri yazılmış, ama ne evvelkilerden, ne de sonrakilerden onu geçebilen olmuş bulunsun.
Bahsettiğimiz şiir ki, -hani Allah korusun- Türk milletinin bütün şiir kitapları yansa, bütün şairleri unutulsa, yine de bir zamanlar çok muhteşem bir edebiyat yaratmış olduğuna, tek başına delil olarak yetecek manzumelerden biridir.

Üstad Yahya Kemal "Edebiyâta Dâir" adlı kitabında der ki: "Nedîm Dîvânı'nda bir kasîde vardır, müjgân üstüne, hicrân üstüne, ummân üstüne kafiyeleri ve redifleriyle âdetâ akar. Nedîm, kafiyeyi teng edinceye kadar pür-gûluk ettikten (kafiye bulamayacak derecede çok şey söyledikten) sonra birdenbire coşar ve kasîde içinde gazel-serâlaşır ve bu girizgâha düşer;

Râsih'in bu matla'ın tazmîn idüp sâkî-i kilk
Nukl sundu çekdigim sahbâ-yı irfân üstine


ve Râsih'in beytiyle gazel'i açar. Âh o ne beyittir ya Rabbi! Çekik gözlerin uzun kirpikleri birbirine girift olarak süzüldüğü bir eski Türk meclisinde eski Türk gazel-serâsı nasıl bağrından vurulur ve nasıl hazzın bütün nüktesiyle yalvarır: "Süzme çeşmin gelmesin müjgan müjgan üstüne..."

Nedîm gibi bir şairi bir gazeliyle sermest edecek kadar güzel bir rûh sâhibi olan bu Râsih kimdir? Şiirde şan ve şerefe teşne olan şairlerimizden biri, ismini Nedîm'in kasidesinde zikrolunurken görseydi başı dönerdi değil mi?"

Üstad haklıdır; eğer Rasih, kendi adına bunca şiirler yazıldığını bilseydi herhalde ömrünü o haz ile mest yaşardı. Eser dedikleri şey herhalde böyle olsa gerek.

Attila İlhan, "Hangi Edebiyat"ında aynı gazel için "Râsih'in ünlü gazeli, Türk şiirinin geleneksel ahengini en tumturaklı şekliyle hissettiren görkemli gazellerindendir; ilk defa 1943'te mi, 44'te mi ne, okuyup çarpılmıştım. Ya Rabbi ne yaman bir sesti o!?.." demekten kendini alamaz.

Tezkire ve şiir mecmualarında Rasih'in bu ünlü şiirine 37 şair tarafından yazılmış 45 benzer şiir kayıtlıdır. Bu kafiye ve vezindeki ilk şiir de Cem Sultan'a aittir. Bunların hepsi birbirine nazire (aynı vezin ve kafiyede benzer şiir) olup Rasih'in dizeleri kendisinden öncekileri aşmış, kendinden sonrakiler tarafından ise hiç aşılamamıştır. "Etmişiz canan ile peyman peyman üstüne / Sevmeyiz dünyada biz canan canan üstüne" diyen Fennî gibi bu sahada şahane ve parlak beyitler ortaya koyanlar ve hatta "Doldurup parmaklığa insân insân üstüne / Pîr ü bernâ bağrışır efgân efgân üstüne" diye başlayan nefis tehziller (tehzil, aynı vezin ve kafiyede alaycı şiir demek olup bu beyitle başlayan tehzil, Yolcu imzasıyla İkdam gazetesinde, devrin İDO'su sayılan Şirket-i Hayriye vapurlarından İntizam için yazılmıştır) meydana getirilmişse de şiirlerinin tamamında aynı derecede başarılı beş beyti yan yana getirebilen Rasih'ten başka bir şair maalesef çıkmamıştır. Ondan daha usta, ondan daha şöhretli şairlerin yine pek müstesna şiirleri vardır; ama bu vezin, bu kafiye ve bu konuda elhak Rasih'in ağzı şeker çiğnemiştir.

Hezâr gıbta sana, nur içinde yat Rasih Efendi!..



--------------------------------------------------------------------------------

GAZEL

Süzme çeşmin gelmesin müjgân müjgân üstüne
Urma zahm-ı sîneme peykân peykân üstüne

Rîze-i elmâs eker her açtığı zahma o şûh
Lutfu var olsun eder ihsân ihsân üstüne

Dilde gam var şimdilik lutfeyle gelme ey sürûr
Olamaz bir hânede mihmân mihmân üstüne

Yârdan mehcûr iken düşdük diyâr-ı gurbete
Dehr gösterdi yine hicrân hicrân üstüne

Hem mey içmez hem güzel sevmez demişler hakkına
Eylemişler Râsih'e bühtân bühtân üstüne


Ey sevgili! Gözlerini süzme ki, kirpik kirpik üstüne gelmesin; böylece bağrımda (gönlümde) açtığın yaraya ok üstüne ok atmış olma (üst üste kirpikler; üst üste ok demektir).

Sevgili, açtığı her yaraya elmas tozu ekiyor. Lutfu var olsun; (aşıkına) ihsan üstüne ihsanda bulunuyor (Sevgilinin birinci ihsanı aşıkının bağrında açtığı yara, ikinci ihsanı da o yaranın kapanmasını engelleyen elmas tozudur).

Ey sevinç; gönlümde gam var, şimdilik lutfeyle sen gelme. Çünkü bir evde misafir üstüne misafir uygun düşmez (gam gibi değerli bir misafir var iken sevinci ağırlamak mümkün değildir ki!).

Sevgiliden ayrı kalmıştık, bir de gurbetlere düştük. Felek bize hicran üstüne hicran gösterdi vesselam (birinci hicran sevgilinin ayrılık azabı, ikincisi de gurbet elemidir).

Rasih için "Hem içki içmez, hem güzel sevmez!" demişler. Zavallıya iftira üstüne iftira atmışlar (İçki de içer, güzel de sever).



--------------------------------------------------------------------------------

[BERCESTE]

Bir tek gazel bıraksa yeter bir gazel-serâ
Her beyti olmalı ancak beytü'l-gazel gibi


(Bir gazel ustası gökkubbede güzel bir tek gazel bıraksa kafidir; yeter ki o gazelin her beyti için "En güzel beyit işte bu!" denilsin.)

Yahya Kemal
 

Dil-şâd

Benim tedbirim, Sen'in takdirinden küçüktür.
Babillilerin sohbeti

Eskilerin sık kullandıkları bir kavram vardır: Muhavere-i tebabüliye. Yani Babillilerin konuşması, Babil sohbeti. Hıristiyanî bir rivayete göre Nuh'un tufandan sonraki çocukları tanrılık iddiasında bulununca Babil'de bunu temsil edecek bir kule yaptırmaya başlarlar. Kule, insanoğlunun bir tür kibir savaşının göstergesidir.
İnşaatta, sayıları milyonlarla ifade edilen köle çalışmaktadır. Son kata gelindiğinde, Allah herkesin dilini başkalaştırır. Yani herkes yalnızca kendisinin bildiği bir dille konuşmaya başlar. Böylece hiç kimse bir diğerini anlamaz olur. Tabii ortalık birden karışır. Herkesin durmadan konuştuğu ama hiç kimsenin anlamadığı milyonlarca lisan... Allah'ın kibirli insanoğlunu ikazı...

Muhavere-i tebabüliye'nin küçük bir örneğini modern zamanların kokteyllerinde görebilirsiniz. Üç kişi bir öbek, onlara sırtını dönmüş dört kişi bir başka öbek, onların arkasında diğer insan öbekleri... Hepsi ayrı bir konuda konuşmaktalar. Güya bir tür sohbet... Bazen dört kişiden ikisi karşılıklı bir konu görüşürken, diğer ikisi de ayrı bir konuda laflayarak kelimelerin ve seslerin birbiriyle çarpıştığı, kesişip döküldüğü bir sohbet... Oysa Doğu kültüründe sohbet ciddi bir iştir. Çünkü orada her kafadan bir ses çıkmaz. Bilenler konuşup bilmeyenler dinler. Buna meclis denir. Meclisler bir tür eğitim ortamıdır, oradan irfan devşirilir.

Meclislerde kokteyllerin aksine halka olunup yan yana oturulur. Mevki ve makam sırasına göre baş köşeden kapı eşiğine kadar insanların rütbe rütbe halkalandığı üdeba ve zürefa meclisleri ise neredeyse bir estetik boyuttur. Okuma yazma oranının %3-5 olduğu çağlar için buralardaki sohbetler tam bir entelektüel oturum olup sosyal hayatı dönüştürürdü.

Meclislerin sırrı oturuş düzenindeydi. Herkesin yüzünü görebilecek bir halka oluşturmak müspet enerji adına da, sohbet adabı için de çok önemlidir çünkü. Tekkelerdeki ayinlerde, yer sofralarında, musafahalarda vb. hep aynı biçimde olan bu halkalanma bir tür ortak hayat, ortak akıl, ortak enerjidir ki sözü de, ilhamı da, yemeği de bereketlendirir. Böylesine bir mecliste taşkınlık olmaz, sohbet esnasında şaka da yapılsa, yeri gelip fıkra da anlatılsa herkesin edebi yerinde kalır. Daha da önemlisi konu herkese hitap eder ve aynı konu etrafında açılımlar ortaya çıkar. Kürsüde müderris (profesör, doçent) olan bir zatın mihrapta vaiz, kahvede halk adamı olduğu çağlarda meclisler her üç katmanın harmanlanarak zihinlere yansıdığı oturumlar sayılırdı. Üstelik aynı adamın tekkede mürşid olduğu zamanlar da vardır ki Yunus üstadın söylediği "Erenlerin sohbeti arttırır marifeti" müjdesi ve arkasından "Cahilleri sohbetten her dem süresim gelir" arzusu böyle bir ortamı anlatır. Böyle sohbetin cahilliği bilgi azlığından değil edep azlığındandır ki eskiler buna nadanlık derler. Hani "Nâdân ile sohbet etmek güçtür bilene / Çünkü nadan ne gelirse söyler diline" meselinde anlatıldığı gibi.

Sohbet kelimesi sözlüklerde "iki veya daha ziyade insan arasındaki dostane hasbihal"i karşılar. Kökeninde "arkadaşlık etme, birlikte bulunma (sahabe)" anlamı vardır. Yoksa Fuzulî'nin,

Berk-i âhım gökyüzün ,tutmuş sirişkim yeryüzün
Sohbetimden hem vuhûş, etmiş teneffür hem tuyûr


dediği vahşet ortaya çıkar ki "ahının şimşeği gökyüzünü, gözlerinin yaşı da yeryüzünü tutmuş birisinin arkadaşlığından kurtların ve kuşların köşe bucak saklanıp kaçmaları" söz konusu iken ne sohbet, ne de karşılıklı etkileşim mümkün olabilir. Hele işin tasavvufî boyutunda bir mürşid huzurundaki ârifane halleşme hiç kendini göstermez.

Şimdi bir de kokteyl ortamlarını düşününüz. Herkesin birbirine sırtını döndüğü, bazen hiç tanımadığı insanlar ile aynı çatı altında nezaketen ve menfaate dayalı konuşmalar yaptığı, nezaketen yüzüne gülümseyip arkasını döner dönmez diğeriyle onu çekiştirdiği bu ayak üstü arkadaşlık, nasıl bir dostluğa ve ne gibi bir müspet iletişime kapı aralayabilir ki?!.. Sohbetteki ortak enerjinin bir kokteylde bulunması nasıl beklenebilir?!.. Zaten kokteyl, "çeşitli içkilerin karıştırılması sonucu elde edilen içki" demektir ki galiba bu tür toplantılara sohbetten ziyade pek çeşitli konuların ve dillerin söyleşildiği kakafoni demek daha doğru olur.

Yazık!.. Sohbet geleneğini kaybedince irfanımızı yitirdik. Öyle ya, bir mefhumun adını değiştirdiğiniz an muhteva da kendiliğinden çekilip gider.

BERCESTE

İftirâk-ı sohbet-i yârâne döymez gönlümüz
İhtirâk-ı âteş-i hicrâna döymez gönlümüz


(Gönlümüz dostların sohbetinden ayrı kalmaya dayanamadığı gibi; ayrılık ateşinin yakıcılığına da dayanamıyor.)

Aşkî (ö.1574)
 

Dil-şâd

Benim tedbirim, Sen'in takdirinden küçüktür.
Kılıcımızın yaltırığı

Yavuz Sultan Selim, devlet işlerinde düzenli ve programlı hareket eder, istişareyi önemser, vezirlerinin söylediklerini dinler ve kararını öyle verir, karar verdikten sonra da asla dönmezmiş.
Onun zamanında kılık kıyafete düşkünlük, gösterişe kapı aralayan binalar inşası, saltanat tantanası vs. bir kenara itilip yerine tam devlet-i ebed-müddet anlayışına uygun bir ruh imarı başarılmıştır. Tabii bunun için başta kendisi olmak üzere bütün devletlilerde sade bir hayat yaşama tavrı öne çıkmıştı.

Günlerden birinde Venedik elçisi Antonio Justiniani'ye huzura kabul izni verilmişti. Sadrazam ve devlet erkanı bu ziyaretten hoşnud olmayacaklardı. Çünkü hem sultanın, hem de kendilerinin kılıkları pek perişandı. Venedik elçisinin onları bu halde görmesi devlet itibarını düşürecekti. Ama bunu sultana kim söyleyebilirdi? Devir, sultanın disiplin ve celalinden korkanların "İnşallah Yavuz Selim'e vezir olursun!" cümlesini beddua diye söyledikleri devirlerdi. Nihayet Hersekzade Ahmet Paşa bütün cesaretini toplayıp meseleyi hünkara açtı. O da itiraz etmedi ve "Pek doğru söylersin lala, cümle yeni esvaplar giyile!" buyurdu.

Elçinin geleceği gün Kubbealtı'nda divan toplantısı vardı. Vezirler toplantıyı bitirip hep birlikte sultanın yanına arz odasına geçtiler. İçeri girmeleriyle donup kalmaları bir oldu. Meğer sultan yeni hiçbir şey giymemişti. Yalnız elinde bir kılıç vardı ve tahtında otururken onunla oynuyor, pencereden vuran güneşin ışıkları kılıçta yaltırıklar oluşturup odayı dolduruyordu. Kimse hiçbir şey söyleyemedi. Nihayet elçinin geldiği bildirildi ve huzura kabul edildi. Adam kapı kenarında durup namesini takdim etti ve tercüman vasıtasıyla hükümdarın sorularını cevaplandırdı. Konuşma esnasında da hükümdar elindeki kılıçtan yansıyan parıltıları ara ara muhatabının gözüne doğru tutmaktaydı. Konuşma bitince elçinin gitmesine izin verildi. Ardından sultan Hersekzade'ye seslendi:

- Ahmet, var elçi beye sor, ağzını ara... Acep bizi nasıl bulmuşlar?!..

Hersekzade emir baş üzre deyip çıktı. Odada çıt çıkmıyordu. Nihayet paşa geri döndüğü vakit heyecan doruktaydı.

- Sordun mu Ahmet?

- Beli saadetlü hünkarım! "Kılıcının parıltısı öyle gözümü aldı ki kendilerini göremedim bile", dediler.

Yavuz gülümsedi ve ayağa kalkıp parmağıyla basamaktaki kılıcı gösterdi:

- Kılıcımız parladıkça düşmanın gözü ondan ayrılıp bizi göremez. Ama Allah esirgesin, bir gün paslanır da yaltırıklanmazsa düşman bizi görmek değil, bir de tepeden bakar.

[YAVUZ'UN TEK KÜPESİ]

Yavuz'un resimlerini çizenlerden çoğu onu burma pala bıyıklı ve tek kulağında küpe ile çizerler. Pala bıyıklar ile Yavuz'un tarihî kimliği arasında zihinlerde hemen bir bağ kuruluvermesi insanlara bu resimleri hoş gösterir. Eh, durum böyle olunca kulağındaki küpeye de bir efsane uydurulmasında ne mahzur olabilir ki?!.. Hani kutsal toprakları aldığı zaman oradaki idarecilerin kullandığı Hakimü'l-Haremeyn (Kutsal beldelerin hakimi) sıfatını uygun görmeyip kendini Hadimü'l-Haremeyn (Kutsal beldelerin hizmetkârı) ilan etmiştir ya, buna bir ilave de halk yapmış ve orada gördüğü kulağı küpeli siyahi köleleri örnek alarak kulağına küpe taktırdığını ve bununla kendisini din uğrunda bir köle mesabesinde telakki ettiğini imaya yöneldiğini uydurmuştur. Oysa Yavuz'un minyatürlerinde hiçbir zaman pala bıyık veya küpe yoktur. Tarihî bilgiler onun kişiliğinde sadelikten yana olduğunu ve giyiminde de çok sade tercihlerde bulunduğunu söylerler. Nitekim Topkapı Sarayı'ndaki en sade kaftan onundur. Mısır seferi dönüşünde Edirne'de kendisini karşılayan tek şehzadesi Süleyman'ın süslü elbiselerini görünce ona, "Bre oğul, sen böyle giyinirsen anan ne giyecek!" diye ikazda bulunması da bunu pekiştiren bir tarihî gerçektir. Keza aynı seferden gelişinde İstanbul'a gireceği sırada büyük bir zafer kutlaması tertipleneceğini duyunca israfı önlemek üzere bir gece vakti gizlice Topkapı'ya girdiği de bilinir. Bütün bunlardan daha önemlisi Yavuz'un küpe taktığını söyleyen hiçbir tarih satırı, hiçbir belge yoktur. Küpeli uydurma resimlerde ise resimdeki kişinin başında beyaz tülbent içinde kırmızı bir başlık ve üstünde de krallara benzetilmiş bir tac vardır. Bu tür kızıl börk ve tacı İran şahları kullanır. Osmanlı sultanları tac giymezler.

Sonuç şu, küpe takmak gibi bir hafifliği, azametiyle öne çıkan Osmanlı sultanına, hele de Yavuz gibi celalli bir adama yakıştırmak yanlıştır. O zaman da akıllara bir soru takılır: Kimdir bu küpeli, taclı adam? Söyleyelim; Yavuz'un "Paymal eyleyelim kişverini sürhserin" diye üzerine yürüdüğü Sürhser (Kızılbaş) Şah İsmail'indir ve başındaki kızıl börk ile tac da Kızılbaşlığın simgesidir.

Ne garip tecelli; Yavuz Çaldıran'da, Şah İsmail de resimlerde birbirlerine külahları ters giydirmişler.

[BERCESTE]

Kemalpaşazade'nin Yavuz hakkındaki mersiyesinden:

Şems-i asr idi asırda şemsin
Zılli memdud olur zamanı kasir


O, bir ikindi güneşi gibiydi. İkindide güneşin zamanı kısadır ama gölgesi çok uzun olur.

Kemalpaşazade
 

Dil-şâd

Benim tedbirim, Sen'in takdirinden küçüktür.
Bülbülün şarkısı


Hangi Doğu şiirini okusanız gülün hemen yanı başında bir bülbüle, bülbülün olduğu mekânda bir güle rastlarsınız. Bu yüzden biz bülbülsüz bir gül şiiri yazılmış olduğunu sanmıyoruz. Bütün o şiirlerde bülbülün en belirgin vasfı ise sabırsızlığı, derbederliği, pır pır uçuşu, o daldan bu dala konması, gülün çevresinde dur durak bilmeden hareket etmesidir. Fuzuli'ye göre "Derde yok sabrı onun her lahza bin feryadı var (Hiçbir kapıda durmaz, her dakika bir başka feryad içinde)"dir. Muini'ye göre ise

Her nalede bir nahl-i güle kondu safadan
Her nağmede tebdil-i makam eyledi bülbül


Her çığlığında coşkuyla bir başka gül fidanına konan, her nağmesinde bir başka makama geçen bir bülbülün tasviridir bu.

Peki, bülbülün bu aceleci tavrı, bu çığlık çığlığa binlerce makam dolaşması, her nağmeden ve her daldan ayrı ses vermesi nedendir? Gönlünde sönmeyen aşk ateşiyle bağ ehlini uyutmaması, canından bezdirmesi, sabırsızlığı ve yaygaracılığı ile eleştirilere uğramayı hak etmekte midir? Güllerin açtığı mevsimde gül bahçesinde yuva kurup sonraki zamanlarda çekip gitmesi bir yana, gece gündüz gülşenin sakinlerini mest etmesi, onları işten güçten alıkoymasına ne denilebilir? Ya o sadık âşık edasıyla bin bir sıkıntılara katlanıp bağrını kanatan dikenlere aldırmayışı? Sevgili edindiği güle ulaşma adına binlerce dikene sabır göstermeye mecbur kalışı ve bu yüzden ağlayıp inlemesi? Ve her seher bülbülün açılışını görmek üzere geceler boyunca uykusuz kalması? Bütün bunlar nedendir?!..

El-cevap: Bülbül görünüşte güle âşık olmakla birlikte hakikatte onun manasına vurgundur. Çünkü Bizim Yunus'un ifadesiyle "Gül Muhammed teridir". Çünkü Kainatın Efendisi, Mi'rac'ta sıkıntıdan terlediği sırada yanağından dökülen bir damla terdir ki güle koku vermiştir. İbrahim peygamberin Nemrud tarafından ateşe atıldığı sırada yanında beliren bülbül hatırına alevin korlarından yaratıldığı halde Mi'rac'a kadar koku taşımayan gül, ta o vakit Muhammed kokusuyla kokulanmıştır. Bülbül, o gün bu gündür, daldan dala koşar şarkı söylerken sanki güle şunları söylemektedir: "- Sen Rasul'ün yakınlığına sahip olduğun için ben senin çevrendeyim. Hakikatte ben sana değil, Sevgili'nin manasına âşıkım. Bütün çiçeklerin hepsinden güzel kokman işte bu mânâdandır ve ben de sendeki o kokuyu derleyip toplamak üzere daldan dala çırpınıp durmakta, koşup yorulmaktayım. Değil mi ki bahar kısa, senin de ömrün az, elimi çabuk tutmam lazım!.."


[LAF OLSUN DİYE]
Bülbül ile bağban

Bahçıvan bir sabah bağında güzel bir gül açtığını gördü. Baktı, seyretti, hoşlandı, gönlü ısındı ve onu, sanki âşık olmuşçasına korudu. Gözünden kıskanıyor, esen yelden sakınıyordu.

Bir sabah ne görsün!.. Bülbülün biri gülün dalına konmuş, yapraklarını bir bir koparıyor, zedeleyip yaralıyor. Önce bülbülü kovaladı. Ama gülü boynunu bükmüş, mahzunlaşmıştı. Ertesi sabah gül ile bülbül arasında aynı hadisenin yaşandığını, gülün daha kötü hırpalandığını gördü. Bu sefer bülbüle kastetmek istedi. Ama bülbül uçup gitmişti. Bahçıvan güle bakıp bakıp ağladı. Üçüncü gün bülbül yine gelecekti. Ona bir tuzak kurdu, bülbülü yakaladı. Ne çare bülbül tuzağa düşesiye kadar gülün bütün yapraklarını yok etmişti, sevgiliye kıymıştı. Üstelik de girdiği kafesten bahçıvana şöyle diyordu:

- A insafsız adam!.. Sana ne yaptım ki beni kafese kapattın? Eğer sesimi beğendiğin için beni hapsettiysen ben zaten senin bağının bülbülü değil miyim?!.. Eğer başka bir suç işlediysem bunu bilmek elbette benim hakkımdır, söyle, neden bu kafesi bana reva gördün?

Bahçıvan olup biteni anlattı, gülünü kopardığı için kendisini cezalandırdığını söyledi. Bu sefer bülbül sesini daha da yükseltti:

- Yani şimdi sen, yalnızca bir iki gün içinde solacak bir gülü telef ettim diye mi bunu bana reva gördün?.. Bunun için mi hürriyetimi kısıtladın?!.. Bu seninki adalet midir?!..

Bağcı merhamete geldi, bülbülü bıraktı. Özgürlüğüne kavuşan bülbül bahçıvana şöyle dedi:

- Ey iyi kalpli âşık, mademki sen bana hürriyetimi verdin, ben de sana hazine vereyim. Bahçenin falanca yerini kaz.

Bahçıvan orada bir küp altın buldu. Sevindi, yeni gül bahçeleri yapmaya ahd etti. Bu arada bülbülü affetti, her seher şakıyışlarını lezzetle dinlemeye başladı. Ve bir sabah merakını yenemeyip ona sordu:

- Bahçemdeki hazineyi toprak altındayken biliyorsun da gül dalının yanına kurduğum kapanı gözünün önündeyken nasıl bilmedin?

- Senin kapanın kaza ve kaderin gereğiydi, diye başladı söze bülbül. Kadere karşı hikmet gözü kapanır. Kişi ne kadar açıkgöz olursa olsun kazaya karşı kördür.


[BERCESTE]

Şakirem senden sana ben göz dikenden inlerim
Sanma güldendir dikendendir figanı bülbülün


(Şakir: Şükreden)

Zati
 

UluğBey

Divan Üyesi
Mevlânâ'dan hikâyeler

Aşağıdaki hikâyeleri Mevlânâ hazretlerinden derledik. Umulur ki orucun manevi kapılarına uygun düşer, ibret alınır.

Aslan döğmesi

Bir Kazvinli, tellâğın yanına gidip "Bana bir döğme yap; fakat canımı acıtma" dedi. Tellâk "Söyle yiğidim; ne resmi döğeyim?" diye sorunca, "Bir kükremiş aslan resmi döğ" dedi. Sonra da devam etti; "Talihim aslandır, onun için aslan resmi olsun. Gayret et, döğmeyi adamakıllı yap!" Tellâk, "Vücûdunun neresine döğeyim?" dedi. Kazvinli, "İki omzumun arasına" dedi. Tellâk iğneyi saplamaya başlayınca yiğidin sırtı acıdı ve, "Aman usta, beni öldürdün gitti. Ne yapıyorsun?" diye bağırdı. Usta, "Aslan yap dedin ya" dedi. Kazvinli sordu: "Neresinden başladın?" Usta, "Kuyruğundan" dedi. Kazvinli dedi ki: "Aman iki gözüm, bırak kuyruğunu. Aslanın kuyruğu ile kuyruk sokumum sızladı, nefesim kesildi, boğazım tıkandı. Aslan, varsın kuyruksuz olsun. İğne yarasından yüreğime fenalık geldi, bayılacağım." Usta, Kazvinliyi kayırmadan, merhametsizce aslanın bir başka tarafını döğmeye başladı. Yiğit yine bağırdı: "Burası neresi?" Usta, "Kulağı" dedi. Kazvinli, "Bırak kulaksız olsun. Orasını da yapma" dedi. Usta bu sefer başka bir yerine başlayınca Kazvinli yine feryat etti: "Bu üçüncü iğne de neresini döğüyor?" Usta, "Azizim, karnını" dedi. Kazvinli, "Fena acıyor, iğneyi bu kadar çok batırma; bırak karınsız olsun" deyince Tellâk şaşırdı, hayli müddet parmağı ağzında kaldı. İğneyi yere atıp, "Âlemde kimse böyle bir hâle düştü mü ki? Kuyruksuz, başsız, karınsız aslanı kim gördü? Tanrı bile böyle bir aslanı yaratmamıştır." dedi. (I/ 240-241)

Cenaze önünde feryad

Çocuğun biri, babasının tabutu önünde ağlamakta, sallana sallana ellerini başına vurmaktaydı. "Baba, seni nereye götürüyorlar? Nihayet seni toprağın altına yatıracaklar. Öyle dar, öyle elemli bir eve götürüyorlar ki, orada ne halı var, ne hasır; ne geceleyin bir ışık var, ne gündüzün bir dilim ekmek... Ne yemek kokusu var, ne yiyecekten eser... Ne mâmur bir kapı var, ne damında bir yol... Ne sığınacak bir komşu!... Halkın öptüğü ellerin, hürmet ettiği bedenin o elemli yurda nasıl gidecek? Amansız bir ev, dar bir yer... Orada ne bet kalır, ne beniz" demekte, bu suretle o evin vasıflarını sayıp gözlerinden kanlı yaşlar saçmaktaydı. Cuha, babasına dedi ki: "Babacığım, vallahi bu adamı bizim eve götürüyorlar." Babası Cuha'ya, "Ahmak olma!" dedi. Cuha, "Baba şu nişaneleri bir dinle! Birer birer saydıklarının hepsi şeksiz şüphesiz bizim evi anlatıyor. Ne hasır var, ne ışık. Ne yemek, ne yemek kokusu. Hatta ne kapısı mamur, ne içi, ne damı!.." (II / 239-240)

Kul ile Allah arasında

Bir yoksul, Herat'ta, Horasan amidinin (maliye bakanı) süslenmiş, bezenmiş kullarını gördü. Arap atlarına binmişler, altın sırmalı elbiseler, altınlı külahlar giymişler, daha başka çeşit süslenmişler, bezenmişlerdi. "Bunlar hangi beyler, nerenin pâdişahları?" diye sordu. Dediler ki: "Bunlar bey değil, köle. Horasan amidinin köleleri. Yoksul başını göğe kaldırdı da, "Ey Tanrı dedi, kula bakmayı amidden öğren!"

Özenilen amidi bir gün padişah tutuklamış ve kullarından, onun definesinin yerini söylemelerini istemişti. Bir ay boyunca bütün kölelerine işkence etmiş fakat bir tanesi bile efendilerinin definesinin yerini söylememişlerdi. "Bu sırada, (amidin kullarına imrenen) yoksul uyurken hâtiften bir ses geldi: Ey ulu er, gel sen de kul olmayı bunlardan öğren!" (V/259-260)

Hayır dua

Ekmeğe muhtaç erkek bir yoksul, bir zenbilli dilenci, bir gün Geylan'lı zengin birisinden ekmek alınca, dedi ki: Ya Rabbi sen bu kulunu hoşlukla, selametle evine barkına kavuştur. Geylan'lı kızıp "A çirkin herif" dedi, "eğer ev bark, benim gördüğüm ev barksa, oraya Tanrı, seni kavuştursun!.." (VI / 101)

BERCESTE


Can çekişmekten ise canımı versem bari

Can fedâ eyleme bir iş mi sevince yâri

Şinasi
 

UluğBey

Divan Üyesi
kavuklu ile pişekar

Ortaoyunu deyince akla ilk gelen isim, bu sanatın belki de gelmiş geçmiş en büyük temsilcisi olan Kavuklu Hamdi'dir.

1911 yılında yetmişi aşkın yaşında öldüğü zaman hâlâ sahnelerde halkı eğlendirmekle meşgul imiş. Oyununa hayran kalan Macar Türkoloğu Kunoş kendisine hangi tiyatro okulunu bitirdiğini sorduğunda Hamdi Efendi şaşkın, cevap vermiştir: "-Canım tuhaflık yapmanın da mektebi mi olurmuş?!.. Yerden biten ot gibi mahalle aralarında yetiştik işte!" Şaşkınlık sırası Kunoş'a geçince ünlü bilgin onun hakkını teslim için "ekol" manasında "O halde sen bir mektepsin!" dediği vakit de, ya kelimeyi yanlış anladığından veya şakayla karışık "Yok valla beyim... Ben düpedüz insanım!" diyerek kendini temize çıkarmıştı(!). :D

Çocukken amcasının kavuğunu kaçırarak mahalle aralarında arkadaşlarıyla oynadıkları oyunlar yüzünden adı Kavuklu'ya çıkan Hamdi'nin sahne arkadaşı, pişekar Küçük İsmail Efendi de o devrin ünlü komiklerindendir. Bu iki insan sanki birbirlerine zıt yaratılmışlardı. Hamdi dev cüsseli ama yumuşak kalpli, İsmail adı üstünde "Küçük", ufak tefek ama sert mizaçlı... Hamdi sudan korkar, Üsküdar vapuruna binerken okuyup üfler, geri dönünce de Eyüp Sultan'da horoz kesermiş; İsmail yüzme meraklısı. Biri öfkelenince komik görünür, diğeri gülünce; birinin görünüşü insanları güldürür, diğerinin görünmeyişi vs.

Bu iki usta sanatkârın kendilerine özgü elli kadar klasikleşmiş oyunları olduğu bilinir. Ancak bu oyunlar her temsilde değişir, seyircinin, gündemin, mekânın, mevsimin durumuna göre mutlaka bölümler ilave edilir veya çıkarılır, velhasıl canlı bir temsil olarak kırkıncı seyredilişte bile yeni bir oyun gibi seyredenleri güldürür, dilden dile anlatılarak tevatürleşirmiş. Hele yaz akşamlarında mahyalarla donanmış selatin camilerine yakın meydanlarda anlattığı bir keramet gösterme faslı vardır ki o bunu anlattığı vakit izdiham yaşanır, ramazan akşamlarının en zevkli eğlencesi olur, halkı gülmekten kırıp geçirirmiş. İşte anlatıyor:

- Efendim, yine böyle bir ramazandı... Üsküdar'da teravihten sonra sizin gibi toplanan muhterem ahaliye tuhaflıklar yaptık ve ta Eyüp Sultan'a dönemediğimiz için paşazadelerden birinin yalısında konakladık. Sahurda mükellef bir sofra getirdiler. Doyduk ama tatlımız eksikti. Baktım sergende küçük bir kavanoz duruyor. Tepeleme gül reçeli. Nefis bir şey. Parmak parmak yedik. Sonra abdest aldım, cüzümü okudum, evrad u ezkar derken azıcık içim geçmiş. Bir iki dakika içinde uyandım ki yerimde duramıyorum. İçime doğdu... O gün bir keramet göstereceğim, hakikaten içime doğdu. Kalktım öğle namazı için Fatih Camii'ne gittim. Şadırvanda abdestimi aldım. Cami cemaati hayli kalabalık, ezanı bekliyorlardı. Dedim ki içimden, "İşte keramet göstereceksen şimdi tam zamanı." Sonra halkın gözleri önünde minarelerden birine seslendim. "Eğil ey minare!" Minare ihtiramla yavaş yavaş eğildi. Şerefelerinden birine girip oturdum ve yeniden emrettim: "Doğrul ey minare!" Tabii halk hayretler içinde nazar ayetleri okuyarak beni seyrediyor. Minare emre öyle itaatkâr ki beni rahatsız etmemek için gayetle titiz ve dikkatlice doğruldu. Kendisine teşekkür edip "Aferin!" dedikten sonra ezanı okudum. Ezan ki Bilal, Medine'ye dönmüş de ashabı çağırır gibi. Fatih'te ezanımı duyan herkes dükkânlarını kapatıp camiye koşuyordu. Ezanın sonuna doğru baktım, cami avlusunda iğne atsan yere düşmez. "Hıh!" dedim kendime, "İşte bundan sonra sana İstanbul'da darlık yok." Sonra minareye döndüm: "Eğil ey minare!" Eyvah!.. Minare hiç oralı olmuyor. İçimden "Allah Allah, niçin sözümü dinlemiyor!" diye geçirirken bir iki öksürüp boğazımı temizledikten sonra tekrar emrettim. Bu sefer sesimin tonu daha şiddetliydi: "Eğil ey minare, ineceğim!" Minareden yine tık yok. Baktım olacak gibi değil, hemen elimdeki asayı kaldırarak bir iki yapıştırdım. Biraz belini kırar gibi oldu ama dayak susunca geri doğruldu. Bu sefer yüksek sesle bağırdım: "Yaaa!.. Demek eğilmek istemiyorsun? Demek benim sözümü dinlemiyorsun?!.. Hem de benim gibi mübarek bir zatın?!.. Peki o halde, şimdi görürsün sen!." Böyle dedim ama ne yapacağımı da bilmiyorum. Bir an düşündüm, hani "Dağ yürümezse abdal yürür" meseli var ya, aha onun gibi, şerefenin kenarına tırmandım. Atlayacağım. Belki minare insafa gelir dedim ama nafile.. Eh, şerefeye tırmandıktan sonra atlamamak da aşağıdan hayretler içinde olanları seyreden halka karşı ayıp olacak, üstelik o gün keramet göstereceğimi rüyamda görmüşüm, "Savulun, altımda kimse kalmasın, bizimkinin inadı tuttu, eğilmiyor, atlayacağım!" deyip kendimi aşağıya bırakıverdim.

Pişekar burada lafa karışır:

- Etme eyleme efendi, ya bir yerin sakatlanırsa!

- Dur patlama, anlatıyorum işte.. Meğer cami şadırvanının üstünü tamir için açmışlar imiş. Hadi biz cuuup diye havuzun içindeki sulara.

- Oh be!.. Az kalsın sakatlanacaksınız diye korktuydum. Sonra ne oldu?

- Ne olacak buz gibi su vücuduma değince derhal aklım başıma geldi. Meğer benim gül reçeli diye kaşıkladığım şey, gece kaldığımız hane sahibinin afyon macunu değil miymiş. Dalgaya düşüp bu hale gelmişim...
 

UluğBey

Divan Üyesi
Keeel Hasan Efendiiii!..



"Komik-i şehir Keeeel Hasan Efendi!..." Onu en fazla öfkelendiren bu cümle, elbette ki kendisinin duyacağı yerlerde söylenemezdi.

Ama gündüzden bu sesi duyan mahallelinin akşam yapılacak bütün işleri iptal edilir, ertelenir, hatırına göre misafir gelecekse ya nazikçe reddedilir, veya özellikle davet edilir, aile cumhur cemaat mahalle meydanında sandalye kapmaya koşardı. Yüz yılı aşkın zamanların İstanbul'unda bir ramazan akşamından bahsediyoruz. Sağ eline uzun saplı sokak süpürgesini, sol eline boş bir gazyağı tenekesini alarak tangırtılar tungurtular arasında daha sahneye girdiği anda halkın gülmeye başladığı burunsuz Hasan Efendi. Komik-i şehir (şöhretli komedyen) lakabını kendisine yine kendisi yakıştıran bu adam, Kavuklu Hamdi'den sonra ve Naşit'ten önce yalnızca kabiliyetiyle halkı güldürür, fazla derin olmayan ama mutlaka terbiye dairesindeki komiklikleriyle her yaşa hitap eder, sahneden her gece alkışlar arasında inermiş. Yegane amacı halkı güldürmek olan bu komik-i şehir, Kadıköyü'nün Kuyubaşı taraflarında bir bostan çırağı iken kendini sahnelerde bulmuş ve kısa sürede İstanbul halkının sevgilisi oluvermişti.

Hasan Efendi işini titiz yapan adamdır. Mesela kendinden önceki meddahlar yahut tuluatçıların hilafına sanatını üniformavari bir özel kıyafetle icra eder, halk arasına karıştığı vakit vatandaş olurdu. Keza diğerleri gibi özel bir konu etrafında hikâyeler anlatma planları yapmaz, ön hazırlık istemez, konusu bulunan bir oyun oynamaz, sahneye çıktığı vakit Allah ne verdiyse aklına gelenleri seyircilerin yüzüne serper, onların gözlerini yine kendilerine çevirir, komikliğin aslında hayatın kendisinde devam edip gitmekte olduğunu gayet güzel anlatır. Belki de bu yüzden onun seyircileri diğerleri gibi belli bir mizaç ve statünün adamları olmaktan ziyade yediden yetmişyediye herkes olmuştur. Ramazanlarda Direklerarası'nda, diğer zamanlarda ise turne ile bütün İstanbul köylerini, mahallelerini, semtlerini dolaşan Hasan Efendi yeniliklere açık, hatta kafasına göre yenilikler yapan bir adamdır da. Kendi tuluat sahnesinde devrin ünlü sanatçılarına pandomimler, trajediler, melodramlar oynatır ve mesela oyunun en trajik yerinde büyük bir gürültü ile tangur tungur sahneye fırlar, o geniş paçalı beyaz pantolonu yeterince kirli değilmiş gibi yerlerde yuvarlanır, şekilden şekle girer, temsilin heyecanı ile ağlamak üzere olan seyircileri daha beter güldürür, takdir alırmış. Halkın Kel Hasan'ı takdiri de diğer tuluatçılardan ayrılır, onu bir yandan ıslıklayıp alkışlarken diğer yandan sahneye sigara paketleri, meyvalar, buruşturulmuş kâğıt paralar, çil akçeler, hatta fındık fıstık yağdırırlarmış.

Sahnede olmadığı vakitlerde gayet şık giyinen ve bir beyefendi olarak yaşayan Hasan Efendi gündelik hayatında da esprili birisi imiş. Bir yaz günü Suadiye'den Kadıköy iskelesine kadar yürümek zorunda kaldığında bakar ki vapura daha iki çeyrek var, iskelede bekleşen boyacılardan birine potinlerini gösterip sorar:

- Şu ayakkabıların tozunu kaça alırsın?

- On paraya alırım beyim.

Boyacı insaflı davranmıştır, ama Hasan Efendi o kadar para vermeye yanaşmaz:

- Yok Vallaha, on paraya veremem. Ben onları ta Suadiye'den beri toplayıp getirdim.


:D :D :D  ( bunu ben ekledim, ubey )

[LAF OLSUN DİYE]

Sıkı mı; sıkı mı?

Eski İstanbul ramazanlarında bilhassa meydanlar ve semt merkezleri anılmaya değer. Fatih Camii'nin bulunduğu meydan bunlardan biriydi ve şehrin hemen her yanından insan çeker, satıcısı, alıcısı; hırsızı, arsızı; bilgini, sanatçısı; eşrafı a'yanı hep orada birikirmiş. Bu kalabalığa hitap etmek isteyen bilumum görsel sanat temsilcileri de oralarda olur, caminin avlularında cambazından hokkabazına, oyuncakçısından şekercisine eksik olmazmış. Camiin Haliç'e bakan bahçesinde cuma öğleden sonraları horoz dövüşü yapılması da bu kabilden olup ilgilileri ikindiden sonra burada toplanırlarmış. Böyle bir horoz dövüşü esnasında kalabalık bir acıklı ses duymuşlar:

- Sıkı mı; sıkı mı?!..

Sesin geldiği yana baktıklarında medresenin köşesinde boğuluyormuş gibi feryad eden adamın ünlü Afyonkeş Hasan olduğunu görmüşler. Hasan nasıl da çığlık çığlığa bağırıyor, hayret:

- Sıkı mı, sıkı mı ağa, aman sıkı mı?!..

Birisi varıp koluna dürtmüş:

- Hayrola Hasan; ne bağırıyorsun?

Hasan dalgaya yakalanmış, gözlerini soruyu sorana çevirip boş bakışlarla dalgasıyla anlatmaya başlamış:

- Az, evvel, aha şuracıkta, meydandan bir katar deve geçiyordu. Siz deyin ikiyüz, ben diyeyim üçyüz develik bir katar. Önde bir eşek. Eşeğin üstünde bir bezirganbaşı. Bezirganbaşının kıpkızıl bir fesi vardı. Bir çaylak ciğer sanarak fesin püskülünü gagasına geçirmez mi?!.. Başladı bezirganbaşını havalandırmaya. Ardından eşek havalandı. Baktım çaylak develeri de birer birer uçurup götürmede. Develerin ayakları yerden kesiliyor, katar baştan uca havalanıyordu. Hemen deveciyi ve katarı kurtarmak geldi içimden; koştum katarın sonundaki devenin kuyruğundan asılmaya başladım. Derken benim de ayağım yerden kesildi. Havalanıyorduk. Camiin şerefelerini aşmıştık. Eğer bezirgan fesi başına sıkı giymemişse ve fes başından çıkıverirse halim nic'olur diye ödüm kopuyordu. Onun için bağırıyordum: "-Sıkı mı, ağa sıkı mı?!.."

[BERCESTE]


Ey terakkî isteyen dünyada sen zannetme kim

El etek öpmekle insan nâil-i âmâl olur

(Ey yükselme arzusunda olan kişi! Sen zannediyor musun ki insan, dünyada el etek öpmekle maksadına erişir!?..)

Koca Ragıp Paşa
 

UluğBey

Divan Üyesi
Yusuf ile Beşir'in hikâyesi

Hz. Yusuf, Mısır'a sultan iken kardeşleri huzuruna geldiğinde babasının ayrılık acısıyla gözlerinin görmez olduğunu öğrenir ve Allah'a şöyle yalvarır:

- İlahi!. Bana izin ver, artık kendimi bildireyim. Bunca yıldır babam ile beni imtihan ettin, araya ayrılık kodun. Hüzün ateşinden artık kurtar onu İlahi ve kırık kalbini hoşnud eyle!..

O sırada Cebrail geldi ve şöyle anlattı:

- Sırtındaki gömleği çıkarıp musahibin Beşir ile atana gönder. Gözlerine sürdüğü vakit görür olacak. Neden Beşir dersen, senin kuyuya atılmana sebep bu Beşir'dir. Babanın azarlanmasına sebep bu Beşir'dir. Vaktiyle Beşir'in annesi senin babanın hizmetkarı, senin de süt annen idi. Beşir ile ikinizi birlikte emzirirdi. Günlerden bir gün annesi seni güneşin karşısında bir yerde yatırmış, Beşir'i de kucağına alıp emzirmedeydi. Baban gelip görünce öfkelendi. "Aldı elinden Beşir'i sattı baban / Ol zaman bu işi yanlış etti baban". Atan, bir derenin üzerinde pazarlık edip satmıştı bunu. Babanın yaptığı Allah'ın hoşuna gitmemişti. Şöyle buyurdu: "- Madem o evladı anasından ayırdı, "Ben dahi onu Yusuf'tan ayıram / Ateş-i firkat nicedir duyuram". O sırada Beşir'in anası halini Allah'a şöyle arz etti: "- Ben bir köleyim, ayağım bağlı, nasıl evladımın peşinden gidip onu arayayım?!.. Kuzusuna meleyen koyuna döndüm. Halim sana malumdur. Ey her şeye kudreti yeten Allah!. Oğlum işte tam burada benden alındı. Sen onu yine tam burada ver bana!. "Aldı oğlumu elimden ol Rasul / Satıp onu elden ele verdi ol // Beni ayırdı Beşir'den ya Gafur / Sen de onu Yusuf'undan ayır // Vermeyince oğlumu ya Rab bana / Verme Allah'ım onun oğlun ona." Böyle diyerek kadıncık gece gündüz ağlamaya başladı. Gözlerinin yaşı ırmağın sularına karışıp aktı. Bir zaman geldi ki ağlamaktan gözleri görmez oldu. İşte bu yüzdendir ki baban seni her yerde aradığı halde bir türlü bulamadı. Kadına gelince hâlâ o su üzerinde durur, gelene gidene o sudan bir tas doldurup verir. Tası verirken "Al Beşir'im!" der; alırken de "Ver Beşir'im der!". Gözleri görmez ama umar ki bir gün kendi oğluna su verirse adından onu tanısın. Allah o kadıncığın bu halinden dolayı kasem etti ki "- O kadın oğlunu görmeden "Yusuf'unu Yakub'a göstermezem / Ol murada onları erdirmezem // Ol Beşir'i gönder önce ey emir / Varsın evvel anasına bu Beşir //Gömleği sürsün anası gözüne / Nuru gelip takat ersin dizine // Anasından sonra varsın atana / Böyle ferman eyledi Rabb'in sana".

Yusuf, Cebrail'den bunları duyunca Beşir'in boynuna sarılıp süt kardeşi olduklarını açıkladı. Sonra ondan buğday bekleyen kardeşlerini huzuruna çağırtıp kendini bildirdi:

- "Siz heman ol kardeşe kahr ettiniz / Kul ederek ilden ile attınız // Hak Taala kıldı ona merhamet / Verdi ona ululuk ve saltanat // Görün ona ne keremler peyledi / Ahir onu Mısr'a sultan eyledi". Amma şimdi utanma ve üzülme zamanı değil. Kalbiniz dolsun teselli sözleri / Yarlıgasın Hak sizi ve bizleri" Şimdi atama varın gömleğimi götürün gözlerine sürsün.

En büyük kardeş Yahuda gömleği götürmeye talip oldu:

- Yusuf! "Kanlu gömleği ben iletmiştim ona / Bu şifa gömleği ihsan et bana."

- Beşir götürecek gömleği. Lakin sen de onunla var.

Beşir annesini bulma, Yahuda da babasına kendini affettirme umuduyla yola çıktılar. Mısır sınırına vardılar. "Gömleğin kokusunu aldı ruzigar / Vardı Yakub'un dimağına salar // Kızlarıyla otururdu ol Rasul / 'Yusuf'un kokusu geldi' dedi ol // Kızları der unutamazsın onu / Geçti ömrün dahı ararsın onu." Yakup cevap eyledi ki:

- Vaktiyle bir rüya görüldü. Salih bir rüya idi. Şimdi onun tabirini görme zamanıdır.

Yakup aleyhisselam Yusuf'un onbir yıldız ile ay ve güneşin kendisine secde ettiği çocukluk rüyasından bahsediyordu. Bu yüzden umut kesmemişti. Yahuda ile Beşir, annesinin durduğu ırmağa geldiler. Yürek dayanmaz bir sahne idi. "Bir su kabı elde halka su verir / Al Beşir'im Ver Beşir'im çağırır // Aldı elinden su içti ol Beşir / Gördü ki gözler âmâ, hüznü kesir // Dedi ona söyle ahvalin ana / Niçün böyle ağlarsın yana yana // Ol dedi ben oğlumu yitirmişem / Bunca yıl bu yeri mesken kılmışam // Beklerim bunda garib oğlum bulam / Ya bilenlerden haber alıp soram // Sen aceb ol oğlumu bilir misin / Sağlığından bir haber verir misin."

- "Ol dedi Yakub'a geldim ireyim / Yusuf oğlunun haberin vireyim // Yusuf şimdi Mısır'ın sultanıdır / Cümle eller derdinin dermanıdır.

- "Ol kadın dedi İlahi hikmet ne / Yusuf'unu göre Yakup sebep ne // Vade kılmıştın İlahi sen bana / Ondan evvel erecektim oğluma." Önce benim oğlumu ver bana, sonra onun oğlunu göster ona.


O anda Beşir, gözlerinden yaşlar boşanarak seslendi:

- Anacığım, oğlun Beşir benim. Şu gömleği gözüne sür ki beni dünya gözüyle de göresin. Bu Yusuf'un gömleğidir ve Allah benim sebebimle onu babasından almıştı, şimdi yine onun sebebiyle beni sana buldurdu.

Beşir ile annesi hasret giderip sarmaşa dursunlar Yahuda koşup babasına vardı. Yakub'un ilk sorusu şöyle oldu:

- Söyle çabuk, Yusuf'um hangi dindendir ve ne kulluk üzerinedir. Ben gece gündüz onun derdindeyken o Allah'ı bulmuş mudur. Bunca yıldır ağladığım o yüzdendir ki belki yol şaşırmıştır, bensiz Allah'ı unutmuştur, söyle çabuk.

Ta ki Yusuf'un iyi haberlerini aldı, o vakit gömleği gözlerine sürdü ve gözleri açıldı. Az sonra Beşir ile anası da geldiler. Yakup ana oğuldan özür diledi, helallık aldı. Sonra Allah'a yalvardı: "Ya İlahi! Bilmezem bilmezlik ile eyledim / Şimdi bildim ona tevbe söyledim." Bunun üzerine kızlarından biri sordu:

- A benim hanım babam, candan özga canım babam!. Beş saat evvel Yusuf'un kokusunu alırım der idin. Meğer gömlek beş saatlik mesafede imiş. Beş saatlik mesafeden gömleğin kokusunu aldın da, şuracıkta, burnunun dibinde, bir saatlik yolda onu kuyuya attıklarında neden kokusunu almadın?

- A kızım, canım kızım. Allah'ın veli kullarının öyle halleri vardır ki ona mukarreb melekler dahi yetişemez. Bu bir imtihandır ki kullara ibret ola. Hikayeyi Diyarbakırlı Ahmedi'nin Yusuf u Züleyha adlı eserinden (hzl. İdris Kadıoğlu, Malatya, 2005) derledik.
 

UluğBey

Divan Üyesi
Ağır ol molla desinler!

Yusuf Has Hacib, yeni Müslüman olan Türk toplumunun sosyal yapısı ve kültürü hakkında zengin malumat ile dolu olan ölümsüz eseri Kutadgu Bilig'de şöyle nasihatte bulunmaktadır:

İve işleme iş meger din işi

İveg işte asgın bulımaz kişi

Günümüz diliyle şöyle demektir: "Din işinden başka işlerde acele etme; insan acele işin faydasını görmez."

Şeyhî'nin Harname adlı eserinden bir beyit hatırlıyorum:

Gazab ta'cîl ile câhillerindir

Teennî hilm ile âkillerindir

Bu beyit de aşağı yukarı "Öfke ve acelecilik (veya çarçabuk öfke göstermek) cahillere, acelesizlik ve yumuşak davranış (veya güler yüzlülükle ağırdan alma) akıllılara özgüdür." anlamını taşır.

İmdi, bu iki beyitten ilki on ikinci, ikincisi de on dördüncü yüzyılın anlayışından bir kesit yansıtır ve neredeyse Türk insanına aynı telkinde bulunur. On yedinci yüzyıldan itibaren ise bu babda meşhur olan ve halk arasında neredeyse atalar sözü haline gelen bir başka beyit vardır. Bu beyitteki mânâ öylesine güzeldir ki dilden dile dolaşırken şairi bile unutulup gitmiştir. İşte bakınız:

Erişir menzil-i maksûduna âheste giden

Tîz-reftâr olanın pâyına dâmen dolaşır


Yani ki "Yavaş yavaş ilerleyenler maksatlarının son durağına erişirler; acele edenlerin ise etekleri ayaklarına dolaşır."

Türk ata sözleri arasında aceleciliği men eden pek çok telkin ve tavsiye olduğunu hepimiz biliriz. "Acele işe şeytan karışır", "Acele işin sonu nedamettir", "Acele giden yolda kalır" vs..

Zikredilen şu üç beytin de, üç ata sözünün de ilhamını "Her şeyde teenni hayırlıdır, ahiret ameli müstesna!" veya "Teenni Rahman'dan, acele ise şeytandandır." sahih hadislerinden aldıkları bir gerçektir. Ne çare ki hadis metninde yer alan "teenni" kelimesine yüklenen anlam,yanlış algılamalar neticesinde insanları gitgide tembelliğe yöneltmiş, hadisi rahatlarına uygun yorumlayıp öyle anlamak işlerine gelen kişilerin telkinleriyle de toplumda neredeyse miskinlik revaç bulmuş, sonuçta "Osmanlı tavşan avlamaya faytonla gider." denilecek soytarılıklara kapı aralamıştır.

Hadiste söz konusu edilen teenni kelimesine sözlükler "yavaş hareket etme, acelesiz davranma" karşılığını verirler. Bu açıdan bakıldığında sanki "teenni" ile "acele" tamamen birbirlerinin zıddı gibi görünmektedir. Oysa acele kelimesiyle birlikte bir de "hızlı" kelimesi olduğunu unutmamak, teenni kelimesinin de "İşin önünü ardını düşünme, dikkatli davranma, aceleciliği terk ile temkinli olma, düşünceli hareket etme" anlamlarına gelebileceğini hesaba katmak gerekirdi. Acele gidenin eteğinin ayağına dolaşma varsayımı zamanla "Ağır ol molla desinler!" deyimini de çerçevesine almıştır ki bir vakitler mollaların (ilim tahsiline meşgul olanların) ağırbaşlı hareketleri için kullanılan itibarlı bir deyimin birdenbire anlam sapmasına uğrayıp nasıl argolaşıverdiğini göstermek bakımından zikredilmeye değer.

Son yüzyıllarda bu beyti bir vecize misali evlerin duvarına asanlar hiç şüphesiz önceleri oradaki "aheste gidiş"ten hadisteki "teenni"yi anlamışlar acele etmek ile hızlı gitmeyi birbirinden ayırmışlardı. Ne var ki on yedinci yüzyıldan sonra devletin pek çok kurumunda olduğu gibi "rahavet", "hızlı gitme"ye tercih edilip çalışma azmi ekseninden saptırılarak, memleket, ağır ve miskin hareket etme felsefesinin istilasına uğratılmıştır. Avrupa'nın koştuğu bir çağda bizimkilerin etekleri ayaklarına dolaşmasın diye deve adımlarıyla ilerlemeleri ya bütün bu beyitlerdeki felsefeyi anlayamadıklarına veya anladıkları halde tembellik ettiklerine delalettir. Devlet umurunda veya hükümeti ilgilendiren hususlarda elbette onları bu yavaş tavra yönlendiren anlayışın ortaya çıkış amilleri de önemlidir ve hızlı olamayışın sebepleri üzerinde ayrıca durmak gerekir; ama kişisel hususlarda bir insanın acelecilik ile hızlılığın ayırtına varamaması şahsî bir sorumluluk, hatta dinî bir vecibenin terki sayılmaz mı?!..

Eskiden Anadolu kadınlarının ağzında bir söz dolaşırdı:

- Eteklerimi bir kere topladım mı, on kişinin beceremediği işi yapar, çıkarım.

Maşallah diyelim, büyüklerimiz arasında elhak böyle kadınlar da yaşardı. Bu söz bize, eteğin iş görme esnasında, elbette bir engel payının olduğunu gösteriyor. Vaktiyle erkeklerin cübbe, biniş, aba, entari, çakşır modalarına göre uzun etek kıyafetler giymeleri belki onlara da bu beyti haklı göstermiş olabilir. Ama nedense bir Osmanlı erkeği ağzından "Eteklerimi bir kere topladım mı.." sözünü kayda geçiren hiçbir tarihi kaynak yok.

Gelelim şimdiki zamana ve bobstil beyefendilerimizin rehavetine... Tembellik mi? Beceriksizlik mi? İş kolayı bilmeme mi? Ama eğer onlar da "Erişir menzil-i maksûduna âheste giden" diyenlerden iseler vay halimize!.. Bugünkü kıyafette eteğin ayağa dolaşması ihtimali kadınlarda bile kalmamıştır. O halde çağımız insanı hızlı gitmek, koşmak, uçmak zorundadır. Rallilerin yapıldığı, uçakların vızır vızır işlediği, mekiklerle Mars'a gidildiği bir çağda ilmî, fennî, sınaî veya ticarî ilerlemelerde hiç kimse korkmasın ki hızlı giderse eteği ayağına dolaşmayacak.

Acele etmeyin; ama koşun, Allah aşkına koşun!..

LAF OLSUN DİYE


Aceleye gerek yok

Hırsızın biri bir evin tahta çitlerinden atlayarak içeri girmeye çalışırken tahtalarla birlikte büyük bir gümbürtü ile yere düşmüş ve ayağını kırmış. Bu sırada gürültüye koşan evin hanımı "Yakalayın hırsız vaaar!" diye bağırırken adam sükunetle cevap vermiş:

- Acele etmene gerek yok. Ben bugün, yarın ve daha sonraki gün buradayım.

BERCESTE

Ne denli cehd edersen bir murâde

Nasip olmaz mukadderden ziyâde


Laedrî
 

UluğBey

Divan Üyesi
Musikişinas bir şair sultan

Eski çağlarda krallar ve sultanlar insanlardan üstün yaratılmış gibi telakki edilir, halka öyle sunulurlardı. Bu anlayış, zihinlerde, onların yalnızca Allah'a karşı sorumlu oldukları fikrini yerleştirdi.

Ama aralarında çizgi dışı olan öyleleri de yaşadı ki kendilerini Allah ile birlikte halka karşı da sorumlu hissettiler. Osmanlılar arasında Selim-i Salis bu konuda en hassas olan hükümdarlardan biridir. Öyle ki, bir başkasına ait hayata kıyamadığı için sonunda kendi hayatına kıyılacaktır.

Babası III. Mustafa, tıpkı Yavuz Sultan Selim gibi celalli bir devlet adamı olmasını umut ederek ona bu adı vermişti. Umulan olmadı ve onda bu ismin tarihteki anlamından ziyade sözlükteki anlamı tecelli etti, yumuşak huylu, fazlaca şefkatli ve merhametli bir sanatkâr ortaya çıktı. Babası cengaver olmasını istemişti, o çalgıcı oldu, şiir yazdı, besteler yaptı. Cengaver olamadı ama sanatkâr oldu. O kadar ki kaynaklar, "Hilm ü selâmet-i tab'da ve mekârim-i ahlâkta sânî-i Cenâb-ı Zinnûreyn idi (Güleryüzlü ve güven veren yaratılışı ve güzel ahlakı ile ikinci bir Halife Osman Zinnureyn idi)." diyorlar. Hz. Osman'ın dillere destan şahsiyetini bilenler, sanatkâr Selim'i anlayacaklardır.

Sultan Selim, evet şairdi. İlhamî mahlasıyla seçkin manzumeler meydana getirmiş ve devrinin önde gelen söz ustaları arasında sayılmıştı. Küçük yaşta şiir yazmaya başlamış ve en sıkıntılı zamanlarında ya musıkî, yahut şiirle kendini ifade etmiş, duygularının bütün yoğunluğunu şiirlerine yansıtmıştı. Şiire kafes arkasında tutulduğu günlerde başlamış, manzumelerinde ince ve hassas ruhunun tabii terennümlerini anlatıp görüş ve düşüncelerini bir sanat üslubuyla dillendirme yolunu seçmişti. İçindekini dışa vurma konusunda şiiri bir vasıta bilmiş ve sultan olarak söyleyemediği her şeyi şair olarak söylemişti. Hatta bazen saltanatı adına bile konuştuğu olurmuş. İşte onun tahta çıktığı günkü duyguları:

Taalallah nasîb etti bu bir taht-ı Süleymân'dır

Uyan ki hâb-ı gafletten ki kişver çün perişândır

Cihâna gönlünü verme uyup nefs ile şeytana

Emanet eyle halkı ki sana Settâr nigehbândır

(...)

Bu dünyaya dayanıp olma sen gâfil ki İlhamî

Sana da baki kalmaz hem döner bu çerh-i devrândır

Bu bir Süleyman tahtıdır ki onu sana Allah Taala nasip etti. Uyan, gaflet uykusundan gözünü aç ki askerler (nizam bakımından da, başarı bakımından da) perişan vaziyettedir.

Sakın nefsine ve şeytana uyup da dünyanın eğlence ve boş işlerine gönlünü kaptırma. Halkını gözetip kolla ki Settar olan Allah da seni gözetip kollasın.

Ey İlhamî, varlığa ve devlete güvenip sakın gaflete düşme ki, dünya sana da kalmaz, ve devranın çarkı hızlıca dönüverir.

Selim-i Salis bestekârdır ve elbette bestekârlığı şairliğinden öndedir. O kadar ki divanında diğer şiirlere oranla en ziyade şarkı güftesi (105 adet) yer alır. Daha şehzadeliği döneminde musıkiye heves etmiş, amcası I. Abdülhamid ona Kırımlı Ahmet Kâmilî Efendi'nin ses bilgisi dersleri vermesini sağlamıştı. (Şehzade Selim, bilahare sultan olunca Ahmet Efendi'yi II. İmam olarak saraya tayin edecektir.) Bu derslerin ardından en eski Türk sazlarından sayılabilecek tambura ilgi duymuş ve Ortaköylü meşhur İsak'tan tambur meşk etmiştir. Yaratılışındaki musıki yeteneği onun hızla ilerlemesine kapı aralamış ve daha genç yaşta iken makamlara bazı yeni ve duyulmamış terkipler ilave etmeye başlamıştı. Söz gelimi ünlü bestesi olan "Mevlevî Ayin-i Şerif"i böyle doğmuştu. Müzik tarihimize muhteşem bir makam hediye etmişti: Sûzıdilârâ (Sûz-ı dil-ârâ = Gönle süs olan yanış).

Kaynaklar makamlara dair onun pek çok terkipler meydana getirdiğini, bir kâr ve bir murabba ile muhtelif fasıllarda ustaca tertiplenmiş şarkıları olduğunu yazarlar. Yaptığı sanat değeri yüksek besteleri arasında, sûzidilârâ Mevlevî ayini, "Âb u tâb ile bu şeb hâneme cânân geliyor" mısraıyla başlayan nakış yürük semaîsi ve "Aşkınla hevâlandım, bîgâneliğim gel gör" diye başlayan büzürg bestesi ünlüdür.

Sultan III. Selim yalnızca kendi ibda eylediği eserleriyle değil çağındaki musıki ortamının gelişmesine sağladığı katkıyla da müzik tarihimizde önemli bir yere sahiptir. O çağda yeni icad edilmiş nadide ve güzel eserleri ortaya koyan Vardakosta Ahmed Ağa, Arif Mehmet Ağa, Hızır Ağa, Abdülhalim Ağa, Sadullah Ağa, Edvar (musıki nazariyat kitabı) sahibi Abdülbaki Nasır Dede, Galib Dede, Yusuf Sineçak gibi yetenekler hep onun oluşturduğu renkli ve çiçekli bahçede şakımış bülbüllerden idiler.

Sultan III. Selim, Osmanlı padişahları içerisinde en fazla resmi yapılan kişidir. Ben bunu, sanki onun sanatkâr kişiliğine bir ihtiram gibi anlarım.

2008 yılı onun şehadetinin iki yüzüncü yılıdır. Yıl bitti bitecek, henüz onu hatırlayan kurumlar, tarihçiler, müzikologlar, edebiyat araştırmacıları ortaya çıkmadı. Bakalım yıl sonuna kadar kimler onu hatırlayacak!?..

LAF OLSUN DİYE


Yüz yılda bir

Sultan Selim, bütün yetenek sahibi insanlar gibi musıki üstadlarını da her zaman koruyup kollamıştır. Onun kadirbilirliğine örnek olmak üzere şöyle bir anekdot anlatılır: Haftada iki gün saraya gelip ince saz takımına memur olan ünlü tamburi İsak Efendi bir defasında vazifesine gecikir. Avluya girdiğinde saz faslı terennüme başlamıştır. Görevine yetişemediği veya aksattığı için çok korkan İsak Efendi dış salonda alelacele sazına düzen vererek bir an evvel meclise dahil olmak ister. Ne çare, kapıdaki hadım ağası içeri girmesine izin vermez. Aralarında tartışma başlar ve her nasılsa sesleri içeriden de duyulacak derecede yükselir. Sultan hadım ağayı çağırıp dışarıdaki gürültünün sebebini sorar. İş anlaşılınca da ağayı tersler:

- Bre fellah ağa! Senin gibileri her gün Sudan'dan gemiler dolusu geliyor; ama İsak gibi üstad tamburi yüz yılda bir yetişiyor. Tez haber ver içeriye buyursun.

Korkarak içeri giren İsak'ın yüzüne bakınca korktuğunu anlamış olan hükümdar, gönlünü alacak güzel sözlerle kendisini yatıştırıp musıkiye iştirakini sağlamış.

BERCESTE


III. Selim feci surette şehit edildiği sırada cebinde şu beyit bulunmuştur:

Kendi elimle yâre kesip verdiğim kalem

Fetvâ-yı hûn-ı nâ-hakkımı yazdı iptida


(Kendi elimle yontup 'Buyur, yazı yaz!' diyerek yâre sunduğum kalem, ilk önce, haksız yere benim idam fermanımı yazdı!)
 

UluğBey

Divan Üyesi
Gönül ülkesine giden yolda

Bizim Yunus'un gönüllere çarpan bir ilahisi vardır; hani hepimiz biliriz:"Aşkın aldı benden beni / Bana seni gerek seni / Ben yanarım dün ü günü / Bana seni gerek seni"dizeleriyle başlar.

Bu şiir Anadolu'daki tasavvuf anlayışını ve Türk yurtlarındaki tekkelerin derin coşkusunu anlatmak bakımından başlıbaşına bir şaheser, tek başına bir abidedir. Şiirin hemen her kıtasında bir tasavvuf umdesi derinlemesine ama öz olarak verilmiş olup aynı konunun başka kitaplarda uzun uzun anlatıldığını görürüz. Bu anlatımlar bazen sayfalar dolusu va'z u nasihat, bazen kısa hikâyeler ile sürer. Söz gelimi yukarıdaki mısralar için onbeşinci yüzyıl gezginci dervişlerinden Kaygusuz Abdal'ın Budalaname veya Defter-i Budala adlı risalesine bakalım:

"Sözün aslı gönüldür. Her kim gönül bahrine (denizine) yol buldu, ne dürr (inci) isterse dalıp çıkardı. Onlar kim surete (görünüşe) baktı, gaflet ipin boynuna taktı; taati hırmenin oda (itaat birikimini ateşe) yaktı, duhanı (dumanı) göklere çıktı. Zira gönlü Hak kendi için yarattı; "Her kim beni isterse sınuk (kırık) gönüller içre bulsun!" dedi. Her ki gönle yol bulmadı ve istedüği nesneyi onda bulmadı, uçmağa (cennete) dahi girmedi, Padişah didarın (Allah'ın cemalini) dahi görmedi. Gafil mebaş (Gafil olma)! Gönle yol bulan kişiye kul olan mağbun (düşkün) değildür. Eğer ol seni kulluğa kabul iderse zehi devlet (ne saadet)!... Pes imdi anun kim (O halde şimdi her kimin) gönülden haberi olmaya, kamışı şekerden ayırmış ola!"

İlahi'nin devamında Yunus şöyle der:

"Ne varlığa sevinirim / Ne yokluğa yerinirim /

Aşkın ile avunurum / Bana seni gerek seni"

Bunun nesir anlatımını yine Kaygusuz'dan takip edelim: "İmdi, Hâlık'ın emri beni bir çömlekçi başlığı gibi devranın çarkı üzerine koydu, dolap misali döndürdü. Kâh beni ayaklar altında hiç eyledi, kâh hayvan eyledi, Kâh halk içre aziz eyledi. Kâh gül eyledi başa çıktım, kâh kıl eyledi hâke(toprağa) düştüm. Kâh kul olup satıldım, kâh dellal olup sattım. Kâh oynayıp uttum, kâh bilmeyip utuldum. Kâh beni hâkim eyledi, kâh hakem eyledi. Kâh avcı eyledi, kâh av oldum. Kâh âlim oldum, kâh câhil oldum. Elkıssa (velhasıl) dünyada bir sıfat kalmadı ki bana ettirdi."

Yunus, şiirinin devamında başka bir perde açar:

"Aşkın âşıklar öldürür / Aşk denizine daldırır / Tecelliyile doldurur / Bana seni gerek seni!"

Feridüddin Attar da Mantıku't-Tayr (Kuş Dili) adlı ünlü eserinde şöyle anlatır:

"Can gözü ile görenlerden biri denize daldı ve dedi ki:

- A deniz! Neden mavisin sen? Niçin yas elbiselerini giydin? Ya sende hiç ateş yokken niçin kaynayıp duruyor, köpürüp taşıyorsun?

Deniz o güzel kişiye şöyle cevap verdi:

- Sevgilinin hicranı ile kıvranıp durmakta, coşup kaynamadayım. Yas elbiselerine bürünmem onun hicranı ve hasretiyledir. Suyum ama onun susuzluğuyla dudağım kurumuş dalgın bir halde kalakalmışım. Aşkının ateşiyle yanışımdır ki beni köpürtüp coşturur. O'nun Kevser'inden bir katrecik bulabilsem ebedi hayata erer kapısından ayrılmaz, orayı beklerdim. Fakat benim gibi nice yüzbinlerce susuz, yanıp kavrulmuş kul tanırım ki gece gündüz yolunda ölüp gidiyorlar. Ben şimdi kendi halime bakıp yas tutmayayım mı?"

Bir kıta daha okuyalım:


"Cennet cennet dedikleri / Birkaç evle birkaç huri

İsteyene ver onları / Bana seni gerek seni "

Şimdi de İbnü'l-Kayyim el-Cevziyye'den okuyalım: "Zengin bir adam dindar bir kadına âşık oldu. Kadın çok güzeldi ve Allah'ın dostluğundan gayrı düşündüğü bir şey yoktu. Bu yüzden talip olunuyor ama reddediyordu. Zengin adam onun hacca niyetlendiğini öğrendi. Hemen üçyüz deve satın aldı ve 'Deve kiralamak isteyen falancadan kiralasın' haberini yaydı. Kadın da ondan deve kiraladı. Yolculuk sırasında bir gece adam kadına gelerek, 'Ya benimle evlenirsin, ya da başka bir şey olur!' dedi. Kadın, 'Yazıklar olsun sana, Allah'tan kork!' dedi. Adam, 'Hadise işittiğinden ibaret, vallahi ben deveci değilim. Buraya sadece senin için geldim. Ne istersen verir, zenginliğimi sana teslim eder, seni saraylarda, köşklerde yaşatırım. Ama eğer razı olmazsan dediğimi yaparım.' Kadın başına kötü bir şey gelmesinden korktu ve 'Yazık bize, bak bakalım insanlardan uyumayan kimse var mı?' dedi. Adam, 'Hayır, hepsi uyudu' dedi. Kadın, 'Peki âlemlerin Rabbı da uyudu mu?' dedi ve sonra derin bir nefes aldı, oracıkta can verdi."

BERCESTE

Gözüm seni görmek içün

Elim sana irmek içün

Bugün canım yolda kodum

Yarın seni bulmak içün

Yunus Emre

Bezm-i aşkın sensiz ey kan-ı kerem bir râhı yok

Neyleyem ol ıyşı kim anda şeb-ârâ mâhı yok

Tâ-be-key bu gam şebi bir lahza subh-gâhı yok

Bu ne sırdır kimse bilmez bilse de efvâhı yok

Tekye-gâh-ı âlem içre kimsenin hiç âhı yok

Yokladım kûy-ı harâbâtı dahi âgâhı yok

Sensin işret-gâh-ı dehrin çünki sırr-ı rûşeni

Şeyh Câm'ın bâdesinden cür'a-nûş eyle beni

Faik Ömer
 
Tüm sayfalar yüklendi.

Hatırlatma

Lütfen alıntıladığınız içeriğin dış linkini değil içeriğin kendisini paylaşınız.Siyasi yazılar paylaşmamalıyız.Alıntıladığımız yazarın yazarını paylaşalım.Yayınlanan yazılardan divan sorumlu tutulamaz.

Benzer konular Forum Tarih
HCRTRMN Tarih 0 2K
Altınkalem Semih Okuma Salonu 1 4K

Benzer konular

xen

Üst Alt