İskender Pala'nın Köşesi...

Mecelle’nin söz konusu ettiği hükümler, o dönemde uygulanmakta olan İslamî hukuk düzeninin eseri olmakla birlikte günümüzün evrensel hukuk kurallarına da tamamiyle uymaktadır. Zaten bunun aksi de düşünülemezdi. Burada önemli olan husus, hukuku halkın anlayacağı ve kolayca öğreneceği hâle getirmek ve onu insanların vicdanlarına yansıtabilmektir. Çünkü yasaklar ve özgürlükler ancak vicdanlarda şekillenirse toplum barışından ve huzurundan söz edilebilir. Aksi takdirde polis gücüyle korunmanın esas alındığı bir zeminde neyin suç, neyin hak olduğunu bilmeyen kuru kalabalıkların kakafonisiyle savrulan insanların yaşadığı bir güruh ortaya çıkar. Mecelle-i Ahkâm-ı Adliye, gerek veciz ifadesi, gerekse formüle edilmiş kuralları sayesinde yüzelli yıl önceki insanları bu tür karmaşalardan koruyordu. Keşke bugün de, şöyle kuralları akılda kalan, veciz bir anayasamız olsaydı.

Aşağıda Mecelle’nin giriş bölümünü teşkil eden kısımdan bazı maddeler seçtik. Öğrenmek, bireysel ve toplumsal hukukumuz açısından son derece yararlıdır.

Bir işten maksat ne ise, hüküm ona göredir...

Şekk (şüphe) ile yakîn (kesin delil) zail olmaz (çürümüş olmaz).

Bir şeyin bulunduğu hal üzere kalması asıldır.

Zarar kadîm (sürekli) olmaz.

Beraat-ı zimmet (masumiyet) asıldır.

Kelâmda (sözde) asl olan mana-yı hakikidir (kastedilen anlamdır).

Meşakkat (zorluk) teysîri (kolaylığı) celb eder.

Zaruretler memnu (yasak) olan şeyleri mubah (yapılabilir) kılar.

Bir özür için caiz olan şey ol özürün zevaliyle (ortadan kalkmasıyla) bâtıl olur.

Mâni (engel) zail oldukta (ortadan kalkınca), memnû (yasak) avdet eder (geri döner).

Bir zarar kendi misliyle izale olunmaz (giderilmez).

Ehven-i şerreyn ihtiyar olunur (iki şerden iyiye yakın olanı tercih edilir).

Alması memnu (yasak) olan şeyin vermesi dahi memnudur.

Ezmanın (çağın) tagayyüriyle (değişmesiyle) ahkâmın (hükümlerin) tagayyürü inkâr olunamaz.

Asıl sâkıt oldukta (hükümden düşünce) fer’i (ayrıntı) dahi sakıt olur.

Bir şey bâtıl (geçersiz/yasak) oldukta, onun zımnındaki (alt birimindeki) şey dahi bâtıl olur.

Kelâmın imali (bilinenin söylenmesi) ihmalinden (susmaktan) evlâdır (iyidir).

Mükâtebe (yazışma) muhatebe (konuşma) gibidir.

Hatası zahir (açık) olan zanna (şüpheye) itibar yoktur.

Tevehhüme (kuruntuya) itibar yoktur.

Kişi ikrariyle (sözüyle) ilzam olunur (sorumlu tutulur).

Külfet nimete ve nimet külfete göredir.

İskender Pala (Bir köşe yazısından)
 

@elifff@

Divan Üyesi
Ynt: İskender Pala'nın Köşesi...

Mükemmel bir yazar İskender Pala. En beğendiğim kitabı aşkname. Leyla ve Mecnun adına da kitap yazmış. Ele alıp nakşettiği en önemli teması aşktır. Bir edebiyat araştırmacısıdır normalde. Aşk hakkında bir röportajında getirdiği açıklama benim çok hoşuma gitti. İnternette dolaşırken rastlamıştım bu röportajına:
Aşk bir sarmaşıktır ve en iyi bir tanımı da budur. Aşk kelimesinin kökeni de oradan gelir. Sarmaşık bir ağacı dıştan sarar, yemyeşil gösterir ama içten içe kurutur. Nice çınarlar, nice selvi boylular aşkın sarmasıyla içten sararmış kurumuştur, dışı yeşil görünür hâlâ.
 

UluğBey

Divan Üyesi
Eis tin polin

Bazı isimler vardır, cins ad iken özel ad yerinde kullanılırlar. Gül kelimesi bunlardan biridir. "Gül", Farsça'dan dilimize girmiştir ve genel anlamda "çiçek" demektir. Hatta İran'da bir çiçekten bahsedilirken çiçek adının önüne gül kelimesi getirilerek tanımlanır. Gül-i nergis = nergis çiçeği, gül-i şeb-bû = gece kokulu çiçek, şebboy... gibi. Gülistan veya gülzar kelimeleri de buna bağlı olarak "çiçek bahçesi" anlamı taşır.

Gül kelimesinin bizim bildiğimiz anlamda, bülbülün maşukası olan çiçeğe ad olması, bütün çiçeklerin içinde en güzel çiçeğin malum çiçek olması dolayısıyladır. Yani başka çiçekler için cins ad olan gül kelimesi, dikenler arasında açan o muhteşem çiçek için özel ad olur. Atalarımız bu çiçeğe çok önem vermişler, bülbül ile olan metaforik aşkını anlatıp durmuşlar ve yalnızca gül yetiştirdikleri bahçeye "Gülşen" demişlerdir. "Gülhane" isminde de keza bu anlam mevcuttur.

Gül ismi gibi, cins ad iken bir türe özel ad olan başka bir kelime de "mesnevi"dir. Bilindiği üzere lugatlarda "mesnevi" bir şiir formunun adı olarak kaydedilir. Leyla ile Mecnun, Ferhad ile Şirin gibi beyitler halinde yazılan uzun şiirlerin adıdır. Ama bütün mesnevi kitapları içerisinde en güzel, en muhteşem olan bir tanesi "mesnevi" cins adını özel ad olarak üzerinde taşır ve kelimeye büyüklük değeri katar. Nitekim bugün hepimiz "Mesnevi" kelimesini büyük harfle yazıp ondan Mevlânâ Celaleddin hazretlerinin altı ciltlik ünlü kitabını anlıyoruz.

Şimdi asıl maksada, yani ki cins ad iken özel olan başka bir isme geçelim: İstanbul. İstanbul kelimesinin etimolojisine baktığımızda karşımıza Grekçe, Eis tin polin kelimesi çıkar. Daha sonradan "İstinpolin" veya "Stinpoli" gibi kullanımlarına rastlanan kelimenin sözlük karşılığı "şehir" demektir. Tıpkı Bağdat gibi daha işin başlangıcında bir şehir olarak kurulduğu, köyden kasabaya, kasabadan kente dönüşmediği için olsa gerek bu şehri kuranlar oraya özel bir ad koymayı gereksiz bulmuşlar yalnızca "şehir" deyivermişlerdir. M.Ö. VII. yüzyıla uzanan tarihi boyunca defalarca kuşatılan ve fethedilen, tekrar kuşatılan ve fethedilemeyen, zamanla eskiyen, yenilenen, yeniden kurulan ve tekrar eskiyen İstanbul'a "şehir" adının yakışmasında hiç şüphesiz üzerinde sayısız medeniyetin ayak izlerinin bulunmasının rolü vardır. Tarihi boyunca ona büyük harfle yazılan bir "Şehir" saygısı göstermeyip içindeki hayatı sığlaştıranlar olmuşsa da İstanbul yine kısa sürede hayatı "Şehir" kimliğiyle harmanlamayı başarmıştır. Çünkü onun içinde Hz. Musa Peygamber'in müminlerinden ilham alan bir hayat yaşanmış, üzerine Hz. İsa Peygamber'in buyruğu ve kutsaması ile yeni bir ruh katılmış, nihayet Hz. Muhammed Peygamber'in buyruğu ve İlahi mesajı doğrultusunda fethedilip en rafine kimliğine kavuşmuştur. Her köhneyişinde yeni bir iman ve yeni bir medeniyet tarafından yenilendiğinde, sanki kutsal kitapların her versiyonda bir kat daha kuşatıcı olmasına paralel bir gelişim içinde yapılanan Şehir'dir İstanbul. Bu özellik burada yaşayanlara bir gönül duyarlılığı vermiştir ki yüzyıllarca sokaklarında marifet çarşıları kurulup bilgelik kumaşları satılmıştır. Yani burada gönül almak, hemen her çağda, bir meta almaktan değerli ve pahalı ola gelmiştir.

İstanbul tarih arşivinde bir medeniyetler klasörüdür ki zamirinde tabaka tabaka kültürler dosyalanmıştır. Bir dosyayı kaldırdığınızda altından bir başka dosyanın zengin içeriği sizi karşılar. Bilhassa son yıllarda İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nce yapılan kentsel ve dokusal çalışmalar Şehrin kimliğine zenginlikler katarken bu özellik bir kez daha kendini göstermiş, dünyanın dikkatinin Şehre çevrilmesine zemin hazırlamıştır. Denilebilir ki Şehir ilk defa bu iktidar tarafından, kültürel zenginliğine vurgu yapılan bir kimlik kazanmıştır.

Arkeologlar, Marmaray'ın uzantısı olan metro çalışması esnasında Yenikapı bölgesinde bulunan batıklar ve asar-ı atîkalara bakarak şehrin tarihinin dokuz bin yıla doğru geri götürüldüğünü söylüyorlar. Dünya üzerinde bütün bu kadar zamanı eleyip özlü habbeleri kalburun üstünde toplayan başka bir şehirden söz edilemiyor. Yani İstanbul çok uzun bir geçmişe doğru Grek, Latin, çok tanrılı, tek tanrılı, Yahudi, Hıristiyan, Türk, İslam kültür ve uygarlıklarının ortaya koyduğu en zengin Şehir'dir. Ve bu Şehir bugün Türkiye Cumhuriyeti kimliği taşıyıp onun bir şehri olmakla gurur duyar; tıpkı Türkiye Cumhuriyeti'nin ferden ferda Şehir ile gurur duyduğu gibi.

Binlerce yıl başkent olarak var olmuş bu Şehir için 2010 yılında Avrupa'nın kültür başkenti olacak bulunması çok da önemli değildir, ama önemli olan bizim onu bütün bu zenginlikleri ve ruhu ile Avrupa'ya tanıtıp tanıtamayacağımız, kimliğini koruyup koruyamayacağımız, belki de hırpalayıp hırpalamayacağımızdır. Ve ben son günlerde İBB'nin ve 2010 Ofisi'nin çalışmalarını gördükçe 2011 yılının İstanbul'una dair içime umutlar doluyor.

[LAF OLSUN DİYE]


Gönül şehrine giden yol

Kaygusuz Abdal'ın Risale'sinde şöyle yazar:

"Sözün aslı gönüldür. Her kim gönül bahrine (denizine) yol buldu, ne dürr (inci) isterse dalıp çıkardı.

Onlar kim surete (görünüşe) baktı, gaflet ipin boynuna taktı; taati hırmenin oda (itaat birikimini ateşe) yaktı, duhanı (dumanı) göklere çıktı. Zira gönlü Hak kendi için yarattı; "Her kim beni isterse sınuk (kırık) gönüller içre bulsun!" dedi. Her ki gönle yol bulmadı ve istedüği nesneyi onda bulmadı, uçmağa (cennete) dahi girmedi, Padişah didarın (Allah'ın cemalini) dahi görmedi.

Gafil mebaş (Gafil olma)! Gönle yol bulan kişiye kul olan mağbun (düşkün) değildür. Eğer ol seni kulluğa kabul iderse zehi devlet (ne saadet)!... Pes imdi anun kim (O halde şimdi her kimin) gönülden haberi olmaya, kamışı şekerden ayırmış ola!"

[BERCESTE]

Git bu mevsimde gurûb vakti Cihangir'den bak

Bir zaman kendini karşındaki rü'yaya bırak

Yahya Kemal Beyatlı
 

UluğBey

Divan Üyesi
kitaba dair...

Kitap fuarlarının ve çok şükür ki okuyanın da çoğaldığı günümüzde bir kitaptan ne anlamalıyız? İki kapak arasına girmiş sayfaların hangilerine kitap denilmelidir?

Bir kitap insana ne vermelidir? Kitap adıyla piyasada sebil edilen matbaa hamulesi kâğıt ciltlerinde gerçek bir kitabın özelliklerinden ne kadarı mevcuttur? İhtiva ettiği konu itibariyle ne tür kitaplar lüzumlu, hangileri eğlencelik, hatta gereksizdir? Sorular, sorular... Ve özet bir cevap: Kitap kelimesi, vaktiyle medeniyet tarihimizi etkileyen yığınla anlam taşıyordu. Ayetlerde geçen şekliyle "vahiy" karşılığı olarak Kur'an, İncil ve Tevrat birer kitap olarak anılmıştı. "Ehl-i kitap" tamlamasında veya şairin "Getir el basayım Kitabullah'a" dizesinde böyle anlaşılmıştı. Yunus "Dört kitabın manası"ndan söz ediyordu. Kitap, bütün varlık ve oluşlar hakkındaki İlahi bilgiyi, hükümleri ve yasaları ihtiva eden "Levh-i Mahfuz" da demekti. Kur'an'da, insanların dünyadaki inanç ve fiillerinin kaydedildiği "Amel Defteri" de kitap olarak anılıyordu. "Kitabı sağ yanından verilip de yüzleri ağaracak olanlar.." var ya hani!?..

Kitabın bir kavramdan öte bir nesne haline gelmesi kolay olmadı. Mısır'ın ünlü İskenderiye Kütüphanesi'nde rulo halinde saklanan papirüsler ve Bergama Kütüphanesi'nin parşömenler çağını geride bırakıp da kâğıtların birbirlerine dikilerek sayfalara dönüşmesi (M.S. 250 yılları) din adamlarının ilgi ve denetiminde olmuştu. O vakitlerde bir kitap bir dine ümmet olma bilgisinin artırılması için vasıta idi. Çünkü Ortaçağ'da karanlık Avrupa'da bütün bilimler kilisenin denetiminde yapılıyordu. Gustav Freytag'ın onyedinci yüzyılda geçen Kayıp Elyazması adlı romanı ile yakın zamanda Umberto Eco tarafından yazılan Gülün Adı adlı romanı bu konuyu anlatırlar. Aynı orta çağın İslam dünyasında ise kitap din adamları kadar medresenin de denetiminde ilerlemiştir. Bir kitaba duyulan saygıdır ki pek çok müellefat adına bizzat "Kitap" demiş ve içerdikleri kallavi konular ile kütüphanelerin demirbaşları arasına girmiştir: Fahreddin Razi'nin Kitabu'l-Erbaîn'i (kelam), İmam Ebu Yusuf'un Kitabu'l-Harac'ı (hukuk), Cahiz'in Kitabu'l-Hayevan'ı (tabiat, anatomi), Ahmed b. Hanbel ve İsa Tirmizî'nin Kitabu'l-İlel'leri (hadis), Zehebî'nin Kitabu'l-Kebâir'i (ilmihal), Seydi Ali Reis'in Kitabu'l-Muhît'i (denizcilik, astronomi), Piri Reis'in Kitâb-ı Bahriyye'si (denizcilik), İbn Sina'nın Kitabu'n-Necat'ı (mantık ve metafizik) bunlardandır. Kitabu's-Sünne ve Kitabu't-Tevhid, Kütüb-i Sitte gibi eserler ise ayrıca bir külliyat...

Batı aydınlanmasının başladığı onbeşinci yüzyıldan sonra Avrupa'da kitap kilise kontrolünden çıkıp üniversitenin özgür düşünce ortamına taşınırken doğuda ortaçağın bilimsel başarısı skolastik anlayışlar ile kısırlaşmaya yüz tutmuştu. Buna rağmen Osmanlı coğrafyasında en çok okunan kitaplar arasında Kur'an yine başta olmak üzere bilimsel alanda çeşitli siyer ve İslam tarihleri, Keşfüzzunun, Cihannüma ve Marifetname; imanî konularda Enam-ı Şerif, Delail-i Hayrat, Muhammediye, Kaside-i Bürde; kültürel alanda da Leyla ile Mecnun, Hz. Ali Cenkleri, Battalname, Binbirgece, Tutiname gibi kitaplar dolaşımdaydı. Kitap kelimesinin bir kavrama dönüştüğü çağlardı ve şairler "kitab-ı aşk"ı okuyup, "kitab-ı mihr ü vefa"yı aramaktaydılar. Artık "elem kitabı" her yerde bulunabilmekte, işler "kitabına uydurulmak" suretiyle yürümekte idi. Bir konu tartışılacaksa "kitapta yeri var mı, yok mu" bakılıyor, "kitaba el basarak" yeminler ediliyordu. İşte o sırada şairin biri "Mushaf-ı hüsnün değil midir kitâb-ı Câvidân / Ey şeh-i mülk-i melâhat dâda geldim el-amân" deyiverdi. "Ey güzellik ülkesinin sultanı olan sevgili! En ölümsüz kitap (veya ölümsüzlük kitabı) senin güzellik mushafındır diye şimdi aman dileyip kapına geldim (adaletine sığındım)!" diyen bu adam, aslında kitap kelimesine derin bir mânâ daha kazandırıyor ve bizi, insan yüzünde Allah'ın kudret kitabını okumaya çağırıyordu. Sevgilinin güzelliği öyle bir kitaptı ki, her gün yeni bir sayfası çevrilip okunsa yine de âşıkın ömrü buna yetmeyecekti. İnsan ile Yaratıcı, sultan ile kul, sevgili ile âşık arasındaki bu okuma eylemi bize dünyanın da bizatihi bir kitap olduğunu, ömrün bir kitaba bağlı geçmesinin lüzumunu anlatıyordu. Tıpkı Cemil Meriç'in "Her toplum bir kitaba dayanır; senin kitabın hangisi?" demesi gibi...

LAF OLSUN DİYE


Yanlışını düzeltecekmiş!

Kitapların el ile yazıldığı ve altın ile tartılıp satıldığı dönemlerde eğer kitabın bir yerine işaret konulmak istenirse (hatalı yerler, önemli cümleler vs.) kenarına tik atılmaz, karalama yapılmaz, sayfaya zarar vermesin diye satırın kenarına mum yapıştırılır imiş. Rivayettir ki, Süleyman Çelebi'den yaklaşık bir asır sonra, Yavuz Han zamanında İstanbul'da gösteriş budalası, kibir küpü, övünmekten gayri bir şey söylemeyen bir Arap vaiz yaşamış. Âdeti olduğu üzere ona buna sataşırken Süleyman Çelebi merhumun ünlü Vesiletü'n-Necât nam mevlidine de dil uzatarak iftiralarıyla onu yerden yere çalmış. Halktan bazıları dayanamayıp,

- Bre Efendi! Bu kadar söz edersin ama buna delil göstermezsin. Gücün yetiyorsa daha güzel bir kitap yaz da dediklerine inanalım, demişler.

Arap vaiz, çarnaçar divitini hokkasına bandırmış. Bir hayli zaman emek çekmiş, ter dökmüş. İşin sonunda, yazdığı ipe sapa gelmez beyitleri bir kitap şekline sokup soluğu, devrin ünlü şairlerinden Üsküplü Atâ'nın evinde almış.

- Hele, demiş, üstat! Oku da nerelerinde hata görürsen tashih edilmek üzere kenarına balmumu yapıştır.

Atâ, sözden ve şiirden anlayan adamdır. Bakmış ki, Arap vaizin söylediklerinde düzeltilmeye değecek hiçbir doğru lâf yok, kitabı balmumuna batırıp iade etmiş.

____


:D
 

Dil-şâd

Benim tedbirim, Sen'in takdirinden küçüktür.
Kitaba Dair (2)

Sedat Umran, "Gecenin kitabı durur dizimde / Çeviririm yaprak yaprak / Yüzerim hayal denizinde / Altın sayfalarına bakarak" diye başlar bir şiirine ve çağlar ötesinin altın suyuyla yazılan kitaplarını canlandırır gözümüzde.

Eski Mısır'da papirüsler üzerine nakşedilmiş satırların insanlığa bıraktığı birikimi bir düşünün. Ondan daha geriye, tabletler üzerine kazınmış ölümsüz sözlere kulak kabartın. Ninova'da Asurbanipal'ın 20 bin tabletlik kütüphanesini hayal edin. Daha sonra Mısır'da Hz. İsa Ruhullah'tan üç bin yıl öncesine ait lifleri, sayfaları hatırlayın. Cyperus papyrus denilen bitkiden 30 cm en; 6-7 metre boyunda şeritler halinde imal edilip üzerine altın yaldız harfler yazıldıktan sonra metinlerine göre tomarlanan bu rulolar deri kılıflara sarılıp sandıklarda saklanırmış. Satırların yukarıdan aşağıya akıp gittiği bu rulolar sandık sandık ayrılarak kitap olurmuş. Söz gelimi Homeros'un eserlerinin tamamı 48 rulo ihtiva eden bir sandıkta bulunmuş. Üzerlerinde kralların resimlerinden gök cisimlerinin hareketlerine varasıya dek pek çok resmin yer aldığı rulolardan oluşan İskenderiye Kütüphanesi koleksiyonunda 700 bin kitap bulunduğu rivayet edilir. Hz. İsa'dan evvel dindar Romalıların Yahudi din kitaplarını çoğaltma gayretleri papirüs ithalini canlandırmış, Bergama'da 200 bin kitaplık bir koleksiyon ortaya çıkmıştı. O vakit Mısırlılar Byblos limanından papirüs ihracını durdurdular. (Batı dillerinde 'kitap' anlamına gelen ve daha sonra İncil anlamı taşıyacak olan Bibl kelimesi bu limanın adından gelir.) Buna karşılık Bergamalılar kütüphanelerini zenginleştirmek için kendi kağıtlarını icad ettiler. Bergamon, 'parşömen=Bergama işi' demek olup tabaklanarak sertleştirilmiş ve beyazlatılmış ince bir tür deri idi. Pergamon krallığındaki yazıcılar bu derileri dört köşe sayfalar halinde kesip ikiye katlayarak kral Augustus zamanında (m.ö. 27-14) sırtlarından birbirine dikerek ilk kitabı oluşturdular. Sonraki yıllarda Kuzey Avrupa'da bizim ak gürgen dediğimiz kayın ağacını levhalar halinde dilip iki veya daha fazla sayfayı birbirine bağlayarak kitap hazırlayanlar ortaya çıktı. Ahşabının beyazlığıyla dikkat çeken bu ağaca Anglo-Sakson dilinde 'boc' denilir ki daha sonra 'kitap' anlamı taşıyan İngilizce'deki 'book' ile Almanca'daki 'Buch' kelimesi buradan türeyecektir. ('Kodeks' kelimesi de Latince 'ağaç gövdesi' anlamına gelen 'caudex'e dayanır.)

İslam tarihinde iki kapak arasına konulan ilk kitap Hz. Ebubekir devrinde bir araya getirilip Hz. Osman döneminde istinsah edilen Kur'an'dır. İslam dininin ilme verdiği değerle birlikte Doğu dünyasında kitap itibar kazanmış ve sahabeler devrinden itibaren bilginin yazıyla korunmasına çalışılmıştır. Ezber ve söz geleneğine dayalı Doğu toplumlarında kitabın yeri satır ile sadır (göğüs, kalp) arasındaki tercih farkından ibarettir. Bu açıdan bakıldığında Cahiz'in, Kitabu'l-Hayevan'ının başında "Kitabı ayıpladın; oysa ben ondan daha iyi komşu, daha insaflı ortak, daha uyumlu yoldaş, daha mütevazı öğretmen, daha güzel arkadaş görmedim." demesi bir devrim sayılmıştır.

Abbasi ve Emeviler devrinde İslam dünyasında kitaba verilen değerin yükseldiği biliniyor. Öyle ki Bizans'a karşı kazanılan her savaşta, henüz Arapça'ya çevrilmemiş kitaplar, savaş tazminatı, fidye ve ganimet diye istenir. XVI. yüzyılda İslam dünyasının herhangi bir başşehrindeki kitap sayısı bütün Batı dünyasındaki kitaplardan fazla çıkıyordu. Şarlken'in 900 ciltlik bir kütüphane kurdurmasıyla övündüğü dönemde Endülüs'teki halifenin sarayında 400 bin cilt kitap bulunmaktaydı. Bugün kütüphane deyince akla British Museum ve Biblioteque Nationale geliyor. Oysa bir zamanlar Eski Mısır, Asur Banipal, İskenderiye, Endülüs ve Osmanlı kütüphanelerindeki koleksiyonlar parmakla gösterilirdi. Üstelik o vakitler, kitaplar el ile yazılır ve okunmak üzere azami onbeş günlüğüne kiralanır, bu işleri yapan sahaflar da oldukça zengin olurlarmış. Bu yüzden eski elyazmalarının zahriyelerinde "Bu kitabı filanca mahalleden ben falanca, şu tarihler arasında okudum!" diye bir kayıt görmek mümkündür ve bu kayıtlar, Battal Gazi, Binbir Gece, Tutiname, Leyla ile Mecnun, Kerem ile Aslı gibi kitaplarda sıklıkla karşımıza çıkarlar. Böyle bir kitabın sayfaları arasında acaba kaç neslin birikmiş parmak izleri vardır, hiç düşündünüz mü?!..

Sahih Müslim

Eski sahaflar ellerine geçen bazı nadir elyazmalarını mutlaka ilgilisine ayırırlar, hatta kitabı müşterinin görmeyeceği rafların arkasında bir yerde gizli tutarlarmış. Devran değişip de sahaflarda insaf kalmayınca nadir nüshalar fazla parayı verene satılır olmuş. Hatta 18. yüzyıldan itibaren bu tür kitapların çoğunu İstanbul arastasından Batılı gezginler, elçilik görevlileri, diplomatlar bol para ile almaya ve Londra'da, Paris'te, New York'ta kurulmakta olan kütüphanelere taşımaya başlamışlar. Yerli kitap meraklılarının satın almaya güç yetiremediği, sahafların da meslekî hassasiyetlerini kaybettikleri bu dönemle alakalı olarak kitapla uğraşanların insafsızlığını anlatan bir fıkra uydurulmuş. Yaşanmış olması da muhtemel bu hikâyeye göre medreseye yeni başlamış talebenin birisi hadis derslerinde okuyacağı kitabı satın almak üzere sahaflar çarşısının yolunu tutar ve ilk dükkândan girince sorar:

- Sizde Sahih Müslim bulunur mu?!..

Sahafın cevabı çok manidardır:

- Ben kırk yıldır bu çarşıdayım bir sahih müslim henüz bulamadım.

BERCESTE

Mecnun ile Mekteb-i aşkı birlikte okurduk
Ben Mushaf'ı hatmeyledim o Ve'l-Leyli'de kaldı


Aşk mektebinde Mecnun ile sınıf arkadaşıydık. Ben Kitab'ı hatmettim, o ise Ve'l-Leyl ayetinde takılıp kaldı (çünkü Leyla'yı hatırladı).

Laedri
 

Dil-şâd

Benim tedbirim, Sen'in takdirinden küçüktür.
Nerdesin ey şiir?

Doğu geleneğidir, hükümdarlar başta olmak üzere vezirler, şeyhülislamlar, paşalar vb. devlet erkanı çoklukla şair olurlardı. Çünkü o vakitlerin eğitim süreci şiirle yoğrulurdu.

Mamafih doğu medreselerinde şiirin usul ve yöntemi, hiçbir zaman bir dersin adı veya konusu olmamıştır. Aruz gibi ritm ve ahenk unsurları ile ilm-i kafiye gibi bazı dersler ise hocasının bulunup bulunamamasına bağlı olarak zaman zaman müfredata konulmuştur. Bu dersler şiirin nasıl söylendiğini öğretmezlerdi. Ancak medreseden mezun olan öğrenciler daima şiirle içli dışlı olur, şiir yazmasalar bile iyi bir şiir okuyucusu ve şair hamisi konumunda ömürlerini sürdürürlerdi.

Osmanlı medreselerinde yabancı dil (Arapça ve Farsça) eğitimi genelde manzum parçalar içeren metinler üzerinden (msl. Gülistan) yürütülür ve manzum Türkçe-Farsça (Mesela Tuhfe-i Vehbî) veya Türkçe-Arapça sözlükler (msl. Nuhbe-i Vehbî) kullanılırdı. Birer kolej statüsündeki medrese başlangıç sınıflarında manzum sözlükler çok pratik dil öğrenme vasıtaları idi. Bunlarda her beyit 5-6 kelimenin iki dildeki karşılıklarını ihtiva eder, sözgelimi bir beyit ezberlediğinizde yabancı dilden beş kelimeyi birden ezberlemiş olurdunuz. Manzum (vezinli ve kafiyeli) sözlerin ezberlenmeye elverişli oluşu dildeki kelime öğrenimini kolaylaştırır ve öğrencinin daha küçük yaştan itibaren kulağının şiirle dolmasını sağlardı. Ayrıca eskiden şiir çok yüksekte durduğu ve şairler de toplumun itibarlı kişileri arasında sayıldığı için öğrenciler şiir ezberlemeyi ve konuşmalarını beyitlerle süslemeyi tercih ederlerdi.

Devlet hizmetine yönelik eğitim veren saray mektebi Enderun'da da keza sözü güzel söyleme amacıyla şiir dersleri müfredata alınırdı. Padişahların sabah kahvaltılarından sonra Enderun'daki Hasoda'da bazı hattat, musıkîşinas, şair, bilgin ve nakkaşlarla sohbette bulunma geleneği olsun, divan toplantılarında incelikli söz ve derin nüktelerle siyaset ve politika tatbiki olsun, devletluların da şiire aşina bulunmalarını gerektirir, belki bu görevler için entelektüel kimlik ile şair kimliğini birbiri içinde mezc eden kişiler tercih olunurdu.

Osmanlı'da devlet adamlarının şiire bu derece ya(t)kın olmalarıdır ki divan şiirinin sanki bir üst zümre edebiyatı gibi gösterilmesine fırsat vermiş, birilerinin onu halktan uzak göstermelerine delil olarak kullanılmıştır. Oysa divan şairleri içinde sarayı bütün ömrü boyunca hiç görmeyen nice bezzaz, demirci, ipekçi, çakşırcı, şekerci, çiftçi, tüccar vs. vardır. Zaten Divan şairleri istatistiğinde saraylılar % 2 etmiyor, sarayla ilişkide olanlar da %12'den ziyade değil. Ancak şu kadarını söylemeliyiz; eski toplumumuzda mürekkep yalamış olan hemen herkes şiiri bilirdi ve o vakitler "Çocuklarınıza şiir öğretiniz. Muhakkak ki şiir, lisanı geliştirir ve cesaret verir." düsturu geçerliliğini korurdu. Nitekim Tanzimat döneminden itibaren de bu gelenek revaçta olmuş, Osmanlı'nın hatırı sayılır sadrazamlarından çoğu gazel veya kasideler yazan şairler arasında sayılagelmişlerdir. Koca Ragıp Paşa, Kemalpaşazade, Rami Mehmet Paşa veya Şemsi Paşa gibi divan sahibi eski sadrazamların ise sayısına bereket. Devlet kapısında başka görevlerde bulunan şairleri ise saymaya güç yetmez.

Merak etmedeyim, acaba TBMM çatısı altında şimdi kaç şairimiz var?!..


TEFERRUATI ADAMLARIMIZ KONUŞSUN

Eski zamanlarda doğunun hükümdarları, vezirleri, elçileri vs. görüşmelerinde söze şiirle başlar, şiirle bitirirlermiş. Bu, hoş geldin makamında bir şiirden, maksat ve meramı mecazen ifade eden manzumelere, olup bitenleri sembollerle anlatan beyitlerden, "artık gidiniz" manasına gelebilecek imalı mısralara kadar iki tarafın müktesebatındaki söz varlığını gösterir ve asıl politik mücadele bu entelektüel alanda meydana gelirmiş. Şimdi anlatacağım anekdot, edebiyat muhitlerinde tekrarlanıp duran hikâyelerdendir. Maalesef kaynağını bilen yok. Ben de aradım, ama bulamadım. Buna rağmen uydurma olduğunu da zannetmiyorum.

Efendim, vaktiyle Tebriz'de İran elçisiyle Türk elçisi mühim devlet işlerini görüşmek üzere bir otağda buluşmuşlar. Söze şiirle başlayan İran elçisine inat Türk elçisi daha müstesna şiirlerle cevaplar vermiş. Konuşma ve sohbet o hale gelmiş ki iki taraftan hiçbiri şiir dışında bir söz tekellüm etmemiş. Maksat ve merama uygun beyitleri, resmî bir görüşme ortamında, hale uygun düşecek ve konunun akışını bozmayacak şekilde ardı ardına sıralamak öyle her babayiğit şairin de işi değildir üstelik. Halk şairlerinin atışmaları veya lebdeğmezleri bunun yanında muhallebi çocuklarına oyuncak olabilir. Düşünsenize, politik görüşlerinizi, muhataba itirazlarınızı, anlaşma veya sulh konusunu beyitlerle ima ederek toplantıyı kırıp dökmeden sonuçlandıracaksınız. İşte bu iki elçi tam üç saat kendi heyetlerinin huzurunda müzakereyi Acem dilinden şiirlerle yapmışlar ve en sonda, toplantının tek nesir cümlesini İran elçisi söylemiş. Tercümesi şöyle:

- Teşekkür ederim sayın elçi, teferruatı adamlarımız kayda geçirsinler artık!.


BERCESTE
Eski eş'ârda durbîn ile ma'nâ görülür
Yeni eş'ârda ma'nâ diye külfet yoktur


(Eski şairlerin beyitlerinde mânâ çoook derinlerde, ancak dürbün ile görülebilir. Yeni şiirlerde ise mânâ diye bir kaygı hiç kalmamış. )

Şair Eşref
 

Dil-şâd

Benim tedbirim, Sen'in takdirinden küçüktür.
İstanbul'un ağaçları...

Bilmem farkında mısınız; İstanbul artık daha ziyade yeşil, daha çok ağaçlı. Çeyrek yüzyıl öncesinin Boğaziçi sırtlarını hatırlıyorum, neredeyse baştan sona çıplak tepeler silsilesi idi.
Şimdi binalarla dolu, ama ağaçlarla da dolu. Boğaziçi'nde ağaçlar, çeşitli sebeplere bağlı olarak hep böyle belli aralıklarla bir var, bir yok olmuş, İstanbullular bazen çıplak tepelere bakmış, bazen yeşil yamaçları seyre dalmışlardır.

XVI. yüzyılın söz ustası, şairler sultanı Baki Efendi bir gazelinde, çağının pastoral ilhamlarını damıtarak şöyle diyor:

Eşcâr-ı bağ hırka-i tecrîde girdiler
Bâd-ı hazân çemende el aldı çenârdan
Her yaneden ayağına altun akup gelir
Eşcâr-ı bağ himmet umar cûybârdan
Sahn-ı çemende durma salınsın sabâyile
Âzâdedir nihâl bugün berg ü bârdan


Bir yanda İstanbul coğrafyasının ağaç ile sıkı fıkı dostluğu, diğer yandan devletin ihtişam ve debdebesi, hatta İstanbullunun zihniyet algılamasını yansıtan bu beyitler çıplak anlamıyla aşağı yukarı şöyle demek olur:

"Bağın ağaçları (meyveden ve yapraktan) arınıp soyutlanmışlık hırkasına büründüler. Mevsim değişince sonbahar rüzgârları çınardan el aldı da şimdi dört bir yandan ayağına altın akıp geliyor. Kırlardaki ağaçlar ise sanki ırmaktan medet umuyorlar. Artık taze fidanlar kırlarda saba rüzgârıyla durmadan salınsa ne çıkar, zaten meyveden ve yapraktan kurtulmuş değiller midir?"

İlk beyit, sonbaharda yaprakların dökülüşü ve yaz sonunda ağaçların itibardan düşüp rüzgârın hüküm sürmeye başladığını, dervişlerin dünyadan sıyrılma halleriyle örtüştürerek vermekte ve meyveleriyle yapraklarından sıyrılan ağaçları, dünya malı ve ilgilerinden mücerret hale gelen dervişlere benzeterek anlatmakta. İkinci beyit şairin yaşadığı Kanuni çağında Osmanlı devletini, her yandan ayağına altın akıp gelen bir çınar biçiminde sembolize etmekte, kırlarda çınarların geniş gövdeleri altında toplanan altın sarısı sonbahar yapraklarını, çevre ülkelerden devlet hazinesine akan haraç ve vergilerin çil çil altınlarına benzetmektedir. O kadar ki belli vergiler karşılığında Osmanlı'nın himayesinde olmayı veya onunla hoş geçimde bulunmayı arzulayışlarını da "ırmaktan himmet umma" olarak göstermekte, XVI. yüzyılda sultana ulaşmak üzere İstanbul'da günlerce, aylarca bekleyip aracılardan himmet bekleyen sayısız elçiye de bir göndermede bulunmaktadır. Son beyit ise İstanbul sokaklarını ve meydanlarını dolduran fidan boylu tazelerin serazat hayatlarını, fidanların umursamaz salınışlarına benzeterek adeta İstanbul'un zevk ve estetik hayatından bir kesit sunmaktadır. Üstelik şair bütün bunları tabiata bakarak, gözünü çevresine çevirmiş olarak bize sunmaktadır.

Eski şairlerin tabiattan ilham alışları başlı başına incelemeye değer bir konudur. Tabiata bakan, toprağı anlayan, çevresindeki dengenin farkında olarak yaşayan bu adamların en ziyade andıkları ağaç da hiç şüphesiz sevgilinin boyunu andırdığı için servidir. Nitekim aynı şairin ifadesiyle servi, her dem taze (=ebedî güzellik), elif gibi azade (=vahdet), meyve vermeyen (=âşıkına iltifat etmeyen) bir ağaçtır amma nice âşıkın gönül kumruları ona can atmaktadırlar:

Baki nice bir fâhte-veş bâğ-ı belâda
Nâlân olam ol serv-i hırâmânın elinden


Hemen hemen, "Ey Baki! O salınan servi boylu güzel yüzünden bela bahçesinde kumru gibi daha ne vakte kadar inleyip duracağım?!.." demeye gelen bu ifadenin arka planında tıpkı güle âşık olan bülbül misali serviye tutkun kumru imgesi vardır. Öyle ki hemen her servinin üstünde bir kumrunun "hû-hû"larını duymak mümkündür. O hû-hûlar ki sevgilinin gerçekliğini dile getirip adeta âşıka bir derviş zikrini tamamlar gibi olgunluk verir.

Kaddini öğmek Necatî'nin değil haddi veli
Söylenir kumru gibi serv-i hırâmân üstüne


beytinde olduğu gibi. Diyor ki, "Ey sevgili! Senin boyunun güzelliğini övmek, gerçi şu Necati'nin haddi değildir ama yine de kumru misali salınan servi üstüne anlatıp duruyor."

Baki'nin yukarıda Osmanlı devletini çınara benzeterek çınarın uzun ömrü ile devletin bekası arasında kurduğu ilgi, aynı zamanda eski şiirin çınar algılamasına da kapı aralamaktadır. Buna göre çınarın kolları yanlara uzanmış, yaprakları da eller biçiminde cömertçe açılmıştır. Bu tavrıyla o, hem herkese kol uzatan güngörmüş bir pir-i faniye, hem de çevresine ihsan ve himmeti dokunan ermişlere benzer. Bu iki şahsiyet Osmanlı devletinin içini dolduran başat kimliklerin göstergesidir. Öyle ki çınarlar çevresinde insanlar birikir. Tıpkı çınar misali abide şahsiyetler çevresinde birikilmesi gibi. Nitekim o zamanlarda şehrin meydanlarında çınarlar olur, karargâhlar çınarların çevresine kurulur, bezm ü rezm için çınar altları tercih edilirmiş. Çünkü çınarlar gölgelerinde nice yeni yetmeleri kemale erdirip pir eyler, nice eğlencelerde şahlara tempo tutup el el olmuş yapraklarıyla güzellikleri alkışlar.

Atalarımız İstanbul'a ağaç dikerken tepelere üstü kubbemsi fıstık çamlarını, yamaçlara servi gibi uzun boylu ağaçları, iskele ve meydanlara da çınarları layık görmüşler. Birincisi tepelerin estetik güzelliğini korumak, ikincisi erozyonu önlemek, üçüncüsü de çevresinde insanları biriktirmek için. Bilhassa Boğaziçi köylerinin vapur iskelelerinde sıklıkla asırlık çınarlara rastlanması bundandır. O çınarlar ki tarihte yüzünü görmeyi isteyip sesini merak ettiğimiz nice kahramanları görmüş, nice kez şehrin hüzünlerine ve neşelerine şahit olmuş, güzel baharlar yaşayıp fırtınalı zamanlarla sarsılmış tarihî birer kimlik taşır. Farkında mısınız, İstanbul şimdilerde bunu bize hissettiriyor!..
 

Dil-şâd

Benim tedbirim, Sen'in takdirinden küçüktür.
Kalem divâneye bigânedir...

Fatih çağının ünlü şairi Necati Bey diyor ki;

Arzuhalin neyle tahrîr eylesin gönlüm sana
Bu meseldir kim kalem dîvâneye bîgânedir


Yani "A sevgili! Gönlüm, arzuhalini sana neyle yazıp göndersin?!.. Ata sözümüz "Kalem divaneden uzaktır!" buyurmaz mı?!.. (Yani ben senin uğrunda aklımı yitirmiş durumdayım, kalem artık benim işime yaramıyor, bildiğim her şeyi unuttum, artık yalnızca seni biliyorum.)"

Eskiler, "Kalem divaneye biganedir" atalar sözünden iki anlam kastetmişlerdi. İlki; kudret kalemi levh-i mahfuz'a kaderleri yazarken deliler için herhangi bir sorumluluk yazılmamış, dolayısıyla deliler kul olma mesuliyetinden vareste kılınmışlardır. İkincisi ise delilerin kalem ile yazı ortaya koymalarının güçlüğü, yani kalem ile akıl arasındaki bağın delilerde aranmaması hali. Akıl ile kalemi eşit gören bakış açısı elbette kalemi aklın bir vasıtası, hatta bir sonucu olarak görmek durumundadır. Akıllı insanın bilimle ve kalemle alakası, belki de okuma yazma oranının yüzde 3'lerde dolaştığı Fatih çağında bir sorumluluk olarak kabul edilmekteydi. Buna biz, kalemi kullananların, akıl gereği olan gelişmeleri ve üretilen bilimi yazıya geçirmeleri sorumluluğu da diyebiliriz.

"Allah'ın ilk yarattığı şey akıldır" hadisinde buyurulan aklın "akl-ı evvel" olduğunu; akl-ı evvelin de "kalem-i a'lâ"ya tekabül ettiğini söyleyen ulema için kalem ile akıl arasında hiçbir fark yoktur. Çünkü akl-ı evvel Allah'tan ilk zuhur eden şeydir. Allah kalemi akl-ı evvel olarak yaratmış ve onunla diğer şeyleri yaratmıştır. Yani olmuş ve olacak ne varsa Levh-i mahfuz'a o kalem yazmış, akl-ı evvel, akl-ı külle dönüşmüş, kalem herkesin mikdarı ölçüsünde sorumluluk sıralaması getirmiştir. Aklı olanın kaleme yakın durması, akılsızın ise kalemden vareste bulunması işte o sıralamanın gereğidir. Çünkü aklı olanın kalem ile ünsiyeti mertebesinde kulluğu da değer kazanacaktır; ister kalem ile yazarak, ister kalemin yazdıklarını okuyarak. Bu dahi insana bilgi sahibi olmayı bir sorumluluk olarak yükler. "De ki, hiç bilenler ile bilmeyenler müsavi olabilirler mi? (Zümer, 9)" ayetinin hikmeti de tam bu noktada insanı kıskıvrak yakalar. Eğer "bilen ile bilmeyen" ifadesini "akıllı ile deli" mukabili kullanırsak, delinin neden kaleme bigane bulunduğu kendiliğinden izah edilmiş olur.

Kalemin insana yüklediği bu mes'uliyet onun aynı zamanda dürüst ve doğru bir mümin olmasını da gerektirir. Tıpkı kalemin dürüst ve dosdoğru oluşu gibi. Bu dürüstlük, asla içinde bir eğriliği barındırmaz. Yine aynı şair,

Zâhiri rast olup bâtını her kimin kec ise
Kalemin gibi kalem kıl dilin andan iki dil


"Ey insan! Her kimin dışı kalem gibi düzgün olup da içi eğriliklerle dolu ise; var sen onun başını kesip dilini kesip iki dil!" buyuruyor.

Eski hattatlar, güzel yazması için zaman zaman kalemlerinin başını keser ve mürekkebi tutsun diye ucunu ortadan ikiye yararlardı. Bu sırada kalemin içindeki "na'l"ler (kamışın içini spiral şekilde dolanan lifler) ayıklanır, eğrilikten kurtulan kalemin daha güzel yazması sağlanmış olurdu. Yani düzgün yaratılışlı bir kalem, güzel şeyler yazmak üzere önce içindeki eğriliklerden arındırılırdı. Tıpkı insanın içindeki eğriliklerden arındığı vakit düzgün şeyler söyleyebileceği veya yapabileceği gibi. Tıpkı ağaçları aşılamak üzere diğer ağaçtan alınan çıvgınların kalem gibi düpdüzgün olmak zorunda bulunması ve bu yüzden kalem diye anılması gibi. Aksi takdirde aşı tutmaz, tutsa da yabani aşı olup meyvesi acır, ağaç tabiatından çıkar yaratılışın gereğini yerine getiremez. İşte insanın söz aşısı dahi buna kıyas olunmak zorundadır.

Kalem ki mutlak irade gereği yazmaya başlamış ve hâlâ da yazmaktadır. Çünkü ayette "Yeryüzünde ağaçlar kalem, deniz mürekkep olsa ve denize yedi deniz daha katılsa yine Allah'ın kelimeleri bitmez. (Lokman, 27)" buyurulur. Bu ayetin, insana verilmiş en kutsal emanet olan aklın sorumluluk alanını gösterdiğini söylemek mümkündür. Böylece akıl sahiplerinin bilmek ve öğrenmek zaviyesinden nasıl bir sorumluluk yüklendiklerini anlayabiliriz. Önce kendini bilmek. Kendini bilip Rabbini bilmek. Rabbini bilip her şeyi Rab'dan bilmek, Rab ile bilmek...

Eski hattatlar yazdıkları altı çeşit yazıdan her birine "kalem" derlerdi. Belki de bununla, yazıya dökülmüş ne var ise hepsinin kalemin (akl-ı evvelden akl-ı külle yansıyan kulluğun) sorumluluğunda olduğunu ve kaleme rağmen değil, kaleme göre bir hayatın gerekliliğini vurguluyordu. Hatta kaleme hürmet ediyorlar, -Kur'an'da pek çok yerde adı geçtiği için- açtıkları kalemlerin yongalarını oraya buraya atmayıp toprağa gömecek denli saygı gösteriyorlardı. Bazıları da ömürleri boyunca yazdıkları kalemlerin yongalarını biriktirip gasil sularının bununla ısıtılmasını istiyorlardı. Kalem vesilesiyle mağfirete ermek için.


[BERCESTE]
Kalem olsun eli ol kâtib-i bed-tahrîrin
Ki fessâd-ı rakkamı sûrumuzu şor eyler
Gâh bir harf kusûruyla eder nâdiri nâr
Gâh bir nokta sükûtuyla gözü kör eyler


Yazıyı kötü yazan katibin eli kalem olsun, kurusun inşallah. Çünkü onun yazısındaki hata bizim düğünümüzü çoraklaştırır. Bazen bir harf eksik bırakır "nadir (az bulunan güzelliği)"i "nar (ateş)"a döndürür; bazen de bir noktayı düşürüp "göz"ü "kör" eder. (Osmanlı harfleriyle nadir kelimesinin ortasındaki dal harfi düşünce kelime nar okunur; göz kelimesindeki ze'nin noktası konulmayınca da göz, kör olur.)

Fuzuli
 

Dil-şâd

Benim tedbirim, Sen'in takdirinden küçüktür.
Ortaçağ'da evlilik...

Ortaçağ Hıristiyan dünyasında bir evde tahammül edilemeyecek üç şey bulunurmuş: Ocaktan odaya yayılan duman, ahırdan gelip mutfağa üşüşen sinekler ve öfkeli bir kadın.
Buradaki kadın, zannederiz modern zamanların duvar saati yerinedir; hiç sesi kesilmediği yetmezmiş gibi saat başlarında da bağırır durur.

Yine o zamanlarda delikanlılığında neşeli yaşayıp özenli giyinen, saçlarını tarayıp çevresiyle ahbaplık eden bir damadın, düğünden birkaç yıl sonra sökük elbiseler ve kirli ayakkabılarla dolaşan, saçlarını taramak bile istemeyen, bıkkın, bezgin bir koca haline dönüşüvermesi hemen her mahallede rastlanan hallerdendir. Aile kavgalarında sesi çok çıkan da, komşuya koşup ortalığı birbirine katan da aynı kadın olmuştur çünkü.

O çağların İslam dünyasında bu anaerkil otoriten ailenin tam aksine, ataerkil bir yapı hüküm sürer, ağzı var dili yok hale getirilmiş kadın, kocasının sevgisi ölçüsünde bir dönem baş tacı, ardından da hizmetkâr derekesine düşürülerek yok sayılıverir. Dörde kadar evlenmeye cevaz verildiği için de kadınların kocalarına karşı asla açılmayan çeneleri birbirlerine karşı hiç kapanmaz.

Ortaçağ'da Batı dünyasında evlenmek de boşanmak da çok zor imiş. Bilhassa Katolik kilisesinin çok ağır kurallarla gençleri canından bezdirdiği bilinir. Yılın belli zamanlarında evlenmenin yasak oluşu gibi. Yine o çağlarda iki yortu veya bayram arasında evlenmek geleneğe aykırı görüldüğü için kilise böyle bir talepte bulunana dünyayı dar getirirmiş. Normal zamanda evlenme dileklerini kiliseye bildirenleri papazlar araştırır, en ufak bir bit yeniği sezdikleri durumda evliliğe izin vermezler, hatta onları birbirine düşman edecek şartlar hazırlarlarmış. Söz gelimi para için yapılacak bir evlilik olduğu ortaya çıkarsa kilise adına paraya el koyup düğünü bozarlarmış. Kızlarını evlendirecek babaların yığınla drahoma hazırlaması şartı bir yana bu drahomanın yarısına yakın bir meblağı da kiliseye bağışlaması şart imiş. Dünürlük yemeği, söz kesme, nişan ve düğün gibi geleneklerin hepsi o vakit de var imiş. Ancak bütün bunlar kilisenin bilgisi ve kontrolü dahilinde yürütülmek zorundaymış. Daha söz kesildiği andan itibaren düğün sürecini bir papaz takip eder ve nikâhı da o kıyarmış.

Aynı çağlarda İslam coğrafyasında durum neredeyse bunun tam tersidir. Söz gelimi drahoma yerine erkeğin kadına dinî bir vecibe olarak ödemesi gereken bir mehir bulunur, kadının kimlik ve kişilik haklarına yönelik bir varlığı tescillenmiş olur. Ne zaman ki mehirde had aşılıp uygulama başlık parasına dönüştürülmüştür, buradaki düzen de bozulmuştur. Üstelik bu uygulama töre kabul edilince mehir parası hızla dinî sınırları aşıp kadının hakkı olmaktan ziyade kız evinin bir kazanç kapısına dönüşüverir. Ortaçağ Hıristiyan dünyasındaki drahoma kadının, İslam dünyasındaki başlık parası ise erkeğin otoritesiyle doğru orantılı olarak kullanılmış; parayı veren taraf diğerine karşı bunu bir baskı unsuru gibi kullanmış, sonuçta ya kadının, ya erkeğin hakkı çiğnenmiştir.

Ne diyelim; sevgilerini parayla ölçenlerin haline bakıp ibret almak için yirmi birinci yüzyılı beklemek zorunda kalan insanoğluna hakikaten yazık!...
 

Dil-şâd

Benim tedbirim, Sen'in takdirinden küçüktür.
Ortaçağ'da şiir...

Fatih'in veziri olan ünlü şair Ahmet Paşa'nın bir gazeli,

Çîn-i zülfün müşke benzettim hatâsın bilmedim
Key perişân söyledim bu yüz karasın bilmedim


beytiyle başlar. Aşağı yukarı şöyle demektir: "Ey sevgili! Zülfünün kıvrımını miske benzettim ama hata ettiğimi (misk'in koku, renk ve kıvrımlar yönünden senin zülfüne benzeyemeyeceğini) anlayamadım. (Af edersin!) Böyle (zülfün gibi) dağınık bir söz söylemenin nasıl bir yüz karası olduğunu bilemedim, (kendimden utanıyorum)!...

Şair bu beyitte Çin ve Hata (Doğu Türkistan'da misk ceylanlarının yaşadığı bir bölge) kelimelerini ikişer anlamda kullanmakla kalmıyor, o güne kadar saçı renk (koyu siyah), koku ve şekil yönünden miske benzeterek anlatan Türk şiirinin teşbih ögelerini tersine çevirip artık miski saça benzetiyor. Keza "perişan" kelimesiyle de saçın dağınıklığıyla birlikte peri-şan (şanı peri gibi yüce, güzel) olduğunu ima ile XV. yüzyıl Türk şiirinde az rastlanır bir zenginlik ve yoğun anlam örgüsünü sunuyor. Bu beyit ve gazelin devamındaki beyitler, Ahmet Paşa'nın okuyucusunu hayran bıraktığı bir üsluba sahiptir. Yukarıdaki beyti hakkıyla yorumlamak için en az yarım saat konuşmanız gerekir.

Tezkire yazarı Riyazî'nin anlattığına göre Çağatay şairi Ali Şir Nevayî bir mecliste Horasan şairlerini övünce, orada bulunan Molla Camî de Rum (Anadolu) şairlerinin onlardan üstün olduklarını, hele İstanbul'dakilerin yaratılıştan kabiliyetli bulunduklarını iddia eder. O sırada köşede derviş kıyafetiyle oturan birisi gözlerine ilişir. Ona nereli olduğunu sorarlar. "Anadoluluyum!" cevabını alınca kendisinden bir Türk şiiri okumasını isterler. Derviş, Ahmet Paşa'nın yukarıdaki beytiyle başlayan gazeli okur. Şiiri duyan Camî, beyitlerin coşkusuyla yerinden kalkarak raks edip semaa başlar.

Bu rivayet bize, Doğu dünyasında süren üstünlük mücadelesinin yalnızca savaş meydanlarında kalmayıp entelektüel alanlara da kaydığını gösterir. Nitekim Ahmet Paşa'nın bu şiiri yazdığı sırada Fatih bir şair idi. Çağatay hükümdarı Hüseyin Baykara da şair idi. Özbek Hanı Şeybani Han dahi keza şair idi. Babür hatıralarını kendisi yazıyordu. Safevi tahtında nesillerdir şair şahlar hüküm sürüyordu. Fatih'in Molla Camî'yi veya Ali Kuşçu'yu sarayına davet etmesinin sebeplerinden biri de işte bu mücadele idi.
 

Dil-şâd

Benim tedbirim, Sen'in takdirinden küçüktür.
Günah çeşmesi...

Evliya Çelebi, Melek Ahmet Paşa'nın Özi valiliği sırasında (1650) neredeyse bütün Rumeli'ni dolaşarak ünlü seyahatnamesine zengin sahneler ilave etti. İşte Sofya civarında başına gelen bir hadise; kısaltarak anlatalım:
"(Votoş yaylalarından inerken) bir ihtiyar yörük dedi ki:

-Bunda bir kayada bir çeşme vardır ki Talih Çeşmesi derler; varın onda talih tutun.

Dere içine gittik. Refiizade Şefiî Çelebi dedi ki:

-Dinleyin ey vefalı ihvan! Bu çeşme o çeşmedir ki, her kim ömründe katil, zina gibi kebair işlemişse ondan su alıp içemez. Ancak eteği temiz ve tereddütsüz olanlar nûş edip safa kesb edebilirler. Yani ki içemeyenler daha sonra halktan utanıp bednâm olurlar, isterseniz geri dönelim.

Oradakiler gülüşüp dediler ki;

-Şefii Çelebi kırk gündür evinden uzakta kaldı, galiba karısını özledi.

Şefii Çelebi bunun üzerine dedi ki:

-Doğuran kısrak utansın, gitmeyen kocakarı olsun!.. Yürü baba yörük, bize yolu göster.

Gide gide vardık. Bir yalçın kayadan bir berrak su akar. İhvân su başında durakladı ve kimse adımını atıp su içmeye cesaret edemiyordu. Herkes ilk gidenin başkası olmasını istemekteydi. Nihayet Şefii Çelebi "Allah'a hamd olsun çekinecek bir halim yoktur!" diye vardı, o berrak sudan içti. Ardından Müezzinzade Ali Çelebi vardı, elini tas gibi yapıp su alayım derken su kesiliverdi. Herkes ona güldüler ve "Bre sen müzenneb imişsin!" diye alay etmeye başladılar. Adam kıpkırmızı kesildi, utandı ve mahcup oldu. Bu sefer yaran birbirleriyle tartışır oldular. Kimisi "İçelim!", kimisi "Gidelim!" diyordu. Sonunda cümlesi, "Sır burada kalsın!" diye sözleşip yemin edip çeşmeden su içmeye varıp el uzattılar. Şefii Çelebi'nin biraderi varıp akan suya el uzattıkta su hemen kesildi. Gene yaran gülüştüler. Şeyhzade Çelebi'nin hımhım Mehmet Çelebi'si daha on adım uzaktan çeşmeye doğru yürüyünce su kesildi. "Bu daha da günahkarmış!" diye gülüştüler. Ondan Resmî Çelebi varıp Bismillah deyip sudan içti. Böyle böyle bir de baktım herkes beni işaret ediyorlar. Hakîr.

-Bre âşıkân, biz bir gûne âlüfte ve âşüfte bin kişiyi tanır, bin diyar dolaşmış tecrübe sahibi adem ve seyyâh-ı âlemiz, bize bu teklifi etmenüz...

dediysem de dinlemediler "Sen bizim halimize vakıf oldun, biz de seni görelim!" dediler. Hakîr kendi hâlimden elbette haberdarım, hiç korkmadan varıp Türk'ün ve Türkmen'in atası Hoca Ahmed Yesevi ruhaniyetine sığınıp sudan bihamdillah doya doya nûş ettim. Sözün neticesi, bu çeşmeden yetmiş kimesne su nûş etmek kasdettiği halde ancak beş adedine müyesser oldu. Bir garip ve acîb tılsımlı akar sudur."

Zarif seyyahımız Evliya Çelebi'nin o tatlı ve latîf üslubuyla anlattığı bu enteresan hikayenin tam da böyle cereyan ettiği elbette şüphelidir. Her ne kadar bir kesilip bir akan pınarlar, yeraltındaki mecrası sebebiyle kâh dinip kâh çoğalan çeşmeler var ise de suyun kesilip akmasıyla bu derece günah testi yapabilmek de doğrusu ya mucize ya keramet sayılır. Belki de sevimli Çelebi'miz bizim dikkatimizi çekmekte ve bu testi kendimiz için uygulamamızı, böyle bir çeşme başında olsaydık oradan su içebilir miydik, bunu sorgulamamızı istemektedir. Hatta belki de kurnazlık ederek kendi çağındaki bazı adamları teşhir etmek istemekte ve bu çeşmeyi bahane ederek haklarında duyduğu şeyleri adamların yüzüne vurma yolunu tutmaktadır. Ancak verdiği sonuç hayli düşündürücüdür. Yetmiş kişiden beş kişi... Tabii her zamanki gibi kendisini yine temize çıkararak.


--------------------------------------------------------------------------------

Şiirin soğukluğu

Birbirlerine takılmak adetleri olmuş iki şair aynı sofraya oturmuşlardı. Önlerine sıcak bir yemek getirdiler. Biri kaşığını ağzına değdirir değdirmez diğerine şairane bir ikazda bulundu,

-Aman ha azizim, bu yemek cehennemden de, cehennemde içeceğin hutameden de sıcak, dikkatli ol.

Şair, arkadaşının kendisine cehennemlik imasında bulunduğunu görünce cevabı yapıştırdı:

- Beis yok, mîrim, şiirlerinden bir beyit oku ve oraya üfle, sen de rahatlarsın, bizler de...


--------------------------------------------------------------------------------

[BERCESTE]

Mey gibi her bir harâmın sekri olsaydı eğer
Ol zaman ma'lûm olurdu mest kim huşyâr kim

Laedrî

Eğer her bir günahın içki gibi mestliği söz konusu olsaydı, kimin sarhoş, kimin ayık olduğu o vakit belli olurdu.
 

Dil-şâd

Benim tedbirim, Sen'in takdirinden küçüktür.
Hakikatli sevgili...

Aşk ve sevgi... Tecellisi gönülde beliren, gönlü muhatap alan duygular... Buna, insanı anlamlandıran beşerî, İlahî ve mecazî boyutta telvinler de denilebilir.
Belki biri diğerinin vasıtası, diğeri ötekinin hedefi. Asıl hedefe giden yolda kah temrin, kah oyalanıp aldanma...

Aşk ve sevgi... İçinde mahabbet, alâka, yakınlık, dostluk, meveddet, mürüvvet ve daha pek çon insanî hasletlerin gizlendiği dünya... Bazen şefkatin, bazen himayenin, bazen merhametin adı. İlahî anlamda yalnızca bir hedefe, Sevgili'ye bakmak, beşeri anlamda ise aynı hedefe birlikte bakmak...

Sevgililer günü diye bir icad var artık. Bize dışarılardan dayatılmış bir anlayış... Ve aşkın yalnızca beşeri boyutunu görüyor; başka sevgileri ve sevgilileri de hariçte tutuyor. Evet... Varsayalım ki biz de bu mânâda "sevgili" diyeceğimiz kişiyi, can yoldaşımızı hatırlayacağız; onu hediyelerle, çiçeklerle hatırlamadan evvel kalbimizde hatırlamaya kim itiraz edebilir?!.. Üstelik bunu bir gün değil, her gün yapmamız gerektiğini ihtara hacet var mıdır?!.. İşte bu daimi hatırlamadır ki bizi ismete, ahlaka, nezahete ve necata götürür. Bu da bizim, canına sevgili arayan behîmî yanımızı yontup sevgili için can götüren insanî hasletimizi teraziye koyacaktır. Örnek mi istiyorsunuz; beraber okuyalım:

Canı için sevgili isteyenin hikâyesi

Vaktiyle bir padişahın çok güzel bir kızı vardı. Garibanın biri onu görmüş ve âşık olmuştu. Her nereye gitse sevdiğinden bahsediyor, aşkını anlatıyor, sabredemiyor, çırpınıyor, ah çekiyor, halkı kendine acındırıyordu. Öte yandan şehirde haber çabuk yayıldı ve sultan bunu duyunca âşıkı huzura getirtip,

-Ya ülkemi terk eder gidersin, dedi, ya da kelleni vurdurtacağım, kararını hemen ver.

Zavallı adam, düşündü, taşındı ve gitmeye karar verdi. Sultan ise adamın cevabını duyunca cellatları çağırttı. Vezir dedi ki:

-Hünkarım, neden suçsuz birinin kellesini vurdurttunuz?

-Çünkü gerçek bir âşık değildi o, sahtekardı. Eğer gerçekten âşık olsaydı başının kesilmesini seçerdi. Eğer başının kesilmesini seçseydi, tahtımdan kalkıp onu yerime oturtacaktım.

İhtar: Hayatını sevgilisinden daha çok seven kişi aşk davasına kalkışmamalı.

Sevgili için can isteyenin hikâyesi

Vaktiyle bir padişahın çok güzel bir kızı vardı. Uzun saçlı bir delikanlı ona âşık oldu. Geceleri hasretiyle ah ediyor, gündüzleri sarayın kapısını gözlüyor, o nereye giderse atının ardından sürüklenip gidiyor, koşuyor, gözlerinden yağmur gibi yaşlar akıtıyordu. Bu yüzden sultanın çavuşlarından durmadan eziyet görüyor, dayak yiyor, ama bir kerecik olsun feryad etmiyor, ah demiyordu. Halk bu olup biteni gördükçe kah delikanlıyı ayıplıyorlar, kah sultanın insafsızlığına söyleniyorlardı. İçlerinden bir tanesi bile delikanlıyı kıza layık görmüş değildi. Nihayet kız, babasına,

-Bu bela niceye dek sürecek, dedi; beni bu halden kurtar, artık utanıyorum.

Sultan bunun üzerine o delikanlının tutulup derhal şehir meydanına getirilmesini, orada saçlarından bir atın ayağına bağlanıp bedeni paramparça olana dek sürükletilmesini ferman etti. Halk, yürekleri parçalanarak meydana toplandılar, göz yaşları toprağı kızıl güllere benzetmekteydi. Ve nihayet sultan da kızı uğrunda can feda edecek olanın halini görmek istiyordu. Herkes hazır olunca bir asker, delikanlının saçlarından tutup hazırlanan atın ayağına bağlamak üzere sürüklerken aniden kurtuldu ve padişahın huzuruna koşup eteğine yapıştı:

-Ey âleme adalet veren sultan, dedi; senden bir dileğim var, bir parçacık beni dinle!...

Sultan hışımla karşılık gösterdi:

-Canını bağışlamamı istiyorsan, nafile; şu anda seni öldürtmekten daha önemli bir arzum yok. Saçımdan sürükletme, bir anda öldürecek bir yol tut diyeceksen, ahdettim, senin kanını at nallarına çiğneteceğim. Bir zaman için bana aman ver diyeceksen, bu da mümkün değil, çünkü toplanan halka karşı küçük düşmüş olurum. Yok kızımla birkaç dakika olsun yalnız kalayım diyeceksen, onun bir tek tel saçını bile sana reva görmem, artık onun yüzünü göremeyeceksin.

-Hayır, ey her yaptığını güzel yapan sultan, dedi delikanlı, canımı bağışlamanızı istemiyorum sizden. Hiçbir an mühlet de dilenmiyorum hatta. Kızınızı bana göstermeyeceklerini de artık biliyorum. Atların ayağı altında sürüklenme konusuna gelince, buna da itirazım yok. Benim sizden isteğim tamamen başka.

-Söyle o vakit nedir dileğin?

-Elbette bugün beni öldürecek, at nalları altında hor ve hakir bir halde kanımı toprağa karıştıracaksın. Dileğim o ki beni onun atının ayağına bağlayıp sürüklet. Çünkü ben o ay yüzlünün yolunda ölünce ancak diri olabilirim.

Sultan, onu bağışladı ve kızıyla evlendirip ölü gönlüne can verdi.

Aşağıdaki satırlar, gerçek sevgilerin cazibe merkezi, yüreklerin en hassas süveydalara açılan kapısını ve Sevgililer Sevgilisi'nin ruh ve beden yapısını anlatır ki Hakanî Mehmed Bey tarafından yazılan Hilye-i Saadet adlı kitaba göre düzenlenmiştir.
 

Dil-şâd

Benim tedbirim, Sen'in takdirinden küçüktür.
Can gözünü açmak...


XVI. yüzyıl divan şairi Balıkesirli Zatî'nin dillere peleseng olmuş bir beyti vardır; der ki:

Şöyle demek: "Gaflet uykusunda geçen ömrümün bir rüyadan ibaret olduğunu ancak can gözümü açınca görebildim. Benim için öyle mutlu bir olay ki bu!.."

Bütün büyük adamların değişik biçimlerde söyledikleri bir mazmundan bahsediyor şair bu beytinde, can gözünü açmaktan. Can gözü açılmadan hakikatlere erilemeyeceğinden bahsediyor.

- Nedir can gözü?

- El-cevap, hiçbir zaman fanî olmayan, ebediyyen bakî olan varlığımızın görüş gücü, basiret istidadı. Yani ki bir çift gözden değil, gönülden bir görüşü sağlayan meleke. Allah'ın Kayyûm sıfatının paralelinde varlığını sürdürüp koruyan bir görüş yetisi. Halk arasında basiret denilen irfanî görüş. Maddî olmadığı için gafletten sıyrılmış bir hakikatle görme hâli.

Can gözü baktığı nesneyi önce kudsiyet nuru ile aydınlatır, sonra da onun hakikatini, içyüzünü, derununu görür. Beden için nesnelerin dışını gören gözümüz ne ise, kalb için de varlığın içini gören göz işte odur. Her bedende iki göz var olduğu gibi her canda da bir ayrı göz mevcuttur ama onu örten karalıklardan, karanlıklardan, perdelerden kurtulmayınca görmeyi başaramaz. Varlık perdesinden, masivadan kurtulmak yani.

Tur dağını herkes ziyaret edebilir ama oradaki nuru görmek için Musa'nın gözüyle bakmak gerekir. Can gözü ancak kalbin arınması sayesinde sezer, hisseder, görür ve hakikati bilir. Bu bakımdan can gözü yalnızca görme değil, bir bilme istidadına da sahiptir. Nitekim, Niyazî-i Mısrî buyurur:

Bugün âmâ olan yarın dahi âmâ olur elbet
Açagör can gözün kim bî-basar nâdânı neylerler


Şöyle demek: "Bugününü kör geçirenin yarını da körlük içinde geçer elbette. Hele sen can gözünü açmaya bak; yoksa görmesi yok cahili kim ne yapsın?!.."

Niyazî beyitte bilhassa "nadan (bilmeyen, cahil)" kelimesini kullanarak can gözünün hakikat bilgisiyle olan irtibatına dikkat çekmektedir. Zâtî aynı ilgiye "gaflet (hakikatten habersiz olma, gerçeği bilmeme)" kelimesiyle işaret etmiştir. Can gözü açık olmayınca neyin gerçek bilgi olduğu da insan için meçhul sayılır. Yahut şöyle demelidir: Can gözünün açıklığı nisbetinde insan hakikat bilgisine sahip olup gerçekleri görebilir. O halde, yıllar yılıdır rüya gören can gözünün bir noktadan sonra hakikati görme zamanı gelmiş sayılmaz mı sizce?!..

Cân ile bizden eğer hoşnûd ola cânânımız
Câna minnetdür onun kurbânı olsun cânımız


Fuzulî


Sen Fuzulî yâr yolunda cân verirsen âkıbet
İşidenler diyeler "innâ ileyhi râciûn


Fuzulî


Gerçi verir dilbere her kişi cân
Ey Necâtî sana dilber can verir


Necatî Bey
 

Dil-şâd

Benim tedbirim, Sen'in takdirinden küçüktür.
...Başı yerde âşık...

Gerçek sevgi, sevenin varlığını kaplayan, ondan taşan, dışa vuran ve görünür kılınan bir vetiredir. Sevme duygusundan dolayı kişinin dış dünyasına yansıyan her şey aslında soyut olanın somutlaşması, özün kabukta yansıması, siretin surete aksetmesinden ibarettir.
Bu bakımdan sevgi öncelikle seveni, sevenin sevgisi oranında da sevileni etkiler. Sevenin sevgiliye karşı takındığı tutum ve davranışlar, onun huzurunda veya gıyabında gösterilen gayret ve hizmet, bu sevginin dışa vurumunda da başlıca belirleyici unsurdur.

Eski terbiye geleneğimizde, konuşulan sözü, üç yerde baş eğerek dinlemek bir kaidedir. Bunlardan biri büyüklerin küçükleri (amirin memuru, üstün astı) azarladıkları, ayıpladıkları, hatalarını ikaz ettikleri esnada küçüğün başını eğerek dinlemesidir (yazık ki modern hayatta küçükler büyüklere baskın çıkma konumundalar). İkincisi, kendisine iltifat edilen kişinin tevazu gereği başını yere indirmesi, bunun mahcubiyeti ile mahviyetkârlık göstermesidir (Bu dahi şimdilerde tersine dönmüştür). Başı yere indirmenin üçüncü sebebi asıl konumuz olan gerçek sevgi ve hürmettir.

Evet, seven her daim sevgiliye bakmayı ister, bu doğrudur; illa ki sevgili kendisine baktığı anda bakış yönünü hemen yere indirmeye yeltenir. Gerçek sevginin göstergesi işte bu hâldir. Göz elbette kalbin aynasıdır ve elbette sevenin kalbi sevgiliye yönelik olmak, her daim ona bakmak arzusu güder; ne var ki iş tersine döndüğünde, yani sevilen lutfedip sevene baktığında, sevenin sevgi dolu kalbi, sevgilinin kalbindeki celale, onun haşmet ve heybetine dayanmakta zorluk çeker. Sevenin bu heybetten utanması, kendisini sevgilinin celali karşısında saygıya ve dolayısıyla gözlerini yere indirerek mahviyet göstermesine vesile olur. Aksi takdirde gerçek sevgi taşıyan bir kalb, sevdiğinin yüzüne bakmaya dayanamaz, yerinden fırlayacakmış gibi çırpınmaya başlar, kaynar, fokurdar. Hani eskilerin Efendiler Efendisi'nin güzel adı anıldığında sağ ellerini kalplerinin üstüne bastırma halleri vardır ya; işte bu tavır, Sevgili'nin adı anılınca kalbi yerinden oynatan gerçek sevginin zaruri bir neticesidir. Öte yandan gözler, delalet ettikleri gerçekleri dilden (zebandan) daha net açıklarlar. Sevgilinin gözlerine bakıp da sevgisinin karşılığı olan gerçeği öğrenmek yerine sevgilinin sözlerini dinleyerek umuda yapışmak, elbette sevgi işine daha layıktır. Dilden dökülenleri te'vil etmek, veya nalıncı keseriyle yontmak mümkündür, ama gözlerin anlattığını hiçbir yorum zerre miktar yerinden oynatamaz. Üstelik sözler bazen meramın tam tersini ifadelendirebilir, ama gözler asla yalan söylemez.

Krallar ve sultanlar töresidir, huzura kabul edilen kişiler yere bakacaktır. Bu onları hem memnun eder hem de tebaalarına karşı heybetlerini, bir ölçüde de saygı ve sevgilerini arttırır. Nitekim yüksek makamdakilerin huzurunda onların yüzüne bakmayıp yere bakarak arz-ı hâl (arzuhal) eylemek bugün dahi edeb ve terbiye bilenlerin nihai saygı tavrıdır.

İmdi, sevgili adını kalbinde ve dilinde her an zikr ü tesbih eden (anan ve tekrarlayan), sevilenin emir ve isteklerini kendi arzularından önde tutan, emrine boyun eğen, bunun karşılığında maddi veya manevi herhangi bir menfaate yönelik talepler gözetmeyen, sevgili adı anıldığında bütün varlığıyla ona yönelen, bir an olsun tereddüt göstermeden onun varlığı içinde kaybolmayı isteyen, sevgiliden konuşulmayı, onun güzelliğinden, yüceliğinden, yeganeliğinden bahsedilmeyi adeta bir vecd hali gibi canla başla kabul eden bir âşıkın, başını yere eğip bütün benliğiyle, hiçbir sapma göstermeden kendini ona teslim etmesinden daha tabii ne olabilir!?.. Sevgilinin yaşadığı yerlere gidip onun ayak izlerine basmayı, aradaki engelleri kaldırıp vuslata kapı açacak sebeplere yapışmayı, ondan her söz edilişte heyecan ve ürpertilere düşmeyi, sevgilinin lehinde ve aleyhinde söylenenlerden etkilenip ona göre ya muavenet, ya gayret göstermeyi, velhasıl onunla sevinmeyi, onunla üzülmeyi varlığının her zerresiyle kabul eden bir âşık için başını yere indirmek de ne gam!.. Bunu tekkelerin önünde kuru ekmek parçası bekleyen köpekler bile yapıyor!..
 

Abdulfettah Adıyeter

Çok Önemli Parti yani ÇÖPün daimi şefi.
Ynt: İskender Pala'nın Köşesi...

nadan ve bilmek meselesi aklıma bir ikiliği getirdi.

"nadan ile sohbet zordur bilene
çün ki nadan ne gelirse söyler diline"

Ömer seyfettin'in bir hikayesinin başında geçer diye hatırlarım ama emin değilim.
 

Dil-şâd

Benim tedbirim, Sen'in takdirinden küçüktür.
Ynt: İskender Pala'nın Köşesi...

Benim de daha önceleri bu sözcükle karşılaştığım birkaç örnek mevcut:

Biri Muhammed Şâhî Bey'in

Dîl-i câhilde olmaz nûr-i irfan,
Ki nâdanın olur kalbi de nâdan.”

(Cahilin sinesinde marifet nuru ne arasın, onun kalbi de kendi gibi cahildir)


Nâdanlar eder sohbet-i nâdanla telezzüz,
Nâdanların hemdemi hep nâdan gerektir.”


(cahillerle arkadaşlık yapmaktan ve onlarla beraber olup sohbet etmekten ancak cahiller zevk alırlar)
 

Dil-şâd

Benim tedbirim, Sen'in takdirinden küçüktür.
Yel değirmeni...

Fuzuli şöyle der:
Beni kararım ile koymaz oldun ey gerdûn
Yeridir âhım ile versem inkılâb sana


"A felek! Bende dur durak, huzur ve karar bırakmadın; artık ettiğim âhlar ile sana inkılab versem yeridir, bunu hak ediyorsun!"

Şair, feleğin durmaksızın dönmesini devamlı bir hareket hali farz ediyor ve dünyada nefes alacak kadar olsun bir rahat ve huzur bulamamasının sebebini işte bu dönekliğe bağlıyor. Hakikatte felek (yedi kat gökler) ve içindeki yahut üzerindeki her şey durmadan dönmektedirler. Bu dönüş kainatın varlığı için tabii bir netice olduğu halde Fuzuli ona bir hüsn-i ta'lil yoluyla "Bende huzur ve karar bırakmadın!" sitemini yüklüyor, ardından da bir intikam hissiyle "Artık sana bir inkılab verirsem şaşırma, bunu hak ediyorsun!" tehdidinde bulunuyor. İnkılâb, "bir şeyi bir halden başka bir hâle koyma, gidişatını değiştirme" demek olduğuna göre soru şu; acaba Fuzulî âhı ile onu nasıl değiştirecektir?

El-cevab: Yel değirmeni mazmunu ile...

İmdi, felek bir çark gibi düşünülür ve çark-ı felek diye anılır. Modern zamanların lunaparklarında görülen dönme dolaplara eskiden çark-ı felek denilirdi. Malum, dönme dolap içindekilere hiç durmadan başka görüntüler sunar, böylece iyilik-kötülük, güzel-çirkin, uzak-yakın, yüksek-alçak, aydınlık-karanlık gibi zıtlıklar dönme dolabın o inişleri ve çıkışları arasında değişir durur. Bunun insan hayatına yansıması bir böyle, bir şöyle; bazen iyi bazen kötü biçiminde olur. Fuzulî, feleğin işte bu tavrını esas alıp şeklini de yel değirmeninin çarkına benzeterek "âh"ı ile onu döndürme, yani ona inkılab verme gücünü kendisinde hissediyor. Yani ki bir âh edecek ve o âhının oluşturduğu rüzgar feleğin çarkını döndürecek, böylece dünyada gece ise gündüz, gündüz ise gece olacak ve inkılab gerçekleşecektir. Ancak bu öyle bir rüzgardır ki, âşıkın gönlündeki ateşin kıvılcımlarla dolu dumanını taşıdığı için tozu dumana katan bir kasırganın, tabii afete dönüşmüş bir rüzgarın, helak edici bir fırtınanın habercisi olarak karşımıza çıkar. Nitekim felek bunca zamandır şaire bir huzur ve karar vermediği için de bunu hak etmiş görünmektedir.

İnkılâb kelimesinin astronomideki anlamı "güneşin dünyadan en uzakta bulunma hali"dir ki bu bize şairin, feleğin en belirgin göstergesi ve göz önünde olan mücessem hali olarak güneşi aldığını ve âhının rüzgarıyla onu dünyanın dışına, ufuklara iterek veya sürgün ederek kendinden uzaklaştırma çabası içinde olduğunu gösterir. Öyle ya, güneş doğarken ve batarken, yani gece veya gündüz olup inkılab gerçekleşirken hep ufukta, kızıllıklar içindedir. Bu da şairin ağzından çıkan âhların ateş derecesini gösterir. Öyle bir ah ki, rüzgarı ufukta güneşi ve feleği tutuşturuyor, kızıllıkların yangınını meydana getiriyor.

Güneşin doğuş veya batışı esnasında kızıllıklar içinde şuaları, ufkî (yatay) değil şakulî (dikey) olup kursun iki tarafında 45 derece ile dikey bir çizgi gibidir. Elif harfine benzeyen bu çizginin yanına, he harfine benzeyen güneş yuvarlağını koyarsanız eski alfabemize göre "âh" okunur.

Güneşin kızıllıklar içinde doğup batması, yani gece ile gündüzün inkılabının bir devrim misali yangınlar ve kasırgalar içinde gerçekleşmesi bahsini, ince hayallerin şairi Nailî de şu beytinde gösterir:

Âb-ı ruhunla edüp dilleri ser-germ-i âh
Dâmen-i zülfün sabâ şu'le-tırâz eylemiş


"Ey sevgili! Sabâ yeli, senin yanağının suyu (yüzsuyu ve parlaklığı) ile âşıkların gönüllerini âh-vaha düşürüp (onları yakıp yandırıp) zülfünün eteklerinde alev işlemeli bir desene dönüştürmüş."

Şair, âşıkların gözyaşları içinde aşk ile yanan gönüllerini birer alev yumağına çeviriyor, sonra onları, yanağı bahar olan sevgilinin zülfünün eteklerine sürgün ettiriyor, bahar ile suyu birleştirip sellere dönüştürerek sürgünün gücünü artırıyor, sevgilinin zülüfleri topuklara kadar uzandığı için de alev alev tutuşmuş gönülleri o topukların çevresinde birer gül demeti gibi biriktiriyor, böylece XVIII. yüzyılın modası olan eteği gül desenli kadın kıyafetlerini bize resmediveriyor. Ufuktaki kızıllığa feleğin eteği gözüyle bakıp sonra da âşıkların âh ile coşan gönüllerindeki aşk yangınlarını ufukta biriktirerek böyle bir desen çizmek, sevgilinin geceye benzeyen siyah zülfünün eteklerinde alevle işlenmiş bir gül deseni hayal ederek hayali kırk yarmak başka hangi millette bir şairin aklına gelir ki?!..

BERCESTE

Uğrarız sadmesine her gelenin
Bu da bir sadmesi bir hergelenin


Laedrî

sadme: çifte, tekme.
 

Dil-şâd

Benim tedbirim, Sen'in takdirinden küçüktür.
Beyit nakışlı billurlar


Kanunî çağının önemli üstadlarından Hayretî'nin bir beyti vardır; şöyle der:

"Kâtib-i kudret ezel bezminde hatt-ı la'lini
Bir muhayyel şi'rdir yazmış kenâr-ı câmda
"

Mânâ murad olundukta şöyle demeye gelir: "(Ey sevgili!) Kudret katibi (Allah'ın takdiri), ta ezel bezminde, henüz canlarımız yeni yaratıldığı vakit, senin dudağının pembe yakutunu hayal ötesi bir şiir haline getirip kadehin dudağına yazmış." Şair bu ifadesinde üç göndermede bulunuyor. 1) Kadehin içindeki şarap rengi ile dudak renginin aynîliği. 2) Bahsettiği kadehin dudak kısmına gelen yerde kırmızı bir çizginin nakış olduğu. 3) "Yazmak" kelimesinin "resmetmek, nakşetmek" anlamından yararlanarak, ezel katipleri tarafından sevgilinin dudağında bir kadehin resmedilmiş olması. Beytin bu üçüncü anlamı şairin de kimliğine uygun olarak tamamen tasavvufî bir izaha muhtaçtır ve uzun bir konudur. İlk anlama göre sevgilinin dudağının şarap gibi sarhoş edici olduğu, sevgilinin ağzından çıkacak bir çift güzel sözün belki şaraptan daha mest edici olduğu vurgulanmaktadır.

Kelimenin ikinci anlamıyla şair bir hatt-ı câm tasviri yapmaktadır. Hatt-ı câm, yani kadehin üzerindeki yazı. Rivayete göre şarabın mucidi olan Cemşîd'in kadehi üzerinde yedi satır yazı varmış. Bunu şimdiki sırça bardakların üzerindeki çizgiler gibi düşünmek mümkündür. Eski kadehlerin çepeçevre beyitlerle kaplı oluşu estetik bakımdan fevkalade önemlidir. Hani su taslarının üzerinde sudan bahseden güzel beyitler olması, hoşaf kaselerinin içinde veya dışında iç ferahlatan dizelerin bulunması, testilerin dışına beyitler nakşedilmesi gibi. Böyle bir içecek kabı insanın hem göz, hem gönül, hem de damak zevkine hitap eder zannederiz. Şimdi de Paşabahçe'nin sırça mamulatı çevresine altın suyuyla beyitler yazılı olsa, insan bir şey içerken bir yandan da onları okuyup içtiği nesnenin lezzetine varsa fena mı olur?!.. Yüksek bir medeniyet birikimi olan bu uygulama pekala da revaç bulabilir. Sevindirici olan taraf, gitgide bu tür malzemelerin üretileceği bir çağın eşiğinde oluşumuzdur.

Eski kitaplar, Cem'in kadehindeki yedi satırda neler yazıldığı hakkında uydurma rivayetlerle doludur. Sabri-i Şakir adlı şair, bir kadehin üzerinde okumayı istediği yazıyı şöyle dillendiriyor: "Değil hat-ı lebi bir beyt-i hûb yazmışlar / Kenâr-ı câma mey-i hoş-güvâr vasfında"

"Sevgilinin dudağının çevresindekileri ayva tüyleri sanmayınız, hayır, bir kadehin çevresine hoş içimli şarabın güzelliği hakkında güzel bir beyit yazmışlar o kadar!.."

Dudak çevresindeki ayva tüyleri eski şairler tarafından sır dolu bir yazı olarak düşünülür ve Vahdet'i (Birlik) temsil eden dudağın anlatımı olarak görülürdü. Böylece dudaktan çıkacak sözlerin sarhoş edici özelliği de izah edilmiş, her iki anlamıyla esrar da (sırlar veya keyif verici toz) ortaya dökülmüş olacaktır. Şair, eğer dudağında beyit yazılı bir kadeh kullanmamış, görmemiş olsaydı bu beyti söylemekte zorlanırdı. Demek ki su testilerine nakışlar yapan bardak ustaları, şarap şişesi olarak kullandıkları susakların (su kabaklarının) üzerine mücevher işleten yeniçeriler, renkli billurlar üreten cam ustaları, evine tas alırken süslü olanı tercih eden ev hanımları, kahve fincanlarında ince nakışları benimseyen sırça ustaları vb. hep aynı estetik zevkin mahsulü olan sanat yargılarıyla hareket ediyorlardı. Belki şair de onların yaptıklarının kayıtlarını tutuyor, bu şiirsel sanat boyutunu dizelerine dizerek gazel kadehinin yedi çizgisini nakışlıyordu. İşte Es'ad Efendi'den bir beyit: "Lebün üstünde hat gûyâ ki bir nârenc-i zîbâdır / Hat-ı Yâkût ile ser-çeşme-i hayvâna yazmışlar"

Yani ki şöyle demek: "(Ey sevgili!) Ayva tüylerinin arasında dudağının görünüşü, güya Yakut hattı ile bengisu pınarının üstüne yazılmış nakışlı bir meyvadır."

Şair dudağın söz söyleme özelliğini Hz. İsa'nın ölüleri diriltme mucizesi ile örtüştürerek, sevgilinin dudağının âşıka ölümsüzlük verdiğini, belki âşıkların ölü gönüllerini dirilttiğini, böylece tasavvuftaki fenâ makamıyla ölçülen âb-ı hayat menbaını bir çırpıda sıralayıveriyor. Daha da önemlisi, şimdilerde kaybolmuş olan, üzerinde ab-ı hayatla ilgili beyitler, dizeler yazılı su bardaklarını bize hatırlatıveriyor.

Anlaşılan o ki kültürün her bir ayağı (sanat, zenaat, zihniyet, gelenek vb.) zevk-i selîm ile işlendikten, damıtıldıktan sonra bir bütün olup medeniyeti meydana getiriyor; yüksek medeniyeti...
 

sayih

Divan Üyesi
Ynt: İskender Pala'nın Köşesi...

Dil-şâd' Alıntı:
- Nedir can gözü?

- El-cevap, hiçbir zaman fanî olmayan, ebediyyen bakî olan varlığımızın görüş gücü, basiret istidadı. Yani ki bir çift gözden değil, gönülden bir görüşü sağlayan meleke. Allah'ın Kayyûm sıfatının paralelinde varlığını sürdürüp koruyan bir görüş yetisi. Halk arasında basiret denilen irfanî görüş. Maddî olmadığı için gafletten sıyrılmış bir hakikatle görme hâli.

Can gözü baktığı nesneyi önce kudsiyet nuru ile aydınlatır, sonra da onun hakikatini, içyüzünü, derununu görür. Beden için nesnelerin dışını gören gözümüz ne ise, kalb için de varlığın içini gören göz işte odur. Her bedende iki göz var olduğu gibi her canda da bir ayrı göz mevcuttur ama onu örten karalıklardan, karanlıklardan, perdelerden kurtulmayınca görmeyi başaramaz. Varlık perdesinden, masivadan kurtulmak yani.

Tur dağını herkes ziyaret edebilir ama oradaki nuru görmek için Musa'nın gözüyle bakmak gerekir. Can gözü ancak kalbin arınması sayesinde sezer, hisseder, görür ve hakikati bilir. Bu bakımdan can gözü yalnızca görme değil, bir bilme istidadına da sahiptir. Nitekim, Niyazî-i Mısrî buyurur:


Bu satırları buraya taşıyanlardan Allah razı olsun ve rabbim can gözü açık olanlarda eylesin.
 

Dil-şâd

Benim tedbirim, Sen'in takdirinden küçüktür.
Gönüllerden Kâbe'ye sefer

sayih' Alıntı:
Bu satırları buraya taşıyanlardan Allah razı olsun ve rabbim can gözü açık olanlarda eylesin.
Amin, ecmain



Varanlar vardı, güldürülenler güldürüldü. Nasibi olanlar aldılar, yolda kalanlar kaldılar. Hac, Arafat, tavaf... Mağfiret, arınma ve af...
Kiminin gönlünde bir düştü, kimine yalnızca öykünme düştü. Biz dahi Nabi diliyle ağlamak, belki sözü onunla bağlamak istedik. Oğlu Hayrullah'a şiir şiir nasihat eylemiş ve üç yüz yıldır nesilden nesle öğütler söylemişti. Uyalım nasihatına atamızdır diye ve gidelim biz de gönüllerden Kâbe'ye... Dinleye dinleye gönlümüzün sesini, arayalım bulalım gönüller Kâbe'sini. Gözümüzü yumalım ta Mekke'ye varalım; Kâbe'de beş vakit el açıp yalvaralım. Allah'ın evi diye yüz sürelim babına; eriştiriverir belki bizi hac sevabına...

"Ey can güllüğünün taze yetişmiş gülü! Ey bilgi ve anlayış dimağını kokularla donatan (oğul)! Yola çıkacaksan mutlaka Kâbe yoluna git. Kâbe şeref bakımından en büyük olan kutlu evdir. Rahmet ağacının gövdesi Kâbe; din ve devletin kapısı Kâbe'dir. Kâbe bir ışık, müminler çevresinde pervanedir. Kâbe, yüce göklerin sırrı; karanlık gecelerin kara elbiseli evi. Kâbe, cennet gül bahçelerinin meydanlığı; Kâbe, nur nimetleriyle dolu bir yiyecek sofrası. Kâbe, uzun boylu bir derviş, Hacerü'l-esved de onun belindeki bağ (kemer)dır. Kâbe, yaratılış cümlesinin noktası ve yeryüzünün misk kokan siyah benidir. Merve arazisi ve Safa'nın içler açan toprağı, gözler için birer sürme. Zemzem kuyusundan akan bengisuyu Allah'a isyankâr olanların temizlenmesine amade. Beytü'l-Harem toprağı yeryüzünün yüz akı; Zemzem ise âlemin yüzü suyu. "Lebbeyk" sedalarıyla yükselen nefesler göklere doğru peykler misali aşıp giderler. Bu ne ikbal, bu ne saadet ve ne mertebedir ki Allah'ın evini tavaf etme nimetine sahipsin. O halde tavafa layık yer üzerinde yürü ve yüzünü o mübarek makamın yoluna bir yaygı yap (yani başını secdeden kaldırma). Gönlünü Beytü'l-Harem mumu etrafında bir pervane eyle ve rızkını veren Allah'ın evini tavaf et. Arefe günü Arafat'ta günahtan kararmış defterler yıkanmış ve orada günaha esir olanlar azat olunmuştur. Rahmet dağında siyah ile yazılı rakamlar (günahlar) hep beyaza çıkar, günahlarla dolu amellerin kitabı yıkanıp paklanır. Mina sokaklarındaki alıcı ve satıcılar adeta günah verip sevap alırlar.

Velhasıl Kâbe, yüce insanların gönlüdür. Hacerü'l-esved de o gönül içindeki kara benek, süveydadır. Su ve toprak (balçıktan yaratılma insanlık) mertebesini unutmayanlardan ol. Kâbe'nin etrafını dolaşıp gönül üstüne gönül ol."


Kurban sunan ile kurban olan
Neşati Ahmed Dede, Edirne postnişini; Hilye-i Enbiya yazmış, iyi yapmış işini; on beş peygamberi, Adem'den ta İsa'ya, tasvir etmiş hakkıyla yolda kalmamış yaya; araştırmış kaynakları ziyade dikkat ile, inciler dize dize hepsini getirmiş dile; Mevlid gibi anlatmış birer birer söylemiş; bakınız İbrahim'e, İsmail'e ne demiş:

Hz. İbrahim'in hilyesi

Levn-i vechinden eden bast-ı kelam
Dedi gayetle sefîd idi tamam
Dahi olmuşdu küşade cebhe
Cirmi benzerdi heman kurs-ı mehe
Subh-ı sadık gibi bâ ziver-i tam
Lihye-i pâkı ağarmışdı tamam
Hem güler yüzlü idi hûb-manzar
Daim üşküfte idi çün gül-i ter
Hâlet-efzâ idi çeşmi o kadar
Bakmaya doymaz idi ana nazar
Yüzünün renginden söz açanlar, onun bembeyaz olduğunu söylerler.
Açık alınlı idi ve yüzü dolunaya benzeyen bir yuvarlaklıktaydı.
Mübarek sakalı sabah misali tamamen ağarmıştı.
Açılmış bir gül gibi her daim güler yüzlü ve yakışıklı idi.
Gözü o kadar güzeldi ki ümmeti ona bakmaya doyamazlardı.


Hz. İsmail'in hilyesi

Vechi nûrâni idi gâyetle
Pertev-endâz idi sad-behcetle
Dediler kaddine vâlâ-nazarân
Serv-i bâlâ-yı çemenzâr-ı cihân
Eyleyen kâmetini Sidre-nümâ
Eylemiş sînesini levh-i safâ
Hem bi-ilhâm-ı Hudâvend-i ecel
Arabî söyleyen oldur evvel
Ömr-i pâkin hıred-i sâl-i şümâr
Yüz otuz olmasına verdi karar

Yüzü ziyadesiyle nurlu olup çevresine ışık yayar gibiydi.
Yüce bakışlılar onun boyu için, "cihan bahçesinde uzun bir selvi" gibi yüksekti dediler.
Boyunu Sidre'ye benzeten Allah, göğsünü de saf bir ayna gibi yaratmıştı.
Allah'tan bir ilham vasıtasıyla, yeryüzünde Kur'an'ın diliyle konuşan ilk kişi oydu.
Uzun ömürler sürmüş bilge kişiler onun ömrünün 130 yıl olduğunda ittifak ederler.



BERCESTE
Uğrarsa yolun bâd-ı sabâ ger Haremeyn'e
Ta'zîmimi arz eyle Rasûlü's-sakaleyn'e


Ey saba rüzgarı! Eğer bir gün Mekke ve Medine'ye de yolun düşerse; İnsanların ve Cinlerin Efendisi'ne benim de dostluğumu, selamımı ilet ne olur!..

Laedri
 

Dil-şâd

Benim tedbirim, Sen'in takdirinden küçüktür.
İnci mercan yükün gelir

İnsanoğlu güzelliğe meftun yaratılmıştır ya, her cinsin içinden en güzeli seçmek ister. Üstelik de her cinsin en üzeli daima değerlidir.
Nadir olan bir güzelliğe ise bazen paha biçilemez. İnsanlık tarihi biraz da nadir olanı elde bulundurma mücadelesinin tarihi sayılabilir. Çünkü nadir bir güzellik her zaman insana güç verir, ayrıcalık verir.

İnsan, yüzyıllar boyunca tabiatta var olan taşların en güzellerini bulmuş, onları avucunun içinde tutarken kendinde bir güç hissetmiştir. Kadınların bu güzel taşlardan takılar yapmaları ise güçten ziyade güzelliklerine güzellik katma arzularının bir sonucudur. Eski Mısır hazineleri arasındaki takılar, bu taşların madenlerle (altın, gümüş vb.) birleştirildiğini bize gösterir. Milattan üç bin yıl önceki dönemlere ait Truva hazinesinden çıkarılan takıların çoğu altından iken, ikibin yıl öncesi döneme ait Alacahöyük kazılarından çıkarılan takılarda altınla birlikte taşlar kullanılmıştır.

Mücevher kelimesi şimdilerde değerli maddeden yapılmış veya işlenerek değerli hale getirilmiş süs eşyasını karşılıyor. Oysa eskiden mücevher deyince yalnızca taş anlaşılır ve altın, gümüş, platin, bakır vb. madenler yalnızca bu taşları barındırmak üzere işlenirmiş. Bölmeleme, mıhlama veya serpme tekniğiyle altın veya gümüş madenler içine yerleştirilen mücevherat zamanla kazınabilir özelliklerde işlenmiş ve madenlerden ayrı olarak işlem görmüştür. Kuyumculuğun geliştiği ortaçağdan itibaren mücevherat bilhassa Hıristiyanlık ritüellerinde önemli yer tutmaya başladı. Eskiden kralların ve sultanların kullandığı kıymetli taht, tac ve giysileri artık din adamları kullanır olmuştu. Bilhassa Hz. İsa ikonlarında kullanılan mücevheratla tezyin usulü daha sonra İslam kültüründe de yer etmeye, kutsal emanet mahfazalarında nadir mücevherler kullanılmaya başlanmıştır. Sevilen, değer verilen ve kutsal kabul edilen şeyleri süsleme adeti bütün dinlerde elbette vardı, ama bunun mücevher ile birleştirilmesi Hz. İsa'nın ümmeti tarafından başlatıldı. Sonraki dönemlerde değerli olan ile kutsal olan her zaman ve zeminde bir araya getirilir oldu.

Divan şiirinin Anadolu'daki ilk şairi sayılan Hoca Dehhanî bir mücevher ustası yahut bir kuyumcu değildi. Ancak o, sevgiliyi değerli kabul ettiği için ona mücevherleri layık görmüş ve şöyle demişti:

Gözün sadefinden nice dürdane dökersin
Şol dişi güher dudağı mercan ere umma


"Ey âşık! Gözünün sedefinden daha ne zamana kadar inci taneleri döküp duracaksın? Zannediyor musun ki böyle yapınca o dişi inci, dudağı mercan olan sevgiliye ulaşabileceksin!?.." Şair bu beyitte adeta okuyucusunun iki hususta dikkatini çekiyor ve bir şeyin farkına varılmasını istiyor. Birincisi incinin sedeften elde edildiği ve sedefin de değerli oluşu, ikincisi ise incilerin mercanla birlikte saklanması.

Eski hanımefendiler, inci ve mercanlarını akikten yapılan mücevher kutularında bir arada saklarlar, diğer mücevherleri ile karıştırmazlarmış. Bizce bunun sebebi, şairin farkına varmamızı istediği husus olmalıdır: Hem inci, hem de mercan denizden çıkartılır ve bir zamanlar canlı iken sonradan taşlaşmış olarak değer bulur. Şair ilk dizede inciyi, ikinci dizede mercanı anarak âşıkın (kendisinin) gözünü denize benzetmektedir ki okuyucu bunun farkına vardığı zaman onun sevgili uğruna ne derece çok (denizler kadar) ağladığını görmüş olacaktır. Bu da sevgilisinin ne derece güzel olduğunun delilidir.

Plastik takılar çağındayız ve bir zamanların mücevher tanımı içine giren zümrüt, pırlanta, elmas, inci, mercan, yakut, zebercet, firuze, la'l, yeşim gibi taşlar ile bunların kakıldığı gül yahut armudi küpeler, serpme taşlardan ışık ışık kırılan telkari veya savatlı zarif bilezikler, altın örme zincir zincir parıldayan halhallar, bilhassa zümrüt, inci ve elmasın renk uyumlarıyla bezeli sorguçlar, bilhassa saray kadınları için üretilen iki üç sıra mücevherli gerdanlıklar, yahut bir Kaşıkçı elması bize uzak bir mazinin erişilmez güzellikleri olarak görünüyor. Varsa yoksa Erzurum'un burma bilezikleri, Diyarbakır ve Trabzon'un hasır bilezikleri, Malatya işi burmalı hap gerdanlıkları... Tek taş pırlantalar da moda olmasa, taşlar hayatımızdan çekilip gitmiş gibi. Eskiden hiç olmazsa yeşim, akik veya zümrüt üzerine hakkedilmiş mühür yüzükler kullanılırmış. Karacaoğlan'ın "Telli turnam sökün gelir / İnci mercan yükün gelir..." dediği mücevher kervanları acep nerelere gittiler?

Mercan duası

Eski En'am kitaplarında ve dua mecmualarında karınca duası, ism-i azam duası gibi bir de mercan duası varmış. Bu duanın nasıl bir şey olduğu, neye yaradığı, hangi vakitte edildiği maalesef bilinmiyor. Ancak geriye kalan efsanesinden bir şirinlik muskası olduğu anlaşılıyor:

Vaktiyle bir sultanın çok sevdiği Mercan adlı bir cariyesi birden ölüvermiş. Yasa boğulan sultan, ölüyü yıkayacak kadına, "Kefenlemeden evvel beni çağırın son bir kez göreyim!" demiş. Yıkayıcı kadın cesedi soyarken saçları arasında bir muska ve muskanın içinde de bir mercan bulur. Bunu hemen kendi başına takar. İşini bitirince sultana haber verirler. Lakin sultan cariyesini o eski güzelliği yerine zenci kılığında görür. O sırada yıkayıcı kadını görüp derhal âşık olur ve nikâhlayıp alır.

BERCESTE

Nola candan olursa mübtelası
Ki la'li götürür mercan duası


Sevgilinin tutkunu canını feda etse ne çıkar; çünkü dudağı hiç durmadan mercan duası götürüyor (dudağı mercan rengindedir / dudağından mercan duası hiç eksik olmuyor).

Azizi
 
Tüm sayfalar yüklendi.

Hatırlatma

Lütfen alıntıladığınız içeriğin dış linkini değil içeriğin kendisini paylaşınız.Siyasi yazılar paylaşmamalıyız.Alıntıladığımız yazarın yazarını paylaşalım.Yayınlanan yazılardan divan sorumlu tutulamaz.

Benzer konular Forum Tarih
HCRTRMN Tarih 0 2K
Altınkalem Semih Okuma Salonu 1 4K

Benzer konular

xen

Üst Alt