İskender Pala'nın Köşesi...

Mecelle’nin söz konusu ettiği hükümler, o dönemde uygulanmakta olan İslamî hukuk düzeninin eseri olmakla birlikte günümüzün evrensel hukuk kurallarına da tamamiyle uymaktadır. Zaten bunun aksi de düşünülemezdi. Burada önemli olan husus, hukuku halkın anlayacağı ve kolayca öğreneceği hâle getirmek ve onu insanların vicdanlarına yansıtabilmektir. Çünkü yasaklar ve özgürlükler ancak vicdanlarda şekillenirse toplum barışından ve huzurundan söz edilebilir. Aksi takdirde polis gücüyle korunmanın esas alındığı bir zeminde neyin suç, neyin hak olduğunu bilmeyen kuru kalabalıkların kakafonisiyle savrulan insanların yaşadığı bir güruh ortaya çıkar. Mecelle-i Ahkâm-ı Adliye, gerek veciz ifadesi, gerekse formüle edilmiş kuralları sayesinde yüzelli yıl önceki insanları bu tür karmaşalardan koruyordu. Keşke bugün de, şöyle kuralları akılda kalan, veciz bir anayasamız olsaydı.

Aşağıda Mecelle’nin giriş bölümünü teşkil eden kısımdan bazı maddeler seçtik. Öğrenmek, bireysel ve toplumsal hukukumuz açısından son derece yararlıdır.

Bir işten maksat ne ise, hüküm ona göredir...

Şekk (şüphe) ile yakîn (kesin delil) zail olmaz (çürümüş olmaz).

Bir şeyin bulunduğu hal üzere kalması asıldır.

Zarar kadîm (sürekli) olmaz.

Beraat-ı zimmet (masumiyet) asıldır.

Kelâmda (sözde) asl olan mana-yı hakikidir (kastedilen anlamdır).

Meşakkat (zorluk) teysîri (kolaylığı) celb eder.

Zaruretler memnu (yasak) olan şeyleri mubah (yapılabilir) kılar.

Bir özür için caiz olan şey ol özürün zevaliyle (ortadan kalkmasıyla) bâtıl olur.

Mâni (engel) zail oldukta (ortadan kalkınca), memnû (yasak) avdet eder (geri döner).

Bir zarar kendi misliyle izale olunmaz (giderilmez).

Ehven-i şerreyn ihtiyar olunur (iki şerden iyiye yakın olanı tercih edilir).

Alması memnu (yasak) olan şeyin vermesi dahi memnudur.

Ezmanın (çağın) tagayyüriyle (değişmesiyle) ahkâmın (hükümlerin) tagayyürü inkâr olunamaz.

Asıl sâkıt oldukta (hükümden düşünce) fer’i (ayrıntı) dahi sakıt olur.

Bir şey bâtıl (geçersiz/yasak) oldukta, onun zımnındaki (alt birimindeki) şey dahi bâtıl olur.

Kelâmın imali (bilinenin söylenmesi) ihmalinden (susmaktan) evlâdır (iyidir).

Mükâtebe (yazışma) muhatebe (konuşma) gibidir.

Hatası zahir (açık) olan zanna (şüpheye) itibar yoktur.

Tevehhüme (kuruntuya) itibar yoktur.

Kişi ikrariyle (sözüyle) ilzam olunur (sorumlu tutulur).

Külfet nimete ve nimet külfete göredir.

İskender Pala (Bir köşe yazısından)
 

Dil-şâd

Benim tedbirim, Sen'in takdirinden küçüktür.
Bitmeyen kavga

Fuzulî üstadın Fars diliyle yazdığı Rind ü Zahid adlı bir kitabı vardır. Zahid bir baba ile rind bir oğlun seyahat hikâyesinin anlatıldığı eserde zahir ile batın, sevap ile günah, mağfiret ile masıyet, hakikat ile mecaz, suret ile derun gibi zıt fikirler tartışılır.
Zahid, dinin emrettiği şekilde yaşayan ve bakış açısını dine göre düzenleyen bir kişilikte olup görünüş (temsil), sevap (vicdan), mağfiret ve hakikati savunurken rind hep onun dediklerinin tersini yapar, meyhaneyi över, hakikati mecazda görür (sembollere sığınma), batın (kişisellik) yanlısıdır, babasının günah saydığı şeyleri çekinmeden işler vs. Ona göre mademki dünya fanidir, öyleyse fanilik diyarında akıllı ile deli birdir. Denizin dibinde durduktan sonra inci tanesi veya taş olmanın ayrımı yoktur. İyilik, kötülük mefhumu ortadan kaldırıldığında da meyhane ile mescit arasında fark kalmaz.

Rindlik düşüncesi tarikatların ortaya çıkış ve yayılma çağında eski İran'a ait Pers-Zerdüşt kültürünün etkisiyle tasavvufa sızmış olup zamanla bazı sufi düşüncelerinin kalendermeşrepliğe meyleden bir yapı kazanmasına yol açmış, dini bütün müminlerin tavırlarını küçümseyen bakış açılarını üretmiştir. Batınî-Melami meşrepli sufiler tarafından benimsendikten sonra kendine bir özgürlük alanı da oluşturmuştur. Buna mukabil Sünni tarikatlarda revaç bulmadığı gibi temsil de edilmemiştir. Ancak gerek klasik şiirdeki tasavvuf neşvesi, gerek Batınî tarikat nefeslerindeki semboller dünyası, hemen her şairin kendini zahid (= kaba sofu, zahir ehli, dış görünüşü önemseyip dini sakaldan cübbeden ibaret gören) kimliğinin dışında bir rind olarak görüp göstermesine kapı aralamış, şiirlerde zahid tiplemesi, neredeyse koyu dindar bir insan portresine büründürülüp alaya alınmıştır. Buna divan şiirinin güzeli en güzel, çirkini en çirkin gösteren mükemmeliyetçi tavrı da çanak tutmuş, yüzyıllar boyunca şairler zahidi kötüden kötü, rindi ise iyilerin iyisi yapabilmek için -kasıtlı veya gaflet ile, bilerek veya saf kalplilikle- çırpınıp durmuşlardır. Şimdi o beyitlere bakanlar rind ile zahidi kanlı bıçaklı sanabilirler. Çünkü zevk ehli olup dünya nimetlerine sırt çevirmeyen pek çok şairin kendilerine günah fikrini hatırlatan her kişiye "zahid" damgası vurmaları gayet kolay idi. Üstelik kendisine günahı hatırlatan adam da kamil bir mümin olmayıp eksiklerle (mevki ve makam hırsı, sakal-cübbe kaygısı, dış görünüşe önem verme, cenneti anlatmaktan ziyade cehennem ile korkutma vs.) doluydu. Sonuçta rind şair, dinin kurallarına uymakla birlikte riyakârlığı her halinde ortaya dökülen miskin ve zavallı bir adamın imanını taşımak yerine kendini açıkça ortaya koyarak "İç bade, güzel sev, var ise akl u şuurun" makamında pervasızca bağırmayı yeğledi. Tabii iş bununla kalmadı; ötekinin eksikli olması, berikinin sesini yükseltmesine de daima fırsat tanıyordu. Artık dünyaya itibar etmediğinden, olayları gönül gözüyle görüp değerlendirdiğinden, her türlü baskıya karşı çıktığından, disiplin ve kural tanımadığından, bütün bunları da yenilikçilik, ilerleme ve hoşgörü adına yaptığından bahisle herkesi kendisine imrendirmekten geri durmadı. O kadar ki, bu sahte tavır, zamanla dinin kurallarına uymamayı telkine kadar (Harabat ehline duzah azabın anma ey zâhid) vardı. Hatta dinin emrettiği zekatın içki cinsinden verildiği, veya illa zekat verilecekse içkinin de zekatının verildiği diyarlara gitmeye özenildi (Zekat-ı mey verilir bir diyare dek gideriz).

Bütün bunlar olurken rind hep aktif idi; elinde kalem, iletişim kuruyor, anlatıyor, yazıyor, insanları öyle etkiliyordu. Zahid ise hep sünepe idi; büyük bir cahillik içinde yalnızca din kitaplarına gömülmüştü ve başını kaldırıp çevresinde dönen oyunları görebilecek durumda değildi.

Rindler ve zahidler gökkubbenin altından hiç kaybolmadılar!.. Biri hâlâ Ömer Hayyam, diğeri hâlâ Cinci Hoca rolünde... Ve toplum vicdanı, kalem ve iletişime sahip rol modellerin sahteliğini idrak etmediği sürece zahid daha çooook dayak yer!..
 

Dil-şâd

Benim tedbirim, Sen'in takdirinden küçüktür.
Semender


Semender

Klasik şiirimizde rindlik düşüncesini anlatan sayısız beyit bulunabilir, hemen her şairin farklı bir rindlik tanımı olduğunu anlayabilirsiniz. Bana göre en isabetli tanımlardan biri Muallim Naci'nin şu beytinde gizlidir:

Hayli dem pûşîde oldun ben gibi bir âteşe
Ey abâ-pûşum semendersin ki sûzân olmadın


Şöyle demek olur: Ey sırtı abalı dolaşan! Sen mutlaka semender olmalısın!.. Çünkü benim gibi birinin ateşine nice zamandır örtü durumundasın (benim sana olan aşk ateşimi gizleyip bilmezden geliyorsun)

Şöyle de demek olur: Ey sırtı abalı dolaşan! Nice zamandır benim gibi bir ateş topuna yakınsın (benim ateşimi taşıyorsun), ama yanmıyorsun!.. Yoksa semender dedikleri sen olmayasın?!..

Burada rind, "aba-pûş (abaya bürünüp kendini gizleyen)" kelimesinde gizlidir. Çünkü bütün düşüncelerini, bütün görüntüsünü, bütün fikirlerini örtüp kendine saklayarak dünyayı hiçe sayan rind, bir aba içinde yaşar. O aba onun için bir zırhtır ve dünya ile alakasını (dünya nimetlerine düşkünlüğü) keser. Rindin o zırhında (abasında) gerektiğinde bir ateşi örtecek manevi güç vardır. O güçten dolayıdır ki parmakla gösterilip imrenilir.

Beyit şiirsel anlamıyla, bizim dikkatimizi iki hususa çeker: İlki, şairin aşktan dolayı salt bir ateşe dönüştüğü (çünkü bu derece şiddetli ateş ancak o derece güzel bir sevgili uğruna yanmakla olur), ikincisi de semenderin bir aba ile ateşi kuşatıp kendini koruduğudur. Semender (batıda salamandr), ateşe girdiğinde bir sıvı salgıladığı için yanmayan, denize girdiğinde de batmayan efsanevi bir hayvan imiş. Güya salgıladığı sıvı bir zırh, bir aba gibi bedenini kaplar ve temas ettiği ateşten etkilenmezmiş.
 

sayih

Divan Üyesi
Ynt: İskender Pala'nın Köşesi...

Dil-şâd' Alıntı:
Semender (batıda salamandr), ateşe girdiğinde bir sıvı salgıladığı için yanmayan, denize girdiğinde de batmayan efsanevi bir hayvan imiş. Güya salgıladığı sıvı bir zırh, bir aba gibi bedenini kaplar ve temas ettiği ateşten etkilenmezmiş.

Çok ilginç ???
 

Dil-şâd

Benim tedbirim, Sen'in takdirinden küçüktür.
Evet ilginç :)

sayih' Alıntı:
Evet bu canlıya ait birçok ilginç ayrıntı var. Adaptasyonu güçlü bir hayvanmış. Vücudunda bulunan bazı salgılar yardımıyla ateşin içinde kalabilmesinin yanında su altında da dakikalarca kalabildiği, hatta toprağın içinde bile günlerce hareketsiz yaşayabildiği söylenir.

Bütün bunlara rağmen savunma mekanizmaları hiç gelişmemiş.  Rahatlıkla ele alınabildiğini hatta canını acıtsanız bile tepki göstermediği söylenir.
Bununla ilgili şöyle bir efsane olduğu rivayet edilir:
Semender bir bedenin dünyayı yaratan ateş yandığında kopan yarısı olarak görülür. Diğer yarısı da akreptir. Akrep ki savunma mekanizması oldukça gelişmiş, en ufak etkiye ölümcül tepkilerle karşılık veren bir hayvan olup, adaptasyon konusunda oldukça zayıftır. Aynı efsanede, semender umuttur, yaşamı devam ettirmek için elinden geleni yapar. Akrep ise umutsuzluktur, ateşin sönebilme ihtimalini bile göz önünde bulundurmadan kendini öldürür, onun görevi diğer yarısını gelen tehlikelere karşı korumak, savunmaktır. Bu iki hayvanın birleştiğinde mükemmel canlıyı oluşturacağına inanılır.

Bu küçük bilgilerden sonra biz yine edebiyattaki kullanımlarına dönelim:

Ateşde karar eyledi gerçi ki semender
Suz-i dil ü can ruk’asına olmaya hamil
                                      Avnî

(Semender, aşkın gönlü ve canı yakan gömleğini giymemek için ateş içinde yaşamaya karar verdi )

***


Gül ateş gülbün ateş gülşen ateş cuy-bar ateş
Semender-tıynetân-ı aşka bestir lale-zâr ateş
                                              Şeyh Galip

(gül , gül bahçesi , gül fidanı ve nehirler ateş olup yanmaktadırlar, semender yaratılışlı aşıklara lale bahçeleri bir ateş olarak yeter, aşıklar ateş içinde yanarlarken onlara herşey ateş gibi görünür.)
 

Dil-şâd

Benim tedbirim, Sen'in takdirinden küçüktür.
Bir takvime sahip olmak

Fatih'in vezirlerinden ünlü şair Ahmet Paşa bir gazelinde,Ey kamer-tal'at kaşın kavsin görüp takvîmdeAy başında fitne var deyü müneccimler yazarbuyurmuş.
Aşağı yukarı, "Ey yüzü dolunay gibi parlayan sevgili! Müneccimler, o dolunayın üzerinde senin kaşının kıvrımını görünce takvimlerine, "ay başında fitne var" diye bir açıklama yazdılar." gibi bir anlam içeren bu beytin derinliğini anlatmak bir hayli zor. Nedenine gelince:

İnsanoğlu güneşin, ayın ve yıldızların hareketlerine bakarak en ilkel dönemlerden itibaren zamanı ölçmeye ve dilimlere ayırmaya çalışmış, bunları taş üzerine, ağaç gövdelerine çentikler atarak zapt etmiş. Bilgilerimize göre Sümer'de takvim yoktu, Mısır ve Babil'de her saltanat döneminin yılları ayrı ayrı sayılırdı, eski Yunan'da kuşak zaman (1 kuşak şimdiki 27 yıl) kullanılmıştı ve ilk düzenli, bilimsel takvimi Romalılar hazırlamıştı. Roma'nın kuruluşunu başlangıç kabul eden bu takvime göre Hz. İsa 753. senede doğmuştur. İsa'nın doğumundan 45 sene evvel Jullius Sezar bu takvimi İskenderiyeli Suzijen'e yeniden tedvin ettirdi ve Jullien takvimi adıyla kullanılmaya başlandı. Bu takvim hesabına göre 128 senede bir gün artıyordu ve 1582 yılında Papa 13. Gregovar bu hatayı düzeltecek yeni bir takvim hazırlattı: Gregoryen Takvimi. Hz. İsa'nın doğumunu esas alan bu takvim bütün Hıristiyanlık âlemince kabul gören Miladî takvimdir.

Tarih boyunca Kalde, İbranî, Mısır, Kıpt veya Çin takvimleri gibi Türklerin de bir takvimleri vardı: Oniki Hayvanlı Türk Takvimi. Buna göre sıçan (sıçgan), sığır (ud), tavşan (tavışgan), ejder (lu), yılan (ılan), at (yunt), koyun (koy), maymun (biçin), domuz (tonguz), pars (bars), tavuk (tabuk) ve köpek (it) yılı birbirini takip eder ve her günde gece ve gündüz olmak üzere onikişer çağ (saat) bulunurdu.

Osmanlı çağında atalarımız Rumi (Malî) ve efrencî (Miladî) takvimleri bilmekle birlikte resmi işlerde daima hicrî (kamerî) takvimi kullanmışlardı. Açık gök altında her yerden izlenebilen ayın hareketleri esasına dayalı olan bu takvim Hz. Ömer'in hilafeti zamanında kabul edilmiştir. Ashaptan bazıları ilk vahyi, bazıları Hz. Muhammed'in irtihalini yıl başlangıcı olarak teklif etmişlerse de Mekke'den Medine'ye hicretin milat olma görüşü ağırlık kazanmış ve o yılın on yedinci hicret yılı olduğu kabul edilmişti. Bu takvime göre yıl, her bir ay diliminde 28 veya 29 gün itibarıyla 354 küsur gün olarak hesaplanmıştır. Gök cisimlerinin nadiren görüldüğü Batı toplumlarınca kullanılan ve ayların 30 ve 31 gün olduğu miladi takvime göre hicri takvim, her yıl devlet lehine on günlük bir nispî kazanca imkân veriyordu.

Şimdi gelelim meselenin başka bir boyutuna:

Bir milletin takvimi onun tarihi demektir. Takvim bize geriye doğru düşünme imkânı verir ve kodlarımızın derinliğini, sağlamlığını, kadimliğini gösterir. Mesela Çin bizim on iki hayvanlı takvimimize benzer bir takvim kullanır ve bir Çinli bu geleneksel takvim sayesinde on beş bin yıl geriye doğru kendi tarihinin sınır taşlarını hatırlar, söz gelimi sekiz bininci yılda milletinin başına gelenleri hafızasında tutar. Bu ona kimlik verir. Yahudiler 29 veya 30 günlük ayları olan ve bir yılı on iki, bazen on üç ay süren bir kameri takvimi altı bin yıldır kullanırlar. Bu onların genlerinde geçmişe doğru bir aidiyet hissini ayakta tutar ve tarihi unutturmaz. Japon takvimi Şinto kaç bin yıldan beri hâlâ aynıdır ve bir Japon bununla gurur duyar. İmdi, bu takvimlerin Miladi takvime göre çok kullanışlı olduğu söylenemez, ama hiçbir Yahudi veya Japon bunu değiştirmeyi düşünmez. Üstelik değiştirmedikleri sürece dünya milletleri arasında geri kaldıkları, çağdaşlıktan uzak düştükleri fikrine de kapılmazlar. Onlar bilirler ki takvim değiştirmek, hafızayı değiştirmektir. Sanki zamanı bir yerinden yırtıp asıl parçayı saklamak gibi... Takvimi değiştirdiğiniz vakit kimliksiz, tarihsiz, hafızasız bir millet olma tehlikesi vardır. Çünkü o zaman size kimlik veren geçmiş olayları kendi medeniyet birikiminize göre değil, kabul ettiğiniz yeni takvime göre anlamlandırmaya başlarsınız. Hatırladığınız tarih ve geçmiş, sizin yaptığınız tarih değildir artık. Siz orada etken konumdan edilgen hale düşersiniz ve tarihsel başarılarınız, icatlarınız, keşifleriniz, dünyaya yaptığınız katkılar hep yeni takvimin sayfalarına işlenir. Mesela Konstantinepol 857'de değil 1453'te fethedilmiş olur ve tabii "Belde-i Tayyibe" fikri aradan kalkıverir. Ayasofya algısı Eyüp Sultan algısından önde durur ve İstanbul'un Konstantinepol kimliğini baskın kabul etmeye hazır hale gelirsiniz. En basit tanımıyla Hicret'ten koparılıp Noel'e bağlanır, Noel kutlamaları için özel ve tüzel hazırlıkları arttırırsınız. İşin ilginç yanı bu değişikliği de laiklik adına yapmış, Hicri takvimden kaçıp Gregoryan takvime kapılanmışsınızdır. Hak Peygamber'den kaçıp Papa'ya sığınmak yani...

Şimdi gelin, bir de, kendi atalarınızdan yadigâr kalmış şu dizeleri anlayamıyoruz diye şikâyet edin!..

Ey kamer-tal'at kaşın kavsin görüp takvîmde

Ay başında fitne var deyü müneccimler yazar

Bu beyitte nelerin anlatıldığını merak ediyor musunuz?!.. Açın bir ansiklopediyi, bir tarih sözlüğünü, bir bilimsel araştırmayı, eski takvime göre dolunayın evrelerini, kavis haline gelişini, ay başında incelip hançere döndüğünü, astrolojide yükselen burçları, fitne çıktığı vakit yapılacakları, müneccimlerin ne işlerle uğraştıklarını ve müneccimbaşılık müessesesini, rasathaneleri vs. okuyun, okuyun, okuyun... Oniki hayvanlı Türk takvimini kullanıyormuş gibi Ötüken'e kadar, hicri takvimi kullanıyormuş gibi Hira'ya kadar okuyun. Ancak o vakit miladi takvim bizim için anlam kazanacak.

BERCESTE

Şeb-i yeldayı müneccimle muvakkıt ne bilür

Mübtelâ-yı gama sor kim geceler kaç saat

En uzun gecenin hangisi olduğunu ne zaman ayarcıları, ne takvim hazırlayanlar bilir!.. Gecelerin kaç saat olduğunu sen asıl gam müptelasına sor (uzun gecenin ne demek olduğunu ancak o bilir).

Sâbit
 

Dil-şâd

Benim tedbirim, Sen'in takdirinden küçüktür.
Kalplerimizi örte örte...

Tasavvuf ve aşk konularının ünlü şairi Molla Camî (1414-1492), hemen pek çok şiirinde vahdet-i vücûd felsefini işlemiş, bıkmadan usanmadan Allah aşkı ile insanî aşk arasında geçişkenlikler gösterip yaşadığımız evrenden hayal edilen evrene, beşeriyet aleminden İlahî aleme doğru yollar, kestirme veya dolambaçlı yollar göstermeye çalışmıştır. Gazel ve mesnevileri yanında rubailerinin de konusu hep aşk ve tasavvuf olmuştur bu yüzden.

Aşkın İlahî boyutunda âşıkın hedefi, sırasıyla, vahdet makamına ulaşması, orada hakiki varlığa erip yok olması, sırra ermesi ve yoklukta var olması; belki Bir ile birlik olmasıdır. Burada önemli olan aşk yolunun doğruluğunu bilebilmek, aşk zannedilen şeylerden öte bir güzelliğe yönelmek, belki sufilerin sıkça andıkları "Allah insanı kendi suretinde yarattı" hadisinin gereği olarak her nereye bakılsa gerçek güzelliğin görüleceği bir yola girebilmektir. Çünkü sevgilinin varlığı insanın içini kapladığı zaman sevgiliden başkasına karşı şuur kaybolur; akıl fenâ bulur (yitirilir) ve bütün mertebelerde görünen, yalnızca sevgilinin güzelliğinin bir derecesi olur. İlahî aşkta bu mertebeler Allah'ın güzellik ve kemalinin akseden nuru olarak tezahür eder. Bu mertebelere erenler, o sevgiden gıdalanır veya o nurdan güzelleşirler. Yani artık âşıkın görüşü, sevgilinin görmesinin eseri olarak karşımızdadır. Itlak (özgür ve azade oluş) makamından tenezzülen mukayyetlik (ilgi) sahasında tecelli eden Sevgili, gerçekte bütünden parçaya (küll'den cüz'e) gelmiş, bunun için de taayyüne (görünürlük) girmiş olur. Taayyünün ilk adımı vahdet (birlik) ise, ikinci adımı hiç şüphesiz vahidiyettir (bir oluş). Yine sufilere göre vahdet ile vahidiyet arasında Hakk'ın zatında olan her şey görünürlük (taayyün) kazanıp âşıkın dünyasına yansır. Böylece âşıkın bütün aşk macerası, külli taayyünler (cins ve türlerin görünürlüğü) ile cüz'î taayyünler (kişisel ve özellerin görünürlüğü) arasında yaşanacaktır. Aşkın gerçeğine ermek isteyen âşık, bu taayyünleri kaldırıp perdeleri açtıkça bir gömlek daha değer kazanır bir derece daha yükselir. Söz konusu taayyün sürecini daha iyi anlayabilmek için Molla Camî'nin rubailerine müracaat edelim. Diyor ki;

"Yanakları gül kokan gonca dudaklıya, "İşveli güzellerin yaptığı gibi her daim yüzünü örtmesen!" dedim; gülümsedi ve "Ben dünya güzellerinin aksine örtü ile görünür, örtüsüz gizlenirim!" cevabını verdi.

*

Sevgilim yüzünü göstermek istemezse eğer, elbette yüzünün örtüsünü kaldırabilecek yoktur. Güzelliğin göründüğü yerde ise bütün cihan örtü olsa ne önemi var!..

*

Kâh gül renkli yanaklardan görünür; kâh inci dizilerinden gülersin. Ey Sevgili! Sen bir perde ile örtülü olduğun halde bu kadar biçimli ve güzelsin; ya bir de perdesiz görünseydin?!..

*

Güzel endamları, güzel yüzleri, veya büklüm büklüm saçları olanların peşine ne diye düştün... A şaşkın; dört bir yanında mutlak güzellik parıldarken ya ne yapacaksın mukayyet güzelliği?!.."

Ne dersiniz; gittikçe maddeleşen şu dünyada, galiba açık tutmamız gereken gönüllerimizi birkaç kat örtülere bürüdük de Sevgili'nin ayan beyan güzelliğini göremez olduk ha!?... Vuslat, bütün örtülerin kalktığı, bütün perdelerin yırtıldığı yerdeydi oysa ve orada artık âşık diye bir şey yoktu, yalnızca sevgili vardı. Dünyada hiç kimse çalışıp çabalamakla vuslat hazinesine erişemedi; ama garip olan, hazineye erişenler yine de çalışıp çabalayanlar oldu. Hani dağlarda her koşan, aslan yakalayamaz; ama aslanı yakalayan da yine ardından koşandan başkası değildir. Belki her seven âşık olmaz; ama her âşık mutlaka severek işe başlamaz mı!?. Öyleyse sevmek, perdeleri kaldırmak için bir ilk adımdır, işte o kadar!.. Gerisi uzun bir yolculuk... Son noktada âşık, yine Camî diliyle "Aşkından başka arzum ve hevesim kalmadı. Yanmakta olan ateşe düşmüş çöp gibiyim. Kimse benim varlığımdan (benliğimden) nişan bulamaz; çünkü benden geriye ödünç kullandığım bir ismim kaldı." diyecek ve artık var olacaktır.
 

Dil-şâd

Benim tedbirim, Sen'in takdirinden küçüktür.
Gazze ölüyor

"Dua da bir ibadettir."
Müsned, IV, 267, 271, 276
Gazze'de bebekler ölüyor...
Gazze'de anneler ölüyor...
Gazze'de soykırım kol geziyor...
Gazze ölüyor ve dünya seyrediyor.
Çareler tüketilmiş, çareler çaresizliğe dönüyor...
İslam ülkeleri suskun... Vicdanlar suskun... İnsanlık suskun...
Gazze'de çare başka yollarla bulunmalıydı, buna inanıyorum. O başka yolların neler olduğunu herkes biliyor; olmadı, olamadı...
Gayretler yetmedi... Belki bir müminin duası yeter diye eski bir dua bahsini, Kırk Güzeller Çeşmesi'nden alarak yeniden sizlerle paylaşıyorum. Amin, amin..
*

Geceydi... Kurşun sesinde bir cenin duaya durmuştu...

Gönülden ve gizlice... Sakınarak ve umarak... Israrla ve devamlı...

Söz değil, bir hâl... Söze hükümran mecal... Kelebeklerin kanadı gibi titrek, seher bülbülünce zeyrek...

Dünyanın eşiğinden öteye akıştı o dua; gaflet perdelerinden öteye bakıştı o dua. Denizleri dolaşan katreler gibi, tesbih tesbih dökülen taneler gibi.

Yıldızlar tutar açılan elleri, şafaklar öper deyen dilleri. Umutların ritmiyle atan nabızda gizliydi, gönüllerin teliyle çalan sazda gizliydi.

Tevbeleri izleyen gözyaşıydı dua, her işte bir hayrın başıydı dua. İlahî yazıların gizemli şifresiydi; yoldaşın yoldaşa gülen çehresiydi.

İçten içe bir niyazdı o, gelinlik giyside beyazdı o. Bağırlar yakan közler de, söylenmeyen sözler de...

Geceydi... Kurşun sesinde bir cenin duaya durmuştu ve çoğaltmıştı çığlıklarını...

Dua savaşa giderken, dua düğün ederken. Dua yağmur yağmurdu, dua tuzdu, hamurdu... Ağlarken de, çağlarken de... Dua babadan oğula, dua azdan çoğula... Dua belalar def'i, dua makamlar ref'iydi... Allah kulunu dinliyor gibiydi dua, sebiller suyuna inliyor gibiydi... Dayanılmaz dertlerden, düşmanı sevindiren felaketlerden; başa gelen fenalıklardan, sese hasret tenhalıklardandı...

Geceydi... Kurşun sesinde bir cenin duaya durmuştu...

O dua idi ay aydın karanlıklardan, o dua idi yıldızlara karşı aydınlıklardan... Dua yıldırım akışlıydı, dua cemale bakışlıydı... Söylemesi imkânsız bir şeyler içindi, hüzzamı hüzün dokuyan neyler içindi... Dua ölüm kadar özeldi, dua ölüm gibi güzeldi...

Duası olmayanın ola mı umudu; duaya durmayanın kala mı sûdu? Duadan ayrılsa kul mu kalır, insan mı kalır; duadan özge eylül mü kalır, nisan mı kalır?

Gelin dua edelim, Hakk'a gidelim. Mavi bir şeyler girsin hayallerimize, aklar ve yeşiller vursun hallerimize. Zaman ve mekânı bahşedelim süveydalarımıza, sevdalarımızı nakşedelim zamanlar ve mekânlarımıza.

Kabul olunmayacak duadan O'na sığınarak gelin dua edelim, düşelim yollarına görüşelim, varalım illerine yalvaralım.

O vermek istemeseydi istemeyi vermezdi bize; O sevmemizi istemeseydi sevmeyi istetmezdi bize.

İsteyebilmeyi istemekler nasip et bize Allah'ım; sevebilmeyi sevmekler nasib et! Nasib et de sular canına kadar çekilenlerin, feryadı mabet mabet dikilenlerin... Çığlıkları boğazlarına yürüyenlerin, geceyi kurşun kurşun sürüyenlerin... Vatanında özgürlükten koğulanların, gözyaşlarında acıyla boğulanların... Can sermayesi savaşta bitenlerin, cananı kurşun kurşun yitenlerin... Duası kabul olan insanların ve cinlerin, sesi çığlık çığlık olmuş ceninlerin kalplerindeki istemeleri iste, çaresâz ol çaresizlere...

Allah'ım! Gönlümüzde olanı hakkımızda, hakkımızda olanı gönlümüzde eyle. Rahmetinden umut kestirme Tanrı'm!.. Sevginden taşra fırtınalar estirme Tanrı'm!.. Zulme kimseyi giriftâr tutma ey Rab! Zalim elinde kulunu unutma ey Rab!..

Elini kalbime koy, duy beni Tanrı'm!... Kırık bir kalp en iyi parçam...
 

Dil-şâd

Benim tedbirim, Sen'in takdirinden küçüktür.
Ynt: Gazze ölüyor

GAZZE İÇİN


[size=10pt]Gazze!.. Ey Ebubekir'in sesiyle şehadeti yankılanan belde!.
Ey İmam Şafiî'nin doğduğu toprak! Ey kurak iklimlerde bereket yeşerten vadi!..
Ey milyonla Haçlı ayakların çiğnediği ve kahraman Selahaddin'in kurtardığı vilayet!.
Sen ki kadîm Mısır'ın kapısı, sen ki Yavuz Sultan Selim'in sancağıydın!.
Sen hac yolumuzdaki durak; sen sürre alayımızın emin vadisi!

Sen ey Gazze!
Bu toprakların çocukları senin için dalga dalga şehit düştüler.
Tarihten tarihe, çağdan çağa, devirden devire tam dört yüz yıl (1517-1917) tekrar tekrar şehit düştüler.
En çok da, en sonunda şehit düştüler ve son asker de son nefesini verdiği gün sana ağlayacak kadar bile gücümüz kalmamıştı.

Gazze!
Ey en acı günlerini en son yaşayan şehir!
Zalimler, vahşiler, haydutlar elinde kaldın. Senin için bir şey yapamadık, yapamıyoruz!..
Bir duamız var sana dair. Elimizden gelen bu!..
Ve bir de verebileceğimizi vermek!..
Maldan ve candan... Bugün imtihan günü!..
[/size]
 

Dil-şâd

Benim tedbirim, Sen'in takdirinden küçüktür.
Sevgilidir, nazlanır...

Türk Edebiyatı'nda Sebk-i Hindî'nin (Hind Üslubu) hemen bütün özelliklerini şiirine yansıtan ve sanatını bu tarz ile oluşturan en önemli şairlerdendir Nailî Mustafa (ö.1666).
Halvetîliğin çeşitli öğretileriyle de süslediği şiiri zengin bir altyapı yanında geniş bir hayal yelpazesiyle gözler kamaştırır. İşte bir gazelinin matla (başlangıç) beyti:

Bîgâne-i mahabbetün olmaz gam-âşinâ
Ey dâğ-ı derdin eylemeyen merhem-âşina


Bu beytin ilk dizesindeki "olmaz" sözcüğünü şair hem kendinden önceki kelime grubu ile (Bîgâne-i mahabbetün olmaz;), hem de kendinden sonraki kelime grubu ile (...olmaz gam-âşinâ) diyerek iki taraflı okumaya uygun söylemiştir. Belağat (retorik) ilminde buna sihr-i helâl (helal olan büyü) denilmektedir. Buradan yola çıkarak beytin anlamı ilk okunuşa göre "Ey derdinin yarasını merheme âşina etmeyen (yaraya merhem sürmeyen) sevgili; gama âşina olan biri, elbette aşkının yabancısı değildir." şeklinde, ikinci okuyuşa göre de bunun tam tersi sayılan "Ey derdinin yarasını merheme âşina etmeyen sevgili; aşkının yabancısı olan biri, gamın ne olduğunu biliyor sayılmaz." şeklinde anlaşılır. Nailî, ikinci dizeye de aynı biçimde bir çift anlamlılık vermiştir: "Ey derdinin yarası merhem ile tedavi edilemeyen sevgili..." ve "Ey derdinin dağlama yarasını merhem diye âşıkına sunmayan sevgili...". Birinci durumda sevgilinin açtığı yara mücerred (soyut) olduğu için (gönül yarası), maddi bir ilaç sayılan ve yaraya üstten sürülerek veya oğuşturularak tatbik edilen merhemin ona çare olmayacağı; ikinci durumda ise âşıkın derdinin devası olarak yine sevgiliye ait derdi (gönül yarasına daha fazla aşk acısını) istemesi (yani az acıyı daha çok acı içinde boğma arzusu) söz konusudur. Hani Fuzuli'nin "Aşk derdiyle hoşem el çek ilacımdan tabîb" dediği veya "Dertleri zevk edindim..." diye başlayan şarkının güftesinde olduğu gibi. Şimdi bu iki dizenin ikişer anlamını çapraşık olarak yer değiştirttiğimizde beytin dört farklı anlamıyla karşılaşılır ki bu, Sebk-i Hindî'nin derinlere, daha derinlere anlam yükleyen özelliklerinden biridir.

Beyitte derdini veren ama dermanını vermeyen bir sevgiliden, yani aşkın manevi yarası olan gam ve acıya, maddi merhem bile vermeyen (kendini göstermeyen) sevgiliden söz edilmekte ve biraz sitem, biraz yakarış ortaya konulmaktadır. Bu durumda beyitte sözü edilen muhabbetin İlahî aşk, sevgilinin de Allah olduğu hemen anlaşılır. Sâlik veya kul (=âşık), aşkından dolayı çektiği acı ve kederler ile olgunlaşacak, aşk içinde yolculuk yaptıkça dünyadan sovuyacak, masivayı terk edecek, gönlünü Sevgili'den gayrı her şeye kapatıp kendini temizleyecektir. Zaten gerçek aşk da, sevenin kendini Sevgili'ye adamasından öte nedir ki?!. Âşık her şeyiyle Sevgili'ye yönelecektir ki Sevgili'nin ilgisini ve sevgisini kazansın. Öyle ki, gam çekmeye alışmamış birinin Sevgili'den iltifat umması abestir. Bunu tersinden söyleyelim; aşkı olmayanın derdi de olmaz. Sevgili'nin bîgâneliği ancak âşıkın âşinalığı içindir (tezat); yoksa Sevgili'nin âşıka ihtiyacı mı var!?..

Hele düşünün bakalım; Sevgili, her yalvarışınızda size istediğinizi hemen veriyor mu?!.. Vermeyişi sizi sevmediğinden mi, yoksa O'na olan sevginizi çoğaltmanız için mi?!.. Daha fazla yalvaran bir âşık olmak aşk işinde derece kat etmeye vesile midir!?..

Berceste

Muskan maraz-ı aşka ilac eylemedi hiç
Ey şeyh-i keramet-fürûş ez de suyun içi


Sabit

Ey etrafa keramet satan şeyh! Yazdığın muska aşk derdime hiç çare etmedi, var o muskayı şimdi ez de suyunu iç!

Eski deyimlerden

Eskilerin, söyleyecek söz bulamama durumunda kendini ele vermemek için, güya çok yüksek bir alim tavrıyla kullandıkları bir deyim vardır: "Mehâbe ya seydî!"

Vaktiyle irfan meraklısı bir zatın konağına edebi, ilmî, siyasî adamlar dolar taşar, burada sabahlara kadar derin sohbetler edilirmiş. Fikir adamlarından şairlere, sanatçılardan nüktedanlara herkes bu konakta yer içer, güzel vakit geçirirlermiş. Bir gün meclise, başında kocaman kavuğu, belinde diviti, koynunda kitabı ile kerli ferli bir yabancı gelmiş. Kılığına kıyafetine, gösterişine ve kendisini satışına bakarak onu ta baş köşeye oturtmuşlar. İzzet ü ikram ile mecliste dinî, edebî, siyasî bahisler ortaya konup değiştirildikçe herkes bu adam ne söyleyecek diye bakarlar, ancak o hiç ağzını açmazmış. Yaptığı iki şey, yemek ve dinlemek. Nihayet ev sahibi sormuş:

- Efendi, zât-ı fâzılâneleri bir şey buyurmayacak mısınız?

Adam zeki. Şekline bakarak kendisinden ilim ve irfan bekleyenleri şaşırtacak şekilde kavuğunu, divitini ve kitabını işaret ederek demiş ki:

- Mehâbe yâ seydî, benimkiler mehâbe!..
 

Dil-şâd

Benim tedbirim, Sen'in takdirinden küçüktür.
Nakş-ı dilkeş...

Sebk–i Hindî denilen klasik şiir akımının temsilcilerinden, Nâilî Mustafa Çelebi (ö.1666) bir beytinde,Sahn–ı gülşen çâr–bâğ olmuş acemde andelîbBaşlamış bir nakş–ı dilkeş kim sabâ nevrûzdurder.
Kelimelerin anlamları şöyle:

Sahn–ı gülşen: gül barçesi(nin ortası); Çâr–bâğ : (1)dört bağ, (2) İran'ın Isfahan şehrinde Safevîlerin ihtişamını yansıtan saraylar, köşkler, mermer havuzlar ve bahçe düzenlemesiyle ünlü tarihî bir mekan. Çar bağ dolayısıyla İranlılar her zamanki mübalağaları ile "Isfahan, nısf–ı cihan (Isfahan cihanın yarısıdır)" derler. Acem: (1) yabancı, (2) İranlı [Bu kelimenin beyitte ucem biçiminde okunması da arzu edilmiştir ki bu kelime de "dil tutukluğu" anlamına gelir.]; andelîb : bülbül; nakş–ı dilkeş: (1)gönül çelen bir manzara, gönül büyüleyen görüntü ve resim, (2) gönül büyüleyen bir aldatmaca, göz boyama [(3)"nakş" kelimesi beste ve semai formlarının bir çeşidinin de adıdır ki bu durumda tamlama "gönülleri mest eden bir beste" anlamını verir.

Beyitte geçen acem, nakş, dilkeş, saba ve nevruz kelimeleri ayrıca birer musıkî terimi olup beyitte bu anlamlarıyla bir tenasüp sanatı oluştururlar.

Bütün bunlardan sonra beytin çağrışımlarına bakabiliriz. İlk bakışta anladığımız şudur: "Gül bahçesinin ortası dört ayrı bağa dönmüş (dört ayrı güzellikle bezenmiş); ama yazık ki bülbül yad ellerde... Burada gönül çelici bir nakış başlamış ki sanki sabah olunca yeni bir dünya kurulacak." Beytin bu anlamına bakarak, eskiden gül bahçelerinin (=çiçek bahçelerinin) dört tarh halinde düzenlendiğini, yahut değişik güllerin dört bölük halinde öbek öbek dikildiğini anlamak mümkündür.

Beyte ikinci bakışta şu anlam çıkar: "Gül bahçesinin ortası İran'daki Çar–Bağ gibi olmuş da bülbül bunu görünce gönüller çelen bir şakımaya başlamış ki, (bunun etkisiyle) sabâ yeli yeni bir gün donatıyor." Bu anlama göre İran'daki Çar–bağ'ın düzenleniş biçiminin Osmanlı bahçe kültürünü etkilediği söylenebilir. Çâr–bağ'ın, öbek öbek çiçeklerin yer aldığı bahçeler, havuzlar, mermer parmaklıklar, birbirlerinden farklı ağaç türleri, bahçenin ortasından akan Rud nehrinin kolları ve bu kollar üzerinde kurulmuş fevvâreler ile pek mamur ve müzeyyen bir yer olduğu şimdiki harabelerinden ve ayakta kalabilen Çihl–sütun (Kırk direk) Sarayından anlamak mümkündür.

Üçüncü bakışa göre beyit "Gül bahçesi dört bölük (dört tarh) halinde düzenlenip güzelleşince bülbülün dili tutulup kalmış. Oysa tabiatta gönüller büyüleyici bir manzara ortaya çıkmış ki sanki sabah, nevruz bayramıdır." demek olur. Bu anlama göre de şair, 21 Mart'a tekabül eden Nevruz'un Osmanlılar tarafından da bayram olarak kutlandığını, baharın gelişiyle birlikte insanların, zaten çok yakınlarında olan bağlara bahçelere akın ettiklerini söylemektedir. Kaldı ki tarih kitapları da bunu doğrular biçimde nevruz kutlamalarından, nevruziye macunlarından, nevruziye adlı bayram tebriki kasidelerden bahsederler.

Dördüncü bakışa göre "Gül bahçesi Çar–bağ gibi süslenip bezenince, acemaşiranda seyretmekte olan bülbül, dilkeş–haveran bir nakış semai geçmiş ki sanki sabâ makamı nevruz ile terennüm olunmakta." Bu anlama göre de musıkî ile şiirin birbirlerinden ayrılmadığını, eski şairlerin genellikle musıkî ile de ilgilendiklerini söylemek mümkündür. Sanırım burada adı geçen klasik makamların, artık pop müzik dünyasının starları tarafından bilinmediğini de itiraf etmek gerekir.

İmdi; gül bahçesinin şekilden şekle girişiyle bülbülün şakımaları arasında bir seyir paralelliğini kuran arif insanların ve bilge şairlerin, bu seyri bir yandan çağdaş kültür (Çâr–bağ), diğer yandan musıkî bilgisiyle süsleyip terennüm etmeleri, herhalde yalnızca şiir yazmak değil, aynı zamanda nakış da bestelemek olsa gerektir. O nakış ki ister tabiattaki İlahî güzellik olarak alınsın, ister bahçenin rengarenk görüntüsü... Kimbilir, belki de bir semai nağmesi... Şair bütün bunları yaparken bir de sözlerini âhenge bağlıyor, ritmik vuruşlar ile kendisi ayrıca bir musıkî oluşturuyor; üstelik de beytin sonunu başka beyitler ile kafiyelendiriyor ya!... Doğrusu ben dört anlamı iç içe geçiren böyle bir sanatın karşısında kalkıp bir topuk selamı vermek gerektiğini düşünüyorum!..

Canına rahmet şair!..

İncir ve zeytin

Zenginlerden birisi Hoca rahmetliyi evine davet etmiş. Sohbet sürerken aşçısını çağırıp kaymaklı incir tatlısı emretmiş. Sohbet uzamış, vakit geçmiş yemek zamanı gelmiş. Sofraya oturulup yemekler yenmiş. Hoca bekler ki incir tatlısı gelecek, ortalıkta tatlı falan göründüğü yok. Sonra ev sahibi,

–Hocam bir aşr–ı şerif okusanız da sofra duasını yapsak, demiş.

Hoca besmeleyi çekmiş ve Kur'an'da olduğu gibi ayete "Ve't–Tîn ve'z–Zeytûni" diye başlayacağına incir manasına gelen tîn kelimesini atlayarak "–... ve'z–Zeytûn" diye başlayınca ev sahibi itiraz etmiş:

– Hocam! Ve't–Tîni'yi unuttun galiba.

– Hayır efendi, onu ben değil siz unuttunuz.
 

Dil-şâd

Benim tedbirim, Sen'in takdirinden küçüktür.
Yâr yazıp riya okumak

Eski şairlerimiz kelimelerle oynamayı, onları bazan kündeye getirip bazan tepetaklak ederek lafız sanatları yapmayı pek severlerdi.
Hakikatte her şairin bir parça da olsa kelimelerle didişmesi, çekişmesi, atışması ve nihayet onlara baş eğdirip oyuncak edinmeye başlaması da şairliğin şanından sayılır. Zira dizelere ince hayaller ve zarif nükteler dizmek ancak böyle mümkün olabilir.

Klasik şiirimizin söz ustalarından birisi de hiç şüphesiz Nabî-i Pîr, nâm-ı diğer Urfalı Nabî'dir. Devrinde şiir sanatının ombudsmanı sayılan bu bilge adam, zaman zaman kelimeleri avucunda yoğurur, mıncıklar, tersyüz eder, süzer, damıtır ve nihayet söyleyeceği fikre göre bir şekil verip meydana atıverirmiş. Aşağıya seçtiğimiz gazelin her dizesinde bir kelimenin, diğer bir kelime ile ortak harfleri kullanarak yazılması bunun ispatıdır. Böylece şair hem söylemek istediği fikri ifade etmiş, hem de kelimelerin harflerine yer değiştirterek zarafet göstermiş olur. Okuyucunun, her beyitte bulmaca çözer gibi bir kelime üzerinde oyalanması, ister istemez kastedilen fikri de zihninde pekiştirmesine yol açar. Örnek gazelimizde redifleri oluşturan "bozuntusudur" kelimesi, tersyüz edilmiş iki kelime üzerine dikkat çekerek şairin ortaya koyduğu anlam zenginliğini işaretlemektedir. Nitekim Nabî üstadın bu redifi taşıyan iki gazeline çok sayıda nazireler yazılmış ve söz konusu şiirlerin hepsi hem sevilmiş, hem taklit edilmiştir.

Uzun söze hacet yok; gazelden birkaç beyit okuyalım, yeter (Her dizede bolt dizilen kelimeler, Osmanlı alfabesine göre aynı harflerin kombinezonlarıdır):

Gönülde dâğ-ı mahabbet gıdâ bozuntusudur
O âh u vâh-ı taalluk hevâ bozuntusudur


Bize rızık olarak takdir edilen gıda kırıntıları, ancak gönlümüzdeki aşk yarasıdır (Gönlümüzdeki dağlama yarasını yiyerek geçiniriz). Bu esnada dünyalık için eylediğimiz ah vah ise kuru bir hevesin bozuntusudur.

Şaire göre gıdaya muhabbet beslemek dağlama yarasını, hevâ ve heves peşine düşmek de ah ile vahı beraberinde getiriyor demek ki!.. Formülü şöyle çıkaralım: Gıdâ = dağ (bağır yarası); hevâ (hesev, ihtiras) = ah u vah. Çünkü bu kelimeler aynı harflerle yazılmakta.

Bulunsa tâzece ta'bîr nerm-sâza sezâ
Lisân-ı köhnede âteş şitâ bozuntusudur


"Nerm-sâz (yumuşak huylu, nazik)" kelimesi yerine taze bir tabir kullanılsa o "seza (yaraşır)" olurdu. Tıpkı eski dildeki "şita(kış)" kelimesinin şimdi bize "ateş"i hatırlatması gibi. Aynı harflerle yazılmasından da anlaşılıyor ki kış(şita) her vakit ateş demekmiş.

Aceb mi feth ile âsaf bulursa reng-i safâ
Ki zâğ-ı tîğ-ı şecâat gazâ bozuntusudur


Bir "âsaf(vezir)"ın kazandığı fetihten "safa" duymasına şaşırmamak lazım. Çünkü kahramanlık kılıcının zağlanması (bileylenmesi), gazalarda (savaşlarda) bozulmasındandır.

Demek ki safayı asaf olanlar sürer; mücadele de insanı keskin tutarmış. Öyle ya, safayı bozup düzünce âsaf, zâğ'ı değiştirince de gaza çıktığına göre!..

İbadetinden eder ehl-i zühd ecr-i recâ
Ki kârı bâr-keşânın kirâ bozuntusudur


Zühde kapılmış kaba sofu, ibadetine karşılık umuda sahip olur. Hani yük taşıyan hamalların da kârı, kiradan arta kalanla avunmaktır ya!..

Sonuç şöyle: Cennet umut ederek ibadet etmek, ev kiralamak için sabah akşam yük taşımaya benzer; oysa evin sahibine talip olmak gerekir (Cennet cennet dedikleri / Birkaç köşkle birkaç huri // İsteyene ver onları / Bana seni gerek seni - Yunus).

Ufuk kafâda nümâyân tekâbül üzre iken
Zamâne yâri anınçün riyâ bozuntusudur


Ufuk nasıl ki kafanın çevrildiği yöne göre yer değiştirirse, zamane sevgilileri de öyle ikiyüzlülükle bozulmuşlar.

Açıkçası şu: Kafa nasıl öne arkaya dönerse, insanların yar diye tanıdıkları da artık ak iken kara olabilmekte, yanar döner davranarak dostlarını aldatmakta. Ve yâr ile riya arasında hiç bu çağdaki kadar imtizac olmamıştır herhalde!

Egerçi Van'dan olur Nâbiyâ nevâ ümmîd
Velîk râh-ı hakîkat Ruhâ bozuntusudur


Ey Nabî! Gerçi Van'dan bir müjdeli haber, bir refah umudu taşıyorsun ama gerçeklerin akışı seni Urfa'da yaşadığın kırık dökük hayata mahkum etmiş.

Ah üstâd!.. Sen de râh-ı hakikate eremedinse bize kim yansın!..
 

Dil-şâd

Benim tedbirim, Sen'in takdirinden küçüktür.
Şair

Rivayettir ki bir musıkîşinas ile bir şair, hangisinin mesleği daha eski diye tartışıyorlarmış.
Musıkîşinas iddiasını delillendirmek üzere "-Musıkî elbette şiirden evveldir; çünkü Davud nebi Mezmur'unu teganni ile okurdu." deyince şair taşı gediğine koymuş:

- O da bir şey mi azizim; Adem atamız Kabil'in işlediği cinayetten sonra oğlu Habil için bir mersiye söylemişti!

Şiirin ne zaman icad edildiği kesin olarak bilinmese de "şair" kelimesinin "tabiat üstü sihrî bilgiye sahip olan, sezerek bilen" anlamıyla kullanıldığından ve şairin "ayrı bir ilham kaynağı"na sahip bulunduğundan hareketle bu ayrıcalıklı sanat sahiplerinin en eski çağlardan beri toplumsal hayatta yer edindikleri söylenebilir. Nitekim tekamülünü tamamlamış en eski şiir metinlerine sahip Arap edebiyatında, Ferazdak, Hutay'a ve Kusayyir gibi cahiliye devri şairlerinin kendilerine şiir talim eden birer cinleri olduğundan bahsedilir. Bugün ilham dediğimiz bu esrarengiz kuvvet, şairi, söz bakımından diğer insanlardan farklı ve üstün kılar. Şamanların raks ve musıkî yanında şiirle de manevi nüfuz ve sihir icra etmeleri, hatta bazılarının şair olmaları yine aynı ilham üstünlüğünden kaynaklanır.

Cahiliye devri Arap şairi kabilesini ve akrabalarını medh ü sena eden, kahramanlıkları öven, kahramanların ölümünde mersiye söyleyen, düşmanları yeren (hecâ) ve bunun için de genellikle olmayacak mübalağalara başvuran bir nevi kahin veya büyücü, sözleri de büyü ve yalan idi. Nitekim altı yerde şiirden ve şairden bahseden ve bir suresinin de adı Şuarâ olan Kur'an-ı Kerim şairin bu tavrını eleştirip "Şairlere gelince, onlara sapmışlar uyar. Görmüyor musun onları nasıl şaşırmış bir vaziyette dolanırlar. Ve onlar yapmayacak[dık]ları şeyleri söylerler (Şuara, 224-226)." buyurmuştur. Ayrıca şiirlerinde din dışı, hatta din karşıtı mesajlar bulunduran bu şairlerin sözleri ile vahiy ve ilham sonucu Hz. Peygamber'e verilmiş ayetlerin karıştırılmaması gerektiği ikazında bulunan Kur'an, hak söz ile batıl arasındaki ayrıma dikkat çekmekle kalmamış, hakkında "Bizim ona öğrettiğimiz şiir değil, onun buna ihtiyacı da yok (Yasin, 69)." buyrulan Hz. Peygamber'in şairden üstün olduğuna işaret ve vahyi tebliği hususunda ona şairlik isnat edenleri de şiddetle ikaz etmiştir. Nitekim İslâmiyet'ten sonra Arap şairlerinin toplum içindeki müstesna mevkileri sarsılmış, kaynağı ilham-ı Rabbanî olan şiir ile nefsanî şiir peşinde yürüyen şairler ayrışmış, iktidar sahiplerine yaranma kaygısı ön planda olan manzumeler revaç bulmuştur. Bu süreçte değişmeyen tek kural, sözü en fazla süsleyen, yani yalanı en maharetli söyleyen şairin en beliğ şair sayılması kuralı idi (Burada Fuzulî'nin "Aldanma ki şair sözü elbette yalandır" dediğini hatırlayalım). Nitekim Hz. Peygamber şiiri açıkça övmemiş ancak Hassan b. Sabit'in gerek kendisi ile ashabını methedici, gerekse savaşlar sırasında düşmanları hicvedici şiirlerine sessiz kalmakla onay vermiş ve "Şüphesiz ki şiirin bazısında hikmet (...) ve (...) bazısında sihir vardır. (Ebu Davud, Sünen, V, 276, 277; Ahmed b. Hanbel, Müsned, III, 456; V, 125)" buyurarak musamahakâr davranmıştır.

Eski Yunan ve Mısır'da, tapınaklarda görev alıp ayinlerde manzum parçalar söyleyen kahin şairlerin varlığı M.Ö. 3000 yıl geriye doğru takip edilebilmektedir. Türk edebiyatının bilinen ilk şairleri ise kopuz eşliğinde şiir söyleyen "ozan"lardır. Ortaasya'daki göçebe Türk toplulukları arasında ilden ile, obadan obaya gezerek haber ve bilgi akışını sağlayan, düğün ve şölenlerde destanlar tertip edip yeni şiirler söyleyen ozan, saygın bir kişidir. Uygurlarda musıkî eşliğinde ırlayarak sihir yapan, gaipten haber veren, hastaları tedavi eden baksı veya kam da tıpkı şamanlar gibi birer şair idi. Türklerin İslamiyet'i kabul etmesinden sonra uzun müddet halk arasında aynı kimlikle yaşayan "ozan"lar daha sonra "âşık" kimliği kazanıp saz şairi veya halk şairi olarak anılmışlardır.

Gelenek içinde yüzyıllar boyunca divan şiirinin ağırlığı hissedilirse de tasavvuf muhitlerinde, tıpkı halk şairi dediğimiz "âşık"lar gibi tamamen ilahi aşk saikiyle şiir söyleyen manevi ilham sahibi insanlar yaşamıştır. Kuddusî'nin "Şâirânın kalbleri Hakk'ın hazâini imiş" dizesinde kimlik bulan bu kişiler, tasavvuf geleneğini devam ettiren misyon adamları olarak büyük bir vazifeyi başarmışlardır. Saz şairi olup bir pirden el alarak (badeli âşık) manevi ilham ile şiir söylediklerini iddia edenler ise irfanî halk kültürünün zengin portreleridir.

Her çağda toplumdan itibar gören şair kendisine itibar veren milletinin dilini yapar, kimliğinin sağlamlaşmasını sağlar. İster şen şatır veya asabî bir âşık, ister gür sesli bir kahraman, o, şiirindeki güç kadar ölümsüz olan adamdır.

Bugün şair kelimesinin anlamı genişlemiştir. Artık belli kurallar (kafiye, vezin, edebi sanatlar vb.) çerçevesinde manzumeler nazmetmesi umulan "nâzım"ın yerini hayal ve çağrışımlara dayalı dizeler ortaya koyan söz sanatçısına bırakmıştır. Bu serbest ortam, şair adayının gerek şiir eğitim ve birikimini, gerekse tarihsel süreçteki usta şairleri tetkik ve taklit mecburiyetini olumsuz etkilemiş şiirin sanat alanını daraltmış, eski meslektaşlarına nazaran işini daha da zorlaştırmıştır. Çünkü artık o, kelimeleri sesler ve ses uyumlarıyla en güzel biçim ve sıralanışta kullanmak zorundadır; duygu, hayal ve fikir buluşlarıyla insan gönlüne ve ruhuna hitap etmelidir, muhatabını farklı duygulanmalar, izlenimler ve heyecanlara yönlendirmelidir. Bütün bunları yaparken de yazık ki kafiyelerin musıkîsinden, veznin ahenk ve rintminden, yahut edebiyat sanatlarının derinliğinden mahrumdur.

BERCESTE

Erbâb-ı teşâur çoğalıp şâir azaldı
Yok öyle değil, şâirin ancak adı kaldı
Zamanımızda şair geçinenler çoğaldı ve şair azaldı.
Yok, yok... Öyle de değil!.. Şairin yalnızca adı kaldı...

Sâbit
 

Dil-şâd

Benim tedbirim, Sen'in takdirinden küçüktür.
Dünyaya sırtını dön(ebil)mek

Kul Nesîmî'nin yüzyılları eskiten bir dörtlüğü vardır. Şöyle der:

Ben Melâmet hırkasını
Kendim geydim eğnime
Âr u namus şişesini
Taşa çaldım kime ne


Bu dizelerde iki konu dikkat çekicidir. İlki, Melamî hırkasını herkesin kendinin giydiği, ikincisi de ar ve namusun bir sırça denli nazik ve hassas olduğudur.

Melamet kelimesi "kınama, ayıplama, kötüleme, azarlama, kara çalma" gibi anlamlara gelen ve kınanmayı amaç edinen, insanların kınamasına hedef olmak için kasıtlı tavırlar geliştiren sufilerin yolunu işaret eden bir kelime. Her ne kadar Melamiliğin diğer mistik anlayışlar gibi bir tasavvuf yolu olmadığını iddia edenler varsa da (msl. ileri gelen Melamilerden Abdülaziz Mecdi) Melamilik tarih boyunca hemen bütün tasavvuf dünyasını etkilemiş, Kalenderîlik, Haydarîlik, Mevlevîlik, Bektaşîlik, Hamzavîlik gibi tarikatların öğretileri arasında önemli bir yer tutmuştur. Gerçekten de tasavvufta insan Melamet hırkasını ancak kendi iradesi ve arzusuyla giyebilir. Bugüne kadar nefsinin meşru arzularına başkalarının dayatmalarıyla son verebilmiş insan yoktur. Ta ki içte tutuşan bir aşk ateşiyle ihtiraslarını terk edebilsin, hırslarını dizginlesin. Melamet hırkasını bir kere eğnine (omuzuna) giydikten sonra da insanın gözünden dünyalık her şey ve hatta dünyanın kendisi sıfır derecesinde silinir, masiva ilgileri kopar ve varlığı elinin tersiyle iter. Öyle ki filanca şöyle düşünecek, falanca böyle diyecek, bu ayıp sayılacak, şu bana paye verecek şan kazandıracak vs. endişeler birden yok olur. Bu mahviyetkârlık ile de sufi, mecazen ar ve namus şişesini taşa çalıverir, gerçek Sevgili yolunda dünya sevgilerini ve sevgililerini terk eder. Hatta bu terk ediş birilerinin hoşuna gitmeyip hakkında kötü sözler söyleseler ve namusuna dil uzatsalar bile. Değil mi ki Sevgili gerçeği zaten biliyor ve görüyor, artık halkın söylediğinin veya ayıplamasının pek önemi yok; bilakis o yolda derece elde etmeye bir vasıta olduğu için de önemlidir. Herkesin kınadığı, kovduğu, ayıpladığı, azarladığı bir kişi elbette en zalim kullarını bile kapısından asla kovmayan yüce Yaratıcı'ya daha fazla yaklaşacaktır. Bunun için bir Melami daima "El arpa biz saman; el yahşı biz yaman" diyegelmiş, "Mal Melameti örter" diye de mala mülke boş vermiştir. Kuruluş çağında mistik bir hayat felsefesi olarak yaptıkları hayırları gizleyen ama kabahatlerini ortaya dökmeye çalışan bu insanlar maamafih daha sonraları çizgiyi aşıp beleşçiliğe dadanmış, hatta "Mal Melameti örter" sözünü "Mal sahibi olanların ayıpları görünmez olur!" biçiminde yorumlamaya başlamışlardır. Tac, hırka, tekke, zaviye, ayin gibi sufilerin şekille ilgili bağlarından uzak olan bu Melami dervişleri kendilerini "kayıttan azade zikir ve fikir sahibi" olarak tanıtırlarsa da zaman zaman kınanma uğruna yaptıkları şeylerin tasvib olunması mümkün değildir. Buna karşın İsmail Maşukî bir şiirinde,

Terk edip nâm u nişanı
Giy Melamet hırkasını
Bu Melamet hırkasında
Nice sultan gizlidir


diyerek gerçek bir Melamî'nin şanı ve şöhreti terk edip çıplak bedenine giydiği bir hırkanın bazan nice sultandan daha büyük bir saadete eriştireceğini vurgular.

İmdi, gerçek âşıklardır ki, aşk yolunda her türlü kınanmayı göze alabilir, bu uğurda aşağılanmayı, kınanmayı umursamazlar. O gerçek âşıklar piyasadan çekilince yerlerini dönem dönem beleşçi Kalenderîler, düğün dernek gezgincisi ışıklar, aşa konup ense yapmak isteyen hayran abdallar, tîğ u teber şâh–ı merdân kallaşlar, ense tokat ağızda lokma yeniçeriler, bohem hayatından hoşlanan rind–meşrep ayyaşlar, dünyanın anasını satmış rindler sıra ile dünyada melameti yaşattılar. Galiba şimdi de onları, gitar çalarak büyük kentlerin sokaklarında modern dilencilik yapan hippiler temsil ediyor. Bir farkla ki Melamilerde fikir ve zikir vardı, bizimkiler ise eski Melamilere rahmet okutuyorlar.

Allah eski Melamilere rahmet eylesin.

Tarihin Dipnotları

Kanuni'den Ebussuud'a:

Mes'ele:

Dırahtı sarmış olsaydı karınca
Ziyan var mı karıncayı kırınca


El–cevab:

Yarın divanına Hakk'ın varınca
Süleyman'dan alır hakkın karınca


(dıraht: ağaç)

Berceste

Meydana geldi na'ş–ı rakîb–i nemîme–sâz
Kıldım huzûr–ı kalb ile ömrümde bir namaz


Dedikoducu rakibin ölüsünü gördüm de nihayet ömrümde huzur–ı kalb ile bir namaz kıldım. (Zavallı âşık, rakîp sevgiliye yaklaşır korkusuyla ömrü boyunca kendini namaza verememiş. Mübalağanın da bu kadarına aferin!)
 

Dil-şâd

Benim tedbirim, Sen'in takdirinden küçüktür.
Mecnûn'un Leylâ'sı

Günlerden birinde Mecnun'a rastlayan bir gönül ehli, onun halini bilen bir yolcu, bütün içtenliğiyle sordu:- Leyla hakkında ne biliyorsun? Bana Leyla'dan haber ver!Mecnun, o anda baş aşağı yıkıldı, yola serilip kaldı. Sonra inler gibi mırıldandı:
- Bir kere daha Leyla de! Eğer Leyla'yı bilmek istiyorsan bir kere daha Leyla de. Yoksa benden bir şeyler sorup durman beyhude. Madem Leyla diyorsun, soruna cevap olarak Leyla adı kafi değil mi? Ne kadar mânâ incisi delinse, yine de Leyla adı kadar değerli değildir. Leyla'nın adını andın mı, cihan içinde cihanlarca sır söyledin demektir. Leyla adı hatırımda dururken başka bir adı bir an bile ansam küfürdür bu.

Bunu duyan o gönül ehli, daha sonraki zamanlarda şu şiiri okuyup durdu:

Mecnun ki "La ilahe illa!" der idi
Teklif-i visal eyleseler la der idi
Şol mertebe meftun idi Leyla'sına kim
Mevla diyecek mahalde Leyla der idi


Leyla'nın Mecnun'u

Mecnun bir fırsatını buldu, Leyla ile baş başa kaldı. Leyla da ondan bir dilekte bulundu:

- Ey âşık! Neyin varsa getir!..
- A ay yüzlü!.. Senin aşkınla ne suyum kaldı, ne kuyum. Ne ciğerimde azıcık kan, ne geceleri gözümde uyku. Aşkın aklımı yağmaladıktan sonra her şeyim birer birer gitti. Şimdi sahip olduğum tek şey yaralı bir kuş olan canım. Senden bir emir bekliyorum. Ver dersen hemencecik vereyim.

Leyla güldü bu sohbete. Sonra sitem etti:
- A yiğit!.. Ben senden bunu ne vakit istersem alırım, başka neyin var?!..
Bu söz üzerine Mecnun, partal giysilerinin eprimiş yakasından çıkardığı bir iğneyi Leyla'ya sundu:
- Vallahi, varlık âleminde malik olduğum tek şey işte bu. Bundan başka hiçbir nesneye sahip değilim. Bunu taşımamın sebebi ise yine sensin a gönlümü alan!.. Çölde, ovada, dağda, kırda senin hayalini izlerken çok düşüyorum; dikenler ayağıma batıyor. İşte bu iğne onları ayağımdan çıkarmak için.
Mecnun, Leyla'nın kendisine acımasını beklerken Leyla sitem etti:
- İşte ben tam da onu arıyordum. Aşkta gerçek isen bu iğne sana nasıl layık oluyor, a perişan âşık!.. Bencileyin bir güzelin peşindeyken ayağına diken batsa o dikeni çıkarmak doğru olur mu? Eğer o dikeni çıkarırsan, seninkine vefa derler mi?!.. Sevgili yolunda ayağına diken batan âşık, onu elbisesine takılmış bir gül görmeli değil midir? Gül fidanı, bir gül elde etmek için bir yıl dikenlere sabrediyor da sen gül fidanından da aşağı mısın yoksa? Leyla'nın aşkıyla ayağına batan diken, onun başkalarına armağan edeceği yüzlerce gül demetinden daha değerli değil midir?

Leyla'nın ölümü

Yolunu şaşırmış Mecnun ordan oraya koşturup giderken biri ona, "Leyla öldü!" deyiverdi. Mecnun, bu kara haber üzerine derhal durdu ve ellerini açıp şükretti:

- Hamd olsun Allah'ıma!..
Bu sefer adam çok öfkelenip bağırdı:
- A aklı ve hayatı darmadağın olmuş zavallı! Hem onun için yanar, hem de neden böyle söyler, ölümüne sevinirsin?
- Ben, iyiliğini isteyip dururken o ay yüzlüden bir fayda elde edemedim. Bari kötülüğünü isteyen de bir şey elde edemesin!..

Mecnun'un vuslatı

Günlerden birinde Mecnun'u bir duvarın üstüne oturmuş, ayaklarını sallandırmış otururken buldular. Kerpiçten duvarın üstünde gayet neşeli ve bahtiyardı. Kendince konuşuyor, işaretleşiyor, gülüyordu. Gelen geçen bu hale bakıp gülmedeydi. Nihayet bir gönül eri oradan geçti. Bakınca Mecnun'un yanında Leyla'nın da oturmakta olduğunu gördü. Başkasına gizli olan ona açılmıştı. Şükretti:

- Bir ömürdür koşup durdum... Çok da yoruldum... Ama sonunda bir araya geldiklerini gördüm!.. Çok şükür Allah'ım; sevenleri buluşturdun!..

Akıllı deli

Anlatırlar ki, kendince kavminin önde gelenlerinden, dindarlığı herkes tarafından bilinip itibar gören biri kırlara gezmeye çıkmış, Allah'ın yarattıklarını ibret nazarıyla seyre koyulmuştu. Sonra kalktı, iki rekat şükür namazı kılmak üzere tekbir aldı. Olacak bu ya, o sırada Mecnun da kırlarda dolaşıyordu ve tesadüfen bu adamın önüne doğru geçip bilmeden orada oyalanmaya başladı... Adam selam verdikten sonra Mecnun'a seslendi:

- Bre çekil önümden, burada namaz kılıyorum.
O vakit Mecnun hayretler içinde şöyle sordu:
- A efendi! Sen bu namazı niçin kılarsın?
Adam şaşırmıştı. Delinin aklına hayret etti ve işin sonunu getirmek istedi:
- Neden sordun ki?
- Allah aşkıyla ve onun için kılıyor musun diye?
- Evet, Allah aşkıyla ve O'nun rızası için kılıyorum!..
- Mecnun önce güldü, sonra dudağını büzüp kederlendi:
- Kendini yokla beyim, içini yokla... Ben Leyla'nın aşkına düştüm düşeli şunca yıldır ondan başkasını görmüyorum da sen Allah aşkıyla namaz kılarken beni nasıl görüyorsun?

BERCESTE

Halâs olmak için ez-cân u dil aşkından ol yârin
Dua etsem de dergâhında ya Rab müstecab etme

Halîm

O sevgilinin aşkından kurtulmak için can u yürekten de dua edecek olsam, onu dergâh-ı izzetinde kabul etme Allah'ım!..
 

sokak lambası

Dîvân Üyesi
Ynt: İskender Pala'nın Köşesi...


Gizlenen sevgili

Aşkın sebepleri arasında en inanılmaz olanı belki de rüyada görüp âşık olmaktır. İnsan sevgiliyi rüyada her vakit görür ama rüyada yalnızca bir kez gördüğü birine sevgili der mi?

Bunlar olsa olsa Hüsrev ile Şirin, Vamık ile Azra hikâyelerinde olur. Gönlün, hiç mevcut olmayan birine tutulması, sanki hiç gerçeği olmayan bir şeyle geçim sağlamak gibi değil midir? Birisi hiç görmediği ve asla göremeyeceği bir güzeli sevdiğini söylerse herhalde aklından zoru olduğunu düşünürler. Ruhu ona telkin ediyormuş, temenni ve arzuları kalbini yönlendiriyormuş, bunlara inanmazlar. Oysa bir âşık, sevgilinin ay mı, güneş mi olduğunu bilemese de, aklının bir oyunu mu, hayalinin bir çılgınlığı mı olduğunu kestiremese de, gözlerine her daim onun görüntüsü girdiği müddetçe âşık değil midir? Âşık olmak için maddî varlık şart mıdır? Allah'ın güzelliğini rüyasında görüp ona âşık olan sufiye inanıyoruz da neden bu âşıka inanmıyoruz. Eğer ona inanmayacaksak aşk surete tapmaktan gayrı ne olur ki? O halde bir kişi sevdiğini karşısında görmeden de âşık olabilir. Sevgili için kaygılanmak da, hayaliyle mest olmak da, geceleri uykusuz kalmak ve seherlerde acı çekmek de hep âşıkın sevgiliyi görmeden yaptığı şeyler değil midir? Bir duvarın arkasında şarkı söyleyen bir kadını işitmek, bazen ona tutulmak için yeterlidir. Bazıları buna temelsiz bir bina gözüyle bakabilir, ancak âşık, o binayı inşa etmekte her zaman çok mahirdir. Zihni görmediği bir varlığın tutkusuyla meşgul olan kişi, düşünceleriyle baş başa kaldığında hayalinden ona şekiller çizer, kıyafetler giydirir, renk ve koku isnat eder, tavır biçer. Sevgili, âşıkın zihninin içinde yapılıp mükemmelleştirilir, âşıkın hayali ve tasarım gücü sevgilinin güzelliğini artırır. O şarkıcıyı bir yerde görsün, yahut görmesin. Şimdi kim bu şarkıcıya âşık olan kişiyi ayıplayabilir ki? Cenneti de ancak tasvirle tanıyor değil miyiz? Onun söylediği şarkılar kulağımızı doldurup kalbimizi ona yönlendirdiğinde genelde âşık onun güzelliğini sesine göre ölçmez mi? Eğer kendisini gördüğünde aşkı artıyorsa şarkıcıda onun sesine denk bir güzellik görmüş demektir. Ama eğer şarkıcının yüzü sesinden daha güzel ise bu âşıkı, sesten yola çıkarak güzelliği keşfettiği için tebrik etmek gerekmez mi? Cennetin en güzel tasvirleri bile cennetin yanına yaklaşmaktan uzak değiller midir? O halde, kainatta görülen bütün güzelliklerin "Mutlak Güzel"den bir iz taşıdıkları için güzel olduğunu söyleyen sufiler haksız sayılabilirler mi? Kim Allah'ın güzelliğine vurulup da ona tapınıyorsa aşkı mübarek olsun!..

Aşk hikâyesi

"İstanbul'da bir zamanlar, devletlulardan olan komşusunun oğluna gönlünü kaptırmış bir kız yaşarmış. Oğlanın hiç haberi yokmuş sevildiğinden. Kederi artıyor, umutsuzluğu büyüyormuş kızcağızın. Sonunda onun sevdasından yataklara düşmüş. İffetinden gidip halini oğlana anlatamamış. Anlattığı vakit "Ya inanmazsa!" diye korkuyormuş belki de. Sonra "Ya beğenmezse!", "Ya yüz çevirirse!" gibi ihtimaller belirmiş zihninde. Bunlar da hastalığını artırmış, nergisceğiz erimeye, solmaya başlamış. Nihayet annesi gerçeği anlamış. Ona sırdaş olmayı teklif edip işin aslını öğrenmiş. Sonra da demiş ki "-Ona halini bir şiirle anlatmalısın!" Kız bu yolu denemişse de oğlan aklından geçirmiyor, zeki ve duyarlı olmasına karşın asla kıza toz kondurmuyormuş. Sonunda aşk hadden aşıp ölümcül raddelere gelmişken kader onlara fırsat tanımış, bir gece baş başa kalmışlar. Kızın kalbi yerinden oynayacak gibi olmuş, sabrı tükenmiş, amma iffetinden bir adım dışarı çıkmamış. Gecenin sonunda ayrılmak üzere kız ayağa kalkmış, fakat kalbi o sırada kendisine hükmetmiş ve oğlanı yanağından öpmüş. Sonra tek kelime söylemeden güvercin yürüyüşüne benzeyen bir yürüyüşle, kulağındaki küpeleri çın çın sallayarak çıkıp gitmiş.

Delikanlı çok şaşırmış tabii. Gücü takati kesilmiş, soğukkanlılığını yitirmiş. Öfkelenmiş, utanmış, sevinmiş, eli ayağına dolaşmış... Kız daha bahçe kapısından çıkmadan aşk tuzağına yakalanıvermiş. Ertesi gün yüreğinde ateş alevlenmiş, soluk alıp vermesi ritmini bozmuş, korkuları çoğalmış... Gözüne uyku girmeden üç gece geçirmiş ve dördüncü gün sabahleyin kızı görmek için evden çıkmış. Ne çare, kız o gece aşk yolunun son yolculuğuna yürümüş. Daha sonraki zamanlarda delikanlıyı hep onun mezarı yakınlarında dolanırken görmüşler.

Soranlara şöyle olmuş:

- Ona karşı öyle bir arzum var ki, bu arzuyla Allah'a yalvarabilseydim tüm günahlarım bağışlanırdı. Bu arzuyla dua edip istesem, vahşi hayvanlar merhamete gelir, insanlara zarar vermekten vazgeçerlerdi. İsterdim ki o hayattayken yüreğimi bir bıçak ile yarıp açsınlar, onu içine yerleştirsinler, sonra da göğsümü kapatıp diksinler. Böylece hep yüreğimde kalsın diriliş gününü başka yerde değil, orda beklesin, ben yaşadıkça o da yaşasın, kabrin derin karanlığına girdiğimde de yine kalbimin içinde kalsın.

[BERCESTE]

Sînene aşk ile elifler kes

Bilsin ol servi sevdiğin herkes

Bakî

Ey âşık!.. Bağrına aşk ile selvi biçimli çizikler çek; ta ki o selvi boyluyu sevdiğini herkes anlasın.
 

Dil-şâd

Benim tedbirim, Sen'in takdirinden küçüktür.
Yusuf ile Züleyha

Aşkın insanlar üzerinde etkin bir gücü, keskin bir egemenliği, yadsınamaz bir hakimiyeti, çürümeyen bir nüfuzu, dayanılmaz bir baskısı vardır.
En sıkı düğümlenmiş düğümleri çözen de, katılıkları eriten de, buna karşılık sağlamları sarsan ve yasak olanı serbest bırakan da odur.

Aşk, göz ile kalp arasında bir maceranın tanımıdır ki evveli yalnızca bir bakıştır; gerisi vesairedir... O ilk bakıştan sonra âşık durmadan sevgiliyi seyretme, ona bakma arzusu duyar. Çünkü göz ruha açılan büyük bir penceredir. Gönlün sırlarını keşfe çalışır ve en gizli düşünceleri bile açığa vurur. Âşıkın gözü sevgiliden başkası üzerinde eğleşip durmak istemez. Mıknatıs, çekim gücünü göz ile sevgili arasındaki ilişkiden almıştır. Dilbilgisinde sıfatın isme uyduğu gibi göz de sevgiliye uyar, onda eriyip sonsuzluğa karışır.

Eğer sevgiliden başkasına söyleyemeyecek şeylere sahip olunmuşsa aşk kapıda demektir. Bu durumda sevgilinin sözünü can kulağıyla dinlemek, ileri sürdüğü her şeyden dolayı hayret etmek, saçma sapan hatta yalan şeyler bile konuşsa ona hak vermek, haksız olduğu zamanlarda bile onu doğrulamak, ne yaparsa, ne derse peşini sürmek hep aşkın halleridir. Hatta birbiriyle çelişkili durumlar bile bu aşk için söz konusudur. Ayrılık acısının âşıka hoş gelmesi, zamanla ondan zevk alması gibi mesela.

Aşk ilerleyince sevgilinin derdini çekmek mutluluk olabilir. Tabiatta herhangi bir şey haddini aşınca zıddına dönüşür. Bir arabanın tekerleri çok hızlı dönmeye başlayınca sanki tersine dönüyor gibi görülür. Yani bütün trajedilerin sonu komedi, bütün gülmelerin sonu gözyaşıdır. Sevincin de hüznün de aşırısı insanı öldürür. Kahkahalarla gülen kişinin gözünden sonunda yaş akar.

Yıldız sürülerinin çobanları, olsa olsa yalnızlığı seçip inzivaya çekilen ve orada öylece ağlayıp duran âşıklardır. Gecelerin bitmez tükenmez uzunluğunda yıldızları sayıp yıldız yıldız gözyaşları dökerler. Âşıkların gözkapaklarıdır ki bulutlara bu konuda ders verir. Eğer Batlamyus yaşıyor olsaydı, yıldızların akışını gözlemlemek için aşıklardan kendisine bir gözlem ekibi kurardı. Eski bir doğu şiirinde "Yılın en uzun gecesinin hangi gece olduğunu müneccimler ile takvim düzenleyenler değil, ancak gama müptela olmuş âşıklar bilir" denilmiştir. Bu doğrudur.

Aşk, gözyaşı ile gıdalanır, hasret ile beslenir. Yas evinde yüzlerce ağlayıcı olsa yine de en tesirlisi dert sahibinin ahıdır. Yüz dertli bir halka olup otursa, halkanın merkezi elbette en kederli, en yaslı olandır.

Anlatırlar ki Züleyha, Yusuf'u zindana attırdığı vakit onun ayrılığıyla yanıp yakılmaya başlamış. Hem kendisinden ayırmış, hem hasretini çeker olmuş. Bu yüzden zaman zaman zindanı ziyarete gider, sureta "Hükümlüm kaçmış olmasın!" diye kontrol eder ama içten içe de hasret giderirmiş. Eğer Yusuf'u uyurken bulursa hücresinin önünde bekler, seyreder; eğer uyanık bulursa azarlayıp gidermiş. Azarlamasının sebebi de karşılık versin de sesini duyayım diyeymiş. Lakin Yusuf hiç cevap vermezmiş. Nihayet sesini çok özleyince bir köle çağırıp, "Hemen şimdi git, zindanda Yusuf'u yere yık, adamakıllı kamçıla! Öyle vur ki ta uzaktan ah ettiğini duyayım." emrini vermiş.. Köle emre itaate niyetlenmişse de Yusuf'un güzel yüzünü görünce kıyamamış. Hücrede bulduğu bir postu yere serip onu kamçılamaya başlamış. Kölenin her kamçısında Yusuf mahsustan feryad etmekte, çığlık atmaktaymış. Beri taraftan da Züleyha bağırıyormuş: "- Daha hızlı vur, adamakıllı vur!" Nihayet köle Yusuf'a yalvarmış:

- A güneş yüzlü, Züleyha gelir de sırtında kamçı izi göremezse şüphesiz beni öldürür. Hiç olmazsa bir kere omzunu aç, dişini sık, azıcık olsun kamçıya dayan!..

Yusuf elbisesini sıyırdığında köle öyle bir vuruşla vurmuş ki Yusuf yere kapaklanmış, can evi kavrulmuş. Sonra da Yusuf'un ah edişini duyan Zeliha'nın feryadı işitilmiş:

- Yeteeer!..


Kayıp gönül
Dünyalar güzeli Yusuf'a sordular:

- Ey Zeliha'nın gönlünü alıp onu perişan hale koyan. O senin yüzünden acze düştü de derdine derman olmadın; hasta bıraktın onu. Gönlünü kaptın ve geri vermedin. Geri versen ne olur; sen buna kadir değil misin?

- Ben onun gönlünü çelmedim. Ne onun bana gönül verdiğinden haberdarım, ne böyle bir kastım oldu. Onun gönlüyle bir işim yoktur benim.

O dostlar sonra Zeliha'ya sordular:

- Yusuf senin gönlünü nasıl çalmıştı? Dosdoğru söyle bize; gönlün sendeyse ve Yusuf'tan gönül istiyorsan bu, naz yapıyorsun demektir.

Zeliha yeminle söyledi:

- Bedenimdeki her kıldan gönlüm habersiz. Neden ve nasıl âşık oldu, âşık olunca nereye gitti, bilmiyorum.

Sonra o dostlar düşündüler:

- Gönül Yusuf'ta değil ama Zeliha'da da değil. Ne biri gönül almış, ne diğeri bir gönle sahip!.. Peki ama nasıl kayboldu bu gönül, nereye gitti? Bu bir sihir değilse nedir?

*

Peki o halde neden sormuyoruz: Kendi gönlünden haberdar olmayan kişi nasıl olur da başkasına yol bulabilir?

Yüz sürer dâmânına bir gün Züleyha-yı ümîd
Sen heman ey Yûsuf-ı mısr-ı melahat ağır ol


Laedrî

Ey güzellik ülkesinin veya (Mısır'ın) sultanı!.. Eğer sen ağır(başlı) olursan, elbette bir gün ümit Zeliha'sı senin eteğine yüz sürecektir.
 

dedeefendi

Divan Üyesi
Ynt: İskender Pala'nın Köşesi...

El yazma bir Yusuf ile Züleyha mesnevisi vardı bende.Maalesef okulda çalındı.Büyük bir ihtimalle bir öğretmen arkadaşım yaptı bu kötü işi...Öğrencilerime göstermek için okula getirdiğim bu eserle birlikte Atatürk'ün NUTKU'nun birinci baskısı ve birkaç kitap daha gitti...

Yüz sürer dâmânına bir gün Züleyha-yı ümîd
Sen heman ey Yûsuf-ı mısr-ı melahat ağır ol

Beyit çok güzel. Yüz,dâmân,Züleyhâ,Yûsuf,Mısr,Melâhat ve ağır kelimelerinde hem tenâsüp hem ihâm-ı tenâsüp var ki bu da beyit üzerinde çok çalışıldığını gösteriyor..

Kanuni'den Ebussuud'a:

Mes'ele:

Dırahtı sarmış olsaydı karınca
Ziyan var mı karıncayı kırınca

El–cevab:

Yarın divanına Hakk'ın varınca
Süleyman'dan alır hakkın karınca

Yanlış hatırlamıyorsam soru şöyle olacaktı:
"Dırahta ger zarar etse karınca
Günâhı var mıdır ânı kırınca"

Cevap kısmı aynı.

Topkapı Saryı'nın bahçesindeki bir armut ağacını karıncalar istila ettiği için böyle bir soru soruduğuna dair yıllar önce bir yazı okumuştum...
 

Dil-şâd

Benim tedbirim, Sen'in takdirinden küçüktür.
Ynt: İskender Pala'nın Köşesi...

dedeefendi' Alıntı:
Yanlış hatırlamıyorsam soru şöyle olacaktı:

"Dırahta ger zarar etse karınca
Günâhı var mıdır ânı kırınca"

Cevap kısmı aynı.

Evet bazı kaynaklarda beyit bu şekilde alınmış ki ben de bu halinin doğru olduğunu düşünmekteyim. Bunu sağlam bir temele dayandırmak için de her iki söyleyişin veznine bir göz attım.

Dı-rah-ta ger /za-rar et-se / ka-rın-ca
.   __   .  __ /  .  __ __   . / .  __  __

Gü-nâ-hı var / mı-dır â-nı /kı-rın-ca
.   __   .  __ /  .  __ __ . / . __  __

me-fâ-i-lün/ me-fâ-i-lün/ fe-û-lün

Bu mısralarda ciddi bir kusur görünmüyor (kalıp doğruysa)fakat aynı kalıbı diğer beyte uyguladığımızda kusur sayısı artıyor. İkinci şekil muhtemelen günümüz Türkçesine uyarlanmaya çalışılmış ve bu yüzden asıl metin ikinci planda kalmış. Bu ayrıntıyı gözden kaçırmamış olmanız güzel, teşekkürler.
 

dedeefendi

Divan Üyesi
Ynt: İskender Pala'nın Köşesi...

Dil-şâd' Alıntı:
Evet bazı kaynaklarda beyit bu şekilde alınmış ki ben de bu halinin doğru olduğunu düşünmekteyim. Bunu sağlam bir temele dayandırmak için de her iki söyleyişin veznine bir göz attım.

Dı-rah-ta ger /za-rar et-se / ka-rın-ca
.   __   .  __ /  .  __ __   . / .  __  __

Gü-nâ-hı var / mı-dır â-nı /kı-rın-ca
.   __   .  __ /  .  __ __ . / . __  __

me-fâ-i-lün/ me-fâ-Î-lü/ fe-û-lün

Bu mısralarda ciddi bir kusur görünmüyor (kalıp doğruysa)fakat aynı kalıbı diğer beyte uyguladığımızda kusur sayısı artıyor. İkinci şekil muhtemelen günümüz Türkçesine uyarlanmaya çalışılmış ve bu yüzden asıl metin ikinci planda kalmış. Bu ayrıntıyı gözden kaçırmamış olmanız güzel, teşekkürler.
[size=10pt][size=10pt]

درخته گر ظرار ایتسه قرینچه
گونا هی وار میدر انی قیرنجه


Bu gibi metinlerde farklılıklar olabiliyor.Bu normaldir.
 

Dil-şâd

Benim tedbirim, Sen'in takdirinden küçüktür.
Aktan karayı seç(eme)mek

Fuzulî üstad, bağrında açılan aşk yarasına merhem istemediğini anlattığı ve bunu, yanan aşk ateşini söndürmeye benzettiği,

Merhem koyup onarma, sînemde kanlı dağı
Söndürme öz elinle yandırdığın çerağı


Beytinden sonra şöyle bir feryatta bulunur:

Uymuş cünûna gönlüm, ebrûna der meh-i nev
Ne i'tibâr ona kim, seçmez karadan ağı


Beyit şöyle demek: "(Ey sevgili!) Gönlüm cinnete uymuş, (şimdi) senin kaşına yeni ay (=hilal) diyor. Onun bu sözüne inanmayın siz, (zavallının aşk ile gözü kör olmuş) aktan karayı seçemiyor!..

Şöyle de demek: "(Ey sevgili!) Gönlüm çılgınlık yoluna uymuş olmalı ki senin kaşını yeni ay zannediyor. Zavallı!.. Aktan karayı seçemez hâle gelmiş, sayıklıyor, sakın sözüne inanmayın.

Bir de şöyle demek: "(Ey sevgili!) Gönlüm senin kaşını hilal zannettiğine göre durumu çılgınlığa varmış olmalı. Karadan ağı seçemeyen bu delinin sözüne inanıp da hilal göründü (ve bayram başladı) zannetmeyin!..

Her üç anlamda da şair gönlündeki çılgınlığın had safhaya vardığını dillendiriyor ve sevgilinin hilal kaşlarını ak-kara bağlamında okuyucuya hatırlatıyor. Kaşların siyah olduğu halde nurdan ibaret olan hilale benzetilmesi hemen bütün şairlerce dillendirilmiştir. Ne ki Fuzulî bu benzetmeyi tersinden okuyor ve "sevgilinin kaşına nisbetle gökteki hilal nedir ki, o müstesna kaşı hilale benzetmek ancak çılgınların, delilerin işidir, böyle bir benzetmeye inanılabilir mi?" biçiminde yorumluyor. Yani başkaları kaşı hilale benzetirken o, hilali kaşa benzetmeye kalkılmasına bile itiraz ediyor, delilik bu, diyor. Fuzulî'yi erişilmez yapan işte bu şairane tavır değil midir?!..

Beyitteki mübalağa eski bir geleneği bize hatırlatıyor:

Bilindiği gibi kamerî aylar hilalin görünmesiyle başlar, hilal görünmeden ne oruç, ne de bayramdan söz edilebilir. Osmanlı devletinde her yıl ramazanın başlaması için tekrarlanan bir ritüele göre hilali en az iki kişinin görmesi ve bunun kadı önünde ikrar edilip kayda geçirilmesi gerekmektedir. Güya üzerinden yıl geçmiş bir alacak-verecek meselesi hakkında mahkeme kurulur ve alacaklı, parasını alabilmek için hilalin göründüğünü, binaenaleyh ramazanın başladığını iki şahit ile ıspat eder ve kadı efendi kararı deftere yazdıktan sonra Şeyhülislam Efendinin izniyle Süleymaniye Camii minarelerindeki kandiller ve fenerler yakılır (vakit gündüz ise sancaklar asılır) kandilleri gören mahalle davulcuları davullarını döverler ve günün hangi saatinde olursa olsun halk ramazan orucuna başlardı. Hatta sofra başında olsalar bile...

Bu göstermelik mahkemede en ziyade, hilali gördüklerini söyleyen şahitlerin aklı başında, sözüne güvenilir, kendinden emin, halk arasında itibarlı kişiler olmalarına bakılır, kadı efendi şahitlerin bu yönünü inceler, tartar ve kararını ona göre deftere geçirir, hilal bahşişi alma peşindeki sahtekarları itibara almazdı. Bütün bu bilgiler ışığında şairin beytine tekrar dönelim ve Fuzulî'nin ne derece itibar edilir bir âşık portresi çizdiğine yeniden hayran olalım. Yılbaşı, ramazan, bayram, nevruz gibi zaman dilimlerini gökteki dolunaya değil de hilalin görünmesine göre ölçen bir toplumda, bu beytin ne derece zengin çağrışımlara kapı araladığını tahmin etmekte bile zorlanırız. Kaldı ki dolunay tamlığı, mükemmelliği ifade edip dururken insanların eksikliğe, yani hilale itibar etmeleri de şairin çizdiği âşık portresini bize tasvir eder. Henüz gepegenç iken boyu hilale dönmüş, iki büklüm bir aşk hastası!.. Ancak o sayede itibar bulabilen bir âşık... Üstelik bütün zaman dilimlerini sevgilinin hilal kaşlarına endekslemiş...

Ne diyelim, adın, dünya durdukça dursun ey hazret-i Fuzulî!..


Berceste

Ziyânından zebânın sen hazer kıl Bilirsin ki "zebân" şekl-i "ziyân"dır

Figanî

Dilinin başına açabileceği zararlardan uzak durmaya bak. Bilirsin ki zeban(dil) ile ziyan'ın(zarar) yazılış şekilleri aynıdır.

Ziyan kelimesi ile zeban kelimesi aynı biçimde yazılır. İkinci harfte nokta tek olursa zeban (dil), çift olursa ziyan (zarar) okunur.

Not: Bu beyti söyleyen zarif adam, zebanının ziyanına uğramış ve bize verdiği öğüdü kendisi tutmadığı için idam edilmiştir (ö.1532).
 
Tüm sayfalar yüklendi.

Hatırlatma

Lütfen alıntıladığınız içeriğin dış linkini değil içeriğin kendisini paylaşınız.Siyasi yazılar paylaşmamalıyız.Alıntıladığımız yazarın yazarını paylaşalım.Yayınlanan yazılardan divan sorumlu tutulamaz.

Benzer konular Forum Tarih
HCRTRMN Tarih 0 2K
Altınkalem Semih Okuma Salonu 1 4K

Benzer konular

xen

Üst Alt