İskender Pala'nın Köşesi...

Mecelle’nin söz konusu ettiği hükümler, o dönemde uygulanmakta olan İslamî hukuk düzeninin eseri olmakla birlikte günümüzün evrensel hukuk kurallarına da tamamiyle uymaktadır. Zaten bunun aksi de düşünülemezdi. Burada önemli olan husus, hukuku halkın anlayacağı ve kolayca öğreneceği hâle getirmek ve onu insanların vicdanlarına yansıtabilmektir. Çünkü yasaklar ve özgürlükler ancak vicdanlarda şekillenirse toplum barışından ve huzurundan söz edilebilir. Aksi takdirde polis gücüyle korunmanın esas alındığı bir zeminde neyin suç, neyin hak olduğunu bilmeyen kuru kalabalıkların kakafonisiyle savrulan insanların yaşadığı bir güruh ortaya çıkar. Mecelle-i Ahkâm-ı Adliye, gerek veciz ifadesi, gerekse formüle edilmiş kuralları sayesinde yüzelli yıl önceki insanları bu tür karmaşalardan koruyordu. Keşke bugün de, şöyle kuralları akılda kalan, veciz bir anayasamız olsaydı.

Aşağıda Mecelle’nin giriş bölümünü teşkil eden kısımdan bazı maddeler seçtik. Öğrenmek, bireysel ve toplumsal hukukumuz açısından son derece yararlıdır.

Bir işten maksat ne ise, hüküm ona göredir...

Şekk (şüphe) ile yakîn (kesin delil) zail olmaz (çürümüş olmaz).

Bir şeyin bulunduğu hal üzere kalması asıldır.

Zarar kadîm (sürekli) olmaz.

Beraat-ı zimmet (masumiyet) asıldır.

Kelâmda (sözde) asl olan mana-yı hakikidir (kastedilen anlamdır).

Meşakkat (zorluk) teysîri (kolaylığı) celb eder.

Zaruretler memnu (yasak) olan şeyleri mubah (yapılabilir) kılar.

Bir özür için caiz olan şey ol özürün zevaliyle (ortadan kalkmasıyla) bâtıl olur.

Mâni (engel) zail oldukta (ortadan kalkınca), memnû (yasak) avdet eder (geri döner).

Bir zarar kendi misliyle izale olunmaz (giderilmez).

Ehven-i şerreyn ihtiyar olunur (iki şerden iyiye yakın olanı tercih edilir).

Alması memnu (yasak) olan şeyin vermesi dahi memnudur.

Ezmanın (çağın) tagayyüriyle (değişmesiyle) ahkâmın (hükümlerin) tagayyürü inkâr olunamaz.

Asıl sâkıt oldukta (hükümden düşünce) fer’i (ayrıntı) dahi sakıt olur.

Bir şey bâtıl (geçersiz/yasak) oldukta, onun zımnındaki (alt birimindeki) şey dahi bâtıl olur.

Kelâmın imali (bilinenin söylenmesi) ihmalinden (susmaktan) evlâdır (iyidir).

Mükâtebe (yazışma) muhatebe (konuşma) gibidir.

Hatası zahir (açık) olan zanna (şüpheye) itibar yoktur.

Tevehhüme (kuruntuya) itibar yoktur.

Kişi ikrariyle (sözüyle) ilzam olunur (sorumlu tutulur).

Külfet nimete ve nimet külfete göredir.

İskender Pala (Bir köşe yazısından)
 

dedeefendi

Divan Üyesi
Ynt: İskender Pala'nın Köşesi...

Dil-şâd' Alıntı:
Fuzulî üstad, bağrında açılan aşk yarasına merhem istemediğini anlattığı ve bunu, yanan aşk ateşini söndürmeye benzettiği,

Merhem koyup onarma, sînemde kanlı dağı
Söndürme öz elinle yandırdığın çerağı


Beytinden sonra şöyle bir feryatta bulunur:

Uymuş cünûna gönlüm, ebrûna der meh-i nev
Ne i'tibâr ona kim, seçmez karadan ağı


Beyit şöyle demek: "(Ey sevgili!) Gönlüm cinnete uymuş, (şimdi) senin kaşına yeni ay (=hilal) diyor. Onun bu sözüne inanmayın siz, (zavallının aşk ile gözü kör olmuş) aktan karayı seçemiyor!..

Şöyle de demek: "(Ey sevgili!) Gönlüm çılgınlık yoluna uymuş olmalı ki senin kaşını yeni ay zannediyor. Zavallı!.. Aktan karayı seçemez hâle gelmiş, sayıklıyor, sakın sözüne inanmayın.

Bir de şöyle demek: "(Ey sevgili!) Gönlüm senin kaşını hilal zannettiğine göre durumu çılgınlığa varmış olmalı. Karadan ağı seçemeyen bu delinin sözüne inanıp da hilal göründü (ve bayram başladı) zannetmeyin!..

Her üç anlamda da şair gönlündeki çılgınlığın had safhaya vardığını dillendiriyor ve sevgilinin hilal kaşlarını ak-kara bağlamında okuyucuya hatırlatıyor. Kaşların siyah olduğu halde nurdan ibaret olan hilale benzetilmesi hemen bütün şairlerce dillendirilmiştir. Ne ki Fuzulî bu benzetmeyi tersinden okuyor ve "sevgilinin kaşına nisbetle gökteki hilal nedir ki, o müstesna kaşı hilale benzetmek ancak çılgınların, delilerin işidir, böyle bir benzetmeye inanılabilir mi?" biçiminde yorumluyor. Yani başkaları kaşı hilale benzetirken o, hilali kaşa benzetmeye kalkılmasına bile itiraz ediyor, delilik bu, diyor. Fuzulî'yi erişilmez yapan işte bu şairane tavır değil midir?!..

Beyitteki mübalağa eski bir geleneği bize hatırlatıyor:

Bilindiği gibi kamerî aylar hilalin görünmesiyle başlar, hilal görünmeden ne oruç, ne de bayramdan söz edilebilir. Osmanlı devletinde her yıl ramazanın başlaması için tekrarlanan bir ritüele göre hilali en az iki kişinin görmesi ve bunun kadı önünde ikrar edilip kayda geçirilmesi gerekmektedir. Güya üzerinden yıl geçmiş bir alacak-verecek meselesi hakkında mahkeme kurulur ve alacaklı, parasını alabilmek için hilalin göründüğünü, binaenaleyh ramazanın başladığını iki şahit ile ıspat eder ve kadı efendi kararı deftere yazdıktan sonra Şeyhülislam Efendinin izniyle Süleymaniye Camii minarelerindeki kandiller ve fenerler yakılır (vakit gündüz ise sancaklar asılır) kandilleri gören mahalle davulcuları davullarını döverler ve günün hangi saatinde olursa olsun halk ramazan orucuna başlardı. Hatta sofra başında olsalar bile...

Bu göstermelik mahkemede en ziyade, hilali gördüklerini söyleyen şahitlerin aklı başında, sözüne güvenilir, kendinden emin, halk arasında itibarlı kişiler olmalarına bakılır, kadı efendi şahitlerin bu yönünü inceler, tartar ve kararını ona göre deftere geçirir, hilal bahşişi alma peşindeki sahtekarları itibara almazdı. Bütün bu bilgiler ışığında şairin beytine tekrar dönelim ve Fuzulî'nin ne derece itibar edilir bir âşık portresi çizdiğine yeniden hayran olalım. Yılbaşı, ramazan, bayram, nevruz gibi zaman dilimlerini gökteki dolunaya değil de hilalin görünmesine göre ölçen bir toplumda, bu beytin ne derece zengin çağrışımlara kapı araladığını tahmin etmekte bile zorlanırız. Kaldı ki dolunay tamlığı, mükemmelliği ifade edip dururken insanların eksikliğe, yani hilale itibar etmeleri de şairin çizdiği âşık portresini bize tasvir eder. Henüz gepegenç iken boyu hilale dönmüş, iki büklüm bir aşk hastası!.. Ancak o sayede itibar bulabilen bir âşık... Üstelik bütün zaman dilimlerini sevgilinin hilal kaşlarına endekslemiş...

Ne diyelim, adın, dünya durdukça dursun ey hazret-i Fuzulî!..


Berceste

Ziyânından zebânın sen hazer kıl Bilirsin ki "zebân" şekl-i "ziyân"dır

Figanî

Dilinin başına açabileceği zararlardan uzak durmaya bak. Bilirsin ki zeban(dil) ile ziyan'ın(zarar) yazılış şekilleri aynıdır.

Ziyan kelimesi ile zeban kelimesi aynı biçimde yazılır. İkinci harfte nokta tek olursa zeban (dil), çift olursa ziyan (zarar) okunur.

Not: Bu beyti söyleyen zarif adam, zebanının ziyanına uğramış ve bize verdiği öğüdü kendisi tutmadığı için idam edilmiştir (ö.1532).

Teşekkürler,çok güzel bir açıklama.Fuzûlî'nin bu gazelini Sadeddin Kaynak Acemaşiran makamında bestelemiştir.Çok güzel bir eserdir.Mânâ ile beste arasında hakikaten çok güzel bir uyum var. Herkese tavsiye ederim.
 

Dil-şâd

Benim tedbirim, Sen'in takdirinden küçüktür.
Sevgilinin adını dile düşürmek

Leyla, Şirin, Zeliha, Aslı ve Azra'lar... Nicolet, Juliet veya Floire'lar... Her birerleri dillere destan aşkların kahramanları...
Adları saygıyla anılan aşk ikonları. Şairlerin daim dilinde olan uzak sevgililer... Ve şairlerin yakınlarında olan, hemen yanı başlarında hissettikleri sevgilileri de var. Hercaî veya tutkulu, vefalı veya ihtiraslı, ama mutlaka duygulu bir aşkın eseri olarak şiire yansıyan kadınlar... Bu çeşit kadınlar mı şairler için bir lütuftur, yoksa bu kadınlar için şairler mi başa konan birer talih kuşudur, doğrusu pek müşkil bir soru. Ama bilirim ki bir şairin yakınında olmak, bir kadın için çetin bir azaptır. Burada azap kelimesini iki zıt anlamıyla; hem olumsuz (acı, keder, elem, ıstırap) hem de olumlu (tatlı içimli su, dimağ lezzeti) anlamıyla kullanıyorum. Bir yandan şair gibi çılgın birisine tahammül, diğer yandan varlığını tarihe armağan bırakma fırsatı. Acaba Tanpınar'ın ancak rüyada gördüğü Leyla'sı, Attila İlhan'ın kalben mecbur kalıp da aşk şarkıları yazdığı Müjgan'ı, Asaf Halet'in Mariyye'si veya Bedri Rahmi'nin şuh kadını Karadut'u, Bekir Sıtkı Erdoğan'ın gizemli Marya'sı, Abdürrahim Karakoç'un erişilmez Mihriban'ı bu bakımdan azabın hangi çeşidiyle daha aşina yaşamaktaydılar?!.. İçimizde Dante'yi hatırladıkça onun nahif ve narin sevgilisi Beatrice için iç geçirmeyen; Edgar A.Poe'dan bahsederken romantik deniz kokulu Annabell Lee'yi düşünmeyen, yahut Floransalı Petrorca'yı okurken nazenin güzel Laura'ya kalbini kapatan kaç nadan bulunabilir?!.. Bütün bu fani kadınların her biri şiirlerde hâlâ zarif güzellikleri ve ince parmaklarıyla, mest edici kokuları ve iç gıcıklayıcı endamlarıyla, hayal tüllerini andıran saçları ve esrarlı bakan gözleriyle yaşayıp durmakta ve bize kendilerini tanıtmaktadırlar. Onların şairlerle aşinalıklarından doğan acılarını ve ıstıraplarını bilemiyorum ama yıllar ve yüzyıllar sonra bugün hâlâ yaşıyor olmanın kendileri için bir nimet olduğunu söyleyebilirim. Bir kadını yalnızca cismiyle değil, gizli veya aşikar bütün ruh çalkantıları, duygu ve düşüncesiyle seven bir âşıkın aynı zamanda şair olması, o kadının "Sevenler ve Sevilenler Kitabı"nda müstesna bir yer edinmesi de demektir. Çünkü sonraki çağlarda meraklı aşk maceralarının gizemli kahramanlarını tanımak isteyen her şiir okuyucusu, şairin kadınını yine şairin gözüyle tanıyacak, hayran olacak ve sevecektir.

Öte yandan, sevgililerin adlarını anmak bakımından doğu şiiriyle batı şiiri arasında telifi imkansız uçurumlar vardır. Batılı şair, sevgilisinin adını anmakla her zaman bahtiyar olmuş, onunla geçen maceralarını, duygu yüklü birliktelikleri, hatta beşeri ve cinsî mahremiyetleri terennümden kaçınmamış, belki bundan gizli bir haz da duymuştur. Oysa doğulu şair, kendi özel hayat çemberinin sınırlarını başkalarına açmak istememiş, sevgilisini mevhum bir varlık, hayali imkansız bir güzellik olarak yansıtmış, ondan bahsederken mahremiyetine ve özel hayatına hassasiyetle yaklaşmış, adını bile söylemeye çekinmiştir (Yar ismini desem olmaz / Düşer dillere dillere - Erzurumlu Emrah). Böylece şair ile okuyucu arasında oluşan saygıya dayalı ilişki, okuyucuya, şairin anlattığı kadını kendi sevdiği kadın ile yer değiştirtebilecek bir imkan sunmuş, dizeler arasında gezinen özel bir sevgili yerine her okuyanın kendi zihnindeki sevgiliye giydirebileceği desenler ve atlaslardan dokunmuş şiir kumaşları üretilmiştir. Böylece okuyucu da aşk panoramasının bir yerinde kendi resmine de yer bulmuş, şiiri dışarıdan anlamaya çalışmak yerine, içeriden hissetmeye başlamıştır. Bunun tabii sonucu olarak da batı edebiyatının özel hayatları mercek altına alınan, bazan en mahrem çizgilerin bile ötesine geçerek teşhir ettiği kadınlarına mukabil doğunun kadınları biraz daha gizemli, gönül maceraları daha bir heyecanlı, suretleri, endamları, gözleri, kaşları daha bir merak edilir konumda yaşamışlardır. Doğunun şairi kendi sevdiği kadını bir masal veya efsane içine gizler gibi sunmaktan hoşlanır; ta ki okuyucu o masalda kendisine de bir rol biçerek özlemini çektiği sevgilisinin izini sürebilsin. Onun için ben Dıranas'ın Fahriye Ablası'ndan çok Yahya Kemal'in Mehlika Sultan'ını, Oktay Rifat'ın Türkan'ından çok Sezai Karakoç'un Mona Roza'sına tutkunum. Bu yüzden olsa gerek Nedim'in Sadabâd'da gördüğü ve Beşiktaş'taki evine davet ettiği dilber, Karacaoğlan'ın kınalı ellerini öperek düğmelerini çözmek istediği yaban çiçeği, beni Galib'in gizliden gizliye niyaza durduğu, kimliği belli, saraylı sevgilisinden daha fazla etkiliyor. Evet, itiraf etmeliyim ki Fuzuli'nin onca şiirini terennüm ederken düşündüğü kadını bilmeyi, tanımayı, dünya gözüyle bir kere görmeyi çok istemişimdir; ama gerçekten istemiş miyimdir ve görsem bu isteğim yine devam eder mi, bundan emin değilim!?.. Şimdiki gençler galiba gizli kalması gerekeni açık ettikleri (Ne ayıp!...) ve sevgililerinin adlarını dillendirmekle kalmayıp aradaki macerayı da başkalarıyla paylaştıkları için aşkın gülümseyişlerini ve zenginliğini ıskalıyorlar... Çünkü sırlara hükmetmek ayrıcalık ve olgunluktur.
 

terk-i diyar

"aziz misafirim"
Ynt: İskender Pala'nın Köşesi...

Dil-şâd' Alıntı:
ve sevgililerinin adlarını dillendirmekle kalmayıp aradaki macerayı da başkalarıyla paylaştıkları için aşkın gülümseyişlerini ve zenginliğini ıskalıyorlar...Çünkü sırlara hükmetmek ayrıcalık ve olgunluktur

Ne kadar da doğru...Çok güzel ve manidar bir yazı.Paylaşım için teşekkürler dilşad :)
 

necim

Divan Üyesi
Ynt: İskender Pala'nın Köşesi...

"Dertliyim dersen belâ-yı dertten âh eyleme, Âh edip ağyarı âhından âgâh eyleme" ... düsturu misali belki de...
 

Dil-şâd

Benim tedbirim, Sen'in takdirinden küçüktür.
Aşkın sırrı

Bir zamanlar yaşlı bir adam ah çekmeyi, gözyaşı dökmeyi âdet edinmişti. Bir dostu ona bunun sebebini sordu. O da anlattı:Ben bir köle tüccarıydım.
İstanbul'da, 300 liraya bir cariye satın almıştım. Yüzü aydan aydın, dudağı şekerden tatlı bir dilberdi. İşve ve naz mesleğinde onu yetiştirdim. Çok emek çektim. Çok gayret sarf ettim. Pazara götürdüğümde pazar kızıştı, müşteri çoğaldı, fiyat yükseldi. Satmadım, bekledim. İkindi bereketi, silahlar kuşanmış karayağız bir delikanlı atının üstünde çıkageldi. Benim kölemi görünce atından indi, yanına yaklaştı, gülümsedi ve "Adın ne?" dedi. Kölemin de ona gülümsediğini gördüm. Delikanlı bana döndü ve fiyatını sordu. "Kendisi tam ayar altın bebektir ve tam ayar bin altın eder." dedim. Hiçbir şey söylemedi. Oralarda biraz gezinip oyalandı. Sonra kölenin avucuna gizlice bir şey verip gitti. Akşam olunca bunun yüz altın olduğunu gördüm. Şaşırmıştım. Ertesi gün kölemin değeri daha da arttı. Ben satmayı geciktiriyordum. O gün ikindi vakti o delikanlı yine geldi. Yine kızın avucuna bir şey bıraktı. Baktım, yüz altın daha. Böyle dört gün devam etti. Beşinci gün delikanlıyı takip ettim. Kaldığı yeri öğrendim. Sordum, soruşturdum. En son atını satmış. Altıncı gün köle pazarına yine geldi. Lakin köleyi yalnızca uzaktan seyretti. O gece kızın elinden tutup delikanlının evine götürdüm. "Benim bu gece acil bir işim çıktı. Bu köleyi sana emanet bıraksam yarına kadar kollayıp gözetir misin?" dedim. Önce kabul etmek istemedi, sonra razı oldu. Ben kaldığım hana döndüm. Gece aralarında nasıl geçer, beraberlikleri ne şekilde yürür diye düşünerek yatağıma oturdum. Gece yarısına doğru kapım şiddetle yumruklanmaya başladı. Açtım. Kölem ağlıyor ve titriyordu. "Sana ne oldu; o genç ile aranızda ne geçti?" dedim. Ağlaması durmuyordu. Neden sonra mırıldandı:

-O genç öldü.

-Bu nasıl oldu peki?

-Sen ayrılınca beni iç odaya aldı. Bana yemek getirdi. Ben yerken o oturup beni seyretti. Elimi yıkamam için leğen getirdi. Sonra bir yatak serdi. Üzerime misk ve gülsuyu serpti. Bana gözlerimi yummamı söyledi. Yumdum. Parmağını yanağıma koydu. "Süphanallah! Bu ne güzel sevgili; ne etkileyici bir güzellik!" diyor, bunu tekrarlayıp duruyordu. Sonra birden, "Allah'ım hata ettim, haddi aştım, affet beni!" dedi ve sonra "Allah'a aitiz ve ona döneceğiz!" ayetini okuyarak haykırdı, düştü. Gözümü açıp vücudunu sarstım. Canını Allah'a teslim etmişti.

Kölem bunları anlattıktan sonra sabaha kadar ağladı ve gün doğarken o gencin adını sayıklayarak ruhunu teslim etti. İşte benim bütün bu ağlamalarım günahtan kaçınarak sevgilerine leke getirmeyen o iki âşıkın anısınadır. O iki temiz ve zarif genç gibisini belki bir gün bir yerde buluveririm diye dünyada dolanıp durmadayım. Yaşadıkça bu arayışımı sürdürecek ve böyle öleceğim.
 

Dil-şâd

Benim tedbirim, Sen'in takdirinden küçüktür.
Ynt:Aşkın sırrı

      Dervişin aşkı


       Her görenin âşık olduğu, aklını kaybettiği bir kız vardı. Yanağı kafur gibi bembeyaz, saçları misk ile simsiyah. Dudağının lezzetini bilseydi, şeker, erir yok olurdu. Bu dilber bahçelerde gezinirken oralardan bir derviş geçti. Bir ekmekçinin acıyıp verdiği yarım somun tutuyordu elinde. O ay yüzlüyü görünce ekmeği elinden düşüverdi. Kız bu hale gülüp geçti. Kızın gülüşü dervişin elindeki yarım ekmek gibi bedenindeki yarım canı da yere çaldı. O andan itibaren ne gecesi, ne gündüzü kaldı. Tam yedi yıl yanıp yakıldı, ağlayıp inledi. Kızın mahallesinden hiç ayrılamadı, evinin çevresinde dönüp durdu. Yoksulun bu hali kızın akrabalarını rahatsız etti ve bir gece sessizce ortadan kaldırmayı düşündüler. O dilber biraz insaflıydı, gizlice yoksul dervişi çağırıp "-Git buralardan," dedi, "elde edemeyeceğin bir şey için kapımda bekleme. Canına kast edecekler, durma kaç!" O zaman derviş ağladı ve ilk kez içini döktü kıza:

-Bencileyin bin âşıkın canı senin cemaline feda olsun. Ben canımı seni ilk gördüğüm an kaybetmiştim, şimdi bir can için seni terk eder miyim sanıyorsun. Yalnız meraktayım, madem bana hiç acımayacaktın, neden o zaman bana gülmüştün!

-A ahmak derviş, dedi kız, a hünersiz zavallı, sen hiç kendine bakıyor musun? Gerçekten gülünecek bir suratın var, insan sana bakınca elbette gülesi geliyor.

Derviş bir nara atıp bayıldı. Kendine geldiğinde ise, "Aşk sevilen için bir hiç ise de, seven için heptir; aşkımdan geçecek değilim!" diyerek yedi gece daha oralarda dolandı, sonra onu hiç kimsecikler bir daha görmedi.

BERCESTE

Ne bilir okumayan Mushaf-ı hüsnün şerhin

Yere gökten ne için indiğini Kur'an'ın


Fuzuli

Ey sevgili!.. Senin güzellik kitabının şerhini okumayan kişi Kur'an-ı Kerîm'in gökten yere niçin indirildiğini nereden bilsin?!..
 

Dil-şâd

Benim tedbirim, Sen'in takdirinden küçüktür.
Kul=Âşık


Kanunî dönemi yeniçeri şairlerinden samimî gönüllü Aşkî'nin bir beyti hatırımdadır. Der ki:

Âzâd iken esîr idik Allah'a çok şükür
Sultân-ı aşka kul olalı pâdişâhlarız


Hem azad iken esîr, hem de kul iken sultan... Azatlıkta esareti hissetmek ve kul (köle ve esir) iken sultan gibi yaşamak... Fuzulî'nin "Fakîr-i pâdişeh-âsâ gedâ-yı muhteşemem (padişahçasına bir yoksul; muhteşem bir dilenciyim)" ifadesi ile hemen hemen aynı muhtevada bir söyleyiş... Hayatı zıt boyutta ve tersinden yaşamak gibi bir şey. Peki bu mümkün müdür?

Sevgilinin kimliğine bağlı olarak, evet!.. Sevgili Allah olunca elbette!...

Nasıl mı?!.. İzaha çalışalım:

Aşk, evvela Allah'tan kuladır. Allah kulu sever, sonra kul Allah'ı. Kulu yaratan ve ona aşk kabiliyetini veren Allah bununla kendisini tanımasını istemiş ve bu yüzden kainatı yaratmıştır. Allah'ı tanımak ancak aşk ile mümkündür. Aşk bir meşaledir ve kul (âşık=seven) Allah'ı (maşuk=sevilen) ancak onun ışığıyla görür. Ve gördüğü anda gerçek kulluk başlar. Kulluk mutlak itaattir. Eğer itaat Allah'a yapılıyorsa kul (abd) kelimesinin "hür insan, mal mülk sahibi olan kişi)" anlamı; yok eğer kuldan kula itaat ediliyorsa "köle, irade ve özgürlüğü başkasının elinde olan insan" anlamı ön plana çıkar. Böylece Allah'a kul olmakla övünen nice sultanlardan, aşka kul olan sayısız padişahlardan yani şairin ifadesiyle "Aşk sultanının kölesi olan sultanlardan" söz edilebilir. Nitekim Kur'an-ı Kerim'in pek çok yerinde "abd (kul)" kelimesi "Allah'a iman eden, O'nun sevdiği kişi" anlamında kullanılmaktadır. Bu açıdan bakıldığında kulluk, aslında seven ile sevilen arasındaki bir tavrın adıdır.

Bir kul (âşık), kendisinden istenen hizmeti (ayrılık acısına tahammül) ve verilen emri (kendinden vazgeçme, sevgili için olma, sevgili için can verme, akıl kaydından geçme vb.) yerine getirdiği ölçüde kulluğa (âşıklığa) adım atmış olur. Bunun ötesi Sevgili'nin emrini yerine getirmekle kalmayıp onun rızasını kazanmak üzere gayretle çalışmak, çabalamak, saygı, sevgi, bağlılık vb. alanlarda mertebe kazanmaktır. Nitekim sufiler "abd"in "âbid (ibadet eden)"; "ubûdiyet"in de "ibadet"ten üstün olduğunu söylerler. Hz. Peygamber de "abd" olmasını, "rasul" olmasından daha önemli bulmuştur. Zaten kelime-i şahadette de "abd" vasfı, "rasul" vasfından önde anılmıştır (abduhu ve rasuluh). Âbid hür, abd ise kuldur. Hür olanlar bir karşılık için, kul ve köle olanlar ise sırf efendilerini memnun etmek için çalışırlar. Tasavvufta "âbid"in sevap kazanmak, ecir almak ve cennete gitmek için çalışmasından ziyade "abd"in yalnızca emri yerine getirmek ve itaat için çalışması önemli bulunur. Hani koca Yunus'un, "Cennet cennet dedikleri / Birkaç köşkle birkaç huri / İsteyene ver onları / Bana seni gerek seni" demesi gibi. Nimete sahip olmayı isteyenle nimeti vereni isteyen arasında elbette çoook dereceler farkı vardır. Bu durumda efendisinin mülkiyetinde bulunan kulun her şeyi efendisinin demektir. Nitekim kulluğun vasfı fakr u ihtiyaçtır. İşte tam bu noktada kul, Divan şiirindeki âşık kimliğiyle aynîleşir. Orada da âşık sevgiliye kuldur ve her şeyiyle onun uğrunda, yolunda, peşinde, izinde, özündedir. Bütün ihtiyaçları ondandır ve ondan gayrıya ihtiyaç bildirmez. Aslında bu anlayış tasavvufun derinliğinden divan şiirine bir medeniyet birikimi olarak yansımış ve şairlerin dilinde peleseng olmuş metaforlardan biridir. Hakikatte sultan ile kul arasındaki ilişki, sevgili ile âşık arasında da vardır ve sevgiliye kul olmaya hazır binlerce âşık bulunabilir. Bunlardan her biri yekdiğerine göre rakip konumunda olup sevgiliye ulaşma yolunda mücadele edip dururlar. Tıpkı sultana yakın olmak için kulların birbirleriyle mücadele ve rekabetleri gibi. Bu durumda hakiki Sevgili ve hakiki sultana ulaşmak da aynı vetireden geçmekle mümkündür. Yani Rab ile abd arasındaki ezelî yakınlık veya mesafe burada da aşılmak üzere kulu gayrete yönlendirir. Çünkü ubudiyet ile rububiyyet birbirinin karşıtı olarak ezelden bu yana geldiği gibi sonsuza kadar da devam edecektir. Yani insan ezelden beri kuldur ve ebede kadar da kul kalacaktır. İlla ki gayret ve çalışma ile kemale erebilir, irtifa kazanabilir. Bunun için aşk meş'alesinin ışık kaynağına yakın olması gerekir. Işıktan ne kadar uzaklaşırsa gölgesi (masiva) o kadar büyür; ışığa ne kadar yaklaşırsa gölgesi o kadar küçülür, hatta belli belirsiz bir hal alır. O halde hakiki âşık sevgiliye yaklaştıkça küçülen, kendinden geçen, mahviyet gösteren âşıktır. Tıpkı Allah'a yakın oldukça küçülen, tevazu ve hiçlik kazanan kul gibi. İşte bu küçülme ve kendinden vazgeçme halidir ki hem âşıkı, hem de kulu sonunda "fenâ (Sevgili'de yok olma)" makamına eriştirir, ikilik ortadan kalkar, vahdet gelir, âşık yok olarak hakiki var oluşa erer, orada hayat sürmeye başlar. Ezcümle insan abd (aşk) mertebesi için yaratılmıştır. Bu yolda âbid (âşık) olması için seçilmiştir. Hiç olmazsa müteabbid (âbidlere özenen) olması kendinden beklenir. Riyakar âbitlik ise en kötüsüdür. Galiba Hamdullah Hamdi bu yüzden, "Ey kullarına lutf u kerem edici Kerîm / Göster bu abd-ı kemterîne râh-ı müstakîm (Ey kullarına bağışları bol olan Allah, bu kuluna da doğru yolu bağışla!)" şeklinde yakarıyor. Aşkî ise "Sultân-ı aşka kul olalı pâdişâlarız!" dediğine göre, işi kavramış. Ne diyelim; âzâd iken esir olun inşallah!..


BERCESTE

Gevherî der yaylaların yaylasam
Arzıhal eylesem hâlim söylesem
Abd-i memlûk olup hizmet eylesem
Kula sultan olur musun ne dersin


Gevherî
 

dedeefendi

Divan Üyesi
Ynt: İskender Pala'nın Köşesi...

Bu beyi banna Nâmık Kemâl'in şu beyitini çağrıştırdı:

"Ne efsûnkâr imişsin ey dîdâr-ı hürriyet
Esîr-i aşkın olduk gerçi kurtulduk esâretten"

Tezat sanatının bildiğim en güzel örneklerinden biriydi.Şimdi bir başka güzel tezat örneği sundunuz bize.Çok teşekkür ederim.

Âzâd iken esîr idik Allah'a çok şükür
Sultân-ı aşka kul olalı pâdişâhlarız

Aşkî'nin bu beyiti hakikaten çok güzel...

Aşkî denizci miydi?Öyle bir şey hatırlar gibiyim.Esarette kaldığı için bu beyiti yazmış olabilir mi?
 

Dil-şâd

Benim tedbirim, Sen'in takdirinden küçüktür.
Ynt: İskender Pala'nın Köşesi...


dedeefendi' Alıntı:
Âzâd iken esîr idik Allah'a çok şükür
Sultân-ı aşka kul olalı pâdişâhlarız

Aşkî denizci miydi?Öyle bir şey hatırlar gibiyim.Esarette kaldığı için bu beyiti yazmış olabilir mi?


Ben sadece asker olduğunu (yeniçeri) hatırlıyorum ve yanılmıyorsam Belgrad seferinde esir düşmüştü. Ama denizci olup olmadığını bilmiyorum. Yine yanılmıyorsam Âşkî hakkında İskender Pala'nın bir çalışması vardı.
Beyit anlamca, Âşkî esretteyken ya da esaretten kurtulduktan sonra yazılmış gibi bir his uyandırıyor. Eminim bu konuda sizde daha fazla bilgi mecuttur.
 

dedeefendi

Divan Üyesi
Ynt: İskender Pala'nın Köşesi...

İskender Pala hocamız da Bahriyeli idi.Binbaşı iken ordudan atılmıştı.Ben onu Beşiktaş Askeri Müzesi'nin komutanı iken ziyaret etmiştim.Ondan tavsiyeler almaya gitmiştim...
İskender Pala hocamızın bir yazısında, Aşkî ile ilgili olabilir, "bizim meslekten" diye bir ifadesi vardı.Yanlış hatırlıyor olabilirim. Onun için Aşkî'nin denizci olabileceğini söyledim.

Beyit çok güzel.Beyitteki ifade gücü karşısında insan aciz kalıyor.İşte buna bayılıyorum.
Maalesef günümüz Türkçesiyle böyle güzel beyitler kaleme alınamayacağını görüyorum bu beyitte.İki üç haftadır "Ağaçlar Mesnevisi" isimli bir mesnevi yazmaya karar verdim.Şu an 19 beyit oldu.Günümüz Türkçesinin kıtlığının sıkıntısını yaşıyorum.Eski kelimeler kullanmamak için zorluyorum kendimi,maalesef çok zor...Şu kelimelerdeki îcâzı görüp de hayran olmamak ne mümkün! İşte bu güzelliğin sebebi bu dil.Kelime ırkçıları bu güzel hazineyi "Sal'a bindirip sel'e verdikleri için" maalesef dil diye bir şey kalmadı.
Neden böyle güzel mısralar yazılmasın şimdi?
Biraz daldan dala atladık,mazur görüle...
 

Dil-şâd

Benim tedbirim, Sen'in takdirinden küçüktür.
Eski bir İstanbul hatırası

İstanbul'da bir zamanlar Abdullah ve Aslıhan adında, birbirini seven iki genç yaşıyordu.
Kader fırsat verir de gizlice buluşabilirlerse birbirlerinin yüzüne bakarak aşk kadehinden şarap yudumluyor, nefesleri birbirine karışarak şad oluyorlardı. Daha birbirlerini bir kez olsun öpmemişlerdi. Aşklarını daima gizli tutuyorlar, kimseye sır vermiyorlardı. Fakat üç yüz perdenin arkasında bile gizlenemeyen aşk sonunda ortaya çıktı. Kızın babası o genci kendi asaletine denk bulmadı ve kızını zorla bir paşa ile evlendirdi. Paşa da onu sevdiği gençten uzak olsun diye Boğaz'ın öte yakasında, Üsküdar'dan Çamlıca'ya giden tozlu yolların kenarındaki bağların arasında bir eve yerleştirdi. Aslıhan kocasını henüz odasına almıyor, ondan kaçıyordu. Abdullah ise sabrın sonuna gelmiş, Aslıhan'ın yerini öğrenmeye çalışıyordu. Nihayet bir gün Tophane'de, Salı pazarında onun hizmetkârlarından bir halayığa rastladı. Kadın, Abdullah'ın aşkını biliyordu. Acıdı ve oturdukları evi tarif etti. Abdullah arkadaşlarından birini buldu ve ona, "Benimle gelebilir ve Aslıhan'ı ziyaretimde bana yardımcı olur musun? Zira onun aşkıyla can boğazıma geldi, gündüzüm gece oldu!" dedi. Henüz on yedi yaşında olan arkadaşı "Seni dinledim ve teklifini kabul ettim; her ne ki benden istesen yapacak, her ne ki emredersen uyacağım!" şeklinde onu rahatlattı. Bir kayıkla Üsküdar'a geçtiler. İki at kiralayıp bağlar arasında Aslıhan'ın kaldığı evi buldular. Mevsimlerden sonbahardı ve bağlar bozulmuş, sahiplerinin çoğu şehre dönmüştü. Beklediler, beklediler. Aslıhan'ın paşa kocası evden çıkınca Abdullah arkadaşına "Şimdi git!" dedi, "Kapıyı çal. Ona burada beklediğimi söyle!" Genç gitti. Kapıyı seyis açmıştı. Ona Paşa'dan küçük hanımefendiye bir mesaj getirdiğini söyledi. Sonra da sevilene sevenden vuslat müjdesi verdi.

Az sonra Aslıhan buluşma yerine geldi. Abdullah telaş içinde ne yapacağını bilemedi. Haberci arkadaşı onları yalnız bırakmak isteyince itiraz etti, "Hayır, yanımızda kal. Çünkü ortada uygunsuz bir şey yok." O genç de ancak seslerin duyulacağı kadar uzakta oturdu. İki âşık birbirlerine ayrılık sırasında hasrete nasıl dayandıklarını gözyaşlarıyla anlattılar. Sonra birbirlerini nasıl, ne derece sevdiklerinden, eski hatıralardan, çocukluktan uzun uzun bahsettiler. Mutlu geçen birkaç saatin sonunda Aslıhan müsaade istedi. Birileri durumun farkına varmadan eve dönmesi gerektiğini söyledi. Abdullah azıcık daha kalmasını istedi. O vakit Aslıhan uzakta oturan genci işaretle sordu:

- Senin bu arkadaşından bir şey istesem yapar mı?

- Ne istersen!..

- Tehlikeli olsa da mı?

Cevap gençten geldi:

- Tehlikeli olsa da!.. Canımı Abdullah için feda etmem gerekse de!..

- O halde, yakına gel. Seninle giysilerimizi değişelim. Benim yerime eve gir. Sağdan üçüncü oda benim özel odamdır. Akşama kadar sessizce otur. Akşam kocam eve gelip sana bir tas çorba getirir, kapıdan içeri uzatır. Yüzünü sıkıca ört ve tası kabul etmekte nazlı davran. Sonra kapını kapat. Sabaha doğru ben gelirim, sen çıkarsın.

Delikanlı denileni yaptı. Eve girip kapandı. Ta ki kapıda ses duydu, heyecanlandı. Çorba tasını almakta gecikince tas yere kapaklandı. Bu sefer paşa öfkelenip "Sen hâlâ bana inat mı ediyorsun?" diye içeri girip eline bir kırbaç aldı. Akşam karanlığında Aslıhan diye delikanlının sırtını sıyırdı ve başladı şaklatmaya. Delikanlı devamlı yüzünü örtüyor ve sesi tanınmasın diye hiç bağırmadan sabrediyordu. Nice kırbaçtan sonra evdeki halayıklar, hizmetkârlar dayanamayıp onu durdurmak istediler. Paşa da zaten yorulmuştu. Dadısı herkesi dışarı çıkarıp ona nasihatler etti. "Sultan hanımım, kendine hiç acımaz mısın? Kocana biraz daha fırsat tanısan, belki iyi..." Nasihatleri ses çıkarmadan dinleyen delikanlı bir yandan yaralarının sızlamasına dayandı, diğer yandan Aslıhan'a acıdı. Sabah Aslıhan gelince evden çıkmak üzere bütün gücünü topladı, ona hiç belli etmedi. Abdullah ölesiye kadar da bunu ne ona, ne başka birine söyledi.

İnsana dost zor günde lazımdır; rahat günde herkes dosttur. Kederli günde seninle üzülecek bir dostun varsa üzüntüye yer yoktur vesselam...

Âşık meczup

Bir dağ başında bir meczup yaşarmış. Adamakıllı aklını kaptırmışın biri. Gökyüzüne bakıp dertli bir gönülle diyormuş ki:

- Rabb'im!.. Sen sevgiden anlamıyorsun. Ama ben seni daima sevmekteyim. Senin benim gibi sayısız sevgilin var ama benim senden başka bir sevgilim yok!.. O halde ey kâinatı yaratan, aydınlatan, döndüren sevgili; nasıl diyeyim sana, n'olursun, azıcık olsun şu sevgiyi benden öğrensen!..

BERCESTE

Pençeleşmek isteyen yârâna zâl-ı aşk ile
Pençeler temür ü bâzûlar gerek pûlâddan


Sâbit
Aşk denilen pehlivan ile güreşmek isteyen dostlara demirden pençeler ile çelikten pazular gerekir.
 

Dil-şâd

Benim tedbirim, Sen'in takdirinden küçüktür.
Bir şiiri yorumlamak

Maddeyi mânâdan, somut olanı soyut olandan farklı kılan özelliklerden biri, maddenin parçalanabilirliği ama mânânın ayrıştırılamaması olarak izah edilir.
Maddeler dünyasını oluşturan her şey kimyasal bir tahlil sonucunda unsurlarına dönüştürülebilir; ama mânâ tek başına bir bütünlük ihtiva ettiği için onun hücre yapısını bilmemiz ve ayrıştırmamız imkânsızdır. Bu bağlamda kelime ve söz, madde ile mânâ geçişkenliğini sağlayan bir alanın iki kutbu olarak dikkat çeker. Daha doğrusu madde ile manayı en kolay kelime ile söz arasındaki ilişki izah edebilir. Sözün mücerret yapısı kelime ile müşahhas bir kılığa büründüğü içindir ki zihinden ve kalpten sâdır olan soyut düşünceler ile duygular edebî metinler şeklinde görünür kılınabilir. Daha da önemlisi, müstakillen hayal ve duygulardan ibaret olan şiir, kelimeler ve ifadeler aracılığıyla tahlil edilebilir, yani tıpkı maddesel ayrıştırma gibi unsurlarına ayrılabilir, bir mısraın veya cümlenin birleşik unsurları basit cisimler gibi basit kelimelere bölünüp incelenebilir. Buna eskiler tefsir veya şerh demişlerdi. Daha sonra metin tahlili denildi. Şimdilerde ise yorumbilim deniliyor.

Tabiattaki unsurların birleşmesi bazı fizikî veya kimyevî kanunlara bağlıdır. Söz ve söze dayalı eserler de tıpkı maddi varlıklar gibi bazı kanunlara vabestedir. Edebî zevki oluşturan belagat, fesahat, tasannu ve üslup, hep bu kanunlara mutabakat sayesinde güzelleşip edebî eser kisvesine bürünür. Bu kanunlardır ki bütünü basit parçalara ayrıştırıp daha iyi tanımamızı, kavramamızı sağlar. Edebî eserdeki basit parçalar her sanatçıya göre değişen göreceli his ve hayallerden oluşur. Bu sayede edebiyatçılar ve şairler his ve fikirlerini farklı farklı biçimlerde ifade etme imkânı bulur, okuyucu da onlardan farklı farklı ilhamlar veya mesajlar alır. Her çağın en rağbet gören ve geçerli olan estetik söz anlayışı bu sayede oluşur ve sanat skalasında dereceler, sınırlar, başarı veya başarısızlıklar ortaya çıkar. Böylece edebî anlayışlar ile edebî kanunlar birbirine yaklaşır, fikir ve hayaller muhatabına daha kolay ve etkili biçimde ulaşır.

Yazılı metinleri yorumlayanlar, sözün bu kanunlara uygunluğunu gördükten ve yeterli bulduktan sonra bir sanatçının önce ne söylediğine, ardından da nasıl söylediğine bakıp sözüne değer biçerler. Yani metin şerhi, birtakım hasbî ve kesbî birikimler gerektirir. Bu ilmin pîri olan Hz. Yusuf, sözü edilen birikimlere bir peygamber kimliğiyle sahiptir. Yani o, rüyalara veya esatir denilen eski söz birikimine hem Allah vergisi olarak yorumlar getirir, hem de çağının bilgileriyle onu zenginleştirip anlatırmış. İlahî kelamı yorumlayan müfessirler içinde en başarılı olanlar, Hak'tan kendilerine verilmiş bir istidat (yetenek) yanında geçmiş zamanlara ait birikimleri harmanlayabilen, sonra da kendi çağlarının bilgisini buna ilave edebilenler arasından çıkmıştır. Edebî metinlerde ve bilhassa şiirde mananın yoğunluğu veya katmanlar halinde istiflenmiş olması, muhatap edindiği gönüllerin his ve hayalleri oranında sürekli genişlemesi, çeşitlenmesi ve çoğalması ancak şerh ile mümkündür. Bir duygunun başlıca tebliğ vasıtası kelimelerdir. Kelimelerin ifade ettikleri anlamlar ölçüsünde de duygu kuvvetli veya zayıf ifade edilmiş olur. Zihninde binlerce kelimesi olan bir kişi ile 500 kelimeyle yaşayan sıradan bir kişi arasında elbette bir anlayış ve kavrama farkı olacaktır. Buna ilaveten edebî metinler söz konusu edildiğinde, okuyucunun zihninde bazen kelimelerin sözlüklerde bulunmayan karşılıkları da şekil bulmaya ve o kelime yepyeni anlamlar kazanmaya başlar. İşte bu yüzden bir dilin sözlüğünü dilciler değil, şairler yapar. Şiirdir ki eski kelimeleri, hiç bilinmeyen bir anlam ile bize yeniden gösterir; şairdir ki kelimeyi bizim bilmediğimiz şekilde yeniden kullanır. Şârih (yorumcu), geleneği bilmekten dolayı çok zaman bu anlamları herkesten önce kavrayan, kelimeler arasındaki ilişkiyi daha hızlı kuran, farklı çağ ve coğrafyalardan benzer örnekleri bir araya getiren adamdır ve bu vasfından dolayı sayılı birkaç kelimeden sayısız anlamlar üreterek şairin kalbini okumaya çalışır. Divan şiiri böyle bir yoruma en elverişli şiir olup belli bir yorum ile verildiği takdirde muhatap edindiği her kültür seviyesinden insana söyleyecek bir sözü mutlaka bulunur. Şekil bakımından yer yer tekdüzelik taşısa da barındırdığı derin mânâ itibariyle fevkalade zengin bir medeniyetin şiiridir. Yüzyıllar boyunca aynı suret ve aynı araçlarla tebliğ edile geldiğinden, zamanla her bir kelimesi billurlaşmış, yeni anlamlar, anlam katmanları ifade etmeye başlamış, her çağda yeni bir şairin ruh zenginliğinden süzülerek bir medeniyetin sürekliliğini sağlamıştır. Zor beğenen insanların bu şiirde hep aynı konuyu (gül-bülbül, lale-sümbül) gördüklerini, birbirinin tekrarı şeylerin söylenip durduğunu söylemelerinin elbette haklı tarafları vardır; ama güzel bir eseri ortaya koymak için onu defalarca denemek ve en mükemmel şeklini veresiye kadar bıkmadan çalışmak gerekmez mi? Fuzulî'nin "Bâğbân bir gül için bin hâra hizmetkâr olur" demesi boşuna mıdır sizce? Bu bakımdan divan şiiri, çağlar ilerlerken yüzlerce şairin katkısıyla bir tek medeniyetin dilinden dökülmüş tek bir şiir sayılır.

BERCESTE

Pâyimâl olmağ ile ehl-i dil olmaz nâkıs
Hâke de düşse yine kadr-i güher dûn olmaz

Nesîb-i Mevlevi

Gönül ehli olanların kenara itilmeleri onlara noksanlık vermez. Çünkü toprağa düşmekle cevherin kıymeti eksilmez.
 

Dil-şâd

Benim tedbirim, Sen'in takdirinden küçüktür.
Edeb ya huu!...

Edebiyat kelimesinin kökü "halkı ziyafete davet" anlamı taşıyan Arapça "edb" mastarıdır.
Sufilerin "edeb" kelimesini sık tekrarlamaları veya bazı ariflerin "Edeb ya hu!" şeklinde levhalar yazdırtıp duvarlarına asmaları belki de kelimenin bu mastar anlamına bir göndermede bulunmaktaydı. Çünkü "E-De-B" kelimesi "Eline, Diline, Beline (sahip olmak)" gibi bir hayat prensibini hatırlatıyordu. Nitekim edepli (terbiye ve haya sahibi, ölçülü, zarif) veya edepsiz (utanması olmayan, terbiyeden yoksun) kelimesinin açılımı da aslında "edb" kökünün bizzat insan için mutlak lüzumlu görülen bir anlamını bize sunar. İnsan ki yaptığı iş veya gösterdiği başarı ile halkı ziyafete davet etmeli, gelecek kuşaklar için bir şeyler üretip eğer mümkünse onlara bir ziyafet çekebilmelidir. Dünyaya gelişten maksat da zaten insanlık adına bir sofra donatmak, dünyaya yeni bir şeyler katıp öyle gitmek değil midir?.

Sufilere göre edeb, "hep güzel şeylerle birlikte olma" demektir. Zünnun-ı Mısrî, edeb gözetmeyen bir müridin sufilik yolunda mesafe alsa da bir gün başlangıç noktasına döneceğini söyler. Sufiler edebi genelde ikiye ayırır: Zahirî edeb (beden ve şeriatla ilgilidir) ve batınî edeb (kalb ve Hak ile ilgilidir). Burada önemli olan batınî edebdir. Çünkü işin güzel oluşu dışı da güzel gösterir, ama dışın güzel oluşu içe tesir etmez, bilakis riyaya kapı aralar.

Anlatırlar ki ünlü sufilerden Ebu Hafs müritleriyle birlikte hacca giderken Bağdat'ta Cüneyd'i ziyaret etmişler. Cüneyd misafirlerinin çok terbiyeli ve nazik tavırlarını görünce Ebu Hafs'a, "Maşallah!.. Müritlerini saray mensupları gibi edeplendirmişsin!" buyurmuş. Bunun üzerine Ebu Hafs, müritlerinin yapmacıklı birer gösteriş meraklısı olmadıklarını açıklamak üzere "Hayır, onların batınlarındaki edeb, zâhirlerine yansımıştır!" cevabını vermiş.

Edebin dünya ehli için ayrı, dindarlar için ayrı, ârifler için ayrı kıstas ve görüntüleri olduğu, her mesleğe veya toplum kademesine göre başka edeblerden söz edilebileceği, "Güzel ahlakı tamamlamak üzere gönderilen" Efendiler Efendisi'nin Muhammedî edeb ile ümmetine örnek olduğu, velhasıl "insan" olmak için edebin ilk şart sayıldığı açıktır. Başka bir ifadeyle, edeb, insanın gündelik yaşamını baştan sona kuşatmadığı sürece huzurlu bir hayattan söz edilemez. Her halin ve her tavrın bir adâbı (edebler silsilesi) vardır. Söz söyleme âdâbı, dinleme âdâbı, sofra âdâbı, sokak âdâbı, ev âdâbı, ziyaret âdâbı, ibadet âdâbı, oyun âdâbı, hatta tuvalet âdâbı...

***

"Edb" mastarının isim hali olan "edeb" kelimesi, "yerinde ve ölçülü davranma melekesi, herkese karşı iyi davranma, her hususta haddini bilip sınırı aşmama, terbiye, nezaket, usluluk, zarafet, incelik, kibarlık, beğenme, alışkanlık, gelenek" gibi anlamlar taşır. "Nefsi hatadan koruyacak şeyleri bilmek" veya "sahibini kınanıp utandıracak hallerden koruyan yetenek" anlamı da yine edeb kelimesi hakkında sözlüklerde kayıtlıdır. Eskilere göre edeb genel bir kavramdır ve "güzel ahlakın tamamı"nı ihtiva eder. Bu durumda edeb için, "güzellikler ve iyiliklerin toplu adı" da diyebiliriz. İnsanı hayra ve doğruluğa davet eden her şey, yani insaniyet kavramının içini dolduran bütün erdemler (iyilik, dürüstlük, çalışkanlık, yardımseverlik, güzel ahlak, gülümseme vs.) edeb kelimesinde bir karşılık bulur. O halde âdem olmanın, yani adam olmanın özü ve özeti edepli olmaktır. Bu yüzdendir ki daha VII. yüzyıldan itibaren İslam medeniyeti çerçevesinde yazılan ahlak kitaplarının çoğunun isminde edeb kelimesini görürüz. İbn Mukaffa'nın Edebü'l-Kebîr veya Edebü'-Sağîr adlı risaleleri insanın başarılı olabilmesi ve sağlıklı iletişimin yollarını gösterip iyi ahlakı öğütler. İbn Kuteybe'nin, Ebu Bekir Hassâf'ın ve Buharî'nin bu konudaki kitapları neredeyse günümüzün başarılı olmanın yollarını anlatan moda kitaplarına benzer. Yani insanlar her devirde güzele ve mükemmele ulaşmayı öğütleyen kitaplar yazmışlardır. Daha sonraki çağlarda yazılan edeb kitapları ise birdenbire didaktik ahlak ve edebiyat konularıyla dolmaya başlamıştır. Artık gelişip olgunlaşan ahlakî-edebî hikmetler, seçkin ve münevver zümrenin örmek alınabilecek duygu, düşünce ve hayat tarzları, insanı merkeze alan hikmet ve bilgi vs. konular herkesin merak ettiği şeyler arasına girmiştir.

Atalarımızın insanı edepli kılan, iyi ve güzel ahlaka ulaştıran bilgi için genel mânâda "edebiyat" kelimesini kullanmaları XIX. yüzyıla rastlar. Daha önce "ahlak, töre, muaşeret, karşılıklı güzel ilişkiler vs." demek olan edeb kelimesi Tanzimat yıllarından sonra literatür anlamında edebiyatı da karşılamaya başladı. Yani insanın ebed içinde sürmesi istenen mükemmel hayat, birdenbire edebiyatın omuzlarına yüklendi. O güne kadar süre gelen lugat (sözlük bilgisi), sarf ve nahiv (dilbilgisi), iştikak (kelime türeme bilgisi, etimoloji), meanî (anlam bilim), beyan (açık ve anlaşılır söz söyleme bilgisi ve edebi sanatlar), bedi (güzel ve doğru söz söyleme bilgisi), karz-ı şiir (şiir sanatı, poetika), aruz, kafiye (uyak), inşa (süslü nesir bilgisi), hat (güzel yazı, kaligrafi) gibi edebî bilimler de edebiyatın hizmetine verildi. Sonunda edebiyat sayesinde daha zarif, daha bedii, daha bahtiyar bir ömür tasavvuru geliştirildi.

Şimdi soru şu: Bu tasavvur yalnızca bir hayal olarak mı kaldı; yoksa gerçekten edebiyat ile dostluğumuzdan hayatımıza yeterince güzellik yansıyor mu?!.. Cevabı her kişi kendi edebiyat serüvenini yeniden değerlendirerek versin lütfen. Sonra da isteyenler edebiyat vasıtasıyla "edb"e ulaşsın, isteyenler derinlikli ve mutlu bir "edeb" ülkesinde yaşasın.

BERCESTE

Ehl-i irfân arasında aradım kıldım talep
Her hüner makbûl imiş, illâ edep, illâ edep

Laedrîa

Bilgeler arasında en makbul hünerin hangisi olduğunu çok arayıp sordum. Sonunda öğrendim ki her hüner makbul imiş, amma edeb hepsinden de üstünmüş (veya; edeb dairesinde yapılınca her hüner makbul imiş)!..
 

PeJMüRDE

Divan Üyesi
Ynt: İskender Pala'nın Köşesi...

Bu siteyi,bu divanı ne kadar çok sevdiğimi söylemişmiydim?Muazzam bir bölüm olmuş hakikaten.İskender Pala gibi bir şahsın yazılarını adeta tedvin etmek yüreğimizde bir sevinç yumağı oluşturdu.Çok samimi söylüyorum bunları.Biriktirirdim onun yazılarını ,keserdim dosyalardım şimdi buradan ulaşabilirim ne hoş ya hu!!!!Allah razı olsun
 

Dil-şâd

Benim tedbirim, Sen'in takdirinden küçüktür.
Ynt: İskender Pala'nın Köşesi...

PeJMüRDE' Alıntı:
Bu siteyi,bu divanı ne kadar çok sevdiğimi söylemişmiydim?Muazzam bir bölüm olmuş hakikaten.İskender Pala gibi bir şahsın yazılarını adeta tedvin etmek yüreğimizde bir sevinç yumağı oluşturdu.Çok samimi söylüyorum bunları.Biriktirirdim onun yazılarını ,keserdim dosyalardım şimdi buradan ulaşabilirim ne hoş ya hu!!!!Allah razı olsun

ecmain...
İnsanların buradan aldığı hazda, İskender Pala'nın da payının olduğunu görmek çok güzel. Bu başlığı açarken böyle zengin bir arşiv oluşabileceği aklımın ucundan bile geçmemişti aslında ama ne mutlu ki üstad yazmaya devam ediyor, bizler de okumaya... Ne diyelim, Allah onun kalemine zeval vermesin ve bizleri de bu güzellikleri okumaktan mahrum etmesin.
 

PeJMüRDE

Divan Üyesi
Ynt: İskender Pala'nın Köşesi...

Amin derken sonuna üç nokta koymak istiyorum,zira ben noktala işaretlerinin manalarına çok önem veren birisiyim.Amin...Üstad yazmaya bizlerde okumaya devam edelim tabi.
 

Dil-şâd

Benim tedbirim, Sen'in takdirinden küçüktür.
Adalet hissi

Büyük şairimiz Namık Kemal, vatanın muhafazası adına en lüzumlu gördüğü kavramlardan birini, adaleti anlatmak için

"Bulunmazsa adalet milletin efrâdı beyninde
Geçer bir gün zemîne, arşa çıksa pâye-i devlet


(Milletin fertleri arasında adalet ve eşitlik kaybolursa, devletin itibarı arşa da çıkmış olsa bir gün yerin dibine geçer vesselam!.)" diyor.

Hakikaten bir milleti, bir toplumu, bir organizmayı ayakta tutan şeylerin başında adalet hissi ve uygulaması gelir. Kişisel ve toplumsal yapının dirlik ve düzenliği, hakkaniyet ve eşitliği ancak adalet duygusuyla sağlanır.

Adalet kelimesinin eşitlik ekseninde "düzen, denklik, denge, gerçeğe uygun hüküm verme, doğru yolu izleme, dürüstlük, takvaya yönelme, tarafsızlık vb." pek çok anlamı mevcuttur. Hatta Kur'an-ı Kerim, insanın fizyonomik ve fizyolojik yapısındaki uyum, ahenk ve estetik görünümü tanımlamak için "adalet" kelimesini kullanmaktadır (İnfitar, 7,8).

İslam filozoflarına göre adalet, insanın bütün öteki erdemlerinin ve ahlakî meziyetlerinin uyumlu bir sonucudur. Eflatun'dan itibaren benimsenen bir görüş ise insan nefsinin bilgi gücü, öfke gücü ve şehvet gücünden mürekkep olduğunu söyler. Bu üç temel güç, insanda üç erdemi doğurur: Hikmet, şecaat (yiğitlik) ve iffet (namus). Adalet işte bu üç faziletin gerçekleşmesiyle kazanılan nihaî fazilettir ki adalet fikri diğer üçünü de kuşatır. Yani adil bir insanın öncelikle hikmetli düşünce, yiğitçe tavır ve nefsine hakimiyet içinde olması istenir.

Adaletin ilgili olduğu kavramlar arasında itidal (denge) ve müsavat (eşitlik) önemli bir yer tutar. Buradaki itidal bahar mevsimi gibi her bakımdan dengeli olmak durumundadır. Bu, bir bakıma gece ile gündüzün, sıcak ile soğuğun, ölüm ile hayatın (kışın ölü gibi olan topraktaki dirilmenin), ışık ile karanlığın vs. dengesidir. Öyle ki baharın getirdiği denge sonrasında hayat güzelleşir, üretim çoğalır, refah başlar, gülümsemeler artar vs. Adaletin diğer önemli kavramı müsavat fikri ise aslında verilen ile hak edilen arasındaki eşitliği ifade eder. Ancak her eşitlik denge demek olmayabilir. Bir mühendisin proje için harcadığı zaman ile o projeyi gerçekleştiren işçilerin çalışma süreleri tam bir eşitlik değildir. Biri iki günde proje çizer ama diğeri onu belki iki yüz günde inşa edebilir. O halde iyi bir mimari eserin ortaya çıkması için mühendis ile işçi dengesi 1/100 olabilir. Bu açıdan bakıldığında adalet, haklı ile haksıza yarı yarıya teksim edilecek bir haktan ziyade haklı olanın hakkı % 80 ise onu teslim etmektir. "Çocuklarınıza verdiklerinizde adil davranın!" hadisinde kastedilen adalet eşit tutmakla, birine olanın diğerine de olmasıyla sağlanabileceği gibi erkek ile kız çocuk arasındaki yetişme ve ihtiyaç dengesiyle de sağlanabilir. Erkek çocuğun terbiyesiyle kız çocuğun terbiyesini ona göre vermek gibi. Sosyal devlet anlayışının öngördüğü adalet de zaten eşitlikten ziyade dengeyi önemser.

Bireysel veya toplumsal hayatta adaleti sağlamak her çağda en zor görevlerden biri olmuştur. Yöneticilerin adalet fikrinin, onların başarısıyla doğru orantılı olduğunu söylemeye gerek yoktur sanırım. Efendiler Efendisi'nin "Bir saatlik adalet, yetmiş yıllık nafile ibadetin yerini tutar!" buyurmuş olması bir yana, devletin bekası için adalete mutlak bir ihtiyaç bulunması onları daima hassas davranmaya yönlendirmiştir. "Adalet ile zulüm bir yerde durmaz!" kelam-ı kibarı da Doğu milletlerince bir düstur kabul edilmiştir. Adil Nuşirevan veya Hz. Ömer, bütün Doğu hükümdarlarının adalet sembolleri olarak haleflerini her daim adalet fikrine yönlendirmiş, saraylarında adalet kuleleri yaptırmalarına, saray pencerelerinin altına zembiller veya çıngıraklar astırmalarına, her an ve her zamanda adalet dağıtacaklarına dair adaletnameler hazırlatıp halka ilan etmelerine kapı aralamış, yazık ki pek çoğu yalnızca bir söylemden ibaret kalmış, çeteleşmeler, menfaat grupları veya ihtiraslar onların adaleti önünde engeller yığmıştır. Hz. Ömer ve Nuşirevan müstesna!..

Kanunlar ve kanun adamları her çağda ve her yerde adalet için var olmuşlardır. Ne ki pek çok kanunların delinebildiği, pek çok kanun adamının kanunsuz davrandığı da görülmüştür. Artık adaleti sağlamak için yasaların yetmediği ortadadır. Adalet kelimesini telaffuz ederek ne toplumsal denge, ne kişiler arası eşitlik sağlanabilmekte!. Oysa adalet hissi insanın vicdanında olursa pek çok kanuna dahi gerek kalmayabilir, ciltler dolusu hukuk teorisi çöpe atılabilir. Hikmet, şecaat ve iffetin vicdanlara koyduğu ahlak adaletidir ki hayatın her safhasında insanı "âdil" saydırıp adını gökkubbeye öylece kazıyabilir. İnsan yalnızca dünyaya gelişini ve gidişini düşünse, âdil davranmak için yeterince ibret alabilir. Bakınız çevrenize; insanların dünyaya çıplak gelmeleri bir adaletin sonucu değil midir? Ve dahi giderken de çıplak gitmeleri!?.. Kefenin cebi yok! Üstelik "Buradan gitmeyeceğim" diyebilen de yok? Peki, var mı ben altınlarımı ve gümüşlerimi de götüreceğim diyebilen? Var mı götürebilen?!.. Kara toprağa zalim ile mazlumu, fakir ile zengini, iyi ile kötüyü, siyah ile beyazı yan yana, adaletle koyup geliyorlar.

Ecel badesi herkese adaletle sunulacak madem, dünya adaletsiz yaşamaya değer mi? İşte bu yüzden en büyük adalet, vicdanlarda yer edinen adalettir.

BERCESTE

Dursun kef-i hükmünde terâzû-yı adâlet
Havfın var ise mahkeme-i rûz-ı cezâdan


Ziya Paşa

Ey insan!.. Eğer mahşer gününde kurulacak mahkemeden bir korkun var ise adaletin terazisini daima avucunda bulundur.
 

Dil-şâd

Benim tedbirim, Sen'in takdirinden küçüktür.
Şehzadelerimiz

Sultan Çelebi Mehmet'ten sonra padişah sülalesinin erkek evlatlarına "şahın oğlu, padişah oğlu" anlamında şehzade denildiğini biliyorsunuzdur. (Daha önce "Çelebi" denilmiştir).
İtiraf etmeliyiz ki; bizim gibi erkek egemen toplumlarda eşi erkek çocuk doğuran bir baba kendisini bir hükümdar, oğlunu da şehzade gibi hisseder. Nesillerin gitgide efemine olmaya başladığı, dişil kromozomların eril hücreleri istila ettiği böyle bir çağda erkek çocuk sahibi olduğu için sevinci ikiye katlanan bir babayı ayıplamayacağız; lakin aynı babanın kendisini hükümdar gibi hissettiren oğluna bir şehzadeye yakışacak eğitimi vermemesinden biraz şikâyet edeceğiz. Doğuşta şehzade zannedilen çocuğun gitgide ayak takımına karışmasına müsaade eden babalaradır sözümüz. Söyleyeceklerimizin parasal zenginlik veya imkân sahibi olmakla da alakası yoktur; yalnızca bakış açımızı değiştirmemiz, onlara işe yaramaz mahlûklar değil de şehzade gibi muamele etmemiz, öyle hissettirmemiz yeterlidir belki de. Modern çağın şehzadelerini yetiştirmemiz için bazen bu kadarı bile yeterlidir. Baba ile oğul arasındaki her şey, belki de oğulları şehzade gibi görme alışkanlığımızı kaybetmemizden kaynaklanıyordur, kim bilir. Gelin şimdi, ben size bir şehzadede bulunan özellikleri sayayım, siz de şehzadelerinizi bunlardan hangileriyle donatabildiğinizi gözden geçirin.

***

Eskiden bir şehzade doğduğu zaman özel merasimler yapılır, toplar atılmak sûretiyle doğum İstanbul halkına ilan edilir, bu vesileyle fakir fukaraya ve medrese öğrencilerine yardımlarda bulunulurdu. Şehzadelerin doğumdan hemen sonra mahkeme sicillerine kaydolunması da gelenektendi.

Osmanlı şehzadelerinin beş, altı yaşına gelince elifbadan başlayarak dinî bilgiler başta olmak üzere tarih, edebiyat, şiir, astronomi, matematik ve bazen de yabancı dil öğrenmeleri sağlanırdı. Bunun yanında sportif talimlere çok önem verilir, çocuğun hem zihinsel, hem bedensel gelişimi desteklenirdi. İçlerinden kabiliyetli olanlara bir sanat veya zenaat öğretilmesi de mutlaka sağlanırdı. Osmanlı'nın yükseliş dönemlerinde bir şehzade yetişip takriben on yaş ile on beş yaş arasına geldikten sonra bir sancağa gönderilir ve eğer yaşı küçük ise yanına bir de lala verilirdi. Lala, devlet işlerinde tecrübeli ve hanedana sadık biri olur ve şehzadeye daima yol gösterirdi. İmdi, kendi şehzadelerimizin lalası olmak her vakit elimizdedir; yeter ki kuşak çatışmasına zemin hazırlamayalım ve bu yüzden çocuklarımızı aşağılamayalım, onları biraz olsun anlamaya çalışalım.

Şehzade gençlik yıllarında genellikle bir sanat dalıyla meşgul olur ve kişiliğini onunla tamamlardı. Bu yaşta sancakta bulunan şehzadeler artık "Çelebi Sultan" olarak anılırdı ve bunlar belli zamanlarda divan kurarlar, kendi sancaklarına ait işleri görürler, zeamet ve tımar tevcih ederler, berat verip bir yere gönderdikleri hükümlerde ve verdikleri beratlarda isimlerini havi tuğra çekerlerdi. Ancak yapacakları bu tayin ve tevcihlerin payitahta bildirilerek esas deftere işaret edilmesi lazımdı. Demek ki biz de çocuklarımızı gençlik dönemlerinde bir sanata yönlendirmeli, onların okullarıyla birlikte bir sanat dalında kendilerini ifade etmelerine imkân tanımalıyız. Öte yandan aynı çağlarda pekâlâ onları gurbete gönderebilir, orada kendi başlarına hayatı tedvir etmelerine fırsat tanır, arada sırada da nezaret veya müzaheret ederek yol gösterebiliriz.

Eski çağlarda saltanat hırsı, dışardan ve içerden tahrik, can kaygısı gibi sebepler şehzadeler arasında sık sık mücadelelere kapı aralar ve onları birbirine düşürürdü. Bugün çok şükür böyle bir problemimiz yok. Yine de çocuklarımız arasında rekabet veya eşitsizlik tesis edecek her hareketten kaçınmak gerekir. Onları birbirlerine özendirebilir, gıpta ettirebiliriz, ama kıskandırmak asla!..

Devlet nizamının sarsılmaması ve devletin bölünüp, parçalanıp yok olma tehlikesiyle karşılaşmaması için şehzadelerin kardeşlerini öldürmelerinin caiz olacağı Fatih Kanunnamesi'nde belirtilmiştir. Şehzadelerin öldürülmesi meselesi, devlet nizamını ve devletin geleceğini ilgilendirdiği için üzerinde önemle durulmuştur. Devletin bütünlüğüne kasteden bir başkaldırı veya olay karşısında suçluya verilecek ceza çekinmeden şehzadeye de verilmiştir. Çünkü onların iktidarı değiştirmek üzere giriştikleri isyanlardan düşman devletler istifade etmişler ve muhalefete geçen şehzadelere maddî ve manevî yardımlarda bulunmak sûretiyle devleti çökertmek istemişlerdir. Bugün evlatlarımızı birer şehzade gibi göreceksek onların devlete sadakati adına da bilinçlendirilmesi gerektiğini söylemeye gerek yoktur sanırım.

Şöyle ağzı dola dola kendi evladına "Şehzadem!.." demeyi istemeyen bir baba olabilir mi? O halde, elimizden geliyorsa onları şehzadeler gibi yetiştirelim!..

BERCESTE

Sen bir şeh-i zîşansın, şâhenşeh-i devrânsın
Ya'ni ki sen hâkânsın devrinde ben Hâkâniyem


Nef'i

Sen şanlı bir şahsın; hatta cihanın şahlar şahısın... Yani ki sen hakansın, ben de senin çağında bir Hakanî!...

Not: Hakanî kelimesi "Hakan'a mansup, hakanın emrinde ve himayesinde bulunan" demek olduğu gibi ünlü bir şairin de adıdır. Şair hem kendisini o şaire benzetmekte, hem de sultana yakınlığını bildirmektedir.
 

Dil-şâd

Benim tedbirim, Sen'in takdirinden küçüktür.
Yâ Habiballah!..Yâ Rasulallah!..

Çeyrek asırdan ziyadedir Divan şiiriyle akademik seviyede ilgiliyim. Eski şairlerin söyledikleriyle yaptıkları arasındaki ayrımları, ne zaman samimi, ne zaman temenni dolu olduklarını kestirebiliyorum.
Bazı beyitlerinde çok içten konuşan o adamların hemen takip eden beyitlerinde nasıl yapmacıklı davrandıklarını da görebiliyorum. Pek çoğunun divanlarını dolduran şiirlerde bu tavırları aynı kalıyor. Bir tek naatları müstesna...

Bir şair ne zaman naat yazsa, orada bambaşka bir şair oluyor, dili ve üslubu değişiyor, kendisini aşan bir şairanelik içinde yükseliyor, yükseliyor... Şairlerin edebi kişiliklerini tahlil ederken naatlardan yola çıkmıyorum ben bu yüzden. Çünkü bir şair naat söylemeye başladığı vakit artık kendisi olmaktan çıkıyor, teşne bir ümmet kimliğine bürünüyor, anlatılan konu, anlatıcının çok önüne geçiyor; o arada bir şeyler oluyor ve şair kendisini de şaşırtacak bir üslupta yüksek sözler söylüyor. Eğer şiirin bir ilham perisi var ise, ben artık onun, tam da naat yazarken şaire merhaba dediğine inanıyorum. Yoksa sıradan bir şairin naat söylemeye başladığında bunca erişilmez olmasını nasıl izah edebilirim?!.. Burada şairin gücünden ziyade konunun gizemidir artık devreye giren. Galiba kainatın efendisi, mahlukatın en şereflisi, o şairin ağzından kendisi için söylenen sözlere bizzat şeref veriyor, sözün değeri artıyor.

Türk edebiyatında yalnızca naatlarıyla ünlü şairler vardır. Divanlar dolusu hasret ile sevgililer sevgilisine iltica edip dururlar. Öyle ki adları anılınca Rasulullah akla gelir.

Türk edebiyatında onun ümmeti olmakla iftihar eden, şiirlerinde adını anmakla kutlu sözler söyleyen şairler de vardır. Divanları içinde en az birkaç manzumeyi ona hediye olsun diye yazmış şairlerdir bunlar. Öncekilerle bunların ortak yanları, Efendiler Efendisi'ne ithaf edilen şiirlerin çoğunda "(...) ya Rasûlallah!" nidasının redif yapılmasıdır. Her beytin sonunda böylesi bir nida, biraz da şairin sevgili peygamberi ile arasındaki mesafelerin kalkması, ümmet ile rasul arasında doğrudan ruhaniyetine seslenme imkânının belirmesi anlamına gelir. Sizinle bu türden iki şiiri paylaşacağız. Birincisi yalnızca naatlarıyla ünlü olup diğer şiirleri önemsiz bulunan Nazîm'den (ö. 1727); diğeri şiirleriyle edebiyat tarihlerine bile girememiş bir mutasavvıf olan Zekaî Mustafa Efendi'den (ö.1812). Her iki şair de konu Hz. Peygamber olunca nasıl bir şairane üslup yakalamışlar ve ne muhteşem aşk sözleri söylemişler bakınız.


ZEKAÎ'NİN İLTİCASI
Garîk-i bahr-i isyanım şefâat yâ Rasûlallah
Esîr-i nefs-i nâdânım şefâat yâ Rasûlallah
Reh-i gurbette nâçârım, gam-ı hicrinle bîzârım
Aceb derde giriftârım şefâat yâ Rasûlallah
Benim cürm-i firâvânım harâb etti dil ü cânım
İnâyet eyle sultânım şefâat yâ Rasûlallah
Zekâî hicr ile mahzûn onu vaslınla kıl memnûn
Yolunda can fedâ olsun şefâat yâ Rasûlallah


Günah denizine battım, şefaat kıl ey sevgili! Cahil nefsimin tutsağı olmuşum, şefaat kıl ey sevgili!
Gurbet yolunda çaresiz ve ayrılığının derdiyle inlemekteyim... Çaresiz bir derde tutulmuşum, şefaat kıl ey sevgili!..
Şu benim sayısız suçlarım, canımı ve gönlümü harabeye döndürdü. Bana yardım ancak sendendir, şefaat kıl ey sevgili!..
Zekai ayrılık içinde hüzünlenmiş... Onu vuslatınla memnun etsen!.. Yolunca canlar feda olsun, şefaat eyle ey sevgili!..


NAZÎM'İN HASRETİ
Reh-i aşkında bî-sabr u şekîbim yâ Rasûlallah
Seni her kim severse ben rakîbim yâ Rasûlallah
Kabûl eyle civâr-ı izzetinde çekmeyim gurbet
Bilirsin kendi şehrimde garîbim yâ Rasûlallah
Gözüm yaş ile mâlâmâl gönlüm aşk ile memlû
Baîdim sûretâ, mânen karîbim yâ Rasûlallah
Debistân-ı hakîkatte olup şâkird-i nâkâbil
Velî fenn-i mecâzîde edîbim yâ Rasûlallah
Nola şerh eyledikçe vasfını cezb-i kulûb etsem
Senin bîmârın olmuşken tabîbim yâ Rasûlallah


Sevgili! Aşkının yolunda dur durağım kalmadı, sabrım tükendi. Seni her kim severse artık ben ona rakîbim, ey sevgili!..
Beni de ümmetlerin arasına kabul eyle de kutlu yurdunda gurbet çekmeyeyim artık. Bilirsin, (sensizlik yüzünden) kendi şehrimde de garibim ey sevgili!...
Gözümün yaşları taştı, gönlüm ise aşkının ateşiyle dopdolu. Suretâ (akan göz yaşı gibi) uzağına düşüyorum, ama mânâ itibariyle (kalbimde yanan ateş gibi) sana yakından da yakınım ey sevgili!..
Hakikat mektebinde yeteneksiz bir öğrenci durumundayım; amma mecaz ilminde (senin aşkını çekmekte) bir üstat sayılırım ey sevgili!..
Senin medhini dile getirdikçe çevremde gönüller toplansa ne çıkar; değil mi ki senin aşkının hastalığına tutuldum, artık bir tabip sayılırım ey sevgili!..
 

Dil-şâd

Benim tedbirim, Sen'in takdirinden küçüktür.
Baba..

'Baba' kelimesinin sözlüklerde hakiki ve mecaz yoluyla birçok anlamı kayıtlıdır.
Fukara babası ile mafya babası, iskele babası ile baba tatlısı, baba adam ile baba dostu, baba evi veya şambaba kelimeleri zihinlerimizde hep ayrı ayrı anlamlar çağrıştırır. Oysa bütün bunlardan başka bu kelimenin çok saygın bir kullanım şekli vardır ki; tarikat büyükleri veya manevi mertebesi yüksek kişilere unvan olarak verilir. Sevgi, saygı, fedakarlık, koruma, himaye gibi ahlakî erdemler üzerine kurulan baba-evlat münasebetleri dolayısıyla olsa gerek, manevi büyüklere de baba unvanı verilmesi bu yüzdendir. Kutsal kitapların Hz. Adem ve İbrahim'den bahsederken 'baba' ifadesini kullanmaları onların hem sulben hem de şeriat itibarıyla saygın birer baba olmalarından kaynaklanmaktadır.

İlk sufiler döneminden itibaren mürşitlere baba unvanıyla hitap edilmiş ancak bu unvanla kayıtlara geçmeleri daha geç dönemlere rastlamıştır. Hucvirî'nin Keşfü'l-Mahcûb adlı eserinde Baba Kuhî (ö. 1050) ve Baba Tahir Üryan'dan (ö. 1055) bahsedilir. Bilhassa İran ve Azerbaycan bölgesinde gönül erleri tarafından bu unvanın sıklıkla kullanıldığı görülür. Ahmet Yesevi'nin mürşidi kabul edilen Arslan Baba ile müritlerinden Zengî Baba ve Maçin Baba gibi isimler Türkistan bölgesinde de çok bilinen ululardandır.

Baba unvanı Şii ve Sünni geleneğin ortak mürşidleri hakkında da telaffuz edilegelmiştir. Köhnepuş Baba gibi. Anadolu'nun fethinden sonra yukarı yurtlardan buraya gelen dervişler arasında 'Baba' lakabını kullanmanın moda olması, biraz da baba kelimesinin Anadolu insanının ruhuna verdiği hürmet duygusundan istifade etmenin kapısını araladığı, böylece menfaat teminine yol açtığı içindir. Babaî tarikatının kurucusu olarak bilinen Horasanlı Baba İlyas'tan sonra bu lakapla anılan dervişlerin çoğalması bundandır. Osmanlı tarihi içinde, adının ya başına, ya sonuna baba sıfatını koyarak gerek İstanbul'da gerekse Anadolu'da seçkin bir hayat süren pek çok derviş veya derviş taslağı yaşayıp gitmiştir. Bunların hakiki dervişlerden olup da Anadolu'da izler bırakmış olanlarından bazıları Geyikli Baba, Koyun Baba, Barak Baba, Duğlu Baba, Avşar Baba, Postinpuş Baba, Otman Baba, Baba Süngü, Baba Haydar, Baba İlyas, Baba İshak vb. olarak sayılabilir.

Balım Sultan tarafından teşkilatlandırılan Bektaşiliğin bir kolu Babaîler adını taşır. Bunlar şehir ve kasabalardaki tekke ve zaviyelerde barınan Bektaşiler olup babalarına 'yol evladı' denir (diğerleri 'bel evladı'dır). 'Baba'lık, Bektaşilik içinde önemli bir rütbe sayılır. Bunlar neredeyse küfre varan fıkraların serbest yaşayışlı 'baba erenler'i olmadan evvel birer mürşid kimliğiyle yaşamış kişiler idiler. Yazık ki sonradan içlerine fesat düşmüştür.

SOMUNCU BABA

Moğol İstilası'ndan sonra Anadolu'da yeşeren manevi hayat içinde bu istilanın önünden kaçıp gelen ermişlerin veya bilginlerin rolleri olduğu tarihi bir gerçektir. Anadolu'nun fethinden sonra yurtlarından kopup gelen Yesevi dervişleri ve alp erenlerin de oluşturduğu bu zeminde canlı bir dinî hayat hüküm sürmeye başlamıştı. İşte bu dönemde çevresinde insanların toplandığı mübarek zatlardan birisi de Somuncu Baba olmuştur.

Asıl adı Hamidüddin Veli olan Somuncu Baba, Bayezid-i Bistamî'nin ruhaniyetinde terbiye görüp Erdebil şeyhi Hace Alaeddin Ali'den el almış, Davud-ı Kayserî'nin dizi dibinde nefsini arıtmıştır. Hızır ile sohbetleri olan Üveysî meşrep bir derviştir. Bursa'da yerleşmiş, inşa ettirdiği küçük fırında ekmek pişirerek geçimini sağlamaya başlamış, kendini melamet hırkasında gizlemiştir. Yıldırım Bayezid Han, Ulu Cami'nin açılış merasiminde damadı Emir Sultan'dan bir açılış hutbesi okumasını isteyince onun, "Beldemizde zamanın kutbu bulunmakta olup benim bu vazifeyi yapmam münasip değildir, o okusun!" demesi üzerine bir hutbe irad etmiş, o günden sonra, herkesin yıllar yılı sevip örnek aldığı somun ustası birdenbire Somuncu Baba adıyla mürşitlik postuna oturtulmuştur.

Somuncu Baba, Buharalı Emir Sultan, Hacı Bayram Veli ve Molla Fenarî gibi pek çok kişinin yetişmesinde rol oynamış, XV. yüzyıl Anadolu sufiliği üzerinde tesirler icra etmiş bir mübarek zat imiş. Herhangi bir tarikatı öne çıkarmaktan ziyade eskilerin "mecmau't-turuk (bütün yolları birleştiren)" dedikleri bir yol tutmuştur. Melami tavırlı bu büyük veliye Anadolu halkı yıllar boyunca 'Baba' demiştir. Bugün Somuncu Baba'nın ahfadından bir kol Aksaray'da, diğer bir kol da Malatya Darende'de Somuncu Baba Dergahı ve Hulusi Efendi Vakfı olarak devam ediyor.
 
Tüm sayfalar yüklendi.

Hatırlatma

Lütfen alıntıladığınız içeriğin dış linkini değil içeriğin kendisini paylaşınız.Siyasi yazılar paylaşmamalıyız.Alıntıladığımız yazarın yazarını paylaşalım.Yayınlanan yazılardan divan sorumlu tutulamaz.

Benzer konular Forum Tarih
HCRTRMN Tarih 0 2K
Altınkalem Semih Okuma Salonu 1 4K

Benzer konular

xen

Üst Alt