İskender Pala'nın Köşesi...

Mecelle’nin söz konusu ettiği hükümler, o dönemde uygulanmakta olan İslamî hukuk düzeninin eseri olmakla birlikte günümüzün evrensel hukuk kurallarına da tamamiyle uymaktadır. Zaten bunun aksi de düşünülemezdi. Burada önemli olan husus, hukuku halkın anlayacağı ve kolayca öğreneceği hâle getirmek ve onu insanların vicdanlarına yansıtabilmektir. Çünkü yasaklar ve özgürlükler ancak vicdanlarda şekillenirse toplum barışından ve huzurundan söz edilebilir. Aksi takdirde polis gücüyle korunmanın esas alındığı bir zeminde neyin suç, neyin hak olduğunu bilmeyen kuru kalabalıkların kakafonisiyle savrulan insanların yaşadığı bir güruh ortaya çıkar. Mecelle-i Ahkâm-ı Adliye, gerek veciz ifadesi, gerekse formüle edilmiş kuralları sayesinde yüzelli yıl önceki insanları bu tür karmaşalardan koruyordu. Keşke bugün de, şöyle kuralları akılda kalan, veciz bir anayasamız olsaydı.

Aşağıda Mecelle’nin giriş bölümünü teşkil eden kısımdan bazı maddeler seçtik. Öğrenmek, bireysel ve toplumsal hukukumuz açısından son derece yararlıdır.

Bir işten maksat ne ise, hüküm ona göredir...

Şekk (şüphe) ile yakîn (kesin delil) zail olmaz (çürümüş olmaz).

Bir şeyin bulunduğu hal üzere kalması asıldır.

Zarar kadîm (sürekli) olmaz.

Beraat-ı zimmet (masumiyet) asıldır.

Kelâmda (sözde) asl olan mana-yı hakikidir (kastedilen anlamdır).

Meşakkat (zorluk) teysîri (kolaylığı) celb eder.

Zaruretler memnu (yasak) olan şeyleri mubah (yapılabilir) kılar.

Bir özür için caiz olan şey ol özürün zevaliyle (ortadan kalkmasıyla) bâtıl olur.

Mâni (engel) zail oldukta (ortadan kalkınca), memnû (yasak) avdet eder (geri döner).

Bir zarar kendi misliyle izale olunmaz (giderilmez).

Ehven-i şerreyn ihtiyar olunur (iki şerden iyiye yakın olanı tercih edilir).

Alması memnu (yasak) olan şeyin vermesi dahi memnudur.

Ezmanın (çağın) tagayyüriyle (değişmesiyle) ahkâmın (hükümlerin) tagayyürü inkâr olunamaz.

Asıl sâkıt oldukta (hükümden düşünce) fer’i (ayrıntı) dahi sakıt olur.

Bir şey bâtıl (geçersiz/yasak) oldukta, onun zımnındaki (alt birimindeki) şey dahi bâtıl olur.

Kelâmın imali (bilinenin söylenmesi) ihmalinden (susmaktan) evlâdır (iyidir).

Mükâtebe (yazışma) muhatebe (konuşma) gibidir.

Hatası zahir (açık) olan zanna (şüpheye) itibar yoktur.

Tevehhüme (kuruntuya) itibar yoktur.

Kişi ikrariyle (sözüyle) ilzam olunur (sorumlu tutulur).

Külfet nimete ve nimet külfete göredir.

İskender Pala (Bir köşe yazısından)
 

Dil-şâd

Benim tedbirim, Sen'in takdirinden küçüktür.
Bilgi kazanılmaz;hatırlanır

Rahmetli Turgut Cansever hoca, önce mimarinin özünde idrak edip sonra bir yığın bedii güzelliğin imbiğinden geçirdiği mimari düşüncesini anlatırken "Sanat eseri, varlık tasavvurunun yapılana yansımasıdır." derdi.
Bununla sanatkârın, eserini ortaya koyarken aldığı her kararda varlık ve varlığın gücünü hesaba katması gerektiğini vurgulamak isterdi. Hocanın bakış açısı İslam seciyesine uygun olmak bakımından sanatkârın kendisinde bir meziyet görmesine mani ve hatta mahviyetkârlığıyla tam bir tevazu sembolü olmasını gerektirir. Halbuki bize hep sanatın ferdiliği öğretilmeye çalışılmıştır. Batılı sanat anlayışının insan-tabiat, insan-insan ve insan-Allah ilişkisinde basitten gelişmişe, alçaktan yükseğe ilerlemeyi benimsemiş olması bir bakıma onun sömürgeci yanının da yansımasıdır. Bu durumda insan, tabiatı bütünleyen ontolojik bir parça olmaktan çıkıp yararlanılması gereken bir meta kılığına bürünür. Bu yüzden, ilhamını ve kaynağını İslam'dan alarak kişiler üstü ve yüce bir nitelik kazanan Doğulu anonim sanat ile Batı'nın ego, güç ve akıl eksenli ferdi sanatı ayrı hedeflere yürüyebilir.

Doğulu bakış açısına göre sanat, elbette ahlaki gayeler taşımalıdır. Oysa Batı dünyası yüzyıllar boyunca bu konuda çelişkiler yaşamış, sanat-ahlak çekişmesi hemen her çağda tartışılıp durmuştur. Sanatı ahlak kurallarından bağımsız görmek isteyenler, sanatın kendine göre zaten bir amacı bulunduğunu söyler ve bu amaçta ahlakî olma özelliği aranmasını istemezler. Öte yandan eğer ahlak sanata da kendini kabul ettirirse baskıcı bir ahlakın güdümünde bir sanat anlayışı, icat etme zevkini ve sanatçının özürlüğünü ortadan kaldırabilir. Ahlaksızlığın vicdanlarda bıraktığı olumsuz etki dolayısıyla sanatçı kendini baskı altında hissedebilir ve ibda gücünün önü kapanabilir. Bu durumda güzelliğin ta kendisini arayan bir sanatçının ahlak kurallarıyla mukayyet olması gerekmemelidir. Mademki sanat ruh üzerinde güzel bir etki bırakmak için vardır, o halde bu etkinin ruha yansıması konudan ziyade sanatın kendisinden, yani anlatımdan değil anlatım biçiminden kaynaklanmalıdır. Ancak böyle bir durumda sanat eseri, en çirkin bir konuyu bile işlemiş olsa en güzel bir sanat eseri olabilir. Mesela yılan, hayvanlar arasında en nefret edilenlerden biri olmasına karşın usta bir ressamın fırçasından çıkan bir yılan resmi pekâlâ çok güzel bir sanat eseri sayılabilir. O halde sanat, eserin konusunda değil uygulamanın güzelliğinde aranmalıdır. Bu da sanatçıyı ahlaksızlığın tiksinti ve nefretinden, sanatın takdir ve muhabbetine yükseltebilir. Çirkinliğiyle ünlü bir kişinin tasviri bir romancı için pekala güzel bir sanat göstergesi olabilir. O halde konu bakımından güzel olmayan bir şeyin sanat bakımından güzel olması mümkündür. Resmin çirkinliği ressamın çirkinliği değildir. Hatta çirkin bir yüz de tasvir edilmeye layıktır ve ressamın kudretine delil sayılır. Bu durumda güzel olan şey mutlaka "hayırlı" anlamına gelmeyebilir.

Batı ile Doğu arasındaki sanat anlayışındaki kırılma noktası işte tam da bu "hayırlı"lık bağlamında çelişir. Mademki sanat, aklı terbiye edip merhameti tatmin etmekle yükümlüdür, o halde ahlâkî değerlere ters düşerek maksadından sapmamalıdır. Aksi takdirde amacının sanat olduğunu söyleyen herkes rezalet vadisinde başıboş dolaşır, kutsal olan şeyleri ayaklar altına alabilir, din, ahlak gibi konular onun nazarında değersizdir. Bu durumda sanatçı hakkında "İffeti aşağılamasına kimse aldırış etmemeli, onu yargılamamalıdır" gibi bir yargıya ulaşılır ki bunun adı sanat olmaktan ziyade fesatla dolu bir zihin hastalığı olur. Gerçek sanatkâr, nefsin alçak meyillerine değil, ruhun yüce ihtiyaçlarına hizmet eder. Yoksa güzel her yerde güzel, çirkin her yerde çirkindir. Bu, Uzakdoğu'nun "Sanatçı, eşyanın ilahî âlemdeki şeklini tefekkür ederek görme (yoga-dhyana) yolunu seçmelidir." felsefesiyle de örtüşür. Şair Bursalı Celilî'nin XVI. yüzyılda söylediği "Hâşe lilleh ki müsteâr ola / Şâire müsteâr âr ola (İğreti/geçici olan değildir amaç, mana/iç yerine maddeyi/kabuğu anlatmak bir şair için ayıp sayılır)" beyti o vakit daha bir anlam kazanır ve sanatçı hakikatin peşine düşer. Hayatı müstear (ödünç, mecaz kabilinden, -mış gibi) yaşadığımıza göre sanat bu müsteardan hakikate bir yükseliş olursa, yani hakiki sanatı bize hatırlatırsa sanattır. Eflatun boşuna "Yazıların en iyisi bile ancak bildiklerimizin hatırlanmasıdır" dememiştir. Nitekim Mevlânâ hazretlerinin Çinli ressamlarla Anadolulu ressamlar arasında kurguladığı perdenin sanat vasıtasıyla ortadan kalkması mümkün olur ve ancak o vakit bir sanatçı, içine yönelerek tıpkı bir sufi gibi marifet bilgisine vasıl olabilir. Çünkü bir nakkaş veya şair, maddi ve dış gerçeğe bakarak şekil vermek istediği iç gerçeği gördüğü, -divan şairi gibi- somut olanı örnek vererek aslında soyut olanı anlattığı vakit gerçek sanatçıdır. Geleneksel kültür boşuna dememiştir: Bilgi sonradan kazanılmaz, yalnızca hatırlanır.
 

Dil-şâd

Benim tedbirim, Sen'in takdirinden küçüktür.
Kim "Başardım!" diyebilir ki!?..

Kişioğlunun bir başarıyı elde etmesinden daha zor olanı, o başarı halini devam ettirebilmesidir.
Bu süreç, hakikatte insan için büyük bir sınav vesilesidir. Çünkü başarı karşısında insanın üç farklı tavır göstermesi mevzu bahistir. Birincisi, başarıyı salt kendisinden bilmesi halidir ki bir tür gaflet sayılır. Çünkü kişi burada kibir içindedir. İkincisi, başarıyı salt Allah'tan bilme halidir ki bir tür ihlas sayılır. Kişi burada mutlak tevazu içindedir. Üçüncüsü, başarıyı Allah'ın lütfu ve kendinin gayreti olarak bilme halidir ki bir tür hakikat sayılır. Kişi burada şükür içindedir.

Nimet ve ihsanı yaratıklardan gelen bir şeymiş gibi gören birinci hal, insanı, yaratıcıyı müşahede etmekten alı koyar ki bu durumda başarının insan üzerinde devamlı kalması imkânsızdır. Nimet ve ihsanın kaynağını Allah'tan bilen ikinci halde -eğer kişi ruhî bir kemale ermemişse- başarıyı koruması zor olacağından bu hal yine üzerinde devamlı kalamaz. Çünkü aşırı tevazu kibirden sayılmıştır. Nimet ve ihsanın kaynağının Allah olduğunu bilmekle birlikte her hisse sahibine hissesini veren, kabiliyeti inkâr etmeyecek şekilde kulu da başarıya ortak eden üçüncü hal ise başarı ışığının gücünü devamlı arttırarak insanları aydınlatma demek olur ki hakiki ve sürekli başarı hali işte budur.

İnsanın başarıyı bir nimet olarak bilmesi ve o nimetin devamlılığı için şükür içinde bulunması gerekir. Başarıyı kendinden bilmek, nimeti inşa ve ihsan edene karşı nankörlük olacağından başarılı halden yararlanmak mümkün olsa da bu halin zevali çok yakın olacaktır. Nitekim Allah Taala buyuruyor: "Kendilerine verilenle sevinmeye daldıkları sırada ansızın onları yakaladık (En'am, 44)." Nimeti Allah'tan bilenin hali masivayı terk eden vahdet yolcusunun hali kadar rafinedir amma bu ilahi sarhoşluğun devamı, kulluk mertebesinin ululuğuyla doğru orantılı olup böyle birisi için zaten başarı hissinin bir kıymeti bulunmamaktadır. Bunlar için de Allah Taala şöyle müjdelemiştir: "Allah de!.. Sonra bırak onları daldıkları bataklıkta oynayadursunlar (En'am, 91)." Başarıya Allah'la sevinen, başarı hissiyle adeta şad olan üçüncü kısımdakiler ise nimeti gönderene teşekkür içinde olacaklarından kendi kabiliyetlerini geliştirebilmek üzere gayret, cehd ve çalışma emirlerine uydukları müddetçe başarı üzerlerine bir sıfat olarak yerleşecek, onlardan ayrılmayacaktır. Nitekim Allah Taala yine buyuruyor: "De ki, Allah'ın lutfuyla, rahmetiyle, ancak onunla ferahlansınlar. Bu onların toplayıp yığdıklarından hayırlıdır (Yunus, 58)."

Sorumuz şu idi:

- Kim "Başardım!" diyebilir ki?!..

YUNUS EMRE'NİN ŞİKÂYETİ

Bilmem farkında mısınız; her geçen gün insanların birbirlerine saygıları biraz daha azalıyor. Eskiden birbirlerini gönüllerinden bilip tanıyanlar şimdi neredeyse yüzlerinde maskelerle dolaşıyorlar. Kimse kimseden memnun değil. Yüzlerdeki gülümsemelerin yerini çatık kaşlar almış. Paylaşma, iyilik yapma, yardımlaşma gibi duygular nesholunmuş. Yerine tekil menfaatler ve sahiplenme içgüdüsü gelip oturmuş. Daha da kötüsü, herkes herkesin hakkında ileri geri, durmadan konuşuyor. Mutlaka dikkatinizi çekmiştir, gazetelerin en çok okunan sütunları dedikoduya ayrılmış olanlar. En ciddi ve bilimsel konferanslardan daha ziyade ilgi çeken konuşmalar, içinde malayani laflar bulunan geyik muhabbetleri. Oysa yapacak ciddi işi olan insanların ne dedikodulara, ne adam çekiştirmelere, ne lüzumsuz kuru laf kalabalıklarına zamanı olamaz, olmamalı. Ama heyhat!..

Türklüğün büyük evladı Yunus Emre o muhteşem şiirlerinden birinde "Ey Yunus Hakk'ı bilen / Söylemez her giz yalan / İkilik ile gelen / Doğru yol bulmuş değil" diyor. Başka bir beytinde ise laf taşıyıp insanları başkalarına gammazlayan tiplerin domuzdan bile aşağı mertebede olduğunu zarif bir üslup içinde dillendirip bize bir şikâyetini bildiriyor: "Bir kişinin yatlu sözün, varuban kimseye deme / Biz uludan işitmişüz, hınzırdan giridür gammaz." Hatta bu konuda canı çok yanmış olmalı ki dostlarının düşmanlıkları için bir hatırlatmada daha bulunup dünyada gammazlık edenlerin ahirette yerlerinin tar (dar / karanlık) olacağını da haykırıyor: "Ey dostunu düşman tutan, gıybet yalan söz söyleme / Bunda gammazlık eyleyen, onda yeri tar olısar." Ve bir de tavsiyesi var: "Terk eyle kıyl ü kâli / Dosta virgil mecali / Dünyada riyalu dirlik / Kişiye eyü ad degül." Yani ki şöyle demek olur: "Dedikoduyu terk et. Dostlarına fırsat tanı. Riyakârlıkla kazanılmış bir dirlik, şu dünyada kişiye ne kötü addır."

BERCESTE:

Yalan çökük yerde durur

Key sakın oda buyurur

İhlas gelip cümlesin yur

Yunus yolu yavlak uzar

(Key: çok, hakkıyla; Oda: ateşe; Yavlak: gayet, ziyadesiyle)
 

Dil-şâd

Benim tedbirim, Sen'in takdirinden küçüktür.
Ölüm ötesi aşk...

Edebiyatımızın üç Seyranî'si vardır. Edirneli (Rumelili), Ispartalı ve Kayserili. En ünlüleri bu sonuncusu olup lirik şiirleri vardır. Hayatı menkıbelerle örülmüş bu adam çok derin ama o derecede hazin bir hayat yaşamıştır.

O kadar ki ölümünden bir gün evvel evinde yiyecek bir şey bulamayınca bir asma yaprağını koparıp mangaldaki küle batırarak yiyecek, sonra da; "Ey nefis, ballar börekler yedin de adam olmadın, şu küllemeyi ye bakalım, belki adam olursun!" diye iç geçirecek derecede hazin. "Hak yoluna gidenlerin / Asa olsam ellerine / Er pir vasfın edenlerin / Kurban olsam dillerine" dizeleriyle başlayan semai onundur ve orada yürek yakan iki dize söyler:

(Bir üstada olsam çırak
Bir olurdu yakın ırak)
Kemiğimi yapsa tarak
Yar zülfünün tellerine

Şu son iki dizeyi bir an durup gözlerinizi yumarak düşünün. Şöyle bir manzara göreceksiniz: Bir âşık var. Sevgilinin hasretiyle aşk şehidi olmak üzere. Ve içinden şöyle geçiriyor: "Keşke ben öldükten sonra kemiğimden bir tarak yapsalar da onu sevgiliye sunsalar. Böylece hasretiyle can verdiğim zülfün tellerine dokunabilir, kokusunu alabilirim."

Şu anda pek çoğunuzun Fuzulî'nin Su Kasidesi'ndeki o ünlü beytini hatırladığınızı biliyorum. Hani ne diyordu üstad:

Dest-bûsı ârzûsuyla ölürsem dostlar
Kuze eylen toprağım sunun anınla yare su

"Dostlarım!.. Eğer sevgilinin elini öpme arzusuyla, o ele hasret çeke çeke ölecek olursam; mezarımın toprağından bir kase yapıp onunla sevgilime su ikram edin!.."

Fuzulî'nin dizeleri bir na'ttan alınmadır. Seyranî'ninkiler ise bir nefesten. O halde Seyranî'nin zülüften kastı tasavvufî bir remiz olmalıdır. Nitekim zülf sufiler lisanında "Hakk'ın zatı ve künhü"nü karşılar. Karanlık (zülüf) nasıl mechul ise Hakk'ın zatı da öyle mechuldür. Öte yandan zülüf (saç) kesret bakımından masivayı, sınırsız varlık ve taayyünü temsil eder ki; hakikisi bir güzelin yüzünü örttüğü gibi mecazîsi de Bir'in zatını örter. Bu durumda Seyranî'nin varlık adına çevresini kuşatan cümle eşyada o Bir'in kokusunu alma ve vuslat umuduyla hasretler çektiğini, bu hasretle can vermek üzere olduğunu vehmedebiliriz. Çünkü ancak bu durumdaki bir kişi "Kemiğimi yapsa tarak / Yar zülfünün tellerine" diyebilir. Kemik tarak zülfün telleri arasına girince insan için gizli olan sırlar açılacak, belki masivanın suretinden geçilip siretine erilebilecek.

Eski şiirimizin mana derinliği hemen bütün şairlere buna benzer çığlıklar attırmış, pek çok şair ölümden sonra devam edecek bir aşkın özlemini dile getirmişlerdir. İşte bir başkasının, Edirneli Celili'nin vasiyyeti. Daha trajik ve daha beşeri... İnsanın içini boşaltıp kederle dolduracak derecede de tesirli:

Öldükte bu ben hasteyi eşk ile yusunlar
Cânâne güzar ettiği yollarda kosunlar


Yani ki şöyle demek oluyor: "Umudum o ki, öldüğüm vakit beni gözyaşları ile yıkasınlar ve mezarımı sevgilinin gelip geçtiği yollar üzerine yapsınlar (ta ki öldükten sonra da onun kokusunu alabileyim, onu görüp hasret giderebileyim)." Bu beyitte iki husus var ki şair, zihinlerdeki karşılığını okuyucuya bırakmış. Birincisi "eşk ile (gözyaşı ile)" ifadesidir ki bize "Hangi gözyaşı; şairin bizzat kendi gözyaşları mı; yoksa ona üzülenlerin gözyaşları mı?" diye sordurtur. Eğer şairin gözyaşı ise onun sevgili hasretiyle ağlamaktan dolayı öldüğünü anlarız; yok ardından ağlayan dostların gözyaşları ise o vakit de bu derece muhteşem bir âşıkın dünyadan gidişine ağlayan diğer âşıklardan, belki rakiplerden bahsettiğini görürüz. İkinci husus şairin mezarını sevgilinin yolları üzerinde istemesidir ki bu da bize "ölen birinin dünyada bırakıp gittiklerinin hayatına girip girmediği" sorusunu sordurtur. Şairin istediği, mezarı üzerinde otlar, çiçekler, göz göz nergisler, kulak kulak güllerin bitmesi ve onlarla sevgiliyi seyredip kokusunu duyabilmesidir. Bir tenasuh talebi gibi görünen bu ifade aslında zavallı şairin aşkının büyüklüğüne, ölümden sonra da sevgiliye tutkunluğunun devam edeceğine dair bir taahhüde delalet eder ki fevkalade zarif ve şairane bir hayaldir.

SEYRANÎ ARADIM ONU HER YERDE

Seyranî, yaşadığı dönemde bazılarınca "Velî", bazılarınca "Sarhoş", bazılarınca "Deli" gibi lakaplarla anılmış, velilikle meczupluk arasında bir bilgelik sürerek ölmüştür. Hakkında pek çok rivayet, menkıbe ve hikaye anlatılmıştır. Rahmetli Hasan Ali Kasır'ın "Seyranî" isimli kitabında bunların hemen tamamı derlenmiştir (İstanbul 2001). İşte bir tanesi:

"Bir gün gözleri artık görmez olan bir dostu Seyranî'ye:

- Aah baba, artık bende dünyayı görecek göz yok, demiş

Cevap:

- Üzülme gayrı, dünyada da görülecek yüz kalmadı zaten!..

BERCESTE

Âlemde bir devir dönüyor amma
Devr-i İngiliz mi Firenk mi bilmem
Halli âsân değil müşkil muamma
Zulm-i zâlim göğe direk mi bilmem


(Dünyada bir devir (zaman, çark, dolap) dönüyor ama; İngiliz düzeni mi, ecnebî düzeni mi kestiremiyorum. Çözmesi çok zor, karmakarışık bir muamma bu... Anlayamıyorum; zalimin zulmü sanki göğe direk kesildi!..)
 

Dil-şâd

Benim tedbirim, Sen'in takdirinden küçüktür.
Hamakattan koru bizi Allah'ım

Eskiler "Hamakatın remzi merkeptir" derlermiş. Yani ahmaklık ve budalalık konusunda tarifler ve tanımlamalar yetersiz kaldığında eşeğe bakmak, ahmaklığın ne olduğunu anlamak için yeterli sayılırmış.
Ahmaklığın ifadesi için sözlüklerde bönlük, kıt akıllılık, anlayışsızlık gibi karşılıklar yer alır. Oysa ahmaklığı en iyi halk tanımlamıştır. Ahmak birisi için "kalın kafalı" derler. Bir insan sizi anlayamaz duruma gelmişse, anlatılan şeyin inceliğini kavrayamıyorsa, yani zekâsı kıt kalıyorsa kalın kafalı sayılır. Nitekim halk arasında birisine "bön, anlayışsız" denirse pek o kadar kızmaz, ama "kalın kafalı" denilince birdenbire kendisine hakaret edildiğini düşünür. Hiç kimse üzerine alınmasa da cemiyette ahmakların sayısı hiç de az değildir. Söyleneni anlayamayan cahil ahmaklardan başlayıp anlamamakta ısrar eden entelektüel hamakat erbabına kadar ahmaklık derece derecedir. Bazen akıl kumaşındaki küçük bir defo gibidir, tamir edilirse anlaşılmaz, ama bazen koca bir deliktir ki tamiri imkânsız olur. Bazen anatomik bir hastalıktır ki devası mümkün değildir. Ahmaklık ne zaman ciddi, ne zaman şaka olduğu anlaşılmayan bir söz gibidir; insanı sonuçtan daima uzak tutar. Bu yüzden, ahmaklarla oturup kalkmak insanın ömür törpüsüdür. Amaç doğru olsa da gidilen yol yanlışa çıkar. Bu yüzden ahmaklar, süngerin suyu çektiği gibi insanın şevk ve gayretini sömürüp ziyan ederler; havanın suyu yavaş yavaş buharlaştırması gibi ahmaklar da insandan bir şeyleri çalar, ruh hırsızlığı yaparlar. Ahmaklık zehirli bir tür sarmaşıktır ki selvi boyluları, çınar heybetlileri sardığı vakit içini kurutur, hayat suyunu çalar, özünü yitirtir. Ahmak öyle bir hırsızdır ki muhatabındaki enerjiyi, gülümsemeyi, iyi niyeti velhasıl hayat ısısını çalıp götürür. Onun olduğu yere öyle bir soğukluk yayılır ki kolunuz kanadınız kırılır. Kuşu kafesinden kaçan bir vali "Aman şehrin kapılarını kapattırınız!" diyorsa vay o valinin hamakatına!.. Hz. Ömer, "Ey insan!. Seni ihsanı bol Rabbine karşı aldatan nedir?" ayetini (İnfitar, 6) okuyunca, "Ahmaklıktır, ey Allah'ım!" diye cevap vermiş.

Doğu medeniyetinde ahmaklık üzerine sayısız hikâyeler anlatılmış, pek çok kitaplarda bölümler yazılmıştır. Bunların tamamı ahmaklıktan kaçınmak ve insanları hamakattan uzaklaştırmak içindir. Bilmiyorum Batı dünyasında da hamakat üzerine kitaplar yazılmış mıdır; yahut oralarda da ahmaklık bizdeki kadar yaygın mıdır?!.. Ahmaklık öyküleri içinde en ziyade hoşa giden bir tanesini Mevlânâ hazretleri Mesnevi'sinde yazmıştır. Hz. İsa'nın ahmaklardan kaçış öyküsüdür bu. Özetleyelim (b.2570-2597):

"Hz. İsa, dağa doğru kaçıyordu. Gören, peşinde bir aslan var sanırdı. Birisi ardından yetişip sordu:

-Hayrola! Kuş hızıyla kaçmak niye? Peşinde birisi yok!

Hz. İsa telaşından onu duymadı bile; cevap vermeden koşmaya devam etti. Adam da peşinden... Sonunda tekrar yetişip bağırarak sordu:

-Allah için azıcık dur! Böyle kaçışın dert oldu bana. Kimden kaçıyorsun? Peşinde ne bir düşman, ne bir canavar var!..

-Ayağımı bağlama benim. Kaçtığım bir ahmaktır, bırak da kendimi kurtarayım.

-Hayret!.. Nefesi ile körleri ve sağırları iyileştiren sen değil misin?

-Benim!

-O halde neden korkuyorsun ey temiz ruh! Her istediğini yaptıktan, her mucizeye sahip olduktan sonra kim sana kul olmaz?! Kim önünde köle olmaz?!..

-Ruhu yaratıp ona örneksiz beden giydiren Allah'a; tertemiz sıfatlarının ve adlarının hürmetine göklerin yaka yırttığı Allah'a yemin ederim ki onun ism-i azamını sağıra okudum kulağı açıldı; köre okudum gözü görür oldu, kayalık bir dağa okudum, dağ çatladı; ölmüş bir adamın cesedine okudum, adam dirildi; hiçbir şey olmayana okudum, meydana geldi, fakat ahmakların gönlüne okudum, hem de sevgiyle, şefkatle yüz binlerce kere okudum, yine de faydası olmadı. O ahmak bir taş kesildi de ahmaklık tabiatından dönmedi, çorak bir kum oldu da bir tek ot bitmedi.

-İsm-i azamın her şeye tesiri olduğu halde ahmağa tesir etmemesinin nedir hikmeti? Onlar da hasta, bu da hasta; onlara derman oluyor da neden buna olmuyor?

-Hamakat Allah'ın bir kahrıdır. Hastalıklar, körlük, sağırlık ise kahır değil, bir belaya uğrayıştır. Ahmaklık insana vurulmuş İlahi bir dağlama mührüdür ki kimse çaresini bulamaz."

KİNAYE

Muallim Cudî Efendi Selanik İdadisi'nde bir gün, sersemce ve tembel bir çocuğun dersi dinlemeyerek, yanındakini de konuşturduğunu görmüş. Çocuğu yanına çağırıp eliyle kapıyı işaret ederek:

—Dışarı çık, demiş. Seni hamakat bekliyor.

Çocuk kelimeyi isim sanıp çıkmış. Bir dakika sonra geri girmiş:

—Kimseyi bulamadım efendim!

Cudî Efendi, zehirli bir gülüşle:

—O senden ayrılmaz. Otur yerine, dilini tut.
 

sayih

Divan Üyesi
Ynt: İskender Pala'nın Köşesi...

Çok ilginç bir yazı.Bu yazıya ancak ve ancak
''Hamakattan koru bizi Alllah ım''denilebilir.
 

seb-i yelda

Divan Üyesi
Ynt: İskender Pala'nın Köşesi...

Sebelilerin şaşkınlıkları

Sebe ülkesi, çocukların anlattıkları çelişkili masalların karmaşık üslubu misali pek büyük bir şehirdi. Geniş mi geniş...
Neredeyse bir tepsi kadar... Çelişkili dedik ya, çocuklar böyle anlatır. Sebe'nin pek ulu, yüksek ve uzun binaları vardı, kat kat ve çok sağlam binalar... Öyle ki soğan zarları ve katmanları kadar... Kalabalıktı, öyle kalabalık ki neredeyse on şehir halkı bir yerde toplanmışlar, hepsi birden yüzü yıkanmamış üç kişi olmuşlardı. Sayısız adam, sayısız mahluk bir aradaydı; ham ve hazır yiyici tam üç kişi yani... Bu üç kişiden biri çok uzağı gören bir kör... O kadar keskin bakışları vardı ki Süleyman'ı görmez, karıncanın ayağındaki kılları sayabilirdi. İkincisi keskin kulaklı bir sağırdı. Adamakıllı sağır olduğu halde çok işitirdi. Sanki bir hazineydi de içinde arpa ağırlığı kadar bile altın yoktu. Üçüncü öyle yalın, öyle çıplaktı ki üzerindeki elbisesinin uzun etekleriyle övünürdü. Üstüne giyecek bulamamış bir giyinik denilebilirdi ona.

Kör olan bir gün ansızın belinledi, yerinden doğruldu, uzaklara baktı ve haykırdı:

- Aha görüyorum!. Şuracıkta, burnumuzun dibinde neredeyse... Atlı askerler geliyor; hangi milletlerden kaç kişi olduklarını sayabileceğim çoklukta üstelik!..

Sağır atıldı bu sefer:

- Evet!.. Eveeet!.. Ben de seslerini duyuyorum. Gizli açık ne konuşuyorlarsa, atlarının nallarına varasıya kadar hepsini işitiyorum. Fısıldadıkları planlarından kulaklarımın zarı patlayacak neredeyse.

Bu sırada çıplak paniğe kapılıp ağlamaya, çırpınmaya başladı:

- Ya onlar gelir de şimdi benim uzun eteğimi keserlerse!.. Bu gösterişli elbisemin şekli bozulur da insanlar bana gülerlerse!..

- Haydin öyleyse, kaçalım buradan, yaklaştıklarını iyice görüyorum. Yaralanmadan, esir olmadan kaçalım buradan.

- Gürültü gittikçe yaklaşıyor. Kulaklarım savaşan atların seslerini de duyar oldu. Gidelim bir an evvel, kalkın!..

- Biliyorum, bu düşman benim için geliyor, eteklerime tamah ettiler zahir, uzunluğunu kısaltacaklar!. Gidelim dostlar, çabuk gidelim bu diyarlardan...

Öyle bir gidişle gittiler ki aylarca koşup, yıllarca yürüyüp bir ok atımı uzaklaşmışlar, sonunda bir köye varıp sığınmışlardı. Evleri bomboş, insanları mahşer gibi kalabalık bir köydü burası. Issızlık içinde arayıp taradılar, bir dalın altında bir kuş buldular. Ölmüş, kurumuş, karıncalardan ve kargalardan arta kalmış semiz bir kuştu. Etleri o kadar çoktu ki üfürsen birbirine çatılı duran kemikleri etrafa dağılıverecekti. Gagalanmaktan kaburgaları sicime dönmüştü. Pişirmeyi bekleyemediler; aslanlar avını nasıl yerse onlar da koştular, kuşu öyle semirdiler ki her biri karnı tok fil gibi yığılıp kaldılar. Şişmanlıkları yüzünden neredeyse dünyaya sığmayacak, ağırlıklarıyla neredeyse arz çökecekti. Gün bitince açıkta kalamayacaklarını anladılar. İri endamları ve semirmiş şişmanlıklarıyla süzüldüler, kapının çatlağından geçtiler.

Yukarıdaki hikâyeyi Mevlânâ Hazretleri Mesnevi'de anlatıyor. Eğer remizler çözümlenirse ibretlik bir hikâyedir. Hazret'in fikrince Sebe, insan bedenidir mesela. Ahali, insandaki ruhanî ve cismanî kuvvetleri karşılar. Sağır, hayattan çok şeyler uman, bir türlü doymayan adamdır ki sağırlığı başkalarının ölümünü duyduğu halde kendi ölümünü hiç aklına getirmeyecek derecede yüksektir. Kör, hırs sahibinin halidir. İnsanların ayıbını kıldan kıla görür, sokak sokak dolaşıp onları herkese anlatır da kendi ayıbını asla görmez. Başkasındaki ayıp incir çekirdeğinde gizli olsa gözünden kaçırmaz ama kendisindeki dağlarca ayıbın farkında değildir. Çıplak, dünyaya tapan bir müflisin hali sayılır. Soyulacağını, malının tükeneceğini düşünmekten korkulu rüyalar görür, tedirgin, huzursuz bir hayat sürer. Oysa hakikatte bir çıplak olduğunu düşünmeli, hırsızların kendisini soymasından korkmamalıydı. Madem dünyaya çıplak geldi, çıplak gidecektir, öyleyse hırsız korkusuyla yüreğinin kan ağlamasına gerek var mıdır?

Mevlânâ'nın hikâyesinde başka remizler de gizlidir: Şehirden kaçıp köye sığınan adamın hali, ezelden dünyaya geldiği anda ölüm yoluna girmiş olan kişinin haline benzer. Buradaki kapı dünyadır. Kapıdaki çatlak gizlidir, aranırsa bulunmaz, görünmez. Ama içeriden ışık sızarsa kendini belli eder.

Kapının çatlağı ölüm ve mezardır ki mekânsız, mahalsiz bir gerçek olarak karşımıza çıkar. O gizli kapının çatlağından nice kervanlar deve yükleriyle süzülüp geçtiler de biz farkına varamıyoruz.

İmdi; iyilik yapan birine, "Hayır hayır, ben iyiliğini istemiyorum, kötülük bana daha hayırlı, iyilik yaparak beni rahatsız etme!" denilebilir mi? Eğer denilirse bu, "Ben göz istemiyorum, beni kör et!" demek olmaz mı? "- Bu köşkleri, bağları, bahçeleri uzaklaştır benden, hatta ben emniyet, huzur ve esenlik de istemiyorum. Güzel kadınlarımızı da çirkinleştir hatta!" demek olmaz mı? Yazık ki bugün insanlık tam da böyle söylemekte, iyilik istemezlik içinde çırpınmaktadır. Tıpkı Sebe halkı gibi. O halde Sevgili'ye koşmayan, ona ulaşmaya çalışmayan canlar binlerce de olsa hakikatte yarım bedenden ibarettir. Bu yüzden Sebe halkı ancak üç kişi sayılabilirler.
 

Dil-şâd

Benim tedbirim, Sen'in takdirinden küçüktür.
Bir mehtap seyri...

Ünlü şairimiz Şeyh Galip, geceyi anlattığı bir gazeline şu matla beytiyle başlar:

Sâgar habâb-ı mevce-i mehtâbdır bu şeb
Fânûs bahr-i nûrda girdâbdır bu şeb


Günümüz diliyle aşağı yukarı şöyle demeye gelir: "Sanki bu gece mehtabın dalgaları üzerindeki hava kabarcıkları bir kadeh; gökyüzünde fanusu andıran dolunay da bir nur denizindeki girdaptır."

Çırpıntılı bir yaz akşamında, sulara aksetmiş mehtabın deniz üzerindeki kabarcıklarda kırılıp ışıklanmasını tasvir eden bu beyit, insana ferahlık veren bir edanın mahsulüdür ama daha derinine inildiğinde bambaşka hayaller ile örülmüş bir anlatım sunar. Okuyucunun ruhuna küflü çengeller atarcasına ıstıraplar bırakan bu anlatım, zihinlerde ayrı bir tasvir ve duygu ile bambaşka görüntüler bile kazanabilir. Şair, bu derece farklı anlatım zenginliğini beyte sindirirken aslında yalnızca kelimelerin büyüsünden yararlanıyor, onların uzun gelişim maceralarındaki ilişkilerden yola çıkarak anlam katmanları oluşturuyor, velhasıl dilin ihtişamını konuşturuyor.

Eski şairlerin beyitleri bugünkünden farklı olarak bir iç hendesenin sağlam yapısıyla örülür, vezin ve kafiyeler şairin iç dünyasını çerçeveleyen ama asla sınırlamayan bir söyleyişe hizmet ederdi. Bu ustalıklı söyleyiştir ki bir beyitte yer alan birkaç sayılı kelime, yüzyıllar boyunca yüklenip getirdikleri fikirler, duygular ve hayaller çağrıştırılarak yan yana getirildiğinde yüksek bir medeniyetin sözü ve sözcüsü konumuna yükseliverirdi. Çünkü kelimeler uzun zaman dilimlerinden süzülüp gelirken başka şairler tarafından çeşitli kombinezonlar içinde kullanılarak farklı manalara bürünmüşler, değişik duygu ve fikirleri ifade etmişlerdir. Öyle ki kullanıldıkları her bir şiirde ayrı bir mana ifade etmekle kalmamış, her bir okuyucunun zihninde uzvî ve dimağî imajlar, hayaller, hisler uyandırmışlardır. Eskiden beri söylenegelen 'Dili şairler yapar' cümlesi işte bu yüzden gerçektir ve refte refte basit teşbihler bir tablo misali derinleşir, sıradan mecazlar zihinlerde rengarenk huzme kırılmaları yapabilir. Yukarıdaki beyitte kelimelerin ilk görüntüsü, bizde sanki İstanbul körfezlerinden birinde, musıkî nağmelerine karışan su hışırtılarının eski zaman hatıralarını çağrıştırırken, diğer yandan bizzat bir şeyh ağzından çıkmış olmanın efsunuyla tasavvufî bir derinlik kazanır. Her iki mânâyı iç içe veya yan yana anlamamıza vesile olan şey ise Galib Dede zamanında moda olan mehtap seyirleri ve eğlencelerinin tekke hayatına kadar sirayet etmiş olmasıdır. Şarkıların, nağmelerin, badelerin ve güzellerin harman olduğu kameriyeler, zevrakçeler, sahilsaraylar, yalılar ve fevkalade güzel bir İstanbul... İşte beytin ilk görüntüsü ve bizi hayran bırakan büyülü tasviri... İkinci tasvir ise bambaşka bir dünyadır: Şöyle ki; her güzellik, içinde o güzelliği yaratanın bir tecellisini taşır. Bu tecelli, izafi bir algılama biçimidir ve görünürden görünmeze doğru yol alır. Müşahhastan mücerrede uzanan bu yolculukta madde ile mana iç içe bir tedahül gösterir ki bunun da kilit taşı beytin ikinci dizesindeki bir kelimedir: "Girdap"

İmdi izaha çalışalım: Ay, bilindiği gibi zatında bir ışığa sahip olmayıp bütün ışığını ve o ışığa bağlı güzelliğini Güneş'ten alır. Bu yüzden tasavvufta Allah'ın tecelli ettiği maddî varlık ay hükmünde görülür. Diğer bir ifadeyle Hakk, maddede tecelli ederek kendini her daim zahir kılmaktadır. Tıpkı Güneş'in ışığının Ay'da görünmesi gibi. Bunu izah edenler, yaratılmışa bakarak Yaratan'ı anlamak, esere bakarak müessire gitmek gerektiğini söylerler.

Rint yaratılışlı insanlar tasavvufun derinliklerine vakıf olmakla önce ulvi bir tefekkür ve ruh yapısına yükselirler, sonra da Hakk'ın kainatta görünen çeşitli tecellileri ve zuhuru ile kendilerinden geçip hayran ve sarhoş olurlar. Maddeye bakarak, maddede müşahede edilerek mana âleminde yaşanan bu sarhoşluk insanı öyle bitap düşürür, öyle harab eder ki, insan bir girdabın içine düşmüş gibi olur, yahut bizzat girdaba düşer. Hak âşıkına bu sarhoşluğu veren her bir tecelli emaresini farklı içimleri ve lezzetleri olan bir kadeh gibi algıladığımızda, âşık her yeni görüş ve idrak ile tekrar dalgalanıp gitgide kendinden geçer, kanzil sarhoş olur. Çünkü âşık, sevgiliye bir kere tutulduktan sonra her neye baksa onu görecek, her şeyde onun bir işaretini, izini, belirtisini, sembolünü bulacaktır. Burada hayret edilecek husus, âşıkın maddeye (kesrete) bakarak sarhoş olmasıdır ki irfanî bakış onu "vahdet"e yönlendirirken, cismanî bakış "masiva"ya duçâr bırakır. Sevgili, madde âleminde tecelli ederken aslında âşıklarına güzelliklerinin pek çoğunu sayısız defa gösterir ama asla kendini ele vermez. Bu, onun nazıdır. Allah da madde ve kesret güzelliği içinden kendisine ulaşılmasını işte bu yolla ister. Rab ile kul arasında ezelden bu yana var olagelen aşkın gönül makamında görünür kılınmasıdır bu. Tecelli yeri mehtapta veya denizde, girdapta veya dorukta olmuş fark etmez... Yani ister damlanın kesretinde, ister denizin vahdetinde... Mehtabı içinde seyredene ise girdap zaten doruktan güzel gelecektir...
 

dedeefendi

Divan Üyesi
Ynt: İskender Pala'nın Köşesi...

Merhum Prof.Dr.Ali Nihad Tarlan hocamızın bu beyti açıklamasının açıklaması olmuş.Hocamız çok yoğun bir anlatıma sahip olduğu için onu anlamak zordur,böyle bir açıklama çok güzel olmuş.Ama hocamızın ismi anılsaydı çok daha güzel olurdu...
 

Dil-şâd

Benim tedbirim, Sen'in takdirinden küçüktür.
Manzume ve şiir

Bugün şiir için "kuvvetli heyecanlar ve yoğun duygularla örülü söz" veya "muhatabını bulunduğu ruh halinden başka bir ruh haline götürebilen söz" gibi tanımlar yapılmaktadır. Hatırlayalım ki eskiden şiir için "mevzun u mukaffa söz" denilirdi.
Bu iki tanım arasında bizce, akla takılan bazı sorular vardır. Mesela klasik şiir geleneğinin sürdüğü eski yüzyıllar boyunca her vezinli ve kafiyeli söz hakikaten şiir olabiliyor muydu? Her şiirde mutlaka iyi bir nazm özelliği (kafiye ve vezin) arayan atalarımız, her nazmda da iyi bir şiir olma özelliği aramışlar mıydı? Acaba divanları dolduran yüzlerce, binlerce manzume arasında şairin adını yaşatıp bugüne getiren kaç gerçek şiir yer almaktaydı? Nazire geleneği içinde bir öncekinin söylediğini daha değişik söyleyen şair gerçekte zenaatkârane bir manzume mi söylediğini, yoksa sanatkârane bir şiir mi söylediğini düşünüyordu?

Her şair, hiç şüphesiz manzumesinin iyi bir şiir olmasını, muhatabına kuvvetli heyecanlar vererek onu ayrı bir ruh haline taşımayı ister ve bunun için çabalar. Üstelik, yalnızca nazm özellikleri taşıyan sıradan beyitlerin çok kolay unutulacağının da farkındadır. Eskilerin "bikr-i mana (özgün anlam)" veya "reh-i nârefte"ye (orijinal söz veya üslup) önem vermeleri bu yüzdendir. Onlar kendileri telaffuz etmeseler de, -bize göre-, her manzumenin gerçek bir şiir olamayacağının farkındaydılar. Nazire (önceki bir şiire benzeyen yeni bir şiir) yazdıklarında üstatlarına (önceki şiirin sahibine) karşı bir hürmet ve saygı gösterisinde bulunduklarını söylemeleri bu yüzdendir. Yani başarılı olunca üstadı geçmiş olmanın gurur ve onurunu yaşayacak ama yeterince başarılı olamadıkları vakit üstada hürmet için şiir yazmış olacaklardır.

Bugün biliyoruz ki bir söze sırf vezinli ve kafiyeli olduğu için şiir denilemeyeceği gibi vezinsiz ve kafiyesiz olduğu için de şiir değildir denilememektedir. Şairane bir fikir veya his, ister vezinli ister vezinsiz olsun, ister dörtlük ister beyit halinde söylensin, şiirin ta kendisidir. Burada önemli olan iç (his, fikir) ile dışın (lafız, şekil) uyumudur. Güzel bir söz, çekici bir fikri ifade ediyorsa onun vezni veya kafiyesi, türü veya şekli yalnızca bir vasıtanın adıdır. Nitekim Cenap Şahabettin şiir için "Güzel bir fikir veya güzel bir hissin mahfaza-i lafziyyesi" ifadesini kullanır. Bu durumda bir şiir için iyi bir nâzımdan öte usta bir şaire ihtiyaç görülür. Ben, atalarımızın tam da böyle düşündüklerini sanıyorum. Çünkü o vakit divanları dolduran sıradanlaşmış şiirlerin içindeki unutulmayacak beyitler öne çıkacak ve şairin adıyla yaşamış olacaktır. Nitekim eski şairlerin manzumelerinden ziyade beyitlerinin dillere peleseng olması bu yüzdendir.

Öte yandan, pekala söyleyebiliriz ki atalarımız, -alışılmış kanaatin aksine- şiir kelimesini hiçbir dönemde inşa karşılığı olarak almamışlardı. Eğer öyle olsaydı şiir ile nesrin zıddı olan nazmı kastettikleri anlaşılırdı. Oysa onlar şiir deyince sanatlı nesrin karşılığı olan sanatlı nazmı anlıyorlardı. Bazı belagat âlimlerinin nazmı bir zenaat, şiiri ise bir sanat saymaları işte bu yüzdendir. Onlara göre bir nazm, ancak mucizevi ve büyülü olunca "şiir" diye anılırdı. Dahası, bir nazmın şiir olabilmesi için muhtasar ve müfid olması, cana can katması, ölü gönüllere ruh vermesi, gönle hitap etmesi, taze ve saf olması, muhayyel, selis ve rengin-eda bulunması, vezin ve kafiyeden ziyade mânasıyla değer kazanması ve aşkı anlatması gerekirdi.

Bugün bir şiirde manzum olma özelliğinden ziyade güzel olma özelliği aranıyor artık. Eskiler bu güzelliği biraz da vezin ve kafiyeyle, belki edebi sanatlar vasıtasıyla sağlıyorlardı. Oysa bugün edebi sanatlara, vezin ve kafiyeye başvurmadan yazılan şiir, kurulu sazlara müracaat etmeden söylenen bir şarkı konumunda kalmaktadır. Şair, artık heyecanının bütün ahenkli titreyişlerini sesine vererek ondan bir musikî çıkarmayı başarmak, bu yeni sesini Türk diline kuvvetle sindirmek zorundadır. Serbest nazım denilen bu yeni üslupta evvelkine nazaran daha hür davranarak ilhamından fedakârlık etmeyen şair, kuvvetli bir ruh terbiyesi ve duyularındaki keskinlik sayesinde şiirini derin bir murakabe eserine dönüştürdüğü vakit ortaya mükemmel sanat eserleri çıkacaktır.

Şimdiki şairin işi çok zordur yani!..

BERCESTE:

Vasf-ı dendânunla dürr-i nazma deryâdur gönül
Nutk sâhil, akl gavvâs u dür-i şehvâr şi'r

Aşkî (ö.1574)

Ey sevgili! Gönül, senin dudaklarını övmeye başlayınca nazım incilerinin deryasına dönüşüverir. Öyle bir derya ki oranın sahili sözler, dalgıcı akıl, incisi de şiirdir.
 

dedeefendi

Divan Üyesi
Ynt: İskender Pala'nın Köşesi...

Teşekkürler,güzel bir yazı...Bir iki cümle ile bir şeyler söylemek istiyorum:

Riyâzî ve Lâtîfî tezkirlerinde bu konuyla ilgili çok güzel açıklamalar vardır.Riyâzî tezkiresini on küsür sene önce Süleymâniye Kütüphânesinde kısmen okumuştum.Ancak Lâtifî'yi hatmettim.Lâtîfî birçok şairin yazdıkları için: "Vezinli ve kâfiyeli sözlerden ibaret." diyor. Her ne kadar şiirin açıklaması için " mevzun u mukaffa söz" dense de onun arkasında başka şeyler de ararlar.Vezin tamam,kâfiye tamam al sana şiir.Yok öyle...
Riyâzî'de görmüştüm Zâtî'nin yakın arkadaşı Kütahya Gedizli Şair Keşfî için :"Ahbâb arasında okunacak ne bir gazeli ne bir beyiti ne de bir mısrası vardır." diyordu. Vezin ve kâfiye tamam,ama şiir olarak beğenilmiyor.Başkasının kullandığı kâfiy kullanmak eksiklik sayılıyor.Şairlerden hep yenilik peşinde olunmaları bekleniyor ve isteniyor. Ahmet Paşa'nın yazdığı meşhûr GÜNEŞ KASÎDESİ'ni bir başkası bu redifi kullanmıştı diye eleştirenler var...

Aşkî'nin beyiti de çok güzelmiş.
Bütün dîvân şairleri vezinli ve kâfiyeli şiirler yazıyorlar,fakat hepsi hakkında güzel sözler duyamıyoruz.Çünkü şair söylenilmeyeni,daha önce görülmeyeni ve işitilmeyeni dile getirmelidir. Bâkî,Fuzûlî,Necâtî,Nâbî,Zâtî ve daha nice meşhur şairler anlatılan duygu ve düşünceleri en güzel,en veciz ve en leziz şekilde dile getirdikleri için günümüze kadar isimlerini taşıyabilmişlerdir. Hatta resmi ideolojinin bin türlü engellemelerine,kötülemelerine,hakarete varan sözlerine rağmen bugün biz Fuzûlî'yi ,Bâkî'yi Sâbit'i ve diğer dîvân şairlerini zevkle okuyabiliyoruz.
Şiir elbette vezin ve kâfiye demek değildir.Ama bunlar da şiirin nekkâresi ve kudumüdür.Kelimelerin mûsıkîsine âhenk veren hoş enstrümanlardır...

Şiir kelimesi başlı başına şiirdir.Şiir gibi bir kelimedir şiir.Şiiri tarife ne gerek var.Herkesin şiir sayıkladığı bir memlekette yaşıyoruz.Niyet ettim Allah rızası için şiir yazmaya,Allâhü ekber.Al sana şiir.Ben bunları şiir niyetiyle yazdım,şiir oldu..."Abdestsiz namaz olur mu?Ben kıldım oldu." sözü misâli şairler hortlar sağda solda.Ama bunlar ve şiir niyetiyle yazdıklar zamanın adaletinde mahkûm olacaklardır ve de olmuşlardır...
Eskiler sevgilnin dişine şiir yazıyorlar,ne güzel!
 

Dil-şâd

Benim tedbirim, Sen'in takdirinden küçüktür.
Şiirimizin tarih yolculuğu

Türkler Orta Asya'da ozanların kopuz eşliğinde söyledikleri destanî dönemlerden sonra hemen daima komşuluk yaptıkları medeniyetlerin etkisinde kalarak şiir yazmışlardır.
Hece vezniyle ve yarım kafiyeli dörtlükler halinde kaleme alınan en eski ve saf Türk şiirinden sonra Türk insanının estetik zevkini tam altı yüz yıl boyunca, Arap ve Fars şiirinin etkisinde gelişen Divan şiiri temsil etmiştir. Kendine özgü sanat anlayışı ve nazım şekilleriyle mücerret konuları müşahhas örneklerden yola çıkarak anlatan ve fevkalade manzumeler ortaya koyan bu anlayış İslam medeniyeti dairesinde gelişmiş ve bütün ortaçağ şiirleri gibi duyguların ağır bastığı rahmanî bir edebiyatı dillendirmişti. Aruz vezniyle yazılıyordu ve nazım birimi zengin kafiyeli beyitler idi. Kuralları vardı; belli sanat anlayışıyla hareket etmek zorundaydı. Bu kadar sınırlamaya rağmen o eski şairler bu edebiyat sayesinde muhteşem eserler ortaya koydular, yüksek medeniyetlerinin gereği olan sözleri başarıyla söylediler. Onları başarılı kılan şey, aslında ait oldukları medeniyetin zenginliğiydi. Bilim ve sanatın fevkalade üst düzeyde millî örneklerle kendini gösterdiği ilk dönemlerde (Fatih'ten Kanuni'ye kadar) klasikleşen yapı, yüzyıllar akarken toplumun aynası olacak bir edebiyatı ortaya koymuştu. Aynı zaman süresince, okur yazar muhitlerin ve münevver sınıfın uzağında da bir halk şiiri ve tekke şiiri kendi mecralarında akmaya devam ederek onun mütemmim cüzü olan bir medeniyete ruh verdiler, renk kattılar.

XIX. yüzyılda Batı medeniyeti etkisinde gelişen Tanzimat şiiri toplum eksenli bir söyleme sahip olup vezin, kafiye ve şekillerde fazla bir değişme olmamasına karşın şiirin muhtevasında duyguların yerini düşünce almıştı. Artık şairler kadar edib ve muharrirler de önemliydi ve toplumsal olan her şey edebiyatın, şiirin içine girmekteydi. Ardından gelen Servet-i Fünun akımı mânâ ve ruh bakımından Tanzimat'ın geliştirdiği fikirlere mutabakat göstermekle birlikte klasik şiirin nazım şekillerini Batı tarzı formlarla (sone, terzarima, rondo, triyole vb.) değiştirdi ve daha da ileri giderek güzel sanatların diğer dalları olan musıkî ile resmi şiire soktu (Şiir sözcüklerle yapılmış bir resimdir – Cenap Şahabettin). Servet-i Fünun döneminde, yüzyıllardır tatbik edile gelen nazım şekilleri ve türler edebiyat dışı kalmıştı. Fecr-i Ati şiiri Servet-i Fünun'a bir tepki olarak ortaya çıkmasına rağmen simgeler kullanmak ve maksadı sembollerle anlatmaktan öte şiir sanatında bir değişiklik yapamadı. Zaten bu yüzden pek uzun sürmedi ve etkisi de kalıcı olamadı. Ardından gelen Milli Edebiyat akımı, daha idealize edilmiş fikirler öne sürdü. Aruzu tamamen dışlayıp öz Türkçe'nin şiir ölçüsü olan hece veznini öne çıkarmak başlı başına bir devrim idi, lakin onlar da bunu yaşatamadılar, dörtlükler halinde yazdıkları şiirlerde sade bir dil kullanmak ve yerli konuları işlemek yolunda çaba göstermekten öte gidemediler. Yedi Meş'aleciler adıyla bilinen bir başka edebiyat akımı ise Türk şiirine yeni bir ufuk açamadan eriyip gitti. Cumhuriyet devrimlerinin toplumu değiştirmeye başladığı 1930'lu senelerin başlarında bu sefer Garipçiler ortaya çıktı. Garip akımı Türk şiirinde hakiki bir devrim yaparak vezni ve kafiyeyi ortadan kaldırmıştı. Temsilcileri, gündelik dil ve basit hayat anlatımları içinde özgür şiiri bulmaya çalışıyorlardı, ama bunu başarmak çok da kolay olmuyordu. Çeyrek yüzyıl müddetle bu tür şiirler bütün dergilerin ve gazetelerin sütunlarında boy gösterdi. Sonra gelen İkinci Yeni kuşağı ise sürrealizmden etkilenerek eskiye yeniden dönmek zorunda kaldı ve bir tür neo-klasizm akımı başlattı. 1970'li yıllarda Türk şiirinin politik amaçlara yönelik olarak ekseninden çıkarıldığı söylenebilir. Bu dönem, "sanat toplum içindir" sloganının bütün şiir tarihimiz boyunca en ziyade söylendiği değişim ve dönüşüm yıllarına denk düştü. İdeolojiler çağının geride kalmasıyla birlikte şiir yeniden kıvam tutmaya, sanatkârane mısralar görünmeye başladı. Modern Türk şiiri, artık belli bir akım veya kural kaydında olmadan kendini ifade edebilmektedir. O kadar ki, klasik edebiyattan ilham alan şiirler yanında gazel veya rubailer de yazılabilmekte, halk şiirinden esinlenen hece ölçüsüyle manzumeler düzenlenebilmekte, Batı şiirine benzer şiirler dergi sayfalarında yer almakta veya serbest nazmın imkânlarını, sanatın özgürlüğü olarak yorumlayan çeşit çeşit dizeler, beyitler, dörtlükler, manzumeler çevremizi kuşatmaktadır.

Velhasıl edebiyatımız adına bu çağın şairlerine güveniyoruz.

BERCESTE:

Kûyunda nâle kim dil-i müştâkdan kopar
Bir nağmedir Hicaz'da uşşâkdan kopar

Naili

İlk anlam: Ey sevgili! Senin mahallende kopan çığlıklar sana hasret çeken gönüllerin eseridir. O öyle bir nağmedir ki sanki Kâbe'ye varmış hak âşıklarının ağlayışlarını andırır.

İkinci anlam: Ey sevgili! Senin meclisinde duyulan terennümleri hicaz veya uşşak makamından şarkılar sanma. Bilakis onlar, sana hasret ve özlem duyan âşıklarının istemeden dışa vurdukları iç geçirmeler, öykünmelerdir.
 

dedeefendi

Divan Üyesi
Ynt: İskender Pala'nın Köşesi...

Yazı için teşekkürler...Çok güzel bir beyitle bitirilmiş yazı...

Kûyunda nâle kim dil-i müştâkdan kopar
Bir nağmedir Hicaz'da uşşâkdan kopar NÂİLÎ

Nâilî'yi anlamak çok zor.Mânâ içinde mânâ var beyitlerinde.Siz de güzel açıklamşsınız.
Hicaz'da "Uşşâk"tan kopar sözünde başka bir anlam daha olmalı. Hicaz mûsıkîde do diyez ya da re bemol perdesinin ismidir. Uşşak makamı dizisinin bu perdeden okunması durumunda yeni bir makam çıkar.Mesela bûselik makamı dizisinin rast(sol) perdesinde okunmasıyla nihavend makamı yine bûselik makamı dizisinin yegâh(re) perdesinde okunmasıyla sultânîyegâh makamı ortaya çıkar.Divan şairleri makam isimlerini sık sık kullanmışlardır.
Musıkî bilgilerimin birçoğunu unuttuğum için uşşak dizisini hicâz perdesine göçürüp hangi makam olduğunu ortaya çıkarmaya çalıştım,beceremedim...
 

Dil-şâd

Benim tedbirim, Sen'in takdirinden küçüktür.
Beyit Nakışlı Billurlar

Kanunî çağının önemli üstadlarından Hayretî’nin bir beyti vardır; şöyle der:

Kâtib-i kudret ezel bezminde hatt-ı la’lini
Bir muhayyel şi’rdir yazmış kenâr-ı câmda


Mânâ murad olundukta şöyle demeye gelir: “(Ey sevgili!) Kudret katibi (Allah’ın takdiri), ta ezel bezminde, henüz canlarımız yeni yaratıldığı vakit, senin dudağının pembe yakutunu hayal ötesi bir şiir haline getirip kadehin dudağına yazmış.” Şair bu ifadesinde üç göndermede bulunuyor. 1) Kadehin içindeki şarap rengi ile dudak renginin aynîliği. 2) Bahsettiği kadehin dudak kısmına gelen yerde kırmızı bir çizginin nakış olduğu. 3) “Yazmak” kelimesinin “resmetmek, nakşetmek” anlamından yararlanarak, ezel katipleri tarafından sevgilinin dudağında bir kadehin resmedilmiş olması. Beytin bu üçüncü anlamı şairin de kimliğine uygun olarak tamamen tasavvufî bir izaha muhtaçtır ve uzun bir konudur.

İlk anlama göre sevgilinin dudağının şarap gibi sarhoş edici olduğu, sevgilinin ağzından çıkacak bir çift güzel sözün belki şaraptan daha mest edici olduğu vurgulanmaktadır.

Kelimenin ikinci anlamıyla şair bir hatt-ı câm tasviri yapmaktadır. Hatt-ı câm, yani kadehin üzerindeki yazı. Rivayete göre şarabın mucidi olan Cemşîd’in kadehi üzerinde yedi satır yazı varmış. Bunu şimdiki sırça bardakların üzerindeki çizgiler gibi düşünmek mümkündür. Eski kadehlerin çepeçevre beyitlerle kaplı oluşu estetik bakımdan fevkalade önemlidir. Hani su taslarının üzerinde sudan bahseden güzel beyitler olması, hoşaf kaselerinin içinde veya dışında iç ferahlatan dizelerin bulunması, testilerin dışına beyitler nakşedilmesi gibi. Böyle bir içecek kabı insanın hem göz, hem gönül, hem de damak zevkine hitap eder zannederiz. Şimdi de Paşabahçe’nin sırça mamulatı çevresine altın suyuyla beyitler yazılı olsa, insan bir şey içerken bir yandan da onları okuyup içtiği nesnenin lezzetine varsa fena mı olur?!.. Yüksek bir medeniyet birikimi olan bu uygulama pekala da revaç bulabilir. Sevindirici olan taraf, gitgide bu tür malzemelerin üretileceği bir çağın eşiğinde oluşumuzdur.

Eski kitaplar, Cem’in kadehindeki yedi satırda neler yazıldığı hakkında uydurma rivayetlerle doludur. Sabri-i Şakir adlı şair, bir kadehin üzerinde okumayı istediği yazıyı şöyle dillendiriyor: “Değil hat-ı lebi bir beyt-i hûb yazmışlar / Kenâr-ı câma mey-i hoş-güvâr vasfında”

“Sevgilinin dudağının çevresindekileri ayva tüyleri sanmayınız, hayır, bir kadehin çevresine hoş içimli şarabın güzelliği hakkında güzel bir beyit yazmışlar o kadar!..”

Dudak çevresindeki ayva tüyleri eski şairler tarafından sır dolu bir yazı olarak düşünülür ve Vahdet’i (Birlik) temsil eden dudağın anlatımı olarak görülürdü. Böylece dudaktan çıkacak sözlerin sarhoş edici özelliği de izah edilmiş, her iki anlamıyla esrar da (sırlar veya keyif verici toz) ortaya dökülmüş olacaktır. Şair, eğer dudağında beyit yazılı bir kadeh kullanmamış, görmemiş olsaydı bu beyti söylemekte zorlanırdı. Demek ki su testilerine nakışlar yapan bardak ustaları, şarap şişesi olarak kullandıkları susakların (su kabaklarının) üzerine mücevher işleten yeniçeriler, renkli billurlar üreten cam ustaları, evine tas alırken süslü olanı tercih eden ev hanımları, kahve fincanlarında ince nakışları benimseyen sırça ustaları vb. hep aynı estetik zevkin mahsulü olan sanat yargılarıyla hareket ediyorlardı. Belki şair de onların yaptıklarının kayıtlarını tutuyor, bu şiirsel sanat boyutunu dizelerine dizerek gazel kadehinin yedi çizgisini nakışlıyordu. İşte Es’ad Efendi’den bir beyit: “Lebün üstünde hat gûyâ ki bir nârenc-i zîbâdır / Hat-ı Yâkût ile ser-çeşme-i hayvâna yazmışlar”

Yani ki şöyle demek: “(Ey sevgili!) Ayva tüylerinin arasında dudağının görünüşü, güya Yakut hattı ile bengisu pınarının üstüne yazılmış nakışlı bir meyvadır.”

Şair dudağın söz söyleme özelliğini Hz. İsa’nın ölüleri diriltme mucizesi ile örtüştürerek, sevgilinin dudağının âşıka ölümsüzlük verdiğini, belki âşıkların ölü gönüllerini dirilttiğini, böylece tasavvuftaki fenâ makamıyla ölçülen âb-ı hayat menbaını bir çırpıda sıralayıveriyor. Daha da önemlisi, şimdilerde kaybolmuş olan, üzerinde ab-ı hayatla ilgili beyitler, dizeler yazılı su bardaklarını bize hatırlatıveriyor.

Anlaşılan o ki kültürün her bir ayağı (sanat, zenaat, zihniyet, gelenek vb.) zevk-i selîm ile işlendikten, damıtıldıktan sonra bir bütün olup medeniyeti meydana getiriyor; yüksek medeniyeti…
 

Türkistan

Divan Üyesi
Öldüm, bana türbedar sensin!..

http://www.edebiyatturkiye.com/forum/index.php?topic=5499.msg41177#msg41177

Böyle diyor Abdülhak Hâmid, sanki bugünleri görmüş de söylemiş gibi...

Ramazan başlıyor; insanlar melekleşecek... Diller tutulacak, nefisler tutulacak, hatta belki nefesler tutulacak... Böyle böyle oruçlar tutulacak. Oruçlarla birlikte dillerde zikirler, tesbihler çoğalacak... Ayrı bir zaman gibi, belki kutlu bir an gibi...

Mabetler dolacak ramazanda, kutsal mekânlar ziyaret edilecek... Çocukların ellerinden tutulup ait olunan medeniyet mirası içinde gezintiler yapılacak; tarih ile bağ kurulacak. Ama eyvah, eyvah ki İstanbul'da ziyaret edilecek pek çok tarihî mekân bu ramazanda kapalı kalacak. Ramazan bereketi ve rahmetiyle yollara düşecek halkımız ne yazık ki türbeleri kilitli bulacak. Çevre illerden gelenler, esef ki mahzun ve mahrum dönecekler.

Herkes bilir, milletimiz için türbelerin ayrı bir değeri vardır. Türbeler bizim için, hayatın yan komşusu olan sonsuzluk anıtları; belki maddenin yanı başında mânâ kanıtlarıdır. Diğer İslam milletlerinden farkımız burada başlar bizim. Biz, ölülerimizle birlikte yaşamayı severiz. Mezarlıklarımız, türbelerimiz hayatın içinde gibidir. Ölülerimizi putlaştırmadan, tanrılaştırmadan hayırla anan, bunun için de türbe ziyaretini dinî bir vecibe haline getiren bir anlayışımız vardır. Diğer İslam milletlerinden farklı kimliğimiz işte bu noktada belirginleşir. Onlarda olmayan tarih ve geçmiş bilincimiz, biraz da şehri donatan o zarif türbelerden üzerimize yayılır; türbeler şehre, şehir türbelere sahip çıkar.

İmdi, yalnızca kısa bir an için gözlerimizi tarihe çevirip düşünelim; bu millet kimin ölüsünü türbeye layık görmüş; kimin mezarının üstüne kubbe yapmış?!..

El-cevap, büyük adamların, hatırlanması gereken insanların, gelecek nesillere örnek sayılacak adamların... Bilimde, sanatta, yönetimde vb. bu millete hizmet etmiş insanların yani. Bunlardan pek azı ölmeden evvel kendisine türbe yaptırıp içine gömülmeyi vasiyet etmiş, ama ekseriyetinin türbesi ölümünden sonra milleti tarafından dikilmiş. Bununla da kalınmamış, büyüklüklerini tebcil ve ölülerine hürmet için kendilerinden sonraki insanlar da onların türbesinin içine veya haziresine gömülmek, onlara okunacak Fatiha'lardan nasip almak istemişler. Abdülhak Hamid'in ünlü şiirini hatırlayalım; hani Fatih'in türbesini ziyaret ettiği vakit içine dolan hissiyatı dile getirdiği şiirini. Diyordu ya:

Her dem sana açıktır ebvâb-ı arş-ı rahmet

Türbendir en azîmi fethettiğin diyârın

"Ey ulu Fatih! Arş-ı A'lâ'daki rahmet kapıları sana her an açık olduğu içindir ki fethettiğin ülkeler içinde en değerlisi senin türbendir (veya türbenin bulunduğu şehirdir)."

Böyle rahmet kapılarına açık mekânlar şehri ayakta tutan kazıklar değil midir sizce? Ve kim, ebedi uykusunu böyle rahmet akan mekânların birinde uyumak istemez ki?!..

İstanbul'da türbe deyince aklımıza şehrin kalbi Eyüp Sultan gelir. Sonra sıra sıra bütün şehri donatmış gönül sultanları... Yahya Efendi, Merkez Efendi, Sümbül Efendi, Aziz Mahmud Hüdayî, Şeyh Vefa, Yuşa Hazretleri, Nalıncı Dede, Tuz Baba, Laleli Baba, Yavedut Sultan, Zuhurat Baba... Ardından bu mülkün sultanları, Fatihler, Kanuniler, Selimler... Sonra devlet adamları, paşaları, alimleri, sanatkârlar, Mahmut Paşalar, Barbaroslar, Sinanlar... Oruç ağızlardan birer Fatiha'yı hak etmiş daha nice isimler.

Hafızam beni yanıltmıyorsa, İstanbul'da, Kültür Bakanlığı'na bağlı 120 kadar türbe var. Ve yazık ki bunlardan ancak onbeş kadarı bugün ziyarete açık.

Türbe ki yalnızca bir ölünün yattığı yer değildir; gerektiğinde bir ibret abidesi, gerektiğinde bir sanat şahikasıdır. Türbe bu topraklarda mimarinin bir başka adıdır, mermerin ve taşın dile gelmesidir. Yetkililer düşünmelidir, eğer türbeler ramazanda olsun ziyarete açılamazsa Kanuni'ye, II. Mahmud'a, Sultan Abdülhamid'e hâlâ "BBüyük atamızdır!" diyebilir miyiz?!.. Eskiden büyük adamların ölülerini türbedarlar beklerdi; böyle giderse medeniyetimizin ölüsünü türbeler beklemeye başlayacak.

Hamiş: Başka milletler türbe gibi bir zenginliğe sahip olsalardı şüphesiz bu kültür mirası üzerinde hassasiyetle titrer, kendi geçmişlerinden geleceğe uzanan çizgide çok çeşitli kültürel, tarihsel, sanatsal etkinlikler yaparlardı. Bizde ise türbeler kapatıldıktan sonra maalesef içindeki tarih yadigârı eşyalar bile korunamamış, talan ve harab edilmiştir. Eğer onlar korunabilmiş olsaydı bugün dünyada bir eşi daha bulunmayan ne muhteşem bir müzemiz olurdu. İçine girdiğimizde ölümü anlayabileceğimiz, ölüm korkumuzu yenebileceğimiz bir müze. Bilmiyorum halen Türbeler Müdürlüğü'nün depolarında bu türden asâr-ı atîka var mıdır? Ben bunların sergilendiği bir yer bilmiyorum. Ve inanıyorum ki türbelerden geriye kalan eserler bile bizi hayrete düşürecek bir müze oluşturabilir. Biraz ilgi lütfen!..

Türbe kelimesi Arapça bir kökene dayanır. Lakin Araplarda türbe geleneği yoktur. Arapçada türbe diye bir kelime olmadığı gibi. Türab (toprak) kelimesinden daha sonra bizimkiler bu kelimeyi türetip türb > terba > türbe şekline koymuş ve "Bir şeyin üzerini toprakla örtmek, bir nesnenin üstüne toprak saçmak" karşılığını vermişler.
 

Dil-şâd

Benim tedbirim, Sen'in takdirinden küçüktür.
Apostol Efendi'nin şarabı

Ramazanların tadı biraz da türbe ziyaretleriyle çıkar.
Şehrin orasına burasına yayılmış asude istirahatgâhlarında ziyaretçilerine gülümseyen gönül sultanları bekler bu türbelerde hemşehrilerini. Oruç ikindilerinin Fatiha'ları veya uzun gecelerin Yasin'leriyle aydınlanan bu türbelerde ziyaretçiler, orada manen görüşmeyi umdukları yanında ummadığı halde karşılaştıklarıyla da söyleşirler daima. Türbe ki yalnızca bir ölünün yattığı yer değildir; gerektiğinde bir ibret abidesi, gerektiğinde bir sanat şahikası, ama her hâlükârda bir sohbet mekânıdır. Geçmiş ile gelecek arasında bir sohbetin mekânı... Bu yüzden oradaki sandukaların, taşların, kabirlerin her biri size ayrı bir lisan ile seslenir.

İstanbul'da, Yıldız Parkı'nın sahil girişinin hemen yanından çıkan küçük sokak sizi Yahya Efendi Türbesi'ne götürür. Zarif mezar taşlarıyla koyu servilerin birbirlerine sırtlarını dayayıp zamanı eledikleri müşrif ve müşerref bir mekândır burası. Taşlık yolu geçip de içeriye girdiğinizde Yahya Efendi'nin heybetli sandukasının ayak ucunda küçük bir sandukaya rastlarsınız. Yahya Efendi'nin sadık müritlerinden Ali Efendi, nam-ı diğer Apostol Efendi yatar burada.

Rivayet odur ki Yahya Efendi, süt kardeşi Sultan Süleyman Kanuni tahta çıktıktan sonra İstanbul'da oturmamış, Beşiktaş-Ortaköy civarında kendisine bir zaviye edinmiş. O vakitler Beşiktaş ve Ortaköy, birer küçük köy olup yolu izi belli değilmiş. Ulaşımı denizden olur, açıkta Barbaros'un gemileri durur, pazarda Rumca ve Ermenice konuşulur, camilerinden çok kiliseleri işlermiş. Yahya Efendi'nin Apostol isimli gemici bir komşusu varmış. Arazilerinin birleştiği yerde kocaman bir asma, her ikisinin bahçelerine dallar vererek koyu gölgeler yayar, Yahya Efendi de arkadaşları ve müritleriyle burada oturup sohbetler edermiş. Gemici Apostol, bazı yaz ikindilerinde ürkek bakışlarla onları izler, bunların Allah katında iyi kullar olduğuna hükmeder, bilhassa Yahya Efendi'den çok etkilenirmiş. Amma ki ne kendisi ona yaklaşmış, ne de ondan bir davet almış. Yalnız bir ara onun Trabzonlu olduğunu ve Sultan Süleyman ile Trabzon'da beraber büyüdüklerini, hatta ikisinin süt kardeşi olduklarını işitmiş, o kadar.

Apostol, her zamanki gibi uzun bir sefere çıkmış. Bu sefer rotası Rize taraflarını gösteriyormuş. Dönerken Trabzon açıklarında şiddetli bir fırtınaya yakalanmış. Dalgalar gittikçe büyümeye, gemisi gıcırdamaya, seren sallanmaya başlamış. Apostol bir yandan gemisini, bir yandan mürettebatı ve hamulesini düşünürken diğer yandan hanımı ve çocukları gözünün önüne geliyormuş. Pek öyle koyu bir Hıristiyan da sayılmazmış. Allah'a inanırmış, o kadar. Allah'a el açacakmış ama ne diyeceğini bilemiyormuş. Gözleri, uzaktan silueti görünen Trabzon'a "İmdat!" der gibi bakarken birden Trabzonlu olan Yahya Efendi gözünün önüne gelivermiş. Apostol ellerini açıp şöyle demiş:

-Ey Yüce Allah! Senden ne, nasıl istenir bilmem. Ama beni çoluk çocuğuma kavuştur, malımı mülkümü bana bağışla. Bunu da komşum olan o adam için yap. Çünkü sanıyorum ki onu seviyorsun.

Apostol duayı tamamladığı sırada dalgalar sanki yağ olup erimişler. Apostol'un içi içine sığmaz olmuş. Tayfalarına bahşişler vermiş. Sakladığı şarapların en yıllanmışlarından iki fıçıyı getirtip güvertede kutlamaya başlamış. İlk fıçının dibini bulduğunda aklına yine Yahya Efendi düşmüş. Önünde duran ikinci fıçıya bakmış ve "Bu değerli şarabı ona hediye götürmeliyim" deyip eğlenceyi dağıtmış. Yolculuk bittiğinde Apostol, Yahya Efendi'yi asmanın altında dostlarıyla oturur bulmuş. Hal hatır sorduktan sonra adamlarından birine taşıttığı fıçıyı önlerine koymuş ve daldırmış maşrapayı:

-Buyrunuz efendi!. Mahzenimin en leziz şarabıdır, sizin için ta Gürcistan'dan getirdim. İçip safalanınız.

Yahya Efendi kendisine uzatılan maşrapayı almış ve çevresindekilerin hayret dolu bakışları arasında kafasına dikivermiş. Teşekkür etmeyi de unutmamış:

-Dediğin kadar varmış Apostol Efendi!.. Teşekkür ederim; şimdi de arkadaşlarım tadına baksın; ne dersin!..

Apostol, adamlarından bardak getirmelerini söylemiş. Sunulan doluları ellerinde tutan adamlar birbirine bakıyorlarmış. Sonra Yahya Efendi başıyla içmelerini işaret etmiş. Bir de bakmışlar ki içtikleri buz gibi bir nar şerbeti. Sırayla teşekkür etmişler:

-Pek âlâ imiş. Böyle nar şerbeti İstanbul'da bile bulunmaz!

-Nefis, nefis!... Hiç böyle güzel nar şerbeti içmemiştim!..

Apostol şaşkın, perişan, aklı başından gitmiş, adamlarına bağırıyormuş:

-Yanlış fıçıyı getirip beni mahçup ettiniz, o yıllanmış şarap fıçısını getirin çabuk!..

Yahya Efendi araya girmiş:

-Hayır Apostol Efendi, yanlışlık yok. Onlar doğru fıçıyı getirdiler. Lakin senin şarap şu meclise girebilmek için nar şerbetine dönüştü.

Apostol'un nasıl Ali Efendi olduğunu, şeyhinin ayağı ucuna nasıl gömüldüğünü anlatmaya gerek kalmamıştır zannederim.

Hamiş: Eskiden İstanbul'da denizciler sefere çıkacakları vakit Boğaziçi'ne, Yahya Efendi hizasına kadar gelir, orada bir müddetçik durup dua eder ve sefere öyle çıkarlarmış. Şimdiki denizciler ve gemiciler biliyorlar mı acaba?!..
 

Dil-şâd

Benim tedbirim, Sen'in takdirinden küçüktür.
Koyun Baba ile Sabire Sultan

Koyun Baba ile Sabire Sultan

Ramazanların tadı biraz da türbe ziyaretleriyle çıkar. Şehrin orasına burasına yayılmış asude istirahatgâhlarında ziyaretçilerine gülümseyen gönül sultanları bekler bu türbelerde hemşerilerini.
Oruç ikindilerinin Fatiha'ları veya uzun gecelerin Yasin'leriyle aydınlanan bu türbelerde ziyaretçiler, orada manen görüşmeyi umdukları yanında ummadığı halde karşılaştıklarıyla da söyleşirler daima. Türbe ki yalnızca bir ölünün yattığı yer değildir; gerektiğinde bir ibret abidesi, gerektiğinde bir sanat şahikası, ama her hâlükârda bir sohbet mekânıdır. Geçmiş ile gelecek arasında bir sohbetin mekânı... Bu yüzden oradaki sandukaların, taşların, kabirlerin her biri size ayrı bir lisan ile seslenir; eğer dinliyorsanız...

İstanbul'da, Vatan Caddesi'nden Fatih istikametine, Hırka-i Şerif Camii'ne doğru ilerlediğinizde yolun sağ tarafında Hırka-i Şerif haziresinde yüksekçe bir mezar gözünüze ilişir. Koyun Baba'nın kabridir burası. Murat yeşili kabir duvarlarının üstündeki beyaz mermerde "Koyun Baba ve Sabire Sultan'ın ruhuna Fatiha" ibaresi okunur. Koyun Baba, İstanbul'un fethinde askere yararlıkları dokunmuş bir cengaver iken genç hükümdar onun savaş gayretini görüp himayesine almış, lakin İstanbul fethedildikten sonra da sarayında fazla bir görev verememiş. İşsizlik ve ataletten sıkılan tabiat âşıkı genç cengaver bir gün hünkardan kendisini azad etmesini, saraydan çerağ çıkarmasını istemiş. Sultan onu başıboş göndermek yerine, tabiatla içli dışlı olma arzusunu göz önünde bulundurarak kendisine, sarayın koyunlarını otlatma vazifesini vermiş. Yıllarca süren bu vazife sırasında bu cengaverin bir yandan gönül penceresi açılmış, diğer yandan şehir çocukları yıllar yılı peşine takılıp eğlenerek ona "Koyun Baba" adını takmışlar. Hatta şöyle bir tekerleme bile uydurmuşlar: "Koyun Baba, Koyun Baba / Koyunları toplasana". O kendisiyle alay eden çocuklara daima sevecen davranmış. Hatta bu ismi öyle benimsemiş ki "Baba" lakabı gitgide baba erenlerden birine dönüşmüş. Sonunda Koyun Baba'yı bir ulu çınarın altında ölü bulmuşlar. Çevresinde de otlattığı koyun sürüsü duruyormuş. Fatih Sultan bu haberi alınca çok üzülmüş ve onu surların dışındaki mezarlıklara defnettirmeyip şehrinin en sevdiği semtinin içinde bir yere gömülmesini istemiş. Gel zaman, git zaman, Koyun Baba İstanbul halkının muhayyilesinde hem bir kahraman, hem bir ermiş olarak yaşar olmuş.

Koyun Baba'nın mezar taşında adı anılan Sabire Sultan'ın hikâyesine gelince: Derler ki Sultan Aziz bir gece bir rüya gördü. Başında beyaz örtüsüyle yüzü nur saçan orta yaşlı bir kadın, sultanın yolunu kesmiş gözlerinden sicim gibi yaşlarla ona ricada bulunuyordu:

- Ey yüce sultan! Benim adım Sabire'dir. Fatih'te Hırka-i Şerif Camii civarında otururum. Kâinatın serveri, sultanlar sultanı, insin ve cinin peygamberi Efendimizin hırkasının kokusunu alır, Koyun Baba'nın manevi himmetiyle yaşardım. Bu gece Allah'ın huzuruna yürüyorum. Vasiyetim odur ki fani bedenim Koyun Baba'nın yanına gömülsün, hasretliklerimden uzak düşmesin.

Padişah rüyanın burasında uyanır. Zaten sabah ezanları okunmak üzeredir. Rüyanın sadık bir rüya olduğunu düşünür. Kuşluk vaktinde Hırka-i Şerif mahallesine bir adam gönderir. Maksadı, rüyasında tarif edilen mahallede Sabire isminde biri var mı, yok mu onu araştırmaktır. Haberci geri geldiğinde padişahın istediğinden ziyade bilgi getirir:

- Hünkarım! Sabire Hatun isminde biri vardır. Evi Hırka-i Şerif'e bitişiktir. Lakin kadın bu gece ölmüş. Ölüsü başında kadının akrabaları ile mahalleli kavga ediyorlar. Akrabaları vasiyeti gereği Koyun Baba'nın yanına gömmek istiyorlar, lakin cami imamı ile mahalle halkı buna müsaade etmiyorlar. Mevta ortada kalmış durumda. Ne ferman buyurursanız öyle yapalım!

- Derhal faytonumuz hazırlansın!

Sultan Aziz dosdoğru rüyasında gördüğü yere varmış. Karşılarında bizzat padişahı gören mahalleli telaşa kapılmış. Hele Sabire Hanım'ın oraya defnedilmesi için geldiğini öğrenince daha da hayret etmişler. O günden sonra Sabire Hatun, olmuş "Sabire Sultan". Cengaver gönül sultanı Koyun Baba'ya gelin gider gibi.

Siz siz olun, bir gün Hırka-i Şerif ziyaretine varırsanız, Koyun Baba ile Sabire Sultan'ın da ruhlarına birer Fatiha ihsan etmeyi unutmayın.

Hamiş: Eskiden İstanbul'da yaramaz çocukların yaramazlıkları geçsin diye Koyun Baba'nın huzuruna getirilip dua ettirilir, onlar da evlerine kuzuya dönmüş olarak giderlermiş. Ne diyelim!..
 

Dil-şâd

Benim tedbirim, Sen'in takdirinden küçüktür.
Neccarzade'nin naatleri

Beşiktaş meydanında Mimar Sinan eseri olan bir Sinan Paşa Camii vardır. Camiin Yıldız istikametindeki haziresinde murat yeşili renge boyanmış bir türbe ve bu türbede de Neccarzade Rıza Efendi ebedi bulunur.
Caddenin karşısındaki Barbaros ile birlikte sanki Beşiktaş'ın iki baştan muhafızları gibi karşılıklı yüzyıllardır bekleşir dururlar.

Rıza Efendi bu yurtlarda yetişen âşıkların en ulularındandır. Hz. Peygamber'e olan muhabbeti dolayısıyla koca bir divan doldurmuş, Efendiler Efendisi hakkında aşkla dolu binlerce dizeyi sayfalara olduğu kadar gönül defterlerine de dizip durmuştur. Türk edebiyatında Hz. Peygamber için yazdığı naatlar dolayısıyla Na'tî mahlasını kullanan şairler vardır, ama Hz. Peygamber için onlardan daha fazla şiir yazan kişi, bu bizim Neccarzade'dir. O kadar ki gazeliyyatının bile neredeyse tamamı Hz. Peygamber aşkını terennüm eder. Mesela altta verdiğimiz şiiri ezberlenmeye layık yüzlerce şiirinden yalnızca biridir. Okuyunca göreceksiniz; ne coşkun bir aşk, ne mutantan bir özlem!..

Neccarzade Rıza Efendi 1669 yılında Beşiktaş'ta doğmuştur. Babası, aslen marangoz olmadığı halde katıldığı seferlerde Osmanlı ordusunun toplarının nakli için köprü tamir veya inşa eder, bu işi de o kadar iyi yaparmış ki sonunda lakabı Neccar olarak kalmış. Neccarzade çeşitli bilimlerden behredar, sanat ile içli dışlı bir Osmanlı münevveridir. Aziz Mahmud Hüdai dergâhında Celvetî serpuşunu, Beşiktaş Mevlevihanesi'nde Mevlevi külahını, Moskof Harbi'nden dönüşte Edirne'de Nakşibendi destarını giymiş ve Beşiktaş Sinan Paşa zaviyesinde postnişin olmuştur. Bilhassa ney üflemede devrinin üstadı kabul edilmiş, bu alanda çalışmalar yapmış, Ney'in insan üzerindeki etkisini araştırıp dinî, sosyolojik ve toplum psikolojisi açısından yararlanma yöntemleri geliştirmiş, akli melekelerinde rahatsızlığı olan ve tamamen aklını kaybeden insanları etrafına toplayıp ney terapisi uygulamış; ülkemizde müzikli psikoterapinin ilk uygulayıcısı olmuştur. Genç denecek yaşta, 1746 yılında vefatına kadar, Beşiktaş'ta bulunan Ihlamur Kasrı'nda "Sahn-ı Muhabbet-i Âli (Yüce aşk meydanı)" adıyla şiir ve musıki meclisleri kurduğu ve İstanbul'un en seçkin münevverlerinin burada toplandığı da bilinmektedir.

Kaynaklar Neccarzade'yi daha ziyade Şifahane-i İnsaniye dolayısıyla anarlar. Şifahane-i İnsaniye, ülkemizin modern manada ilk akıl hastanesidir. 1738 tarihinde Beşiktaş Mevlevihanesi'nin bir bölümü ayrılarak kurulan bu şifahane 1742 yılında tam teşekküllü bir hastane gibi faaliyet göstermeye başlar. Hastane modern dünyada bile yeni yeni yaygınlaşmakta olan psikotik tedaviyi ney ve su terapisi ile bundan ikibuçuk asır evvel uygulamış, buna destek olmak üzere de nefes ve solunum için spor tatbik yolları geliştirmiş ve başarılı olmuştur.

İmdi dikkat buyurulsun; burada bir şeyh efendiden bahsediyoruz. Dünyada bilimsel bir ilki gerçekleştiren bir şeyh efendiden... Bunun yanında sanatsal bir ilke de imza atan bir şeyh efendiden. Şimdi onun türbesi Beşiktaş'ta. Duvarında "Neccarzade Şeyh Rıza Efendi'nin Türbesi" diye yazılı. Yazık!.. Ne kadar talihsiz bir adammış! Türbesini ziyaret eden neredeyse kimsesi kalmamış. Çünkü halkımızın aydın geçinen bir kısmı onu sırf adının başında "şeyh" ibaresi var diye görmezden geliyor ve bilim ile dini örtüştürmek istememekte inat ediyor; diğer kısmı da kendi atalarının tarihini yeterince bilmediği için türbesinin önünde birkaç dakika olsun oyalanmayı vakit kaybı sayıyor.

Beşiktaş'a yolu uğrayanlar! Bu iki grubun da dışında olduğunuzu hatırlayın lütfen!..

GAZEL

Lebin vasfında sultânım dehân âşık, zebân âşık

Sana ey mihr-i tâbânım zemîn âşık, zamân âşık

Vücûd-ı âleme bâis vücûdun olduğu zâhir

Mine'l-evvel ile'l-âhir sana kevn ü mekân âşık

Eğer mahfî eğer peydâ vü ger âkil eğer şeydâ

Senin şevkin ile cânâ nihân âşık ayân âşık

Gören âşık cemâl-i bâ-kemâlin görmeyen âşık

O gül ruhsâra Billâhi Hudâvend-i cihân âşık

Eyâ sultân-ı mahbûbân buyur erbâb-ı aşk içre

Desinler İbn-i Neccâr'a budur ibn-i fülân âşık


Sultânım!.. (İslam'ı ve hidayet yolunu bize getiren) dudağının özelliklerini (anlatabilmek istiyorum ama, şaşkınım, çünkü) ağzım da, dilim de ona âşık (olmuş, sözden kesilmiş, dilim tutulmuş). Ey parlak güneşim! Yoksa sana zemin de âşık, zaman da âşık!

Şu dünyanın yaratılmasına senin varlığının sebep olduğu (Allah'ın bütün kâinatı yalnızca senin şanına, senin şerefine yarattığı) o kadar belli ki; ta evvelden en sona kadar her ne varsa şimdi sana âşık.

Ey sevgili! Sana duyulan özlem sebebiyle eğer gizliden, eğer açıktan; ister akıllı, ister çılgın; görünür ve görünmez her ne var ise hepsi âşık.

Ey sevgili, yemin olsun ki senin kemale eren yüzünü gören de âşık, görmeyen de; hatta şu kâinatın yaratıcısı dahi senin o gül yüzüne âşık.

Ey sevgililer sultanı! Sen bir kerecik emrediver de, âşıklar arasında Neccarzade için "Falan oğlu filan âşık işte budur!" desinler (ve beni de senin âşıklarının arasında saysınlar)!..
 

Dil-şâd

Benim tedbirim, Sen'in takdirinden küçüktür.
Mecnun bir deli miydi?

Mecnun adını hepimiz biliriz. Türkçe’deki kelime anlamı “cin tutmuş, çıldırmış, divane” falan demek. Leyla’ya olan aşkıyla efsaneleşen delikanlı, hakikatte bir deli miydi? Eğer deli idiyse derdine kim derman olabilirdi?

Sözgelimi çağımızda yaşasaydı psikiyatristler onu tedavi edebilirler miydi?

Ayrık bir aşk hastalığına yakalandığı malumdu da, onu bu hastalıktan kim kurtarabilirdi? Hastalığı yüzünden şimdi onu ayıplamak mı gerekir, takdir etmek mi; acımalı mıyız, gıbta mı etmeliyiz? Ve daha çoğaltılabilecek sorular... Fuzulî, Leyla ile Mecnun hikayesinde ona;

Fezâ-yı aşkı çün gördüm salâh-ı akldan dûrem
Beni rüsvâ görüp ayb etme ey nâsih ki ma’zûrem”
dedirtir. “Aşkın fezasını gördüğüm andan itibaren aklın rahatlığından uzak düştüm. Ey öğütler verip duran! Beni böylesine düşkün görüp ayıplama, çünkü özürlüyüm.”

Mecnun’un deli olup olmadığını kestirmek için bu beyitteki birkaç kelime üzerinde durmamız gerekiyor. Bilindiği gibi fezâ kelimesi, “ucu bucağı bulunmayan alan, göklerin sonsuzluğu” gibi anlamlar içeriyor. Demek ki aşk ülkesi böylesine mekan ötesi bir genişliğe sahiptir. Salâh kelimesi “düzelme, iyileşme, rahatlık, barış içinde olma” gibi anlamlar ifade eder. Demek ki aklı ön plana alanlar belli bir huzur içindedirler de aklını yitirenlerin rahatı kaçmış, durumu kötüleşmiş olur.

Rüsvâ kelimesi “itibarsız, saygınlığını kaybetmiş, rezil” anlamlarını taşır. Belli ki aşk, sevilene itibar kazandırırken, seveni itibardan düşürmektedir. Nâsih, “nasihat eden, öğüt ve akıl veren” demek olduğuna göre galiba aşk, aklın ölçütlerini hiçe saydırmakta, değerlendirmeyi gönül mecrasına çekmektedir. “Özürlü, mazeret sahibi” için ma’zûr deriz. Mazereti olanların sorumlulukları olmadığına, deliye de sorgu sual bulunmadığına göre, demek ki aşk çılgınlığından dolayı kişi sorumlu tutulamaz. O halde aşkın, kişiyi itibardan düşürmesi ne gam!..

Şimdi kelimelerin aynı sırasına göre soralım:

Aşka dair bütün mesafeleri içinde ölçen ve yolculuklarını içine doğru yapan bir mecnun için yeryüzünün her ciheti bir feza sayılmaz mı? Aşkı akla tercih eden bir tutkun için, asıl huzur ve salah, aşk fezasında tadılan azapta (=lezzet) değil midir? İtibar veya itibarsızlık akla göre yapılan bir değerlendirme olduğuna ve âşık da akıl(lılık)dan uzak durduğuna göre aşk yüzünden rüsvâ oluş hakikatte ona bir itibar kazandırmaz mı? Aklı tasnif dışı bırakan bir âşık için her yerde bir nâsih, bir akıl veren bulunması ve onun da bu öğüdü kabul etmemesi garip sayılabilir mi?!..

Bırakın deliyi, akıllılardan da olsa hangi öğüdü kim dinlemiştir ki?!.. Akıldan yoksun olanların dünya ve ahiret sorumlulukları bulunmazken, yani onlar mazur görülürken, aşk ile aklını yitirenin itibar kaygısına düşeceğini kim söyleyebilir?!..

Bütün bunlardan sonra, acaba beyitteki akıl, deliliğin zıddı olan akıl olabilir mi? Fuzulî, aklın karşısına deliliği değil de neden aşkı koymaktadır? Aşk, her ne kadar akıl kavramının tersi gibi görünse ve âşıklığın ilk adımında aklı terk etmek şartı aransa da, böyle bir macerada akıl terk edilince insan deli mi olmaktadır? Eğer öyle değilse, akıl kavramıyla çelişen şey aşk değil, bizzat deliliktir. Âşık olmak akıllılık olarak değerlendirilemez, tamam ama, bu, deli olmak demek de değildir ki!..

Evet, âşık akıldan uzaklaşır ve aklın güdümünde hareket edemez, ama bunun için de kimse ona deli diyemez. Denilse denilse, âşıkın kendisi için özge bir yol seçtiği söylenebilir. O yol ki akıldan uzak bir fezadır, ama sonu nurdan bir ülkeye çıkar. Âşık bu ışıklı ülkeye ulaştığında akıl(lılık)dan çok öte bir itibara kavuşur. Bu da onun sorumsuzluğu, itibarsızlığı vs. için yeterli mazerettir zaten.

İmdi!.. Olgunluk kazanmak için aşk yolculuğuna başvurdu ve dolayısıyla akıl kurallarına uygun hareket etmedi diye hangi deli, Mecnun’u delilikle itham edip tedaviye kalkışabilir?.. Onun çılgınlığı (deliliği değil) binlerce akla bedel iken, kim ona imrenmez de akıl vermeye yeltenir?!.. Büyük veliler çilehanelerin ıssızlığını, nebiler de mağaraların yalnızlığını sünnet etmişlerken Mecnun aşk hastası olup sahralarda tek başına bir hayatı seçti diye kim onu ayıplayabilir?!.. Eğer ayıplanırsa, aşk sayesinde nasıl insan-ı kâmil (mükemmel insan, yetkin birey) olunabilsin ki?!..

Mecnun ki, evet, “deli” demektir; ama ondan evvel “tutkun, çılgın, çıldırasıya seven” de demektir. Arapça’da bu kelime “gizlenen, örtünen, kapanan” anlamı taşır. Akıllanması için babası onu Kâbe’ye dua etmeye götürdüğünde, iltizama başını koyup aşağıdaki dizelerle yalvaran birisi, sizce deli midir, yoksa akıllı mı; aşka sığınmakla başkasına açılmakta mıdır, yoksa içine kapanmakta mı; onun aklı başından gitmiş midir, yoksa aşk ile örtülmüş mü:

Yâ Rab belâ-yı aşk ile kıl âşinâ beni
Bir dem belâ-yı aşktan etme cüdâ beni.”
 

Dil-şâd

Benim tedbirim, Sen'in takdirinden küçüktür.
Sünbül Sinan ile Yavuz Sultan

İstanbul'da, Kocamustafapaşa'da, Roma döneminde Andreas Manastırı diye bilinen güzel bir eser varmış.
1486'da camiye çevrilmiş ve Sünbüliye şeyhi Yusuf Sinaneddin Efendi'nin hizmetlerine vesile olmuş. Sünbül Sinan, burada, zahiri ve manevi ilimlerde talebeler yetiştirmiş, huzuruna gelenlere ikramda bulunmuştur. Ünlü şeyh Merkez Efendi de burada yetişmiş, onun en sevgili talebesi imiş. Tam 37 yıl İstanbul halkına hizmet ile talebe okutan Sünbül Sinan hayattayken öyle hürmet görmüş ki, devr ü zamanında padişahlar dahi, huzuruna gelir, onun feyz ve bereketlerinden istifade etmeye çalışırlarmış.

Rivayete göre Yavuz Sultan Selim, Bursa'da atalarının mezarlarını ziyaret ettiği sırada Cem Sultan'ın kabri başında derin düşüncelere dalar, uzunca bir süre başından ayrılamaz ve bu yiğit amcası için gözyaşı döker. Çünkü çocukluk hatıraları arasında amcası Cem'in büyük yeri vardır. Yavuz türbeden ayrılmak üzereyken birden dedesi Fatih'in amcası Cem'i veliahd görmek istemesini hatırlar ve babasıyla giriştiği mücadeleler gözünün önünden geçer. Her şey başka türlü olabilirdi diye düşünür. Sonra gözü türbe kapısında bekleyen Koca Mustafa Paşa'ya ilişir. O mücadelede Koca Mustafa Paşa'nın rolünü hatırlar. Cem'in küffar elinde, belki de bir tas suya, başında bir Yasin kıraatine hasret can verişinde paşanın olumsuz etkisi olmuştur. Aynı adam şimdi de kendisinin küçük veziridir. Hatta arada sırada kıpırdanıp durmaktadır. Tahta çıkacağı zaman da zaten ağabeyi Ahmed'den taraf olmuştur. Yavuz bunları düşündükçe öfkesi kabardıkça kabarır, hatta taşar. Sonra da ani bir kararla birkaç asker çağırır, Koca Mustafa Paşa'yı tepeletir. Bununla da kalmaz, İstanbul'a geldiği vakit muhasiplerinden birine emir verir: "Tez adam göndertip küçük vezirin camisini de, imaretini de ortadan kaldırsınlar, İstanbul'a böyle bir soysuzun yapısı gerekmez!"

İstanbul'da bu emir hayretle karşılanmakla kalmadı, insanlar tartışmaya da başladı. Sultan böyle bir ferman vermekle neyi ispatlamaya çalışıyordu? Herkes emrin geri alınmasını temenni ile işin nereye varacağını merak ededursun, ellerinde kazma kürekle Kocamustafapaşa Camii avlusuna gelen askerler orada toprak çapalayan Sünbül Efendi ile karşılaştılar. Gelenleri gören şeyh efendi işini bıraktı, emir kullarının yüzlerine sakin sakin baktı, "Ne istersiniz?" diye sordu. Bu öyle bir soruydu ki, muhataplarının zihinlerinden kalplerine yol buldu, hepsinin omuzları düştü, ellerindeki kazmalar yere düştü. Sonra da geri dönüp kendilerini gönderen devletlulara şöyle dediler:

- Biz o camiye elimizi sürmeyeceğiz. Orada biri var ki, o zat orada olduğu müddetçe biz oraya kazma vuramayız; varsın başkası yıksın.

Şimdi kim bunu sultana söyleyecekti? Yavuz gibi bir hükümdara emrinizi yerine getiremiyoruz deme cesaretini kim gösterecekti. Nihayet olup biteni Kemalpaşazade hünkârın kulağına fısıldadı. Yavuz derhal ayaklandı, öfkeyle atına bindi, yel oldu esti, sel oldu aktı, dosdoğru Kocamustafapaşa'ya vardı.

Öte yanda Sünbül Sinan'ın uyanık kalbi bu halden haberdar olmuş, bir kaç dervişiyle cami avlusunda sureta toprak işlemeye başlamıştı. Yavuz'un atının nal sesleri erken vakitte duyuldu. O istifini bozmadı, yalnızca başını kaldırırken "Ya Hak!" dedi, o kadar. İşte o sırada atından inip hışımla üzerine gelmekte olan hünkâr birden yavaşladı. Ayakları kendisine itaat etmiyor gibiydi. Bir şeyler oluyordu... Onu durduran bir şey vardı. Dervişler niyaz duruşunda, başları yerde bekleşmedeydiler. Ama aralarındaki sarışın güzel adam başını eğmemiş bizzat sultanın gözlerinin içine bakıyordu. Bu bakış sanki sultanın gözlerinden kalbine iniyor, orada cümle alemden sakladığı sırlarını, tasalarını, acılarını, emellerini sanki katmer katmer açıyordu. Azıcık daha böyle bakışırlarsa sultanın göz yaşları sel olup akabilirdi, derhal başını indirdi, boynunu büktü ve belli belirsiz bir sesle "Peki yıkılmasın!" diyebildi.

Dağ gibi hükümdar neredeyse bütün haşmetini yitirmişti. Tükürdüğünü yalamak ona göre değildi, ama siz ister şeyh efendinin iki yanında gördüğü aslanların hazır pençeleri deyin, ister gönlünden yayılan ışık deyin Yavuz yenilmişti. İmdadına yine Sünbül Sinan yetişti:

- Hünkarım! Padişahların ahdinin yerine getirilmesi gerektir. Onun için, hiç değilse, ocakları yıksınlar da hünkâr sözü vücut bulsun.

Birkaç dakika sonra kazmalar, imaret bacalarını indirirken Yavuz, kim bilir hangi ruh haliyle ve hangi ıstıraplar içinde, sırtındaki beyaz samur kürkünü çıkarıp Sünbül Efendi'ye giydirdi.

Halvetiye tarikatının Sünbüliye şubesini kuran büyük veli Sünbül Sinan 1529'da vefat edince bu cami haziresindeki türbesine defnedilmiştir. Hani belki ziyaretine gidilir diye yazdık...
 

Dil-şâd

Benim tedbirim, Sen'in takdirinden küçüktür.
Gönül kandili

Kelimeler, basit anlamları altında ne derece derin fikirler, duygular, hayaller barındırırsa o ölçüde şiire yaklaşmış, şiir olmuş demektir.
Şairlerin kelimelere ilave ettikleri her imaj ve mana, okuyucunun dimağında ayrı bir renk ve desene bürünerek bir tablo mekanizmasına dönüşerek çeşitlenir, genişler, renklenir, parlar. Bilhassa Divan şairlerinin kelime seçiminde bu derinliği görmek mümkündür. Söz gelimi Şeyh Galib'in şu beytine kulak verelim:

Kandîl-i dil ki şu'le-i meyden ferâğı var
Yâkûtdur ki cism-i terinden çerâğı var


Aşağı yukarı şöyle demeye gelir: "Gönül kandili ki içki alevinden varestedir (yani yanmak için şarabın alevine muhtaç değildir); o kandil bir yakuttur, o yakut da ışığı kendisinden kaynaklanan bir meşaledir."

İlk bakışta fazla içine girilemeyen, ne demek istediği anlaşılamayan bu beyitteki her kelime zengin bir anlam saçaklanmasıyla okuyucunun dimağını lif lif mana katmanlarına alıp götürür. Bu yolculuk, sufi bir şairin gelenekten yararlanırken ne mertebe yüksek bir medeniyet zenginliğine ulaştığını da bize gösterecektir. Önce bir ayet mealiyle işe başlayalım:

"Allah yerlerin ve göklerin nurudur. O'nun nurunun temsili, içinde meş'ale bulunan bir kandillik gibidir. O meş'ale kristal bir fanus içindedir. O fanus da inciye benzeyen bir yıldız gibidir ki, doğuya da batıya da nispet edilmeyen mübarek bir ağaçtan, bir tür zeytinden tutuşturulur. Onun yağı, neredeyse, kendisine ateş değmese dahi ışık verir. Bu, nur üstüne nurdur. Allah dilediği kimseyi nuruna eriştirir. (...) Nur, 35"

Galip Dede gönlü bize betimlerken, Kur'an'ın tarif ettiği nur dolu fanus ile hemen hemen aynı tanımlara baş vurup "kendisine ateş değmese de ışık veren bir fanus" temsilini veriyor. Gönül, bedenimizde bulunan yürek değildir. Kalp kelimesi de onu tam olarak karşılamaz. Her ne kadar bu üç kelime birbirleri yerine kullanılıp, birbirlerinin anlamlarını ödünç alsalar da (acısı yüreğime işledi, kalbimi kırdın, gönül almak vb), bugünkü kullanımda "yürek" ziyadesiyle maddî bir et parçasını (yürek-böbrek, kuzu yüreği vb.); "kalp" itina isteyen ve insanın hayat çekirdeği olan yarı soyut bir uzvu (kalp-damar cerrahisi, kalp hastası, kalpsiz adam vb.), "gönül" ise tamamen soyut bir varlığı (Gönül Allah'ın evidir, gibi) nitelemektedir. İnsan anatomisinde duygu ve heyecanlar genellikle kalbe etki eder ve onun atışını hızlandırır. Yani duyguya dönüşen tefekkür kalp denen merkezde biriktiği vakit insan maddeden manaya yükselir. İşte gönül bu mananın adıdır. İnsan kalbe akseden mana ile gönlünü tanır ve kendisinin gönül ile var olduğunu idrak eder (gönlünce yaşamak, gönlüne hoş gelmek, gönlüne göre olmak vb.).

Gönül insan varlığının duygu merkezi olduğu için içine giren olumsuz duygulardan etkilenip ıstırap çeker. Istırabı tanımlayan, açıklayan en kapsamlı kelime ise "yanmak"tır. Elbette bu yangın maddi değil manevidir. Bu bakımdan bir kandil sayılır. Ama bu kandilin tutuşmak için hariçten bir kibrite, ateşe, aleve ihtiyacı yoktur. Bilakis ateşi kendi içinde mevcuttur, yanışı kendi bünyesinde mündemiçtir. Kalbi heyecanlandıran, duygulandıran, hüzünlendiren bir düşünce gönle manevi ateş olarak yansır. Kederler, elemler, azap veya firkatler bu türdendir. Bunlar hep soyut kavramlardır. Gönlü yakan tek somut varlık ise şaraptır. İşte bu yüzden tasavvufta şarap âşıkın çektiği keder, elem ve ayrılıkların sembolü, yani aşkın sembolü olarak kullanılır. Çünkü hem şarap, hem de aşk insanı mest eder, başını döndürür, sarhoş eder, ser-hoş eder. Baş dönmesinin ilk etki alanı ise yine gönüldür. Gönüldeki yangından ve ateşten kurtulmanın yolu bilinçten sıyrılmak, yani ser-hoş olmak, dimağı hissetmemektir.

Galip Dede gönül kelimesine bu anlamları yükledikten sonra onu yakuta da benzeterek bir adım daha ileri gitmekte ve anlamı daha derinleştirmektedir. Çünkü elektriksiz zamanlar için kandil, bedene göre kalp demektir. Yani atalarımız gecelerini aydınlatmak için kandile ihtiyaç duyarken adeta onu insan bedeninin kalbe duyduğu ihtiyaç ile ölçmüşlerdir. Kandil bu derece kıymetli olunca, onun değerli taş ve madenlerden imal edilmesi de pek tabiidir. Mesela kırmızı yakuttan yapılmış kalp biçiminde bir kandili gözünüzün önüne getiriniz (müzelerde bunların örnekleri vardır). Böyle kızıl yakuttan bir gönül kandili insanın maddesel anlamda yüreğini de, duygusal anlamda yanan kalbini de temsil eder. Çünkü yakutun parlayışı ateş renginde olup şeffaflığıyla ateşi andırır. Ama yakutun daha önemli özelliği ateşe dayanıklılığıdır. Tıpkı gönül gibi. Her ikisi de içinde yanan ateşe tahammül ederler. Her ikisi de bu yanışta ıslak (yürekte kan/ kandilde yağ) olup parıltıları bu yüzdendir. Parlaklığın tabiattaki sembolü sudur (âşık için gözyaşı). Farsça su manasında olan âb kelimesinin "parlak" anlamı da vardır. Gönlün de, yakutun da parlaklığını ifade eden kelime ise "ter"dir (ter ü taze). Bütün bunlardan sonra siz şu beyitteki güzelliğe bakın ki şair "ter" kelimesini yalnızca parlaklık anlamıyla kullanmıyor, onun "kırılgan, alıngan" anlamını da bize düşündürüyor. Malumdur ki hem yakut, hem de gönül çok kırılgandır, sırça misalidir.

İmdi, bu kırılgan, bu nazik kandil, içinde kibritsiz ateşler yanarken Hakk'ı ve hakikati idrak edebiliyor mu, mesele budur. Gönül ki Allah'ın evidir, elbette kendisine ateş değmeden de yanar ve o yanıştan kainata nur üstüne nur saçılır.
 
Tüm sayfalar yüklendi.

Hatırlatma

Lütfen alıntıladığınız içeriğin dış linkini değil içeriğin kendisini paylaşınız.Siyasi yazılar paylaşmamalıyız.Alıntıladığımız yazarın yazarını paylaşalım.Yayınlanan yazılardan divan sorumlu tutulamaz.

Benzer konular Forum Tarih
HCRTRMN Tarih 0 2K
Altınkalem Semih Okuma Salonu 1 4K

Benzer konular

xen

Üst Alt