Kahve

Mina

Divan Üyesi
#1
“Muhtesib kahve-furûşa ne ta'addi eyler
Yohsa kâfir mi olur içse müsülman kahve
İrte derse çıkamaz gice kitaba bakamaz
Eger içmezse müderris iki fincan kahve”
 

Dilhun

Gafile kelâm Nafile kelâmdır.
#2
“Muhtesib kahve-furûşa ne ta'addi eyler
Yohsa kâfir mi olur içse müsülman kahve
İrte derse çıkamaz gice kitaba bakamaz
Eger içmezse müderris iki fincan kahve”
(Muhtesib kahve satana ne diye saldırır? Kahve içmekle müslüman kafir mi olurmuş? Bugün müderrisler bile kahve içiyor! Hem ki onlar, günde iki fincan kahve içmezlerse, ertesi derse çıkamaz, gece kitap okuyamazlar.)

Tesekkurler Sevgili @Mina çok güzel bir konuya deginmişsiniz :)
 
Son düzenleme:

Dilhun

Gafile kelâm Nafile kelâmdır.
#3
ALİ NİHAT TARLAN / KAHVENAME
Kahve kuvvet kalbe dermandır dize
Kahve ruha neşvedir, ferdir göze
Şairim ben isterim bir caize
Kahve lutfet varsa imkânın eğer ..

Kahvenin pek başka zevk û lezzeti
Meyden üstündür bunun keyfiyeti
Anda buldum zevk û şevk û sıhhati
Kahve lûtfet varsa imkânın eğer
 
#4
Kahve deyince aklıma Nâbî'nin şu mısraları geldi:

"
Dutup ke'sin kenârından nezâket-birle höpürdet
Desinler gahve içmekde bu emmi amma mâhir !

"

(Kasenin kenarından tutup nezaketle öyle bir höpürdet ki(kahveyi), bu emmi kahve içme konusunda ustadır desinler. )

bu beytin de kendine yer bulduğu Hayati İnanç Bey'in 5 dakikalık şu videosu izlenebilir :


bazı yerlerde "gahve" yerine "ayran" ifadesi geçiyor. hangisi doğru araştırmak lazım.


Yazmaya üşendim, alıntıladım mevzuyu :) videoda anlatılana göre ufak tefek farklılıklar var ama bu noktaya Hayati Bey'in anlattığını doğru kabul ediyorum.


Divan Edebiyatimizin ünlü şairlerinden Nabi, Şanlıurfa'da doğmuştur. Şiirleri dilden dile elden ele dolaşarak İstanbul'a ulaşmıştır.. Ne var ki Nabi'yi Istanbul da şahsen tanıyan kimsecikler yoktur. Bir gün Nabi Urfa'dan İstanbul'a gider. O dönemde şairlerin buluştukları bir kahveye uğrar. Şair ve edipler kendi aralarında sohbet etmektedirler.

Nabi, bir köşede oturmakta olan iki kişiye selam vererek yanlarına oturur. Bu durumdan hoşnut olmayan şahıslar, Nabi'yi başlarından savmak için aralarında söyle bir plan düzenlerler:

Birisi bir mısra şiir söyleyecek, arkadaşı ayni redif ve kafiyeli bir başka mısra ile ona cevap verecek. Dolayısıyla Nabi’yi de işin içine sokacaklar, doğru bir cevap alamayacakları için de onunla alay edecekler; gururu kırılan yabancı da kalkıp gidecek yanlarından onlar da eski rahatlarına kavuşacaklar.

iki arkadaştan birisi, ünlü Iran sairi Şadi'nin su mısrasını söyler:

"Ela ya ey-ü ey saki edir kees'en ve nadir ha "

der.
(Ey saki, senin sunduğun o kadar seçkin ki )

Karşısındaki, yine Şadi'den ikinci mısrayı söyler :
"Ki isk asan-i dide veli efkende müşkil ha"

der.
(Ki gözdeki ask damlaları kadar bulunması zor olan )

Bu iki mısra da " ha " redifi ile bitmektedir. Yani yabancinin da "ha" redifi ile biten bir misra söylemesi gerekmektedir. Nabi düsünedursun tam o anda kiraathane görevlisi, kase içindeki ayrani Nabi'ye uzatir ve Nabi;
hemen su beyti söyler:

"Tutup kees'in (kase) kenarindan, zerafetle bir höpürdet,

Desinler ayran? içmekte bu emmi amma mahir ha."

Bu irticali beyti duyan iki arkadas saskinliga düsüp, yabancinin adini sorarlar. Nabi deha dolu su beyitle cevap verir:
"Bende yok sabr-ü sükun, sende vefadan zerre.

iki yoktan ne çıkar, fikredelim bir kerre."

(Bende sabır, sükunet, sende de vefanın zerresi yok; iki yoktan ne çikar düsünelim bir kere )

Bilindiği gibi Na ve Bi edatları, Farsça ve Arapça'da olumsuzluk ekleridir. Önüne geldikleri kelimeleri olumsuz anlamina sokarlar. Mevcut, namevcut ; günah, bigünah gibi.
Bu diyalogtan sonra orada bulunanlar Nabi’den özür dileyerek ellerine sarılırlar...
 
Son düzenleme: