Karagöz Oyununun 'Metafizîkî' Yönü..

ferahsan

Dîvân Üyesi
Güneydoğu Asya kökenli gölge oyunları ve kukla geleneğinden gelen Karagöz’ün, oyun olarak değilse bile giysi benzerliği açısından ilk izine M.Ö.2300 yıllarına dayanan Elamların Sus kentinde yapılan kazılarda rastlıyoruz.
Sus’ta bulunan kabartmalardaki Güneş tanrısı Şamas’ın başındaki külah, Karagöz’ün kullandığı ışkırlak adı verilen başlığın aynısıdır. Yine İvriz’de bulunan Hititlere ait bir kabartmadaki Tanrı Oğlu’nun başındaki külah da Hacivat’ın başındaki ucu sivri külahın aynısıdır.
Gölge oyunlarının kökenini araştıran Dr.George Yakob’un bulgularına göre Çin’deki ilk örnekler M.Ö. 140 yılına kadar gitmektedir. Bu tarihte Çin imparatoru olan Vu, çok sevdiği eşi Wang’ı kaybeder. Karısının ölümü üzerine büyük üzüntü yaşayan krala Sav Vöng adlı bir çiftçi yardımcı olacağını söyler; kraliçeye çok benzeyen bir tasvirin gölgesini perdeye düşürerek ve kraliçenin sesini de taklit ederek kralı teselli etmeye çalışır.
Yine Çin’de XI.yy’da pazar yerlerinde gösterilen bir tür gölge oyununda da iyilik ve kötülüğü temsil eden AHLAK ve ŞEYTAN tasvirlerinin kulanıldığı görülmektedir.
Güneydoğu Asya’da gölge oyunlarının en zengin örneklerine Hindistan’ın Cava adasında rastlan-maktadır. Genel olarak Wayang diye adlandırı-lan bu oyunların Moğollardan sonra İslam dünyasına geçti-ği, Osmanlı döneminde de Karagöz adını aldığı sanılmaktadır.
Orta Asya Türkle-rindeki Kol Korçak adı ile karşımıza çıkan gölge oyunlarının A-raplar ile Acemlerde de oynatıldığına ilişkin bel-geler vardır. Yeni Mecmua Dergisi’nin 1 Mayıs 1923 tarihli 75. sayısında Ziya Bey “Karagöz’ün Kökeni Hakkında” adlı mektubunda şunları yazıyor:”Muhyiddin-i Arabi adlı bir alim Futuhat-ı Mekkiye (Mekke’nin Fethi) başlıklı eserinde hayal oyunundan söz etmektedir”. Aynı alim hayal oyununu tasavvuf fikirlerine de örnek göstererek, Hz. Şeyh’ten1 şu düşünceleri aktarır:: “Bizim bu meseledeki amacımız, ima ettiğimiz şeyin gerçeğini bilmek isteyen, hayal perdesi-ne, oradaki suretlere ve o suretlerden söylenene baksın! Küçük çocuklar bu perdenin mahiye-tinden, perdedeki suretleri oynatan ve onların dilinden konuşandan habersizdirler. Gerçek hayatta da hakikat bunun aynıdır. İnsanların çoğu farz ettiğimiz küçük çocuklar gibidir. Bunun sebebi aşikardır”.
Muhyiddin-i Arabi, perdeye ilk vuran şeklin daha sonra perdeden kaybolmasını yaratılış ve ölüm olarak değerlendirmektedir. Bu da tasavvufun özüne uygun bir yaklaşımdır. Nitekim eserin 317. bölümünde gölge oyununun evreni bilmek ve anlamak isteyenler için açık bir kanıt olduğu ve bundan ibret alınması gerektiği açıkça belirtilmektedir.


Hayal oyununun tarihi açısından Harranlı yazar İbn-i Danyal’ın Tayf-ı Hayal adlı eseri önemlidir. Bu eser 1450’de Mısır’da egemen olan Türk beylerinden Taşboğa için yazılmıştır ve gezen, dolaşan hayal anlamına gelmektedir. Dramatik kurgu açısından Karagöz’e çok benzeyen Tayf-ı Hayal oyununda da temel iki kişilik vardır: Tayf-ı Hayal adlı bir kambur ve Reis.
Gölge oyunları bir teknik uygulamanın çok ötesinde toplumların kültürel birikimlerini, insanın varoluşundan beri hep merak ettiği yaratılış ve varoluşa ait sorunları yansıtan etkinliklerdir. Bunun sonucu olarak da yaratılış efsaneleri, ezoterizm ve mistisizm gibi evrenin gizli sırlarını araştıran konular gölge oyunlarının çıkış nedenlerini oluşturmuşlardır.

Evrende zaten varolan dualizmi(ikilik) gölge oyun-larında da açıkça görmek-teyiz:Wayanglarda Pandava-larla Kruvaların savaşındaki gibi (Evrenin tüm eylemini yansıtan bu savaş Pandavaların temsil ettiği iyilik güçleri ile Kruvaların temsil ettiği kötülük güçleri arasında geçmektedir).; Karagöz oyunlarında eskiden giriş kısmında oyna-nan kedi ile farenin, leylek ile yılanın mücadelesinde; Tayland’ın gölge oyunları Nang Yai ile Nang Taluğ’da kara ile beyaz maymunun mücadelesinde;(Kötülüğü simgeleyen kara maymun, iyiliği simgele-yen beyaz maymunu hileli bir şekilde yener. Beyaz maymunu üç kez üst üste yenen kara maymun kıskıvrak yakalanarak Rishi’ye getirilir; O iyilik ve kötülük üzerine bir ders verir; kara maymun pişmanlık belirtir ve sonunda bağışlanır).
İnsanın içsel dünyasında gerçekleşen bu simgesel savaşlarda, kötülük her türlü istek ve tutkuları, iyilik ise doğruluk, adaletli olmak gibi yüksek erdemleri ve mistik duyguları temsil etmektedir.

İslamda da kukla ve gölge oyununa, tasavvuf açısından oldukça zengin bir yaklaşım vardır. İran Şairi Asadi’nin oğlu Asadi 1066’da tamamladığı Cerşasbname adlı destanında Eflatun’un “Yasalar” ve “Mağara Mitosu”nda olduğu gibi kukla ile evren arasında bir paralellik kurmuştur. İran’da kuklanın varlığına ilişkin en eski belge El-Gazzali’nin İhya-ul Ulum adlı eseridir. Burada Gazzali “Nasıl gecenin karanlığında kuklacı iplerini çektiği bezden yapılmış kuklaları oynatıyorsa, insanoğlunun hareketleri de bir üst evrenden öyle yönetilir” diyor. Gazzali bunu derken İran’da geceleri oynatılan Hayme-i Şebbazi adlı ipli kukladan söz etmektedir.

Feridun Attar’ın Üştürname adlı mesnevisinde söz edilen kukla oyununda ise kukla oyuncusunun yedi perdesi ve yedi yardımcısı vardır. Kuklacı kendi yarattığı kuklaları kırar, perdeyi yırtar, yardımcılarını sırlarını öğrenmemeleri için dört bir yana gönderir. Bu aynen Tanrı’nın yarattıklarına son vermesi gibidir.

Ayrıca Nizami “Mahzen-ül Esrar” (Esirler Mahzeni) adlı eserinde, Hüseyin Va’iz Kaşifinin “Fütüvvetname-i Sultani” adlı eserinde, Ömer İbn-ül Farız’ın, “Ta’iyet-el Kübra” adlı eserinde ortak bir yaklaşım olarak insan ruhu, görüntüleri perde arkasında oynatan hayalciye, görüntüler ise insan bedenine benzetilir. Tanrının izni olmadan hiçbir hareket taklit edilemez, dış evren bir oyuncağa benzer ve bu oyuncağın hareketi bir ustanın elindedir teması işlenir.
Kukla oynatmak için çadır ve pişbend (önlük) kullanılır. Pişbend insan kalbini simgeler; tüm acayip ve tuhaf şeylerin saklı olduğu bir sandıktır adeta. Kalp gibi her zaman değişen istek ve arzuları anlatır. Tanrı da kalp gibi yaşamın sandığını harekete geçirmektedir. Tanrı’nın gücü olmazsa kalp harekete geçmez.


ŞEYH KÜŞTERİ VE PERDEDE TASAVVUF

Hayal oyununu Osmanlı’larda Karagöz haline dönüştüren kişinin Şeyh Küşteri olduğu ve bu kişinin tüm hayalilerin piri olduğu yaygın dile getirilen bir gerçektir. Bu nedenle tüm hayaliler oyun sırasında: “Ehli hal olmayana bilmek muhal, pirimiz üstadımız Şeyh Küşteri eylemiş böyle hayal” derler. Şeyh Küşteri Horasan’dan Bursa’ya gelmiş, mutasavvıf, alim bir şeyhtir. Bursa’da Karaşeyh mahallesine yerleşerek yüzlerce müride ders vermiştir.


Ünlü Hayali Küçük Ali’den Küşteri ile ilgili bir anı:

Küşteri bir gün dersini bitirdikten sonra müritlerinden birisi sorar:

“Üstad bize, irşatlarınızla hak yolunu anlattınız. Biz bunlarla uhrevi alemi anladık. Fakat bu dünyevi alem ve hayat nedir?”

Bunun üzerine Şeyh Küşteri başındaki sarığı çözerek,odanın bir köşesine bir perde kurar ve müridlerine dönerek: “Bu perdenin dört köşesi: Şeriat, Tarikat, Hakikat ve Marifet köşeleridir. Ayrıca her köşeyi üçer parçaya bölerek 12 bölüm yaptığımızda bunlar da 12 imamdır”, der. Sonra perdenin arkasında bir meşale yakarak, elini perde ve meşale arasında tutar ve gölge yapar. “İşte şu gördüğünüz perde dünyadır. Arkasında yanan meşale ise ruhtur. Şu elimin gölgesi de cisimdir.” der ve meşaleyi söndürür. Sonra meşale yani ruh sönünce de cisim yani gölge kaybolur. Bunun üzerine: “İşte hayat budur. Ruh sönerse cisim de yok olur. Yalnız baki kalan perdedir. Perde dünyadır. İşte insanlar bu perdede oynayan birer hayaldirler.” diyerek tasavvuf felsefesini açıklar.


Yeni Yüksektepe
 

PeJMüRDE

Divan Üyesi
Ynt: Karagöz Oyununun 'Metafizîkî' Yönü..

Çok güzel bi konuya değinmişsiniz.Allah razı olsun öncelikle.Karagöz oyunu ile Platonun mağara imgesi çok benzerdir.Veya shakkespier'in dediği gibi dünya bir oyun sahnesidir.Karagöz oyunu eşittir gölge oyunu.Mağara imgesinde ise sanat eşittir gölge.Eğer bu alem bir perde yani gölgenin yansıdığı ekran ise bu gölgenin varlığını sağlayan bir güneş,bir ışık, bir Nur olmalıdır.Bu gölgelerin harektini sağlayan bir kuvvet olmalıdır.Bu öyle bir kuvvet olmalı ki o gölgenin hayatını bir oyunluk değil tüm hayatı boyunca kontrol altında tutmalı.Eğer güneş olmazsa ,alemde yani perdede olmaz,gölgede ve insanda.Alemin varlığı neye bağlıdır?Gizli hazinenin bilinmeyi istemesine ve sevmesine bağlıdır.O gizli hazinede şüphesiz ki Allah tır.İnsan onun isim ve sıfatlarının birer gölgesidir.Sadece insanla sınırlaymayız tabiki de aklınıza gelen herşey onun isim ve sıfatlarının gölgesidir.İnsan bunun farkına varınca şunu der;La mevcude illa Hu!!!Yani Allah'tan başka vücud yani varlık yoktur ,herşey O'dur.Bu şu demektir.Eğer güneş yoksa gölgede yok seyirde yok seyircide yok.Sanatta tıpkı böyledir.mağara önündeki insanlar arkadan gelen ışığın etkisiyle mağaraya düşen gölgelerini görür.İşte sanat budur.Hayal,meyal nim-şekil olan sanatttır.Bu alemde bulunan herşey O sanatkarın bir sanatıdır.İnsan sanata değil sanatçıya bakmalıdır.Gölgeye değil gölgenin arkasındaki ışığa bakmalıdır.Gerçek sanat sahibini görmemek çok büyük bir saygısızlıktır.Dünya bir oyun sahnesi lafı çok doğrudur.Oyuncuların rolleri,hayatları dialogların geçtiği teksler bezm-i elestte bela lafzı karşılığında verilmiştir...Alın yazımız yani senaryomuz yazılmıştır.Yazan ve yöneten Allah tır.Ama O kötü rol biçmemiştir kimseye.Oyuncu oyuna dahil olduğu andan itibaren performans düşüklüğü gösterir ve kötülüğe bulaşır.
Kul bir gölge sevdasına kapılıp güneşin varlığını unutmamalıdır.Gökteki kuşun yere düşen gölgesini avlamaya çalışan gafillere benzetir Hz.Mevlana bu hali.Bu halden Rabbime sığınırım...selam ve dua ile..
 
Tüm sayfalar yüklendi.

Benzer konular

xen

Üst Alt