Kelimelerle Hesaplaşma Zamanı...

Dil-şâd

Benim tedbirim, Sen'in takdirinden küçüktür.
Katılım
11 Eyl 2006
#1
Her yıl, milyonlarca mezun veriyor okullarımız. Mezun, yani belli bir eğitimden geçmiş insan. Okullarımızın hal-i pür melalini anlatmaya ne hacet. Eline diplomasını alan seviniyor, ileride kendisini bekleyen tsunami dalgalarından daha beter engellerle karşılaşacağından habersizce…
           
Her yıl, merkezi yerleştirme sınavlarında on binlerce öğrenci sıfır çekiyor. Ne Milli Eğitim ne de başka bir kurum, tatmin edici bir açıklama getiremiyor buna. Ne acıdır ki, liselerde verilemeyen Türk Dili ve İnkılap Tarihi dersleri, üniversitelerin birinci sınıfında okutuluyor.
           
Her şey beyinde başlar. Düşüncede yani. Nasıl ki insan barınaklarda barınıyorsa, düşünceyi besleyen, onu şekillendiren de kelimelerdir. Koca bir ömür çalışıp didindikten sonra yerlerinden olan insanlar görmüşsünüzdür. Her şeylerini geride bırakıp mahzun ve meçhul bir hayatın kollarına bırakırlar kendilerini. Kelimeler de böyledir işte. Asırlarca kullandığımız kelimeleri “modern(!)” kelimelerle takas eden mantık şimdi ne kadar cılız, ne kadar yalnız…
           
Bugün  eğitim camiamızın düştüğü bataklığın faturası öğretmene kesilse de, asıl sorun kelimelerdedir. 30’lu yıllarda kullandığımız  “muallim” ve “talebe” kelimelerini bir kenara atmışlar, bunların yerine “Öztürkçe” dedikleri bugün kullandığımız kelimeleri getirmişler.
           
Düşünce dünyamızı süsleyen sayılı isimlerden biri olan Cemil Meriç merhum, bu konuya da değinmeden geçememiş: “Ben, insan haysiyetine yakışmayan bu talebe hoca komedyasını asilleştirmek hayaline kapıldım. Örneğim yoktu. İrfan, toprağı dişlerimle ve tırnaklarımla kazarak yedi kat yerin dibinden çıkmıştım. Hoca, öğretmen oldu;talebe öğrenci…Öğretmen ne demek?Ne soğuk, ne haysiyetsiz, ne çirkin kelime…Hoca öğretmez; yetiştirir, aydınlatır. Öğrenci ne demek? Talebe isteyendir; isteyen, arayan, susayan.”         
 
Öğretmen”in “hoca”ya tercih edilmesi, başın ayağa düşürülmesinin başlangıç noktasıdır. Bugün, eğitim camiamızda bir yara halini almış olan bu sorunu giderme gayretinde olanlar, acaba ne kadar bilincindedirler bu işin?..
           
Öğrenci bir arayış içinde değil. Susuz ama suyu aramıyor. Talebe değil çünkü, talepte bulunan değil; öğrenen, sadece öğrenen. Öğrenmek, onun için yeterli. Eskiden böyle miydi? Talebe kelimesinin beyinde uyandırdığı çağrışım, her şeye yetiyordu. Hayat Bilgisi dizisinin “Afet Öğretmeni”nin ağzından çıkan ve zaten başlı başına bir afet olan şu “Hoca camide” sözü yok mu…
           
Muallim öğretmen olalı, kendisini yetiştirmez oldu farkındaysanız. Muallim ağırbaşlı, vakarlı, gayet ciddi, daima yeni ufuklarda gezinen, asla ve asla eski bilgilerle, kırıntılarla beslenmeyi gururuna yediremeyen… Alnı kırışıktır muallimin, beli büküktür.  Meselenin ağırlığından olsa gerektir… İnsanlara bir şey öğretmek değildir onun işi. Bir milletin dünyaya hitap edebilmesi için, genç nesillerin olanla yetinmeyecek seviyede eğitilmesi, şüphe götürmez bir gerekliliktir. Bunun derdiyle yanıp tutuşur muallim. Ezberletmez, yönlendirir; bilgiyi tamamen vermez, ona ulaşma yollarını gösterir.
        Öğretmen hafiftir oysa. Öğrencinin ondan beklentisi, sadece basmakalıp bilgilerdir. Torbaya karpuz doldurur gibi öğrencinin beynine bilgileri doldurmak… İşte hepsi  bu.  Suçlu o değil ama. Suç kelimelerde, kelimenin genleriyle oynayanlarda. Sadeleştirme adı altında koca bir kültürel hazineyi yok edenlerde.
           
Nelere kadirmiş meğer  kelimeler... Vaktiyle Konfüçyüs demiş:“Devlet başkanı olursam, yapacağım ilk iş, dili düzene koymak olurdu.” İlk zamanlar buna pek anlam verememiştim doğrusu. Şimdi çok daha iyi anlıyorum.
           
Avrupa’da, Amerika’da dile dokunulmuş mudur!..Onlar, dile herhangi bir müdahalede bulunmamışlar. Yaptıkları tek şey, yabancı kelimelere yeni karşılıklar bulmak olmuş. ABD ilk atom bombası denemesini yaptığı sıralarda, Fransız Dil Akademisi gece yarısı toplanmış ve bu teknolojinin Fransız dili üzerindeki etkileri üzerinde tartışmıştır. Bizse tam tersini yapmışız ve şimdi kara kara düşünüyoruz… Eee, buna da şükür, düşünüyoruz sonuçta. Ya o da olmasaydı!...

Alıntı
 
Katılım
25 Tem 2007
#2
Ynt: Kelimelerle Hesaplaşma Zamanı...

TÜRKÇEDE züppelik, önce Arapça ile başlamış. Herkes bildiği, anladığı, sevdiği Türkçe kelimeler dururken tam bir Arap gırtlağıyla Arapça ve Farsça kelimelerle konuşmayı marifet sayan züppenin biri bir gün bir kasap dükkanına gitmiş. Bana bir kilo koyun eti ver diyeceğine ağzını şöyle açmış:

- Ya gassaab! Lahm-ı ganemden, vahid gıyyeee, bil vezin itaaa eyleee!

Kasap sanmış ki adam, Kuran’dan ayet okuyor:

Amin hocam, amin, amin diyerek avuçlarıyla yüzünü sıvazlayıp durmuş. Müşteri kızmaya başlamış:
Hocamben ne bilirim o kelimeleri... Benden doğru dürüst et istesene...

Milletimizin yediden yetmişe bildiği, sevdiği kullandığı kelimeler dururken Arapça ve Farsça kelimelerle tamlamalarla konuşmak züppeliktir.

Fransızca züppeliği

TANZİMATLA birlikte, bizde bir de Fransızca züppeliği başladı.

Bu yeni züppeliği Recaizade Mahmut Ekrem Bey Araba Sevdası (1896) isimli romanında çok mükemmel anlatır. Roman kahramanı Bihruz Bey, babasından kalan mirası satıp savurarak kendisine gösterişli atların çektiği şık bir araba alır. Sonra, Fransızlar gibi giyinerek arabasına kurulur ve Çamlıca yollarında gezintiye çıkar. Maksadı, kendisi gibi Batı’ya özenen genç ve güzel kızlarla tanışmaktır.

Bihruz Bey, artık konuşmasını da değiştirir. Cümlelerini Fransızca kelimelerle kurar. Mesela bir genç kızla konuşurken, Dün sizi, jö jardeninizde gezinirken jö vu diye kırıtır. Sözlerine O mon diyööö, pardon diye başlar.

Hizmetçisine bile, Matmazel, pardon... Bana ön pö bakar mısınız diye seslenir.

Sokak satıcılarına Mösyö diye hitap eder.

Araba Sevdası’nı okuyanlar, Bihruz Bey’in züppeliğinde ittifak halindedirler. Züppe, yâni özüne ve köküne yabancılaşan, milletin bütün mukaddeslerini küçümseyen, Batı karşısında tam bir aşağılık duygusuyla iki büklüm kalan, avanak ve ahkâm kişi.

Türkçemiz bugün hem İngilizce züppelerinin, hem de uyduruk ve kaydırık kelimelerle konuşup yazan yeni züppeliğin boyunduruğuna giriyor.

İşyerlerimiz İngilizce kelimelerle açılıp, saçılıyor. Dergilerimiz İngilizce ve Fransızca isimlerle çıkıyor. Yarış atlarımız bile artık İngilizce isimlerle koşuyorlar. Atalarımız doğru söylemiş, rüzgâr ekenler fırtına biçiyorlar. Kolejlerde, Anadolu Liseleri’nde ve bazı üniversitelerimizde eğitim dilini İngilizce’ye çevirenler, Türkçemizin başına bu yeni züppeleri de musallat etmişlerdir.
Bir kanun çıkarmak

Gazetemİzİn 24 Ağustos 2005 tarihili baskısının birinci sayfasında kocaman bir başlık, sizin de dikkatinizi çekmiştir: Türkçe’ye kamusal ihanet! Çelik Çelikyaman’ın haberinden anlıyoruz ki, bir Başbakanlık kurumu olan TOKİ bile, yeni tasarımlarla hazırladığı ve gün ışığına çıkardığı toplu konutlara, court, olympia, residence gibi İngilizce isimler veriyormuş. Bu uygulamaya itiraz edenlere de önemli olan, insanlara yeni yerleşim yerleri açmaktır. İsim önemli değildir diyormuş.
Bu zihniyet ummanları dolduracak kadar yanlıştır ve rezaletin ta kendisidir. Türkçe’yi bir tarafa itmenin, İngilizler gibi düşünmenin, İngiliz gibi davranmanın hazin bir neticesidir. Ama hangi birini düzelteyim. Kamu, bütün, herkes, bir milletin tamamı demektir. Yunus Emre kamu kelimesini doğru kullanıyor: “Biz kimseye kin tutmayız / Kamu âlem birdir bize” diyor.

Türkçe’ye ihanet halkımızdan, milletimizden gelmiyor. Bazı dil züppelerinden, bazı devlet dairelerinden geliyor. Peki bunun çaresi yok mu diye soracaksınız. Var tabii ve çok basit. Fransızca’da olduğu gibi bir kanunu çıkarmak ve oraya şu hükmü perçinlemek lâzım:

Madde: 1: Türkiye’de eğitim dili Türkçe’dir. Yabancı dille eğitim yapılamaz.

Madde: 2: Türkiye’de hiçbir işyeri yabancı bir isimle açılamaz.

Madde: 3: Türkiye’de yayın yapan radyo ve televizyonlarda program sunan, haber okuyan kişilerin Türkçe ve telâffuz konularında yeterlilik belgeleri almaları şarttır.

Müeyyidesi olan bir kanun çıkarmadığımız taktirde dil züppelerinden daha çok yaka silkeriz.

Yavuz Bülent Bakiler tarafından yazılan bu makale, 30 Ağustos 2005 Salı günü yayınlanan H.O. Tercüman Gazetesindeki köşe yazısıdır.
 

Giriş yap